Kılıçdaroğlu: Cumhurbaşkanı Adayına 6’lı Masa Karar Verecek

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Millet İttifakı’nın cumhurbaşkanı adayına 6’lı masanın karar vereceğini belirterek, son toplantıda kimin aday olacağı konusunun gündeme gelmediğini bildirdi. Kılıçdaroğlu, “Biz Cumhurbaşkanımızın niteliklerini belirledik sadece.” dedi.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu ile Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Mansur Yavaş’ın cumhurbaşkanı adayı olup olmayacağı konusunda ise Kılıçdaroğlu, 6’lı masa toplantısında belediye başkanlarının cumhurbaşkanı adaylığına ilişkin herhangi bir konunun gündeme gelmediğini söyledi.

Bazı CHP yöneticilerinin kendisini aday olarak görmek istediklerine ilişkin açıklamalarına ise Kılıçdaroğlu, “CHP yöneticileri kendi genel başkanlarının cumhurbaşkanı adayı olmasını isterler. Ancak temenniden öteye geçmez, çünkü adayı liderler belirleyecek.” dedi.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, bazı programlara katılmak üzere gittiği Konya’da TV42’de yayınlanan ‘Sümen Altı’ programına konuk oldu. Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarından öne çıkanlar şu şekilde:

“Bir Konyalının sofrasına oturmadık, derdin nedir arkadaş demedik. Oturduk Ankara’da nutuklar çektik, biz doğruyu söylemek zorundayız. Oy alamıyorsak oturup sorunu kendimizde aramamız lazım. Konyalı da ne arayacaksın? Konyalı bildiğimiz Konyalı. Çalışıyor, üretiyor, kazanıyor. Bakıyor kim kendisi ile daha fazla ilişki kuruyorsa, dertlerini daha fazla dinliyorsa oraya meylediyor. Oyunu oraya veriyor. Konya’ya daha fazla gelmeliyiz, daha fazla konuşmalıyız, Konya büyük bir yer.

AKP Konya’yı çantada keklik görüyor. Ben bir şey yapmasam da Konyalı bana oy veriyor diyor. Mavi tünel hikayesi bunun tipik bir örneği. Bakıldığı zaman bunu görüyorsunuz zaten. Dolayısıyla ‘Konya benim yerimdir, benim bölgemdir, benim burada horozum ötüyor, Konya bana ne olursa bana oy verir’ diyor.

Hangi milletvekili kalktı da parlamentoda, AKP’li Milletvekili Konya’nın sorunlarını dile getirdi. Devlette liyakat kaldı mı? Devlette adalet kaldı mı, Konyalı bunu görmüyor mu? Görüyor Konyalı, hakkın hukukun kişilerin elinden nasıl alındığını Konyalı görüyor. Haksızlığı görüyor, KPSS sınavında büyük başarı elde eden kişilerin sözlü sınavlarından nasıl elendiğini görüyor. Konyalı da vicdan yok mu? Vicdan sahibi Konyalı, bu kadar haksızlık olmaz diyor. Bu kadar zulüm olmaz diyor. Artık zulüm noktasına gelmiş bir vaziyette. Kimse Konyalıyı kendi arka bahçesi görmesin. Başta Ak Partililere söylüyorum. Kimse Konya’yı ve Konyalıyı bizim arka bahçemizdir diye görmesin. Konyalı devletine sahip, milletine sahip, devletine ve milletine saygı gösteren bir ilimizdir. Bu ilde yaşayan insanlar da huzur içinde yaşamak isterler. Türkiye’de huzur olursa Konya’da da huzur olur. Sanayici önünü göremiyorsa, esnaf sattığı malın yerine yenisini alamıyorsa gidip hala ak partiye mi oy verecek? Durumu yerinde olan, bu düzenden yararlanan gidip oyunu verebilir.

‘Savaşta mıyız?’

Önce fiyat istikrarını sağlayacaksınız, buğdayın fiyatını kimse bilmiyor. Bakın hasada başlandı güneydoğuda taban fiyat açıklanmadı. Elin oğlu fiyat istikrarını sağlıyor da biz mi sağlamayacağız. Rusya ile Ukrayna savaş halinde, bakın onların enflasyonuna kaç birisini de yüzde 9 birisinde yüzde 17; bizde kaç, yüzde 157. Savaşta mıyız? Yok, nasıl oluyor bizde bu? Yönetilmiyor Türkiye. Adalet ile yönetilmiyor, ahlak, bilgi birikimle yönetilmiyor. Erdem ile, liyakat ile yönetilmiyor Türkiye. Türkiye’yi bir adama teslim etmişiz.

Seçimden sonra Türkiye hemen düzelir mi?

Belli bir zaman dilimine ihtiyacımız var, ben desem ki iktidar değişti, düğmeye bastık her şey iyi oldu. İşsizlik sorunu var, belirli bir zaman içinde işsizlik sorununu çözebilirsiniz. Fiyat istikrarı belli bir zaman dilimi içinde çözebilirsiniz, üretimde arzu ettiğiniz hedefleri gerçekleşmesi bir zaman içerisinde olacak. Devlette liyakatin sağlanması belli bir zaman dilimi içinde olacak. Bazı şeyler bir ayda olur, bazıları var 6 ay da olur, bazılar var 1 ya da 1,5 yılda olur. Siz Merkez Bankası’nın başına o işin en iyi bilen, uluslararası piyasalarda güven sağlayan bir insanı getirirseniz herkes isteyecek ki merkez bankası fiyat istikrarını sağlamak konusunda üstüne düşen görevi yapacak. Çünkü, Merkez Bankası Kanunu’nun 4. Maddesi diyor ki, ‘Merkez Bankası’nın temel görevi fiyat istikrarını sağlamaktır’, peki bugünkü Merkez Bankası fiyat istikrarını sağlıyor mu? Hayır bağımsız değil, talimatla iş yapıyor. Oysa yasalara göre iş yapması lazım bu kurumun.

İş insanları çalıştıkları sürece, ürettikleri sürece istihdam yarattıkları sürece siyasi görüşü ne olursa olsun başımızın üstünde yeri var. Bu insan çalışıyor, bu insan emek harcıyor, bu insan istihdam yaratıyor. Bu insan ihracat yapıyor, bu insan ülkesine döviz getiriyor… Niye bunun düzenini bozacaksın? Ne kadar çok kazanırsa Türkiye kazanacak.

Şimdi bir israf genelgesi çıkartacaksınız. İki ya da bir tane uçak yeter. 11’ini satacaksınız. Şu anda bakanlıkların bazıları kirada. Devletin bakanlığı kirada olur mu? Orada çalışmıyorlar, birisi inşaat yapmış para kazansın diye bakanlığı, kamu kuruluşunu oraya taşıyorlar. Niye taşıyorsunuz? Bu israf neden? herkesin altında bilmem kaç tane araba var. Cumhuriyetin ilk yıllarında çıkan Taşıt Kanunu var. Kanun hala yürürlükte. Bunların tamamı israf.

İktidara gelirseniz, bugün oturduğunuz yerde oturur musunuz yoksa Beştepe’de mi oturacaksınız?

Benim saray merakım yok. Belki olursa bir uçak olur, onu anlarım. Deniyorsa ki, devletin başındaki kişi uçakla gitsin bir taneyle. Ben bunu anlarım ama 13 tane uçağı ne yapacaksınız? Onun bakım masrafı var. Onların sigortası var, onların masrafını bu ülkenin fakir fukarası ödüyor. Adaleti sağlayacaksınız, fakir fukaranın hakkını koruyacaksınız. İsraf neden yapıyorsunuz, israftan vazgeçeceksiniz. İsraf olmayacak. Ben devlette 27 buçuk yıl çalıştım biz şöyle yetiştik, bir kağıdın arkası boşsa yırtıp atmayız, arkasını da kullanırız. Maliye Bakanlığı’nda biz böyle yetiştik.

Devletin kurumları batmaz, Sosyal Sigortalar Kurumu da batmaz. Açığı var mı evet, bugün benim dönemimdeki açığın beş katı daha fazla var. O zaman kim batırdı diyeceğiz. Dünyadaki bütün sosyal güvenlik kurumları açık verirler ama şunu söyleyeyim size, benim genel müdürlük yaptığım dönemin tamamı bir müfettiş ordusu tarafından görevlendirildi ve incelendi. Bir kuruş bile bulmadılar, bulamadılar. Batırdılar diyorlar ama yolsuzluk yaptı diyemiyorlar mesela.

Kamuoyu önünde tartışabiliriz, çıksın karşıma tartışabiliriz. Şunu ifade edeyim, benim dönemimde kurumun pek çok alanda büyük başarıları vardır. Eşdeğer ilaç uygulamasını başlatan kişi benim o dönemde. Büyük tasarrufları imza atan benim dönenimde… Hepsinin hesabını da verdim, sadece orada da değil, TBMM Kit Komisyonunda bunların hesabını verdim. Bütün ihale dosyalarını getirip, Kit Komisyonunda bütün milletvekillerine veren tek genel müdürüm Türkiye Cumhuriyeti tarihinde.

‘Devletin Roboski ile helalleşmesi lazım’

Toplum olarak çok ayrıştık, etnik kimlik üzerinden, yaşam tarzı, inanç üzerinde ayrıştı. Kavga ediyoruz birbirimizle. Toplumun buradan çıkması lazım. Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana 100 yıl geçti ve bu yüzyıl içinde gücü elinde bulunduran pek çok yerde haksızlık da yaptı. Roboski mesela, orada öldürülen çocuklar… Devletin bunlarla helalleşmesi lazım. Tamam öldüreni geri getirmiyoruz ama, öldüren kimdi kardeşim? En azından ailelere demesi lazım ki, ‘biz bir haksızlık yaptık galiba, kusura bakmayın’ demesi lazım. Bir helalleşmesi lazım gücü elinde bulunduran kişinin.

Toplum olarak helalleşeceğiz diyoruz, CHP’nin kabahati yok mu? CHP’nin de kusuru var. CHP başörtüsünü bir numaralı sorun haline getirdi. Kardeşim sana ne başörtüsünden? İster başörtüsü takar ister takmaz. Bizim de onlarla helalleşmemiz lazım. Yanlış yaptık dememiz lazım, kusura bakmayın dememiz lazım. Yoksa, Roboski’yi vuran biz değiliz ama devletin o insanlarla oturup helalleşmesi lazım yani.

Bu ülkede bir başbakan asıldı değil mi? Rahmetli Adnan Menderes, şimdi ne yapıyoruz adını üniversiteye veriyoruz. Adını havalimanı, okullara veriyoruz. Bu aslında bir anlamda helalleşmedir. Bir şeyi yanlış yaptık, adını veriyoruz vs. Mısır’da darbe olduğu zaman ben oraya iki büyükelçi gönderdim, Osman Korutürk ve Faruk Loğoğlu’nu gönderdim. Dedim, ‘gidin, Mısır yönetimi ile konuşun, siyasi idamlar yapmasınlar; bizim tarihimize baktığınız zaman siyasi idamlar oldu. Siyasetçilerin isimlerini sağa sola veriyoruz, üniversitelere, parkalara, caddelere veriyoruz. Onlarla bir anlamda bir şey yaptık yanlış yaptık, helalleşiyoruz. Aynı tuzağa düşmeyin’ diye ben arkadaşlarımı gönderdim. Aslında bunu göndermesi gereken AK parti idi ama göndermediler.

Soru: Türkiye’de başörtüsü problemleri yaşandı, özellikle muhafazakar camia da ciddi tereddütlü, bu tarz problemlerin tekrar yaşanmasından korkuyor. Farzedelim Cumhurbaşkanı oldunuz Türkiye’de ne olacak, başörtüsünü yasaklayacak mısınız tekrardan? Veya camiler eskiye mi dönecek, ezan Türkçe mi okunacak?

Hayır efendim, hayır. Bizim belediye başkanlarına şunu söyledim. Bir, bizim insanımız nerede ibadet etmek istiyorsa orayı tertemiz yapacaksınız. Cami mi kilise mi, havra mı, cemevi mi? Gidip Allah’a ibadet edecek değil mi, tamam. Oraları tertemiz yapacaksınız. Bizim belediye başkanları şu anda bunu yapıyorlar zaten. İki, başörtüsü olayını tekrar gündeme getirmek kadar sakat bir şey olmaz. Biz helalleşelim derken, aynı kusuru tekrar ederseniz bu doğru olmaz. Akla ziyandır bu, böyle bir şey aklımızın bir ucundan dahi geçmez. Hatta ben bunun bir adım daha ötesine giderek söyleyeyim. İkna odalarında başörtülü kızların başına gelenleri biliyoruz. Onlarla da oturup helalleşmemiz lazım.

Bakın bizim gençlik kolları genel başkanımız Konyalıdır. Kız kardeşi başörtüsü mağdurudur. Dolayısıyla, eskiyi bir tarafa bırakmamız lazım; yanlıştan ders çıkarmamız lazım. Doğruya yönelmemiz lazım. İşin özü budur. Yoksa ortalığı niye karıştıralım? Hiç kimsenin inancını benim sorgulamaya hakkım yok. O yetki peygambere bile verilmemiştir. Kimin inançlı inançsız olduğunu bir tek yüce yaradan bilir. O alana bizim bir şey söylememiz mümkün ve doğru değil; ahlaki ve vicdani de değil. Kim nerede ibadet yapmak istiyorsa orayı tertemiz yapacağız.

Kuran kurslarının, hocalarının ihtiyaçları varsa bizim belediyelerde karşılar ihtiyaçlarını. O konuda hiç kimsenin tereddüttü yok. Dolayısıyla, belli çevrelere CHP’yi farklı algılattılar ama gerçek öyle değil.

‘Bürokratlara yaptığı çağrı’

Ben bürokratlara şunu diyorum, bu milletin ödediği vergiyi yerli yerinde kanuna göre harca kardeşim. Birisinin cebine para aktarmak için imza atmayın. Kul hakkı yemeyin diyorum. Kul hakkı yemeyenlerin başımın üstünde yeri var; hangi görüşten olursa olsun, hangi kimlikten olursa olsun. Devlete hizmet eden kişi, vatanına hizmet ediyordur. Cebine hizmet eden bir kişi vatanına hizmet eden bir kişi vatanına değil, kendisine hizmet ediyordur. Dolayısıyla ben olaya öyle bakıyorum. Bürokratlara da yasa dışı işler yaptırıyorlar, imza attırıyorlar. Çağrı yaptım; tarih de verdim. İmza atmayın dedim, imza atarsanız sorumlu olursunuz dedim, görevinizi yapın. Kanun ne diyorsa onu yapın. Sizin kanuna uymama lüksünüz yok ki zaten. O zaman Meclis’i niye çalıştırıyoruz? Buradan yola çıkarak bürokrasiye yaptığımız çağrının da gerçekten de yerini bulduğunu gerekli yankıyı yaptığını görüyorum, biliyorum, işitiyorum. Bize çok sayıda belge ve doküman da geliyor yolsuzluklarla ilgili.

Soru: Son zamanlardaki açıklamalarınız nedeniyle tehdit aldınız mı?

Allah’tan başka kimseden korkmayız. Niye korkalım? Arkamızda kirli bir şey yok ki… zaten yedi sülalemizi araştırdılar bir şey bulabilir miyiz diye, bir şey bulamadılar. Ne bulacaksınız? Hesabını vermeyeceğimiz hiçbir şey yok ki. Devletin içinde paramiliter gruplara destek olanlar var, bunu da biliyorum. SADAT’a boşuna gitmedik, SADAT’a gitmemin temel nedeni şu: kimse korkmasın, çekinmesin; herkes sandığa gitsin, oy kullansın. Burada CHP var. Biz Kuvayı Milliye’cileriz. Kimse bizi yıldıramaz. Dolayısıyla gücümüzü, inancımız, kararlılığımızı topluma bildirmek zorundayız. Öyle üç kişi çıkacak ‘efendim ben Türkiye Cumhuriyeti’nin adını değiştireceğim; bayrağını, dilini değiştireceğim. ASRİKA diye bir devlet kuracağım, devlet şöyle yönetilecek, parası kalkacak’ diyecek, biz de hiç sesimizi çıkarmayacağız… Olmaz, görevimiz ne? Biz bu milletin çıkarını savunmayacak mıyız? Adam bayrağını değiştireceğim diyor, devletini değiştireceğim diyor, dilini değiştireceğim diyor ve bu kişi Cumhurbaşkanı’nın başdanışmanı. Ya vicdan, akıl kabul eder mi? Konyalılara soralım kaçının haberi var? Devlet böyle yönetilir mi? Bu adamın Cumhurbaşkanlığı’nda ne işi var ve bu adam devletin en mahrem sırlarının görüşüldüğü toplantıya katılıyor. Ben tanımıyorum dedi, ben de Erdoğan’ın başkanlığında toplanan ve bu kişinin de katıldığı fotoğrafı yayınladım. Bu kişinin devlet sırları ile ne ilgisi var; ne görevi var orada?

Şu ana kadar bir tehdit gelmedi, tehdit gelse ne olacak? Gene bu adamlar her türlü oyunu çevirebilirler. Bunlar karanlık insanlar çünkü. Normalde bu karanlık insanların demokratik bir ülkede olmaması lazım. Bir şirket, dernek kuruyorsunuz ben terörist yetiştireceğim diye. Sözleşmede yazıyorsunuz. Böyle dernek olur mu, kimler izin verdi. Açıklama yapıyor başkanları, ‘Ukrayna bizden silah istedi, Milli Savunma Bakanlığı’na sorduk silah verelim mi’ diye. Kimsiniz siz ya, ne Milli Savunma Bakanlığı’ndan ne başka bir yerden bu açıklamaya bir yalanlama gelmedi. Böyle bir şey olmadı demediler, kimsiniz siz ya? Siz nasıl oluyor da Milli Savunma Bakanlığı’nı muhatap kabul ediyorsunuz? Böyle bir devlet yönetimi olmaz, ben hiç görmedim. Devlette açıklık vardır. Devletin gizli operasyonları olur mu, olur ama bunu devletin organları var. Bu ülkede Emniyet Genel Müdürlüğü, Jandarma Genel Komutanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı, Silahlı Kuvvetler var. Kim bunlar ya?

‘Seçim gününü açıkla, cumhurbaşkanı adayımızı açıklayacağım’

Ben ona 10 soru sordum, hiçbir soruma cevap veremiyor. Ben 10 soru sordum hepsine cevap verdim. Seçim gününü açıkla, Cumhurbaşkanı adayımızı açıklayacağım. Bu kadar basit. Ben de ona on soru sordum, cevap vermedi. Temiz değil, benim on soruma niye cevap vermiyorsun? Vermen lazım, devletin bütün imkanları sendeyse benim sorduğum sorulara cevap verirsin. Veremiyor, veremezler…

Dört aşamalı bir program uygulamak zorundayız. Birinci aşama, bizim Suriye ile karşılıklı büyükelçilikleri açmak zorundayız. Niye kavga ediyoruz? İkinci aşama, yapılacak anlaşmada buradan gidecek Suriyelilerin can ve mal güvenliğini sağlanması ve garanti altına alınması. Gerek Esad yönetimi gerek BM tarafından güvence altına alınacak. Üçüncü aşama, bunların yolları köprüleri ne varsa yapacağız. Parayı AB fonlarından alacağız, bizim müteahhitler yapacak. Bir şey daha lazım, iş lazım. Bizim Gaziantepli iş adamlarının o bölgede çok fabrikaları vardı, onlar kapalı duruyor. Fabrikaları çalıştıracağız. İş istiyorsa orada çalışacak, istiyorsa turist olarak Türkiye’ye gezmeye gelecek.”

Paylaşın

ABD Dini Özgürlükler Raporunda Türkiye’ye Eleştiri

ABD Dışişleri Bakanlığı, ülkelerde dini özgürlüklerin durumunu mercek altına alan yıllık Dini Özgürlükler Raporu’nun sonuncusunu yayınladı. Raporun Türkiye bölümünde hükümetin dini özgürlükler konusundaki uygulamalarına eleştiriler yöneltildi.

2021 yılını kapsayan raporun Türkiye bölümünde, anayasanın ülkeyi laik bir devlet olarak tanımladığı, vicdan, dini inanç, ifade ve ibadet özgürlüğünü öngördüğü ve dini nedenlerle ayrımcılığı yasakladığı belirtildi.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevlerine değinilen raporda, bu kurumun İslam’la alakalı dini konuları idare ve koordine ettiğine ve görevinin İslam’ın uygulanmasını sağlamak, dini eğitim sunmak ve dini kurumları idare etmek olduğuna değinildi.

Hükümetin Uygur politikası rapora girdi

Raporda, medyaya göre Müslüman Uygur toplumunun bazı üyelerinin, Çin Halk Cumhuriyeti’nin, Uygur diasporası üyelerini Çin’e sınırdışı etmeme politikasını değiştirmesi için Türk hükümetine baskı yapma girişimlerinde bulunduğu yönünde kaygılar taşıdıkları belirtildi. Medyadaki haberler ve hükümetin kamuoyuna yaptığı açıklamalara göre, Ankara’nın genelde ülkedeki Uygurlar’ı korumada istekli davrandığı, yıl içerisinde herhangi bir Uygur’u Çin’e sınırdışı etmediği ve politikasını değiştirmeyi planladığı iddialarını sürekli olarak yalanladığına işaret edildi.

Raporda, Temmuz ayında 9 Kürt Sünni imamın tutuklandığı, imamlara terörle alakalı ve Kürtçe vaaz verdikleri gerekçesiyle suçlamalar yöneltildiği, bu kişilerin daha sonra serbest bırakıldığı yönündeki haberlere de atıfta bulunuldu. İmamları temsil eden avukatın medyaya, müvekkillerinin seçtikleri dilde vaaz verememeleri nedeniyle “din ve inanç özgürlüklerinin açıkça ihlal edildiğini” söylediği belirtildi.

RTÜK’ün Mart ayında “toplumun dini değerlerine hakaret ettikleri” gerekçesiyle Halk TV ve TELE1’i para cezasına çarptırdığının kaydedildiği raporda, bağımsız Türk medyasının, RTÜK’un bu adımlarını, hükümeti eleştiren medya kurumlarına karşı sıkça uygulanan bir misilleme aracı olarak nitelediği ifade edildi. Aynı ay Anayasa Mahkemesi’nin “dini değerlere hakaret eden” tweet’ler paylaştığı gerekçesiyle bir gazeteciye 7 ay hapis cezası veren bölge mahkemesinin kararını onayladığı ayrıntısına da raporda yer verildi.

“İnsan Hakları Eylem Planı yasalaşmadı”

Hükümetin Mart ayında iki yıl içinde uygulamaya sokulmak üzere İnsan Hakları Eylem Planı açıkladığı ve planda dini azınlık toplulukları için reformlar öngördüğü anımsatılan raporda, bununla birlikte planın yasalaşmadığı ve dini grupların temsilcilerinin de planın açıklanmasından sonra hükümetle olan etkileşimlerinde herhangi bir değişiklik rapor etmedikleri belirtildi.

“Antisemitik söylemler devam etti”

Hükümet yetkililerinin konuşmalarında antisemitik söylemler kullanmaya devam ettiğine değinilen raporda, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Mayıs ayında, İsrailliler için “bunlar 5 yaşında 6 yaşındaki yavruları öldürecek kadar katil. Bunlar kan emmekle ancak doyar” şeklinde ifadeler kullandığı hatırlatıldı.

Raporda, hükümetin Müslüman olmayan dini azınlıkların, özellikle de sadece Ermeni Ortodoks Hıristiyanlar, Yahudiler ve Rum Ortodoks Hıristiyanlar’ı kapsayan Lozan Anlaşması yorumu kapsamında tanınmayan grupların haklarını sınırlamaya devam ettiği de belirtildi. Medya ve sivil toplum örgütlerinin Protestan cemaatlerin Türk vatandaşı olmayan liderlerine karşı, ülkeye giriş yasağı ve sınırdışı etme gibi muameleler sergilendiğini bildirdiğine değinilen raporda, dini azınlık gruplarının üyelerini eğitme faaliyetlerinin de kısıtlanmaya devam ettiği, Heybeliada Ruhban Okulu’nun hala kapalı olduğu kaydedildi.

“Dini azınlık gruplarının eğitim faaliyetleri kısıtlanıyor”

Hükümetin Sünni Müslüman din adamlarına eğitim vermeye devam ederken, diğer grupların ülke içerisindeki kendi üyelerini eğitmesiniyse kısıtladığı ifade edildi.

Ocak ayında bir Ermeni Hıristiyan parlamenterin Kütahya’da yerel yasalarca korunan 17’inci yüzyıldan kalma bir Ermeni kilisesinin yıkılmasını kınadığı, bunun yanında Süryani Ortodoks Metropolitliği’ne göre İstanbul’da yeni bir Süryani Ortodoks kilisesinin inşasının sürdüğü belirtildi.

“İbadet mekanları ve mezarlıklara vandalizm”

Raporda yine medya haberlerine atfen, ibadet yerleri ve mezarlıklara karşı münferit vandalizm eylemlerinin görülmeye devam ettiği kaydedildi.

Bununla ilgili bazı olayların sıralandığı raporda, örneğin Şubat ayında, Manisa’nın Akhisar ilçesinde bir Yahudi mezarlığının kapısının kimliği bilinmeyen kişilerce tahrip edildiği, Mart ayında da polisin, İstanbul’un Ayvansaray bölgesindeki tarihi Kasturya Sinagogu’nun kapısının ateşe verilmesiyle ilgili soruşturma başlattığı ifade edildi. 11 Temmuz’da İstanbul’un Kadıköy semtinde Surp Tavakor adlı Ermeni kilisesinin kapılarında üç kişinin dans ederken kendilerini videoya çektikleri ve kapıdaki çarmıha zarar verdikleri olaya da yer verilen raporda, hükümet yetkililerinin bu kişilerin davranışını kınadığı, sözkonusu kişilerin daha sonra gözaltına alındığı ve ardından serbest bırakıldığı kaydedildi.

Aralık ayında üç şüphelinin “dini değerlere hakaret” suçlamasıyla yargılandığı, adli sürecin yıl sonu itibariyle hala devam ettiği belirtilen raporda, Eylül ayında da, Mersin’de kimliği bilinmeyen kişilerce Kürt Aleviler’e ait evlerin duvarlarına “Kürt Aleviler defolun” şeklinde yazıların yazıldığı haberlerine alıntı yapıldı.

Sosyal medya ve yazılı basında antisemitik ve nefret söylemlerinin devam ettiği tespitinin de yer aldığı raporda, Ağustos ayında sosyal medyadaki bazı şahıslar ve gazetecilerin, ülke genelinde etkili olan yıkıcı yangınlarla Türkiye’de yaşayan yabancı bir haham arasında bağlantı kurduğu belirtildi. 18 Haziran’da Yahudi toplumunun temsilcilerinin, Boğaziçi Üniversitesi’nde eylem yapan akademisyenler için “Hepiniz şerefsizsiniz. Hainsiniz. Yahudisiniz” diyen bir sağlık ve sosyal hizmetler sendikasının başkanına dava açtığı yönündeki haberlere de raporda atıf yapıldı.

Raporda, 25 Ekim’de Başkan Joe Biden ve Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın Washington’da Fener Rum Patriği Bartholomeos’u ağırlamalarına da yer verilirken, görüşmelerin ardından Beyaz Saray’ın, “dini özgürlüklerin temel bir insan hakkı olarak önemini görüştüler” şeklindeki açıklama yaptığı, Blinken’ın da, “Dünya genelinde Ortodoks Hıristiyan toplumuyla ve Türkiye’de ve bölgedeki dini azınlıklarla ortaklığımıza değer veriyoruz” diye tweet attığı hatırlatıldı.

Dini gruplar üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması çağrısı

ABD Büyükelçisi, Türkiye’yi ziyaret eden üst düzey Amerikalı yetkililer ve diğer büyükelçilik ve konsolosluk yetkililerinin, hükümet yetkililerine, dini çeşitliliklere saygı ve yasalar altında eşit muamelenin önemini vurgulamaya devam ettiği de vurgulanan raporda, 18 Mayıs’ta ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın antisemitik söylemini kınayan bir açıklama yayınladığı anımsatıldı.

Raporda, Amerikalı yetkililerin hükümete dini gruplar üzerindeki kısıtlamaları kaldırma ve mülklerin iadesi konusunda ilerleme sağlanması çağrılarında bulunduğu belirtildi. Dışişleri Bakanı dahil üst düzey Amerikalı yetkililerin Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden açılması ve ülkedeki tüm topluluklardan ruhlar üyelerinin eğitimine izin verilmesi çağrılarını dile getirmeyi sürdürdüğüne işaret edilen raporda, Mayıs ayında ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı’nın İstanbul’da Patrik Bartholomeos’la görüştüğü, ayrıca Aya Yorgi Kilisesi’ni ziyaret ettiği, büyükelçilik ve konsolosluk yetkililerinin de geniş yelpazede İslami liderler ve dini azınlık toplumu liderleriyle toplantılar düzenlemeyi sürdürerek, dini özgürlükler ve dinlerarası hoşgörünün önemini vurguladıkları ve herhangi bir dini grubun üyelerine karşı ayrımcılığı kınadıkları kaydedildi.

Türkiye’nin dini demografisi

Raporda, Türk hükümetine göre nüfusun yüzde 99’unun Müslüman ve bu kesimin yüzde 78’inin de Hanefi Sünni mezhebinden olduğu, diğer dini grupların temsilcilerinin tahminlerine göre bu grupların da nüfusun yüzde 0,2’sini oluşturduğu belirtildi. KONDA’nın 2019 yılı Ocak ayında yayınladığı son ankete göre nüfusun yüzde 3’ünün kendilerini ateist, yüzde 2’sinin de herhangi bir dine inanmayan olarak tanımladığı kaydedildi.

Alevi gruplarının liderlerinin tahminlerine göre Alevi Müslümanlar’ın nüfusun yüzde 25 ila 31’ini oluşturduğu ifade edilirken, KONDA araştırma şirketininse Alevi nüfusunu 5 milyon civarı kişi, yani nüfusun yaklaşık yüzde 6’sı olarak tahmin ettiği belirtildi. Şii Caferi toplumununsa nüfusun yüzde 4’ünü oluşturdukları tahmininde bulunduğu kaydedildi.

Müslüman olmayan dini grupların çoğunlukla İstanbul’da ve diğer büyük kentlerde, ayrıca güneydoğuda toplandığı ifade edilirken, tam rakamlar mevcut olmasa da bu grupların kendi tahminlerine göre ülkede yaklaşık 90 bin Ermeni Ortodoks Hıristiyan, 25 bin Roma Katolik, 12 ila 16 bin Yahudi’nin olduğu bilgisi paylaşıldı. Bunun yanında, 25 bin Süryani Ortodoks Hıristiyan, 15 bin Rus Ortodoks Hıristiyan ve 10 bin Bahai’nin bulunduğunun tahmin edildiği belirtildi. Ayrıca 7 ila 10 bin Protestan ve evanjelik Hıristiyan mezhepler, 5 bin Yehova Şahitleri, 3 binin altında Keldani Hıristiyanları, 2 bin 500’den az Rum Ortodoks Hıristiyan ve 1000’in altında Ezidi’nin olduğu ifade edildi.

(Kaynak: VOA Türkçe)

Paylaşın

Rusya’dan Türkiye’ye ‘Suriye Operasyonu’ Uyarısı

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Suriye’ye operasyon açıklaması sonrası açıklama yapan Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Zaharova, “Suriye Arap Cumhuriyeti’nin meşru hükümetinin rızası olmadan atılacak böylesi bir adım, Suriye’nin egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün doğrudan ihlali anlamına gelir ve bu, ülkede gerilimi daha da tırmandırır” dedi.

Türkiye’nin kuzeydoğu Suriye’ye askeri operasyon düzenleyeceğinin konuşulduğu günlerde bir açıklama da Rusya’dan geldi.

Konuyla ilgili dün (2 Haziran) yazılı bir açıklamada bulunan Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zaharova, “Ankara’nın Suriye’de zaten sıkıntılı olan durumun tehlikeli bir şekilde kötüleşmesine yol açabilecek eylemlerden kaçınacağını umuyoruz” açıklamasında bulundu.

Beşar Esad yönetimine atıfta bulunan Zaharova, “Suriye Arap Cumhuriyeti’nin meşru hükümetinin rızası olmadan atılacak böylesi bir adım, Suriye’nin egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün doğrudan ihlali anlamına gelir ve bu, ülkede gerilimi daha da tırmandırır” dedi.

Bakanlığın internet sitesinde yayınlanan açıklamada ayrıca “Suriye’nin sınır bölgelerinden kaynaklanan Türkiye’nin ulusal güvenliğe yönelik tehditlerle bağlantılı olarak Ankara’nın endişelerini anlıyoruz” denildi.

Ne olmuştu?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ilk olarak 23 Mayıs’ta yaptığı açıklama “Suriye’ye yeni bir askeri operasyon” sinyali olarak yorumlanmıştı.

Erdoğan son olarak 1 Haziran’daki kabine toplantısının ardından konuyla ilgili özetle şu açıklamayı yaptı:

“Buradan bir kez daha tekrar ediyorum; güney sınırlarımız boyunca 30 kilometre derinliğinde güvenli bölge oluşturma kararımızın yeni bir safhasına geçiyoruz. Tel Rıfat ve Münbiç’i teröristlerden temizliyoruz.

Ardından da aşama aşama diğer bölgelerde aynısını yapacağız. Türkiye’nin bu meşru güvenlik adımlarına bakalım kimler destek verecek, kimler köstek olmaya çalışacak, göreceğiz.”

Öte yandan, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Türkiye’nin muhtemel operasyonunun bölgeyi istikrarsızlaştıracağını söylemişti. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price da 24 Mayıs’taki günlük basın toplantısında özetle şöyle demişti:

“Suriye’nin kuzeyinde askeri faaliyetlerin artması olasılığına yönelik rapor ve tartışmalar karşısında, özellikle de sivil halk üzerindeki muhtemel etkileri konusunda derin bir endişe içindeyiz.

[Gerginlikteki] herhangi bir tırmanışı kınıyoruz. Mevcut ateşkes hatlarının devam ettirilmesini destekliyoruz. Tüm tarafların, Suriye’de istikrarı geliştirmeye hizmet eden ateşkes bölgelerini devam ettirmesinin, söz konusu bölgelere saygı duymasının ve bu çatışmaya siyasi bir çözüm bulmak için çalışmasının çok önemli olduğuna inanıyoruz.

Kuzeydoğu Suriye’de saldırı operasyonlarını durdurmak da dahil olmak üzere Türkiye’nin Ekim 2019’daki ortak açıklamaya uymasını bekliyor, Türkiye’nin güney sınırındaki meşru güvenlik kaygılarını biliyoruz.

Fakat herhangi yeni bir saldırı, bölgesel istikrarı daha da zayıflatacak ve koalisyonun IŞİD’e karşı kampanyasındaki ABD güçlerini riske atacaktır.”

Paylaşın

Söylemini Sertleştiren Erdoğan Neyi Hedefliyor?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Gezi olaylarına katılan vatandaşlarla ilgili “Sürtük” ifadesini kullanmasının yankıları sürüyor. Muhalefet partileri ve bazı sivil toplum kuruluşları bu açıklamaya yönelik tepkilerini ortaya koyarken, siyaset bilimcilere göre Erdoğan, söylemini sertleştirerek erimekte olan oylarını korumayı ve kendi seçmenini bir arada tutmayı hedefliyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Çarşamba günü TBMM’de partisinin grup konuşması sırasında 2013 yılında düzenlenen Gezi Parkı eylemleri ile ilgili konuşurken eylemcileri hedef almış, eylemlere katılanları “terörist” olarak niteleyerek, “Bu teröristler, eşkıyalar bira şişeleriyle caminin içini pislemişti. Bunlar böyle. Bunlar çürük, bunlar sürtük” ifadelerini kullanmıştı.

Erdoğan, Gezi Parkı eylemlerinin yaşandığı dönemde polis müdahalesinden kaçarak Bezmi Alem Camii’ne sığınan eylemciler için “Camide içki içtiler. Üstü çıplak 70 adam başörtülü bacıma saldırdılar. Görüntüler elimizde” iddiasında bulunmuştu. Ancak, daha sonra kamuoyuyla herhangi bir görüntü paylaşmadı.

Erdoğan, söylemini neden sertleştirdi?

Erdoğan’ın eylemciler için “sürtük” ifadesini kullanması toplumun birçok kesiminde tepkiye neden oldu. Bazı partiler ve sivil toplum kuruluşları Erdoğan hakkında “hakaret” ve “halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” suçlarını işlediği gerekçesiyle soruşturma ve kamu davası açılması talebinde bulundu. Peki, Erdoğan, üzerinden 9 yıl geçmesine karşın neden bir kez daha Gezi Parkı eylemcilerini hedef aldı ve söylemini daha da sertleştirdi. Siyaset bilimcilere göre Erdoğan, seçim yaklaşırken oyları düşme eğiliminde olduğu için toplumu kutuplaştırmak hedefinde.

“Baskı ve kriz artacak” iddiası

DW Türkçe’den Eray Görgülü’ye değerlendirmede bulunan İstanbul Politik Araştırmalar Enstitüsü (İstanpol) Genel Direktörü Seren Selvin Korkmaz’a göre Erdoğan, erimekte olan oylarını korumak istiyor. İktidarın Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi altında sorunlara çözüm üretmekten uzak kaldığını öne süren Korkmaz, “AKP artık, topluma herhangi bir vaadi olmayan parti haline dönüştü” dedi. İktidarın algıyı yönetmek istediğini kaydeden Korkmaz, seçimlere yaklaştıkça baskı ve krizin artacağını öngördüğünü de ifade etti. AKP iktidarının bugüne kadar kutuplaşmadan beslendiğini de savunan Korkmaz, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’na siyaset yasağı getiren yargı kararı ile Ekrem İmamoğlu’nun YSK Başkanı ve üyelerine hakaret ettiği iddiasıyla yargılandığı davanın da kutuplaşma söylemi ile ilgili olduğunu kaydetti.

“İletişim kazası değil, stratejinin parçası”

Korkmaz, “Erdoğan’ın ‘sürtük’ ifadesi bir iletişim kazası mı? Yoksa prompterdan mı okudu?” tartışmalarıyla ilgili de “Bu bir iletişim kazası değil, bu bir stratejinin parçası” ifadesini kullandı. Korkmaz, “Erdoğan’ın bu stratejisi oy kazandırır mı?” sorusunu ise “Siyasetin, daha doğrusu toplumun gerçeği artık ekonomik kriz. Gelecek kaygısı, geçim sıkıntısı. Bu stratejiyle Adalet ve Kalkınma Partisi’nin mevcut oylarını artırabileceğini düşünmüyorum” sözleriyle yanıtladı. Ancak, Korkmaz burada muhalefetin tavrının ne olacağının da önem taşıdığını dile getirdi. Korkmaz, “Eğer muhalefet kutuplaşma alanlarına düşer ve iktidarın bu söylemlerine karşı negatif bir kampanya yürütürse ben bunun muhalefet açısından tehlikeli olacağını, bir parça da olsa iktidara yardımcı olacağını düşünüyorum” dedi.

“Sokak marjinalleştirilmek isteniyor”

Işık Üniversitesi Öğretim Görevlisi Onur Alp Yılmaz da, AKP için şu anda en büyük önceliğin kendi seçmen kitlesinden kopuşları önlemek olduğunu ifade etti. AKP’nin 20 yıldır toplumun her kesiminden oy aldığını ve bu sayede ayakta kalabildiğini kaydeden Yılmaz, “Ancak artık böyle bir durum söz konusu değil” diye konuştu. Yılmaz, İktidarın çeşitli hukuk dışı yollarla seçim sonuçlarına müdahale ihtimalinin de gündemde olduğunu ve sokağın marjinalleştirilerek muhalefetin toplumsal dinamikleri harekete geçirmesinin engellenmek istendiğini kaydetti. Yılmaz, Gezi Davası kararlarının da bu stratejinin bir parçası olduğunu savundu. Diğer yandan Erdoğan’a atfedilen güçlü lider imajını desteklemek üzere kurulu bir strateji yürütüldüğünü kaydeden Yılmaz, şöyle devam etti: “İktisaden bir krizde olabiliriz. İktisadi olarak bir kriz yaşıyor olabiliriz. Ama bu memleketin sahipleri biziz. Bak bu memleketin betini bereketini kaçıran, bu memlekette, tırnak içinde, ayaklandırma ortaya çıkartan insanlara karşı da mücadelemi sürdürüyorum gibi bir anlayışın uzantısı.”

“Tazminat davası açılabilir ama cezalandırma çıkmaz”

Öte yandan Erdoğan’a dava açılıp açılamayacağı ve ceza alıp almayacağı da tartışma konusu oldu. Erdoğan hakkında suç duyurusunda bulunulmuş olsa da hukukçulara göre cumhurbaşkanının dokunulmazlığı olduğu için Erdoğan’a ceza davası açılamaz. Eski Ankara Cumhuriyet Savcısı, Avukat Bülent Yücetürk’e göre Cumhurbaşkanının cezai sorumluluğu bulunmuyor ve işlendiği iddia edilen suç nedeniyle soruşturma yapılması mümkün değil. Tazminat davası açılabilme ihtimalini de değerlendiren Yücetürk, bununla ilgili de şartlara dikkat çekti. Yücetürk, Gezi olaylarına katılmış ve haklarında bu nedenle soruşturma açılmış kişilerin muhatap kabul edilebileceğini ve tazminat davası haklarının bulunduğunu söyledi. Ancak Yücetürk’ün verdiği bilgiye göre Türk Ceza Kanunu’nun 125’inci maddesine göre kişinin şeref ve saygınlığını rencide edecek söz ve eylemler hakaret kapsamında değerlendiriliyor. Hakaret suçunun oluşması için şahsa yönelik söylenmiş olması gerektiğini kaydeden Yücetürk, “Dava açılabilir, ama bunun Türk yargı pratiğindeki karşılığı bundan bir tazminat, bir cezalandırma çıkması bir mahkumiyet kararı çıkması mümkün değil” dedi.

Paylaşın

Suriye Rejimi, Erdoğan’ın İşaret Ettiği Bölgelere Yığınak Yapıyor

Suriye rejimi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın olası bir harekatta hükümetinin hedef alacağını duyurduğu Halep’in kuzeyindeki Tel Rıfat kenti ve çevresine takviye güçler aktarıyor. Yerel kaynaklar, rejim ve SDG’nin kontrolündeki bölgelere dört askeri birliğin girdiğini söyledi.

Londra merkezli, Suriye İslami muhalefetine yakın Middle East Monitor medya gözlem servisinin haberine göre, Suriye birlikleri ağır makineli tüfekler ve tanklarla donatılıyor. Suriye televizyonu, takviye güçlerin rejim kontrolündeki kasaba ve köylerin yanı sıra Menagh ordu üssünün yakınında konuşlandırıldığını söyledi.

Erdoğan, dün partisinin TBMM grup toplantısında yaptığı konuşmada “İşte buradan bir kez daha tekrar ediyorum; güney sınırlarımız boyunca 30 kilometre derinliğinde güvenli bölge oluşturma kararımızın yeni bir safhasına geçiyoruz. Tel Rıfat ve Münbiç’i teröristlerden temizliyoruz. Ardından da aşama aşama diğer bölgelerde aynısını yapacağız.” demişti.

Halen bu bölgelerde yeni TSK birliklerinin konuşlandığına ilişkin bir işaret yok, ancak Şam yönetimi, Erdoğan’ın konuşmalarında işaret ettiği alanlara kuvvet yığmayı sürdürüyor.

ABD’nin BM Büyükelçisi Greenfield: “Her türlü askeri müdahaleye karşıyız”   

Bugün Hatay’ı ziyaret eden ABD’nin Birleşmiş Milletler büyükelçisi Linda Thomas Greenfield, Washington’ın herhangi bir askeri harekata karşı olduğunu yineledi.

Linda Thomas Greenfield, “Türk hükümetiyle temasa geçtik” dedi. “Sınırın Suriye tarafında herhangi bir askeri müdahale kararına karşı olduğumuzu belirttik. Halihazırda kurulmuş  ateşkes hatlarını bozacak hiçbir şey yapılmaması gerektiğini düşünüyoruz.”

Greenfield, böyle bir eylemin yalnızca acıları artırmakla kalmayıp, aynı zamanda Türkiye’ye akın edecek olanlar dahil olmak üzere yerinden edilmiş insanların sayısını da artıracağını söyledi.

Paylaşın

Akşener: Allah Bunların Bütün Hortumlarını Kesmeyi Bana Nasip Etsin

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, Burdur’un Yeşilova ilçesinde yaptığı konuşmada, “Hırsızlık, israf ve yolsuzluktur. Allah bunların bütün hortumlarını bana kesmeyi nasip etsin” dedi.

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, Türkiye’nin farklı kentlerine yaptığı ziyaretlerini sürdürüyor. Burdur’un Yeşilova ilçesine giden Akşener, geçim sıkıntısının günden güne ağırlaştığını belirterek, hükümetin, halkı kutuplaştırarak iktidarını devam ettirmeye çalıştığını söyledi.

İki buçuk yıldır il il, ilçe ilçe, sokak sokak, esnaf esnaf gezdiğini söyleyen İYİ Parti lideri Akşener, “Esnafların dükkanlarının içinde bugüne kadar herhangi bir siyasi partiyi yermedim, kendi partimi övmedim. Propaganda yapmadım. Sadece o dükkanların içindeki insanların dertlerini dinledim. O dertleri kamuoyu ile paylaştım” dedi.

Dertler karşısında çözüm üreterek yarışan bir siyasi sistemin uzun zamandır olmadığını savunan Akşener, “Dolayısıyla çırak çıkan sizsiniz. Seçim zamanı oculuk-buculuk üzerinden bizi birbirimizle düşman edip, sizi komşunuzla karşı karşıya getirip oylarınızı alıyorlar ve arkalarına bakmadan gidiyorlar” dedi. Turgut Özel döneminde ‘fakir fukara fonu’ kurulduğunu hatırlatan Akşener sözlerini şöyle sürdürdü:

Bugüne kadar bütün siyasi partiler ‘fak fuk fon’un içine elini uzatmadı. Sonra bu arkadaşlar işbaşına geldiler ve ‘fak fuk fon’, AK Parti’nin özel bir vakfı haline geldi. AK Parti içerisinde yakını olmayan hiç kimse oradan faydalanamadı. Faydalanmaya kalkanın da yüzüne yüzüne yardım atıldı. Halbuki gıda dağıtmaktan ziyade nakit yardımı yapmaktı amaç. Şimdi bu örnekten yola çıkarak; 650 lira maaş alan 65 yaş sonrası değerli kardeşim, 650 lira ile geçinebilir misiniz? Mümkünatı yok. 2 bin 500 lira maaş alan emekli kardeşim torununa 1 lira verebilir misin, hediye alabilir misin, mutfağı geçindirebilir misin, ısıtmayı, elektriği ödeyebilir misin? Böyle bir düzende buna karşılık sadece 24 milyar lirayı Türk Telekom üzerinden Sayın Erdoğan’ın yakın dostu Haririler’in cebine koydular.

“Allah bunların bütün hortumlarını bana kesmeyi nasip etsin”

Allah bu ülkenin kaynaklarını sizlere kullanmaya nasip etsin. Bu ülkenin kaynakları var kardeşim. Bu ülke refah seviyesinin en üstte olduğu bir yönetimi hak ediyor. Bu fakirliği, bu yoksulluğu ortaya koyan şey; birincisi iş bilmezlik, ikincisi kayırma, üçüncüsü Türkiye’nin içinde bulunduğu bu şartları unutma, sizi unutma. Saraya girince sizin gözlerinizin içine bakmayı, sizi dinlemeyi unuttular. Hırsızlık, israf ve yolsuzluktur. Allah bunların bütün hortumlarını bana kesmeyi nasip etsin.”

(Kaynak: Gazete Duvar)

Paylaşın

HDP’li Günay: AKP Halkın Üzerine Zam Olarak Yağıyor

Partisinin genel merkezinde yaptığı haftalık basın toplantısında ekonomik krize değinen HDP Sözcüsü Ebru Günay, “Her gün, her saat her şeye zam yapılıyor. Dün elektriğe yüzde 25, doğalgaza yüzde 30 zam yapıldı. Gece yarısı akaryakıta yine zam yapıldı. AKP iktidarı vatandaşın cebini yakıyor, yüreğini yakıyor, geleceğini ateşe veriyor, halkın üzerine zam olarak yağıyor.” dedi.

Haber Merkezi / HDP’li Günay, konuşmasını “Türkiye’yi batırdılar. Türkiye’nin hazinesi ve maliyesinin tek bir işlevi kaldı. O da halka emeklerinin karşılığı olarak verdikleri maaşı zamla, vergiyle, cezayla geri alma işlevi” ifadeleriyle devam ettirdi.

Ebru Günay, konuşmasının devamında, “Dünya Açlıkla Mücadele Haftası’ndayız ve maalesef bugün dünyada 1 milyara yakın insan açlıkla mücadele ediyor. Türkiye’de de açlık ve yoksulluk hiç olmadığı kadar AKP ile arttı… Tüketici Hakları Derneği’nin yaptığı araştırmaya göre, Türkiye’de 25.5 milyon kişi açlık sınırının, 51 milyon yurttaş da yoksulluk sınırının altında yaşıyor” ifadelerini kullandı.

Günay, “Açlık ve yoksulluk üreten iktidarın yanlış ekonomi politikaları, en çok da tarım alanında hissediliyor. Dışa bağımlı hale getirilen tarımda, çiftçilere verilmeyen desteklerin yanı sıra, verimli topraklar betonlaştırıldı. Elbette Türkiye halkları iktidarın ülkeyi içine soktuğu durumun farkında ve buna gerekli cevabı sandıkta mutlaka verecektir” dedi.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Sözcüsü Ebru Günay,  partisinin genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Günay’ın konuşmasından öne çıkan bölümler şöyle;

“AKP iktidarı, Türkiye halklarına tek adam rejimini dayattığı günden bu yana aralıksız savaş politikasını da dayatmaktadır. İktidar, içeride yaşanan yolsuzluk, hukuksuzluk, ekonomik kriz, hayat pahalılığının hesabını vermek yerine Türkiye halklarının geleceğini yıkmakla meşgul. Erdoğan’ın Irak Kürdistan Bölgesi ve Kuzey Doğu Suriye’ye yönelik askeri operasyonları ve ilhak planları sadece Türkiye halklarının değil, Suriye ve Irak halklarının da geleceğini tehdit etmektedir.

“İktidar Suriye’de çözüm ihtimalini baltalıyor”

Başta Erdoğan olmak üzere AKP’li yetkililerin Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik operasyon açıklamaları iktidarın Suriye ve Türkiye halklarının belki de yüz yıllık geleceğini ipotek altına almakta ısrar ettiklerinin göstergesidir. Suriye’de bütün dünya kalıcı istikrar ve barışı, çatışma çözümünü, kitlesel zorunlu göçün durmasını beklerken AKP iktidarının bu olası operasyonu daha fazla göçü beraberinde getireceği gibi Suriye’de kalıcı çözümün önünü yıllarca baltalayacak potansiyeller taşımaktadır.

Halihazırda Ukrayna’da büyük bir savaşın devam etmesi, Irak’ta hem iç hem de dış müdahalelerle hükümetin kurulmasının engellenmesi Orta Doğu ve dünya için büyük risk teşkil ederken Suriye’ye yönelik böylesi bir askeri operasyon başta Suriye ve Türkiye halklarını doğrudan etkileyecektir. Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik operasyon AKP iktidarının iddia ettiği gibi sığınmacıların geri dönüşünü sağlaması için değildir. Esas amaçları Kürtlerin diğer halklar ile gerçekleştirdiği birliği ve kazanımlarını ortadan kaldırmak içindir. Böylesi bir saldırı, çatışma koşullarını hem iç hem de dış göçü kaçınılmaz bir şekilde tetikleyecektir. Bu sebeple, Suriye’de yaşanan dış göçün sebebi rejim, İŞİD ve El Nusra olduğu kadar AKP hükümeti olmaya devam edecektir.

“Kobanî Kumpas Davasında mahkeme heyeti iyice çığırından çıktı”

Tamamen bir intikam ve iftira davasına dönüşen Kobanî Kumpas Davası bildiğiniz üzere bir yıldır devam ediyor. Bu dava çöktü, bu kumpas çürüdü ama iktidar ve onun temsilcileri gibi hareket eden mahkeme heyeti işi iyice çığırından çıkardı. Kumpas içinde kumpas kuruyorlar ve bunu da o kadar açık, aleni, utanmadan sıkılmadan yapıyorlar ki insan hayret ediyor. Şimdi de yargılanan arkadaşlarımızın savunmalarını bir günle sınırlama kararı aldılar. Rehin her bir arkadaşımız hakkında temelsiz binlerce iftira ve suçlamada bulunanlar adeta arkadaşlarımıza savunma yapmayın dayatmasında bulunuyorlar. Savunma hakkının gasp edilmesini tüm kamuoyunun önünde alenen yapıyorlar.

Tuzak ve hilelerle aldıkları tanık beyanlarını mahkemede doğrulatamayınca tanıklar açıkça tehdit ediliyor. Yetmiyor, avukatların mikrofonları kapatılıyor, savunma yapanlara müdahale ediliyor. Heyetin derdi adil bir yargılama yapmak değil, iktidarın talimatlarını yerine getirmek. Bunun içinde her türlü hukuksuzluğu mübah görüyor. Ama ne yaparlarsa yapsınlar duruşma salonlarında esas yargılamayı arkadaşlarımız yapıyor. Arkadaşlarımız bu kumpas davasının İŞİD’in yapamadığını yapma ve İŞİD’i koruma davası olduğunu her gün yeniden belgeliyorlar.

“Van herhangi bir kent değil, iradesi gasp edilmiş bir Kürt ili”

Geçtiğimiz hafta ana muhalefet partisi Van’da 3 gün süren bir toplantı düzenledi. Toplantı sanki dünyanın herhangi normal bir kentinde yapılmış bir havada gerçekleştirildi. Van, 20 Temmuz OHAL ilanından bu yana en uzun eylem ve etkinlik yasağının yaşandığı, kayyımlarla iradesinin gasp edilerek, seçilmiş Belediye Eşbaşkanı Bekir Kaya’nın tutuklandığı, yine seçilmiş Belediye Eşbaşkanı Bedia Özgökçe’nin sürgünde yaşamak zorunda bırakıldığı bir kent. Yaşayanların dilinin kültürünün yok sayıldığı, yolsuzlukla halkın mallarının talan edildiği bir Kürt ili.

Üç gün süren toplantıda Kürt meselesine, Kürt meselesinin çözümüne, Kürt halkının iradesinin gasp edilmesine dair somut bir öneri, bir çözüm projesi ortaya koyulmadığı gibi, ana muhalefet partisi Kürt halkına yönelik saldırıları dillendirerek kendilerine oy verilmediği takdirde bu saldırıdan kurtulamayacaklarını söyledi. “Bütün bu baskılardan kurtulmak istiyorsanız bize katılın” çağrısı maalesef muhalefetin de Kürt sorunundan ve bölge dinamiklerinden hiçbir şey anlamadığını gösteriyor. Daha önemlisi iktidarla benzerliklerini de gözler önüne serdi.

Bu söylem Erdoğan’ın “400 vekil verin bu iş huzur içinde çözülsün” söyleminin bir başka hali. Şunu hatırlatmak isterim ki, bugün yaşanan pek çok hukuksuzlukta, Kürt halkının yaşadığı mağduriyette, “bize katılın” diyenlerin payı küçümsenmeyecek kadar fazladır ve Kürt halkı bunu bilecek siyasi deneyime ve birikime sahiptir. Bize katılın çağrısı yapanlar öncelikle Kürt halkının gerçeğini ve bölge dinamiklerini anlamalıdır. Bize katılın diyenler Kürt halkının özgürlük talebi, anadili talebi, kendisini yönetme talebi konusunda ne düşünüyor?

Türkiye’deki tüm kesimlere açıkça sesleniyoruz Kürt halkı hiç kimseden kurtarılma talebinde bulunmuyor, Kürt halkı zaten faşizme karşı soluksuz bir mücadelenin içindedir. Geçmişte nasıl ki birçok kirli iktidar Kürt halkının karşısında çöküp tarihe karıştıysa, bu tekçi iktidar da küçülmüş ve kaybetme sürecine girmiştir. Bizim talebimiz bütün demokratik toplum kesimleriyle birlikte güçlü mücadeledir. Biz tekçi bir iktidarı yıkarken daha az tekçi bir iktidar yönetimini talep etmiyoruz, bizim mücadelemiz bütün tekçi güçlerin tasfiyesi, bunun yerine doğrudan yönetime katılan bir halk gerçekliğidir.

“Bizler kimseye mecbur ve muhtaç değiliz”

Dolayısıyla Kürt halkını, demokratik güçleri “siz bana mecbursunuz” diye tehdit etmek mevcut iktidarın benzer bir tezahürüdür. Bizler mücadele içinde bir değişimin öncülüğünü yapıyoruz, kimseye mecbur ve muhtaç değiliz. Dün olduğu gibi bugün de milyonlarca mücadele yoldaşımızla beraber kararlı bir şekilde yürüyoruz, yürüyeceğiz. Yoksullaşmayla oluşan öfkeyi halklara, mültecilere yönelterek sonuç alacağını düşünen iktidar ve muhalif görünen Saray’ın etkisi altındakiler şunu iyi bilmelidir ki; oluşturulan faşist çemberi kıracak güç, başka bir faşist çember örmek değildir, bu tekçi kuşatmayı yaracak olan yegane yöntem ezilen, yoksullaştırılan bütün toplum kesimlerini içerecek bir demokratik mücadeledir. HDP bu mücadelenin zemini, öncüsüdür. Çare Saray’ı taklit etmek değil, çare alternatif yeni yaşamı birlikte kurmakta ve inşa etmektedir.

“Konferanslarımızda sorunlar tartışıldı önemli çözüm kararları alındı”

Partimize yönelik saldırılar ve baskılar AKP-MHP iktidarı yönetiminde devam ederken, HDP olarak halklarımızın gelecek umudunu yaşamsallaştıracak ve yeni yaşamı inşa edecek çalışmalarımızı aralıksız sürdürüyoruz. Kongre ve konferans çalışmalarımızı bütün saldırılara rağmen büyük bir kararlılıkla sürdürüyoruz. Mayıs ayında Bölge Konferanslarımızı gerçekleştirdik. Yine 21-22 Mayıs tarihlerinde bu coğrafyanın tüm renklerini temsil eden kadınlar olarak, “Özgürlükte Israrlı Mücadelede Kararlıyız” diyerek Kadın Konferansımızı gerçekleştirdik.  4. Büyük Konferansımızı ise 6-7 Haziran tarihinde Ankara’da , “Büyük Direniş Büyük Yürüyüş” sloganıyla gerçekleştireceğiz.

Bölge Konferanslarımızda Türkiye’nin yaşadığı temel sorunlar ve çözüm yollarını tartıştık, önemli kararlar ortaya çıktı ve bunları Büyük Konferansımızda ele alarak kararlara dönüştüreceğiz. Aynı zamanda bu süreç bizim için örgütlenmeyi ve mücadeleyi büyütmenin de zamanı. Büyük Kongremizi ise 3 Temmuz tarihinde Ankara Spor Salonu’nda on binlerin katılımıyla gerçekleştireceğiz. Kongremiz için Mutabakat Komisyonlarımız çalışmalarına başladı. Partimizin yönetiminde yer almak isteyenler Parti Meclisi üyeliği için 10 Haziran’a kadar mutabakat komisyonlarımıza başvurularını yapabilirler. Gelin hep birlikte, “Özgürlükte ısrarlı, mücadelede kararlıyız” diyerek, halklarımızın ortak ve eşit yaşamı için “Büyük Direniş, Büyük Yürüyüş” içerisindeki yerimizi alalım.

“AKP halkın cebini, geleceğini yakıyor, halkın üzerine zam olarak yağıyor”

Ekonomide tek gündem var o da zamlar. Bitmiyor, gerçekten bitmiyor, her gün, her saat her şeye zam yapılıyor. Dün elektriğe yüzde 25, doğalgaza yüzde 30 zam yapıldı. Gece yarısı akaryakıta yine zam yapıldı. AKP iktidarı vatandaşın cebini yakıyor, yüreğini yakıyor, geleceğini ateşe veriyor, halkın üzerine zam olarak yağıyor.

Türkiye’yi batırdılar. Türkiye’nin hazinesi ve maliyesinin tek bir işlevi kaldı. O da halka emeklerinin karşılığı olarak verdikleri maaşı zamla, vergiyle, cezayla geri alma işlevi. Türkiye tarihinin en yüksek ithalat rakamlarına ulaşmış durumdadır. Türkiye hiç olmadığı kadar ithalata bağımlı hale gelmiş bir ülkedir. Bu tabloyu yaratan da AKP iktidarıdır. Bu yalan, yanıltıcı, içi boş açıklamalarla halkı kandırabileceklerini zannediyorlar. Yarattıkları pembe tabloların içerisinde boğulup gitmişler. Sokaktan, pazardan, tarladan, çarşıdan haberleri yok, hamasetle iktidarlarına bir nefes daha vermek için çabalıyorlar.

Aynı zamanda Dünya Açlıkla Mücadele Haftası’ndayız ve maalesef bugün dünyada 1 milyara yakın insan açlıkla mücadele ediyor. Türkiye’de de açlık ve yoksulluk hiç olmadığı kadar AKP ile arttı. Tüketici Hakları Derneği’nin yaptığı araştırmaya göre, Türkiye’de 25.5 milyon kişi açlık sınırının, 51 milyon yurttaş da yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Açlık ve yoksulluk üreten iktidarın yanlış ekonomi politikaları, en çok da tarım alanında hissediliyor. Dışa bağımlı hale getirilen tarımda, çiftçilere verilmeyen desteklerin yanı sıra, verimli topraklar betonlaştırıldı. Elbette Türkiye halkları iktidarın ülkeyi içine soktuğu durumun farkında ve buna gerekli cevabı sandıkta mutlaka verecektir.

Gemlik Yürüyüşüne yönelik yaptığımız çağrı derdi demokrasi ve barış olan herkesedir

SORU: Belirtiğiniz gibi 12 Haziran’da bir yürüyüş gerçekleştireceksiniz, bu yürüyüş kapsamında siyasi partilere ve demokratik kitle örgütlerine özel bir çağrıda bulundunuz, mu bunun için bir çalışma yürüttünüz mü? PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerinde yıllardır süren tecridin ülkeyi kaosa sürüklediğini savaş siyasetini derinleştirdiğini vurguluyorsunuz. İçinde bulunduğumuz savaş sürecini nasıl etkiler bu yürüyüş?

Dün zaten çağrıcı kurumlar ortak açıklama yaptılar. Bu çağrı bütün demokratik kurumlaraydı. Çünkü bir hakikat var, İmralı tecrit sistemi, Türkiye’deki savaş politikalarını, krizi derinleştiriyor. Tekçi ve faşist iktidarın beslenme noktasına dönüşüyor. Derdi ülkenin kurtuluşu ve geleceği olan, derdi Türkiye halklarının bir arada özgür ve demokratik bir şekilde yaşaması olan herkesi bu yürüyüşe davet ediyoruz. Çağrımız herkese, bütün barışseverlere ve demokratlaradır. Bütün tecrit karşıtı güçleredir. Bu yürüyüşte yer almak isteyen bütün siyasi partilere STK’lara ve Türkiye demokratik kamuoyuna bu çağrıyı yapıyoruz. Şunun farkındayız. İmralı tecrit sistemin kaldırılması Türkiye’nin demokratikleşmesi için olmazsa olmazdır. Orta Doğu’daki barış ancak İmralı tecrit sisteminin dağılmasıyla mümkün olur. Dolayısıyla savaş politikalarından rahatsız olan herkes bu yürüyüşte yerini almalı, halklarla birlikte Gemlik’e doğru yola çıkmalıdır. Bu adım bizler için önemli, belki hemen sonuçlar yaratmayabilir ama Türkiye halklarının ve özellikle Kürtlerin barıştan ve demokrasiden yana tavrını ortaya koyar. Bunun çözüm adresinin de İmralı ve sayın Öcalan olduğunu gösterecektir.”

Paylaşın

Kaftancıoğlu, ‘SaBıKa Holding’ Broşürü Davasında Beraat Etti

CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, SBK Holding hakkında sosyal medyada paylaştığı “SaBıKa Holding Broşürü” ile ilgili “Cumhurbaşkanı’na Hakaret” ve “Kamu Görevlilerine Hakaret” suçlamasıyla yargılandığı davada beraat etti.

CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, bir kez daha hakim karşısına çıktı. Kaftancıoğlu hakkında Sezgin Baran Korkmaz’ın holdingiyle ilgili bilgilerin yer aldığı “SaBıKa Holding” broşürünü paylaştığı gerekçesiyle “Cumhurbaşkanın hakaret ettiği” iddiasıyla 2 yıldan 6 yıla kadar hapis cezası isteniyordu.

Organize suç örgütü lideri Sedat Peker, YouTube üzerinden yayınladığı ifşaatlarda Sezgin Baran Korkmaz’ın bürokrasi ve yargıya rüşvet verdiğini ileri sürmüş, CHP de Türkiye gündemine oturan iddialara ilişkin “SaBıKa Holding” broşürü hazırlamıştı.

Broşürü sosyal medya hesabından paylaşan Canan Kaftancıoğlu, şu ifadeleri kullanmıştı: “Kara para, siyaset ve yargı hikayesinin anlatıldığı SaBıKa Holding broşürlerimizi vatandaşlarımızla buluşturacak ve bir daha yaşanmasın diye hep birlikte çalışacağız… Gençler akıttığınız tere sağlık…”

Canan Kaftancıoğlu, bugün “Cumhurbaşkanına hakaret” ettiği iddiasıyla, 2 yıldan 6 yıla kadar hapis cezası istemiyle hakim karşısına çıktı. Kaftancıoğlu, İstanbul 35. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen davada beraat etti.

CHP’li Kaftancıoğlu, 3 davada verilen 4 yıl 11 ay 20 gün hapis cezasının Yargıtay tarafından onanmasının ardından 31 Mayıs’ta Silivri Cezaevi’ne gönderilmiş, işlemlerinin tamamlanmasının ardından serbest bırakılmıştı.

Çağlayan Adliyesi önünde basın açıklaması yapan Kaftancıoğlu, “Bu memlekettre sabah akşam, yatıp kalkıp halka hakaret edenler yine sabah akşam bizlerin hakaret ettiğine dair davalar açıyorlar.” dedi.

Kaftancıoğlu SBK Holding broşürüyle igili şunları söyledi: “CHP olarak bizler, İstanbul İl Başkanı olarak ben, hakaret etmeyiz; hakaret bizim hem insnai hem parti kültürmüzde yoktur ancak CHP olarak bizler doğruyu, gerçeği söylemek zorundayız.

“Bugün de yargı,siyaset,rüşvet ilişkisinin anlatıldığı; bu halkın paralarının nasıl peşkeş çekildiğini halka anlatmak için yaptığımız parti çalışmasından dolayı, ne bir hakaret var , ne bir ağır söz var. Sabah akşam halka hakaret edenler tarafından dava açıldı ve bugünkü dava da beraat ile sonuçlandı.”

Paylaşın

Kılıçdaroğlu, Erdoğan’a 5 Kuruşluk Tazminat Davası Açtı

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dün grup toplantısında kendisine yönelik sözleri nedeniyle 5 kuruşluk tazminat davası açtı.

CHP Lideri Kılıçdaroğlu’nun avukatı Celal Çelik tarafından Ankara’da mahkemeye sunulan dava dilekçesinde şu ifadeler yer aldı:

“Tamamıyla siyasileştiği, davalı Recep Tayyip Erdoğan’ın güdümüne girdiği, siyasi baskıların altında ezildiği eleştirisine muhatap olan Türk yargısının bile bu söz ve yakıştırmaları eleştiri kapsamında görebilme şansı bulunmamaktadır. Hakaret kapsamlı görülmemesi olasılığında bu söz ve yakıştırmaların başkaca siyasiler tarafından iktidar temsilcilerine yöneltilmesi sonucunu doğuracağı da gözden ırak tutulmamalıdır.”

Kılıçdaroğlu’nun Avukatı Celal Çelik, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada:

“Hakaret etmeyi alışkanlık haline getiren, seviyesizce ve haddini aşarak; ‘Yalancı, omurgasız, sefil, terör sevici..’ hakaret sözlerini yöneltme cüretini gösteren Erdoğan hakkında bugün yine 5 Paralık dava açtık! Kemal Kılıçdaroğlu’nun talimatı ve muhataba biçtiği değer gereğince!” ifadelerini kullandı.

Kılıçdaroğlu, tirajı en yüksek ulusal beş gazetenin mahkeme kararını yayımlamasına karar verilmesini de talep etti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, dün TBMM’de; partisinin grup toplantısında, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’na yönelik olarak şunları söylemişti:

“Çünkü bu zat yalancı. Çünkü bu zat omurgasız, çünkü bu zat bir proje. Çünkü bu zat bir aparat. Bu zatın partisinin başına kaset komplosu ile geçirildiği günden beri Türkiye’nin milli çıkarlarına karşı sinsi bir savaş vermekten başka iş yaptığını gördünüz mü?

Yine bu zatın ülkede yapılan tüm eserleri ve hizmetleri engellemeye çalışmaktan başka bir gayretine şahit oldunuz mu? Bu zatın Demirtaş’ından Kavala’sına, FETÖ’cülerinden PKK’lılarına kadar ülke ve millet düşmanı teröristleri savunmaktan, hatta bunun için Ankara’dan İstanbul’a yürümekten başka bir çabası var mı?

Bay Kemal orada mıydı, oradaydı. Niye? Çünkü başı çeken oydu. Bunlardan millete, vatana hayır gelmez. Bunlar ancak terör sevicilerle beraber çünkü kendileri de terör sevici. Siz bakmayın birilerinin Gezi olaylarının arkasındaki karanlık tiplere, ‘demokrasi kahramanı’ muamelesi yaptığına, bunların hepsi de yaptıkları ihanetin bilincinde olan beşinci kol elemanıydı.”

Paylaşın

Akşener’den Erdoğan’ın Sözlerine Sert Tepki

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, partisinin grup toplantısında Gezi protestolarında yer alanlar için kullandığı, “Bu teröristler, eşkıyalar bira şişeleriyle caminin içini pislemişti. Bunlar çürük, bunlar sürtük” ifadelerine sosyal medya hesabından yaptığı açıklama ile sert tepki gösterdi.

Haber Merkezi / İYİ Parti Lideri Akşener, “Milletimizin her bir ferdi; inancı, ideolojisi, kimliği ve yaşam tercihleri bakımından bu ülkenin ortak pay sahipleri olarak eşit derecede saygıyı hak ederler. Bu saygı ve anlayış da bizi birbirimize bağlayan, millet yapan duygunun özüdür” dedi.

”Milletimizi yoksullukta ve fakirlikte eşitlerken kalan her konuda parçalamaya ve bölmeye adeta yemin eden Bay Kriz ise belli ki iktidarda kalabilmek adına; iyiliğe, güzelliğe ve saygıya dair her şeyi şuursuzca harcamakta ısrar ediyor” ifadelerini kullanan Akşener, açıklamasının devamında şunları söyledi;

”Çünkü sayın Erdoğan için koltuğu, tüm manevi değerlerin bezirganlığını yapabildiği, her şeyi mübah gördüğü bir ticaret sahasıdır. Mesele kendi iktidarı olduğunda milletimiz ve memleketimizin akıbeti sadece teferruattır.

Varsın onlar kirli siyasetlerinin, zehirli dillerinin çamurunda debelensinler. Biz inatla ve ısrarla; hürriyet için, demokrasi için, eşitlik ve adalet için mücadele edeceğiz! Ve o sandık geldiğinde bu istibdata mutlaka son vereceğiz! Hiç merak etmeyin, çok az kaldı!”

 

Paylaşın