Bahçeli’den Muhalefete Çağrı: Sorumlu Siyaset Şart

Muhalefet partilerine seslenen MHP Lideri Devlet Bahçeli, milli güvenliğin korunması için “iftiradan, yalandan ve hamasetten uzak bir siyaset anlayışına ihtiyaç olduğunu” vurguladı. Bahçeli, medyada yer alan bazı açıklamaların da “devleti hedef alan sorumsuzluklar” içerdiğini belirterek uyarılarda bulundu.

Bölgedeki gelişmelerin doğrudan Türkiye’yi hedef aldığını belirten MHP Lideri Bahçeli, “Irak, Suriye ve İran’dan sonra sıranın kime geleceğini kestirmek zor değil. Türkiye’nin egemenliği ve tarihi birikimi her türlü saldırının üzerindedir” ifadelerini kullandı.

Devlet Bahçeli, ABD’nin bölgedeki tutumunu çifte standartlı ve samimiyetsiz olarak tanımlayarak, “Savaşları bitirme sözü veren ABD Başkanı’nın yeni savaşlar başlatması derin bir çelişkidir” dedi. İsrail’in nükleer programına dair hiçbir eleştirinin gelmemesine rağmen İran’a yönelik baskının artmasının ise adaletsizlik olduğunu söyledi.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, İran ile İsrail arasında tırmanan gerilim ve ABD’nin çatışmalara dahil olmasına ilişkin açıklamalarda bulundu:

“Bir yanda üzerinde yaşadığımız geniş coğrafya diğer yanda küresel denge ve kurul düzen dehşet girdabına doğru hızla sürüklenmekte, aşırılaşan risk ve tehditler insanlığın ortak geleceğini perdelemektedir. Vahamet tonu yüksek gelişmeler her yönüyle esef ve endişe veren kritik bir aşama istikametinde sürekli ve süratli şekilde ilerleyiş kaydetmektedir.

Esasen yıllardır pamuk ipliğine bağlı olan, kırılganlığı tartışmasız halde bulunan bölgesel huzur ve istikrar ortamı bütünüyle talan ve tahrip eşiğindedir. Adından herkesin bahsettiği, velakin gittikçe karanlığa hapsedilen barışçıl diyalog ve diplomatik mekanizmaların bağlayıcılığı, inandırıcılığı ve ikna kapasitesi vahim ölçüde zaafa uğramaktadır.

Maalesef üçüncüsünün telaffuz edildiği yeni bir dünya savaşının kademe kademe ağları örülmekte, ihbar ve izharı yapılmaktadır. ‘Gücü yeten yetene’ anlayışının öne çıktığı, ‘haklının güçsüz, güçlünün haksız’ olduğu çarpık ve zalimane mahiyetli siyasi, stratejik ve ekonomi-politik anarşinin uluslararası sistemin sorun çözme vasfını iyice körelttiği görülmektedir.

Siyonist-Emperyalist azgınlık, iddia ve ifadesi sık sık dile getirilen ‘Kurallara Dayalı’ küresel sistemi yıkım tüneline sokmak, hatta çok vektörlü krizlerin zincirleme reaksiyonuyla imha etmek için konvansiyonel tertip halindedir. İsrail’in 13 Haziran 2025 tarihinde İran’a karşı başlattığı gayri meşru saldırı dalgası her vahşet ihtimalini akıllara düşüren kaos ve karmaşa dinamiklerini tetikleme hüviyeti taşımaktadır.

Durum çok ciddidir ve hedef ülkeler kataloğunu doğru okumak, doğru yorumlamak, buna muvafık pozisyon almak mecburiyeti bağımsızlık ve beka meselesidir. Karşılıklı olmak suretiyle ilanı yapılmamış bir savaş halinin tüm komplikasyonları tedavüldedir.

Kuzeyimizde üç yılı aşkın bir süredir devam edegelen Rusya ile Ukrayna arasındaki savaş henüz sonlanmamışken, bu defa da güneyimizde Batı’nın kirli işlerini ikmal eden İsrail’in İran’a canice musallat olması yalnızca gündemdeki nükleer programa ilişkin ihtilafla izah ve ihata edilemeyecektir.

Benzeri boş bahaneleri Irak’a karşı da ileri süren zalimler koalisyonun tek yanlı, sübjektif, hiçbir ahlaki ve insani değere dayanmayan haksız, hayasız ve hukuksuz saldırganlığının hiçbir temeli yoktur. Savaşları bitirmenin vaadini veren ABD Başkanı’nın yeni savaşlar fitilini tutuşturması elbette derin bir tenakuz ve politik tutarsızlık, aynı zamanda sahtelik ve samimiyetsizliktir. Bu güvenilmez, köşesiz ve sakat siyasi tavra karşı en adil ve hakkaniyetli muameleyi yapacak olan ABD halkıdır.

İsrail’in nükleer silahlara erişim ve elde etme hakkı hiç tartışılmadan, dahası hiçbir eleştiriye uğramadan, başka bir ülkeyi bu kapsamda caydırma ve cezalandırma teşebbüsüne destek olunması akıl, adalet ve mantık muhtevasında karşılığı olmayan yanlıştır.

İran’ı veya bölgesel bir başka ülkeyi sorun görenlerin mazlumların can düşmanlığında markalaşan İsrail’i koruma kalkanına alması sadece çifte standartla ifade edilemeyecek adaletsiz, eşitsiz ve egemenlik ilkelerini çiğneyen bir ahlaksızlıktır.

ABD’nin, İran ile İsrail arasındaki fiili savaşa dahil olarak hedef olarak tespiti yapıldığı söylenen üç nükleer tesisi dün itibariyle bombalaması skandal ve sorumsuz saldırıdır. Bu gelişmeler karşısında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin toplanması, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin ABD’nin İran’a karşı güç kullanımından dolayı endişe duyduğunu açıklaması bayağı bir kandırmacadır.

Herkes kirli rolünü oynamaktadır. Savaşlar kuşağının düğümü çözülmüş, kurdelesi kesilmiş, sahnesi kurulmuştur. Birleşmiş Milletler; sızlanma, nazlanma, sitem ve şikâyet mercii değil, gerekirse barışı inşa etmek maksadıyla insani müdahaleyi yapma hakkını hukuken uhdesinde bulunduran bir uluslararası teşkilattır.

“Birleşmiş Milletler felç halindedir”

Düzenlenen hava akınları, uçuşan füzeler, ilk kez kullanılan bombalar, gelişmiş silahlarla teçhiz edilen savaş gemileri, baş döndüren örtülü operasyonların şiddeti, psikolojik ve siber savaşın yaygınlığı, belirlenmiş nokta hedeflerin etaplar halinde vurulması, siyasi ve ekonomik kutuplaşmanın tahammül sınırlarından taşması çivisi çıkan dünyanın mahvı bitap halinin on günlük özetiyken Birleşmiş Milletler felç halindedir.

Gazze’de bebekler, çocuklar, kadınlar, ezcümle onbinlerce masum katledilirken suskun kalanların, nefesi bile duyulmayanların insan hakları, özgürlükler ve demokratik erdemler çerçevesinde iflas bayrağını çekmesi beklenen, üstelik şaşılmayacak bir alçalmanın tescilidir.

ABD’nin İran’a saldırması, İsrail’in dur durak bilmeyen hunhar hamleleri, İran’ın misilleme tehdidi ve nihayet Hürmüz Boğazı’nın kapatılma kararı öngörülmesi kolay olmayan sıcak ve vahim gelişmelerin fitilini tutuşturacaktır.

Aklıselimin galip gelmesi, anlaşmazlıkların diplomasi masalarında ele alınması, barışçıl çabalara sahip çıkılması her ülkenin çıkarınadır. Nükleer silahların devreye alınarak yeni bir dünya savaşının yaşanması insanlığın toplu kıyım ve yıkımına hizmet edecektir. İsrail mutlaka durdurulmalı, bu amaçla uluslararası camia ayağa kalkmalıdır.

İran İslam Cumhuriyeti’nin rejimiyle ilgili sakıncalı ve sancılı hedefler, özellikle tarihi Türk kentlerinin bombalarla harap edilmesi bilhassa diğer bölge ülkelerine şiddetle mühürlenmiş mesajdır. Irak, Suriye ve İran’dan sonra hangi ülkenin gündemde olacağını öngörmek için kahin olmaya gerek yoktur.

Bilinmelidir ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığı, birliği, egemenliği ve tarihi müktesebatı her türlü mülahaza ve mütalaanın üstündedir. Cumhuriyet Halk Partisi ile diğer muhalefet partilerinin hamasetten uzak, yalan ve saptırmadan bağımsız, iftira ve asılsız isnatlardan ayrı siyaset takip etmeleri milli güvenliğimiz ve iç cephemiz açısından kaçınılmaz bir ihtiyaçtır.

İfade ve düşünce özgürlüğünün sınırlarını ihlal edip ruhlarına yuva yapmış nefreti her fırsatta sözlerinin ve değerlendirmelerinin arasına tıpkı bir bomba gibi yerleştiren bazı sözde gazetecilerin, yarım aydınların ve safralaşmış uzmanların Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu unutmaması tavsiye ve temennimdir.
Hiç kimse dokunulmaz değildir. Tarihi misallerle bugüne gönderme yapanların, tehdit dozajı hazmedilemez konuşmaların tarafı olanların Türkiye’nin yol geçen hanı olmadığını idrak etmeleri lazımdır.

Etrafımız ateşle çevrilmişken Türkiye’mizi dipsiz ve sinirleri geren tartışmaların içine çekenlerde iyi niyet beklenmeyeceği ortadadır. Yeni bir dünyanın sancıları artmıştır. Terörsüz Türkiye hedefiyle Türkiye barış ve huzurun parlayan kutup yıldızı olacaktır. Bunu kıskanan, bunu kaldıramayan, bunu çekemeyen kim veya kimler varsa Siyonist-Emperyalist senaryoya figüranlık yapmaktadır. Türk milleti bu tip figüranlara karşıdır, hesabını sormaya muktedirdir.

İran’a atılan bombalarla ülkemize mesaj veren, DEAŞ’ı Şam’da bir kiliseye saldırtan, yabancı ajanları içimizde dolaştıran, muhtemel provokasyon ve ajitasyonları planlayan bölgesel ve küresel mihrakların oyunlarını 86 milyon vatandaşımız tek yürek halinde bozacaktır.

Milliyetçi Hareket Partisi ve Cumhur İttifakı vatan ve millet sevdasıyla milli ve manevi hazinemizi muhafazaya yeminlidir. Yakın tarihimizi sorgulayarak vatansever kahramanlarımıza çamur atanların, katil yaftası vuranların, İsrail’in soykırımını hasıraltı ederek Türk milletinin varlığında soykırım izi sürenlerin gaflet ve dalaletten bir an evvel kurtulmaları, gerilim üreten söz ve açıklamalardan uzak durmaları iç barış ve huzur ortamımız için tarihi zorunluluktur.

Başka Türkiye yoktur. Bu ülke hepimizindir. Bu bayrak benim, bu vatan benim, bu millet onurum diyen herkes özbeöz kardeşimizdir, yeni yüzyılda el ele verip Türkiye Yüzyılının manifestosunu yazmak muhakkaktır. Bundan sonra muhtemel provokasyonlara azami dikkat edilmelidir.

Kara propagandalara karşı tedbirli olunmalıdır. Devlet milletiyle birdir, milli varlığımıza yönelecek tehditlere bin yıllık kardeşlik ve beraberlik hukukuyla direniş gösterilecektir. Unutulmamalıdır ki, Türk milleti her zaman hedeftedir.

Yaşadığımız coğrafyanın oyun kurucusu, tarihsel prestiji, barış sevdalısı, huzur bekçisi, stratejik kuvveti, siyasi ağırlık merkezi, asıl direği, geleceğin çarpan kalbi Türk milletidir. Bütün hesaplar üzerimize yapılmaktadır. Hilal ile haç mücadelesi devam etmektedir. Tarihi Şark Meselesi gündemdedir.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin bağımsızlığı ve bekasıyla, Büyük Türk milletinin birliği ve refahıyla, Bölgemizin, daha genelinde ise dünyanın barış ve huzuruyla sorunu olanların Türkiye’yle uğraşması, Türkiye’yi hedef seçmesi boşuna değildir. Bunların hepsine sonuna kadar direneceğiz. Türkiye’den ve Türk milletinden asla taviz vermeyeceğiz.”

Paylaşın

Özel’den İktidara “İç Cephe” Tepkisi: Cezaevlerini Doldurarak Güçlendiremezsiniz

Tekirdağ’da düzenlenen “Millet İradesine Sahip Çıkıyor” mitinginde konuşan CHP Lideri Özgür Özel, “İç cepheyi güçlendirmenin yolu, ülkeyi demokrasiden uzaklaştırmak, ana muhalefet partisini şeytanlaştırmak, iftiralarla, hakaretlerle, haysiyet cellatlığıyla, ailelerle uğraşarak bir siyasi partiye düşman hukuku uygulamak, muhalefeti bir engel, yok edilmesi gerekenler olarak görerek iç cephe güçlendirilmez” dedi ve ekledi:

“Cezaevlerinin iç avlularını gazetecilerle, öğrencilerle, muhaliflerle doldurarak iç cephe güçlendirilmez. En son, gazeteci Fatih Altaylı’yı bir cümlesinden tutukladılar. Hapishaneye koydular, yanlış yaptılar. Gazetecileri, öğrencileri, belediye başkanlarımızı, arkadaşlarımızı tutuklayanları kınıyoruz. Cezaevlerinin iç avlularını doldurarak iç cepheyi güçlendiremezsiniz. İç cephenin gücü demokrasiden geçer.”

Silivri’deki Marmara Cezaevi’nde tutuklu bulunan İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı ve CHP’nin tutuklu Cumhurbaşkanı Adayı Ekrem İmamoğlu’nu özgürlüğü için düzenlenen “Millet İradesine Sahip Çıkıyor” mitinglerinin son adresi Tekirdağ oldu. CHP Genel Başkanı Özgür Özel, mitingde bir konuşma yaptı.

BirGün’ün aktardığına göre; CHP Lideri Özgür Özel, “Sizleri o fil dişi kulelerden karınca gibi görüp ezmeye çalışıyorlar. Buradan Recep Tayyip Erdoğan’a sesleniyorum. Karıncayı ezemezsin. Karıncanın kardeşi var o da Cumhuriyet Halk Partisi’dir” dedi.

Özgür Özel, “Yunanistan’da asgari ücretli 20 ay çalışınca sıfır bir Renault Clio alıyormuş. Bulgaristan’da 35 ay, Romanya’da 21 ay çalışınca Renault Clio alınıyormuş. Almanya’da Hans 8 aylık maaşını verdi mi Renault Clio alıyormuş. Tekirdağlı Hasan abi 67 ay çalışınca bir Renault Clio alıyormuş. Almanya’da 8 asgari ücret bir araba alıyor, Türkiye’de 67 asgari ücret bir araba alıyor. Türkiye’de emeği bu kadar ucuzlatan, emeği bu kadar sömüren, asgari ücretlinin emekçinin, alnının terini bu kadar sömüren bir iktidar gelmedi, bundan sonra da gelmeyecek. Bunları göndereceğiz, alınterinin kıymetini bilenleri getireceğiz” ifadelerini kullandı.

Temmuz ayında emeklilere seyyanen zam ve asgari ücrete ara zam yapılması için büyük bir mücadele verdiklerini belirten Özel, şunları kaydetti: “Dünyada olup bitenleri dikkatli okumak, dikkatli takip etmek lazım. Bölge tekinsiz ve kırılgan. Bir tedirginlik çağı içindeyiz. Her geçen gün işler daha da kötüye gidiyor. İsrail’in Filistin’e yaptığı soykırımı bırakın kınamak, teşvik eden, takdir eden bir Amerikan yönetimi var. Trump gelmiş, deli taklidi yapıyor. Esas hesap, Gazze’nin önündeki Avrupa’ya 100 yıl yetecek ve bizim de Kıbrıs’ımızın da söz sahibi olması gereken hidrokarbon yatakları. Bu büyük oyunu, dünyanın çeşitli ülkeleri İsrail ile birlikte planlıyorlar ve Türkiye’ye burada çok küçük, iç politika açısından işe yarayabilecek ama orta ve uzun vadede Türkiye’ye büyük kaybettirecek bir plan yapıyorlar.

Türkiye Cumhuriyeti nükleere de karşıdır, bölgedeki yeni bir savaşa da karşıdır. Bu Amerika’nın gelip de müdahale ettiği hiçbir ülkeye istikrar gelmedi, demokrasi gelmedi. Ne Irak’ta ne Libya’da ne Afganistan’da ne Suriye’de ne de İran’da elbette demokrasi yok, olmalıdır. Seçimler yapılmalı, bu ülkelerin demokratik seçimlerle seçilecek yönetimleri bu ülkeleri yönetmelidir. Ancak, bu ülkelere güya istikrar getireceğiz diye gelenler buraları talan etmek, istikrarsızlığa sürüklemek, Müslüman kanı akıtmak dışında bir şey yapmadılar. Biz bu kaosa karşıyız. İsrail’in daveti üzerine Amerika’dan kalkan B2 uçakları, İran’da nükleer tesisleri vuruyorlar.

Bu nükleer tesislerin müzakere yoluyla denetlenmesi, diplomasiyle kontrol altında tutulması, sadece zenginleştirilen uranyumun enerjide kullanılması, atom bombasına, nükleer silaha dönüşmemesi bizim savunduğumuz bir gerçekken, uluslararası hukuka aykırı biçimde, kıtalar ötesinden gelip diplomasiye imkan vermeden, İsrail’in çılgınlığının peşine takılarak hem bir bölge savaşını hem bir dünya savaşını başlatabilecek sorumsuzluğu, hem yanı başımızda ortaya çıkabilecek nükleer sızıntının karşısında durmak gerekirken, bugün ülkeyi yöneten iktidar Netanyahu ile sözde kayıkçı kavgası yapmakta ama onu şımartan, arkalayan ve dün akşamki uluslararası hukuku hiçe sayan saldırıyı yapan Trump’a ağzını açmamakta.

Sanki olan biten Trump’sız oluyormuş gibi kulağının üstüne yatmaktadır. Buradan Trump’ı kınamayan Erdoğan’ı ve AK Parti yönetimini kınıyoruz. Türkiye’nin yanı başında hukuksuz operasyonlara, sağlığımızı tehdit edecek, nükleer sızıntı tehlikelerine başlayacak bitmeyecek savaşlara, hepimize kaybettirecek yeni ekonomik krizlere karşı duruyoruz. AK Parti iktidarının yapmadığını, yapamadığını açıkça söylüyor, ABD’nin yaptığı bu saldırıyı kınıyoruz, kınıyoruz, kınıyoruz.

Elbette iç cephe güçlü olmalıdır. İç cepheyi güçlendirmenin yolu, ülkeyi demokrasiden uzaklaştırmak, ana muhalefet partisini şeytanlaştırmak, iftiralarla, hakaretlerle, haysiyet cellatlığıyla, ailelerle uğraşarak bir siyasi partiye düşman hukuku uygulamak, muhalefeti bir engel, yok edilmesi gerekenler olarak görerek iç cephe güçlendirilmez. Cezaevlerinin iç avlularını gazetecilerle, öğrencilerle, muhaliflerle doldurarak iç cephe güçlendirilmez. En son, gazeteci Fatih Altaylı’yı bir cümlesinden tutukladılar. Hapishaneye koydular, yanlış yaptılar. Gazetecileri, öğrencileri, belediye başkanlarımızı, arkadaşlarımızı tutuklayanları kınıyoruz. Cezaevlerinin iç avlularını doldurarak iç cepheyi güçlendiremezsiniz. İç cephenin gücü demokrasiden geçer.

Bir yandan ‘yerliyiz, milliyiz’ diyenler, seçim gelirken Altay Tankı’nı gösterenler, hepimizin gurur duyduğu Kaan’ı bir uçurup indirenler, F35 projesinden çıkma pahasına S400 alanlar ve Türkiye’yi savunmada büyük sıkıntıya sokanlara sesleniyoruz: 20 yıldır tek uçak, filomuza katılmadı. F35’ten, S400 meselesini iyi yönetmediğiniz için kovuldunuz. F16’larımıza gerekli revizyonların yapılmasını sağlayamıyorsunuz. Altay Tankı’nın motorunda sorun var. Kaan’ın artık hızla filoya katılması lazım. Cumhuriyet Halk Partisi, güçlü ekonominin de güçlü milli güvenlik politikalarının da güçlü savunma sanayinin de teminatıdır. Cumhuriyet Halk Partisi, güçlü Türkiye’nin kurucusu, önümüzdeki yüzyılda güçlü Türkiye’nin tek teminatıdır.

19 Mart’ta bir darbe girişimine muhatap olduk. Cumhurbaşkanı adayımızı belirleyeceğimiz gün Cumhurbaşkanı adayımıza darbeye kalkıştılar. Cumhurbaşkanı adayımızı alıp, dört gün nezarethanelerde tutup, Silivri zindanına koydular. Dünün mazlumu, bugünün zalimi olmuştur. Ama korkunun ecele faydası yoktur. Sandık gelecek, bu milletin takdiri ile Ekrem İmamoğlu Cumhurbaşkanı olacaktır. Sayın Erdoğan, Ekrem İmamoğlu üniversiteli arkadaşlarıyla iftar yapıyor, arada toplanıyor yemek yiyor. 11’erden maç yapıyorlar. Senin tavla oynayacak bir üniversite arkadaşın var mı? Çağır bir görelim. Erdoğan tavla oynamak istediği için kendisinin üniversiteden bir arkadaşı aranmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nde Tayyip Erdoğan’la üniversite yıllarından fotoğrafı olan bir kişi aranmaktadır. Acilen başvursun. Adamın tavla oynamaya bir tane üniversite arkadaşı yok. Ekrem İmamoğlu’nun helal diplomasını iptal ettirmeye çalışıyor. Yazıklar olsun.

Bir iftira attılar, iftiranın içinden çıkamıyorlar. 94 gün oldu bir kanıt bulamıyorlar. 1 lira rüşveti ispatlamadılar. Ne iftira attılarsa tam terse döndü, mahcup oldular. Son anketlere göre yüzde 22’ye düşmüş yalanlarına inananların oranı. Milletin gözünden de gönlünden de düştüler. Ekrem Başkan’ın en yakın dostlarına, Ekrem Başkan’a iftira atması karşılığında özgürlük teklif ettiler. Kadınları küçücük çocuklarıyla tehdit ettiler. Buna evet demeyenleri Türkiye’nin dört bir tarafındaki hapishanelere dağıttılar. 40 kişinin kalacağı koğuşa 55 kişiyi doldurmuşlar, 56’ncısı bizim arkadaşımızı yollamışlar.

Yerde yatmanın sırası var. Tuvaletin sırası var. En temel insan haklarının ihlal edildiği yerde insanları bezdirmeye, iftiraya ikna etmeye çalışıyorlar. En son Kandıra’da tuttukları bir arkadaşımızı avukatsız İstanbul’a çağırıp, bir başsavcı, üç savcı karşısına geçip ‘Sohbet edelim, doğruyu söyle, imzayı at kurtul. Yoksa aileni de alacağız’ demişlerdi. O, iftiracı olmadığı için 26 yaşındaki evladını alıp bir başka cezaevine, yeğenini alıp bir başka cezaevine koydular. İnsanları kendilerine yaptıkları işkence yetmeyince, sağlık sorunları olan evladının sağlığıyla tehdit etmeye başladılar.

Bu kadar zulüm ile abad olunmaz. Evlada dokunanın, babaya dokunanın, eşe dokunanın, mertçe mücadele etmeyenin bu milletin gönlünde bundan sonra yeri olmaz. Namertçe saldıranlardan bu millet önüne gelen ilk sandıkta hesap soracaktır. Öyle bir yalan çıkardılar ki MASAK Raporu’nda Ekrem Başkanımızın oğlu Selim, babasının rüşvet paralarını yurt dışına kaçırmış, şirket kurmuş diye yalan attılar. Bu yalanı ortaya çıkaran avukatımız Mehmet Pehlivan’ı, bunları anlatmasın diye içeriye attılar. MASAK raporunda yazan ve kur oyunlarıyla televizyonda çarpıtılan birtakım satılık kalemlerin üzerinde tepindiğinin aksine,

Selim kardeşimizin bir yatırım şirketi için ‘Yurt dışına gönderdi, kaçırdı’ dedikleri paranın tamamı, şuradaki bir daire parasıdır. 12 milyon liradır. Bu paranın yarısı annesinin bozdurduklarından, yarısı dedesinin yıllardır bankada duran mevduat hesabından aktarılmıştır. İkisinin de analarının ak sütü gibi helal paralarının ispatı bankadadır. Dededen, anneden alınan parayla okuduğu yurt dışında iş kurmaya çalışan, bugün İstanbul için bir yarım daire parası bile olmayan şeye, milyarlık yolsuzluk diye laf eden kişiler büyük bir algı operasyonuyla aileye saldırmaktadır. Buradan gözlerinin içine baka baka gösteriyorum. Erdoğan, böyle bir yüzük göstermişti. ‘Tek mal varlığım bu alyansım’ demişti. ‘Bu alyansa bakın. İleride zenginleşirsem demek ki çalmışımdır’ demişti.

Şimdi bir alyanstan, gencecik çocuklarının gemi alması sorulduğunda, ‘Gemi var gemicik var’ deyip oğlunun yaptığı ticarete ‘gemicik’ deyip, bu kadar servetini açıklamayan Erdoğan dururken; dedesi işadamı, babası 30 yıllık işadamı, servetleri kayıt altında olan Selim’in yarım daire parasından yolsuzluk icat eden, yandaş gazetecilere söylüyorum; bu yaptığınız hak değil hakikat değil, vicdan değil, Müslümanlık değil. Bu millet bunların hesabını soracak, mahkeme-i kübrada Allahutaala bu iftiranın hesabını soracak. Ne Selim’in ve Ekrem’in ne bir başka arkadaşımızın verilemeyecek hesabı yoktur. Cesaretiniz varsa iddianameyi düzenleyin, mahkemeyi TRT’den yayınlayın. Hodri meydan.

Ekrem İmamoğlu hırsız olsa, yolsuzluk yapsa bunlar onu hapse atmaz aksine baş tacı eder, transfer etmeye kalkarlardı. İmamoğlu hırsız, yolsuz olsa onu saraya çağırırlardı. ‘Yerin burası’ derlerdi. ‘Ayakkabı kutularını da al gel’ derlerdi. ‘Bizde senden çok var’ derlerdi. Bizde kasadan çıkan dolar yok. Bizde ayakkabı kutusu, çikolata kutusu, elbise askısı yok. Onun için alnımız açık, başımız dik. Çalmadık, çırpmadık. Elbette erken seçim istiyoruz. Kasımdaysa kasımda, daha erkense daha erken ama kaçarsa kaçtıkları yere kadar, hiç durmadan, usanmadan, yorulmadan, dünya siyaset tarihinin gerekirse en uzun, en kararlı, en güçlü kampanyasına hazır mıyız? 100 yıl öncesinde olduğu gibi inançla, kararlılıkla, güçle, korkmadan, gerekirse ölümü göze alarak ama teslim olmadan yürümeye hazır mıyız? Haydi iktidara yürüyelim.”

Paylaşın

PJAK’tan “Silah Bırakma Ve Fesih” Açıklaması: Gündemimizde Yok

İran’da faaliyet gösteren Kürdistan Özgür Yaşam Partisi’nin (PJAK) Eş Genel Başkanı Emir Kerimi, PJAK’ın gündeminde silah bırakma veya fesihin olmadığını söylüyor.

Bununla birlikte Emir Kerimi, “PJAK, hiçbir zaman ulusal kurtuluş savaşı ve silahlı mücadele stratejisini gündemine almamıştır” diyor.

İran-İsrail çatışması bütün şiddetiyle devam ederken, gözler, PKK’nın (Kürdistan İşçi Partisi) İran kolu olduğu öne sürülen PJAK’a çevrildi. PJAK, Türkiye ve İran’ın “terör örgütleri” listesinde yer alıyor. ABD Hazine Bakanlığı da 2009’da PJAK’ı “terör örgütü” olarak tanımladı. Türkiye, grubun PKK’nın İran kolu olduğunu savunuyor.

BBC Türkçe’den Mahmut Hamsici‘nin sorularını yanıtlayan PJAK Eş Genel Başkanı Emir Kerimi, İsrail ve İran saldırılarıyla ilgili olarak, “Bu bizim ve halkımızın savaşı değildir, tarafı değiliz” sözlerini kullandı.

Açıklamalarında, “Türkiye’ye hiçbir zaman saldırmadık ve saldırmayacağız” ifadelerine yer veren Kerimi, Türkiye ile “normal ve barışçıl ilişkiler kurmak” istediklerini söylüyor.

PJAK, Kürdistan Topluluklar Birliği’nin (KCK) bir üyesi.

Kerimi, Öcalan’ın çağrısını tamamen desteklediklerini belirtti ve “Bunu Türkiye ve tüm Ortadoğu için büyük bir demokratik değişim şansı olarak görüyoruz” diyor.

Örgüt açısından yaşanan değişikliklerin ‘stratejik olduğunu’ ve ‘PKK’nın ciddi olduğunu’ savunan Kerimi, sürece ilişkin değerlendirmesinde, “Bu çağrı ve PKK’nın olumlu yanıtı barış ve demokrasi için büyük umutlar doğurdu. Ne yazık ki şu ana kadar Türkiye devleti bu meseleyi oldukça taktiksel bir şekilde ele alıyor ve bu yönde adım atmaktan kaçınıyor” ifadelerine yer veriyor.

Türkiye, PKK dışında PJAK ve Suriye’deki Halk Savunma Birlikleri (YPG) gibi grupların da silah bırakması gerektiğini savunuyor. Kerimi, PJAK’ın gündeminde silah bırakma veya fesihin olmadığını söylüyor.

Kerimi “Kürt sorununun demokratik çözümü için demokratik mücadele ve diyaloğu” savunduklarını söylüyor. Neden silahlı bir yöntemi seçtiklerini ise “koşullar ve baskıcı politikalara” bağlıyor. Bununla birlikte Kerimi, “PJAK, hiçbir zaman ulusal kurtuluş savaşı ve silahlı mücadele stratejisini gündemine almamıştır” diyor.

Türkiye geçmişte dönem dönem bazıları İran’la koordineli ve eş zamanlı olmak üzere PJAK’a yönelik operasyonlar düzenledi. İran yönetimi ise ülkede Kürtlere yönelik sistematik baskı uygulandığını reddediyor ve PJAK’ı ulusal güvenliğe ve ülkenin toprak bütünlüğüne tehdit oluşturan silahlı bir “terör örgütü” olarak görüyor.

2022 yılındaki Mahsa Amini protestoları sırasında açıklama yapan İran İçişleri Bakanı Ahmed Vahidi, “karşı devrimci terörist grupların” İran’daki “ayaklanmaları” planladığını söylemiş ve bu gruplar arasında PJAK’ı da saymıştı.

İran yönetimi; PJAK, İran Kürdistanı Demokratik Partisi, İran Kürdistanı Komala Partisi gibi muhalif Kürt örgütlenmelerini “bölücülük ve terörizm” dışında İsrail ile işbirliği yapmakla da suçluyor.

Kerimi kendilerinin neden PKK gibi silah bırakma kararı almadıklarına dair soruya ise şu yanıtı veriyor: “Bizim algımıza göre Öcalan’ın çağrısında silahlı mücadelenin temel strateji olmaktan çıkarılması vardı. Silah bırakmak, aşamanın ilerlemesi ve siyasi-hukuki güvenceler sağlanması halinde gerçekleşecek pratik bir adımdır.

İran’da böyle bir zemin yoktur. İran rejimi her türlü farklı düşünceyi şiddetle bastırıyor ve mücadele eden insanları idam ediyor. Bu gerçek, Kürt meselesinde daha da belirgin; idamların çoğu Kürt eylemcilerden ve Kürt mahkumlardan oluşuyor. Öğretmeni, çevre aktivistini, kadın hakları savunucusunu idam eden bir rejime karşı nasıl savunmasız kalabiliriz?”

İran yönetimi, bu tür kişilerin “devlet güvenliğine karşı faaliyet, silahlı ayaklanma ve isyana karışma, casusluk” gibi suçlamalarla idam edildiğini savunuyor. Uluslararası insan hakları örgütleri ise hem idam yöntemini eleştiriyor hem de adil yargılanmanın olmadığını ve idamın ülkede muhalifleri cezalandırmak için kullanıldığını belirtiyor.

Türkiye geçmişte dönem dönem bazıları İran’la koordineli ve eş zamanlı olmak üzere PJAK’a yönelik operasyonlar düzenledi. Kerimi, birçok üyelerinin öldüğünü söylediği bu operasyonları eleştirdikten sonra şöyle devam ediyor:

“Bizim Türkiye devletinden herhangi bir talebimiz olmadı, bu nedenle bu devletle bir sorunumuz yok. Türkiye devletinin bize karşı tutumu, bu devletin kronik Kürt fobisine dayanmaktadır. Türkiye’ye karşı hiçbir eylem gerçekleştirmedik ve gerçekleştirmeyeceğiz. Türkiye devletiyle normal ve barışçıl ilişkiler kurma talebimiz var ve bu konuda hazır olduğumuzu belirtiyoruz.”

Türkiye’de bazı siyasi kesimler ve uzmanlar, PKK’nın silah bıraksa dahi bu süreçte silahların bir bölümünün YPG ve PJAK gibi gruplara aktarılabileceğini savunuyor. Bu kaygılara ilişkin Kerimi, “Hayır, böyle bir şeyi mümkün görmüyoruz. PKK, Türkiye devletiyle çözüm arayışındayken neden silahı başka yerlere taşısın?” diyor.

PJAK ile İran yönetimini arasında 2011’den bu yana fiili bir ateşkes bulunuyor.

Kerimi, “İsrail ile İran arasındaki son kriz PJAK’ın durumunu etkiler mi?” sorusunu şöyle yanıtladı: “Her ne kadar İran bu ateşkesi ihlal etmiş olsa da biz hâlâ ona bağlıyız. PJAK asla savaşı başlatan taraf olmayacaktır. İsrail ve İran arasındaki savaş bizim ve halkımızın savaşı değildir, tarafı değiliz. Sorunların demokratik yollarla çözümünü arıyoruz. Sadece bize saldırı yapılır ve halkımız katliamla tehdit edilirse, meşru savunma hakkı gereği kendimizi savunacağız.”

PJAK tarafından, İsrail-İran saldırılarıyla ilgili 14 Haziran tarihinde yapılan yazılı açıklamada “Kendini yöneten demokratik bir toplumun inşası için tüm halkları seferber olmaya çağırıyoruz” ifadesi kullanıldı ve “özyönetim çağrısı” yapıldı.

Bu ifadelerle PJAK’ın tam olarak ne demek istediğini, bunun bir özerklik çağrısı anlamına gelip gelmediğine ilişkin Kerimi şu ifadeleri kullanıyor: “Bildirimizde özerklik ilan etmedik. Kendi kaderini ve yönetim biçimini belirlemek halkın en doğal hakkıdır.

“Bildirimizde halkımıza, mevcut kriz ortamında devletten bir beklenti içinde olmadan inisiyatif alarak kendi işlerini yürütmeleri ve temel ihtiyaçlarını karşılamak üzere çeşitli komiteler kurmaları çağrısında bulunduk.”

Türkiye’de bazı uzmanlar, bu bildiride kullanılan ifadelere referans vererek PJAK’ın, İsrail’in İran’a yönelik saldırılarından memnuniyet duyduğunu savunmuştu.

Kerimi bu yorumlara karşı çıktı çıkarak, “Savaşın acılarını herkesten iyi biz biliriz. Hiçbir savaşta bizi sevindirecek bir şey yoktur. İran-İsrail savaşı olsun ya da olmasın, biz halkımızın hakları için mücadelemize devam ederiz.” ifadelerini kullanıyor.

İran’daki demokrasi yanlısı muhalefetin bir bölümü, İsrail’in saldırılarını sert bir şekilde eleştirirken hem İran hem de diasporadaki bazı muhalif gruplarsa bu saldırıların yönetim değişikliği için bir fırsat yaratacağını öne sürüyor.

Kerimi, bu anlayışı eleştiriyor: “Çokça söylediğimiz gibi; savaş özgürlük ve demokrasi getirmez. Biz savaş taraftarı değiliz. Özgürlük ve demokrasiyi getiren, halkların, kimliklerin ve ezilen kesimlerin yürüttüğü demokratik mücadeledir.”

Paylaşın

Seçmenden Siyasilere Net Mesaj: Gerginliği Düşürün

Metropoll’ün anketine katılan katılımcıların yüzde 81,1’i siyasette gerginliğin düşürülmesi gerektiğini yüzde 10,7’si de gerginliğin düşürülmemesi gerektiğini düşünüyor.

Türkiye siyasetinin, 19 Mart’tan bugüne aralarında İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun da bulunduğu 12 belediye başkanının tutuklanmasıyla tırmanan yüksek tansiyonu, seçmen nezdinde ortak bir “normalleşme” talebi doğurdu.

Alanında önde gelen araştırma şirketlerinden Metropoll, Mayıs ayında yaptığı “Türkiye’nin Nabzı” araştırmasında, toplumun siyasi kutuplaşmaya bakışını ölçtü. Ortaya çıkan sonuçlar, seçmenlerin parti kimliklerinden bağımsız olarak, siyasette uzlaşı ve sükûnet arayışında olduğunu net bir şekilde ortaya koydu.

Metropoll’ün, “Siyasette gerginliğin düşürülmesi gerektiğini düşünüyor musunuz?” sorusuna Türkiye genelindeki katılımcıların yüzde 81,1’i “Evet” yanıtını verdi. Bu oran, toplumun ezici bir çoğunluğunun mevcut siyasi iklimden duyduğu rahatsızlığı gözler önüne seriyor.

Anketin en çarpıcı bulgusu ise, bu talebin siyasi yelpazenin tamamına yayılmış olması. Parti bazında dağılıma bakıldığında, tüm seçmen gruplarının benzer bir eğilimde olduğu görülüyor:

CHP Seçmeni: Yüzde 86,5
MHP Seçmeni: Yüzde 80,9
İYİ Parti Seçmeni: Yüzde 80,5
DEM Parti Seçmeni: Yüzde 75,1
AK Parti Seçmeni: Yüzde 74,8

Özellikle iktidar bloğunu oluşturan partilerin seçmenlerinin de çok yüksek oranlarda “gerginlik düşürülsün” demesi, bu beklentinin sadece muhalif bir talep olmadığını, aksine toplumsal bir konsensüse dönüştüğünü gösteriyor.

Azınlık ne düşünüyor?

Ankete göre, siyasetteki gerginliğin düşürülmemesi gerektiğini düşünenlerin oranı yalnızca %10,7’de kalırken , “siyasette gerginlik yok” diyenlerin oranı ise %6,2 olarak ölçüldü. Bu veriler, mevcut kutuplaşma ve çatışma dilini onaylayanların toplumda oldukça sınırlı bir kesimi temsil ettiğini ortaya koyuyor.

Paylaşın

Diyanet’e Göre Seküler Yaşam Tarzı “Tehdit”

Diyanet’in Cuma Hutbesi’nde çocukların “tehdit” altında olduğu ifade edildi. Bu tehditlerin sıralandığı hutbenin devamında, çocuklara “seküler hayat tarzı dayatması” yapıldığı belirtildi. 

Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) tarafından hazırlanıp 81 ildeki camilerde okutulan Cuma hutbelerinin bu haftaki (20 Haziran) başlığı “Her Yaz Yeni Bir Heyecan: Cami, Çocuk ve Kur’an” oldu.

Cumhuriyet’in aktardığına göre; Okulların kapanması vesilesiyle çocukların Kuran kurslarına davet edildiği hutbede, içinde yaşadığımız çağda çocukların her zamankinden daha fazla “tehdit” altında olduğu ifade edildi. Bu tehditlerin sıralandığı hutbenin devamında, çocuklara “seküler hayat tarzı dayatması” yapıldığı belirtildi.

Dijital platformlarda yayınlanan içeriklerin çocukları “yalnızlığa ve akran zorbalığına” sürüklediğine dikkat çekilen hutbede, çözüm olarak ise “namaza alıştırma” ve “ahlâki eğitim” vurgusu yapıldı.

Hutbedeki ilgili bölümler şöyle: “İçinde yaşadığımız çağda çocuklarımız ve gençlerimiz her zamankinden daha fazla tehdit altındadır. Batıl ideolojiler, seküler hayat tarzı dayatmaları, ahlaki değerlerimizi yozlaştıran toplum projeleri ve ifsat edici medya içerikleri; gençlerimizi milli ve manevi değerlerimizden uzaklaştırmak için tüm gücüyle çalışmaktadır.

Dijital platformlarda yayılan sanal kumar, şiddet içeren oyunlar ve fıtratı bozan paylaşımlar; evlatlarımızı ahlaki erozyona, yalnızlığa ve ‘akran zorbalığına’ maruz bırakmaktadır. Bu tehlikeli akımlar, gençlerimizi; ailesine, milletine ve dinine yabancılaştırmakta, onları merhametsiz, duyarsız ve hedefsiz bir insan haline getirmektedir.

Ebeveyn olma sorumluluğumuzun gereği olarak çocuklarımızı yaz Kur’an kurslarımızla buluşturalım. Unutmayalım ki, onların tertemiz zihinlerini ve gönüllerini sahih ve doğru dini bilgi ile donatmaz isek birçok hurafe, yanlış bilgi ve düşünceye maruz kalırlar. Bu da bizim; dünyada büyük bir vebale girmemize, ahirette ise hüsrana uğramamıza sebep olur.

Bütün bu olumsuzluklardan çocuklarımızı ve gençlerimizi korumanın yolu; onları Peygamberimiz (s.a.s)’in güzel ahlakıyla yetiştirmektir. Yüce Rabbimizin, ‘Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun…’ [5] emri gereğince her türlü zararlı akımdan muhafaza etmektir. Allah Resûlü (s.a.s)’in, ‘Yedi yaşına geldiklerinde çocuklarınızı namaza alıştırın.’ [6] tavsiyesine uyarak evlatlarımızı ibadet bilinciyle yetiştirmektir.”

Paylaşın

4 Bin 36 Hakim Ve Savcının Yeri Değiştirildi

Adli yargıda 3 bin 698, idari yargıda ise 338 hakim ve savcının görev yeri değişti. Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, “Hakim ve cumhuriyet savcılarımıza yeni görev yerlerinde üstün başarılar diliyorum” dedi.

Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK), 2025 yılına ilişkin adli ve idari yargı ana kararnamelerini yayımladı. HSK’dan yapılan açıklamada, kararname çalışmalarının 20 Haziran 2025 itibarıyla tamamlandığı bildirildi.

Açıklamada, atananlardan yeniden inceleme talebinde bulunmak isteyenlerin, tebligat beklemeden en geç 27 Haziran 2025 Cuma günü mesai bitimine kadar UYAP üzerinden başvuru yapmaları gerektiği belirtildi. Yeniden inceleme taleplerinin HSK Kararname Bürosu’na ulaşmasının ardından, başvuru sahiplerine 24 saat içinde (hafta sonu veya resmi tatile denk gelirse ilk mesai günü) bilgilendirme mesajı gönderileceği bildirildi. Atama tebligatlarının 4 Temmuz 2025 Cuma gününden itibaren gönderilmesinin planlandığını belirtti.

“Hayırlı olsun”

Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, “HSK 2025 yılı Ana Kararnamesi çalışmalarını tamamladık” dedi ve “Hakim ve cumhuriyet savcılarımıza yeni görev yerlerinde üstün başarılar diliyorum. Kararnamenin, hakim ve savcılarımız başta olmak üzere aileleri, yargı teşkilatımız, ülkemiz ve aziz milletimiz için hayırlı olmasını temenni ediyorum” ifadelerini kullandı.

Paylaşın

İYİ Parti Cumhurbaşkanı Adayı Çıkaracak Mı? Dervişoğlu Açıkladı

Partisinin cumhurbaşkanı adayı çıkarıp çıkarmayacağına ilişkin konuşan İYİ Parti Lideri Müsavat Dervişoğlu, “Bu sistemden kurtulmak için öncelediğim şeyleri, siyasi hırslarımla ortadan kaldırmam. Sadece İYİ Parti’ye ivme kazandırmak adına Türkiye’nin geleceğini ateşe atamam” dedi.

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu,, Halk TV’de İsmail Küçükkaya’nın sunduğu “Yeni Bir Sabah” programına katıldı.

Dervişoğlu, İsrail’in İran’a saldırılarına ilişkin, savaşın bağıra bağıra geldiğini belirterek, “Bu konuyla ilgili çok fazla fikir sahibi olmak gerekmiyor. Tarih tekerrür ediyor. Bölge coğrafyası üzerinde emperyalist emellerden vazgeçmeyen güçler, zaman içerisinde stratejilerini yenileyerek, bu topraklar üzerinde emellerini gerçekleştirmeye gayret sarf edecek stratejileri yaşama geçiriyor” diye konuştu.

Dervişoğlu, saldırıların sürecine ilişkin, “Önce Irak’la başlayan sonra Suriye’ye nüfus eden bu sürecin artık İran’ı hedef tahtasına koyduğunu, nihai hedefinin de Türkiye olacağına işaret etmiştim. Bu doğrulandı, yanılma ihtimalimiz yok. Hedefleri değişmiyor, stratejileri değişiyor” ifadelerini kullandı.

Ekrem İmamoğlu’nun avukatı Mehmet Pehlivan”ın, etkin pişmanlıktan faydalanan şüpheliler Adem Soytekin ve Servet Yıldırım’ın iddiaları üzerine hakkında başlatılan soruşturmada tutuklanmasına ilişkin Dervişoğlu, avukatın görevini yaptığını, görevini yapan kişinin tutuklanmasının yadırganacak bir durum olduğunu söyledi.

Dervişoğlu, tutuklamaya ilişkin, “Olamaz, olmaması gerekir. Çünkü yani bu tür garabetleri ben tarif etmekte zorlanıyorum. Yapanlar bunu nasıl yapıyor? Doğrusunu isterseniz şaşırıyorum. İddia, yargılama ve savunma. 3 ayak üzerine kuruluyor. Şimdi siz savunmayı çıkarıyorsunuz oradan. Ayrıca tutuklanma gerekçelerinin arasında avukatın tutuklanan avukatın dosya ile ilgili ifadeleri ele geçirmek. Avukatın görevi bu zaten. Yani kim kimin hakkında hangi ifadeyi vermiş, ne söylemiş, dosya nasıl oluşturuluyor, nasıl tekemmül edecek? Bunu takip etmektir avukatın görevi. Görevini yapmış olmakla ötürü bir kişinin tutuklanmış olması hali gerçekten hem yadırganacak hem de utanılacak bir durumdur. Baskının bu şeyi olmaz, yöntemi olmaz. Baskı tamam yani hep o dile getirdiğimiz işte rahatsız olduğumuz bir şey” dedi.

“Türkiye’nin geleceğini ateşe atamam”

Dervişoğlu, İYİ Parti’nin kendi cumhurbaşkanı adayını çıkarıp çıkarmayacağına ilişkin soruya ise, “Bununla ilgili şu an bir karar veremeyiz, tek başıma da veremem. Yetkili kurumlarımızla değerlendireceğiz. Bu sistemden kurtulmak için öncelediğim şeyleri, siyasi hırslarımla ortadan kaldırmam. Sadece İYİ Parti’ye ivme kazandırmak adına Türkiye’nin geleceğini ateşe atamam” cevabını verdi.

Paylaşın

Babacan’dan İran’dan Türkiye’ye Göç Uyarısı

İsrail – İran savaşına ilişkin değerlendirmede bulunan DEVA Partisi Lideri Ali Babacan, “1979’da İran Devrimi sırasında 2 milyon insan Türkiye’ye sığındı. Benzer bir senaryo tekrarlanabilir” dedi.

Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Ekol TV’de katıldığı bir programda, İran-İsrail Savaşı’na ve olası rejim krizine dair dikkat çeken değerlendirmelerde bulundu:

“İran’da zaten bir değişim talebi yükseliyor. Şimdi halkta çok ciddi bir değişim talebi var. Evet bir devrim oldu İran’da. Ama devrimin üzerinden 45-46 sene geçti. Dolayısıyla bir değişim talebi var. İran’ın kendini yenilemesi gerekiyor gerçekten. Bu çok önemli. Ama bu yenilenmenin içeriden olması lazım ve dost ülkelerin de tavsiyesiyle dost ülkelerle de biraz belki istişarelerle olması lazım. Yani ilham kaynağı olarak görebilecekleri ülkelerle de böyle istişareyle.

İran’ın istikrarsızlaşması bir sefer Türkiye için kötüdür. Bakın, hatırlayalım o İran devriminde o günkü nüfusa göre Türkiye’ye 2 milyon göç olmuştur. 79’da 2 milyon insan göçmüştür Türkiye’ye. Yani İran’da yeniden bir istikrarsızlık, yeniden Allah korusun bir iç çatışma ilk ve en çok etkilenen ülke biz oluruz yani, biz bunu istemeyiz. Şimdi diyorlar ki ‘biz Ayetullah Hameney’yi öldüreceğiz.’ Hemen bir haftada yenisini seçerler yani.

Sistem değişmez ki. Dolayısıyla bu rejim değiştirmek, dışarıdan savaşarak İran’ı reforma etmek böyle bir şey yok yani. Çünkü İran halkı onurlu bir halktır. Şii kültürü çok farklıdır. Bu Şii kültürünü Batılılar anlamaz asla. Bizim Sünni kültüründen de çok farklıdır. Yani önce onların o kültürünü bir iyi anlamak, tanımak lazım. Davranış şekillerini iyi bilmek lazım ve her ülke olduğu gibi İran halkının da onurunu koruyan bir çıkış lazım.

“Amerika ile İran’ın anlaşma ihtimali sıfır”

Şimdi Amerika’yla İran’ın bir masaya oturtursanız onların anlaşma ihtimali sıfır. Zaten o ilk müzakere masası kuruldu ya 67 gün önce. Evet. Biz dedik ki bunun bu masada çözülme ihtimali ancak 3’te 1’dir. Savaş çıkma ihtimali 3’te 2’dir dedik. Biz derken kim? Kendi dış politika ekibimiz. Çok yetkin bir dış politika ekibimiz var bizim. Büyükelçilerden oluşan, genç uluslararası siyaset bilen arkadaşlarımızdan oluşan çok sağlam bir ekibimiz var.

Orada hemen değerlendirdik dedik bu masanın başarı şansı 1 bölü 3’tür. 2 bölü 3’te bu savaşa gider diye ve bizim 2 bölü 3 ihtimal verdiğimiz savaş gerçekleşti. Bugün yine müzakere masası kurulabilir ama İran’la Amerika’yı baş başa bırakarak asla. Yani her iki tarafın da güvendiği muteber ve tarafsız birkaç ülkenin de artık o masaya oturması lazım ki bu iş masada çözülsün. Ve tekrar ediyorum bu müzakere masasının İran için bir onurlu çıkış masası olması lazım. İran’a diz çöktürme masası olmaması lazım.”

Paylaşın

Uluslararası Af Örgütü’nden Dikkat Çeken Türkiye Raporu

Uluslararası Af Örgütü, Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması sonrası başlayan protestoların bastırılmasında kullanılan yöntemleri eleştirerek, yaşananların, ifade ve barışçıl toplanma özgürlüğüne yönelik açık bir saldırı olduğunu vurguladı.

Uluslararası Af Örgütü, Türkiye yetkililerine ihlallerin soruşturulması, faillerin adalet önüne çıkarılması ve ihlallere maruz bırakılanların zararlarının tazmin edilmesi çağrısında bulunuldu.

Uluslararası Af Örgütü, “ ‘Nefes Alamıyorum’: Mart ayında düzenlenen protestolar sırasındaki işkence ve diğer türde kötü muamele iddiaları” adıyla, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması sonrası 19 Mart tarihinde ki protestolarda yaşanan ihlallere dair araştırma raporu yayınladı. Araştırma kapsamında, protestocular ve avukatlarla görüşülüp, mahkeme kararları incelendi ve Kanıt İnceleme Laboratuvarı 8 şehirde polisin hukuka aykırı güç kullanımını gösteren videoları analiz etti.

Raporda, yaşananların, insanların ifade ve barışçıl toplanma özgürlüğüne yönelik açık bir saldırı olduğu vurgulanarak, Türkiye yetkililerine ihlallerin soruşturulması, faillerin adalet önüne çıkarılması ve ihlallere maruz bırakılanların zararlarının tazmin edilmesi çağrısında bulunuldu.

Araştırmanın, kolluk görevlilerinin barışçıl protestoculara karşı sıklıkla hukuka aykırı güç kullandığını gösteren kaygı verici kanıtları ortaya koyduğunu vurgulayan Uluslararası Af Örgütü Avrupa Araştırmalar Direktör Yardımcısı Esther Major, “Yetkililer, yalnızca haklarını kullanan insanlara karşı göz yaşartıcı gaz, biber gazı, kinetik etkili mermiler ve tazyikli su kullandı. Belgelenen ihlaller zalimane, insanlık dışı veya alçaltıcı muamele teşkil etmektedir ve bazı durumlarda işkence kapsamına girebilir. Bu hukuksuz şiddet eylemleri hızla soruşturulmalı ve failler adil yargılanmak üzere adalet önüne çıkarılmalıdır. Bulgularımızın gösterdiği üzere, martta düzenlenen ve büyük oranda barışçıl olan bu protestolar sırasında Türkiye’de yaşananlar, insanların ifade ve barışçıl toplanma özgürlüğü haklarına yönelik açık bir saldırıydı” diye ifade etti.

17 protestocu ve çok sayıda avukat ile görüşüldüğünün belirtildiği raporda, “Ayrıca Uluslararası Af Örgütü Kanıt İnceleme Laboratuvarı, protestocuların dağıldıkları sırada, direnmediklerinde ve halihazırda hareket kabiliyetleri kısıtlandığında bile kolluk görevlileri tarafından nasıl darp edildiklerini, tekmelendiklerini ve yerde sürüklendiklerini belgeleyen onlarca videoyu doğruladı. Uluslararası Af Örgütü araştırmacıları, görüşülen kişilerin tanıklıklarını doğrulayan mahkeme belgelerini, adli muayene raporlarını ve protestocuların kötü muamele iddiaları ile yaralanmalarının ayrıntılarını kayıt altına alan suç duyurularını inceledi” denildi.

Raporun devamında şu bilgiler yer aldı: “Protestocular polis tarafından, uluslararası insan hakları hukuku ve standartlarına aykırı olarak, çoğunlukla yakın mesafeden doğrudan kafaları ve üst gövdeleri hedef alınarak tazyikli suya, göz yaşartıcı gaza ve kinetik etkili mermilere maruz bırakıldı. Polis memurları pek çok durumda yanma, ızdırap ve kızarıklığa neden olacak şekilde bir metreden kısa bir mesafeden doğrudan insanların yüzüne biber gazı sıktı.

Polisin toplananları dağıtmadan önceki uyarıları, protestoların katılımcılarına alandan güvenli ve gönüllü bir şekilde ayrılmaları için yeterli zaman tanımayarak hem iç hukukun hem de uluslararası standartların gereklerini karşılamakta devamlı yetersiz kaldı. Görüşülen kişilerin neredeyse tamamı, Uluslararası Af Örgütü’ne, polisin hoparlörlerden dağılma uyarısı yaptığını duymadığını veya uyarıdan hemen sonra müdahalede bulunulduğunu söyledi.

Bir kişi, Uluslararası Af Örgütü’ne, 23 Mart’ta İstanbul’daki bir protestoda polisin kalabalığa dağılmaları için bir kez anons yaptığını ancak anonstan hemen sonra, insanların alandan ayrılmasına zaman tanımadan biber gazı ve kinetik etkili mermiler sıkmaya başladığını anlattı. Kaçmaya çalışan birçok kişinin domino taşı gibi birbirlerinin üzerine düştüğünü, polisin yerdeki insanlara biber gazı sıkmaya ve fiziksel şiddet uygulamaya devam ettiğini ifade etti. Bu kişi, Uluslararası Af Örgütü’ne, ‘Arkama bakıyorum, her yanımda insanlar var, insanlar ‘nefes alamıyorum’ diye bağırıyordu. 20-30 kişi yerde, herkes üst üsteydi. İnsan piramidi gibi’ şeklinde konuştu.

23 Mart’ta, İstanbul’daki Saraçhane Meydanı’nda bir erkek, kinetik etkili bir mermiyle gözünden vuruldu. Bunun sonucunda retinal dokuyu onarmak amacıyla yapılan vitrektomi ameliyatı olmak zorunda kaldı ve görme yetisinin bir daha tamamen düzelemeyebileceği söylendi. Ankara’da bir başka protestocunun ayağı TOMA tarafından ezildi. 22 Mart’ta İstanbul’da bir protestoya katılan 27 yaşındaki bir öğrenci, avukatı aracılığıyla Uluslararası Af Örgütü ile şunları paylaştı: ‘Geçerken tekme atıyorlardı. Ayağıma çok basamıyordum, çok tekme yedim. Sürekli düşüyordum. Dizlerim yerdeyken sürüklüyorlardı. Öleceğimi düşündüm.’

Tecavüz ve ölüm tehdidi

Cinsel şiddet de dahil şiddet tehditlerinde bulunulduğu başkaları tarafından da bildirildi. Öğrenci Eren Üner, polis memurlarının protestoculara yönelik kötü muameleleriyle övünen sosyal medya gönderilerini kendi hesaplarından paylaşmasının ardından, 24 Mart akşamı İstanbul’da evinden gözaltına alındı ve polis tarafından fiziksel şiddete maruz bırakıldı. Üner, gözaltında polis memurlarının kendisine, ‘Seni çevik kuvvet polisi otobüsünün arka kapısından sokarız, ön kapısından cesedin çıkar’ dediğini ifade etti ve ‘Amirleri benim ardıma cop s… söyledi ve diğer polislerden cop istedi fakat bu gerçekleşmedi’ dedi.

Uluslararası hukuk uyarınca devletler, başkalarıyla bir araya gelmek isteyenlerin barışçıl toplanma özgürlüğü hakkına saygı göstermek ve bu hakkı güvence altına almak konusunda yasal yükümlülüğe sahiptir. Barışçıl toplanma hakkına yönelik tüm kısıtlamalar yasada düzenlenmeli, meşru bir amaca hizmet etmeli ve bu amaç doğrultusunda gerekli ve orantılı olmalıdır. Protestolara yönelik genel yasaklar varsayımsal olarak orantısızdır. Toplanmalara getirilen kısıtlamalar, yetkililer tarafından katılımcıların davranışları veya belli bir toplanma hakkında yapılan vaka bazlı bir değerlendirmeye dayanmalıdır. Kolluk görevlilerinin her türlü güç kullanımı mutlaka gerekli ve orantılı olmalıdır; dahası, yalnızca gerekli olan asgari güç kullanılabilir. Hukuka aykırı güç kullananlardan hesap sorulmalıdır.”

(Kaynak: Mezopotamya Ajansı)

Paylaşın

AK Parti Son 10 Yılda Oylarının Yüzde 40’ını Kaybetti

Toplum Çalışmaları Enstitüsü’nün yayınladığı araştırmaya göre; AK Parti, son 10 yılda oylarının yüzde 40’ını kaybetti. CHP ise aynı dönemde oy oranını yüzde 20 artırdı.

Toplum Çalışmaları Enstitüsü’nün Haziran 2025’te yayımladığı “Türkiye Seçmen Eğilimleri Araştırması”, ülkedeki siyasal denklemde derin bir dönüşümün işaretlerini taşıyor. Araştırmaya göre son 9 ay içinde yapılan 4 ulusal araştırmanın ikisinde CHP, diğer ikisinde ise AK Parti birinci sırada yer aldı. Kararsızlar dağıtıldığında AK Parti’nin oyu yüzde 32,3, CHP’nin ise yüzde 30,5 seviyesinde. Ancak uzun vadeli eğilimler AK Parti’nin ciddi bir erozyon yaşadığını, CHP’nin ise göreceli bir yükseliş içinde olduğunu gösteriyor.

2015’te yüzde 49,5 oy alan AK Parti’nin desteği yüzde 30 bandına gerilerken, CHP aynı dönemde yüzde 25’ten yüzde 30’a yükseldi. Yerel seçimlerde ise tablo daha çarpıcı: AK Parti 2014’teki yüzde 43’lük oyunu 2024’te yüzde 35’e düşürürken, CHP oylarını yüzde 26’dan yüzde 37’ye çıkardı. Bu sonuçlar, Türkiye’nin iki ana parti ekseninde stabilize olduğunu, ancak dengenin iktidar aleyhine kaydığını ortaya koyuyor.

Raporun dikkat çeken en çarpıcı bulgularından biri, AK Parti seçmeni içindeki memnuniyetsizler bloğu. Partiye oy vereceğini söyleyen her üç seçmenden biri, hükümetin ekonomi, adalet, sosyal hizmetler ve gençlik politikalarında başarısız olduğunu düşünüyor. Örneğin:

Hükümetin adil bir yargı sistemi sunamadığını düşünen AK Partililerin oranı yüzde 40,
Ekonomik gidişatı kötü olarak değerlendirenlerin oranı yüzde 33,4,
İstanbul’a kayyum atanmasını desteklemeyenlerin oranı ise yüzde 34,5.

Bu tablo, AK Parti’nin aldığı oyun yaklaşık üçte birinin eleştirel destek olduğunu, bu seçmen grubunun muhalefet için stratejik önem taşıdığını gösteriyor. Rapor, bu seçmenlerin sadece yarısının yön değiştirmesi halinde CHP’nin AK Parti’ye karşı 10 puanlık bir fark açabileceğini hesaplıyor.

Araştırmada İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yönelik yargı süreciyle ilgili kamuoyunun algısı da detaylı biçimde ölçülmüş. Katılımcıların yüzde 38’i İmamoğlu’nun yolsuzluk ya da terör nedeniyle tutuklandığını düşünürken, kayyum atanmasını destekleyenlerin oranı sadece yüzde 32,1’de kalıyor. AK Parti seçmenlerinin bile yüzde 34,5’i kayyum kararına karşı.

İmamoğlu’nun tutukluluğu, kamuoyunda hükümetin demokratikleşme iddialarına karşı güçlü bir inançsızlık yaratmış durumda. “Hükümet demokratikleşme yönünde adımlar atıyor” diyenlerin oranı yüzde 33,5’te kalırken, “yolsuzlukla mücadelede başarılı” bulanlar ise yüzde 25,6’da.

Araştırma, İmamoğlu’nun kamuoyuna sesini ulaştırmasının önüne getirilen kısıtlamalara da değiniyor. Sosyal medya yasakları, görüntü sansürleri, bürokrat kökenli çalışma ekibi ve çevresine yönelik tutuklamalar, siyasi kuşatmayı derinleştiriyor. Buna rağmen, duruşma salonundan sızdırılan ses ve görüntü kayıtlarının milyonlarca kişi tarafından paylaşılması, bu baskının sınırlarını da ortaya koymuş durumda. Enstitü, bu kayıtların muhalif kitlelerdeki motivasyonu yükselttiğine dikkat çekiyor.

İmamoğlu’nun önümüzdeki bir yıl içinde serbest kalacağına inananların oranı genel seçmende sadece yüzde 21,9. CHP seçmeninde bu oran yüzde 35,2’ye çıkarken, AK Parti seçmeninde yüzde 12 ile sınırlı. Toplumun yüzde 39,6’sı ise İmamoğlu’nun önümüzdeki yıl da hapiste kalacağı görüşünde.

Araştırmada seçmenin ekonomik gidişata dair kanaatleri de çarpıcı bulgular içeriyor. Katılımcıların yüzde 61,7’si hükümetin ekonomi politikalarının geçtiğimiz bir yıl içinde ülkeye “kötü” ya da “çok kötü” etkide bulunduğunu belirtirken, sadece yüzde 20,8’i “iyi” ya da “çok iyi” olduğunu düşünüyor. AK Parti seçmeni içinde dahi yüzde 33,4’lük bir kesim önümüzdeki bir yıl içinde ekonominin kötüleşeceğini öngörüyor.

Hükümetin yolsuzluk ve israfla mücadelede başarısız olduğunu düşünenlerin oranı yüzde 67,4’e ulaşmış durumda. Ayrıca hükümetin ekonomiyi kötü yönettiğini düşünen AK Partililerin oranı da yüzde 30,7 olarak ölçüldü. Bu oranlar, iktidar destekçileri içinde dahi ekonomiye yönelik güvenin önemli ölçüde sarsıldığını gösteriyor.

“Terörsüz Türkiye” projesine kısmi onay

Raporda, hükümetin “Terörsüz Türkiye” başlığıyla yürüttüğü sürece dair kamuoyu algısı da ölçüldü. Katılımcıların yüzde 43,6’sı projenin ülkeye faydalı olduğunu belirtirken, yüzde 43,8’i faydalı olmadığını düşünüyor. Bu dengeli tablo, iktidarın kamu iletişiminde belirli bir başarı sağladığını, ancak toplumu ikna etme konusunda sınırlı kaldığını ortaya koyuyor. Enstitü, bu destek seviyesinin oluşmasında CHP’nin sürece mesafeli ama doğrudan karşıt olmayan tutumunun etkili olduğunu belirtiyor.

Sürece karşı çıkan tek meclis partisi olan İYİ Parti’nin medya etkinliği düşük kalırken, meclis dışındaki en aktif karşıt parti konumundaki Zafer Partisi’nin lideri Ümit Özdağ’ın son 5 ayı cezaevinde geçirmesi de muhalif itirazın görünürlüğünü azaltan bir unsur olarak öne çıkıyor.

Raporda dikkat çeken bir başka bulgu, “İmamoğlu olmazsa kim CHP’nin cumhurbaşkanı adayı olmalı?” sorusuna verilen yanıtlarda öne çıkan isim, yine bir başka CHP’li olan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş oldu. Katılımcıların yüzde 33,2’si Yavaş’ı işaret ederken, Özgür Özel’in oranı yüzde 9,9, Kemal Kılıçdaroğlu’nunki ise yüzde 4,8. CHP seçmeni içinde bile Yavaş yüzde 48,9’la birinci sırada. Yavaş’ın erkek seçmenlerdeki desteği yüzde 41, kadınlarda ise yüzde 25,6’da kalıyor.

Birinci turda Erdoğan’la yarışan adaylar arasında İmamoğlu yüzde 32,6, Erdoğan yüzde 35,7 oy alabiliyor. İkinci turda ise başa baş sonuç öne çıkıyor. Ancak Yavaş’ın adaylığı senaryosunda ilk turda yüzde 40 destekle öne geçtiği, ikinci turda ise Erdoğan’a karşı 10 puan farkla seçimi kazandığı görülüyor.

Paylaşın