CHP’den “Kayyım” Tepkisi: Darbeden Beter

“Demokrasi Nöbeti”nde konuşan CHP Milletvekili İnan Akgün Alp, “12 Eylül’lerde biz darbeleri gördük ama AK Parti’nin zihniyeti darbecilerden de beterdir” dedi ve ekledi:

“Kayyım darbeden beterdir. Çünkü darbeciler bile bir süre sonra seçilmişlere görevlerini devrettiler. Bunlar ise kayyım rejimini sürekli hale getirmek istiyorlar.”

Kent Uzlaşısı kapsamında yüzde 49 oy oranı ile Cumhuriyet Halk Partisi’nden (CHP) Esenyurt Belediye Başkanı seçilen Ahmet Özer’in 30 Ekim’de görevden alınarak yerine kayyım atanmasının ardından CHP’nin başlattığı ‘Demokrasi Nöbeti’ devam ediyor.

Denokrasi Nöbeti’nde bir araya gelenler, “AKP’nin kayyımı Esenyurt’tan defol”, “Esenyurtlu burada başkanının yanında” sloganları attı.

Nöbete katılan CHP Kars Milletvekili İnan Akgün Alp burada bir açıklama yaptı. Artı Gerçek’in aktardığına göre; Alp şöyle konuştu: “Öncelikle mesajımız Ahmet Özer’edir. Hocam biz sana inanıyoruz, biz senin masum olduğuna dürüstlüğüne ve temizliğine eminiz.

En kısa zamanda seni aramızda göreceğimize inanıyoruz. Bütün Esenyurt halkı da partin de hepsi seninle beraberdir. Ahmet Özer tutuklanırken aklında şüphe olan geniş kesimlere seslenmek istiyorum; bu dosyanın içinde olsa olsa ranta karşı direniş olur. Sakın inancınızı, direnişinizi kaybetmeyin.

İkinci mesajımız bu kayyım rejimine bel bağlayanlaradır. 12 Eylül’lerde biz darbeleri gördük ama AK Parti’nin zihniyeti darbecilerden de beterdir. Kayyım darbeden beterdir. Çünkü darbeciler bile bir süre sonra seçilmişlere görevlerini devrettiler. Bunlar ise kayyım rejimini sürekli hale getirmek istiyorlar.”

Paylaşın

Bahçeli’nin “Öcalan” Çağrısı AK Parti’de Kafaları Karıştırdı

MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin “Öcalan” çağrısının üzerinden neredeyse 20 gün geçmiş olmasına karşın Erdoğan’ın bu çağrıya dair tek kelime etmemesi AK Parti’de de kafaları karıştırdı.

Erdoğan’ın net pozisyon almaması nedeniyle nasıl tutum alacaklarını bilmeyen birçok AK Partiliye göre sorun Bahçeli’nin söyleminde değil, söylem hızında. AK Partili birçok isim siyasi partilerin büyük kısmının olumlu mesajlar vermesine karşın kamuoyunun bir ‘sürecin’ çok uzağında olduğunu söylüyor.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Öcalan’ın Meclis kürsüsünden “örgütün lağvedildiğini açıklaması” durumunda ‘umut hakkı’ndan yararlanabileceği sözlerinin siyasetteki yankıları sürüyor. Çok kişi konuştu ama AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, üzerinden neredeyse 20 gün geçmiş olmasına karşın bu çağrıya dair tek kelime etmedi.

Bu durum Erdoğan’ın söz konusu çağrıdan bilgisi olmadığı yorumlarına neden olurken AK Parti’de de kafalar karışık. Cumhurbaşkanının net pozisyon almaması nedeniyle nasıl tutum alacaklarını bilmeyen birçok AK Partiliye göre sorun Bahçeli’nin söyleminde değil, söylem hızında. AK Partili birçok isim siyasi partilerin büyük kısmının olumlu mesajlar vermesine karşın kamuoyunun bir ‘sürecin’ çok uzağında olduğunu söylüyor.

Kulislerde, “Siyasetçilerle kamuoyu arasında fark var. Partilerin büyük kısmı yapılan çağrıya kategorik olarak karşı çıkmadı ama seçmen rahatsız oldu. Bu hız doğru değil. Adım adım ilerleyen, tüm tarafların yavaş yavaş içine dahil edileceği, toplumun kaygı ve endişelerinin giderileceği bir süreç işletilmeliydi. Bahçeli’nin bu önemli adımı bir kenara bırakılamaz ama hem devlet kurumlarının adaptasyonu hem de toplumun hazırlanması için ne yapılması gerektiği düşünülmeli. Bu noktada adımlar atılmalı” deniliyor.

Gazete Duvar’ın aktardığına göre; Kulislerde, Erdoğan’ın da toplumun sürece mesafeli olduğunu gösteren bu nabzı ölçtüğü için açıklama yapmaktan kaçındığı kaydediliyor. Meseleleri sadece siyasilerin gözünden görmenin doğru olmayacağını kaydeden AK Partililer, “Vatandaşa kulak vermek, durumunu, tutumunu ölçüp ona göre davranmak zorundayız” diyor.

Paylaşın

DEM Parti: Kürt Meselesi Sadece İktidara Bırakılmaz

DEM Parti MYK toplantısı sonrası yapılan açıklamada, “Siyasal ve toplumsal muhalefetin bütün çevrelerine de açık çağrıda bulunuyoruz. Kürt meselesi sadece iktidara bırakılmayacak bir meseledir. Bu anlamda muhalefetin çözüme dönük yaptığı her açıklama ve aldığı her tutum toplumu olumlu anlamda ileriye taşıyacaktır” ifadelerine yer verildi.

Haber Merkezi / Açıklamanın devamında şu ifadeler kullanıldı: Muhalefet, iktidardan daha ileri tutum almaktan ve cesur adımlar atmaktan uzak durmamalıdır. Kadın hareketleri, emek ve meslek örgütleri, gençlik örgütleri, sivil toplum örgütleri, her alanda faaliyet yürüten demokratik kuruluşlar, inanç kuruluşları, çevre ve ekoloji hareketleri, toplumun vicdanı olan aydınlar ve kanaat önderleri de barışın toplumsallaşmasının yolunu açmak için kararlı bir tutum göstermelidir.

Derdi ülkenin geleceği ve demokrasisi, adalet, eşitlik, özgürlük, hukuk, ekmek ve adalet, iş ve aş olan herkese diyoruz ki, suya hasret topraklar misali ülkemiz toplumsal barışa hasrettir. Gelin birlikte siyasal çıkar, kibir, parti öncelikleri ve kısır çekişmelerin çok üstünde bir evrensel değer olan barışı birlikte kuralım, birlikte inşa edelim. Tarihsel bir görev olan büyük bir demokrasi ve barış yürüyüşünü hep birlikte gerçekleştirelim.”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Merkez Yürütme Kurulu (MYK) toplantısının ardından yazılı açıklama yapıldı. Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Türkiye’nin çözmesi gereken en köklü sorunu Kürt meselesidir. Kürt meselesinin bugün ulaştığı düzey, bütün varlığıyla demokratik ve barışçı bir çözümü dayatmaktadır. Gelişmeler de göstermektedir ki, sorun ülke sınırlarını çoktan aşmış, bölgesel ve küresel bir boyut kazanmıştır. Ülkenin demokratik ve ortak geleceğini düşünen hiç kimse, dünyanın ve Ortadoğu’nun bugünkü ortamında bu gerçeğe gözlerini kapatamaz. Cumhuriyetin demokratikleşmesi ile doğrudan bağlantılı ve iç içe geçmiş olan bu sorunun demokratik ve barışçı çözümü için adımlar atılması gereklidir. Bu çözüm, tüm toplumsal kesimlerin katılımını ve uzlaşısını esas almalıdır. Toplumsal barış ancak bu yolla sağlanabilir.

Toplumsal barış ve demokratik uzlaşı temelinde kapsamlı bir siyasal çözüm için sorunlarımızı şiddet veya çatışmayla değil konuşarak, müzakere ederek, diyalog yoluyla çözmek temel düsturumuzdur. Kürt meselesinin çözümü, en temel yaklaşımla, birlikte eşit yaşamı savunan ve farklı kültür, anadili, kimlik ve inanca sahip olan herkesin eşit yurttaşlık haklarıyla özgürce yaşadığı bir demokratik cumhuriyetin inşasını gerektirir.

İmralı’da yapılan son aile görüşmesinde “Tecrit devam ediyor. Koşullar oluşursa bu süreci çatışma ve şiddet zemininden hukuki ve siyasi zemine çekecek teorik ve pratik güce sahibim” diyen Sayın Öcalan’ın durumunun halen değiştirilmemesi; sağlık, güvenlik ve özgürlük koşullarının henüz oluşturulmamış olması, toplumsal barışın önünde ciddi bir engel olarak durmaya devam etmektedir. Öcalan’ın konunun muhatabı olarak rol almasının önemi, kalıcı bir barış ve demokratik çözüm için temeldir. Tecrit politikalarının sona erdirilmesi, çalışma koşullarının oluşturulması, toplumsal barış umudunun büyütülmesi ve demokratik çözüm şansının somutluk kazanması için elzemdir ve tarihsel bir sorumluluktur.

DEM Parti, demokratik ve barışçı çözüm konusunda üzerine düşen her şeyi yapmaya, aktif ve yapıcı bir rol üstlenmeye, barışın toplumsallaşması için çaba sarf etmeye hazırdır. Bu bağlamda, kapsayıcı politikalar geliştirilmesini ve diyalog süreçlerine katkı sağlanmasını öncelikli görevi olarak değerlendirir. Demokratik siyaset alanında faaliyetini sürdüren DEM Parti, TBMM’yi bir diyalog ve çözüm zemini olarak değerlendirerek, demokratik müzakere yöntemleriyle tüm toplum için geleceğin kazanılmasına önayak olmayı hedeflemektedir. Bu bağlamda siyaset ve hukuk zeminlerinde, evrensel kimlik ve kültür haklarını kapsayan yasal ve anayasal düzenlemelerin yapılması DEM Parti’nin önceliğidir.

Kürt meselesinin çözümü için söz kurmak, irade beyan etmek son derece önemlidir. Bu bağlamda iktidar ittifakının son dönemde bu konuya dönük yaptıkları açıklamaları önemsemekteyiz. Öte yandan siyasal ve toplumsal muhalefetin de konuya ilişkin sorumlu açıklamaları ve tutumları önemlidir. Çünkü Kürt meselesi siyasetin ve toplumun bütün kesimlerini ilgilendiren hayati bir meseledir. Kürt meselesinin çözümünün dar ve güncel siyaset malzemesi yapılamayacak kadar önemli olduğu açıktır. Bu nedenle Kürt halkının demokratik özlemleriyle oynanmaması, toplumun demokratik çözüm ve barış taleplerinin küçük hesaplara ve çıkarlara kurban edilmemesi elzemdir.

Demokratik çözüm konusunda rol üstlenmek isteyen herkesin öncelikle meselenin ciddiyetine uygun bir tavır takınması, somut öneriler sunması önemlidir. Kürt halkının hak ve özgürlük talepleri ise, bir ayrışma özlemi olarak değil Türkiye’nin demokratikleşmesinin, ortak ve eşit bir yaşam amacının bir parçası olarak görülmelidir. Tarihsel olarak bakıldığında ise Türk-Kürt ittifakının, aynı zamanda bir halklar ittifakının oluşması hedeflidir.

Kayyım uygulamaları, demokratik temsili ve yerel yönetimlerin demokratik işleyişini baltalamaktadır. Merkezi otoritenin demokratik yerel iradeyi ve halk iradesini çiğnemesi, toplumsal güvensizlik ve yönetim krizleri yaratmakta ve yerel demokrasiyi yok etmektedir. Kürt halkının temsilini yok sayan, seçme-seçilme hakkını çiğneyen; sandık ve seçim adaletine, kendini yönetme hakkına ipotek koyan, yerel demokrasiyi işlemez hale getiren bir yönetim biçimi haline gelen kayyımlar rejimi anlayışına son verilmesi için yasal düzenlemenin yapılması acil ihtiyaçtır.

DEM Parti, Türkiye’deki tüm demokrasi güçlerini ortak bir mücadeleye davet ederek, vicdan sahibi her kesime güçlü bir birliktelik çağrısında bulunmaktadır. Öncelikle bu ülkeyi yöneten iktidara somut adımlar atma ve tecridi kaldırma çağrısında bulunuyoruz. Kürt meselesini demokratik ve barışçı bir biçimde çözen bir Türkiye, bölgenin yükselen demokratik değeri ve güçlü modeli haline gelecektir. Ülkemizde ortaya çıkacak barışçı bir çözüm, Ortadoğu’nun diğer ülkelerinde de demokrasi ve barış açısından önemli adımlar atılmasını sağlayacaktır.

“Muhalefet, cesur adımlar atmaktan uzak durmamalı”

Siyasal ve toplumsal muhalefetin bütün çevrelerine de açık çağrıda bulunuyoruz. Kürt meselesi sadece iktidara bırakılmayacak bir meseledir. Bu anlamda muhalefetin çözüme dönük yaptığı her açıklama ve aldığı her tutum toplumu olumlu anlamda ileriye taşıyacaktır. Muhalefet, iktidardan daha ileri tutum almaktan ve cesur adımlar atmaktan uzak durmamalıdır. Kadın hareketleri, emek ve meslek örgütleri, gençlik örgütleri, sivil toplum örgütleri, her alanda faaliyet yürüten demokratik kuruluşlar, inanç kuruluşları, çevre ve ekoloji hareketleri, toplumun vicdanı olan aydınlar ve kanaat önderleri de barışın toplumsallaşmasının yolunu açmak için kararlı bir tutum göstermelidir.

Derdi ülkenin geleceği ve demokrasisi, adalet, eşitlik, özgürlük, hukuk, ekmek ve adalet, iş ve aş olan herkese diyoruz ki, suya hasret topraklar misali ülkemiz toplumsal barışa hasrettir. Gelin birlikte siyasal çıkar, kibir, parti öncelikleri ve kısır çekişmelerin çok üstünde bir evrensel değer olan barışı birlikte kuralım, birlikte inşa edelim. Tarihsel bir görev olan büyük bir demokrasi ve barış yürüyüşünü hep birlikte gerçekleştirelim.

Paylaşın

İmamoğlu’ndan “Kayyım” Açıklaması: Günü Gelir Hesabı Sorulur

Belediyelere kayyım atanmasını eleştiren İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, “Özellikle kayyum uygulamasıyla insanların hakkına, hukukuna müdahale eden müdahale eden o anlayışa karşı, size söz veriyorum; bu kardeşiniz demokrasi için, hukuk için, adalet için, insan hakları için, özgürlük için sonsuz mücadele vermeye çok kararlı. Bu ülke, bütün hücrelerine kadar cumhuriyete de inanıyor, demokrasiye de inanıyor. Hakkın ve hukuk önde olmasını istiyor” dedi.

Hakkında siyasi yasak istenen davaya değinen İmamoğlu, şöyle devam etti: “Bu millet, tehdit edeni sevmez. Bu millet, tehdit edene boyun eğmez. Ben, bu milletin gücüne görüyorum ve ona inanarak, o kudretle konuşuyorum. Efendim birini tutukla, meclis üyelerini belediyeye sokma… Bu insanlar, bu millet bunu yemez kardeşim. Gerektiğinde sandıkta hesabını sorar. Günü gelir adalet tesis edilir.

O adalet, hukuki yöntemlerle, hukuksuz davrananlardan hesap sorar kardeşim. Dolayısıyla neymiş? Ekrem’i, bir davadan dolayı siyasi yasaklı yapacaklarmış. Vız gelir tırıs gider. Neymiş? Ekrem’i oradan, buradan, şuradan kuşatacaklarmış. Efendim, uydurma belgelerle operasyon yapacaklarmış da şuymuş, buymuş; vız gelir tırıs gider kardeşim. Dolayısıyla sevgili dostlarım; kendinize güvenin. Ben kendime güveniyorum. Bu millet, öyle bir kişinin partizanlığına, siyasi baskısına boyun eğmez.”

Türkiye Belediyeler Birliği (TBB) ve İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, Hatay’ın Defne ilçesinde düzenlenen “TBB hizmet araçları tanıtım töreni”nde konuştu.

Toplam 23 aracın, Hatay Büyükşehir Belediyesi ve 13 ilçe belediyesine hibe edildiğini aktaran Ekrem İmamoğlu, “TBB olarak bugün, Hatay ilimize ve ilçelerine 23 araç hibe ediyoruz. Araçların iki tanesi, biri burada, biri arkamızda. 23 tane önemli belediye hizmet aracı, 1000 adet çöp konteyneri hibe etmek için geldik. TBB olarak, 3 aracımız daha önce teslim edildi. Bugün de 7 aracımızı teslim ediyoruz. Yaklaşık bir ay içinde de 15 Aralık’a kadar da kalan 13 tane aracı teslim edeceğiz” ifadelerini kullandı.

Teslimini sağladıkları ve sağlayacakları araçlar içerisinde arazöz, çöp kamyonu, damperli kamyon, ekskavatör, itfaiye aracı ve kepçe gibi olan araçlar bulunduğunu dile getiren İmamoğlu, “Bakın bu destek olduğumuz belediyeler Altınözü, Arsuz, Antakya, Belen, Defne, Dörtyol, Erzin, Hassa, Kırıkhan, Payas, Reyhanlı, Samandağ, Yayladağ ve Hatay Büyükşehir’e bu desteklerimizi sunuyoruz. Az önce saydığım belediyelerin 7’si AK Partili, 3 tanesi CHP’li, 1 tanesi MHP’li, 1 tanesi Türkiye İşçi Partili. Yani biz adalete, hakkaniyete önem veririz. Partizanlığı asla kabul etmeyiz. Onların yaptığı gibi yapmayız. Herkese adaletli davranırız. Bu kardeşiniz, İstanbul’un sokaklarından, caddelerinden, ilçelerinden, belediyelerinden partizanlığı söküp attı; Allah’ın izniyle Türkiye’den de söküp atacak” dedi.

Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Öntürk ve Hatay Valisi Mustafa Masatlı’nın izne çıktığını söyleyen İmamoğlu, “Bu kardeşiniz o kadar alıştı ki bu kaçamak işlere. Bugün biz buraya geldik diye, şehrin Valisi de izne çıktı, şehrin Büyükşehir Belediye Başkanı da. Bunlara ben, eskiden üzülüyordum. Onlar için dua ediyorum. Diyorum ki, Allah sizi ıslah etsin, Allah size akıl versin. Bu tam bir nezaketsizliktir ama önemli değil. Benim için önemli olan ne biliyor musunuz? Benim için önemli olan hakkını vermeyen vekil değil, hakkını vermeyen yönetici değil. Benim için asıl olan millet, sizsiniz, siz. O bakımdan ben, onlara dua etmeye devam edeceğim. Allah akıl versin” şeklinde konuştu.

“Bu ara bir moda var: ‘Ekrem İmamoğlu’na laf atarsak birinin gözüne gireriz’. Onların kimin gözüne girmek istediğini biliyorsunuz değil mi?” diyen İmamoğlu, “Bir kişi! Yeter ki onun gözüne girsinler. Hatta onun bakışı böyle ya mesela. Ona görünsünler yeter ki. Hani kameraya görünmek isteyenleri hatırlıyorsunuz değil mi? Yanında durmaya çalışanları. Yahu onun değil, milletin yanında olacaksın, milletin yanında duracaksın milletin. Ama biz bunu, bunlara öğreteceğiz. Ne yapalım? Olamıyor hızlı. Ama yavaş yavaş olacak” ifadelerini kullandı.

Eksikleri, hataları olduğunu ve bunu düzelteceklerini belirten İmamoğlu, şunları söyledi: “Şimdi, o bir çift göze girmek isteyenler, ona görünmek isteyenler, bir de bu ara moda ne? Ekrem İmamoğlu’na hakaret etmek. Ekrem İmamoğlu’na laf etmek, büyük büyük iş. Büyük iş başarıyorlar. Bazı büyükşehir belediye başkanları da çıkıyor, bana hakaret ediyor vesaire. Hani bu meşhur bir tane dava var ya ‘ahmak davası’ hakkımda. Güya bana hakaret ediyor Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı. Ona da Allah akıl versin. Onun cesaretini de biliyorum.

O demeçle falan değil. İnşallah yüz yüze geliriz onunla en yakın zamanda. Halbuki o bana hakaret eden bakanın hakaret ettiği konuşmayı yaptığımda, benim ilk elimi sıkan kendisiydi, ilk tebrik eden kendisiydi konuşmadan sonra. Ben bu anıları onlarla yaşıyorum. Biri oradan, öbürü Konya’dan, Ekrem İmamoğlu’na laf sokacaklar. Yahu kardeşim, size o laf sokmalarınız itibar kazandırmaz. Birinin gözüne girmek itibar kazandırmaz. Siz, eğer tarihe geçmek istiyorsanız, milletinize hizmet edin. İşinize bakın.

Bir de diyorlar ki diyorlar ki, efendim neymiş, Ekrem İmamoğlu üzerinden yine; boş işlerle uğraşıyormuşuz, şehrin işleriyle uğraşmıyormuşuz. Bunu alacak akılları, kafaları bile yok. Halbuki, onun yaptığı görevin onurunu kurtarmak için mücadele ediyorum. Neyle uğraşıyorum? Adaletsiz ve hukuksuz bir biçimde belediyelere kayyum atayan, o hukuksuz uygulamaları yapanlarla uğraşıyorum. Yani senin görevinle ilgili mücadele yapıyorum. Milletin iradesini yok sayanlarla uğraşıyorum. Onlar zannediyorlar ki Ekrem İmamoğlu’nu yıldırırız. Ben 11 senedir sizinle uğraşıyorum, siz gidene kadar sizinle uğraşacağım, siz gidene kadar. Yani bu şehirlerin insanları, birilerini seçecek; uydurma iddianamelerle, uydurma tavırlarla, uydurma uydurma bir takım yaptığınız işlerle ama yargıda ama mülki amirler üzerinden bunları yapacaksınız, biz de öyle köşede oturacağız öyle mi?

11 partiyle irtibat kurduk. Ben, pazartesi günü 10 genel başkanla görüştüm. Bir tanesi de vermedi randevu. Yani ‘istismar edilir’ dedi. Saygı duyuyoruz şimdilik. Ama ondan da istemeye devam edeceğim randevuyu. Hiç elimizden kurtulamaz. Sonuna kadar isteyeceğim. Ama 10 parti genel başkanı, bu konuda haksızlık, hukuksuzluk yapıldığını, hakkında olumsuz karar verilen, hukuksuz karar verilen kişilerle aynı fikirde olmamasına rağmen, onun fikirlerine karşı çıkmasına rağmen, birkaç genel başkan, ‘Ben uygulamaya bakarım’ dedi. ‘O haksızlığa karşıyım’ dedi. ‘Milletin iradesine kimse dokunamaz’ dedi. Şimdi Meclis’te bunun çalışması yapılacak. Genel Başkanımızla konuştuk. Onun talimat verdiği Grup Başkanvekillerimiz buna çalışma yapacak, ortak bir kanun maddesini Meclis’in gündemine getirecekler.

Öyle bir dedikodu harmanı var ki; adliyeden adliyeye, bilmem hangi birinden öbürüne. Yok İstanbul’un şu ilçesine operasyon yapılacakmış. Yok bu ilçesine operasyon yapılacakmış. Yok şu şehre operasyon yapılacakmış. Gazetecilere, hukukçulara, eşe, dosta, palavra cümleler ve boylarını aşan ifadelerde bulunan devleti temsil eden insanların çevresinden oluşturulan o dedikoduları duyuyoruz. Bu millet sizi uyarıyor. Bu millet size diyor ki; ‘Aklınızı başınıza alın’. O yüzde 22-23 desteği olan partiye, onun başındaki insanlara güvenerek, bu yanlış ve kötü işlere girmeye sakın kalkışmayın.

Kapıda vali bekletiyor; insanları, meclis üyelerini belediyedeki grup odasına almıyor. Niyeymiş? Ona güvenmiyormuş. Kendine güveniyor, milletin seçtiği meclis üyelerine güvenmiyor. Hadi oradan. Hadi oradan. Hadi oradan. İşine bak. Kraldan fazla kralcılık oyunu bu işler. Hepsiyle, bir adım geri at adım atmadan konuşacağız. Oturduğu yerden milleti ‘terörist’ ilan etmeler… Ama 10 yıl önce yemek yiyen terörist değil, uydurma bir telefon konuşması üzerinden birileri terörist.

Bunların adaletsizliğini en iyi kim biliyor biliyor musunuz? Hataylılar biliyor. Depremin en acı gününde, en acı zamanında sizlere, ‘Oy vermezseniz hizmet de olmaz’ dedi mi? Bu var ya, bir millete asla denmeyecek bir sözdür. Yahu oy için bu denir mi? Böyle bir akıl olur mu? O seçim kazanacak diye. Kardeşiniz, hemşeriniz, Hatay’ı şuraya koymuş, zihninden hiç çıkarmayacak, sizin ve bütün deprem bölgesindeki insanlarımızın bu yokluğu, bu huzursuzluğu, bu mutsuzluğu bittiği gün, benim de başım öne eğik olmayacak, başım dik olacak.

Daha sonra Hatay’ın Samandağ ilçesine geçen Ekrem İmamoğlu, içinde Hz. Hızır Türbesi’ni de barındıran ve İBB tarafından yenilenen Samandağ Parkı’nın hizmete açılması nedeniyle düzenlenen törene katıldı.

Depremzedelerin sitemlerinin farkında olduklarının söyleyen İmamoğlu, “Kesinlikle bu moloz yığınını, bu memleketin üstüne yığılan moloz yığını hep beraber kaldıracağız. Bu büyük acıdan sıyrılmak, ayağa kalkmak, hep beraber yine o eski günlerden daha iyi günlere kavuşmak, koşmak için büyük bir mücadele vereceğiz. O mücadeleyi verip, buradaki çocuklarımızın gözünde hiçbir endişenin kalmadığı, kendilerini mutlu, huzurlu ve güvende hissettikleri gün, işte biz görevini yapmış insanlar olacağız. Bu bakımdan dilinizde sitem, içinizde hüzün var çoğu zaman. Dönem dönem o yalnız bırakıldığınız anları yaşadığınızın da farkındayım. 6 Şubat’ta depremi gördük. Çok acı, çok büyük bir sarsıntı. Ama biz bu kadar yıkılmamalıydık. Biz bu kadar yalnız kalmamalıydık. Biz bu kadar tedbirsiz olamayız” dedi.

Depreme hazırlık çalışmalarının siyaset üstü görülmesi gerektiğini belirten İmamoğlu, “Bu tür konular siyasi malzeme yapılacak, üzerinde tepilecek meseleler değildir. On binlerce canımızı, insanımızı yitirdik. Şimdi bundan sonra akıl, bilim ve mutlak doğruları yapma bilinci, dayanışma, makamın, sizin seçtiğiniz o makamların bir kişiye, bir siyasi partiye ait olmadığını, millete ait olduğunu ve bu milletin aklının kendine yetebileceğini; bu şehrin, bu ilçenin dahi, o zeki insanlara, beyinleri güçlü insanlara hakkını verdiğinizde, onları dinlediğinizde, inanılmaz güçlü, daha kuvvetli, daha dayanıklı şehirler, ilçeler, beldeler hatta bir ülke var etme konusunda hiç endişe duymamanız gerektiğini herkes öğrenecek” diye konuştu.

“Bir kısım haksızlıkla, hukuksuzlukla uğraşıyoruz” diyen Ekrem İmamoğlu, belediyelere kayyım atanmasını eleştirdi. İmamoğlu, “Özellikle kayyum uygulamasıyla insanların hakkına, hukukuna müdahale eden müdahale eden o anlayışa karşı, size söz veriyorum; bu kardeşiniz demokrasi için, hukuk için, adalet için, insan hakları için, özgürlük için sonsuz mücadele vermeye çok kararlı. Bu ülke, bütün hücrelerine kadar cumhuriyete de inanıyor, demokrasiye de inanıyor. Hakkın ve hukuk önde olmasını istiyor” ifadelerini kullandı.

Hakkında siyasi yasak istenen davaya değinen İmamoğlu, şöyle devam etti: “Bu millet, tehdit edeni sevmez. Bu millet, tehdit edene boyun eğmez. Ben, bu milletin gücüne görüyorum ve ona inanarak, o kudretle konuşuyorum. Efendim birini tutukla, meclis üyelerini belediyeye sokma… Bu insanlar, bu millet bunu yemez kardeşim. Gerektiğinde sandıkta hesabını sorar. Günü gelir adalet tesis edilir.

O adalet, hukuki yöntemlerle, hukuksuz davrananlardan hesap sorar kardeşim. Dolayısıyla neymiş? Ekrem’i, bir davadan dolayı siyasi yasaklı yapacaklarmış. Vız gelir tırıs gider. Neymiş? Ekrem’i oradan, buradan, şuradan kuşatacaklarmış. Efendim, uydurma belgelerle operasyon yapacaklarmış da şuymuş, buymuş; vız gelir tırıs gider kardeşim. Dolayısıyla sevgili dostlarım; kendinize güvenin. Ben kendime güveniyorum. Bu millet, öyle bir kişinin partizanlığına, siyasi baskısına boyun eğmez.”

“Birlik” çağrısı

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, temelini CHP Genel Başkanı Özgür Özel ile birlikte 6 Şubat 2023 Maraş depremlerinin birinci yıldönümünde attıkları “İBB Emekçileri Kırıkhan Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi”ni Hatay İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne teslim etti. İBB Şehircilik Grubu şirketlerinden KİPTAŞ tarafından yaklaşık 9,5 ayda tamamlanan eğitim kurumunun teslimi için Kırıkhan’da tören düzenlendi.

İBB’nin, 11 ilde on binlerce can kaybına ve yıkıma yol açan 6 Şubat 2023 depremlerinden hemen sonra, AFAD tarafından Hatay ile eşleştirildiğini hatırlatan İmamoğlu, “Afetin ilk gününden itibaren, burayı hiç unutmayacağımızı, her an bir gözümüzün, kulağımızın, elimizin bir şekilde burada olacağını hep ifade etmiştik. Tam da o duyguyla buradayız” dedi. Bu süreçte, İBB emekçilerinin katkılarıyla temelini attıkları Kırıkhan Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nin yapımını, gerekli izinler alındıktan sonra başlattıklarını aktaran İmamoğlu, 6 Şubat depremlerinin devletin tüm yetkili kurumlarına büyük sorumluluklar yüklediğinin altını çizdi.

İmamoğlu, “Ne yazık ki, felaketin yaşandığı an ve sonrası tartışılsa da ‘Biz niçin yıkıldık? Niçin insanlarımızı kaybettik? 21. yüzyılın 2023 yılında, İstanbul ve çevresinde depremin hissedildiği 99 depreminden bu yana niçin doğru adımlar atamadık ve bu çareyi, çözümü bulamadık, tedbirli davranamadık, öncü konuları önümüze öncelikli bir şekilde koyamadık; sorularını sorar olduk, sormalıyız. Gece gündüz sormalıyız. Hep birlikte hesabını vermeliyiz, tedbirler almalıyız. Ben meseleye böyle bakıyorum” şeklinde konuştu.

Hatay’ın ve depremde ağır şekilde sarsılan bütün illerin eksiklerin giderilmesi konusunda herkese sorumluluk düştüğünü vurgulayan İmamoğlu, konuşmasına şöyle devam etti: “Hatay’ın ve diğer illerimizin acılarının hafiflemesi ve bir an önce eksiklerinin giderilmesi konusunda, Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün fertleri sorumludur. Yere düşen bu bölgedeki halkımızın ayağa kalkıp, her birimizle eşitlendiği ana kadar sorumluluğumuz devam edecektir. Yarın 10 Kasım. Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ü bir kez daha saygıyla, minnetle, özlemle anacağız, rahmetle anacağız.

Mustafa Kemal Atatürk’ün, ‘Şahsi davam’ dediği Hatay meselesini çözmek için, gerekirse cumhurbaşkanlığından ve milletvekilliğinden istifa edeceğini ve serbest bir Türk vatandaşı olarak, bu işte çalışan arkadaşlarıyla birlikte Hatay topraklarına gidip, orada mücadeleci edeceğini, oraya geçeceğini ifade etmişti. Biz, bu bayrağı ondan, bu milletin ve özellikle makamın, koltuğun, unvanın önünde tutan o güzel akıldan, o zihniyetten devraldık. Dolayısıyla biz de her zaman 6 Şubat’tan itibaren, ‘Hatay benim davamdır, benim meselemdir’ diyen bilinçle, şiarla yol yürüyoruz, yürümeye devam edeceğiz.”

Siyasetin amacının toplumun hiçbir ferdini ayırmadan zorluklarla başa çıkmak olduğunu belirten İmamoğlu, şunları söyledi: “Siyaset; aklın, bilimin ışığında vatandaşa hizmetteki araçtır. Siyaset, millet için yapılır. Milletin birliği, beraberliğini, eksikliğini gidermek için yapılır. Siyaset, insanları ayrıştıran bir unsur asla olmaz, olamaz. Siyasetin amacı, hiçbir ayrım yapmadan, her vatandaşı için, herkes için sağlığını, güvenliğini, mutluluğunu sağlamak için kullanılan bir yöntemin, sürecin ya da görev bilincinin tarifidir. Siyaset, ‘Bize oy verene yardım edelim, vermeyene ne hali varsa görsün diyelim’ diye yapılmaz, yapılamaz. ‘Depremlerde hiç kimse ölmesin’ diye görev yapmak zorunda olduğumuz sürecin içerisindeki insanlarız.

Siyaset; afetleri, krizleri, vatandaşın yaşadığı zorlukları yenmek için yapılması gereken bir görevdir. Yapamamışsanız, milletin vicdanında kesinlikle bir yerde durmazsınız ve bu milletin vicdanı sizi cezalandırır. O bakımdan temennimiz ve isteğimiz, tam da bu yöntemle siyaseti yapmak, insanlarımızın beklentilerini karşılamak ve bizim siyasetimizin temeline de 7’den 70’e herkesi, güvenli ve refah içerisinde hayat sunma konusunda prensipleri, asla vazgeçmeden yerine getiren bir dönemi var etmek. Gençlerin, geleceğini kendi ülkesinde görebilmesini sağlamak, umutlarını burada yükseltmesini sağlamak. Çocuklarımızın daha huzurlu, mutlu, korunduğu günlere uyanmasını sağlamak.”

Paylaşın

Dervişoğlu’ndan Bahçeli’nin “Öcalan” Çıkışına Sert Eleştiriler

Bahçeli’nin “Öcalan” çıkışını değerlendiren İYİ Parti Lideri Müsavat Dervişoğlu, “Bahçeli’nin konuşmalarında özneyi seçemezsiniz. 1999 seçimlerinden sonra der ki ‘Fazilet ve DYP dinlensin’. Cümlenin öznesini ‘Fazilet ve DYP’ zannedersiniz. Gerçek özne Ecevit başbakan olsundur” dedi ve ekledi:

“Cumhurbaşkanı seçimi olur 2017’de. ‘Demokrasi, hukuk, adalet ve anayasanın gereklerini yerine getireceğiz ve bu sebeple TBMM’ye gireceğiz’. Özneyi hukuk, adalet, anayasa zannedersiniz ama özne ‘Abdullah Gül cumhurbaşkanı olsun’dur. Burada da özne Meclis kürsüsü olarak gösterildi. ‘Abdullah Öcalan TBMM’ye gelsin, DEM Parti grubunun kürsüsünde konuşsun, terörün bittiğini açıklasın’ dedi. Ama gerçek özne Meclis kürsüsü değil, Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılmasıdır.”

Müsavat Dervişoğlu, sözlerini “Abdullah Öcalan, Aşağı Ayrancı’da oturmuyor. TBMM’ye gelmesi için önce İmralı’daki mahpushaneden çıkması lazım. Ama bu özneleri saklayarak tefsire muhtaç konuşmalar yapıyor. Türk siyasi hayatına çıktığı andan itibaren de buna benzer işleri yaşama geçiriyor” ifadeleriyle sürdürdü.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin DEM Partililerle tokalaşmasıyla başlayıp terör örgütü PKK’nin elebaşısı Abdullah Öcalan’a yaptığı çağrıyla devam eden tartışmalar, siyaset gündemindeki yerini korurken; İYİ Parti ile MHP arasında da gerileme neden oldu. İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu; söz konusu tartışmalar, yeni anayasa konusu başta olmak üzere gazetemiz Cumhuriyet’e siyaset gündemini değerlendirdi. Bahçeli’nin “Öcalan” çıkışına yönelik sert eleştirilerde bulunan Dervişoğlu, şunları kaydetti:

“Sayın Bahçeli benzer çıkışlar, zaman zaman karakteriyle mütenasip olmayan, ideolojik geçmişi, müktesebatıyla ilgili olmayan, ilişkilendirilemeyen çıkışları yapar. Bahçeli’nin konuşmalarında özneyi seçemezsiniz. 1999 seçimlerinden sonra der ki ‘Fazilet ve DYP dinlensin’. Cümlenin öznesini ‘Fazilet ve DYP’ zannedersiniz. Gerçek özne Ecevit başbakan olsundur. Cumhurbaşkanı seçimi olur 2017’de. ‘Demokrasi, hukuk, adalet ve anayasanın gereklerini yerine getireceğiz ve bu sebeple TBMM’ye gireceğiz’. Özneyi hukuk, adalet, anayasa zannedersiniz ama özne ‘Abdullah Gül cumhurbaşkanı olsun’dur. Burada da özne Meclis kürsüsü olarak gösterildi. ‘Abdullah Öcalan TBMM’ye gelsin, DEM Parti grubunun kürsüsünde konuşsun, terörün bittiğini açıklasın’ dedi. Ama gerçek özne Meclis kürsüsü değil, Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılmasıdır.”

Son yaptığı TBMM grup toplantısındaki sözlerini anımsatan Dervişoğlu, “Abdullah Öcalan, Aşağı Ayrancı’da oturmuyor. TBMM’ye gelmesi için önce İmralı’daki mahpushaneden çıkması lazım. Ama bu özneleri saklayarak tefsire muhtaç konuşmalar yapıyor. Türk siyasi hayatına çıktığı andan itibaren de buna benzer işleri yaşama geçiriyor” ifadelerini kullandı.

Dervişoğlu, “Tabii ben bunun önceden planlanmış projelere ve belki de önceden verilmiş taahhütlere bağlı olduğuna hükmedebilirim. Abdullah Öcalan teslim edildiğinde o dönem konuşuluyordu. Abdullah Öcalan Türkiye’ye teslim edildi ve 25 yıldan bahsedilmişti. Yani 25 yıl sonra çıkarılmak üzere Türkiye’ye teslim edildi” ifadelerini kullandı.

Söz konusu 25 yılın sonuna gelindiğine işaret eden Dervişoğlu, “Dolayısıyla bir taahhüdü yaşama geçirmek adına atılması icap eden bir adım da gerekebilir. Buna en çok tepki göstermesi muhtemel alanı, tepkileri yönüyle bloket etmek üzere de Türk milliyetçiliği markasının kendisini sahibi zannettiği yani sahibi zannettiği bir kişiye bu telaffuz ettirilebilir. Buna benzer hamleler yapıldığında kendi partisine zarar veren birçok hamle yaptı. Siyaseten partisinin göreceği zararı nazar itibari almak yerine belki de bir taahhüdün yerine getirilmesi noktasında kendisini vazifeli adletmiş olabilir” açıklamalarında bulundu.

Dervişoğlu, Bahçeli’nin DEM Partililerle tokalaşmasına yönelik de “Devlet Bey el sıkışmadı, el uzattı. Çünkü el sıkışmayı çok yaşadı Türkiye. Sayın Bahçeli, TBMM’de o yasama yılı açılışında Tayyip Bey’in yaptığı konuşmaya istinaden, durumdan vazife çıkararak DEM’e el uzattığını söyledi. Dolayısıyla Cumhur İttifakı adına el uzattığını da ifade etti. O elin gerçek sahibi Recep Tayyip Erdoğan” değerlendirmesinde bulundu.

Kayyum atamalarını Bahçeli’nin sözleriyle ilişkilendirmediğinin altını çizen Dervişoğlu, “Geçmişe baktığınızda birbirleriyle ilgili neler söylediler. Dolayısıyla onların söylemlerini merkeze alarak bir değerlendirme yapmanın faydası olduğunu düşünüyorum” dedi. Dervişoğlu, “Türkiye’deki gerginliğin sebebinin esas itibarıyla Erdoğan’ın yeniden cumhurbaşkanı adayı olmasını temin edecek altyapı çalışmalarından kaynaklandığına inanıyorum. Sayın cumhurbaşkanına öncelikle bir daha aday olamayacağının bütün siyasiler tarafından hatırlatılması lazım. Anayasanın kendisine iki defa cumhurbaşkanı olabilir hakkı tanıdığı Erdoğan 22 yıldır bu ülkeyi yönetiyor. Anayasada bir takım imkânlar kendisine sunulmuş diye bunun arkasından dolanmaya çalışmanın bir anlamı yok” diye konuştu.

“Dezavantajları avantaja dönüştürebilir”

Anayasaya göre Erdoğan’ın iki kez aday olamayacağını vurgulayan Dervişoğlu, “Bunun bir şartı var, aday olmasının. TBMM, beşte üçlük bir çoğunlukla yani nitelikli çoğunlukla erken seçim kararı alırsa Recep Tayyip Erdoğan bir kere daha aday olabilme hakkına sahip oluyor. Şimdi bunu muhalefete telaffuz ettirdiler. Ben diyorum ki muhalefet çıksın ‘Recep Tayyip Erdoğan aday olamaz’ desin” dedi. Dervişoğlu, “Bir de şu tarafı var ama yani Erdoğan bunu temin edebilmek ve siyaseti tanzim edebilmek adına gerginlik üzerinden strateji geliştirmeye elverişli bir siyasi karaktere sahip. Muhalefet, kapılarını anayasa değişikliğine, erken seçime ve Erdoğan’ın stratejilerine kapattığı andan itibaren Türkiye’de sosyal gerginlik yaratmak adına bir gerekçede kalmayacak” açıklamasını yaptı.

Türkiye’nin jeopolitiğinden kaynaklı olarak hem avantajlara hem dezavantajlara sahip bir konumda olduğunun altını çizen İYİ Parti lideri Dervişoğlu, “Türkiye, eğer güçlü bir devlet olursa bu jeopolitikten kaynaklı dezavantajları avantaja dönüştürebilir. Biz bunu Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaşadık. Ama Türkiye buradaki siyasi iktidarın varlığını sürdürmesi amacıyla emperyalist emellere teslim olduysa ayrı bir değerlendirmeyi getirir” ifadelerini kullandı.

Dervişoğlu, “Biliyoruz ki Ortadoğu’da, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında bizim bilgimiz dışında emel ve hedefleri olan devletler var. Türkiye burada şah olması icap eden bir coğrafyada kendisini piyon durumuna düşürdüyse ayrı bir değerlendirme gerekir. İktidarın işbaşına geldiği andan itibaren BOP’un eşbaşkanlığının büyüsüne kapılmış bir kişi yönetimde bulunuyor, 22 yıldır. Dolayısıyla her hataya bir devlet aklı aramanın anlamlı olduğu kanaatini taşımıyorum” dedi.

Paylaşın

2024 Yılında Türkiye’den Almanya’ya 27 Bin 494 İltica Başvurusu!

2024 yılının ilk on aylık döneminde, Türkiye’den Almanya’ya  27 bin 494 iltica başvurusu yapıldı. Türkiye, iltica başvuru sıralamasında,  Suriye ve Afganistan’ın ardından üçüncü sırada yer aldı.

Ekim ayında ise Almanya’ya yapılan iltica başvurular sıralamasında Türkiye ikinci, Suriye birinci ve Afganistan üçüncü sırada yer aldı.

Almanya’da bu yıl ocak ayının başından ekim ayının sonuna kadar yapılan iltica başvurularının sayısı, 2023 yılındaki başvuru sayısının altında kaldı.

DW Türkçe‘nin aktardığına göre, Federal Göç ve Mülteciler Dairesi (BAMF) tarafından bugün yapılan açıklamaya göre, bu yılın ilk 10 ayında toplam 217 bin 780 iltica başvurusu yapıldı. İlk kez yapılan iltica başvurularının sayısı ise 199 bin 947 olarak kaydedildi. Geçen yıl ocak-ekim dönemindeki ilk kez yapılan iltica başvuru sayısı 267 bin olmuştu.

Başvurunun yapıldığı ülkeler sıralamasında, 27 bin 494 başvuru ile Türkiye, Suriye ve Afganistan’ın ardından üçüncü sırada yer aldı. Ocak-ekim döneminde Suriye’den toplam 68 bin 842, Afganistan’dan ise 32 bin 62 başvuru yapıldı. Türkiye’yi takip eden Irak’tan toplam 8 bin 2 başvuru, beşinci sıradaki Somali’den ise 6 bin 991 başvuru gerçekleşti.

Bu yılın ekim ayında ise toplam 19 bin 785 iltica başvurusu kayıtlara geçti. Ekim’de, başvurunun yapıldığı ülkeler sıralamasında Türkiye 2 bin 726 başvuru ile ikinci sıraya yerleşti. İlk sırada 7 bin 543 başvuru ile Suriye, üçüncü sırada ise 2 bin 320 başvuru ile Afganistan yer aldı.

BAMF’ın açıklamasına göre, ocak ayının başından ekim ayı sonuna kadar toplam 253 bin 970 başvuru karara bağlandı, bu başvuruların yüzde 45,7’si kabul edildi. Bir önceki yılın aynı döneminde ise 216 bin 603 başvuru karara bağlanmıştı.

Almanya İçişleri Bakanı Nancy Faeser, iltica başvurularındaki düşüşü “İltica sayılarındaki belirgin düşüş eğilimi sürüyor. Ekim 2024, Ekim 2023 ile karşılaştırıldığında yüzde 35 düşüş var. Bu keskin bir düşüş ve önemli bir rahatlama sağlıyor” sözleri ile değerlendirdi. Faeser, geçen yıla göre sınır dışı işlemlerinin de yüzde 22 arttığına dikkati çekti.

“Bu, düzensiz göçü sınırlandırmak için girişimlerimizin etkili olduğunu gösteriyor” diyen Sosyal Demokrat Partili (SPD) Bakan Faeser, Almanya’nın bütün kara sınırlarındaki kontroller, geri göndermeleri kolaylaştıran yasal düzenleme, iltica sürecinin dijitalleşmesi ve personel sayısının artırılması ile belirgin bir değişimi sağladıklarını ifade etti.

Almanya, düzensiz göçle mücadele ve iç güvenliğin artırılması hedefiyle eylül ayı ortasından itibaren bütün kara sınırlarında kontroller uygulamaya başlamıştı.

Paylaşın

Erdoğan, Dijital Teknolojiyi Hedef Aldı: 40 – 50 Yıl Önce…

KADEM’in düzenlediği Uluslararası Kadın ve Adalet Zirvesi’nde açıklamalarda bulunan Erdoğan, “Teknoloji, kolay ve hızlı iletişim, bilgiye rahat ulaşım kadar doyumsuzluk da üretmekte, yeni istekleri ve yeni tüketim araçlarını da hayatımıza sokmaktadır” dedi ve ekledi:

“Bundan 40-50 yıl önce eşyalardan ziyade insanların yaşamları, ne yapıp ettikleri, değerleri, ortaya koydukları eserler hep ön plandaydı. Sadece İslam aleminde değil, Batılı toplumlarda da mahremiyet duygusu yaygındı. Göz hakkı, diğerkâmlık, empati, fakir fukaranın da hukukunu gözetme gibi kavramlar fertlerin davranışlarında belirleyici rol oynuyordu. Var olmak ile görünür olmak, bütün bunlar arasında bu derece yüksek bir illiyet bağı kurulmuyordu.”

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Kadın ve Demokrasi Vakfı (KADEM) tarafından Haliç Üniversitesi’nde düzenlenen Uluslararası Kadın ve Adalet Zirvesi’nde açıklamalarda bulundu. Erdoğan’ın açıklamalarından öne çıkan başlıklar şu şekilde:

“Tarih bize dünyamızın genel manada her 100 yılda bir kabuk değiştirdiğini, dönüştüğünü, yeni bir safhaya geçtiğini gösteriyor. Çok değil, iki asır önce başlayan sanayi devrimiyle birlikte hayatımızda keskin bir kırılma yaşandı. Fabrikalar, otomobiller, fotoğraf makineleri, aşılar, ilaçlar, telefon, radyo, televizyon derken insan hayatı kısa sürede köklü değişimlere sahne oldu.

Ardından internetin ve bilişim teknolojilerinin hayatımıza girmesiyle çok daha farklı, çok daha derin bir değişim dalgasına kapıldık. Bugün artık yapay zekadan, insansız sistemlerden, robotik teknolojilerden, nesnelerin internetinden bahsediyoruz. Algoritmaların ve yapay zeka sistemlerinin yapabildikleri karşısında hayret etmekten, hatta kimi zaman insanlığın geleceği adına endişe etmekten kendimizi alamıyoruz.

Şurası da bir gerçek ki, tüm bu değişimler beraberinde üretim ilişkilerinin, insan davranışlarının, insani beklentilerin de farklılaşmasını getirmektedir. Teknoloji, kolay ve hızlı iletişim, bilgiye rahat ulaşım kadar doyumsuzluk da üretmekte, yeni istekleri ve yeni tüketim araçlarını da hayatımıza sokmaktadır.

Bakınız, bundan 40-50 yıl önce eşyalardan ziyade insanların yaşamları, ne yapıp ettikleri, değerleri, ortaya koydukları eserler hep ön plandaydı. Sadece İslam aleminde değil, Batılı toplumlarda da mahremiyet duygusu yaygındı. Göz hakkı, diğerkâmlık, empati, fakir fukaranın da hukukunu gözetme gibi kavramlar fertlerin davranışlarında belirleyici rol oynuyordu. Var olmak ile görünür olmak, bütün bunlar arasında bu derece yüksek bir illiyet bağı kurulmuyordu.

Günümüzde ise bireylerin hayata yaptıkları katkılar değil, neyi aldığı, neyi yediği, neyi paylaştığı daha çok gündeme geliyor. Gerçekle sanalın, algı ile olgunun, yalan ile gerçeğin yer değiştirdiği dijital kültürün insanın hayata bakış açısını altüst ettiği bir dönemde yaşıyoruz. Dijitalleşmenin ortaya çıkardığı ürünlerin, sunduğu imkanların, getirdiği kolaylıkların ve konforun yanı sıra insanı nesneleştirdiğini, insanın biricikliğini örselediğini çok net biçimde görüyoruz.

Çok boyutlu bir dijital hegemonya hayatımıza daha fazla nüfuz etmekte, üstelik etki alanını her geçen gün genişletmektedir. Bu çerçevede bir diğer husus da şudur. Teknolojinin, özellikle de yapay zekanın adaletsizlikleri derinleştiren yönü kimi zaman göz ardı ediliyor. Oysa yapılan ilmi araştırmalar yapay zekanın kötü uygulamaları tekrar ederek toplumsal eşitsizlikleri pekiştirdiğini ortaya koyuyor.

Burada şunu da söylemek durumundayım. Yapay zeka teknolojileri ve algoritmaların mağdurları arasında ilk sırada kadınlar yer almaktadır. İş başvurularından sosyal medya platformlarına kadar birçok farklı mecrada kadınlar, yapay zekanın eşitsizlikleri artıran bu çirkin yüzüne maalesef çok sık muhatap olmaktadır.

Regülasyon eksikliği başka alanlar gibi burada da en ciddi sorundur. Elbette şunu tersine çevirmek bizim elimizdedir. Sadece dezavantajların önüne geçilmesinde değil, kadınların eşit haklara erişebilmesinde ve kendilerini geliştirebilmelerinde de yapay zekadan istifade edebiliriz. Bunun için yapay zeka algoritmalarında ve veri tabanlarında dezavantajlı kesimleri gözeten temel prensiplerin belirlenmesine ihtiyaç duyuluyor. Daha fazla mağduriyet oluşmadan, sorunlar daha fazla kronik hale gelmeden bu konuda evrensel bir deklarasyona imza atılması gerektiğine inanıyoruz.

“Eşrefi mahlukat olan insanı merkeze almayan…”

KADEM’in ülkemizde bu sürece öncülük etmesinde fayda vardır. Zirvenin bu alanda yeni bir dönemin başlangıcı, ilk adımı olmasını temenni ediyorum. Her fırsatta ifade ediyorum. Önemine binaen bir kez daha tekrarlıyorum. Eşrefi mahlukat olan insanı merkeze almayan, ona hizmet etmeyen, insanı ve insani değerleri yüceltmeyen hiçbir gelişmenin, hiçbir yeniliğin cazibesi ne kadar yüksek olursa olsun kıymeti harbiyesi yoktur. Bilhassa kadınları dışlayan, kadınlara adaletsizlik yapan bir teknolojinin insanlığa hayrının dokunması mümkün değildir.”

Kadın emeğinin ucuz iş gücü olarak görüldüğü, kadının metalaştırıldığı, kadının sadece adının olduğu siyasete, iş dünyasına, eğitime, devlet idaresine kadın elinin değmediği velhasıl kadının üretimden, toplumdan, siyasetten, akademiden dışlandığı bir sistem sadece eksik değildir, böyle bir düzen aynı zamanda adaletsizdir, toplumun gücünün yarısını yok sayıyor demektir.

Türkiye’de son 22 yılda hayatına en fazla dokunduğumuz kesimlerin başında kadınlar vardır. Geriye dönüp baktığımızda gurur duyduğumuz mücadelelerimizden biri kadınların hak ve hürriyetlerini genişletme yolunda verdiğimiz kararlı, çetin ve sancılı mücadeledir.

Evet, gerçekten çok zorluk çektik. 22 yıl boyunca çok ciddi engellerle karşılaştık. Vesayetin, baskının, sistemin hücrelerine kadar işlemiş yasakçı zihniyetin her çeşidiyle muhatap olduk. Kadınların zaten sahip olmaları gereken haklara kavuşturma çabalarımızda muhalefeti yanımızda değil, hep tam karşımızda bulduk.

Maalesef anayasamızın apaçık hükümlerine rağmen kadınlar yıllarca bu ülkede sırf başörtüsünden dolayı eğitim ve çalışma hayatından dışlandı. Özgürlüğün ve özgür düşüncenin merkezi olması gereken üniversitelerin kapısına faşizmin simgesi olan ikna odaları kuruldu.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve Başbakan olarak biz de eski Türkiye’nin dayatmalarıyla karşılaştık. Bugün veya geçmişte beraber siyaset yaptığımız yol arkadaşlarımızın kahir ekseriyeti aynı sıkıntılarla yüzleşti. Son 22 yılda verdiğimiz kararlı mücadele neticesinde tüm bunları Türk demokrasisine dair kötü birer hatıra olarak tamamen geride bıraktık.

Eğitim ve çalışma hayatı başta olmak üzere her alanda ülkemizin beşeri sermayesinin zenginleşmesinin önündeki tüm engelleri kaldırdık. Hayatın tüm alanlarında kadınlar arasındaki başörtülü ve başı açık ayrımına son verdik. Türkiye’yi yasakların, baskıların, korkuların ülkesi olmaktan çıkarıp, fırsat eşitliğinin, adaletin, özgürlüğün hakim olduğu bir yer haline dönüştürdük.

Geçmişin hatalarını telafi etmek üzere kadınlar lehine pozitif ayrımcılık yapılmasını anayasa kuralı haline getirdik. Reform paketleriyle, destek mekanizmalarıyla, teşviklerle, yasal ve idari düzenlemelerle kadının ekonomik ve sosyal statüsünü güçlendirdik.

Şiddete, özellikle kadına ve çocuğa yönelik kötü muameleye sıfır tolerans anlayışıyla yaklaştık. Bu doğrultuda ŞÖNİM, Kadın Konuk Evi, KADES, elektronik kelepçe gibi devrim niteliğinde uygulamaları hayata geçirdik. Attığımız adımların istihdam başta olmak üzere olumlu yansımalarına her alanda şahit olduk ve oluyoruz. Kadınların iş gücüne katılım oranlarında önemli ilerlemeler yaşandı.

Mesela 2002 yılında yüzde 27,9 olan kadınların iş gücüne katılım oranı 2024 yılı Ağustos ayı itibariyle yüzde 37,3’e çıktı. Kadın istihdam oranı yüzde 25,3’ten yüzde 33’e yükseldi. Bu rakamları yeterli görmediğimizi her vesileyle söylüyoruz. Amacımız 2028 yılı sonuna kadar kadın iş gücüne katılım oranını yüzde 40’ın, istihdamı da yüzde 36’nın üzerine çıkarmaktır.

“Türkiye yüzyılı vizyonumuzun odağında…”

Velhasıl kadınlar ile erkekler arasındaki eşitsizliği gidermeyi devletimizin asli görevi telakki ediyoruz. Hükümetimizin kadın politikalarında en ideali, en iyiyi, ülkemiz, milletimiz ve kadınlar için en hayırlı olanı hedefliyoruz. Şunu tüm kadınların bilmesini isterim. Türkiye yüzyılı vizyonumuzun odağında güçlü kadın ve erkek, güçlü aile ve toplum, güçlü Türkiye ilkesi vardır.

Kadın ve erkeğin beraberce güçlü olduğu ailelerle toplumu ve ülkemizi inşallah daha da güçlendireceğiz. Kadınların insan onuruna yakışan bir hayat sürmeleri, her alanda aktif rol almaları, hak, fırsat ve imkanlardan adil ve eşit şekilde faydalanmaları için nerede eksiğimiz varsa kapatacağız. Yine bu konuda nerede hata varsa düzeltecek, nerede atmamız gereken adım varsa onu mutlaka uygulamaya geçireceğiz. Bunu da şimdiye kadar olduğu gibi yine sizlerle birlikte, yol ve kader arkadaşlarımız olan siz kadınlarla omuz omuza vererek başaracağız.

Cinayet şebekesi ile karşı karşıyayız. Son 13 ayda Gazze’de hayatını kaybeden 50 bin masumun 3’te 2’sini kadın ve çocuklar oluşturuyor. Gazze’de bombaların, silahların altında çocuklarına, ailesine, davasına kol kanat geren kadınların direnişi devleşiyor. Şunu net söylemek isterim. Gazze’de ve Lübnan’da katliam durana, ateşkes yapılana kadar kardeşlerimize sahip çıkmayı sürdüreceğiz. İşgalcilerin saldırılarının başladığı bugüne kadar, katıldığımız uluslararası programlarda Gazze’yi gündeme taşıdık.

Trump’tan ikinci başkanlık döneminde eski yönetimin hatalı politikalarını terk etmesini bekliyoruz. Sayın Başkan’ın savaşları sonlandırma noktasında elini taşın altına koyacağına yürekten inanıyor, bunu da samimiyetle temenni ediyoruz.”

Paylaşın

Her Yıl Bir Milyon Kişi Sahte İlaçlar Nedeniyle Ölüyor!

Dr. Ömer Buğra Bahadır, “Küresel sahte ilaç piyasası 150 ülkenin yıllık ekonomisinden daha büyük. İlaç Güvenliği Enstitüsünün verilerine gre düşük ve orta gelirli ülkelerde tahminen her 10 ilaçtan birinin merdiven altı veya sahte” dedi ve ekledi:

“Dünyada her yıl bir milyon kişi sahte ilaçların oluşturduğu komplikasyonlar yüzünden hayatını kaybediyor. Dünyada sahte ilaçların yüzde 76’sını enjeksiyonlu tedaviler oluşturuyor. Dünyadaki artış trendine paralel olarak, son dönemde ülkemizde de özellikle diyabet ve obezite tedavisinde kullanılan enjeksiyon kalemlerinin sahte versiyonlarında dikkat çekici bir artış gözlemliyoruz.”

Sahte ilaç ile ilgili artış Dünya Sağlık Örgütü’nü alarma geçirdi. Ülkelerin sağlık bakanlıklarına tedbir alınması konusunda uyarı yapıldı. Türkiye’nin içinde bulunduğu Avrasya bölgesi, en çok sahteciliğin yapıldığı coğrafyalar arasında üst sıralarda yer alıyor. DSÖ’nün verilerine göre geçtiğimiz sene küresel sahte ilaç pazarı 200-430 milyar dolara ulaştı.

Türk Diyabet Cemiyeti Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Zeynep Oşar Siva Türkiye Gazetesi’ne konuştu. Siva, çok diyabet ve kilo kontrolü ilaçlarının sahtesinin satıldığını dikkat çekerek, “Türkiye obezitenin en hızlı arttığı ülkelerin başında geliyor. Dünya Sağlık Örgütünün öngörülerine göre 2060 yılında dünyanın yüzde 76’sı fazla kilolu ve obez olurken, Türkiye’de bu oran yüzde 94 olarak hesaplanıyor. Şu anda ise her üç kişiden biri aşırı kilo ve obezite ile mücadele ediyor. Diyet ve hareketle kilo veremeyen kişiler, zayıflama ama ürünlerine başvuruyor. Türkiye, sahte zayıflama ilaçlarının en çok pazarlandığı ülkelerden biri durumunda” dedi.

Prof. Dr. Zeynep Oşar Siva “Reçetesiz bir şekilde, ağırlıklı olarak internetten temin edilen bu ilaçlarda sahtelere rastlıyoruz. Denetimsiz üretilen ve zayıflama amacıyla kullanılan sahte ilaçlar toksik kimyasallar, ağır metaller, bakteriler ile kontamine bileşikler, artık kullanılmayan sibutramin, tiroit hormonu, iyot gibi bazı aktif maddeleri, efedrin, amfetamin gibi uyarıcıların toksik ve zararlı dozları dâhil pek çok maddeyi içerebiliyor” diye konuştu.

Siva “Aşırı iyot veya tiroit hormonu içeren ilaçları kullandığı için hipertiroidi gelişen ve bu sebeple başvuran vakalarımızın sayısı hiç de az değil. Aşırı tiroit hormonuna bağlı çarpıntı, tansiyon yüksekliği, ellerde titreme, terleme ve aşırı sinirlilikle gelen obeziteli hastalarımın sayısındaki artış, sahte ilaçlarla ilgili durumun ciddiyetini gözler önüne seriyor. Ayrıca bu ilaçlar içindeki maddelere bağlı olarak, kısırlık, aşırı su kaybına bağlı dehidratasyon, kemik kırıklarına yol açıyor. Bunun yanında uyuşturucu madde içerenlerde ise bağımlılık gelişebiliyor” diye konuştu.

Sahte ilaçların orijinal ilaçla bire bir aynı olduğunu ancak içeriklerinde eksik etken madde, sağlığa zararlı olduğu için şu an kullanılmayan maddeler bulunduğunu belirten Dr. Ömer Buğra Bahadır “Büyük oranda yurt dışında üretilen ve bavullarla getirilen bu ürünler daha çok internet web sitelerinden, sosyal medya üzerinden ya da elden pazarlanıyor. 2023 yılında obezite ve diyabette kullanılan sahte ürün satışı yapan 250 web sitesi kapatıldı. Bu rakam 2022 yılındakinin 8 katı oldu. Ancak kapatılanlar başka bir isimle açılıyor. Halkımıza doktorun tavsiye etmediği zayıflama ürünlerini reçetesiz olarak kullanmamalarını, eczaneden satın aldıkları ürünlerin de mutlaka Türkçe kutulu ve prospektüslü olmasına dikkat etmeleri gerekir” dedi.

Türkiye Kıdemli Klinik, Medikal ve Ruhsat Direktörü Dr. Ömer Buğra Bahadır sahte ilaç kullanmanın riskleri hakkında ‘İlaç Sahteye Gelmez’ sloganıyla farkındalığı artırmayı amaçlayan sosyal medya kampanya başlattıklarını belirterek şu ifadeleri kullandı:

“Küresel sahte ilaç piyasası 150 ülkenin yıllık ekonomisinden daha büyük. İlaç Güvenliği Enstitüsünün verilerine gre düşük ve orta gelirli ülkelerde tahminen her 10 ilaçtan birinin merdiven altı veya sahte. Dünyada her yıl bir milyon kişi sahte ilaçların oluşturduğu komplikasyonlar yüzünden hayatını kaybediyor. Dünyada sahte ilaçların yüzde 76’sını enjeksiyonlu tedaviler oluşturuyor. Dünyadaki artış trendine paralel olarak, son dönemde ülkemizde de özellikle diyabet ve obezite tedavisinde kullanılan enjeksiyon kalemlerinin sahte versiyonlarında dikkat çekici bir artış gözlemliyoruz.”

Paylaşın

Hatimoğulları: Herkese Diz Çöktürmek İstiyorlar

Esenyurt’a kayyım atanmasının kent uzlaşısına darbe olduğunu ifade eden DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Onlar Türk’ün Kürt’ün yanında durmasını istemiyor, onlar halkları yan yana durmasına istemiyor. Onlar artık batı belediyelerine de kayyım atayarak muhalif olan herkese diz çöktürmek istiyorlar” dedi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, Diyarbakır’da düzenlenen “Kayyım değil demokrasi” yürüyüşünde konuştu. Mezopotamyaa Ajansı‘nın aktardığına göre; Diyarbakır halkının direnişini selamlayan Hatimoğulları, “Günlerdir devam eden direnişinizi canı gönülden kutluyorum, bu direniş kayyımları bu topraklardan temizleyene dek hep beraber devam edecek, sizlerle beraber devam edeceğiz” dedi.

“Kayyım darbe demektir, kayyım gasptır. Kayyım Kürt halkının ve diğer bütün halklarının iradesini çalmaktır” diyen Hatimoğulları, “Kayyım Esenyurt’taki Türk’ün, Kürt’ün, Arap’ın, Lazı’ın Çerkes’in iradesini çalmaktır. Kayyım Mardin’de Türk’ün, Ermeni’nin, Süryani’nin Kürt halkının hakkını gasp etmektir. Kayyım Batman’da Kürt halkının iradesini gasp etmektir, Halfeti’de Türkmenlerin Kürtlerin hakkını gasp etmektir. Kayyım başta Kürt halkı olmak üzere bu ülkedeki bütün muhalif olan kesimlerin seçme ve seçilme hakkını çalmak demektir” diye konuştu.

Kayyımın anayasada yeri olmadığını söyleyen Hatimoğulları, “Kayyım yasadışı bir uygulamadır. Bu iktidar kayyım atayarak suç işliyor. Kayyım Anayasaya aykırı olduğu gibi Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere de uluslararası hukuka da aykırıdır. Kayyım tek kelime ile korsanlıktır, çeteciliktir, hırsızlıktır” diye kaydetti.

Kayyımın yasadışı olduğunun tarih tarafından tescilleneceğini kaydeden Hatimoğulları, “Bu iktidar 3’üncü kezdir suç işliyor kayyım atayarak. Bunlar bizlerin siyasi iradesine ipotek koymak için kayyım atıyorlar. Halka özellikle Kürt halkına sen kendi kendini yönetemezsin eğer senin partin seçilirse atayacağım vali ya da kaymakamla yani atanmışlarla yöneteceğim. Bu rejimin adı demokrasi değildir. Bu rejimin adın seçme ve seçilme hakkının olduğu demokratik bir rejim değildir. Bu rejimin adı düpedüz otoriterleşen ve faşizmdir” dedi.

Hatimoğulları şöyle devam etti: “Buradan, ‘Faşizme kaşı omuz omuza’ sloganını atıyoruz ya bu slogan çok önemlidir. Faşizm, kayyım rejimi, irade gaspı Türkiye’deki bütün halkları yan yana getirdi. Mardin’de bütün halklar el ele vererek iradesine sahip çıktı. Esenyurt’ta hangi siyasi partiden olduğuna bakmaksızın kayyımdan mustarip olan seçme ve seçilme hakkına sahip çıkmak isteyen herkes yan yana gelmiştir, daha fazla da yan yana gelmeliyiz.”

Esenyurt’a kayyım atanmasının kent uzlaşısına darbe olduğunu ifade eden Hatimoğulları, şunları söyledi: “Onlar Türk’ün Kürt’ün yanında durmasını istemiyor, onlar halkları yan yana durmasına istemiyor. Onlar artık batı belediyelerine de kayyım atayarak muhalif olan herkese diz çöktürmek istiyorlar. Ama aynı zamanda belediyelerin kaynaklarını bir avuç yandaşa peşkeş çekmek istiyorlar. Kayyımı o yüzden biz reddediyoruz. Kayyım o yüzden halkın hakkı olan hizmet için kullanılması gereken belediyenin parasına çökmek için de geliyor.

Kayyımın hırsızlıklarını geçmiş iki dönemde belgeleriyle bizler çarşaf çarşaf halkın önüne serdik. Sayıştay raporlarında bile kayyımın hırsızlıkları var. İşte bu rejimin hırsız, çeteci ve mafya gibi halkın iradesine her anlamda çökmektedir. Buna izin verecek miyiz? Bugünlerde bazı duyumlar alıyoruz. Kimi AKP milletvekilleri ve seçimi kaybetmiş olan belediye başkan adayları İçişleri Bakanı ve Adalet Bakanının kapısında yatıp kalkıyorlar. Niye biliyor musunuz, kayyım sipariş veriyorlar. Diyorlar ki, o kentte bu kente de kayyım atayın biz seçimle gelemedik, halkın iradesini çalalım ve biz çete mafya siyasetini geleceğe taşıyalım diyorlar. Bunlara geçit verecek miyiz değerli Amed halkı.

Bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘Kayyımın atanmasına sebep olan yargıyı tebrik ediyorum’ diyor. Kayyımı yargının eliyle gerçekleştirdiğini bu şekilde itiraf etmiş oluyorlar. Seçilmiş belediye eşbaşkanımızın kesinleşmiş cezası yoktur. Davası olmayanlara dava icat ettiğini biliyoruz. Kayyım atamak, görevden el çektirmek yasaya aykırıdır. Bugün Erdoğan yargıyı tebrik ederek, yargının Saraya nasıl koltuk değneği kullandığının bir gösterdi. Halk iradesine sahip çıkıyor, halk kayyım rejimini kabul etmemektedir. Halk, kayyımı ve AKP’yi Kürdistan’da tabela partisi yapmaya devam edecek.

Narin’in katillerini yargı neden bulunmuyor? Bu yargının işbirlikçileri kimlerdir, yargı bir dirayet gösterecekse Narin’in katillerini açığa çıkarsın. Bugün yapılan anketlerde yargıya güven yüzde 20’lerin altına düşmüş. İçinizde yargıya güvenen var mı? Bu yargı hukuksuzluk işliyor, bu yargı AKP ve MHP’nin yargısı. Bu yargı Mardin, Batman, Esenyurt, Halfeti’yi asla yargılayamaz.

“Kayyıma karşı mücadelemizi her yerde ve alanda yapmaya devam edeceğiz”

Buralarda başlayan kayyım artık Batıya sirayet etmiştir. Artık bu Kürt’tür destek çıkmayalım yaklaşımını ortadan kaldırmamız lazım. Dün birbirimizi desteklemekte geç kaldık artık kalmayalım. Yüreği adaletten, barıştan, özgürlükten, demokrasiden yana olan herkesin demokrasiye sahip çıkması gerekiyor. Kayyıma karşı mücadelemizi her yerde ve alanda yapmaya devam edeceğiz. Bu topraklarda kayyımı gönderene dek mücadelemizi büyüteceğiz.

Son günlerin konusu tecrit konusu, Kürt sorununda acaba bir çözüm mü olacak soruları çok fazla gündem oldu. Kürt sorunu zaten bu ülkede gündem olmayı fazlasıyla hak eden bir sorundur. Kürt sorunu sadece Kürt’ün sorunu değildir. Kürt sorunu bakın rejiminin ilmek ilmek örülerek, bütün Türkiye’ye yayılmasının sebebidir.

Kayyıma karşıysak Kürt sorununu merkeze alarak, konuşmak zorundayız hep beraber. Bugün Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki en büyük engel Kürt sorunun barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözülmemiş olmasıdır.

Bizler DEM Parti olarak dün de bugün de; ‘Tecrit kalksın dedik, Sayın Öcalan özgürlüğüne kavuşsun’ dedik. Bugün bunu MHP Genel Başkanı değişik biçimlerde ifade etti. Biz bir kez daha Amed göbeğinden hem Ankara hem de Türkiye ve dünyaya bir kez daha mesajımızı net olarak vermek istiyoruz. Biz Kürt sorununun barışçıl ve demokratik bir zeminde çözülmesinden yanayız. Biz Kürt sorunun onurlu bir barışla çözülmesi için mücadele eden bir partiyiz.

Bizler bu sorunun çözümünde diyalog ve müzakereye açık olduğumuzu söyledik. Diyalog ve müzakereye, onurlu bir barışa açığız. Onurlu bir barış yoksa bunun ardında muhalefeti tasfiye etmek varsa kayyım atadığınız gibi biz burada olamayız, olmayız. Biz demokratik direnişimizi ve mücadelemizi sürdürmeye devam ederiz. Bu kadar ne ve sarih ifade ettik kendi derdimizi bu süreçte.

Burada çağrımızı öncelikle saraya, iki ortağa AKP ve MHP’ye yapıyoruz. Artık yeter, Kürt halkına çektirdiğiniz eziyet yeter. Türkiye’de bu kadar açlık ve yoksulluğun derinleştiği bir yerde sürekli savaşı ve çatışmayı gündeme getirip, açlık ve yoksulluğu gölgelemekten artık vazgeçin. Gerçekten bir çözüm süreci olacaksa bu çözüm süreci elbette birlikte yürütülebilir. Ama artık yeter, oyun kurmaktan vazgeçin.

Kurduğunuz oyunlar, daha sonra kendi ayaklarınıza dolandı, dolanmaya devam edecek. Bugün Kürt halkı onurlu mücadelesinden dün olduğu gibi bugün de vazgeçmedi, vazgeçmeyecek. Bu konudaki ısrarımıza, başta Kürt halkı olmak üzere bu ülkede yaşayan halklar ve inançlar beraber bizler onurlu bir barış demeye devam edeceğiz. Barış demeye devam edeceğiz.Barış güçtür, barış onurludur, barış cesurdur, barış etkindir. Kaçak dövüşenler barıştan korkar. Çıkarı olanlar kişisel çıkarları olanlar bir zümrenin çıkarını düşünenler barıştan korkar. Bizler halklar olarak barış istiyoruz.

Barışı hep birlikte ellerimizle ektiğimiz bu tohumların bu coğrafyada yeşereceğine yürekten inanıyorum. Barış mücadelemizi hep birlikte devam ettireceğiz. Kayyıma karşı mücadele de bir barış mücadelesidir. Narine sahip çıkmak da bir barış mücadelesidir. Açlık ve yoksulluğa karşı çıkmak da barış mücadelesidir, kadın cinayetlerine karşı çıkmak da barış mücadelesidir. Şu bilinsin ki bizler hiç bir alandan çekilmiyoruz, her yerde her zaman olduğu gibi mücadele etmeye devam edeceğiz. Direne direne kazanacağız, onurlu barışı hep beraber kuracağız.”

Paylaşın

Erdoğan’dan Kayyım Yorumu: Yargıyı Tebrik Ediyorum

Erdoğan, belediyelere yönelik kayyım atamalarına ilişkin yaptığı değerlendirmede, “Seçim kampanyasında bir şey söylemiştik. Dedik ki; kesinlikle hak eden makama oturur ama hak etmeyen, makamını suiistimal eden, kesinlikle bedelini öder. Yargı, başsavcı ve savcılar bu konuda çok ciddi bir dirayet ortaya koyuyorlar. Ben bu dirayetleri sebebiyle yargıyı tebrik ediyorum” dedi ve ekledi:

“Bu süreç içerisinde attıkları adımlarla aldıkları mesafeyle ben inanıyorum ki halkımın güvenini de kazanıyorlar. Çünkü yargı eğer dik durursa halkımın da yargıya olan güveni artarak devam eder. Terörle demokrasinin, terörle sivil siyasetin aynı koltukta taşınmayacağını her zaman söyledik, söylüyoruz. Seçilmiş olmak, kimseye terörle kol kola, yan yana yürüme hakkı vermez. Siyasetçinin görevi halkına, şehrine, ilçesine hizmettir; bölücü elebaşlarına hizmetçilik yapmak değildir. Milletin imkanlarının, Kandil’deki ve Avrupa’daki terör baronlarına veya bölücü örgütün şehir yapılanmasına peşkeş çekilmesine göz yummayız.”

Yargıdan, iddiaları ve suçu görmezden gelmesini bekleyemeyeceklerini kaydeden Erdoğan, muhalefeti “yargıyı görevini yaptığı için baskı altına almakla” suçladı. Erdoğan “Hele hele savcıları tehdit etmek, hukuk insanlarını hedef göstermek ve onlara hakaret etmek tam anlamıyla eşkıyalıktır. Biz bu baskılara, bu hakaretlere boyun eğmeyiz. Siyasi nezaketimizi sonuna kadar koruruz, ama tehdit siyasetine eyvallah etmeyiz” ifadelerini kullandı.

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Kırgızistan ve Macaristan ziyaretleri sonrası dönüş uçağında gazetecilerin sorularını yanıtladı. Erdoğan’ın gündeme yönelik açıklamaları ve sorulara verdiği yanıtlar şöyle:

“Kırgızistan ve Macaristan ziyaretlerimizi başarıyla tamamlamış bulunuyoruz. Ziyaretimizin ilk bölümünde Kırgızistan’da Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi 6. Toplantısı’nı düzenledik. Bu toplantıda Kırgız Cumhuriyeti’yle ilişkilerimizi stratejik ortaklıktan kapsamlı stratejik ortaklık seviyesine yükselttik. Konsey toplantımızda güvenlik, enerji, kültür gibi alanlarda ortak bildiri dahil toplam 19 anlaşmaya imza attık. Kırgızistan’daki en yüksek seviyeli devlet nişanı olan Manas Nişanı’nın kardeşim Kırgızistan Cumhurbaşkanı Sadır Caparov tarafından şahsıma tevcih edilmesinden bahtiyarlık duydum. Manas Üniversitemizde toplam 110 tesis, eser, proje ve hizmetin resmi açılış törenini icra ettik. 1995 yılında faaliyete geçen üniversitemiz, 7 bine yaklaşan öğrenci sayısı, 13 bini aşan mezunuyla çok önemli hizmetler yapıyor.

Üniversitemizin dünyanın ilk 1000 yükseköğretim kurumu arasına girmesi bizim açımızdan oldukça anlamlıydı. TİKA’nın katkısıyla inşa edilen Türk-Kırgız Dostluk Hastanesi’nin açılışını da ziyaretimiz vesilesiyle yaptık. Toplam 150 yataklı Dostluk Hastanemize şahsımın isminin verilmesinden büyük bir onur duydum. Hastanenin iki ülke arasındaki kardeşliğin ve dayanışmanın sembollerinden biri olacağına inanıyorum. Cumhurbaşkanı Sayın Caparov’un dirayetli liderliğinde Kırgızistan’ın büyük bir atılım içinde olduğunu görüyoruz. Türkiye olarak bu süreçte biz de Kırgız kardeşlerimize her türlü desteği vermenin çabasındayız. Gelecekte müşterek gayretlerimizle çok daha iyi yerlerde olacağımızdan şüphe duymuyorum.

Ziyaretimizin ikinci gününde Türk Devletleri Teşkilatı 11. Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’ne iştirak ettik. Merhum Gaspıralı İsmail Bey’in “dilde, fikirde, işte birlik” şiarı doğrultusunda, Türk Dünyası olarak bağlarımızı güçlendiriyoruz. 175 milyona ulaşan genç ve dinamik bir nüfusa, 1,2 trilyon doları bulan ticaret hacmine sahibiz. Ekonomi başta olmak üzere bilim, enerji, ulaştırma, savunma ve güvenlik gibi alanlarda potansiyelimizi ortaya çıkarmakta kararlıyız.

Zirvemizde Gazze ve işgal altındaki Filistin topraklarında süren İsrail soykırımına karşı atılacak ortak adımların yanı sıra, Güney Kafkasya ve Ukrayna’daki durumu da görüştük. Ayrıca zirvemiz sırasında teşkilatımız bünyesinde toplam 8 belgeye imza atıldı. Ortak Türk alfabesi üzerinde de titizlikle çalışıyoruz. Ortak alfabeye geçebilirsek tarihi bir eşiği daha aşacak, böylece büyük bir kucaklaşmayı sağlamış olacağız. Zirvede diğer konularla birlikte özellikle bu meseleyle ilgili hassasiyetlerimizi de vurguladım. Zirve vesilesiyle Azerbaycan Cumhurbaşkanı Sayın İlham Aliyev’in yanı sıra katılımcı diğer devlet ve hükümet başkanlarıyla da temaslarımız oldu.

Bugün Macaristan’da Avrupa Siyasi Topluluğu 5. Zirvesine iştirak ettik. Burada göç ve ekonomik güvenlik konuları dahil karşı karşıya olduğumuz sınamaları ele aldık. Malumunuz topluluğun 2022 yılında Prag’da gerçekleştirilen ilk zirvesine de katılmıştık. Zirveye hitabımda savunma ve güvenlik başta olmak üzere enerji, ulaştırma, gıda güvenliği, göç yönetimi gibi alanlarda ülkemizle iş birliğinin önemini dile getirdim. Avrupa Birliği’ne üyelik sürecimizin bazı kesimlerin kısır siyasi hesapları nedeniyle engellenmesinin stratejik akıl ve hakkaniyetle bağdaşmadığının altını çizdim. Gazze’deki İsrail soykırımı ve Lübnan’da yaşanan vahşetin durdurulması için Avrupa’nın üzerine düşen ahlaki ve vicdani sorumluluğunu bir kez daha hatırlattım.

Ukrayna’da adil ve kalıcı barışın ancak tüm tarafların diplomasiye alan açmasıyla mümkün olabileceğini ifade ettim. Zirve marjında ayrıca Fransa Cumhurbaşkanı Sayın Emmanuel Macron, Hollanda Başbakanı Sayın Dick Schoof, Danimarka Başbakanı Sayın Mette Frederiksen, NATO Genel Sekreteri Sayın Mark Rutte, Avrupa Birliği Komisyon Başkanı Sayın Ursula von der Leyen ile ikili görüşmeler gerçekleştirdik. Bunlara ilaveten Kosova, Polonya, Ermenistan, Ukrayna, İsviçre, Arnavutluk, İtalya, Avusturya, Yunanistan, Bulgaristan, Bosna Hersek ve Sırbistan liderleriyle temaslarımız oldu. Toplantı, görüşme ve temaslarımızın hayırlara vesile olmasını diliyorum.”

SORU: Amerika Birleşik Devletleri seçimini yaptı, Sayın Donald Trump ipi göğüsledi. Siz Sayın Trump ile görüştünüz ve kendisini tebrik ettiniz. Sonucu nasıl değerlendiriyorsunuz, seçim sonucu Türk-Amerikan ilişkilerine nasıl yansıyacak?

Öncelikle bu seçimin Amerika Birleşik Devletleri’ne, bölgemize ve dünyamıza hayırlı olmasını diliyorum. Sayın Donald Trump seçim sürecinde suikast girişimi dahil birçok güçlükle gerçekten büyük bir mücadele örneği verdi. Malum, kendisini vurmaya yeltendiler, mermi kulağını sıyırdı. Elleri kelepçeli halde karakollara götürdüler. Bütün bu olaylar cereyan ederken o, seçim kampanyasını gerçekten çok çok güçlü bir şekilde yılmadan, usanmadan, direnerek devam ettirdi. Bu, her siyasetçinin rahat rahat başaracağı bir uğraş değildir. Trump bunu başardı. Seçimin ilk dönemlerine girerken hep söylenen şuydu; “Kamala Harris açık ara bu seçimi alır.” Hep bunu söylediler. Trump’a da doğrusu şans vermiyorlardı. Fakat son dönemece girildiğinde fark sürekli açılmaya başladı.

Trump inanmıştı ve neticeyi de başarılı bir şekilde aldı. Bu süreçte yanında sadece Elon Musk vardı. Elon Musk onunla el ele, baş başa verdi. Bütün bu yargı süreci de dahil olmak üzere bu kadar yüklenmelerine rağmen Trump, bence çok çok başarılı bir sınavı yılmadan, usanmadan atlattı. Neticede seçimi aldı. Sayın Trump ile samimi bir görüşme yaptık. O esnada aile yemeğindeydiler. Elon Musk ve Musk’ın çocuğu yanındaydı ve kendileriyle görüşmemizi bu şekilde yaptık. Seçim sürecini ve Türkiye – Amerika Birleşik Devletleri arasındaki iş birliğini ele aldık. Bundan sonraki sürece yönelik Türkiye ile ilgili de güzel ifadeleri oldu. Kendisini ülkemize davet ettik. Temenni ederim ki davetimize de icabet eder ve böylece Türkiye-Amerika Birleşik Devletleri arasındaki iş birliğini geçmiş dönemden farklı bir şekilde güçlendiririz.

Çünkü ABD ile aramızda F-35 konusu bulunuyor. S-400 ile ilgili bir süreç var. F-35 konusu ile ilgili Trump’ın başkanlığı döneminde Türkiye’den bahsederken “Parayı verdiler buna rağmen siz hala uçakları vermiyorsunuz?” beyanları bulunuyor. Yeni dönemde bu meseleleri bakalım nasıl bir zemine oturtacağız ve yolumuza nasıl devam edeceğiz? Bizim, Türkiye olarak müttefikimiz Amerika Birleşik Devletleri’nden beklentilerimiz biliniyor. Başta Filistin meselesi ve Rusya-Ukrayna krizi olmak üzere pek çok sınama ile karşı karşıyayız. Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri iş birliği ile bunların üstesinden gelmek mümkün. Trump’ın başkanlığıyla birlikte bölgesel ve küresel çapta yaşanan savaşların ve krizlerin son bulmasını ümit ediyorum. Sayın Trump’la daha önceki başkanlık döneminde de beraber çalıştık. Zaman zaman fikir ayrılıkları yaşansa da Türkiye ve ABD’nin model ortaklığı tartışılmaz.

SORU: İsrail’de yapılan kamuoyu araştırmaları halkın 3’te 2’sinin Donald Trump’a destek verdiğini gösteriyor. Öte yandan Amerikan başkanlık seçimlerini Trump’ın kazanmasının Ortadoğu için kritik bir dönem noktası olacağına dair analizler var. Lübnan saldırıları sonrası İsrail’in nihai hedefinin toprak genişletmek olduğuna dair artan kaygılar söz konusu. Amerikan seçimlerinin bu açıdan Ortadoğu’ya etkileri nasıl olacak?

Yeni dönemde Donald Trump ile görüşmelerimizi devam ettirerek Ortadoğu’daki gelişmeleri nasıl şekillendireceğimizi, bundan önce olduğu gibi telefon diplomasisiyle gelişmelere göre ele alacağız. Örneğin Suriye’den Amerika Birleşik Devletleri askerlerinin çekilmesi konusunu değerlendireceğiz. PKK/PYD/YPG terör örgütüne verdikleri desteği sonlandırmalarını nasıl olacak? Bunları bizzat telefonla kendisiyle de irtibat kurmak suretiyle görüşerek, konuşarak, belli bir zemine oturtacağımıza inanıyorum. Zira bundan önceki dönemde bizim Sayın Trump ile iletişim kurmakta hiçbir zorluk yaşamadık.

24 saatte irtibatımızı kuruyor ve buna göre de telefon diplomasisiyle netice almaya gayret ediyorduk. Bu dönemde ben bu yönde herhangi bir sıkıntımızın olacağına ihtimal vermiyorum. Trump’ın İsrail tarafından başlatılan bu çatışmaları sonlandırma vaatleri var biliyorsunuz. Biz o vaadin yerine getirilmesini ve İsrail’e “dur” denilmesini isteriz. Temenni ederiz, Sayın Trump’ın ikinci döneminde bölgede kalıcı barışın ve huzurun sağlandığı bir dönem inşa edilir. Biz barıştan ve huzurdan yanayız.

İsrail-Filistin meselesinde kalıcı çözümün ortaya konmaması şiddet sarmalını doğuruyor ve o döngüden bölgemiz kurtulamıyor. Biden dönemindeki politikaların devam ettirilmesi bölgede çözümsüzlüğü derinleştirir ve çatışmayı yayar. Bunu asla istemeyiz. Filistin ve Lübnan topraklarındaki İsrail saldırganlığını durdurmak için Sayın Trump’ın İsrail’e sağlanan silah desteğini kesmesinin iyi bir başlangıç olabileceğini söyleyebilirim. İsrail’in yayılmacı hedeflerini destekleyecek her adım, bölgedeki gerilimi artırabilir ve çatışma alanlarını genişletebilir. Bölge dışındaki ülkelerin tüm bu risklerin göz önünde bulundurularak Orta Doğu politikalarını şekillendirmesinde fayda var. Trump’ın ABD başkanlığını, Orta Doğu’daki siyasi ve askeri dengeleri ciddi biçimde etkileyecektir. Herkesin bölgede barışı ve istikrarı hedefleyen adımlar atması küresel barışın inşasına fayda sağlayacaktır. Aksi durumda çatışmaların yayılması, katliamların devamı herkese kaybettirir.

SORU: Donald Trump’ın NATO’nun Avrupalı üyelerine yaklaşımı, onlardan beklentisine dair düşünceleri malumunuz. Trump başkanlığında ABD’nin Ukrayna-Rusya meselesine yaklaşımı ne yönde değişecektir? Savaşın gidişatına dair beklentiniz ne yönde?

Trump açık sözlü biri. Geçmişte Merkel’e “Ben NATO’ya şu kadar para veriyorum, sen Almanya olarak ne veriyorsun?” demişti. Merkel’den orada bir çıt dahi çıkmadı. NATO’ya Amerika’dan sonra en yüksek seviyede para veren ülkelerden birisi de biziz. Bu noktada NATO içinde en fazla savunma harcaması yapan ülkelerden bir tanesi Türkiye. Bu dönemde de biz Amerika Birleşik Devletleri karşısında onun rakamını yakalamayabiliriz ama ideal seviyede olan ülkelerden bir tanesi olarak yolumuza devam ederiz. NATO içinde asker noktasında bir sıkıntı yok. Asker sayısı itibarıyla zaten iyiyiz.

Amerika Birleşik Devletleri öncülüğünde bazı Batı ülkelerinin Ukrayna’daki savaşın bitirilmesi için çaba sarf etmesi, orada çözümü hızlandırır. Biz, en başından beri hem Ukrayna’nın haklılığını ortaya koyduk hem bu savaşta barışın yanında yer almayı tercih ettik. Savaşın tarafı olmamız konusundaki yönlendirmelere kulak asmadık ve her iki tarafla da teması sürdürdük. Sorunların diplomasi yoluyla çözülebileceğine yönelik inancımızın Batı tarafından yeterince paylaşılmadığını gördük.

Trump döneminde meseleye çözüm perspektifinden yaklaşan bir ABD yönetimi görürsek biz bu savaşı kolaylıkla bitirilebiliriz. Daha fazla silah, daha fazla bomba, daha fazla kaos ve çatışma bu savaşı bitirmez. Daha çok diyalog, daha çok diplomasi, daha çok mutabakat barışın kapısını aralar. Biz her iki tarafı da aynı masa etrafında buluşturmayı başarmış bir ülkeyiz. Bunu defalarca yaptık ve yine yapabiliriz. Bu savaş artık bitmelidir. Biz gayretlerimizi barış için yoğunlaştırdık ve buna devam edeceğiz. Umarız yeni dönemde yeni başlangıçlar yapar ve tüm çatışmaların ve savaşların sona erdiği bir dünyaya kavuşuruz.

SORU: Avrupa Birliği’ne üyelik sürecini sormak istiyorum. Konuşmanızın başında değindiniz. AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile görüştünüz ve bugün “Türkiye’nin AB’ye katılım sürecinin yıllardır engellenmesinin makul bir izahı yoktur.” dediniz. Bugün von der Leyen de sosyal medya paylaşımında “AB – Türkiye ortaklığının güçlenmesi ortak bölgemize fayda sağlayacaktır.” dedi. Bu konuda yeni bir gelişme söz konusu mu? Avrupa Birliği’yle müzakerelere ilişkin gidişat ne yönde?

Görüşmemizde bugün von der Leyen’de böyle bir tavrı henüz görmüş değiliz. Bunlar hala görüşme aşamasında attığımız adımlar. Eğer bize hakikaten böyle bir açılım sağlarlarsa bunu paylaşırız. Gerek Dışişleri Bakanlığımız gerek Avrupa Birliği ile ilgili arkadaşlarımız muhatapları ile temaslarını sıklaştıracak. Biz de liderlerle görüşmelerimizde bu konuyu ele almayı sürdürecek ve inşallah hayırlı bir netice için gayret edeceğiz. Türkiye’nin potansiyelinin herkes farkında. Son dönemde Avrupa’nın Türkiye ile iş birliği konusundaki gayretleri de bunun göstergesi.

Biz Avrupa Birliği’ne üyelik konusunda tam üyelik hedefimize bağlıyız ve bununla ilgili adımlarımızı attık, atıyoruz. Avrupa Birliği ile siyasi bariyerlere takılmadan, eşit koşullarda ve göz hizasında bir ilişki biçiminden yanayız. Biz Avrupa Birliği’nden kaybedilmiş zamanı telafi edecek hızda vizyoner bir yaklaşım bekliyoruz. Bunu Avrupalı muhataplarımıza her fırsatta söylüyoruz. Gümrük Birliği’nin güncellenmesi ve vize serbestisi konusunda adım atılması iyi bir başlangıç olacaktır. Bize verilen sözlerin tutulması Avrupa Birliği’nin de samimiyetini ortaya koyması açısından bir fırsattır. Çünkü biz verdiğimiz tüm sözleri tutarak o sınavdan zaten çoktan geçtik.

SORU: Efendim, Kırgısiztan’daydınız, Türk Devletleri Teşkilatı’nın 11. Devlet Başkanları Zirvesine katıldınız. Burada bir dizi anlaşma imzalandığını ifade ettiniz. 19 anlaşma imzalandı ama bir tanesi oldukça önemliydi, güvenlik bağlamında bir imza gerçekleştirildi. Zirvede güvenlik konusunda koordineli afet ve acil durum müdahalesi sağlamayı amaçlayan sivil koruma mekanizması anlaşması imzalandı. Bu anlaşma ileride Türk Devletleri Teşkilatı’nın bir ortak ordu kurmasının öncü adımlarından biri diyebilir miyiz?

Bu çok ileri bir ifade olur. Şu anda öyle bir görüntü söz konusu değil. İleride ortak bir ordu kurma gibi bir çalışma, bir gayret şu anda Türk devletleri arasında bulunmuyor. Sivil Koruma Mekanizması Anlaşması, bölgedeki güvenlik iş birliğini artırma adına önemli bir adım. Afet ve acil durum müdahalelerinde koordinasyon sağlamak, devletlerimiz arasındaki derin iş birliklerini güçlendirecektir. Bu anlaşmanın temel amacı afet ve acil durumlarda Türk Devletleri Teşkilatı üyelerinin dayanışmasını artırmaktır. Bu dayanışma bizleri afetlere ve afet sonrası süreçlere daha hazırlıklı ve dayanıklı kılacak.

Biliyorsunuz bunun fikri temelini asrın felaketi sonrası ülkemizde düzenlediğimiz olağanüstü zirvede atmıştık. Bu anlaşma Türk Devletleri Teşkilatı’nın birlik ruhunu biraz daha kuvvetlendirecektir. Afet ve acil durumlarda dost ve kardeşlerimizle dayanışmanın ne kadar önemli olduğunu yaşayarak bir kez daha öğrendik. Ülkelerimiz arasında eğitim, tatbikat ve teknoloji transferi gibi konular gündemimizde ve bu konuda atılan adımlar var. Tüm bu gelişmeler, güvenlik alanında daha derin bağların kurulmasına yardımcı olabilir. Bu süreçler zaman alır ve çeşitli siyasi, ekonomik ve toplumsal dinamiklerden etkilenir. Çağımızda ittifakların, birliklerin ve uluslararası teşkilatların önemi birkaç kat artmıştır. Bu tip dayanışma temelli adımlar teşkilatların gücüne güç katar.

SORU: Türkiye-Kırgızistan ilişkilerinin daha da perçinleştiği önemli bir ziyarete şahitlik ettik. Bu ziyaretin önemli gündemlerinden birinin de ülkedeki FETÖ okullarının Maarif Vakfı’na devredilmesi konusu olduğunu biliyoruz. Bu konuda bir ilerleme kaydedildi mi? Farklı ülkelerle de benzer talepleriniz vardı, beklentileriniz vardı. Örgüt elebaşının ölümünün Türkiye’nin bu mücadelesine olumlu katkısı olacağını değerlendiriyor musunuz?

Her şeyden önce bu konu sizin de ifade ettiğiniz gibi Türkiye’yi adeta huzurlu kılan bir adım olmuştur. Kırgızistan FETÖ’nün tutunmaya çalıştığı, örgütün hedefindeki ülkelerden biri. Son zamanlarda bu sinsi örgütle mücadele konusunda etkin adımlar atılıyor. Manas Üniversitesi’nde öğrencilere hitabımda “aklınızı kiralamaya, şahsiyetinizi gasp etmeye çalışanlara prim vermeyin” uyarısında bulundum. Çünkü FETÖ ve benzeri tüm terör örgütleri insanları mankurtlaştırıp kullanmak ister.

Bu anlamda terör örgütlerinin birbirlerinden farkları yok. Hepsi iradesiz, bilinçsiz, şahsiyetsiz kullanışlı robotlar ister ve onları hedeflerine saldırmakta kullanır. FETÖ’nün faaliyet gösterdiği bütün ülkelere örgütün gerçek yüzünü anlatıyor, onların ve nesillerinin güvenliği için bu kanserli hücreyi kesip atmaları, onlarla mücadele etmeleri tavsiyesinde bulunuyoruz. FETÖ’nün taktığı maskelerin ne kadar çeşitli olabileceğini, örgütün hipnoz yöntemlerini, onlarla mücadelenin bir güvenlik meselesi olduğunu örnekleri ile izah ediyoruz. Bizi anlayanlar, tehlikeyi fark edenler Kırgızistan örneğinde olduğu gibi harekete geçiyor. Örgütün oluşturduğu tehlikenin farkında olanların sayısı artıyor. Bu artışı sağlamak için biz de gayretlerimizi hiç sonlandırmayacağız.

Bu aynı zamanda bir terörle mücadele faaliyetidir. Terörle mücadelenin her şeklinden bir milim bile geri adım atmayız. FETÖ ile mücadelenin uluslararası boyutu oldukça önemli. Bu örgütün yurtdışındaki yapılanmalarına karşı kapsamlı mücadelemiz her alanda sürüyor. Özellikle eğitim alanında alınacak tedbirlerin öneminin anlaşılmasından ve bu örgütün elindeki eğitim tesislerinin Maarif Vakfımıza devri konusunda adımlar atılmasından memnuniyet duyuyoruz. FETÖ’nün elinde tuttuğu okulların kontrolünü ve yönetimini Maarif Vakfının eğitim anlayışıyla uyumlu hale getirmeyi sürdürüyoruz. Kırgızistan’da da Maarif Vakfımızın etkinliğini yakında çok daha güçlü şekilde hissedeceğiz. Biz FETÖ ve diğer tüm terör örgütleri ile mücadelemizde kararlıyız ve mesafe almaya devam ediyoruz.

SORU: Sayın Cumhurbaşkanım, Gazze ile ilgili bir soru sormak istiyorum. İsrail’in Gazze soykırımı 13’üncü ayını geride bıraktı. Siz de bu süre zarfında 30’a yakın uluslararası zirveye katıldınız. Bu zirvelerin hepsinde Gazze’yi ilk gündem başlığı olarak masaya yatırdınız, yüzlerce telefon görüşmesi yaptınız. İki önemli zirveyi geride bıraktık. İlk sorum, İslam ve Türk dünyasının Gazze konusunda üzerine düşeni yaptığını düşünüyor musunuz? Bir de Sayın Cumhurbaşkanım İsrail ile ticaret meselesinde son günlerde iftiraların ortaya çıktığına şahit oluyoruz. Türkiye İsrail ile ticareti tamamen kapattıktan sonra Filistin tarafının talebiyle bir mutabakat imzalandı. Çünkü Filistin’de milyonlarca Müslüman kardeşimiz var, oraya giden ürünler var. Bu konuyla ilgili değerlendirmeniz nedir?

Ne yazık ki adı sanı duyulmayan veyahut da şöyle kasaya, tartıya çıkarsan gramı, kilosu beş para etmeyen bazı kimseler İsrail’le ilişkiler konusunda bize garip garip iftiralar atıyorlar. Maalesef bazı partiler hala oralardan bir şeyler beklemeye çalışıyorlar. Şu an itibarıyla biz İsrail’le ticari ilişkileri kestik. Bundan sonraki süreçte de mümkün olduğunca biz, İsrail ile ilişkilerimizi kesmiş olarak yolumuza devam edeceğiz. Bunların elinde herhangi bir güç yok, atacakları veya attıkları adım yok ama iftiraya gelince iftira diz boyu.

Biz aynı kararlılıkta yolumuza devam edeceğiz. Mısırla dayanışma halinde, buralarla ilgili adımlarımızı kararlı bir şekilde sürdürecek ve İsrail’e bu noktada prim vermeyeceğiz. İsrail Filistin’i onlarca yıldır işgal ediyor. İnsanlar yıllardır açık hava hapishanelerinde yaşam mücadelesi veriyor. Bugün Gazze’de yaşananlar kelimenin tam anlamıyla soykırım. Çoğu çocuk ve kadın masum insanlar vahşice katlediliyor. Bir avuç toprak parçasına hapsedilen 2 milyondan fazla kişinin üzerine bomba yağdırılıyor.

Maalesef insanlık adına utanç verici günlerden geçiyoruz. Bizim Gazze’deki mezalimi anlatma mesaimiz bitmeyecek. Her fırsatta İsrail’in zulmünü, insan hakları ve uluslararası hukuk ihlallerini dile getireceğiz. Herkes Gazze’deki katliamları, bebeklerin, annelerin çığlıklarını unutsa bile biz unutmayacak ve unutturmayacağız. Netanyahu ve çetesi yaptıklarının hesabını mutlaka verecek. Onların peşindeyiz ve cinayetlerinin hesabını vermeden bırakmayacağız. Türkiye olarak elimizden ne geliyorsa, ne kadar imkânımız varsa Gazzeli kardeşlerimiz için seferber etmeye çalıştık. Bugüne kadar 85 bin tonun üzerinde insani yardım malzemesini Mısırlı yetkililerin de desteğiyle Gazze’deki kardeşlerimize ulaştırdık. Bu rakamlara bakarak Gazze’ye en fazla yardım ulaştıran ülke olduğumuzu söyleyebiliriz.

SORU: Türkiye’nin Irak’ın kuzeyi ve Suriye’de yürüttüğü askeri harekatlarda sınırlarımız boyunca 30-40 kilometre derinliğinde bir güvenlik koridoru oluşturma ve bölgeyi teröristlerden tamamıyla arındırma politikasında kararlılığımız tam. Terörü kaynağında yok etme anlayışını vurguluyorsunuz. Bu kapsamda önümüzdeki günlerde terörle mücadelede nasıl adımlar atılacak?

Terörle mücadelemizde değişen bir şey olmayacak. Kararlılığımızı aynı şekilde devam ettireceğiz. Bu 30-40 kilometrelik derinlik meselesi aynen devam edecek. Şu an itibariyle Suriye ve Irak’taki derinliklere girme, oradaki teröristleri takip etme ve terörü kaynağında kurutma mücadelemiz tavizsiz devam ediyor. Sınırlarımızın ötesinde bir teröristan kurulmasına müsaade etmeyeceğimizi sözle ifade ettiğimiz gibi, fiilen de ortaya koyuyoruz. Bu mücadeleden geri adım atma, mücadeleyi gevşetme asla söz konusu değildir, bu olmayacaktır.

Terörist unsurlara bırakılabilecek en küçük boşluğun ulusal güvenliğimize yönelik büyük bir tehdit olduğunun bilincindeyiz ve boşluk bırakmadan terörle mücadelemizi sürdürüyoruz. Türkiye, kendini korumak için gereken önlemleri almaktan asla çekinmeyecek. Sınır güvenliğimize yönelik attığımız her adım, teröristlerin geçiş yollarını kapatmayı hedefliyor ve gelişmiş teknoloji ve personel yığınakları ile sınır güvenliğimizi artırıyoruz. Biz terörle kesintisiz bir mücadele halindeyiz ve bu ancak son terörist etkisiz hale getirilince ülkemize yönelik bu tehdit ortadan kaldırılınca biter.

SORU: Sınır ötesinde PKK’ya yönelik operasyonlar devam ederken, yurt içinde terörle mücadelenin kapsamı yerel yönetimler üzerinden mi genişletilecek? Çünkü, Mardin, Batman ve Halfeti belediyelerinde de Esenyurt Belediyesinde olduğu gibi bir süreç yaşanmıştı. Ahmet Özer’in ve diğer terörle bağlantılı, terör suçundan yargılanan isimler hakkında CHP’nin de birtakım söylemleri ve açıklamaları olmuştu. Ancak tam da iç cepheyi kuvvetlendirme mesajları verilirken CHP’nin bu söyledikleri ne anlama geliyor? CHP ve DEM’in içerisinde bir panik havası olduğunu da görüyoruz. Bu paniğin ana sebebi Kandil’in baskısı mı?

Bu konuda Kandil’in baskısı olur veya olmaz bu önemli değil. Seçim kampanyasında bir şey söylemiştik. Dedik ki; ‘kesinlikle hak eden makama oturur ama hak etmeyen, makamını suiistimal eden, kesinlikle bedelini öder. Yargı, başsavcı ve savcılar bu konuda çok ciddi bir dirayet ortaya koyuyorlar. Ben bu dirayetleri sebebiyle yargıyı tebrik ediyorum. Bu süreç içerisinde attıkları adımlarla aldıkları mesafeyle ben inanıyorum ki halkımın güvenini de kazanıyorlar. Çünkü yargı eğer dik durursa halkımın da yargıya olan güveni artarak devam eder. Terörle demokrasinin, terörle sivil siyasetin aynı koltukta taşınmayacağını her zaman söyledik, söylüyoruz. Seçilmiş olmak, kimseye terörle kol kola, yan yana yürüme hakkı vermez.

Siyasetçinin görevi halkına, şehrine, ilçesine hizmettir; bölücü elebaşlarına hizmetçilik yapmak değildir. Milletin imkanlarının, Kandil’deki ve Avrupa’daki terör baronlarına veya bölücü örgütün şehir yapılanmasına peşkeş çekilmesine göz yummayız. Adı geçen şahıslarla ilgili yargı kararları, deliller, iddialar, bilgi ve belgeler ile yürütülen soruşturmaları hep beraber takip ediyoruz. Yargıdan, artık ayyuka çıkan bu vahim iddiaları ve suçu görmezden gelmesini bekleyemeyiz. Muhalefet yargıyı görevini yaptığı için baskı altına almaya kalkmamalıdır. Hele hele savcıları tehdit etmek, hukuk insanlarını hedef göstermek ve onlara hakaret etmek tam anlamıyla eşkıyalıktır. Biz bu baskılara, bu hakaretlere boyun eğmeyiz. Siyasi nezaketimizi sonuna kadar koruruz, ama tehdit siyasetine eyvallah etmeyiz.

SORU: Kamuda tasarruf genelgesi açıklandığında bazı CHP’li belediye başkanları bunun kendilerine yönelik bir operasyon olduğunu iddia etmişlerdi. Gelinen noktada bir konsere milyonlarca lira ödeme yapıldığı ortaya çıktı. Adı geçen sanatçılar da paylaşımlarında, bu paraları almadıklarını iddia ettiler. Bir yanda böyle bir tablo, diğer yanda ödenmeyen maaşlar, grevler, vesaire nedeniyle toplanmayan çöpler var. Bu konudaki yorumunuz nedir?

CHP’nin seçim mantalitesi, mantığı her zaman böyle çalışmıştır. Bu süreci en hayırlı şekilde yargı işletiyor. Üzerine üzerine gidecekler. Çünkü eğer biz bu pislikleri temizleyemezsek, şunu bilelim ki ülkemizin geleceği de pek hayra alamet olmaz. Şu anda ben yargının çok sağlam yere bastığını görüyorum. Açıklanan rakamlar basit rakamlar, ufak rakamlar değil. Bu rakamlarla ilgili belgeler ortaya çıktığında bunlar ne diyecekler? Bunun hesabını vermeleri lazım. Millete hizmete dönüşmesi gereken kaynakların nasıl har vurup harman savurma anlayışı ile sağa sola saçıldığının somut bir göstergesidir bu durum.

Kamuya borçlarını ödemeyen belediyeler milyonluk eğlenceler tertip ediyor. Millet adına borçlar istendiğinde “bizi çalıştırmıyorlar” feryatları koparan bir zihniyetle karşı karşıyayız. CHP’li belediyeler her zaman için sorumsuz bir yönetim anlayışı ve kamu kaynaklarının heba edilmesinin net bir göstergesi olmuştur. Özellikle işçi grevlerinin yaşandığı, temel belediyecilik hizmetlerinin verilmediği bir ortamda, belediyelerin önceliklerini sorgulamak gerekiyor. Ancak CHP’li belediyelerde sorumluluk bilinci yok.

CHP’nin yönettiği şehirlerden bir bir çöp dolu sokaklar, çamurlu çukurlu yollara ilişkin haberler geliyor. Biz zaten her fırsatta CHP’nin çöp, çamur, çukur olduğunu anlatıyoruz. Maalesef milletimiz acı bir şekilde bu sözlerimizin ne kadar haklı olduğunu görüyor. CHP’li belediyeler, kamunun kaynaklarını hoyratça harcarken, halkın temel ihtiyaçlarını karşılayamıyorsa bunların hesabının sorulması gerekir. Bu hesabı milletimiz adına sormaktan çekinmeyiz. CHP’de her zaman olduğu gibi bugün de siyasi sorumluluk ve mali disiplin konusunda ciddi bir eksiklik söz konusu.

SORU: Ekonomiye dair son dönemde oldukça olumlu gelişmeler var bizi mutlu eden, sevindirici gelişmeler… Dünya’da 3 tane kredi derecelendirme kuruluşu sadece Türkiye’yi 2 kademe arttırdı. Bunun dışında son 5 ayda enflasyon oranı yüzde 75’ten yüzde 48’e kadar geriledi. Önümüzdeki döneme dair öngörünüz nedir? Ekonomiye dair nasıl bir perspektif, fotoğraf ortaya çıkacaktır?

Enflasyon artık sürekli olarak inişte olacaktır. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Son 2 ay içerisinde enflasyonda bu inişleri hep beraber göreceğiz. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Şu an itibariyle bu iniş emaresi kendini göstermektedir. Hiç tereddüte mahal bırakmadan inşallah enflasyondaki bu düşüşü göreceğiz. Benim yaklaşım tarzımı biliyorsunuz. İnşallah faizle birlikte enflasyon da düşecek. Bundan hiç endişeniz olmasın. Benim ekonomideki mantığım bu. Bir ekonomist olarak aldığım, öğrendiğim bilgi bu. Hatırlayın Mehmet Bey’in yine Maliye Bakanı olduğu dönemlerde faiz 4 küsür seviyesindeydi.

Enflasyon da 5,6’ya kadar düşmüştü. Şimdi bunu yeniden inşallah ülkemizin gündemine getireceğiz. İstikrarlı bir mali politika ve yapısal reformların uygulanmasıyla bu olumlu trend devam edecektir. Ayrıca, dış ekonomik koşullar ve küresel piyasalardaki gelişmeler de Türkiye’nin ekonomik durumunu etkileyecektir. Her türlü riski göz önünde bulundurularak attığımız ekonomik adımlarımızı aynı kararlılıkla ve disiplinle sürdüreceğiz. İnanıyorum ki önümüzdeki yıl enflasyonu gündemimizden çıkartacak, yeni ve büyük yatırımlara odaklanacağız. Küresel krizlere, dalgalanmalara karşı ekonomik savunmamızı güçlendiriyor, ekonomik bağımsızlığımızı koruyacak adımları atıyoruz.

Paylaşın