Kılıçdaroğlu: SADAT, Suriye Konusunda Erdoğan’ın Talimatıyla Farklı Roller Üstlendi

SADAT’ın Suriye konusunda “farklı roller üstlendiğini” söyleyen CHP Lideri Kılıçdaroğlu, “Buna ilişkin açıklamalar, duyumlar, görseller hepsi var. Yasadışı bir işlem yasal görünümlü bir dernek aracılığıyla yapılıyor” dedi.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “uluslararası savunma danışmanlığı” yaptığını söyleyen SADAT’a gerçekleştirdiği ziyaret hakkında Cumhuriyet gazetesinden Orhan Bursalı’ya açıklamalarda bulundu.

CHP liderinin ifadeleri şöyle:

Sayın Kılıçdaroğlu, aniden SADAT örgütünün kapısına dayandınız milletvekillerinizle beraber, gündemde yokken.. Ciddi bir duyum almadan hareket etmezsiniz. Size gelen mesajda ne deniyordu?

“SADAT gibi bir kuruluş demokratik bir ülkede dernek adı altında örgütlenemez. Gayri nizami harp, sabotaj, terör gibi konularda insanları alıp eğitmek bir derneğin işi değil. Eğer bunu bir dernek üstlenmişse ve bu bağlamda iktidardan da destek alıyorsa, Türkiye sağlıklı bir demokratik sistem oluşturamaz. Bu durumu eleştirmek lazım ama insanlar korkuyor, çünkü bu kuruluşun ne yapacağı belli değil. Ayrıca, daha garip olan, bu derneğin başkanının daha düne kadar Erdoğan’ın başdanışmanlığını üstlenmiş olması. TSK var, Emniyet, MİT var, bunları bir tarafa bırakıyorsunuz, gayri nizami harp konusunda, sabotaj, suikast nasıl düzenlenir gibi konularda insanları eğiten bir derneğin başkanlığını yapan eski askeri, başdanışmanlığınıza getiriyorsunuz. Özellikle Suriye konusunda bu derneğin Erdoğan’ın talimatıyla farklı roller üstlendiği kanısındayım. Buna ilişkin açıklamalar, duyumlar, görseller hepsi var. Yasadışı bir işlem yasal görünümlü bir dernek aracılığıyla yapılıyor.”

Bu örgütün iç siyasete de benzer müdahaleleri olabileceğini mi söylüyorsunuz?..

“Evet, Saray’ın talimatıyla yasadışı bir işleme girenler, aynı talimatla yurtiçinde de bu işleri yapabilir. Aslında iki taraf da yasadışı işlem yapıyor. Geçmişte biz suikastlarla ortalığın karıştırılacağı duyumları aldık, bunları ben de başka liderler de dillendirdi. Bu konuya toplumun dikkatini çekmek istiyoruz, seçimler var, seçim güvenliği söz konusu. Demokratik bir ülkede seçim güvenliği elbette ki Emniyet güçleri, valisi, kaymakamı, sandık kurulu yöneticileri, siyasi partilerin temsilcileri görevlerini yasal çerçevede yaptıkları bir ortamda alınır.Eğer siz bu yasal ortamı yok etmek ve daha farklı bir ortamda seçime gitmek istiyorsanız, o zaman ciddi sorunlar var demektir. Buna toplumun dikkatini çekmek istedim.”

Size ulaştırılan belge-duyumda ne söyleniyordu?

“Bu konuya girmek istemem… Kamuoyunun dikkatini bunların üzerine çekmemiz lazım; bunlar, toplumu sarsacak olaylar yapmasınlar.

Anketler iktidarın kaybedeceğini gösteriyor. Ama toplumda şöyle bir inanç da var: Cumhurbaşkanı iktidarı öyle kolay kolay teslim etmez. Buna katılıyor musunuz?

Seçimler olacak ve biz demokratik yollardan Erdoğan’ı göndereceğiz buna inanıyorum. Elbette ki Erdoğan gitmemek için toplumu tahrik edebilir, ama bu tahriklerden toplum özenle kaçınmalı, demokratik yollardan onu göndermek gibi bir güzellik var…”

SADAT örgütünün toplumu sarsacak eylemlere girişmesi konusunda endişeniz ne ölçüde?

“SADAT ve benzer kuruluşların hepsine meydan okuyoruz, herkes korkusuzca gitmeli ve oyunu kullanmalı, bu süreç bu tür olayları düşünenleri planlayanları hayal kırıklığına uğratacak… İnsanlarda “Yahu sandığa gitsem de bir şey değişmeyecek, nasıl olsa bunlar gitmeyecek” algısını beslemek istiyorlar. Bu algıdan toplumun kesinlikle kurtulması lazım… Evet biz sandığa gideceğiz ve bu ülkeye demokrasiyi demokratik yollarla getireceğiz, bu inançla sandığa gitmeli.”

Paylaşın

AK Parti, Seçim İçin Kendine İki Rakip Belirledi

AK Partili siyasetçilere göre ülkenin temel sorunlarına somut çözüm önerileri sunamayan muhalefetin şansı yok. Kulislerde “AK Parti’nin iki rakibi var. AK Parti’nin rakibi AK Parti’dir. AK Parti’nin rakibi ekonomidir” deniliyor. Bu söylemin anlamı ise AK Parti’ye rakip olacak unsur, AK Parti tarafından hayata geçirilemeyenler.

Son seçim anketlerinde AK Parti’deki oy kaybı göze çarpıyordu. Daha önceki anketlerde 40-45 bandında çıkan AK Parti, yüzde 35’lere kadar geriledi. Ancak AK Parti MYK üyesi Mustafa Şen, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada oy kayıplarını telafi ettiklerini ve şu anda partilerinin oy oranının yeniden yüzde 40’lara ulaştığını belirtti. Şen ayrıca, yüzde 45 ve 46’ya da hızla çıkacaklarını dile getirdi.

Oy kaybı var ama kayma yok

Gazete Duvar’da yer alan habere göre parti kulislerinde konuyla ilgili dikkat çeken bir görüş hakim. Partililer oy kaybı olduğunu görüyor ancak bu oyların başka yere gittiğini düşünmüyorlar.

Ak Parti’nin iki rakibi var

Hala birinci parti olduklarını belirten AK Partili siyasetçilere göre ülkenin temel sorunlarına somut çözüm önerileri sunamayan muhalefetin şansı yok. Kulislerde “AK Parti’nin iki rakibi var. AK Parti’nin rakibi AK Parti’dir. AK Parti’nin rakibi ekonomidir” deniliyor. Bu söylemin anlamı ise AK Parti’ye rakip olacak unsur, AK Parti tarafından hayata geçirilemeyenler.

“Erdoğan bitti demeden bitmez”

Ekonominin düzelmesi ve parti teşkilatının canlanması, yeniden organizasyonuyla sorunların üstesinden gelinip seçimlerin kazanılacağına inanılıyor. AK Partili bir siyasetçinin bir de dikkat çeken sloganı var. “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başarılı liderliğine güveni ifade ettiğini” söylediği slogan şöyle: “Tayyip Erdoğan bitti demeden bitmez.”

Paylaşın

Kılıçdaroğlu, SADAT Hamlesiyle İktidara Bir Mesaj Verdi

“Seçime doğru, suikast-provokasyon-terör duyumu alan CHP Lideri Kılıçdaroğlu, SADAT hamlesiyle, iktidara bir mesaj verdi. Testi kırılmadan ‘Aklınıza bile getirmeyin’ dedi. Geçmişten öğrenen insan, geleceğe de yön verir. Yeter ki izleyici olmak yerine müdahaleyi seçsin.”

Cumhuriyet yazarı Barış Terkoğlu, seçime doğru gidilirken, suikast-provokasyon-terör duyumu aldığını belirttiği CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun SADAT “hamlesi” ile iktidara bir mesaj verdiğini söyledi.

“SADAT bir günde doğmadı. Kumpas davalarıyla eşzamanlı büyüdü” diyen Terkoğlu, “Adnan Tanrıverdi’nin anlattığına göre, kumpas davalarının propagandasını yapan ASDER de şeriat anayasasıyla gündeme gelen ASSAM da SADAT’ın öncülüydü. Bunun ötesinde 28 Şubat davasının hazırlayıcısı onlardı. Davadaki 387 asker müştekiden 128’i, ASDER’in hazırladığı basmakalıp dilekçeleri verdi. Siviller arasında da sekiz kişi SADAT danışmanıydı” hatırlatması yaptı. Terkoğlu, devamında şunları kaydetti:

“TSK’de, Atatürkçüleri tasfiye eden kumpasları destekleyen SADAT’ın öncülü ASDER. Şeriat anayasası yazan SADAT’ın ağabeyi ASSAM. TSK’ye personel seçen mülakatlara giren, TSK’den ayrılan genç personeli bünyesine alıp gayri nizami harp eğitimi verdiren SADAT. Suikast, sabotaj, tedhiş-terör kabiliyeti kazandıran kurslar…

Öyle anlaşılıyor ki seçime doğru, suikast-provokasyon-terör duyumu alan Kılıçdaroğlu, SADAT hamlesiyle, iktidara bir mesaj verdi. Testi kırılmadan ‘Aklınıza bile getirmeyin’ dedi. Geçmişten öğrenen insan, geleceğe de yön verir. Yeter ki izleyici olmak yerine müdahaleyi seçsin.”

Yazının tamamı için TIKLAYIN

Paylaşın

Avrupa Konseyi’nden Osman Kavala Hamlesi: Raportör Gönderiyor

Avrupa Konseyi’nin yasama organı Parlamenter Meclisi (AKPM), 18-20 Mayıs günlerinde İstanbul ve Ankara’da temas ve incelemelerde bulunmak üzere iki raportörünü gönderiyor. Raportörlerin, AKPM’nin Türkiye hakkında yürüttüğü denetim süreci ve Osman Kavala davasına ilişkin görüşmeler yapması öngörülüyor.

Kavala’ya ağırlaştırılmış müebbet cezası verilmesinin ardından gerçekleşecek temaslar, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nce başlatılan ihlal süreci açısından da önem taşıyor. İngiliz parlamenter John Howell ve Letonyalı parlamenter Boris Cilevis, 18-20 Mayıs günlerinde İstanbul ve Ankara’da olacak.

AKPM’nin Türkiye’nin denetim sürecini yürütmek için atadığı iki raportör, 25 Nisan’da sonuçlanan Gezi Davası kapsamında iş insanı Osman Kavala’ya ağırlaştırılmış müebbet ve diğer yedi sanığa 18’er yıl hapis cezasının verilmesinin ardından ilk kez Türkiye’de temaslarda bulunacak.

AKPM tarafından araştırma ve bilgi toplama amaçlı (fact-finding mission) kapsamında Türkiye’ye gönderilen raportörlerin, Adalet Bakanlığı temsilcileri, adli merciler ve cezaevleri ile ilgili birimler, baro ve avukatlar, sivil toplum temsilcileri ile bir araya gelmesi öngörülüyor. Bu incelemelere ilişkin ilk gözlemlerini 24 Mayıs’ta ilgili komisyona aktaracak olan gözlemciler, daha sonraki dönemde AKPM’ye raporlarını sunacak.

Raportörlerin ziyareti, Ankara ile Strasburg merkezli Avrupa Konseyi arasındaki ilişkilerin çok zorlu bir süreçten geçtiği bir dönemde olması açısından önemli.

Strasbourg’la iki ayrı süreç

Türkiye, kurucu üyeleri arasında olduğu Avrupa Konseyi ile iki ayrı sıkıntılı süreçten geçiyor. Birincisi AKPM tarafından 2017’den bu yana sürdürülen siyasi denetim süreci.

Diğeri de Türkiye’nin iş insanı Osman Kavala ile ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarını uygulamaması nedeniyle konseyin siyasi organı Bakanlar Komitesi tarafından Şubat 2022’de başlatılan “ihlal prosedürü.”

Her iki süreci birbirine bağlayan temel unsur, Türkiye’nin insan hakları ve demokrasi ile ilgili olarak Avrupa Konseyi üyeliğinden kaynaklanan zorunluluk ve taahhütleri onurlandırmaması olarak görülüyor.

AKPM, Nisan 2017’de yaptığı bir oylama sonucunda Türkiye’ye karşı denetim prosedürünü başlatmıştı. Avrupalı milletvekillerinin büyük çoğunluğunun oyuyla başlatılan prosedürün nedeni olarak Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları konusunda ciddi gerileme içinde olması ve özellikle uygulanan olağanüstü hal kapsamında ciddi insan hakları ihlallerini saptanması olarak gösterilmişti.

Türkiye’nin siyasi denetimden çıkması için yerine getirmesi gereken sekiz koşul bulunuyor. Koşullar arasında OHAL’in kaldırılması, Meclis iradesini by-pass edecek OHAL kararnamelerinin yayımlanmaması, kamu görevlilerin kitlesel işten çıkarılmalarının sona erdirilmesi, tutuklu siyasetçi ve belediye başkanları ile gazetecilerin serbest bırakılması, medyanın ifade özgürlüğünün güvence altına alınması ve anayasal değişikliklerle ilgili olarak Venedik Komisyonu’nun tavsiyelerinin uygulanması yer alıyordu.

OHAL’in sona erdirilmesiyle bu koşullardan bazıları ortadan kalktı ancak geri kalan taleplerle ilgili somut ve anlamlı adım atılamaması, Türkiye’nin siyasi denetim sürecindeki süresini uzatan bir unsur olarak görülüyor.

Resmi ziyaret iptal edilmişti

AKPM’nin atadığı iki raportör, düzenli aralıklarla Ankara’ya yaptıkları temaslarla denetim sürecine ilişkin atılan ve atılacak adımları ele alıyor. Aslında Howell ve Cilevis, aynı görev kapsamında 24-25 Mayıs günlerinde Ankara’da resmi temaslarda bulunacaktı ancak Kavala kararının açıklanması üzerine bu ziyaret iptal edildi. Böylece AKPM, Türkiye’nin siyasi denetimden çıkmasına ilişkin diyalog sürecini devam ettirmeyeceği mesajını vermiş oldu.

Bunun yerine raportörleri daha çok Kavala davasını incelemek üzere Türkiye’ye gönderen AKPM Başkanı Tiny Cox, iş insanına verilen cezayı “şok edici” olarak nitelerken Bakanlar Komitesi’nin ihlal prosedürünün işlediği uyarısında bulunmuştu.

En son CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’na verilen yaklaşık 5 yıl hapis cezasına en çok tepki veren kurumlardan biri de AKPM oldu. Türkiye raportörleri Howell ve Cilevis, Kaftancıoğlu ile ilgili kararın açıklanmasından sonra yaptıkları ortak açıklamada, “Canan Kaftancıoğlu’nun yeri siyasi arenadır, cezaevi değil. Türk yetkilileri anti-demokratik uygulamalara son vermeleri için uyarıyoruz,” ifadelerini kullandı.

Raportörler, yargıyı kötüye kullanarak muhalif seslerin kesilmeye çalışıldığını kaydederken bu durumun Türk demokrasisi için ciddi bir tehlike oluşturduğunu da kaydetti. Bu gelişmeleri gelecek rapora yansıtacak olan raportörlerin görüşlerinin, hem denetim süreci hem de Kavala davası ile ilgili başlatılan ihlal prosedürünü yakından ilgilendireceği öngörülüyor.

Bakanlar Komitesi AİHM kararını bekliyor

Türkiye ile Avrupa Konseyi arasındaki en ciddi konu ise Bakanlar Komitesi tarafından başlatılan “ihlal prosedürü.” Konseyin siyasi organı konumundaki Bakanlar Komitesi, 2 Şubat 2022’de oy çokluğuyla aldığı karar sonrası Osman Kavala davasında AİHM’in aldığı kararı uygulamayan Türkiye’ye yaptırım yolunu açacak olan ihlal prosedürünü başlattı.

AİHM, Ekim 2017’de anayasal düzeni ve hükümeti ortadan kaldırmak suçlarından dolayı hapse atılan Kavala’nın başvurusunu kabul etmiş ve Kavala’nın tutukluğunun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5.1, 5.4 ve 18. Maddelerine aykırı olduğunu saptamıştı. Mahkeme, Mayıs 2020’de kesinleştirdiği karar kapsamında Türkiye’den Osman Kavala’yı derhal serbest bırakma çağrısında bulunmuş ancak bu çağrılar karşılık bulmamıştı.

Bakanlar Komitesi, ihlal prosedürü uyarınca Türkiye’nin söz konusu davayla ilgili kararları uygulayıp uygulamadığını AİHM’e sorma kararı almıştı. Diplomatik kaynaklar, AİHM’in son gelişmeler kapsamında değerlendirmesini 6 aylık bir süre içinde tamamlaması ve kararı Bakanlar Komitesi’ne iletmesini beklediklerini kaydediyor.

Bakanlar Komitesi, AİHM’in “ihlal” olduğuna ilişkin değerlendirmesi ışığında Türkiye’ye uygulanacak yaptırımı kararlaştıracak. Daha önce ihlal prosedürü Azerbaycan aleyhine işletilmiş ancak Bakü yönetimi, yaptırım aşamasına gelmeden AİHM kararını uygulamıştı. Türkiye, Kavala’yı serbest bırakıp AİHM kararını uygulamazsa ihlal prosedürü kapsamında yaptırıma uygulayacak ilk üye olacak.

Gelişmeler Türkiye’nin aleyhine

Avrupalı diplomatik kaynaklara göre, Türkiye’nin Kavala davasındaki tutumu Batı ile son dönemdeki normalleşme çabalarına ve özellikle Rusya’nın Ukrayna’yı işgal girişimi kapsamında oluşturduğu imaja ters bir adım. Kaynaklar, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi oylamalarında ihlal prosedürü için gerekli üçte iki çoğunluğun sağlandığı; aynı çoğunluğun yaptırım kararında da görülmesinin sürpriz olmayacağı değerlendirmesini yapıyor.

Ukrayna’nın işgal girişimi nedeniyle Avrupa Konseyi’nden gelen tepkiler üzerine kendisi birlikten ayrılan Rusya’nın ardından Türkiye’nin de ihlal prosedürü sonucunda üyeliğinin askıya alınması gibi durumun ortaya çıkmasının Ankara’nın imajı açısından büyük bir olumsuzluk yaratacağı da diplomatik kaynaklarca yapılan değerlendirmeler arasında.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

Erdoğan, Giderek Artan Tepkileri Yatıştırma Arayışında

Avrupa Dış İlişkiler Konseyi (ECFR), Türkiye’de sığınmacı karşıtı siyasi iklimin oluşturduğu “riskler” konusunda Avrupalı siyasetçileri uyardı. ECFR’nin yayımladığı “Türkiye’nin açık kapısı kapanıyor” başlıklı yeni analizde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 1 milyon Suriyeli sığınmacıyı ülkelerine geri gönderme projesi ve bunun gerisinde yatan nedenler mercek altına alınırken, çarpıcı tespitlere yer verildi.

Düşünce kuruluşu ECFR’nin Ortadoğu ve Kuzey Afrika Program Koordinatörü Kelly Petillo tarafından kaleme alınan analizde, Erdoğan’ın projesinin uygulanmasının önünde hem hukuki hem siyasi engeller bulunduğu belirtildi.

Yazıda, Türkiye’de siyasi yelpazenin her kanadında, ekonomik krizin sorumluluğunu Suriyelilere yükleyen siyasetçiler bulunduğu, siyasetçilerin sığınmacı karşıtı söylemlerinin de nefret suçları ve şiddete yol açtığı aktarıldı.

Avrupalı siyasi karar alıcılara, “Türkiye’deki dinamikleri dikkate alma” ve “Erdoğan’ın geri gönderme planına proaktif tepki gösterme” çağrısı yapılan analizde, sığınmacıların geri gönderilmeye zorlanması halinde bunun hem Suriyelilerin ülkelerine güvenli, gönüllü ve onurlu geri dönüşlerini sağlama hedefine zarar vereceği, hem de Avrupa’ya yeni bir sığınmacı akınını tetikleyebileceği aktarıldı.

ECFR uzmanı Kelly Petillo, analizinde yer verdiği tespit, uyarı ve çağrılarla ilgili olarak DW Türkçe’den Değer Akal’ın sorularını yanıtladı.

Analizinizde, Türkiye iç siyasetinde tırmanan “Suriyeli sığınmacıları geri gönderme” tartışmalarını, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 1 milyon sığınmacıyı geri gönderme projesini, mercek altına alıyorsunuz. Bu projenin, yaklaşan seçimler öncesinde Erdoğan üzerinde artan baskının bir göstergesi olduğunu belirtiyorsunuz. Sizce son gelişmeler, AKP hükümetinin Suriye ve Suriyeli sığınmacılara yönelik tutumunda, “açık kapı” politikasında, değişikliğe gittiğinin bir göstergesi mi?

Ben Türkiye’nin Suriye politikasının genelinde bir değişikliğe gittiğini düşünmüyorum, bu hamlelerin daha çok içerideki baskıya bir yanıt vermenin bir gereği olarak görüldüğü kanaatindeyim. Erdoğan, bir yandan sığınmacıları geri göndererek Esad’a destek anlamına gelecek bir adım atmak istemiyor ama aynı zamanda, Türkiye’de önümüzdeki sene yapılacak seçimler öncesinde sığınmacılar konusunda giderek artan tepkileri yatıştırma arayışında. Erdoğan’ın, Türkiye’nin kuzey Suriye’de kontrolü altında bulundurduğu bölgelere Suriyelilerin dönmesi için destek sağlanacağı yönündeki duyurusu, işte bu iki akımı dengeleme arayışını yansıtıyor. Mevcut Türk hükümeti, Suriye politikasında kapsamlı değişime gitmemiş olsa da, 2023 seçimlerini göz önünde bulundurarak, güçlü bir mesaj vermek istedi. Ayrıca, 1 milyon Suriyeliyi kendi himayesi altındaki bölgelere göndermek aslında aynı zamanda Türkiye’nin Suriye’ye ilişkin diğer iki kilit hedefleriyle de örtüşüyor…

Nedir bu hedefler?

Türk hükümeti, Suriye’de güvenli bölge inşa etme politikasını aynı zamanda ‘sığınmacı derdine deva’ olarak sunmaya çalışıyor. 2016 yılında oluşturulan güvenli bölgeler, Türkiye’nin Suriye politikaları ile ilgili iki ana hedefine yanıt niteliği de taşıyor: Suriyeli Kürtlerle Türkiye arasında bir tampon bölge oluşturmak ve Suriyeli sığınmacıları bu bölgelere geri göndermek, ki Türkiye son beş yılda bunu belirli aralıklarla yaptı da.

Peki, 1 milyon Suriyelinin Türkiye’nin kontrolü altındaki bu bölgelere gönderilmesi planını hem hukuki hem siyasi bakımdan nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hukuka uygunluğu sorgulanması gerekiyor. Türkiye’nin, Suriyelilerin kitlesel geri dönüşlerini hayata geçirmesi, zorla geri gönderme kapsamına girer. Çünkü Suriye’deki mevcut koşullar, geri dönüşler için uygun değil.

“Zorla geri gönderme kapsamına girer” diyorsunuz… Size göre bu proje, uluslararası insan hakları hukukundaki “Geri göndermeme” ilkesinin ihlali, yani kimsenin işkence, insanlık dışı aşağılayıcı ceza ve muameleye maruz kalabilecekleri, telafi edilemeyecek zarar görebilecekleri ülkelere geri gönderilmemesini düzenleyen ilkenin ihlali anlamına mı gelir?

Suriye’nin kuzeyindeki ekonomik durum, ülkenin geri kalanından daha iyi olmasına rağmen koşullar geri dönüşlere uygun değil. İdlib Eyaleti’nde yaşayan 4 milyon kişinin dörtte üçü zaten yerinden edilmiş insanlardan oluşuyor. Bu ortama yeni bir sığınmacı dalgası, hem istikrarsızlığa, hem de insani sorunlara yol açar. Temel hizmetlerin eksikliği nedeniyle zaten bölge halkının büyük acılar çektiği İdlib’de ciddi güvenlik riski de var. Ayrıca Ukrayna savaşının bu bölgeye de Rusya kaynaklı olumsuz yansımaları olabilir, Rusya bu bölgeye insani yardım geçişlerini durdurabilir… Öte yandan bölgedeki başat güç, AB ve ABD tarafından halen terör örgütü olarak tanınan Heyet Tahrir el-Şam… Üstelik Suriye’nin farklı bölgelerinden Türkiye’ye sığınmış Suriyelileri, Suriye’nin kuzeyine göndermek, siyasi olarak da uygulanabilir değil.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın projesini neden siyasi olarak uygulanabilir bulmadığınızı açar mısınız?

Türkiye’deki Suriyelilerin bir bölümü kuzeyden değil. İzin verildiğinde, şartlar elverişli olduğunda, geldikleri bölgelere, ülkenin diğer bölgelerine dönmek isteyebilirler. Suriye’de uzun vadeli demografik değişikliklere de yol açabilecek bu proje kusurlu ve siyasi olarak da sürdürülebilir değil. Pek çok farklı lojistik sorun da var. Örneğin bu bölgelerde verilecek dokümanlar Suriye’nin başka bölgelerinde de geçerli olabilecek mi? Ayrıca Suriyeliler bu konutlar ve Türkiye tarafından sunulacak diğer hizmetler için nasıl ödeme yapacak? Bayramda Suriye’nin kuzeyine gidenler bile milisler tarafından kaçırılma riskiyle karşı karşıya kaldı. Bu nedenlerden ötürü Suriyelilerin bu bölgelerde nasıl yaşayabilecekleriyle ilgili çok önemli, ciddi tereddüt söz konusu.

Türk yetkililer, bölgede inşa edilen “briket evlerin”, Suriyelileri gönüllü geri dönüş konusunda ikna edebileceği görüşünde…

Suriyelilerin gerçek endişesi yeni bir ev değil, onlar için asıl önemli olan güvenlik ve iş bulmak, eğitime ve temel ihtiyaçlara erişim. Defolu, baştan kusurlu olan bu proje, Suriyelileri geri dönmeye teşvik etmeyecektir. Çünkü koşullar, güvenli ve onurlu bir yaşamı karşılamıyor.

Türk basınında, Erdoğan’ın Esad ile yeniden bir diyalog sürecini başlatmak istediği yönünde haberler yayımlandı. Hatta muhalefet de iktidara geldiğinde bu konuyu Esad ile çözebileceği iddiasında… Bu gerçekten de bir çözüm sağlayabilir mi?

Esad da Suriyelilerin ülkelerine dönmelerini istemiyor ki. Kitlesel geri dönüşlerle başa çıkamayacağı için bundan da bir sonuç çıkmayacaktır…

Peki, Suriyelilerin geri dönüşü için gerekli koşullar neler?

Suriyelilerin uluslararası tartışmalara katılmaları, geri dönmek için talep ettikleri koşulları açıkça dile getirmeleri kilit öneme sahip. Güvenlik, her şeyden önemli. Suriyeli erkeklerin büyük bir bölümü askere alınmaktan, hatta tutuklanmaktan korkuyor. Büyük bir bölümü mülklerine, topraklarına verilen zararın tazmin edilmesini ya da bir ödeme yapılmasını istiyor. Ayrıca gıda, elektrik, eğitim ve iş gibi temel hizmetlere erişim sorunu var… Suriye’deki ekonomik durum o kadar endişe verici ki, böyle bir dönemde kitlesel geri dönüş olabileceğini düşünebilmek bile saçma… Bazı olumlu gelişmeler olsa bile, herkes dönmek istemeyecektir, dolayısıyla sadece Suriye’de uygun koşulların yaratılmasına odaklanmamak gerek. Aynı zamanda, yeni bir ülkeye yerleşimlerini sağlamak, Türkiye, Lübnan, Ürdün ve Irak’ta yaşam koşullarının iyileştirilmesi gibi ilave çözüm yolları aranmalı.

Türkiye’de, Suriyelilerin kalıcı olmadıkları, ülkelerine dönecekleri düşüncesi hakim. Siyasi iletişim de bu şekilde yapılıyor. Oysa uzmanlar, uzun yıllardır bunun gerçekçi bir beklenti olmadığı, kamuoyuna bunun anlatılması ve uyum politikalarına odaklanılması gerektiği konusunda uyarılar yapıyorlar…

Türkiye’deki Suriyeli sığınmacılar geçici koruma kapsamında “misafir” olarak nitelendiriliyor, büyük çoğunluğa uzun dönemli oturma izni alabilecekleri süreçleri kullanma fırsatı tanınmıyor. Suriye’deki ihtilafın uzun süreli doğasına rağmen, yıllardır geçici statüde, hatta turist vizesi ile yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Onların geçici süreyle kalacakları konusunda ısrar eden mevcut politikaların risk ve sonuçlarını, Türkiye’de artan sığınmacı karşıtı iklimde açıkça görülebiliyor. Ve bu pek çok vesileyle trajedilere yol açabiliyor, bu aynı zamanda sığınmacılar için de belirsizliği artırıyor…

Türkiye ekonomisindeki kötü gidişat aynı zamanda sığınmacı karşıtlığını da artırıyor. Siz de analizinizde, siyasetçilerin sığınmacı karşıtı söylemlerinin, nefret suçları ve şiddete yol açmakta olduğuna dikkat çekiyorsunuz…

Suriyelilere ev sahipliği yapan ülkelerde sığınmacılara yönelik şiddet ve nefret suçlarının artması riski kesinlikle mevcut. Bunu sadece Türkiye’de değil, siyasetçiler ve ana akım medyanın, dezenformasyon kampanyalarıyla ülkedeki ekonominin çöküşünün sorumlusu olarak Suriyeliler ve diğer göçmenlere işaret ettikleri Lübnan’da da görüyoruz. Ürdün’de durum biraz farklı, Türkiye ve Lübnan’a kıyasla Suriyelilere yaklaşım daha olumlu…

Yazınızda, Ukrayna’ya odaklanmış durumda olan Avrupalı siyasi karar alıcılarının Türkiye’deki dinamikleri gözden kaçırmamaları, gelişmeleri büyük bir dikkatle izlemeleri gerektiğini vurguluyor, Avrupa Birliği’nin (AB) yeni bir sığınmacı dalgasıyla karşı karşıya gelebileceği uyarısını yapıyorsunuz. Türkiye’deki bu gelişmeler, AB için de bir güvenlik sorunu oluşturur mu?

Gayet tabii ki. Yapılan araştırmalar şunu ortaya koyuyor: Suriyeliler bugün onlara ev sahipliği yapan bölge ülkelerinden ayrılmak durumunda kalmaları halinde ülkelerine dönmeyecek, Avrupa’ya ulaşmak için çabalayacaklar. Ve göç, Avrupa için önemli bir güvenlik sorunudur.

Sizce AB’nin atması gereken adımlar neler?

Türkiye gibi Suriyeli sığınmacılara ev sahipliği yapan ülkeler, mali ve siyasi bakımdan zaten sınırları zorlamış durumda. Biz Avrupa olarak bu sorumluluğu bu ülkelere yüklemeye, sorunu taşeronlaştırmaya devam edemeyeceğimizi kabul etmek zorundayız. Ayrıca Avrupa’dan daha tutarlı mesajlar göndermemiz gerekiyor. Şayet, Suriyelilerin ancak güvenli, onurlu ve gönüllü bir şekilde ülkelerine dönebilecekleri bizim gerçekten resmi politikamız ise ve Suriye şu anda güvenli değilse, o zaman Almanya’nın yaptığı gibi, Suriyelilerin oturumlarını iptal etme ya da Suriyeli sığınmacıların ülkelerine sınır dışı edilmelerini engelleyen yasaları askıya alma gibi baskı kurma taktiklerine girişmemeliyiz. Çünkü Suriyelilere ev sahipliği yapan ülkeler bizim ne yaptığımızı dikkatle izliyor ve “Şayet Avrupa yapıyorsa, o zaman biz neden yapmayalım?” diyorlar.

Türkiye’de AB karşıtlığı artıyor. AB’nin Mülteci Mutabakatı ile Türkiye’yi mültecilerin Avrupa’ya geçişini önleyen “tampon ülke” konumuna düşürdüğü belirtilerek sert eleştiriler yöneltiliyor. Bu tepki ve eleştirileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Avrupa’nın Suriye sığınmacı krizinin yükünü dışsallaştırdığı, yükü ev sahibi ülkelerin omuzlarına yüklediği kesinlikle doğru. Türkiye de, AB’den ciddi ölçüde para alacağı için bu mutabakatı kabul etti. Her iki taraf da hesaplarını, kısa vadeli kazanım için, uzun vadeli etkileri büyük ölçüde göz ardı ederek yaptı. Ve bunu Suriye halkının sırtından yaptılar…

Makalenizde AB’nin bu konuda daha uzun vadeli ve sürdürülebilir bir yaklaşım sergilemesi gerektiğini vurguluyorsunuz. Nedir Avrupalı siyasi karar alıcılarından beklentiniz?

Avrupalılar sığınmacılara yönelik yeni bir siyasi çerçeve geliştirmeli ve Türkiye gibi ev sahibi ülkeleri desteklemeli. Bunu salt kısa vadeli bir hedefe, sığınmacıları Avrupa dışında tutmaya indirgememeli. “Sürdürülebilir çözümlere” vurgu yapılmalı. Bu, uzun vadeli planlama ve Suriyelilerin yaşadıkları bölge halklarının, sivil toplum ve yerel hükümet dışı örgütler ile yardım kuruluşlarının desteklenmesi gibi yerel yaklaşımlar içermeli. Bu aynı zamanda, sığınmacıların başka ülkelere yerleştirilmesine imkan sağlayan fırsatları da kapsamalı. Suriyeliler ülkelerine daha yakın bir yerde yaşamak isteyebilecekleri için bu tercihen bölge ülkeleri olmalı. Sığınmacılara ev sahipliği yapan ülkelerle daha fazla dayanışma içerisinde olunmalı. Gelecekte üzerinde anlaşılacak yeni bir mülteci mutabakatı, sığınmacıların Avrupa dışında tutulmaları üzerine inşa edilmemeli. Yeni bir mülteci mutabakatı, Suriyelilerin onlara ev sahipliği yapan ülkelerde onurlu bir yaşam sürdürmeleri, istedikleri zaman, koşullar da uygun olduğu takdirde, ülkelerine dönebilmelerine imkan sağlamalı.

Paylaşın

Emeklilikte Yaşa Takılanlar Maltepe’den İktidara Seslendi

Prim gün sayısını doldurup, yaşı doldurmayı bekleyen Emeklilikte Yaşa Takılanlar (EYT), İstanbul Maltepe Etkinlik Alanı’nda miting düzenledi. Miting alanına gelen on binler, sahneden “Varız, biriz, buradayız” yazılı pankartla birlikte “Çıksın artık bu yasa” diye haykırarak mağduriyetlerinin giderilmesini istedi.

Memleket Partisi lideri Muharrem İnce, Gelecek Partisi ve İYİ Parti temsilcileri, CHP’li vekiller Kani Beko ve Ayan Barut, TİP Milletvekili Ahmet Şık, EMEP İstanbul İl Başkanı Sema Barbaros, EHP’li Sibel Uzun, Türk-İş Bölge Başkanı Adnan Uyar, Tüm Emekliler Sendikası, Birleşik Emekliler Sendikası ve İstanbul İGDAŞ işçileri de dayanışma için alanda yer aldı.

“Vur vur inlesin, Ankara dinlesin”, “EYT’li hesabı sandıkta soracak”, “EYT haktır, çözümü tektir” gibi sloganların atıldığı mitingde sahnedeki konuşmalarda da “Biz hepimiz hakkımızı istiyoruz. ’99 öncesindeki haklarımız neyse onu istiyoruz ve bizden alınanı istiyoruz. Lütuf da sadaka da istemiyoruz. Biz 35 yıllık hakkımızın bedelini istiyoruz” denildi.

Federasyonun Yönetim Kurulu üyeleri İsmail Düşünen, Erhan Öncü, Nuh Erdoğan, Murat Kızmaz, Cafer Yağcı, Arzu Lastikçi, Ayfer Özüpak, Mustafa Avcı ile Genel Başkan Gönül Boran Özüpak sahneye çıkarak EYT’lileri selamladı.

Gönül Boran, “Biz Emeklilikte Yaşa Takılanlar olarak Eylül ayından itibaren yaklaşık 25 tane toplantı yaptık. Bu toplantıları Kültür Merkezleri’nde gerçekleştirdik. Bugün Maltepe Miting Alanı’nda milyonlar olup hakkımızı aramak için toplandık. Biriz, hepimiz buradayız.

Bu birlikteliğin sonucunda da davamızın peşinde olduğumuzu göstermek için bugün tüm Türkiye olarak buradayız. Haber kaynaklarımızdan aldığımız bilgiye göre çok farklı farklı sonuçlar çıkartılabiliyor. Bizler yetkili ağızlardan bir cevap almadığımız sürece hiçbir açıklamaya rivayet etmeyeceğiz. Önümüz seçim arefesi ve seçime kadar bu mağduriyete son verilmesini talep edeceğiz. Bunun umudunu taşıyoruz” diye konuştu.

Paylaşın

NATO’da Uzlaşma İşareti: Türkiye Önemli Bir Müttefik

Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) Genel Sekreter Yardımcısı Mircea Geoana, Türkiye’nin Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya katılmasına yönelik endişe ve itirazlarının üstesinden gelebileceklerine inandıklarını açıkladı.

Geoana, “Türkiye önemli bir müttefik. Dostları ve müttefikleri tarafından ele alınacak endişelerini dile getiren bir üye devlettir” dedi. Almanya Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock, NATO’nun Finlandiya ve İsveç’in üyeliğini hızla onaylamaya hazır olduğunu söyledi.

NATO’ya üye 30 ülke dışişleri bakanları, Cumartesi ve Pazar günü iki günlük bir toplantı için Almanya’nın başkenti Berlin’de bir araya geldi. Dışişleri Bakanları toplantısının ilk gün yapılan çalışma akşam yemeğinde büyük ölçüde, tam üye olarak kabul edilmek için başvurmaları beklenen Finlandiya ve İsveç’e odaklanıldı. Ukrayna Dışişleri Bakanı Dimitro Kuleba, NATO ülkelerine Ukrayna’daki gelişmeler ve NATO’nun ülkeye verdiği destek hakkında bilgi vermek üzere Pazar günkü toplantılara davet edildi. Dışişleri bakanları ayrıca ittifakın temel askeri doktrini etrafında NATO için yeni bir “Stratejik Konsept’in” ilk taslağı hakkında konuşacaklar. Konsept’in, Haziran ayı sonunda Madrid’de yapılacak NATO zirvesinde kabul edilmesi planlanıyor.

Akşam yemeğinin ardından, ikinci gün toplantılar öncesi açıklama yapan Genel Sekreter Yardımcısı Geoana, Türkiye’nin Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliğine itirazı konusunda, “Toplantımızın ilk turunda bu tartışmayı yaptık ve NATO’da her zaman olduğu gibi samimi ve yapıcı bir tartışma oldu. Türkiye önemli bir müttefik. Dostlar ve müttefikler, karşılıklı ele alınan ve tartışılan endişelerini dile getirdiler. Ve eminim ki, bu iki ülke önümüzdeki birkaç gün içinde NATO’ya üyelik başvurusu yapmaya karar verirlerse, NATO onları memnuniyetle karşılayabilecek ve uzlaşma için tüm koşulları bulabilecek durumdadır” diye konuştu.

Genel Sekreter Yardımcısı Geoana, “Türkiye’ye lisans ihracatı ne durumda?” şeklinde yöneltilen soruya da, “Müttefiklerin ulusal kararı hakkında yorum yapmıyoruz. Bunlar egemen bir şekilde alınan kararlardır. Söyleyebileceğim şey, İttifak’ın özellikle son birkaç ayda, tarihsel olarak zaman içinde, ancak özellikle Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden bu yana geçen bu son birkaç ayda ‘kusursuz’ olduğudur. Ve bu yaptığımız her şeyin gücünü gösteriyor. NATO ve G7 arasındaki kusursuz koordinasyona bakın, dün burada Almanya, AB, NATO ve G7 toplantıları yapıldı. Diğer ortaklara bakın, Ukrayna’yı desteklemek için koordine olan 40’tan fazla ülkenin bulunduğu Ramstein’a bakın. Yani sorunlar oluyor, ama bizler demokrasileriz, egemen kararlara saygı duyuyoruz. Ama birlik ruhunu ve ortak aidiyet ruhunu da yeniden vurguluyorum. Müttefiklerin ortak bir amaç etrafında bir araya gelmelerinden büyük gurur duyuyoruz” yanıtını verdi.

Çavuşoğlu, Fin ve İsveçli mevkidaşlarıyla görüştü

Toplantıya katılmak üzere Berlin’e giden Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, dün Finlandiya ve İsveçli mevkidaşlarıyla üçlü bir görüşmede bir araya geldi. Görüşme öncesi açıklama yapan Çavuşoğlu, yeniden Türkiye’nin “Müttefik bir ülkenin, açıkça terör örgütleri PKK/YGP’ye destek vermesinden duyduğu kaygıyı” dile getirdi. Toplantının ardından Twitter hesabından kısa bir mesaj paylaşan Çavuşoğlu, ” NATO Dışişleri Bakanları gayrıresmi toplantısı marjında İsveçli ve Finlandiyalı mevkidaşlarımla Berlin’de görüştük” demekle yetindi.

İsveç Dışişleri Bakanı Ann Linde de, Twitter hesabından aynı fotoğrafı paylaşarak, “Fin ve Türk meslektaşlarımla önemli görüşme. Kötüleşen güvenlik durumunu ve NATO’nun açık kapı politikasını ele aldık” ifadelerini kullandı.

Baerbock: “Finlanda’yı hızla almaya hazırız”

NATO Genel Sekreter Yardımcısı Geoana, “Dün akşam İsveç ve Finlandiya Dışişleri Bakanları bize katıldı. Bu iki canlı demokraside yer alan demokratik süreçleri biliyoruz ve buna tamamen saygı duyuyoruz ve üyelik aramaya karar verirlerse, Müttefiklerin bu İttifaka üyeliklerine yapıcı ve olumlu bakacağından eminim” dedi. Finlandiya ve İsveç’in zaten NATO’nun en yakın müttefikleri olduğunu vurgulayan Geoana, “Bu iki ülke canlı demokrasilerdir. Kusursuz hukuk kurallarına sahipler. Güçlü orduları var, zaten NATO güvenliğine katkıda bulunuyorlar ve ayrıca NATO’nun geri kalanıyla çok uyumlular” diye konuştu.

Almanya Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock da, Almanya’nın bu iki ülkenin NATO’ya üyelik başvurusunu “hızlı, çok hızlı şekilde onaylayacağını” ifade ederek İsveç ve Finlandiya’nın başvurusunun ardından bir “kesinti” olmaması gerektiğini ifade etti. “NATO savunmaya dayalı bir ittifak ve öyle kalacak” diyen Baerbock, “Ancak aynı zamanda açık kapı politikası yürüten bir ittifak ve İsveç ile Finlandiya’nın parlamentolarının ve toplumlarının üyelik yönünde bir karar alması halinde biz de onlara hoş geldin deriz” şeklinde konuştu. Baerbock, bu iki ülkenin katılımıyla NATO’nun daha da güçlü olacağını savunarak, “Bu ülkelere güvenlik garantilerini hızlı bir şekilde sağladığımızı açıkça belirtmeliyiz. Durumlarının belirsiz olduğu hiçbir ara faz veya gri bölge olmaması gerekiyor” ded,.

“Rusya’nın acımasız işgali ivme kaybediyor”

NATO Toplantısının ikinci gününde Ukrayna’daki son gelişmelere odaklanacaklarını belirten Geoana, “Rusya’nın acımasız işgali ivme kaybediyor. Müttefiklerin ve ortakların milyarlarca dolarlık önemli desteğiyle, askeri destekte, mali destekte, insani destekte, Ukrayna halkının ve ordusunun cesaretiyle ve bizim yardımımızla Ukrayna’nın bu savaşı kazanabileceğini biliyoruz” dedi. Toplantının bir başka gündeminin de Haziran ayında Madrid’de yapılacak NATO zirvesine hazırlık olduğunu belirten Genel Sekreter Yardımcısı Geoana, Madrid’de NATO Stratejik Konsepti’nin görüşüleceğini, Stratejik Konsept ile, “Bugün Berlin’deki Dışişleri Bakanlarımız, Madrid’de NATO’nun birliğini, NATO’nun uygunluğunu ve NATO’nun uygunluğunu tekrar gösterecek sağlam, ileriye dönük bir belgeye sahip olduğumuzdan emin olmak için daha fazla siyasi rehberlik sağlayacaktır” dedi.

Ukrayna’nın Eurovision zaferi

Toplantı girişinde gazetecilerin de kısaca sorularını yanıtlayan Genel Sekreter Yardımcısı, “Eurovision şarkı yarışmasını Ukrayna kazandı. Putin’e bu konuda ne mesaj verirdiniz?” sorusu üzerine, “Ukrayna’yı Eurovision yarışmasını kazandığı için tebrik etmek istiyorum. Ve bu sıradan bir kutlama değil. Çünkü dün Avrupa’nın her yerinde ve Avustralya’da Ukrayna halkının cesaretine gösterilen büyük ilgi ve verilen desteği gördük. Elbette şarkı güzeldi. Çok güzeldi” dedi. Geoana, Putin’e gönderdikleri mesaj hakında da, “Sayın Putin’e göndermek istediğimiz mesaj, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en acımasız ve alaycı savaşı başlattıklarıdır. Muhtemelen kendisi de Ukrayna halkının cesaretine ve Batının birliğine içtenlikle şaşırmıştır. O yüzden yeniden söylüyorum; Birliğiz, güçlüyüz ve Ukrayna’nın bu savaşı kazanmasına yardım etmeye devam edeceğiz. Müttefiklerin ve ortakların milyarlarca dolar, askeri, ekonomik ve insani destek şeklinde önemli desteğiyle, Ukrayna halkının ve ordusunun cesareti ve bizim yardımımızla Ukrayna’nın bu savaşı kazanabileceğini biliyoruz” dedi.

Gürcistan Haziran zirvesine davet edildi

Geoana, soru üzerine, Haziran zirvesine Gürcistan’ın da davet edileceğini vurgulayarak, “Açık kapı politikası NATO için kutsal olmaya devam ediyor. Ve Gürcistan’ın çok önemli bir ortak olduğunu söyleyebilirim. Karadeniz daha önemli hale geliyor. Rusya’nın Ukrayna ekonomisini boğma ve dünyanın birçok yerinde gıda güvensizliği yaratma girişiminde Karadeniz’e yönelik ablukanın etkisini görüyoruz. Ayrıca Moldova, Bosna Hersek gibi ortakları desteklemek için yollar arıyoruz” dedi.

(Kaynak: VOA Türkçe)

Paylaşın

İsrail, Filistinlilere İşkence Etmeye Devam Ediyor

Filistin halkının “büyük felaket” olarak tanımladığı en-Nakba; Filistin halkının topraklarından sökülüp göçe zorlandığı 15 Mayıs 1948, aynı zamanda Filistinlilerin emperyalist devletler tarafından kendi kaderini tayin etme hakkının önüne set çekildiği de tarih.

Halkların Demokratik Partisi (HDP), “En Nakba” için yayınladığı basın açıklamasında, İsrail’in saldırı politikasının devam ettiğine dikkat çekti. Halklar ve İnançlar Komisyonundan Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Tülay Hatimoğulları imzalı açıklama şöyle:

Açıklama şöyle:

“74’üncü yıldönümünde, İsrail devletinin uyguladığı sistematik saldırı politikası bugün halen devam ediyor. Filistin halkına olduğu kadar, başta Araplar olmak üzere diğer tüm bölge halklarının mücadelelerine karşı sınırsız şiddet, işgal ve savaş saldırıları onlarca yıldır sürüyor. Filistin-İsrail arasındaki çözümsüzlük giderek daha fazla derinleşiyor.

İsrail hükümetleri yeni yerleşim alanlarını uluslararası hukuka aykırı bir şekilde inşaya açarak Filistinlileri evlerinden etmeye devam ediyor. AKP iktidarı ise tüm bu zulme karşın; İsrail ile askeri, siyasi ve ekonomik anlaşmalar yapmaya devam ediyor. İkiyüzlü dış siyaset politikasını Filistin meselesinde de sürdürüyor, her geçen gün İsrail ile yaptığı ticaret hacmini artırmaya dönük hamleler yapıyor. Erdoğan’ın geçtiğimiz günlerde İsrail Cumhurbaşkanı Herzog ile görüşmesi sonrası birlikte çalışmaya devam edeceklerinin basına yansıması bunun son örneğidir.

Filistinli gazeteci Şirin Ebu Akile’yi katledip, cenazesine saldıran İsrail güçlerinin görüntüleri ile sürgünde hayatını kaybeden, dün Dersim’de memleketinde defnedilmek istenen siyasetçi Aysel Doğan’ın cenazesine yapılan saldırı görüntüleri; her iki devletin izlediği politikaların ne kadar aynı olduğunu gözler önüne serdi.

Türkiye-İsrail ticareti durdurulmalı, ikili ilişkiler gözden geçirilmeli ve bu iki yüzlü politikalara son verilmelidir. Başta Birleşmiş Milletler olmak üzere uluslararası toplum Filistin’de yaşanan zulmün son bulması için acil rol ve sorumluluk almalıdır. Yeni Nakba anlamına gelen “Yüzyılın Projesi”ne geçit verilmemelidir.

Filistin halkının ortak olmadığı hiçbir yol çözüm olamaz. Filistin sorunu ancak demokratik yöntemlerle ve onurlu bir barışla çözülür. Filistin ve tüm Ortadoğu halklarına dayatılan ulus-devlet anlayışının tekçi, katliamcı politikalarını reddediyoruz. Çözüm; halklar ve inançların özgür ve eşit koşullarda yaşayacağı, ortak yaşam modelleri ile mümkündür.”

Nakba hakkında

İsrail’in kurulması Filistinliler için katliam ve sürgün hayatının başlaması anlamına geliyor, Filistinliler her yıl bu günü Nakba (büyük felaket) adıyla anıyor.

Filistinlilerin Nekbe (Büyük Felaket) dediği, İsrail’in kuruluş yıldönümü  Filistinlilerin İsrail’in 1948 yılında kurulduğu tarihe atıfla felaket olarak niteledikleri olay. Nekbe 700 binden fazla Filistinlinin 1948’de topraklarından sürülmesinin adı. Sözcük ilk olarak Arap aydını Konstantin Zureyk tarafından Ağustos 1948’de ortaya atıldı.

Zureyk, Nekbe sözcüğünü ‘sürmekte olan’ olarak kullandı. Zira 500’den fazla Filistin köyünün yıkımı 1948’de değil, İsrail  işgali takip eden yıllar içerisinde gerçekleşti.

Her yıl, “Nekbe Günü” olan 15 Mayıs’ta Filistinliler evlerine dönme talebiyle gösteriler yaparken, mülteciler uzun süredir kayıp olan evlerinin anahtarlarını sembol olarak saklıyor.

Birleşmiş Milletler Yardım ve Kalkınma Ajansı’na (UNWRA) göre,  Ortadoğu ülkelerine dağılmış dört milyondan fazla kayıtlı Filistinli mülteci var.

Filistin resmi rakamlarına göre, İsrail tarafından işgal edilen Filistin topraklarında 1948 yılında 1 milyon 400 bin Filistinli yaşamaktaydı. Bu nüfusun 800 bini köylerinden çıkarılarak, Batı Şeria veya Lübnan, Ürdün ve Suriye gibi komşu ülkelere sürüldü.

An itibariyle tarihi Filistin topraklarında 11.8 milyon kişi yaşıyor. Yahudi nüfusun oranı yüzde 51 olmasına rağmen, söz konusu toprakların yüzde 85’inde yaşıyor. Geriye kalan yüzde 15’lik bölümde ise nüfusun yüzde 49’u, yani Filistin halkı hayatını devam ettirmeye çalışıyor.

El Cezire gibi kaynaklara göre, 1948’de Siyonist çeteler 70 farklı katliam gerçekleştirdi. Bu katliamlarda 15 bin Filistinli hayatını kaybetti.

1948 öncesinde Filistinliler, 1300 köy ve şehirde yaşamaktaydı. Yahudiler bu iskan alanlarının 774’ünü ele geçirdi ve 531 köyü tamamen yerle bir etti.

1948 yılında 1.4 milyon olan Filistinlilerin bu günkü toplam nüfusu 11.6 milyondur. Bu nüfusun 5.6 milyonu Batı Şeria ve Gazze’de geri kalanı ise hala sürgünde yaşamaktadır. Lübnan’daki kamplarda yaşayan Filistinliler’e eğitim ve mülk edinme gibi hiçbir hak tanınmamaktadır.

Filistin Kurtuluş Örgütü, komşu ülkelerde yaşayan Filistinlilere vatandaşlık verilmesine karşı tavır sergilediğinden, yıllardır Filistin halkı üçüncü sınıf bir kenar mahalle sakini olarak kabul edilmektedir. Sadece Ürdün FKÖ’nun baskılarına rağmen Filistinlilere vatandaşlık vermiştir.

Ürdün’de yaşayan Filistinliler, Lüban ve Suriye’deki Filistinlilere oranla daha fazla iş, eğitim, mülk edinme, özgüven, vatan ve devlet gibi insani duygulara sahiptir. Diğer ülkelerdeki Filistinli nesiller, hala Nekbe’yi veya faciayı yaşamaktadır.

2013 verilerine göre halen, 5.3 milyon Filistinli sığınmacı durumundadır. Sığınmacıların yüzde 59’u Ürdün, Suriye ve Lübnan’da, yüzde 17’si Batı Şeria’da, yüzde 24’ü ise Gazze’de yaşamaktadır. Gazze aslında bir mülteci kampıdır.

Lübnan’da 12, Suriye’de 9, Ürdün’de ise 10 ayrı sığınmacı kampı bulunmaktadır. Buralara hala Arapça’da çadır kent anlamına gelen, “muhayyemat” denilmektedir.

Vatanlarını bütün uygulamalara rağmen terk etmeyen Filistinlilere “48” Filistinlileri deniliyor. İsrail topraklarında İsrail vatandaşı olarak yaşayan “48” Filistinlilerinin nüfusu 2012 verilerine göre 1.4 milyon.

1918 yılında Filistin’de yaşayan Yahudiler, nüfusun yüzde 8’ini oluşturuyordu. Toprakların ise sadece yüzde 1.56’sı Yahudilere aitti. “Nekbe” internet sitesi verilerine göre 1800 yılında Filistin’de 5 bin civarında Yahudi vardı. 1918’e gelindiğinde sayı 55 bine, 1948 yılında ise 650 bine yükseldi.

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

Erdoğan, İlk Kez Kaybetmekten Söz Etti

Gazeteci Sedat Bozkurt, Erdoğan’ın eski ve samimi arkadaşlarıyla gerçekleştirdiği bir sohbet sırasında “TBMM’de çoğunluğu kıl payı kaybediyoruz ama Cumhurbaşkanlığı’nı kazanma ihtimalimiz sürüyor” dediğini söyledi.

Sedat Bozkurt, Kısa Dalga’da yayımlanan yazısında siyaset gündemindeki son gelişmeleri değerlendirdi.

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Ramazan ayı boyunca eski ve samimi arkadaşlarıyla beraber iftar yaptığını belirten Bozkurt, “Bu sohbetler samimi ortamda geçti. Çünkü pek çoğunun siyasetle ya da ticaretle doğrudan ilgisi yoktu” ifadesini kullandı. Ardından şunları kaydetti:

“Burada doğal olarak konu dönüp dolaşıp önümüzdeki seçimlere geldi. Ve Erdoğan ilk kez bu dostlarıyla paylaştı; ‘TBMM’de çoğunluğu kıl payı kaybediyoruz ama Cumhurbaşkanlığını kazanma ihtimalimiz sürüyor.’

Bu konuda detaylara girilmedi çünkü sohbetler politik bir hat üzerinden yürümüyordu. Ama bu açıklamalar çok önemliydi. İlk kez Erdoğan geleceğe dönük olumsuz bir tablo çiziyordu, kaybetmekten söz ediyordu.

Aslında Erdoğan elindeki verilerle geleceğe dönük planlar yapmaya çoktan başlamıştı. Bugünün meselelerinden kopukluğunun bir nedeni de belki buydu. Masasında anketler üzerinden yapılan çalışmalarda karşısına aday olarak çıkacak isimler için neler yapılacağına ilişkin çalışmalar da bulunuyor.

Örneğin ‘Kılıçdaroğlu aday olursa, Saadet, Deva ve Gelecek ile İyi Parti’nin tabanı ona oy verir mi ya da ne yaparsak vermez?’ bir tartışma başlığı. Aynısı Mansur Yavaş ve İmamoğlu üzerinden de yapılıyor. Yani Erdoğan ‘nasıl bir kez daha kazanır?’ kısmı geçilmiş galiba, oradan çok umutlu değiller, karşısındaki aday ‘nasıl kazanamaz’ı çalışıyorlar.

‘Kafasındaki yeni sistem kurgusunu çözmek de kolaylaşıyor’

Burada Erdoğan ve siyasetini biraz anladıysak kafasındaki yeni sistem kurgusunu çözmek de kolaylaşıyor. Cumhurbaşkanı seçilirse ve TBMM’de çoğunluğu kaybederse neler yapacağı muhtemelen kafasında şekilleniyor. Bunun ipuçlarını görüyoruz.

TBMM’yi uzun zamandır devre dışı bırakarak işlevsiz hale getirdi. Tarihinde ilk kez gündemsizlik nedeniyle tatile girdi TBMM. 23 Nisan’da da kuruluş yıl dönümü bile kutlanmıyor. AKP’nin TBMM’de yaptığı grup toplantıları da 45 günde bire düştü. Bu yıl 3 kez toplandı ve dördüncüsü önümüzdeki hafta gerçekleşecek. TBMM’de çoğunluğu kaybederse grup toplantılarını sarayda yapma ihtimali de yok değil.

Paylaşın

AK Parti’de Birleşik Arap Emirlikleri Çatlağı

AK Parti’de Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile ilgili dikkati çeken bir gelişme yaşandı. AK Parti Grup Başkanvekili Cahit Özkan, “Birleşik Arap Emirlikleri baktı ki Türkiye’ye diz çöktüremiyor, o zaman teslim oldu” derken Parti Sözcüsü Ömer Çelik ise, “Cahit Özkan’ın Türkiye ile Birleşik Arap Emirlikleri ilişkilerine dair beyanları partimizin görüşlerini yansıtmamaktadır” açıklamasını yaptı.

AK Parti Grup Başkanvekili Cahit Özkan, Armağan Çağlayan’ın YouTube’da yayınlanan Zor Ama Yine De Sor programına katıldı. Program sırasında Armağan Çağlayan tarafından Özkan’a “Yakın zamanda Birleşik Arap Emirlikleri ile yeniden ilişkiler kuruldu, imzalar atıldı. Ama hükümete yakın çevreler BAE’yi 15 Temmuz’un sponsoru ilan etmişti. Arada ne değişti?” sorusu soruldu.

Özkan, soruya, “Benim şöyle bakmam lazım, belki de Birleşik Arap Emirlikleri baktı ki Türkiye’ye diz çöktüremiyor, baktı ki Türkiye’nin istiklalini engelleyemiyor, baktı ki Türkiye’ye dayanmadan, Türkiye ile birlikte yürümeden bölgesel ve küresel anlamda kendi menfaatlerinin aleyhine bazı şeyler ortaya çıkıyor, o zaman Birleşik Arap Emirlikleri -ben böyle okuyorum çünkü- teslim oldu. İşte güvenli enerji arzının Türkiye olmadan olamayacağını uluslararası toplum kabul etti” yanıtını verdi.

AKP Sözcüsü Ömer Çelik, Cahit Özkan’ın açıklamalarına ilişkin açıklamalarda bulundu. Twitter’dan açıklama yapan Çelik, “Grup Başkanvekilimiz Sn Cahit Özkan’ın Türkiye ile Birleşik Arap Emirlikleri ilişkilerine dair beyanları partimizin görüşlerini yansıtmamaktadır” dedi.

Ömer Çelik, “Türkiye-BAE ilişkileri Cumhurbaşkanımız Sn @RTErdogan ve BAE Devlet Başkanı Muhammed bin Zayed El Nahyan’ın ortak iradesiyle karşılıklı güven ve saygıya dayalı olarak ilerlemektedir” ifadelerini kullandı.

Paylaşın