Demirtaş, En Zayıf Hissettiği Tek Anı Anlattı

Edirne F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın uzun süre basın danışmanlığını üstlenen Zınar Karavil’in kaleme aldığı “Demirtaş’ın Beyaz Sandalyesi” Dipnot Yayınları’ndan çıktı.

Sinemacı ve eski HDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in önsözünü, Demirtaş’ın sonsözünü yazdığı kitap, HDP’nin barajı aştığı 7 Haziran 2015 seçimlerinden tutuklanarak cezaevine konulduğu 4 Kasım 2016 aralığında yaşanan dönemi ve cezaevinde yaşadıklarını anlatıyor.

Gazete Duvar’dan Serkan Alan’ın aktardığı kitapta, eski HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş’ın evinden gözaltına alınıp götürülürken kızları Delal ve Dılda’ya sarıldığı anlara dair detaylar da yer aldı. Küçük kızı Dılda’nın tam kapıdan çıktığı esnada, “Baba gitme” dediğini söyleyen Demirtaş, “Kendimi en zayıf hissettiğim tek an o andı diyebilirim” dedi. Demirtaş, gitmeden kızına tekrar sarılarak “Döneceğim” dediğini aktardı.

Yüksekdağ cebindeki parayı Demirtaş’la bölüştü

Gözaltına alınmasının ardından hakkında tutuklama kararı verilen Demirtaş, cezaevine götürülmeden önceki bir anısını da kitapta anlattı. Diyarbakır Adliyesi’nden tutuklama kararı çıkınca dönemin HDP Eş Başkanı Figen Yüksekdağ’ın cebinden iki tane 200 lira çıkarıp birini kendine verdiğini, üstünde hiç paranın olmadığını söyleyen Demirtaş, “Cezaevindeki ilk gün, kantinden acil ihtiyaçları alabilmek için para gerekiyormuş meğerse. Tabii kendisi deneyimli olduğu için bunu biliyor. Gerçekten de acil ihtiyaçlarımı o 200 lirayla alabildim kantinden” dedi.

Yazar Karavil bu anıya, “Eş başkanlar, paralarını da eşit bir şekilde bölüşmüşlerdi” notunu düştü.

Kitapta Demirtaş’ın Diyarbakır Adliyesi’nde verilen tutuklama kararı sonrası Edirne Cezaevi’ne götürülüş sürecinde yaşadıkları da yer aldı.

Edirne Cezaevi’ne götürüleceğinin son anda kararlaştırıldığını söyleyen Demirtaş yaşananları şöyle anlattı:

“Biz Diyarbakır Adliyesi’nden çıkana kadar, sevk yazımızda Kandıra Cezaevi yazıyordu. Tam adliyeden çıkmak üzereyken TEM Müdür Yardımcısı geldi ve benim yanımda, kâğıdın üzerindeki Kandıra yazısını çizip Edirne yazdı. ‘Ne oldu?’ diye sordum ‘Son anda emir değişti’ dedi. Edirne Cezaevi’nin önünde birkaç dakika, gardiyanların kapıyı açmasını bekledik. Bu arada polisler sürekli demir kapıyı çalıyorlardı. Bir ara ‘İçeride yoklar galiba. Gidelim’ diye espri yaptım. Tam o sırada kapıyı açtılar. Bir anda hayalet görmüş gibi oldular çünkü dediğim gibi, beni beklemiyorlardı. Son derece nazik davranarak işlemlerimi hızla bitirip kalacağım hücreye götürdüler beni. ‘Aç değilim’ dememe rağmen bolca yemek de bıraktılar. Çok yorgundum. On dakika sonra kıyafetlerim üzerimde uykuya daldım.”

2017 yılında 2. Süleymaniye Uluslararası Film Festivali’nde Demirtaş’a Ahmet Kaya Ödülü verilmişti. Cezaevinde bu ödüle değer görülen Demirtaş, Ahmet Kaya’yı kendine çok yakın hissettiğini, Magazin Gazetecileri Derneği gecesinde yaşananlar karşısında sessizce gözyaşı döktüğünü belirterek, “Onu o kadar sahipsiz bırakmamalıydık” diyor. Henüz yayınlanmamış bestelerinin birçoğunu Ahmet Kaya’dan etkilenerek yaptığını söyleyen Demirtaş bir de hayalini anlattı:

“Çıktığımda şayet kendileri de isterlerse Ahmet Kaya’nın kızı Melis ile benim kızlarım Delal ve Dılda ile birlikte bir stüdyoya gitmek ve hep birlikte çalıp söyleyerek bir Ahmet Kaya şarkısı kaydetmek…”

Demirtaş: Cezaevinde çıplak arama yapılmak istendi

HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun gündeme getirdiği cezaevlerinde ‘çıplak arama’ ile HDP eski Eş Genel Başkanı Demirtaş da karşılaştı. Sincan Cezaevi’ne götürüldüğünde çıplak arama yapılmak istendiğini söyleyen Demirtaş yaşadıklarını, “Sincan Cezaevi’ne götürüldüğümde çıplak arama yapılmak istendi. Şiddetle karşı çıktım. ‘Siz gidin Cumhurbaşkanınız Adalet Bakanınız gelsin. Eğer onlar ceketimi çıkarmayı başarırlarsa siz de çıplak arama yapabilirsiniz’ dedim. Bunun üzerine ceketimin çıkarılmasından bile vazgeçtiler. Böylece arama yapılmadan sadece x-ray cihazından geçerek cezaevine girdim” sözleriyle aktardı.

Demirtaş tutuklanmasının ardından yargılandığı bazı davalar için duruşmalara uçakla götürülürken de kelepçe zorlamasıyla karşılaştı. Her defasında 30 kadar rütbeli jandarma görevlisinin kendine eşlik ettiğini belirten Demirtaş, yaşadığı bir kelepçe dayatmasıyla ilgili ise şunları anlattı:

“Duruşmaya götürülürken Ankara Esenboğa Havalimanı’nda uçağın arka kapısından indirilmeden önce jandarma komutanı bileklerime kelepçe takmak istedi. Bir baktım aşağıda apronda Anadolu Ajansı ve polis kamerası bekliyor. Bunun üzerine sert tepki gösterdim, uçaktan inmeyeceğimi söyledim. ‘Ya beni yaka paça indirirsiniz kıyamet kopar ya da bırakın kelepçe takmayı koluma dahi girmeyeceksiniz, o şekilde ineceğim uçaktan’ dedim. Gittiler aşağıda epey uzun bir süre tartıştılar ve en son isteğimi kabul etmek zorunda kaldılar. Uçağın merdivenlerinden normal şekilde inip ring aracına bindim.”

”Kelepçe takmaktansa Covid’ten ölmeyi tercih ederiz”

Demirtaş kitapta kelepçe dayatması ile Covid-19 salgını olduğunda bir kez daha karşı karşıya kaldığını anlattı. Aşı için hastaneye götürülmek istendiğinde “Kelepçe takmaktansa Covid’ten ölmeyi tercih ederiz” dediğini ve cezaevine geri döndüğünü söyledi. Demirtaş 15-20 gün sonra kelepçesiz götürülerek aşısını olabildi.

Demirtaş, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) kendisiyle ilgili aldığı karara ilişkin muhalefet partilerinin genel başkanlarına hitaben Şubat 2021’de bir mektup gönderdi. Demirtaş mektubunda muhalefete ‘barış ve huzur için birlikte mücadele’ çağrısı yaptı.

Demirtaş’ın mektup gönderdiği liderlerden biri de CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’ydu. CHP lideri Kılıçdaroğlu sık sık ‘güçlendirilmiş parlamenter sistem’ vurgusu yaptığı Demirtaş’a mektubunu şu ifadelerle tamamladı:

“Şefkatinizden ve sıcaklığınızdan mahrum büyüyen ancak eminim ki sizinle gurur duyan kızlarınız Dılda ve Delal’e Kemal Amcaları olarak, aracılığınızla sevgilerimi iletiyorum.”

Paylaşın

‘NATO Üyeliği Krizi’nde Konu İsveç Değil Türkiye – ABD Meselesi

İsveç Uluslararası İlişkiler Enstitüsü kıdemli uzmanı Bitte Hammargren, NATO’daki genişleme krizinin Türkiye ile İsveç arasında değil, daha üst düzeyde Türkiye ile ABD arasında bir mesele olduğuna inandığını söyledi.

Türkiye ve güvenlik politikaları konularındaki araştırmalarıyla tanınan, aynı zamanda gazeteci olan Bitte Hammargren, krizin aşılması için ABD’nin atacağı adımların etkili olabileceğini belirterek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın beklentilerinden birinin de “Beyaz Saray’a davet edilmek” olduğu görüşünü dile getirdi.

ABD Başkanı Joe Biden’ın, Türkiye’nin İsveç ve Finlandiya’nın üyeliğine yönelik sert itirazlarına rağmen iki ülke liderlerini Beyaz Saray’da ağırlamış olmasının “Erdoğan’a verilmiş çok önemli ve güçlü bir mesaj” olduğunu belirten Hammargren, Erdoğan’ın “terör yuvası” suçlamasının İsveç’te nasıl yankı bulduğunu, Türkiye’nin YPG’nin terör örgütü olarak tanınması, iadeler, yaptırımların kaldırılması gibi taleplerinin başarı şansını DW Türkçe‘ye değerlendirdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliklerine onay vermeyeceklerini duyurması, NATO’da “tarihi” olarak nitelendirilen genişleme stratejisini alt üst etmiş görünüyor. Peki İsveç’te, Erdoğan’ın “tam bir terör yuvası” olarak gerekçelendirdiği itirazı nasıl yankı buldu? Öngörülen bir hamle miydi, yoksa sürpriz mi oldu?

Bitte Hammargren: Bizim gibi, Türkiye’yi yakından takip edenler için Türkiye’nin bu hamlesi çok da sürpriz olmadı. Çünkü Türkiye’nin, meseleleri sert müzakere süreçlerine sürüklemesine çok sık tanıklık ettik. Ama Türkiye’yi çok da yakından takip etmeyenler için kötü bir sürpriz oldu diyebiliriz. Ankara’nın, ittifakın güvenliği ve savunması için hayati öneme sahip, özellikle de Avrupa’nın kuzeyi ve doğusu için büyük bir önem taşıyan NATO genişlemesini bloke etmesini, beklemiyorlardı. Çünkü İsveçliler, Türkiye’nin AB üyeliğine çok güçlü destek vermişlerdi…

Resmi açıklamalardan anlayabildiğimiz kadarıyla Türk tarafının başlıca üç beklentisi var. Bunlar, PKK’nın Suriye’deki uzantısı YPG’ye desteğin kesilmesi, Türkiye’de hakkında “terör” suçlaması bulunan 21 kişinin İsveç tarafından iadesi ve silah satışlarına uygulanan kısıtlamaların kaldırılması. İsveç, Ankara’nın bu beklentilerine yanıt verecek adımlar atar mı?

Öncelikle “terör yuvası” suçlaması ile başlayalım. İsveç, diğer AB üyesi ülkeler gibi PKK’yı terör örgütü olarak tanıyor. İsveç iltica kanunlarını, aralarında Kürt olanların da bulunduğu pek çok Türk vatandaşına uyguladı. Bunlar arasında PKK sempatizanlarının olduğu da doğrudur. Ancak meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için şunları gözardı etmemek gerekiyor: İsveç kanunlarında sırf ‘terör örgütü üyeliği’ diye bir suç bulunmamakta. Hükümet bu konuda bir yasa değişikliği önermeyi denedi ama bu öneri, anayasal konularda uzmanlaşmış hukukçular tarafından geri çevrildi. Terör saldırısının planlandığı, desteklendiği ya da gerçekleştirildiğinin hukuken ispatlanabilir olması gerekiyor. Ayrıca İsveç’teki gösterilerde PKK bayraklarının açıldığı, bu yolla da teröre destek verildiği iddiası da gündeme getiriliyor. Ancak bu da ifade özgürlüğünün kapsamının çok geniş olduğu İsveç’te bir suç teşkil etmiyor. Yakın tarihin gösterdiği gibi, bugünün küresel dünyasında, İsveç’in kendi ülkesindeki geniş ifade özgürlüğünü dışarıya anlatması artık çok zorlaşıyor.

Peki, Ankara’nın iade talepleri ve silah satışlarına uygulanan yaptırımların kaldırılması şeklindeki diğer iki beklentisinin karşılanması mümkün mü?

İade talepleri ile ilgili listeyi görmedim ama söylenen bu listede bulunan 21 kişi arasında aynı zamanda İsveç vatandaşı olanların, sürekli oturum hakkı bulunanların da olduğu. Ayrıca Türkiye’deki basında bu listede yer aldığı iddia edilen bir kişi, 2015’te hayatını kaybetti. İsveç bir mahkeme kararı olmadıkça, ne kendi vatandaşlarını ne de sürekli oturum hakkı olanları iade edebilir. Silah satışlarına uygulanan kısıtlamaların kaldırılması da kolay görünmüyor. Bu kısıtlamalar 2019’da, dönemin ABD Başkanı Donald Trump’ın askerlerini çekmesi ve Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine tek taraflı askeri operasyonunu başlatması sonrasında uygulanmaya başlandı. Ve bu kısıtlamaları uygulayan tek ülke de İsveç değil. İsveç dışında, Almanya ve Hollanda gibi pek çok AB ve NATO üyesi ülke de Türkiye’ye savunma sanayi ihracatına kısıtlama uygulamaya başlamıştı. İsveç’in sadece Türkiye’nin baskısı sonucunda bu yaptırımları kaldırabileceğine ihtimal vermiyorum. Çünkü silah satışlarını ince eleyip sık dokuyan bir hükümet ajansı var ve onlar bu yaptırımları uyguluyor. Ayrıca ben asıl meselenin tek başına İsveç olduğu görüşünde değilim. Bu konunun çözümü, meselelerin daha üst bir seviyede, ABD ile ele alınmasıyla mümkün. Çünkü İsveç’in, barut, patlayıcı, yazılım gibi Türkiye’ye sattığı savunma ürünleri, ABD ve diğer ülkelere kıyasla çok cüzi şeyler… Bence kamuoyu üzerinden İsveç’e yüklenen Türkiye’nin asıl hedefi, bu yolla ABD gibi diğer ülkelerin uyguladıkları yaptırımları kaldırmalarını sağlamak…

Sizce ABD’nin Türkiye’ye CAATSA yaptırımlarını kaldırması, en azından yeni F-16 satışına ve mevcut olanlarının modernizasyonuna yeşil ışık yakması mümkün mü?

Bu son derece zor görünüyor. Çünkü ABD yaptırımları, Kongre kararına dayanıyor. Gayet tabii ki Rus S-400’leri satın aldığı için F-35 programından çıkartılan Türkiye’nin şu anda F-16’lara ihtiyaç duyduğunu, hava savunmasını güçlendirmek zorunda olduğunu anlıyoruz. Ama dikkat çekmek istediğim, meselenin İsveç-Türkiye meselesi olmadığı, konunun daha üst seviyelerde, ABD düzeyinde ele alınması gerektiği. Kim bilir, belki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Beyaz Saray’a davet edilmesi, açılım sağlayacak bir yöntem olabilir…

Sizce Erdoğan Biden’dan bunu mu istiyor? Türkiye’nin blokajı nedeniyle çıkmaza giren genişleme düğümünü ABD mi çözer?

Beyaz Saray’a davet, Erdoğan’ın beklentilerinden sadece biri. Bu hafta bildiğiniz üzere Yunanistan Başbakanı Miçotakis Beyaz Saray’da ağırlandı,  yabancı liderler için büyük bir onur olarak görülen kongre konuşmasını da yaptı, Türkiye’ye F-16’ların verilmemesi gerektiğini savundu… Gayet tabii ki Erdoğan’ın Beyaz Saray’dan bir davete ihtiyacı var. Gerçi ABD Başkanı Biden bugüne kadar ona karşı soğuk bir tavır takındı ama İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği, ittifak için hayati öneme sahip. Bu nedenle düğümün çözümlenmesinde, ABD’nin ne yapacağı büyük önem taşıyor.

ABD Başkanı Biden’ın, Erdoğan’ın “evet diyemeyiz” açıklaması üzerine Fin ve İsveçli liderlerle Beyaz Saray’da görüşmesi ve ittifaka üyeliklerine çok güçlü destek açıklaması aynı zamanda Türkiye’ye verilmiş bir mesaj mıydı?

Gayet tabii ki. Bu Erdoğan’a verilmiş çok güçlü bir mesajdı. Üstelik Biden kendisi özellikle hiç Türkiye’den söz etmedi, bu işi Finlandiya ve İsveç liderlerine bıraktı. Biden aslında bu yolla Türkiye ile ilgili hayal kırıklığını da göstermiş oldu. Çünkü evet Türkiye’nin güvenlik endişeleri var ama Türkiye aynı zamanda çok önemli bir ittifakın üyesi. Ve bu ittifakın da şimdi çok büyük güvenlik endişeleri var. İttifak üyeleri de, böyle kritik dönemlerde bunu gözardı etmemeli.

Avrupa’nın kuzeyinde, Baltık Denizinde, Arktik bölgesinde, savunma yetkinliğinin güçlendirilmesi İttifak için ve gayet tabii ki Türkiye için de devasa bir öneme sahip… Şimdi sakin, aklı selim ve sabırlı hareket edilmesi gerekiyor.

Bu arada İsveç Dışişleri Bakanı Ann Linde Twitter’da yaptığı paylaşımda, ülkesinin PKK’ya ilişkin tutumu ile ilgili “çok yaygın bir dezenformasyon”u gidermek istediğine dikkat çekerek, “Olof Palme hükümeti, daha 1984 yılında, Türkiye’den hemen sonra PKK’yı terör örgütü olarak tanıyan ilk ülke oldu” hatırlatması yaptı ve ülkesinin bu tutumunda bir değişiklik olmadığının altını çizdi… İsveç, PKK’yı terör örgütü olarak tanıyor ama aynı zamanda Kürt meselesinin İsveç iç politikasını da ilgilendiren bir boyutu olduğu belirtiliyor. Bunu açar mısınız?

Evet, İsveç PKK’yı terör örgütü olarak tanıyor. İsveç, aynı zamanda Türkiye’den, askeri darbelerden sonra, aralarında Yaşar Kemal gibi çok ünlü muhalifleri de ağırlamış olan bir ülke. Gelenler arasında Kürtler de yer aldı, yıllar içinde İsveç vatandaşı oldular, İsveçli Kürtler oldular, çok sayıda Kürt kökenli İsveçli var artık. Siyasi partilerdeler, parlamentodalar, hükümet kuruluşlarında, şirketlerde görev alıyorlar, artık kamu hayatının bir parçası oldular. Bu nedenle konu İsveç iç politikasının da bir boyutunu oluşturuyor. Bu nedenle AKP’nin ilk yıllarında Kürt meselesinde çok ilerici adımlar atması, burada da alkışlanmış, çözüm sürecinin başlaması, gelecekle ilgili çok umutlu olunmasına yol açmıştı…

Ama çözüm süreci sonlandırıldı. Üstelik mesele Suriye’deki gelişmelerle birlikte çok farklı bir boyuta evrildi. ABD başta olmak üzere, tüm Batılı ülkeler için büyük bir çelişki oluşturan konu da Suriye’nin kuzeyinde ABD’li yetkililer dahil hemen hemen herkesin  PKK’nın Suriye uzantısı olduğunu kabul ettiği YPG’nin IŞİD ile mücadelede “önemli müttefik” olarak görülmeye başlanması, bir terör örgütüne karşı bir diğer terör örgütünün araçsallaştırılması…Türkiye de bunu, ulusal güvenliğine tehdit olarak gördüğünü söylüyor. Türk uzmanlar, NATO genişlemesine blokajıyla birlikte aslında Türkiye’nin Batılı müttefiklerini bu konuyla ilgili “büyük bir yüzleşmeye” zorladığını söylüyorlar. Bu görüşlere katılıyor musunuz?

Eski ABD Başkanı Obama’nın IŞİD ile mücadelede YPG ile iş birliğine gitme kararından bu yana bunun Türkiye ile NATO müttefikleri arasında büyüyen bir gerilime yol açtığı doğru. Tabii ki hükümetler YPG’nin PKK’nın uzantısı olduğunu, ideolojik olarak da benzeştiğini biliyor. Ama anladığım kadarıyla YPG’nin bir terör örgütü olarak sınıflandırılmasının istenmemesi üç nedene dayanıyor.

Nedir bu nedenler?

Birincisi, IŞİD’in yenilgiye uğratılmasında rol oynadılar ve o dönem müttefiklerinde Türkiye’nin IŞİD ile mücadelede yeterli kararlılığı sergilemediği görüşü hakimdi. İkinci önemli neden de YPG’nin, binlerce IŞİD tutsağının tutulduğu kampları koruyor olması. Bu da aslında Türkiye dahil bölge için, Avrupa hükümetleri için hayati bir güvenlik meselesi. Batı, YPG’den desteğini çekerse onlar da yönlerini değiştirecek ve büyük bir ihtimalle de Esad rejimine yaklaşacaklar. Tutsaklar Esad rejiminin eline geçerse ne olur? Geçmiş bize neler olabileceğini gösterdi. İç savaş başladığında cihatçıları hapislerden çıkaran Esad rejimi değil miydi? Ayrıca 2003 yılında ABD Irak’ı işgal ettiğinde Suriye, Amerikalılara karşı savaşmak için cihatçılara alan tanımadı mı? Daha sonra bunlar Irak’ta El Kaide’ye ve IŞİD’e dönüşmedi mi? Ayırca Esad rejiminin korkunç insan hakları ihlallerini de unutmamak lazım. Dolayısıyla kampların Esad rejiminin eline geçmesi bir opsiyon değil. YPG’nin terör örgütü olarak tanınmaması için öne sürülen bir diğer argüman da, bunun aslında ne Türkiye ne de bölgede meselenin çözüme kavuşmasını sağlamış olması. PKK sorunu, ilk terör saldırılarına başladığı 80’lerden beri var…

YPG’nin terör örgütü olarak ilan edilmesinin Türkiye’nin güvenlik sorununa bir çözüm olmadığını mı söylüyorsunuz?

Çok korkunç trajediler yaşandı ve bir noktada bu soruna siyasi bir çözüm gerekecek. Erdoğan, kendisi denedi. Özal da denemişti… Bir daha denenir mi? Seçimleri beklemek gerekecek. Ama sonuç itibarıyla Kürt meselesi Türkiye için bir güvenlik sorunudur. Bugüne kadar askeri yöntemin tek başına bunu sağlamadığı ortada. Ve bir noktada bu sorunu geride bırakmak üzere bir çıkış stratejisi izlemesi gerekecek.

Paylaşın

Beş Soruda Maymun Çiçeği Virüsü

Avrupalı ve Amerikalı sağlık yetkilileri, son günlerde maymun çiçeği virüsü vakaları tespit etti. Vakaların çoğu genç erkeklerde belirlendi. Afrika dışında nadiren rastlanan virüsün neden olduğu hastalığın Avrupa ve ABD’de de ortaya çıkması şaşkınlık yarattı.

Dünya genelinde sağlık yetkilileri, daha fazla vakanın ortaya çıkıp çıkmayacağını dikkatle takip ediyor. Bunun nedeni, hastalığın ilk kez Afrika’ya seyahat etmemiş kişiler arasında yayılıyor olması. Ancak uzmanlar, hastalık riskinin genel nüfus açısından düşük olduğunun altını çiziyor.
Maymun çiçeği nedir?

Maymun çiçeği, kemirgenler ve primatlar gibi vahşi hayvanlarda ortaya çıkan ve bazen insanlara da geçebilen bir virüs. Hastalık insanlarda çoğunlukla, virüsün endemik olduğu Orta ve Batı Afrika’da görülüyor.

Maymun çiçeğinin yol açtığı hastalığı uzmanlar ilk kez 1958 yılında tanımlanmıştı. O dönemde deneylerde kullanılan maymunlar arasında çiçek benzeri iki salgın ortaya çıkmıştı. Hastalığa bu nedenle maymun çiçeği adı konmuştu. Maymun çiçeğinin insanlarda rastlanan ilk vakası, 1970 yılında Kongo’nun ücra bir bölgesinde 9 yaşındaki bir erkek çocuğuydu.

Hastalığın belirtileri neler, tedavisi nasıl?

Maymun çiçeği, çiçek hastalığına yol açan virüsle aynı aileden olsa da belirtileri daha hafif seyrediyor.

Hastaların çoğunda sadece ateş, vücut ağrıları, titreme ve yorgunluk şikayetleri ortaya çıkıyor. Hastalığı daha ağır geçirenlerin yüzünde ve ellerinde döküntü ve lezyonlar ortaya çıkabiliyor ve bunlar, vücudun başka yerlerine de yayılabiliyor.

Kuluçka dönemi beş gün ila üç hafta sürebiliyor. Çoğu hasta, hastanede tedavi altına alınmaya gerek kalmadan, iki ile dört hafta içinde iyileşiyor.

Yüzde 10 oranında ölüme neden olabilen maymun çiçeği hastalığı, çocuklarda daha ağır seyredebiliyor.

Virüse maruz kalanlara genellikle çiçek aşısı yapılıyor. Çiçek aşısının maymun çiçeğine karşı da etkili olduğu görülüyor. Hastalığa karşı antiviral ilaçlar geliştiriliyor.

Avrupa Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi, dün yaptığı açıklamada, tüm şüpheli vakaların tecrit edilmesi ve yüksek risk grubundaki temaslılara çiçek aşısı yapılmasını tavsiye etti.

Yılda ortalama vaka sayısı kaç?

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) her yıl 10’dan fazla Afrika ülkesinde binlerce maymun çiçeği enfeksiyonu görüldüğünü bildiriyor. Bu vakaların çoğu Kongo ve Nijerya’da ortaya çıkıyor. Kongo’da yılda 6 bin, Nijerya’daysa yılda 3 bin vaka tespit ediliyor.

Uzmanlar, düzensiz sağlık tarama sistemleri nedeniyle çok sayıda vakanın kayda geçmediğini söylüyor.

Münferit vakalara Afrika dışında zaman zaman Amerika ve İngiltere’de rastlanıyor. Ancak maymun çiçeği vakaları genellikle Afrika’ya seyahat ya da hastalığın yaygın olduğu bölgelerde hayvanlarla yakın temasa bağlı olarak ortaya çıkıyor.

2003 yılında Amerika’da altı eyalette 47 kişide doğrulanmış ya da şüpheli maymun çiçeği vakası ortaya çıkmıştı. Bu kişilerin virüsü Gana’dan ithal edilen küçük memeli hayvanlara yakın bir yerde barındırılan ve evcil bir kemirgen türü olan çayır köpeklerinden kaptığı belirlenmişti.

Son vakalar neden farklı?

İlk kez Afrika’ya seyahat etmemiş olan kişiler arasında maymun çiçeği vakalarının yayıldığı gözlemleniyor. Vakaların çoğu, eşcinsel ilişkiye giren erkeklerde görülüyor.

Avrupa’da İngiltere, İtalya, Portekiz, İspanya ve İsveç’te maymun çiçeği vakaları rapor edildi.

İngiltere Sağlık Güvenliği Dairesi, tüm vakaların birbiriyle bağlantılı olmadığını, bu durumun, birkaç farklı bulaşma zincirinin olduğu anlamına geldiğini bildirdi. Portekiz’deki vakalar, hastaların cinsel organları üzerindeki yaralar nedeniyle başvurdukları sağlık kliniklerinde tespit edildi.

ABD’de ise yetkililer 18 Mayıs’ta, kısa süre önce Kanada’ya seyahat etmiş bir erkekte maymun çiçeği vakası tespit etti. Kanada Halk Sağlığı Dairesi de Amerika’daki bu pozitif vakaya bağlı iki vaka doğruladı. Kanada’nın Quebec eyaletindeki sağlık yetkilileri, Montreal’de 17 şüpheli vaka olduğunu kaydetmişti.

Virüs cinsel ilişkiyle mi bulaşıyor?

Bu olasılık var ancak henüz netlik kazanmış değil. Maymun çiçeğinin cinsel ilişkiyle bulaştığına dair daha önce kayda geçen vaka bulunmuyor. Ancak virüs, enfeksiyonlu kişilerle yakın temasla, beden sıvıları yoluyla ve bu sıvıların bulaştığı kıyafet, yorgan ya da çarşaf gibi eşyalarla temasla yayılabiliyor.

Londra’daki Imperial üniversitesinden virolog Michael Skinner, İngiltere’deki erkeklere maymun çiçeğinin nasıl bulaştığını tespit etmenin henüz erken olduğunu söylüyor.

Skinner, “Cinsel ilişki, doğası gereği yakın temas gerektiriyor. Bu da kişinin cinsel yönelimi ne olursa olsun, bulaşma yolundan bağımsız olarak, bulaşma olasılığını yükseltiyor” diyor.

Londra Üniversitesi Akademisi’nden François Balloux da cinsel ilişkinin maymun çiçeği hastalığını bulaştırmak için gereken yakın teması sağladığı görüşünde. Balloux, İngiltere’deki vakaların, “virüste kısa süre önce herhangi bir değişiklik olduğu anlamına gelmediğini” söyledi.

(Kaynak: VOA Türkçe)

Paylaşın

CHP, Yurt Dışında Yaşayan Seçmenler İçin Harekete Geçti

Yakın zamanda partisinin Almanya ve İsviçre’de çalışmalara katılan CHP’li Tezcan, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere yeni CHP birlikleri kurmaya başladıklarını, var olan birlikleri de daha etkin hale getirmeye çalıştıklarını söyledi. Tezcan, çalışmalarının odağında ise seçmeni “sandıkla buluşturmak” olduğunu ifade etti.

Dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, 2012’de yapılan yasal düzenlemeyle, 2014 yılından bu yana bulundukları ülkelerde cumhurbaşkanlığı seçiminde ve genel seçimde oy kullanabiliyor. En fazla seçmenin yaşadığı ülke Almanya.

Siyasi partiler için yurt dışı oylar kritik önemde, zira milletvekili dağılımını değiştirebiliyor. 2018 seçimlerinde, yurt dışından gelen oylarla, bir milletvekilliği İYİ Parti’den CHP’ye, Hatay’da da yine bir milletvekilliği MHP’den AKP’ye geçmişti. 2018 seçimlerin sonuçlarına göre yurt dışı seçmen oylarının dağılımına göre AKP ve HDP’nin ardından üçüncü parti konumundaki CHP, oylarını artırmak için çalışma başlattı.

CHP’nin yurtdışı örgütlenmeden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan, partisinin hazırlıklarını BBC Türkçe’den Ayşe Sayın’a anlattı. Geçtiğimiz günlerde, Almanya ve İsviçre’de bizzat çalışmalara katılan Tezcan, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere yeni CHP birlikleri kurmaya başladıklarını, var olan birlikleri de daha etkin hale getirmeye çalıştıklarını söyledi.

‘Temel problem, oy kullanma oranının düşük olması’

Tezcan, çalışmalarının odağında ise seçmeni “sandıkla buluşturmak” olduğunu söyledi:

“Yurt dışında temel problem oy kullanma oranının düşük olması. Yüzde 50 dolayında. Onun için ‘Seçmen ol’ kampanyası başlatıyoruz. Sandığa gitmeme nedeninin bir kısmı, Türkiye’deki gibi, yani umut olması lazım. Bir kısmı ise seçmen olmakta zorlanıyorlar.

Örneğin, Türkiye’de resmi işlem yaptıkları zaman, ikematgah kaydı yaptırmak zorunda. O zaman yurt içi kütüğünde seçmen kaydı çıkıyor. Yani sadece Türkiye’ye gelip oy kullanabilirler, bu gibi durumlarda gümrüklerde de oy kullanamıyorlar. Askı güncelleme dönemi yetersiz kalıyor. O nedenle biz, şimdiden ‘Seçmen ol’ kampanyası başlatarak, ikametlerini şimdiden yurt dışına taşımalarını teşvik etmek istiyoruz.”

‘Elbise artık dar geliyor’

Sandık güvenliğini sağlamaya dönük eğitim çalışmalarına da başladıklarını anlatan Tezcan, “sandık görevlisi havuzu” oluşturmaya başladıklarını ifade etti. Tezcan, önümüzdeki süreçte, Amerika’da ve bazı Ortadoğu ülkelerinde de “birlik” örgütlenmesine gideceğini belirtti:

“2011 de başladık ilk organizasyonlara. Şu anda artık elbise bize dar geliyor. Sayımız arttı, alan genişledi. Elbiseyi genişletiyoruz, yeni biçime sokuyoruz, onları merkezileştirmemiz gerekiyor. Federatif örgütlenmeye geçiyoruz. Yani şehirlerde bölge birlikleri, ülke genelinde de ülke birlikleri oluşturuyoruz.

‘Sandığa gitmeyenler, gittiklerinde bize oy verecek’

Yurt dışı seçmen profiline ilişkin de bilgi veren Tezcan, Almanya, Fransa, Belçika gibi Türk seçmenin yoğun yaşadığı yerlerde CHP’nin ikinci veya üçüncü parti konumunda olduğunu, İngiltere ve İskandinav ülkelerinde ise birinci olduğunu söyledi.

Önümüzdeki seçime ilişkin hedeflerinin, yurt dışı seçmenin yaşadığı tüm sandıklardan birinci parti çıkmak olduğunu ifade eden Tezcan, bunun için de “seçmeni sandıkla buluşturmak gerektiğine” dikkat çekti:

“Oy oranı söyleyebilecek durumda değiliz henüz. Ama birinci parti olma hedefimiz var. Bunun için katılımı yükseltmemiz lazım. Sandığa gitmeyenler, sandığa gittiğinde, bize oy verecekleri yönünde bir izlenimimiz var. Eğilim öyle. Birliklerimizden gelen veriler de öyle. Biz sandığa taşıyabilsek, o oylar bizim diyor arkadaşlarımız. Onun için ikna edip sandığa götürmemiz önemli, katılımı yükseltmek önemli. Katılım arttığında bizim oylarımız yükselecek.”

‘Seçim bildirgesinde çözüm önerilerimiz yer alacak’

Yurt dışı seçmeni sandığa taşımanın önemli bir yolunun da, yaşadıkları ülkelere ilişkin sorunlarının çözümünü sağlama güvencesi vermek olduğunu belirten Tezcan, bunun için partisinin seçim bildirgesinde yurtdışında yaşayan seçmenin sorunlarını çözmeye dönük somut önerilere de yer vereceklerini söyledi:

“Mesela yaşadıkları ülkelerin kurumlarıyla ilgili sorunlar yaşıyorlar. Bizim Dışişleri Bakanlığı’nın resmi mercilerin daha etkin çalışmasını sağlayacak bir siyaset geliştirmek zorundayız. Sınır kapılarında problem yaşıyorlar, gümrük girişlerinde birikmeler problemler oluyor, giriş kolaylığı sorunları tespit edip öneriler geliştirmemiz gerekiyor.

Emeklilik ve sosyal güvenlikle ilgili ciddi problemleri var. Orada yaşayanların Türkiye’ye geldiklerinde sağlık hizmeti almalarında sıkıntılar yaşıyorlar. Hem yasal düzenleme hem de uygulamada pratik düzenlemelere ihtiyaç var, biz bunları da bir yandan tespit ediyoruz.

Biz ilk seçimde iktidar olacağız. İktidar olduğumuzda, bu vatandaşlarımızın hükümetimiz nezdinde çözülmesi gereken problemlerine ilişkin hangi adımları atacağız? Bir de onların kendi yaşadıkları ülkelerdeki hükümetlerle ilişkilerimizde hangi konuları ön plana çıkaracağız? Bunlar üzerinde çalışıyoruz.”

Paylaşın

İYİ Partili Subaşı: Sorun Yok Biz Kardeşiz Diyerek Kürt Sorununu Çözemezsiniz

İYİ Parti Antalya Milletvekili Hasan Subaşı, Kürt sorununa ilişkin “Toplumun bir kesimi ‘sorunum var’ diyorsa, bu sorunun tartışılması, konuşulması gerekir. Ama biz konuşamıyoruz” dedi. Subaşı, “Cumhuriyet dönemi boyunca herkesin incelediği, rapor hazırlattığı bir meseleyle ilgili çıkıp ‘hiçbir sorun yok’ demenin bir anlamı yoktur” ifadelerini kullandı.

Serbestiyet’ten Onur Erkan’a açıklamalarda bulunan Hasan Subaşı, HDP’ye yönelik kapatma davasına ilişkin “HDP legal bir parti değilse kurulması ve meclis çatısı altında olması hatalıdır. Oysa devletin çeşitli kontrollerinden geçerek parlamento çatısı altında grup kurmuş bir partidir” ifadesini kullandı.

Subaşı’nın açıklamalarından bazıları şöyle:

“HDP legal bir partidir”

İki yıl kadar önce “İktidar HDP’yi şeytanlaştırarak İYİ Parti’nin milliyetçi, CHP’nin ulusalcı refleksini kışkırtmak istiyor” diye bir değerlendirme yapmıştınız. Sizce iktidar yaratmak istediği etkiye ulaşıyor mu?

“Etkisi kalmadı. Benim o çıkışım da bu etkiyi azaltmaya dönüktü. Çünkü bir dönem televizyonlarda her gün, HDP’yle ilgili hiçbir HDP’linin bulunmadığı tek taraflı programlar yapılıyordu. Bu programlarda sürekli olarak da CHP ile İYİ Parti, HDP’yle iş birliği içinde diye suçlamalar yapılıyordu.

HDP’nin içinde suçlular varsa onları tecrit etmek yargının görevidir. HDP legal bir parti değilse kurulması ve meclis çatısı altında olması hatalıdır. Oysa devletin çeşitli kontrollerinden geçerek parlamento çatısı altında grup kurmuş bir partidir.

Devlet “HDP’de suçlular var, onlarla kavga edin” diyorsa, bu bizim görevimiz değildir. Huzuru sağlamak, suçluları toplumdan tecrit etmek devletin görevidir.

Bu tartışmalarla HDP tabanındaki oyları, Millet İttifakı’na yar etmemek amaçlanıyor. Kaldı ki İYİ Parti olarak HDP ile bir iş birliği içinde olmadığımızı hem biz beyan ediyoruz hem HDP’liler beyan ediyor. O dönemki kadar olmasa da halen benzer çabalar görüyoruz ama diğer yandan hükümetin siyaset uğruna terör örgütü liderinin mesajlarını ilettiğine de şahit olmuştuk.

Geçtiğimiz şubat ayında Karar gazetesinden Figen Çalıkuşu, sizin HDP Milletvekili Semra Güzel’in dokunulmazlığıyla ilgili toplanan Anayasa-Adalet Karma Komisyonu Toplantısı’ndaki konuşmanızdan bahseden bir yazı yazdı. Siz o konuşmanızda çözüm süreci döneminde 2014’te çıkarılan 6551 sayılı yasayı ve bu yasanın çözüm süreci döneminde PKK’lilerle görüşmeler için “bir nevi sorumsuzluk” getirdiğini hatırlatmışsınız. Biraz bunu açar mısınız?

Biz onu iki boyutuyla gördük. Bahsettiğiniz karma komisyon toplantısında önce partimizin görüşünü yansıttım. Partimizin görüşünün, “Ortaya çıkan görüntülerin, toplumda rahatsızlık yarattığını ve yaratmasının da normal olduğunu, dokunulmazlığın kaldırılarak konunun yargı kararıyla çözümlenmesi” olduğunu ifade etmiştim.

Ama Semra Güzel’in çözüm sürecindeki bir görüşmesinin yıllar sonra ortaya çıkmasının ciddiyetle bağdaşmadığını, bundan siyasi bir sonuç elde etme düşüncesinin olduğunu da açıklamıştım. Çünkü ortada bir terör suçu varsa bunu yıllar sonra ortaya çıkarmak terörü ciddiye almamaktır.

Bunları ifade ettikten sonra o günkü tartışmaları da belli bir sonuca bağlamak için çözüm sürecinde neler olduğunu da hatırlatmıştım.

2013-2015 arasında Türkiye bir çözüm süreci yaşadı. Çözüm sürecinde Kandil’e gitmek teşvik edildi. Otobüsler kaldırıldı, buluşmalar yapıldı.

Çözüm süreci olumlu ve sevinçle karşılanmıştı. Ama tabii zor bir süreçti. Hükümet tarafından belki de yeterince hazırlık yapılmamıştı, toplum yeterince hazırlanmamıştı.

Sonuçta çözüm sürecinde birçok kişi gidip orada görüntü vermişti. Hatta devlet, HDP’lileri bir nevi aracılık yapması için görevli kılmıştı. Bu buluşmalarda devlet görevlileri de teröristlerle yan yana gelmişlerdi. Görüşmeler olmuştu.

2014 yılında bunların suç teşkil edebileceği gündeme geldi ve tedbir almak gerekti. Bu amaçla 6551 sayılı yasa çıktı. Bu yasayla çözüm süreci dönemindeki bu görüşmelere bir nevi muafiyet tanındı, bir cezasızlık hususu getirildi.

Şimdi görüyoruz ki, devlet kendisini bu muafiyetin içine aldıktan sonra; görevlendirdiği birçok kişiyi suçlu diye takibe almıştır. Oysa 6551 sayılı yasa, hangi taraftan olursa olsun bir muafiyet sağlamıştı.

“Türkiye’de ‘Kürt sorunu yoktur’ demek…”

Yine aynı konuşmanızda “Türkiye’de ‘Kürt sorunu yoktur’ demek, terörün nasıl, nereden cereyan ettiğini bilmemek demek olur” diye bir cümle kullanıyorsunuz.

Biz sosyal sorunlarımızı çok kolay çözemiyoruz ve çok çabuk kamplaşıyoruz. Zaman zaman siyaset kurumları da bunları manipüle ediyor. Çözümsüz hale gelince bu sorunlar Türkiye sınırlarını da aşabiliyor. Dışarının da ilgi alanına girmeye başlıyor. Hatta zaman zaman manipülasyonlar da yapılıyor olabilir. Önemli olan bu tip sorunları kendi içinde çözebilmektir.

Gençlik yıllarımızda, Türkiye 25 yıl sağ sol çatışması yaşadı. Gençler birbirini öldürdü. İnsanlar sağ-sol meselesinde “o doktora gitmez, bu bakkala gitmez” hale geldi. Araya ihtilal girdi. Sonra rahmetli Demirel ile rahmetli İnönü’nün koalisyon kurmasıyla sağ-sol kavgası gündemden kalktı.

Bu defa başörtülü gençleri üniversitelere sokmamaya başladılar. Dönemin egemenleri, bazı yüksek yargı mensupları, bazı askerler “şu şekilde bağlanırsa olur” gibi tanımlamalar getirmeye başladılar.

Anayasa Mahkemesi’nin bir kararında hüküm fıkrasına değil ama metnin içine “Bu eylem cumhuriyete karşı kalkışma, siyasi amblem sayılabilir” gibi ibareler yazıldı. Mesele tam çözümsüz hale geldi.

Türkiye yine gençlerine 25 yıl eziyet etti. Eğitim hakkını elinden almaya kalktı. Kimse gençlere “neden başörtüsü takmak istiyorsun” diye sormadı. Onlarla konuşmadı. Konu, devlet egemenlerinin tanımına göre çözülmeye çalışıldı.

Bu da AK Parti’nin işine yaradı, AK Parti’yi büyüttü. Sonunda yine bir kanun değişikliği olmaksızın gündemden kaybolmaya başladı ama toplum yine yorgun düştü.

Kürt meselesinde de durum benzer. Toplumun bir kesimi “sorunum var” diyorsa, bu sorunun tartışılması, konuşulması gerekir. Ama biz konuşamıyoruz.

Yine Alevi yurttaşlar “cemevi bizim ibadetgâhımız” diyorsa bunun konuşulması, tartışılması gerekir.

Biz buna da çözüm bulamadığımız için, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) “cemevleri ibadethanedir” diye bizi bağlayan bir karar verdi. Bu bağlayıcı karara rağmen biz bağlandık mı?

“‘Sorun yok biz kardeşiz’ diyerek her şeyi çözemezsiniz..”

Şimdi biz bu tür sorunlarımızı çözmekte zorlanıyoruz. Ben de bu meselelerde konuşamama alışkanlığımızı bir ölçüde esnetebilmek için düşüncelerimi aktarmaya çalışıyorum. Doğru görülen yanları olur, yanlış görülen yanları olur ama siyasetçilerin fikirlerini açıklıyor olması bu tür konuşulmayan konular üzerinde düşündürmeyi teşvik edebilir.

Ben de o gün karma komisyonda “Biz bu tür sorunları dışarıdan gelen sorunlar olarak görüyorsak bence yanılıyoruz” dedim. Dışarının bir tür manipülasyonları olabilir ama bunlar yakıcı ve çözmemiz gereken sorunlardır. Gelecek kuşaklara taşımamamız gereken sorunlardır.

Bunların bilimsel olarak her yönüyle incelenmesi gerekir. “Sorun yok biz kardeşiz” diyerek her şeyi çözemezsiniz. Önemli bir yurttaş kesimi “sorun var” diyorsa devletin görevi o soruna yaklaşmak, sorgulamaktır.

Atatürk döneminden beri ellinin üzerinde Kürt raporu hazırlandı. 1989’da SHP’nin önemli bir raporu var, Anavatan Partisi’nde Kahveci’nin raporu var, 1991 yılında Tayyip Erdoğan’ın il başkanı iken hazırlatıp Refah Partisi genel başkanlığına sunduğu bir rapor var.

Cumhuriyet dönemi boyunca herkesin incelediği, rapor hazırlattığı bir meseleyle ilgili çıkıp “hiçbir sorun yok” demenin bir anlamı yoktur.

Geçmişte Türk siyaseti bu konuların üzerinde çok gidemedi. Bu konular tamamen Genelkurmay’a havale edilmişti. Genelkurmay da zaten “bu mesele bende” diyordu. Siyaset kurumunun bu konuda yetkili olmasını kabul etmiyordu, siyaset kurumu da o alana giremiyordu.

Bugün de bu hükümet sistemi bırakın siyaset kurumunu, meclisi, yargıyı hatta yürütmeyi de vesayet altında tutuyor. Bugünün vesayeti de dünkü vesayet gibi temel sorunların çözümünü engelliyor.”

Paylaşın

Küresel Isınmaya ‘Kedi Kumu’ Çözümü

ABD’nin prestijli üniversitesi MIT’den (Massachusetts Teknoloji Enstitüsü) araştırmacılar, kedi kumunu kullanarak hazırladıkları bir karışımla metanı karbondioksite dönüştürdü.

Araştırmacılar, kedi kumunda kullanılan zeolit kili bir bakır solüsyonuna ekleyerek, havadaki metanı emip karbondioksite dönüştüren bir bileşim oluşturdu.

Kristal yapıda hidrasyona uğramış alüminyum silikatlar olan zeolitler kedi kumu dışında inşaat malzemeleri, güneş enerjisi depolanması ve akvaryum malzemeleri gibi farklı alanlarda kullanılıyor.

Çevre kirliliğine yol açan metanın büyük bir kısmı kesme ve yakma yöntemlerinin kullanıldığı tarım çalışmaları, mandıracılık, kömür madenciliği ve küresel ısınma nedeniyle eriyen donmuş topraktan geliyor.

Araştırmada çalışan Desiree Plata, karbondioksitin metana kıyasla atmosfer için zararının çok daha az olduğunu belirterek, metanın sera gazı olarak etkisinin son 20 yılda 80 kat arttığını belirtti.

Öte yandan bilim insanları, bu bileşimin henüz sadece laboratuvar ortamında denendiğini ve yaygın olarak kullanılabilmesi için mühendislikle ilgili birçok kısmın halledilmesi gerektiğini belirtti.

ABD Enerji Bakanlığı, MIT’de projeyi geliştiren ekibe havadaki metanın dönüştürülmesine yönelik çalışmaları sürdürüp geliştirmeleri amacıyla 2 milyon dolar kaynak verdi.

İsviçre merkezli Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli, geçen yılki açıklamasında yakın dönemde iklim krizinin etkilerinin hafifletilebilmesi için metan salımının azaltılmasının en öncelikli hedef olması gerektiğini belirtmişti.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Erdoğan, İki İsim Hariç Bütün Bakanları Değiştiriyor!

Ankara kulislerinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Adalet Bakanı Bekir Bozdağ hariç kabinede değişikliğe gideceği iddia edildi.

Kısadalga’dan Mahmut Aydın’ın haberine göre, Ankara kulislerinde Erdoğan’ın kabineye yeniden el atacağı konuşuluyor.

İddialara göre AK Partili milletvekilleri, 3600 ek gösterge, asgari ücret zammı, emekli maaşlarında artış ve öğrenci affı düzenlemeleri yapacak olan Erdoğan’ın ayrıca temmuz ayında büyük bir kabine değişikliği yapacağını söylüyor.

AK Partili milletvekilleri tarafından kasım ayında baskın seçim yapması beklenen Erdoğan’ın bu kabine değişikliğinin “seçim kabinesi olacağı” belirtiliyor. AK Partili bir milletvekili ”İçişleri ve Adalet Bakanı hariç kabinenin tamamı değişecek” yorumunda bulunuyor.

İktidar kulislerine göre, başta Sağlık Bakanı Fahrettin Koca olmak üzere çok sayıda bakan ”affını” istiyor.

Atanacak yeni kabinenin AK Partinin kıdemli, daha önce bakanlık yapmış üyeleri arasından seçilmesi bekleniyor.

Eski bakanların yeniden atanmasıyla Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde seçmenlerin yeniden AK Parti’ye yönelmesi amaçlanıyor.

Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçilmesiyle açıklanan kabinede, şu ana kadar toplam 9 bakan değişti. Son olarak Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’ün yerine Bekir Bozdağ, Tarım Bakanı Bekir Pakdemirli’nin yerine Vahit Kirişci getirildi.

Paylaşın

NATO Genel Sekreteri Stoltenberg’den ‘Türkiye’ açıklaması

Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen ile başkent Kopenhag’da bir araya geldi; ikili, görüşmenin ardından ortak basın toplantısı düzenledi.

Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliği başvuruları ve Türkiye’nin itirazlarına da değinen Stoltenberg, “NATO’da anlaşmazlık olması yeni değil, sorunlar çözülür. Türk yetkililerle diyalog halindeyiz” dedi.

Türkiye için “önemli bir müttefik” ifadesini kullanan Stoltenberg, NATO’nun böyle bir müttefikinin “güvenlik endişelerini dile getirdiğinde bu konuda harekete geçmesi ve endişelerini gidermesi gerektiğini” söyledi:

“Tüm müttefiklerin güvenlik endişeleri dikkate alınmalıdır. İsveç ve Finlandiya’nın NATO katılmaları konusunda ortak bir karara kısa sürede varacağımıza inanıyorum.

“Türkiye’nin ifade ettiği endişeleri ele alıyoruz. Türkiye gibi önemli bir müttefik güvenlik endişelerini gündeme getirdiğinde bunu halletmenin tek yolu ortak bir zemin bulmak için oturup konuşmak.”

Stoltenberg, NATO’nun 30 müttefiki arasında bazen farklılıklar olabildiğini ancak bunların konuşularak aşılabileceğini belirtti.

Stoltenberg, iki ülkenin NATO’ya katılmaları durumunda Avrupa Birliği (AB) nüfusunun yüzde 96’sının NATO içinde olacağını belirterek, NATO ve AB’nin Batı Balkanlar, Ukrayna, siber güvenlik gibi konularda her zamankinden daha yakın iş birliği içinde olduğunu kaydetti:

“AB’nin savunma çabalarını memnuniyetle karşılıyorum. Doğru yönde yapılırsa bunlar hem NATO’yu hem de AB’yi güçlendirecektir.”

Tüm üyelerin onayı gerekiyor

Rusya-Ukrayna savaşının başlamasıyla birlikte NATO’ya üyelik başvurusu yapıp yapmayacakları merak konusu olan Finlandiya ve İsveç, “süreci el ele yürütmeye” karar vererek 18 Mayıs’ta NATO üyeliğine başvurdu.

30 üyeli Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nün (NATO) genişlemesiyle ilgili kararların üyelerin oybirliğiyle alınması gerekiyor.

Fakat Cumhurbaşkanı ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, konuyla ilgili ilk defa 13 Mayıs’ta bir açıklama yaparak İsveç ve Finlandiya’nın muhtemel NATO üyelik başvurusu konusunda “olumlu bir düşünce içinde” olmadıklarını açıklamış, iki ülke için “terör örgütlerinin adeta misafirhanesi gibi” ifadelerini kullanmıştı.

Paylaşın

Tarım Kredisi Kullanan Çiftçi Sayısı 1 Milyon 300 Bini Geçti

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer, kamu ve özel bankalardan tarım kredisi kullanan çiftçilerin sayısını açıklaması için Hazine ve Maliye Bakanlığı’na yazılı soru önergesi verdi.

Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati’nin Gürer’e verdiği yanıta göre, tarım kredisi kullanan çiftçi sayısı 1 milyon 300 binden fazla.

Çiftçinin sermayesi: Kredi borcu

CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer, yazılı soru önergesinde, “Kamu ve özel bankalardan ayrı ayrı kredi kullanan çiftçi ve besici sayısı kaçtır? Toplam çiftçi borç tutarı ne kadardır? Özel ve kamu bankalarında ayrı ayrı takibe düşen çiftçi sayısı kaçtır?” diye sordu.

Bakan Nebati ise yanıtında: “2021 Aralık dönemi itibariyle, kamu bankalarının stok nakdi tarım kredisi gerçek kişi müşteri sayısı 852.871 iken özel bankaların stok nakdi tarım kredisi gerçek kişi müşteri sayısı 453.567’dir,” dedi.

Gürer, yanıttan sonra yaptığı açıklamada şu sözlere yer verdi:

“Çiftçi, ürünü maliyetini bile kurtaramadığı için banka kredileri ile ayakta kalmaya çalışıyor. Hasat dönemi kazandığı ile kredi borcu ödemeye çalışıyor.

Kredi almadan çiftçilik yapan kalmamış. Tüm çiftçiler kredi kullanarak borcu borçla döndürmeye çalışıyorlar. Borçlanmadan çiftçilik yapılamaz duruma gelmiş. Çiftçinin sermayesi: Kredi borcu.”

Kredi Kayıt Bürosu’nun (KKB) 2021 yılında yaptığı “Tarımsal Görünüm Saha Araştırması”na göre:

  • Çiftçilerin banka kredisi kullanma oranı 2020’de yüzde 35’ten, 2021’de yüzde 49’a çıktı.
  • Tarım Kredi Kooperatifi (TKK) kredisi kullananların oranı bir yılda yüzde 17’den yüzde 25’e yükseldi.
  • Çiftçiler girdi satıcılarından “vadeli mal alımı” yoluyla üretimlerini finanse etme yöntemini de 2020’ye göre iki kat daha fazla kullandı. (Yüzde 26).
  • Bankalardan kredi kullanan çiftçilerin aldıkları kredi tiplerinde en yüksek oran “üretim” (işletme) ve “yatırım” kredilerinde.
  • Çiftçiler en çok,üretim faaliyetlerinin finansmanı için krediye ihtiyaç duyuyor.
  • Traktör ve makine alım kredisi oranı 2021’de 7 puan artarak yüzde 61’e yükseldi.
Paylaşın

2021 Yılında 13,6 Milyar TL Vergi Kaçırıldı

Vergi Denetim Kurulu’nun 2021 yılında yaptığı incelemelerde 66,2 milyar TL’lik verginin eksik ödendiğini tespit edildi. Söz konusu eksiğin 13,6 milyar TL’si büyük sermaye gruplarının ödemesi gereken kurumlar vergisinden kaynaklandı. Gelir İdaresi Başkanlığı’nın rakamlarına göre de ücretlilerden 184 milyar TL vergi tahsil edilirken, kurumlar vergisi toplamı 190,1 milyar TL’de kaldı.

Hayat pahalılığının yanı sıra ödediği dolaylı ve dolaysız vergilerle daha da yoksullaşan ücretlilerden vergilerini, kaynağından son kuruşuna kadar tahsil eden devlet, diğer vergi mükelleflerinin kaçırdığı milyarlarca liralık verginin peşine ise aynı ısrarla düşmüyor. 2021 yılında 3,2 milyon vergi mükellefinden şüpheli olan sadece 54 bini incelendi ve bunlara 51 milyar TL ceza kesildi.

Vergi Denetim Kurulu tarafından yapılan denetim çalışmalarına ilişkin raporlara yansıyan veriler, devletin ücretliler aleyhine işleyen vergi düzenini yeterli denetim yapmayarak daha da adaletsiz hale getirdiğini gösteriyor. Ücretlilerin vergilerini maaşları ceplerine girmeden kaynağında tahsil eden devlet aynı kararlılığı vergiye konu olması gereken dev cirolara imza atan sermaye gruplarına karşı göstermiyor.

54 binden fazla mükellef incelendi

BirGün’den Nurcan Gökdemir’in haberine göre 2021 yılında Vergi Denetim Kurulu 54 bin 65 mükellefi inceledi. Toplam 3 milyon 221 bin vergi mükellefinin yüzde 1,68’ini oluşturan bu mükelleflerin incelenmelerinin sonunda alınması gereken toplam vergi tutarı 24,2 milyar lira, kesilmesi önerilen toplam ceza tutarı ise 50,8 milyar lira oldu. Kaçırıldığı tespit edilen verginin 10 milyar TL’si sektörel vergi incelemeleri, 300 milyon TL’si vergi iade incelemeleri, 14 milyar TL’si de vergi kaçakçılığı incelemeleri sonucu belirlendi.

2021 yılında mükellef başına tarhı istenilen vergi tutarı bir önceki yıla göre yüzde 14,39 azalırken kesilmesi önerilen ceza tutarı ise bir önceki yıla göre yüzde 10,97 arttı.

66,2 milyar TL’lik vergi eksik ödendi

İncelemeler sonucunda denetim elemanları 66,2 milyar TL’lik verginin eksik ödendiğini tespit etti. Mükellefin kendi beyanı üzerinden ödediği vergi ile inceleme elemanının tespit ettiği vergi arasında tespit edilen 66,2 milyar TL’lik matrah farkının yüzde 58’i olan 18,1 milyar TL katma değer vergisinden, 13,6 milyar TL’si büyük sermaye gruplarının ödemesi gereken kurumlar vergisinden kaynaklandı.

Bu tespit sonucu KDV’den dolayı 14,2 milyar TL verginin tahsili 36 milyar TL de ceza kesilmesi istendi. 1,1 milyar TL’lik matrah farkı bulunan ÖTV’nin tarhı istenilen vergi tutarı 4,5 milyar TL, cezası ise 5,9 milyar TL oldu. Toplam 13,6 milyar TL kaçıran sermaye gruplarından ise 2,2 milyar TL’lik verginin tahsili istenirken 3,7 milyar TL de ceza verildi.

Ücretliler ile kurumların vergisi aynı seviyede

Gelir İdaresi Başkanlığı’nın 2021 yılı rakamları da vergi adaletsizliğini bütün açıklığı ile gösteriyor. Geçen yıl 32,2 milyar TL’si asgari ücretlilerden, 152,1 milyar TL’si diğer ücretlilerden olmak üzere toplam 184 milyar TL vergi tahsil edildi. Ancak dev sermayelere sahip sermaye şirketleri, kooperatifler, iktisadi kamu kuruluşları, dernek veya vakıflara ait iktisadi işletmeler ve iş ortaklıklarından alınan kurumlar vergisi toplamı 190,1 milyar TL’de kaldı.

Paylaşın