Düşük Faiz Politikası Olmasa Ne Olurdu?

Amerikan Merkez Bankası Fed başta olmak üzere tüm dünyada merkez bankaları artan enflasyona karşı faiz arttırırken Türkiye’de tam tersine bir hamle daha geldi. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Para Politikası Kurulu (PPK) Ağustos toplantısında beklentilerin aksine politika faizini yüzde 14’ten yüzde 13’e indirdi.

Ekonomistlerin neredeyse tamamı Merkez Bankası’nın politika faizine dokunmayacağını düşünüyordu. Türkiye uzun süredir düşük faiz politikası yürütürken bu süreçte hem TL değer kaybediyor hem de enflasyon yükseliyor. Peki Türkiye şu an ısrar ettiği düşük faiz politikasını uygulamamış olsaydı ne olurdu?

Eğilmez: Dolar 11, enflasyon yüzde 25 olabilirdi

Güngör Uras’ın anısına İstanbul Sanayi Odası’nda düzenlenen Ayşe Teyze’nin İzinde ‘Türkiye Ekonomisine Bakış’ Paneli’nde konuşan ekonomist Mahfi Eğilmez’e göre Türkiye, ekonomide attığı her adımla yeni riskler oluşturmaya ve ekonomiyi sıkıştırmaya devam ediyor.

Mahfi Eğilmez, “Türkiye bırakın faiz arttırmayı, faize hiç dokunmasaydı yani yüzde 19’larda bıraksaydı. Çok büyük bir ihtimalle şu an enflasyon yüzde 25’ler civarında olacaktı. Yaptığım hesaplamalara göre de şu an dolar 11-12 seviyelerinde dengelenmiş olacaktı” ifadelerini kullandı.

Şu an Türk Lirası, Amerikan Doları karşısında 18 seviyesinde seyrederken yıllık enflasyon ise yüzde 80’e dayandı.

DW Türkçe’den Emre Eser’in sorularını yanıtlayan Sagam Strateji Danışmanlık Kurucusu Murat Sağman da benzer bir hesabın altını çiziyor. Türkiye’nin ekonomi politikalarında bilimin gerçeklerinden, temel iktisat kurallarından uzaklaştığını anlatan Murat Sağman’a göre bu anlayış bir süre daha devam edecek.

Enflasyon da kur da risk pirimi de düşük olurdu

Eylül ayındaki indirimleri bir kenara bırakıp faizin sabit tutulması halinde bile Türkiye ekonomisinin bugünkü halinden çok daha iyi yerlerde olacağını düşündüğünü ifade eden Sağman, “Enflasyon çok büyük ihtimalle yüzde 30’ların altında kalacaktı. Dolar ise Türk Lirası karşısında şu an 10-11 bandında seyrediyor olabilirdi. Ayrıca Türkiye’nin risk primi şu an olduğundan çok daha düşük seviyelerde olacaktı” diyor.

Dünyada başka bir örneği yok

Dünyadaki tüm büyük merkez bankalarının enflasyonu düşürmek ve kendi vatandaşlarını korumak için faiz arttırdığını vurgulayan Sağman, “Biz bu süreçte faiz indiren 3 ülkeden biriyiz. Diğerleri Çin ve Rusya. Çin’de enflasyon yüzde 2.7, Rusya’da yüzde 15, bizde ise resmi enflasyon yüzde 80. Dünyada Türkiye gibi başka bir ülke çok maalesef. Tüm kuralların dışında hareket ediyoruz” ifadelerini kullanıyor.

Kur üzerinde yukarı yönlü baskı

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Eğitim ve Teknoloji Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Atılım Murat ise yaptığı değerlendirmede, bu ayki faiz indiriminin şaşırtıcı olduğunu vurguladı.

Aslında uzun süredir kulislerde bir faiz indirimi söylentisi olduğunu ancak geçen ay faizlerin sabit tutulmasının bu söylentileri boşa çıkardığını dile getiren Atılım Murat, “Bu ay tersi bir hamle gelince ben de şaşırdım ama şu an oluşan tabloda faiz indirimlerinin devam edeceğini görüyoruz. Bunun da piyasaya yansımalarını görüyoruz ve olası faiz indirimi ile beraber kur üzerindeki yukarı yönlü baskı sürecektir” diyor.

Tek haneli faizle seçim

Atılım Murat, seçim dönemine girilirken Türkiye’nin tek haneli faize doğru gideceğini söylüyor. Merkez Bankası’nın bağımsızlık konusunda bir ağırlığının kalmadığını hatırlatan Atılım Murat, “Artık Merkez Bankası’nın metinlerinin, kararlarının pek bir anlamı kalmadı. Artık enflasyonla mücadele de Merkez Bankası üzerinden yürütülmüyor. Merkez Bankası, genel ekonomik politikasının içine iliştirilmiş bir kurum oldu. Enflasyonla mücadele Hazine ve Maliye Bakanlığı üzerinden yürütülüyor. Ama enflasyonla asıl mücadele etmesi gereken kurum olan Merkez Bankası’nı bir inisiyatifinin kalmadığını görüyoruz” şeklinde konuşuyor.

Paylaşın

HDP’li Paylan: Yeni Provokasyolarla Karşı Karşıya Kalabiliriz

Ülkücü mafya lideri Alaattin Çakıcı’nın eski avukatlarından Mehmet Sinan İnce’nin hakkında Necip Hablemitoğlu cinayeti ile ilgili gözaltı kararı çıkarılan eski Özel Kuvvetler subayı emekli Albay Levent Göktaş ile ilgili iddiaları sırasında HDP Milletvekili Garo Paylan’a 2016’da suikast düzenlenmesinin planlandığını da ileri sürmesi gözleri yeniden mafya-devlet ilişkilerine çevirdi.

İnce sosyal medya hesaplarından yaptığı paylaşımda, Göktaş’ı suçlayarak “Sene 2016, TBMM’ye silah sokturup Garo Paylan’ı vurdurtup azmettireni Alaattin Çakıcı, faili MHP gösterecektin. Bana planı yaptırttın, iş milletvekili danışmanından döndü” iddiasında bulunmuştu. Bu gelişme üzerine Garo Paylan suç duyurusunda bulundu. Suç duyurusunun ardından paylaşımlarına devam eden İnce, Paylan’ı “Yapacak olsak yapardık. Kahraman yapmak istemedik seni. Yoksa iki defa önümüze düşürdük yürürken seni Meclis’te” ifadeleriyle tehdit etti.

DW Türkçe’den Gülsen Solaker bir süreden beri tehdit alan Paylan ile devlet ile ilişki içinde olduğu ileri sürülen mafya yapılaşmalarını, suç duyurusunun ardından adım atılıp atılmadığını ve seçime giderken siyasi atmosferin bu gelişmelerden nasıl etkilenebileceğini konuştu.

2016 yılına dair size yönelik bir suikast iddiası var. Bize bu gelişmelere ilişkin süreci anlatabilir misiniz ve neden 2016 yılı?

Garo Paylan: Bildiğiniz gibi 2016 yılı darbe girişiminin olduğu yıl ve darbeden önceki süreçte ben ve arkadaşlarım bir darbe dinamiğinden bahsettik. Çünkü 2015’te Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan çözüm sürecini bitirmişti, ülkede büyük bir gerilim vardı ve 2015 Haziran ayında Erdoğan iktidarını kaybetmişti. Daha sonra çatışmalı bir süreç başladı, provokasyonlar, patlamalar oldu ve biz bunun bir darbe dinamiği olduğunu söyledik. Darbe dinamiği olduğu dönemlerde aynı zamanda suikast planları da söz konusu olur ve devlet içindeki çeşitli odaklar, çeteler suikast planları yaparlar. Belli ki benimle ilgili de bu darbe dinamiği sürecinde bir suikast planı yapılmış.

Şimdi 6 yıl sora siyasi gerilimin arttığı ve seçimin konuşulduğu, yeniden provokasyonların olacağı ve seçim sürecinde kan döküleceğinin konuşulduğu bir süreçte bu iddialar ortaya dökülmeye başlandı. Devlet içinde bir kavganın olduğunu görüyoruz. Belli odaklar birbirlerine karşı ellerindeki kartları ortaya döküyorlar ve biz bu mafyavari hesaplaşma süreci içinde ortaya dökülen bu ifşaatlardan ipuçlarını bulmaya çalışıyoruz.

Ama görüyorum ki benimle ilgili suikast iddiasını ortaya atan kişi ve hakkında iddiada bulunduğu Hablemitoğlu azmettiricisi olduğu iddia edilen Levent Göktaş ortadan kayboluyor, kaybediliyorlar. Ve bu kaybedilişte İçişleri Bakanı dahil pek çok kişinin rol aldığına yönelik iddialar var. İddiaların üstünden 15 gün geçmesine ve benim suç duyurusunda bulunmama rağmen ne bir savcılık soruşturma açıyor, ne iktidar harekete geçiyor ne de Meclis Başkanı bir ifadede bulunup ‘araştırılması gerek’ diyebiliyor.

Peki sizce neden siz hedef alınıyorsunuz?

Tıpkı 2007’de Hrant Dink cinayetinde olduğu gibi; devlet içindeki pek çok kanat Dink’in öldürülmesinde mutabıktı, bunu engellemedi ve yol verdi. Ama hepsinin kendi ajandası vardı. Bu kanatlar, hem bir Ermeni’nin susturulması gerektiğine inanıyorlardı hem de bu cinayet üstünden devlet içinde konumlanmaya ve birbirlerine karşı hesap görmeye çalışıyordu. Şimdi de benzer bir kapışmanın söz konusu olduğunu düşünüyorum.

Peki niye bir Ermeni’ye yönelik olduğunu düşünürsek; bu kapışmaların olduğu dönemlerde bir Ermeni, bir Alevi’ye karşı saldırılması toplumdaki kutuplaşmayı kamplaşmayı artıracak, gerilimi artıracak. Batı dünyası ile diğer ülkelerde ‘Türkiye’de bir Ermeni daha öldürüldü’ gibi bir sansasyon yaratma potansiyeli olduğu için benim ismimin seçilmiş olabileceğini düşünüyorum.

Suç duyurunuzun ardından henüz bir adım atılmadı. Bunu nasıl görüyorsunuz?

Geçmişte olan iddiaların üstüne gidilmemesi yani suçluların korunması bana suçluları koruyanların suça ortak olduğu düşüncesini bir kez daha düşündürtüyor. Mafya filmlerini izlemişsinizdir; bu filmlerde çeşitli mafya yapılanmaları birbirleri ile işbirliği yapar, karanlık ilişkiler kurar, para ilişkileri olur ama mafya içinde bir kavga çıkınca birbirlerine düşer ve birbirlerinin açıklarını ifşa ederler. Ben maalesef 20 yıllık AKP iktidarı döneminde kimsenin masum kalmadığını düşünüyorum. Bu kadar ifşaatlar var ortada. Yani düşünün Sedat Peker ifşaatları, başkaları ve devlet içinde kimsenin harekete geçmemesi kimsenin masum olmadığını gösteriyor. Abdestinden şüphesi olmayanın böyle bir durumda harekete geçmesi lazım. ‘Ucu nereye varıyorsa varsın’ diye slogan atıyorlardı biliyorsunuz, şimdi öyle slogan atan kimseyi görmüyorum, demek ki bu yapıların hepsinin kuyruğu birbirine değiyor ve hiçbiri kendine güvenemiyor.

Madem savcılar ya da siyasi iktidar harekete geçmiyor biz Türkiye toplumu olarak harekete geçmeliyiz ve nasıl ki İtalya’da benzer ifşaatlar olunca bir Temiz Eller operasyonu yapılmıştı, ama bu operasyonu kamuoyu baskısı üstüne yapılmıştı. Bu konuda ben muhalefetin de ciddi bir eksikliği olduğunu görüyorum.

Devletin arınma davasına dönüşebilir bu tip davalar. Devleti bu karanlık yapılardan arındıramazsak suçlar devam eder. Cezasız kalan her suç tekrarlanır. Ben bugünlerde de geçmişteki cezalandıramadığımız suçluların, aktörlerin hâlâ devlet içinde kol gezdiğini düşünüyorum. Bu suçlar cezasız kaldıkça ve üstüne gidilmedikçe bu seçim dönemi de kaotik hale sokulabilir ve yeni provokasyonlarla karşı karşıya kalabiliriz.

Seçim dönemine ilişkin endişeleriniz mi var?

Şu anda inanılmaz bir kutuplaşma var ve siyaset çözüm değil zulüm üretiyor. Maalesef şu anda iktidarı elinde tutan taraf da iktidarı ele geçirmeye çalışan diğer taraf da ülkeye demokrasi vadetmiyor. Herkes gücü eline geçirmek istiyor.

Bu kadar kutuplaşmış bir siyaset ve toplum gerçekliğinde de devlet içindeki belli odakların gerek iktidarın gücünü devam ettirmesi için gerekse hala devlet içinde çöreklenmiş bazı yapıların iktidarın gücü kaybetmesi için provokasyonlara yol açabileceğini düşünüyorum. Hep böyle olmuştur, siyasi değişim iddialarının olduğu dönemlerde yeni darbe dinamikleri devreye girer. Kimileri darbe hazırlığı yapmaya çalışır, kimileri iktidarın iktidarını koruması için provokasyonlara yol verir, kimileri de iktidarın gücünü kaybetmesi yani kaos planı üzerinden ekonomik ve siyasi krizin derinleşmesi ve iktidarın gücünü kaybetmesi için bunlara yol verir. Bu üç akıl da şu anda devrededir.

Buradan çıkışın tek yolu var; arınma ve demokrasi talebi. Maalesef biz siyasi iktidarda bu talebi görmüyoruz, bunun nedeni de bu suçlularla sonuna kadar içli dışlı olmaları ve bunlara yol vermeleri olduğunu düşünüyorum. Ama şunu da unutmasınlar bu ateş herkesi yakar. İktidara çağrım evet iktidardan düşüyorsunuz ama giderken bari en azından bu ülkenin geleceğini düşünerek bu tür karanlık odakların önüne geçecek adımları atın, aksi takdirde bu adımlar atılmazsa yeni provokasyonlarla karşı karşıya kalabiliriz.

İddiaların ardından korunma durumunuz nasıl? Yeteri kadar korunduğunuzu düşünüyor musunuz?

Açıkça söyleyeyim bana 10 tane de, 100 tane de koruma verseler, zırhlı araçla da gezdirseler şunu çok iyi biliyorum ki devlet içinde belli odaklar varsa ve devlet tarafından güdümleniyorsa, planlar yapılmışsa; o korumalar beni koruyamazlar, korutmazlar zaten. Beni koruyabilecek tek bir şey var, demokratik Türkiye gerçekliği.

Sonuç olarak ‘tavşana kaç, tazıya tut’ diyen bir devlet anlayışının benim güvenliğimi sağlayabileceğini düşünmüyorum. Bu açıdan mesele bana koruma verilmesi değil. Beni koruyabilecek iki şey var; biri devlet içinde arınma adımlarının atılması ve bu çetelerden hesap sorulması. İkincisi de büyük toplumun sahiplenmesidir. Ülkelerde azınlıkların güvende olmasını sağlayan şey büyük toplumun sahiplenmesidir.

Paylaşın

“Kredi Faizine Üst Sınır Geliyor” İddiası

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) ve Bankalar Birliği ile yakın temas fırsatı bulan sanayicilerin şikayet konusu olan “kredi faizlerinde üst sınır olmaması” sorunu ile ilgili çalışma yapıldığı belirtiliyor.

Halktv.com.tr’de Nuray Tarhan’ın haberine göre, kulislerde bu yönde söylentiler yayıldı. Özellikle Gaziantep’te faaliyet gösterenler olmak üzere sanayiciler bu konunun çözüme kavuşacağını son günlerde sık sık dile getirmeye başladı.

Sanayicilerin TCMB ve Bankalar Birliği yetkilileri ile görüşmelerinde bu konudaki rahatsızlıklarını dile getirdikleri de söylenenler arasında. Kur korumalı mevduatta (KKM) yıllık faizin yüzde 17’yle sınırlanmasını örnek gösteren sanayicilerin tepkilerini kendi aralarında da “Madem mevduatta azami faizi yüzde 17 yapmayı biliyorsunuz, bunu kredi faizinde neden uygulamıyorsunuz?” şeklinde dile getirdiği belirtiliyor.

Bunun üzerine TCMB ve Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) da bunun üzerine düzenleme yapmak için çalışma başlattığı, iddialar arasında.

‘Kredi faizleri otomatikman düşer’

Ekonomist ve bankacılık uzmanı Erol Taşdelen, kamu bankalarının da içinde bulunduğu piyasa yapıcı bankaların ortalama faizinin üzerinde olmayacak şeklinde düzenleme yapılması halinde reel piyasanın olumlu karşılayacağını belirtti.

Erol Taşdelen, “Böylece bankaların keyfi kredi faiz uygulamalarının da önü kesilir. Örneğin, Ziraat, Halkbank ve Vakıfbank aynı zamanda piyasa yapıcı banka olduğu için kredi faizleri otomatikman düşer. Diğer bankalar da itiraz edemez” dedi.

Paylaşın

Taliban’dan Diğer Ülkelerle İlişkilere ‘Şeriat’ Şartı

Afganistan’da yönetimi ele geçirmesinin üzerinden bir yıl geçen ve özellikle ekonomik kriz nedeniyle küresel çapta tanınma arayışında olan Taliban’dan dünyayla ilişkilerine ‘şeriat şartı’ geldi.

Taliban’ın dini lideri Hibatullah Ahundzade, uluslararası ilişkilerini “şeriata uygun şekilde” yürüteceklerini söyledi. Ahundzade, yaklaşık 3 bin aşiret lideri, yetkili ve din görevlisinin güneydeki Kandahar kentindeki buluşmasında dünya ile ilişkilerde şeriat vurgusu yaptı.

Taliban’ın kurduğu geçici hükümetin Enformasyon Bakanlığı’nın basına dağıttığı konuşmada Ahundzade, “Bu toplantı, mücahitlerin kanı sayesinde, Allah’ın izniyle ulaştığımız özgürlük üzerine kafa yormak için yapılıyor. Uluslararası toplumla İslami Şeriat’a göre ilişki kuracağız… Eğer Şeriat uygun görmezse, herhangi bir başka ülkeyle ilişki kurmayacağız” dedi.

Afganistan’da yönetimi geçen yıl ABD ile NATO’nun çekilmesiyle eş zamanlı olarak 15 Ağustos’ta ele geçiren Taliban’ın kurduğu geçici hükümet, henüz herhangi bir başka ülke tarafından tanınmış değil. Ülkedeki ekonomik kriz bu süreçte, hem uluslararası yaptırımlar hem de kalkınma yardımlarının kesilmesi nedeniyle daha da derinleşmiş durumda.

Yönetiminin ilk günlerinde uluslararası tanınma ve yaptırımların hafifletilmesi karşılığında hak ve özgürlükler açısından daha ılımlı bir çizgi benimseyeceğini savunan Taliban ise bu sözünde durmuş görünmüyor. Afganistan’da son bir yılda özellikle kadın haklarında ciddi gerileme yaşandı; lise çağındaki kız çocukların okula gitmesine izin verilmezken, üniversitelerde de harem-selamlık uygulaması geri getirildi.

Afganistan ve Taliban

Taliban Afganistan’da yönetimi elinde bulunduran Diyubendi İslamcı hareket ve askeri organizasyondur. Kendilerine Afganistan İslam Emirliği demekte olup ülke içinde bir savaş (veya cihat) sürdürmüştür.

İslam şeriatını yayma amacıyla Molla Muhammed Ömer tarafından 1994 yılında kurulan Taliban’ın 2016’dan beri lideri Mevlevi Hibetullah Ahundzade’dir.

Taliban, 1996’dan 2001’e kadar, Afganistan’ın kabaca dörtte üçüne hükmetmiş ve kendilerine göre yorumladıkları şeriatı uygulamıştır. 1994 yılında Afgan İç Savaşı’nın önde gelen gruplarından biri olarak ortaya çıkmıştı ve büyük ölçüde Afganistan’ın doğu ve güneyindeki Peştun bölgelerindeki geleneksel İslami okullarda (medreselerde) eğitim görmüş ve Sovyet-Afgan Savaşı’nda savaşmış öğrencilerden (talebe) oluşmaktaydı.

Muhammed Ömer’in önderliğindeki hareket, Mücahid liderlerinden aldığı güçle Afganistan’ın çoğu bölgesine yayıldı. 1996’da totaliter Afganistan İslam Emirliği kuruldu ve Afganistan’ın başkenti Kandahar’a transfer edildi. 11 Eylül saldırılarının ardından Aralık 2001’de Amerikan liderliğindeki Afganistan işgaliyle devrilene kadar ülkenin çoğunu kontrol etti.

En etkin dönemlerinde, Taliban hükûmeti diplomatik olarak yalnızca Pakistan, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri tarafından tanındı. Grup daha sonra Afganistan Savaşı’nda Amerikan destekli Hamid Karzai yönetimine ve NATO liderliğindeki Uluslararası Güvenlik Destek Gücü’ne karşı bir direniş hareketi olarak yeniden bir araya geldi.

Taliban, birçok Afgan’a uygulanan sert muameleyle sonuçlanan şeriat yorumu nedeniyle uluslararası alanda kınandı. 1996’dan 2001’e kadar olan iktidarları sırasında, Taliban ve müttefikleri Afgan sivillere karşı katliamlar gerçekleştirdi, açlıktan ölmek üzere olan 160.000 sivile Birleşmiş Milletler’in gıda tedarikini engelledi ve yakıp yıkma taktiği uyarınca geniş ve verimli toprakları yakarak on binlerce evi yok etti.

Taliban, Afganistan’ı kontrol ederken, insanları veya diğer canlıları tasvir eden resimler ve filmler ile def haricinde bir enstrümanın kullanıldığı müziği yasakladı, kadınların okula gitmesini engelledi, kadınların sağlık hizmetleri dışındaki işlerde çalışmasını yasakladı (erkek doktorların kadınları görmesi de yasaklandığı için) ve kadınların dışarıda bir erkek akraba ile dolaşmalarını ve burka giymelerini zorunlu kıldı.

Belirli kuralları çiğneyen kadınlar alenen kırbaçlandı veya idam edildi. Dini ve etnik azınlıklar, Taliban yönetimi altında ağır bir şekilde ayrımcılığa uğradı. Birleşmiş Milletler’e göre, 2010’da Afgan sivil ölümlerinin %76’sından, 2011 ve 2012’de ise %80’inden Taliban ve müttefikleri sorumluydu. Kültürel soykırıma da girişen Taliban, Bamyan’ın 1500 yıllık Buda heykelleri de dahil olmak üzere çok sayıda anıtı yok etmiştir.

Taliban’ın ideolojisi; Diyubendi köktendinciliği ve militan İslamcılığın, Peştunvali olarak bilinen Peştun sosyal ve kültürel normlarıyla birleştirilmesine dayanan “yeni” bir şeriat hukuku biçimi olarak tanımlanmıştır.

Uluslararası topluluklar ve Afgan hükûmeti; sıklıkla Pakistan’ın Servislerarası İstihbarat’ını ve ordusunu; kuruluşunda, iktidarda oldukları süre boyunca ve direniş süreci boyunca Taliban’a destek sağlamakla suçlamıştır. Pakistan ise 11 Eylül saldırılarından sonra gruba yönelik tüm desteğini kestiğini belirtmiştir. 2001 yılında, El Kaide lideri Usame bin Ladin komutasındaki 2.500 Arap’ın Taliban için savaştığı bildirilmiştir.

2020’nin Şubat ayında Trump yönetimi, 1 Mayıs 2021 itibarıyla tüm Amerikan güçlerinin Afganistan’dan çekileceğine dair Taliban ile anlaşma imzaladı. Karşılığında Taliban, El Kaide gibi terörist gruplarıyla bağlantısını kesecek, şiddeti azaltacak ve Amerika destekli Afgan hükûmetiyle müzakere edecekti. Her iki taraf da bu anlaşmanın şartlarını tam olarak yerine getirmese de, çekilme başladı.

15 Ağustos 2021’de Kabil’in düşmesiyle Taliban, Afganistan yönetimine tekrar sahip oldu.

Paylaşın

Fenerbahçe’den İçişleri Bakanlığı’na ‘3 Temmuz’ Davası

Fenerbahçe, İstanbul 6. İdare Mahkemesi’nde İçişleri Bakanlığı’na karşı dava açtı. KAP’a yapılan açıklamada şirketin 3 Temmuz 2011 tarihi ve devamında zararı uğratıldığı gerekçe gösterildi.

Haber Merkezi / Fenerbahçe’nin Kamuyu Aydınlatma Platformu (KAP) açıklamasında şu ifadeler kullanıldı:

“Kulübümüz, 3 Temmuz 2011 tarihinde başlayan ve devam eden kumpas soruşturması sırasında, savcılık ve emniyet mensuplarının ‘ağır hizmet kusuru’ niteliğindeki idari işlem ve eylemleri dolayısıyla uğramış olduğu zararlar sebebiyle, Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığı’na karşı 19 Ağustos 2022 tarihinde, İstanbul 6. İdare Mahkemesi’nin 2022/1797 esas dosyası ile maddi ve manevi tazminat ile Fenerbahçe’ye itibarının iadesi talepli tam yargı davası açmıştır. Tüm kamuoyuna bildiririz.”

3 Temmuz süreci

Futbolda şike davası ya da 3 Temmuz süreci, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’ne bağlı ekiplerin yapmış olduğu 8 aylık teknik ve fiziki takip inceleme neticesinde 3 Temmuz 2011 tarihinde Türkiye’nin 15 şehrinde eş zamanlı olarak gerçekleştirdiği operasyonla birçok aktif yönetici ile futbolcunun gözaltına alınması sonucu başlayan davadır.

Türk futbol tarihinin en büyük skandallarından birisidir. 2010-11 sezonunda Süper Lig ve 1. Lig’in bazı müsabakalarında şike yapıldığı ve teşvik primi verildiği iddiası üzerine başlatılmıştır.

3 Temmuz 2011 tarihinde yapılan operasyonla halkın haberdar olduğu bu büyük dava, Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz tarafından başlatılmıştır. Daha sonra dava Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Mehmet Berk’e devredilmiş ve bu savcı operasyonları başlatmıştır.

İddianameyi yazdıktan sonra dava Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Ufuk Ermertcan’a teslim edilmiş ve Özel Yetkili İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapılan yargılama sırasında bu savcı görev yapmıştır. Özel Yetkili Mahkemeler kapatıldığından ötürü, Yargıtay kararı sonrası İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapılan yargılamada ise, Cumhuriyet Savcısı Abdullah Mirza Coşkun görev yapmıştır.

Savcı iddianameyi hazırlayana kadar soruşturmanın ilk evrelerinde 93 sanıktan 31’i tutuklanmış, daha sonra değişen yasa ve duruşmalar sonrasında tahliye edilmişlerdir. Şu anda bu davadan dolayı tutuklu sanık bulunmamaktadır.

Toplam 93 sanıklı dava, ilk olarak Özel Yetkili İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmüştür. 14 Şubat 2012 tarihindeki ilk duruşmayla başlayan dava, 2 Temmuz 2012 tarihindeki 23. duruşmada karara bağlanmıştır. Mahkeme Başkanı Hakim Mehmet Ekinci, Üyeler Hikmet Şen ve Bülent Kınay’dan oluşan Mahkeme Heyeti, sanıklara verdiği cezaları açıklamıştır. 93 sanıktan 48’i çeşitli cezalar alırken 45’i beraat etmiştir.

10 Ağustos 2012 tarihinde Özel Yetkili İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesi, 682 sayfalık gerekçeli kararını açıklamıştır. Mahkemenin kararını önce savcı, arkasından da sanıklar temyiz etmiştir.

17 Ocak 2014 tarihinde Yargıtay 5. Ceza Dairesi kararını açıklamıştır. Yargıtay 5. Ceza Dairesi, kararların belli bir kısmını onamış, bir kısmını düşürmüş, bir kısım hükümleri de bozmuştur.

6 Mart 2014 tarihinde Cumhurbaşkanı tarafından onanarak yasalaşan “Özel Yetkili Mahkemelerin Kaldırılması” şeklindeki yeni yasa düzenlemesine göre Yargıtay 5. Ceza Dairesi tarafından hükümleri bozulan sanıklar, haklarında yapılacak yeniden yargılamada özel yetkili mahkemelerde değil, ağır ceza mahkemelerinde yargılanmıştır. 2 Mayıs 2014 tarihinde ise HSYK tarafından verilen karara göre dava, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinde görülmüştür.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, Yargıtay tarafından cezası bozulan 31 sanık ve yeniden yargılanmasına karar verilen 6 sanığın dosyalarını birleştirerek toplam 37 sanığı davada tekrar yargılamıştır. Mahkeme Başkanlığı’nı Hakim Ahmet Civelek’in yaptığı Mahkeme Heyeti 13 Ocak 2015’te başlayan davayı, 9 Ekim 2015 tarihindeki 6. duruşmayla sonlandırmıştır. Mahkeme, yargılanan tüm sanıkların beraatine ve kapatılmış olan Özel Yetkili İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından cezalandırılmış sanıkların ceza hükümlerinin bozulmasına karar vermiştir.

Karara yapılan itiraz sonucunda dosya Yargıtay’a taşınmıştır. 27 Mart 2017 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı “Beraat kararlarının onaylanması ve İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği kararın onanması” yönünde tebliğ yaparak dosyayı davanın görüşüldüğü Yargıtay 5. Ceza Dairesi’ne göndermiştir. Yargıtay 5. Ceza Dairesi, temyiz incelemesini hâlen sürdürmektedir.

19 Nisan 2016 tarihinde 28 ilde başlatılan operasyonla, şike adı altında spor kulüplerine kumpas olayına adı karışan çok sayıda gazeteci, avukat ve dönemin bazı emniyet teşkilatı üyeleri göz altına alınmaya başlandı. İlerleyen süreçte, 3 Temmuz 2011’de yapılan operasyonla başlayan şike davasının kumpas olduğu iddiasına dair dava başlatıldı. Davanın ilk duruşması 20 Şubat 2017 tarihinde yapılmış olup, dava 27 Aralık 2021 tarihinde sonlandırılmıştır.

Paylaşın

Sivrisineklerin İnsanları Bulma Kabiliyetinin Sırrı Çözüldü

Sivrisineklerin insan kokusunu algılayabilme becerisini araştıran bilim insanları, onlarda diğer hayvanlardan farklı olarak her nöronda çok sayıda farklı koku reseptörü olduğunu keşfetti.

Özellikle yaz aylarında ne kadar önlem alınırsa alınsın sivrisinekler bir yolunu bulup insanları ısırabiliyor.

Bilim insanları Cell bilim dergisinde önceki gün yayımlanan yeni bir makalede, sivrisineklerin insanları tespit edebilme kabiliyetinin arkasındaki mekanizmayı ortaya koydu.

Araştırmacılara göre, sivrisinekler insanlar tarafından yayılan sıcaklık ve karbondioksit karışımı vücut kokusunu takip ederek yeni besinlerinin yerini bulabiliyor. Çoğu hayvan her tip kokuyu algılayabilen belirli bir nöron grubuna sahipken sivrisinekler birden fazla yolla koku alabiliyor.

Euronews Türkçe’nin aktardığına göre, raştırma ekibinden Boston Üniversitesi Biyoloji bölümü Yardımcı Doçenti Meg Younger, “Diğer hayvanlarla karşılaştırdığımızda sivrisineklerin karşılaştıkları kokuyu algılama şekillerinde bariz farklar bulduk.” şeklinde konuşuyor.

Koku reseptörleri çıkarılsa da insan kokusunu alıyorlar

Araştırmacılar, sivrisineklerin genomlarından insan kokusunu algılayan protein ailesinin tümünü çıkardıktan sonra bile bir şekilde insanları tespit edebildiğini gördü.

Ekip daha sonra, sivrisineklerin çevredeki kimyasallara bağlanan ve nöronlar aracılığıyla beyne sinyal veren antenlerindeki koku reseptörlerini inceledi.

Younger bulguları şöyle açıkladı: “Sivrisineklerin koku alma duyusunun merkezi dogmasını izleyeceğini düşündük, bu da her nöronda yalnızca bir tür reseptör olmasını gerektiriyordu. Ancak bunun yerine aynı nörondaki farklı reseptörlerin farklı kokulara tepki verdiğini gördük.”

Buna göre, bir ya da daha fazla koku reseptörünü kaybeden sivrisinekler yine de insan kokusu algılamaya devam edebiliyor.

Sivrisineklerin insanları tespit içgüdüsü çok güçlü

Araştırmacılar bu yedek reseptör sisteminin bir tür hayatta kalma mekanizması olarak evrimleşmiş olabileceğini düşünüyor.

Younger, “Sarı Humma Sivrisineği insanları ısırma konusunda uzmanlaşmış bir sinek türü. İnsanlar her zaman temiz suya yakın olmuştur ve sivrisinekler yumurtalarını temiz suya bırakır. Dolayısıyla onlar için harika birer besiniz. Onların da insanları bulma dürtüsü son derece güçlü.” şeklinde konuşuyor.

Araştırmacılar sivrisineklerin beyninin nasıl çalıştığını anlamanın ısırma davranışlarına müdahale etmede işe yarayacağına inanıyor.

İnsan kokusunun sivrisineklerin antenlerinde ve beyinlerinde nasıl temsil edildiği bilgisinin, onları insanlardan uzak tutmada yeni yöntemler geliştirme noktasında yardımcı olacağı düşünülüyor.

Ayrıca bu bilgiyle insan kokusunu algılayan reseptör ve nöronları hedef alan sinek kovucuların da geliştirilebileceği belirtiliyor.

Araştırmacılar sivrisinekleri insanlardan uzak tutarak sivrisinek kaynaklı sıtma, dang humması ve sarı humma gibi hastalıkların önüne geçilebileceğini umut ediyor.

Paylaşın

Ukrayna Ziyareti Avrupa Basınında: Erdoğan İkili Oynuyor

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres ve Cumhurbaşkanı ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Lviv kentinde Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile yaptığı görüşmenin yankıları sürüyor.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle başlayan savaş sırasında ilk defa dün Ukrayna’ya resmi bir ziyaret gerçekleştiren Erdoğan, üçlü görüşme sonrasında yaptığı açıklamada, Rusya’nın kontrolü altında olan Zaporijya Nükleer Santralindeki duruma dikkat çekmişti.

Dünkü görüşmeleri yakından takip eden Avrupa basını ise Zaporijya’da olası bir nükleer felaket konusunda uyarıda bulunan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “çatışmanın çözüme kavuşturulması için daha fazla sarf edileceği” açıklamasına şüpheyle yaklaşıyor.

İngiltere’den İtalya’ya Avrupa basınında konuyla ilgili çıkan haberleri euro|topics’in derleme ve çevirisiyle aktarıyoruz…

“Erdoğan’ı barış elçisi gibi göstermek abartılı”

Avusturya’nın Salzburger Nachrichten gazetesi, Türkiye’nin arabuluculuk rolüne atıfla, “bu tertibin savaşı sonlandıramayacağını” belirtti:

“Ankara, tahıl anlaşmasıyla sembolik olanın ötesine geçerek arabuluculuk rolünü yerine getirebileceğini gösterdi.

Ancak Erdoğan’ı sırf bu yüzden bir barış elçisi olarak göstermek abartılı olur. Ukrayna’da ‘savaşa son vermek’ üzere görüşmelerin yapılmasını önermesi gerçekçi değil. Zira askeri gerçeklik, arabulucudan daha önemlidir. Ve bu gerçeklik şu anda Moskova’nın ülkede herhangi bir zafer pazarlayabilmesini imkânsız kılıyor.”

“İletişim kanalları daha da önem kazanacak”

Almanya’nın Süddeutsche Zeitung gazetesi, dünkü buluşmanın “barış yol açmasının pek olası gözükmediğini” kaydederek buluşmanın yine de “anlamlı” olduğunu yazdı, iletişim kanallarının önemini vurguladı:

“Savaş sürerken gerekli iletişim kanallarını açık tutmak açısından da önemli bu. Üstelik tahıl anlaşması, dehşetin ortasında dahi uzlaşıya varılabileceğini gösterdi. Zaporijya’da nükleer felaket riskini azaltmak için de acilen böyle bir uzlaşı yolu bulunması gerekiyor.

İletişim kanalları, barışa yönelik koşullar iyileştikçe daha da önem kazanacak. Ancak bu, Ukrayna’ya silah sevkıyatını azaltarak yapılmaz. Aksine, Putin Ukrayna’yı ne kadar zayıf görürse, savaş makinesini durdurmak için o kadar az nedeni olur.”

“Putin ve Erdoğan, kazan-kazan durumunda”

Belçika’nın De Tijd gazetesi, Ukrayna ziyaretinin Erdoğan’ın “ikili oynadığının bir göstergesi” olduğu görüşünü dile getirdi:

“Ekonomik sorunları önlemek için dışarıdan gelecek yardımlar memnuniyetle karşılanıyor ve Rusya da bunu sunmaya hazır. Bunun karşılığında da Türkiye sınırlarını insanlara ve ürünlere sonuna kadar açık tutuyor. Oligarklar ve yatları Türk limanlarına demirliyor.

Erdoğan, gelecek yıl seçimlerle gireceği için ikili oynuyor. Diplomat imajını güçlendirebilecek her şeyden istifade edecektir. Ancak Rusya’yla kurulan ekonomik bağlar da büyük öneme sahip. … Putin ve Erdoğan’ın bir kazan-kazan durumunda olduğu görülüyor.”

Savaş döngüsünü kırmak mümkün mü?

İtalya’nın Corriere della Sera gazetesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın arabuluculuk rolüne atıfta bulundu:

“Savaş döngüsünü kırmanın ve Moskova ile Kiev arasında ateşkese varılması konusunda somut müzakerelere başlamanın halihazırda gerçekten ne ölçüde mümkün olduğu belirsizliğini koruyor. Ama bugün bunu yapabilecek bir arabulucu varsa, o da Recep Tayyip Erdoğan’dır. Üçlü buluşmanın arka planında yatan buydu.

Buğday konusu konuşuldu, Zaporijya bölgesindeki nükleer santralin çevresinde gerçekleşen çatışmaların sebep olabileceği dramatik durum tartışıldı; ancak görüşmenin odak noktasında, çatışmayı nispeten kısa bir süre içinde sona erdirme umudu vardı.”

“Batı tedirgin, Türkiye kazançlı”

İngiltere’nin The Independent gazetesi, Rusya-Ukrayna savaşı sürecinde Erdoğan’ın “şimdiye kadar dengeyi tutturmakta başarılı olduğunu” yazdı:

“Türkiye bir yandan tahıl sevkiyatları başarısıyla diplomaside puan toplarken, diğer yandan da Batı’nın Moskova’ya yönelik uyguladığı yaptırımları görmezden gelerek durumdan istifade ediyor.

Rusya sermayesi ve Rusya vatandaşları ülkede ağırlanmaya devam ediyor, dolayısıyla da Kremlin dostane yaklaşımını sürdürüyor. Türkiye’nin Rusya’ya ihracatı son sekiz yılın zirvesine çıktı ve Ankara’nın Ulaştırma Bakanı apaçık Rusya’ya yapılan araba satışlarındaki artış ile övünüyor.

Türkiye’nin Rusya’yla işbirliği çabaları Batı’yı tedirgin etmeye devam ederken, Kiev Erdoğan’ın bir muhatap kişi olarak üstlendiği rolü takdirle karşılıyor olabilir.”

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

Kapanan Şirket Sayısı Yüzde 53.7 Arttı

Temmuz ayında, kapanan şirket sayısı 2021 yılının aynı ayına göre yüzde 53.7 arttı. Kurulan şirketlerin durumuna bakıldığında ise, temmuzda bir önceki aya göre kurulan şirket sayısının yüzde 37.7 oranında azaldığı görüldü.

Haber Merkezi / Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) 2022 Temmuz’a ilişkin kurulan ve kapanan şirket istatistiklerini açıkladı.

Buna göre, 2022’nin ilk 7 ayında, 2021’in ilk 7 ayına göre kurulan şirket sayısı yüzde 21,1 kurulan kooperatif sayısı yüzde 20,5 artarken, kurulan gerçek kişi ticari işletme sayısı yüzde 10,1 azaldı.​

2022’nin ilk 7 ayında, geçen yılın aynı dönemine göre kapanan şirket sayısında yüzde 78,6 kapanan kooperatif sayısı yüzde 71,1 kapanan gerçek kişi ticari işletme sayısında yüzde 5,5 artış oldu.

Temmuz ayında, geçen yılın aynı ayına göre kurulan şirket sayısı yüzde 23,9 kurulan kooperatif sayısı yüzde 8,0 kurulan gerçek kişi ticari işletme sayısı yüzde 2,9 arttı.

Temmuz ayında, kapanan şirket sayısı 2021 yılının aynı ayına göre yüzde 53,7 kapanan gerçek kişi ticari işletme sayısı yüzde 4,8 oranında arttı, kapanan kooperatif sayısında yüzde 30,3 azaldı.

Temmuz ayında, bir önceki aya göre kurulan şirket sayısı yüzde 37,7 kurulan gerçek kişi ticari işletme sayısı yüzde 35,3 kurulan kooperatif sayısı yüzde 27,1 azaldı.

Temmuz ayında, bir önceki aya göre kapanan şirket sayısında yüzde 39,9 kapanan kooperatif sayısında yüzde 33,9 kapanan gerçek kişi ticari işletme sayısında yüzde 27,3 azalış gerçekleşti.

Gümüşhane, Bayburt ve Ardahan’da şirket kurulmadı

Temmuz ayında kurulan toplam 8.467 şirket ve kooperatifin yüzde 85,6’sı limited şirket, yüzde 12,9’u anonim şirket, yüzde 1,4’ü ise kooperatif olarak görüldü.

Şirket ve kooperatiflerin yüzde 41,4’ü İstanbul, yüzde 8,9’u Ankara, yüzde 5,2’si Antalya’da kuruldu. Bu ay Gümüşhane, Bayburt ve Ardahan’da şirket kuruluşu gerçekleşmedi.

Paylaşın

Tek Dertleri Kadınlar;: Diyanet ‘Tayt’ Ve Pantolan’a Taktı

Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) Din İşleri Yüksek Kurulu üyesi İdris Bozkurt, Diyanet TV’de katıldığı bir programda, tayt giyen kadınları hedef alarak, “Örtünmek bir kuraldır. Son zamanlarda tayt şeklindeki pantolonları tasvip etmek doğru değil. Dini kuralların ihlalidir. Bu pantolon üzerine geniş bir giysi örtülebilir. Tesettür sağlanmış olur. Her toplumda, sosyal çevrede giysinin adı farklı oluyor. Esas olan örtülmesi gereken yerlerin örtülmesi.” dedi.

Hilafet çağrısı ve çeşitli vaazları ile tepki çeken imam Halil Konakcı, kadınları giyimleri üzerinden hedef alırken erkeklere seslenerek “Kadın-erkek eşitliği tamamen yalan. Namazını kıldırt hanımına, başını örttür. Bak sokaklar ne hale geldi? Kasap dükkânı gibi. Et görmekten içimiz dışımıza çıkıyor. Bu kadınların başında yok mu adamları, abileri, babaları, kocaları?” demişti. Konakcı, bu sözleriyle tepki çekerken destek ise Diyanet’ten geldi.

Konuyla ilgili Cumhuriyet’ten Sefa Uyar’a konuşan ilahiyatçı ve felsefeci Prof. Dr. Şahin Filiz, tesettürün Kuran’da olmadığını belirtti.

“Doğru tesettür”  öğrettiler!

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kanalı olan Diyanet TV, Konakcı’nın sözlerinin gündeme gelmesinden kısa süre sonra 13 Ağustos’ta, “Doğru tesettür nasıl olmalı” sorusunu kanaldaki bir programa taşıdı. Programın konuğu olan Din İşleri Yüksek Kurulu üyesi İdris Bozkurt, söz konusu soruya verdiği yanıtla Konakcı’ya “kalkan” oldu. “Tesettür dediğimiz şey örtünmektir” diyen Bozkurt, “Bir kadının; yabancılara yani kendisine nikâh düşen yabancı kişilere karşı el, yüz ve ayak dışındaki yerlerini kapatması gerekiyor. Örtünmek dini bir vecibe. Allah’ın bir emri” dedi.

“Söz konusu yerlerin vücut hatlarını belli etmeyecek ve teni göstermeyecek şekilde kapatılması” gerektiğini söyleyen Bozkurt, pantolonu da hedef aldı. Bozkurt, “Hepimiz kabul edelim, pantolon dediğimiz şeyler, daracık şeyler oluyor. Hele hele kadınlarımızda… Son zamanlarda da tayt şeklinde pantolonları tasvip etmek, toplumun huzuruna onunla çıkmak tasvip edilir şeyler değil. Dini kuralların ihlalidir” diye konuştu.

“İslamda ve Kuran’da tesettür yok”

Tesettür tartışmasının dinci politikara alet edildiğini, kadınlar üzerinde cehennem korkusu ile baskı kurmanın aracı haline getirildiğini söyleyen İlahiyatçı ve felsefeci Prof. Dr. Şahin Filiz, “el, yüz ve ayak dışındaki yerler” tanımına, Hazreti Muhammed’in yaşamını inceleyen İbn İshak’ın siyerinde ve diğer siyeri nebi kitaplarında dahi rastlanmadığını vurgulayarak “Nur Suresi 31. ayette ve Ahzap Suresi’nde geçen örtünme de göğüslerin örtünmesi konusundadır” ifadelerini kullandı. Filiz, “Kadını salt güvenlikçi ve himayeci tedbirlerin nesnesine dönüştürmek, onu kapitalizmden daha beter araçsallaştırmak demektir. Örtünmek için dindar; örtünmemek için dinsiz olmak gerekmez. Konuk, Diyanet TV’deki konuşmasıyla kadınları aşağılayan ve toplumsal ayrımlaşmaları körükleyen cahil imamın cehaletini meşrulaştırmaya ve o hakaretleri resmi bir dini otorite tarafından onaylamaya çalışmıştır. İslam’da olmayan bir hükmü, sırf politik ve ekonomik nedenlerle varmış gibi vaaz etmek; bu yanlışa dayanarak tesettür ve iman konularında keyfi tanımlar yapmak, sizi dinden; kurumunuzu da Cumhuriyet dairesinden çıkarır” dedi.

“Allah ile aldatma”

İlahiyatçı ve felsefeci Prof. Dr. Şahin Filiz, “Kimin hangi ayda nasıl giyineceğine dair hiç bir nass yoktur. Giyim-kuşam örfe, toplumsal kurallara ve kişilerin tercihlerine göre ortaya çıkar. Tesettür kavramı Kuran’da geçmiyor, kadınların nasıl örtüneceği konusunda açık ve belirgin bir hüküm bulunmuyor. ‘Allah ile aldatma’ aşaması kadınlarımızı, Kuran’da olmayan ‘tesettür’ uydurmasıyla baskı altına almakla başladı” tepkisini gösterdi.

Paylaşın

Kızılay’da 3 Yılda 35 Milyon Liralık ‘Huzur Hakkı’ Dağıtılmış

CHP Milletvekili Tekin Bingöl, “Son üç yılda ‘yöneticilere sağlanan fayda adı’ altında toplam 35 milyon 884 bin 923 TL dağıtıldı. Eş-dost-akraba yönetici atamaları ile ‘huzur hakkı’ diyerek Kızılay’ı tüketiyorlar” dedi.

CHP Ankara Milletvekili Tekin Bingöl, Kızılay’daki 12 şirket üzerinden 42 yöneticiye aktarılan “huzur hakkı” bilançosunu açıkladı.

Bağımsız denetçi raporları, faaliyet raporları KAP bildirimlerinden elde edilen verilere göre Kızılay’da kurulan 12 şirkete atanan 42 yöneticiye her ay en az 249 net asgari ücret oranında (Bu ay için 1 milyon 369 bin 500 lira) “huzur hakkı” dağıtıldı.

Cumhuriyet’ten Sarp Sağkal’ın haberine göre Kızılay’da Kerem Kınık’ın genel başkanlığı döneminde, kurulan 12 şirkette Kınık “yönetim kurulu başkanı” oldu. Şirketlerin çatı kurumu Kızılay Yatırım’ın CEO’su İlyas Haşim Çakmak da 12 şirkette “başkan vekili” sıfatıyla yönetici olarak her ay 36 asgari ücret (Bu ay için 198 bin lira) değerinde “huzur hakkı” elde etti. Kızılay’da genel müdür/CEO koltuğunda oturan ve “profesyonel çalışan” sıfatıyla ücret alan İbrahim Altan, ayrıca beş şirkette yönetici olarak da huzur hakkı elde etti.

Bingöl, Kızılay denetim raporlarına göre, şirketler üzerinden “yöneticilere sağlanan fayda” ve “üst yönetime sağlanan menfaatler” adı altında 2020’de 9 milyon 612 bin 108 TL, 2021’de 11 milyon 701 bin 833 TL değerinde “huzur hakkı” dağıtıldığını aktardı.

Bingöl, “Son üç yılda ‘yöneticilere sağlanan fayda adı’ altında toplam 35 milyon 884 bin 923 TL dağıtıldı. Eş-dost-akraba yönetici atamaları ile ‘huzur hakkı’ diyerek Kızılay’ı tüketiyorlar” ifadelerini kullandı.

Paylaşın