CHP Lideri Kılıçdaroğlu: ‘Altılı Masa’da Kriz Yok

Basının bir kesiminde körüklendiğinin tersine altılı masada bir kriz olmadığını söyleyen CHP Lideri Kılıçdaroğlu, “Hiç kriz yaşamadık, böyle bir şey olmadı, olsa zaten meydana çıkar” dedi.

CHP Lideri Kılıçdaroğlu, ayrıca, anketlerden memnun olduğunu, partisinin oylarının istikrarlı bir şekilde arttığını kaydetti.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Anadolu’daki son grup toplantısını yaptığı Elazığ’da gazetecilerin sorularını yanıtladı. Cumhuriyet’ten Sertaç Eş’e konuşan Kılıçdaroğlu’nun sorulara verdiği yanıtlar şöyle:

Erdoğan, Şangay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) tam üyeliğin hedeflendiğini söyledi. Bu savrulmaya yorumunuz nedir?
Dış politika milli olmak zorundadır. Kişiselleştiremezsiniz. Bir kişinin talebi ve beklentileri üzerinden dış politika oluşturamazsınız. Dış politika oluştururken iktidar ve muhalefet birlikte hareket etmeli. Dış politika, iç politikaya benzemez. Aynı zamanda dış politikanın bürokraside de aktörleri farklıdır. Büyükelçilerdir bunlar, dış politika konusunda yorum yapan uzmanlar var. Erdoğan, devlet yönetimini kişiselleştirdiği için düşündüğü bir şeyi, nasıl sonuçlar çıkaracağını hesap etmeden rahatlıkla dile getirebiliyor. Ne yapacağını bilmiyor ve etrafında bunu söyleyecek kişi de kalmadı. Aslında Dışişleri Bakanlığı devre dışı bırakılmasa böyle bir konuşma yapacağı kanısında değilim.

“Devlet saydamlığı kaybetti”

– Meral Akşener, Cumhurbaşkanı adayını halkın belirleyeceğini söyledi. Halk hangi yöntemle belirleyecek?

6’lı masada böyle bir şey gündeme gelmedi. Böyle bir şey yok.

2 Ekim toplantısının gündemi belli mi?

Neler yapacağımız konusunda her toplantıda önemli aşamalar katediyoruz. Toplantıların özelliği bir karar verildikten sonra genel başkan yardımcıları bu kararla ilgili alt bilgileri oluşturuyorlar. Belli bir olgunluğa ulaştırdıktan sonra genel başkanlara sunuyorlar. Genel başkanlar da “evet” dediğinde 6’lı masa karar açıklıyor. Toplanıyoruz, bir karar alıyoruz ve altını dolduruyoruz. Bunu da genel başkan yardımcıları uzun uzun tartışarak, çalışarak, görüş birliği oluşturarak yapıyor.

Dışarıdan gelen kaynağı belirsiz parada artış var, durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Özellikle 2018 sonrası devlet saydamlığını kaybetti. Vatandaşın ödediği vergilerin nereye gittiğini bilmediğimiz gibi kaç hanenin elektriğinin kesildiğini de bilmiyoruz. Bütün bunların hepsi demokrasinin kan kaybettiğini, otoriter bir yapının kendi beklentilerine uygun topluma bilgi verdiğini, kendini rahatsız eden bilgileri gizlediğini gösteriyor.

“Tartışma siyasetin doğası”

Akşener’in ve diğer partililerin açıklamalarına bir yorumunuz var mı?

Sayın Akşener’le görüşüyoruz zaten. Zaman zaman tartışmalar olur, bu siyasetin doğasında vardır. O tartışmalarda bizim açımızdan önemli olan genel başkanların söyledikleridir. Genel başkan yardımcıları düşüncelerini ifade edebilir. Önemli olan genel başkanların görüşleridir. Genel başkan dışındaki parti yetkililerinin açıklamalarını dinleriz, saygı duyarız ama bunu altılı masada kriz olarak düşünmeyiz. Hiçbir lider de düşünmüyor benim gördüğüm.

Masada kriz var mı?

Kriz yaşamadık, hiç böyle bir şey olmadı. Olsa zaten meydana çıkar. Geçen İstanbul’daydım Sabah gazetesi bir tweet atmış. “Ali Babacan’la Kılıçdaroğlu gizlice görüştü.” Ne gizlisi, görüşürüz zaten. Ki benden sonra Sayın Babacan diğer liderlerle de görüştü. Ben İstanbul’da uzun süre kalacaktım o yüzden ilk benimle görüştü. Sanki çok özel bir görüşme de gizliyoruz. Aklın alacağı şey değil. Altı lider bir aradayız ve her zaman görüşüyoruz.

CHP iktidarında başörtüsü sorunu olur mu?

Başörtüsünde asla sorun yaşanmaz. Hiç endişe etmesinler. Böyle bir sorun ne bizim önümüze ne halkın önüne gelir.

“Adalar konusu işine geliyor”

Kıbrıs’ta son gelinen durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kıbrıs’ta Rauf Denktaş’ın mezarına bile doğru dürüst bakamadılar. Bize bırakın, biz bakalım. Dış politikayı iç politika malzemesi yaparsanız çıkmaza girersiniz. Yunanistan’ın adaları Lozan’a aykırı silahlandırdığı yıllardır söyleniyor. Dün söylenmedi ki. Şimdi kahraman kesildi. Erdoğan’ın da karşı tarafın da işine geliyor. İkisi de değişecek pozisyonda ve halk ikisine de güvenmiyor. Şimdi ikisi kayıkçı kavgasıyla iktidara tutunur muyuz hesabında ama halk bunların hepsini biliyor.

“Oyumuz istikrarlı artıyor”

Anketleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Anket sonuçları memnun ediyor. Oyumuz kararlı bir yükselişte. Bu güzel bir şey. Ciddi bir kararsız kitle olduğuna inanmıyorum. Olanlar da yerini buluyor zamanla.

6’lı masanın en güçlü ve zayıf yanları neler sizce?

Altılı masanın en güçlü yanı, altı liderin demokrasiye ve adalete olan bağlılığı. Bu olmadığı takdirde varlık nedenimiz tartışılabilir. Zayıf yanını görmüyorum. Aynı kararlılıkla hareket ediyoruz. Bizim arzumuz Türkiye’yi huzura kavuşturmak. 6 partiyi yüz yıllık bir çınarın dalları gibi görüyorum. Bir kökü var. Farklı dallar aynı kökten geliyor. Bu nedenle güçlü bir yapının ortaya çıkacağına inanıyorum.

“Parti olayı olmaktan çıktı”

Partide ön seçim yapacak mısınız?

Hiç düşünmedik. Çünkü henüz seçim sathına girmedik ve örgütler gerçekten çalışıyor. Seçim sathına girersek bunu parti meclisinde konuşmamız lazım. Zaten büyük bir bölümde belki ön seçim hiç yapılmayacak. Parti meclisinin, örgütlerin nabzını tutarız. Ona göre karar verilir. Bunu yaparken ittifakları da düşünmemiz lazım. Ama bunları altılı masada konuşmadık. İller bazında anket yapılırsa daha sağlıklı sonuçlar elde edilir. Bir ilde hangi parti elde ediyor diye. Bir parti diyebilir ki biz burada daha öndeyiz. O orada olur. Oturulur, konuşulur. Olay bir parti olayı olmaktan çıktı. Bir Türkiye olayı. Her bir lider bu sorumlulukla hareket ediyor. Türkiye’yi bu içinde bulunduğu girdaptan çıkaralım, sonrası konuşulur. Altı parti birbirinin rakibi parti sonuçta.

Partilerin bazı illerde ortak listeden girmesi gündemde mi?

Kendi içimizde bir iç çalışma yapıyoruz. Seçim Kanunu’nu esas alıyoruz. Her parti 41 ilde seçime girmek zorunda. Onun dışında diğer illerde ittifaklar olabilir. Ama bizim yaptığımız çalışma diğer partileri bağlamıyor, diğerlerinin çalışması bizi bağlamıyor. Belli bir olgunluğa geldikten sonra gelinir, konuşulur. Akademik dünyadan da böyle çalışmalar yapanlar var. Gelip bize bilgi verdiler. Biz diğer partilere de aynı bilgiyi vermelerini istedik. Yani çalışmalar yapılıyor.

Paylaşın

Türkiye İle Suriye Arasındaki Süreç Nereye Evrilir?

Türkiye’nin diplomatik ilişkiler kesilmeden önceki son Şam Büyükelçisi olan Ömer Önhon, önümüzdeki dönemde normalleşme yolunda sürecin derinleşmesi için iki tarafın da karşılıklı olarak atması gereken adımlar olduğunu söyledi.

Önhon, Suriye ile normalleşme sürecinin nereye evrilebileceğiyle ilgili bundan sonra beklenenin görüşmelerin siyasi zemine taşınması olacağı görüşünde:

“Bu işler hep aşama aşama gider. İstihbarat başkanları muhtemelen daha ziyade güvenlik alanında neler yapılabileceği konusunu görüşüyorlardır. Bir de görüşmelerin siyasi zemine taşınmasını ele alıyorlardır. Siyasi zemin nedir? Siyasi zeminde, üst düzey devlet görevlilerinin; dışişleri bakan yardımcıları olabilir, dışişleri bakanlarının kendileri olabilir, bir araya gelip konuşması beklenir.

“Mesela Çavuşoğlu bundan bir sene kadar evvel ne dedi? Belgrad’da koridorda Suriye Dışişleri Bakanı Faysal Mikdad’la tesadüfen karşılaştığını söyledi. Belki son Birleşmiş Milletler toplantılarında da birbirlerine tesadüf ederler olmaz mı? Eğer orası olmazsa, ondan sonraki ilk uluslararası ortamda, onun marjında belki bir araya gelebilirler. Bunlar belli olmaz. Bunlar, olayların, aralarında yapılan görüşmelerin hangi düzeye geldiği ile siyaseten ne kadar kabul edilebilir olduğuyla bağlantılı şeyler.”

Türkiye ile Suriye arasında, ilişkilerin normalleşmesine yönelik bir süreç yürütüldüğü iddiaları son yıllarda sık sık kamuoyunun gündeme geliyor. Geçtiğimiz hafta yaşanan gelişmeler ise ‘sürece’ dair tartışmaları derinleştirdi.

Reuters haber ajansı yayımladığı bir haberinde, Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hakan Fidan ve Suriyeli mevkidaşı Ali Memlük’ün son dönemde Şam’da görüşmeler yaptığını bildirdi.

Türkiye’de habere resmi kaynaklardan bir yalanlama gelmedi.

Hürriyet gazetesi ise Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Şanghay İşbirliği Örgütü’nün Semerkant zirvesinde yaptığı bir konuşmada, “Keşke Esed Özbekistan’a gelseydi, görüşürdüm” dediğini yazdı.

Bu gelişmeleri BBC Türkçe’ye yorumlayan, Türkiye’nin diplomatik ilişkiler kesilmeden önceki son Şam Büyükelçisi olan Ömer Önhon, sürecin belirli bir olgunluğa eriştiğinin görüldüğünü belirtiyor.

“Büyükelçinin Gözünden Suriye” adlı bir kitabı da bulunan Önhon, şimdi beklenenin görüşmelerin siyasi zemine taşınması olduğunu söylüyor.

Süreç ne durumda?

Önhon, Reuters’ın haberine yalanlama gelmemesi nedeniyle bu haberin doğru olarak kabul edilebileceği kanısında.

Buradan hareketle Önhon, ortadaki sürecin belli bir olgunluğa eriştiği yorumunu yapıyor:

“Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ağustos ayında Soçi’den dönerken yaptığı açıklamalar ve arkasından da Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun açıklamaları, Suriye ile Türkiye arasında bir süreç başlatıldığını açıkça ortaya koyuyordu. Konu, kamuoyunun gündemine o şekilde getirildi. Cumhurbaşkanı o açıklamayı yaptığına göre görüşmeler daha o zamandan belli bir olgunluğa erişmişti. Sonra iktidar konuyu gündeme getirdikten sonra baktı ki çok tepki de olmadı.

“Süreç belli bir olgunluğa erişmiş olmalı ki istihbarat başkanları düzeyinde,  üstelik de Şam’da görüşüldüğü açıklandı. Bir de bizim istihbarat başkanımızın Türkiye’deki konumunu göz önünde bulundurduğunuz zaman bunun önemini gayet iyi anlamak mümkün.”

Önhon, “Ortada ciddi bir süreç var ama kolay bir süreç mi? Öyle olmasına imkan yok çünkü ortada o kadar ciddi sorunlar var ki. Bunlar kolay kolay çözülebilecek meseleler değil. Dolayısıyla gayet engebeli bir yolda ilerliyor ama süreç devam ediyor” diyor.

Normalleşmenin önündeki engeller neler?

Peki Önhon’a göre normalleşmenin önündeki en büyük engeller neler?

Önhon, ortada çok sorun olduğunu belirtmekle birlikte bunların en önemlilerini dört başlıkta topluyor:

“Birincisi, Türkiye’nin muhalefete verdiği destek. Muhalif örgütlerin siyasi olarak faaliyet gösterdikleri yer, Türkiye. Bunlar ne olacak?

“İkincisi, güvenliğimiz nedeniyle Suriye toprakları içerisinde askerlerimiz bulunuyor. Yabancı bir ülkenin topraklarında konuşlu bu askerlerimiz ne olacak? Suriye’nin bu konuda tabii ciddi itirazları var.

“Üçüncüsü YPG meselesi var. Bunlar önümüzdeki dönemde ne olacak?

“Türkiye’deki sığınmacıların geri dönmesi gündemin başlıca maddelerinden biri. İç siyasetteki temel gündem maddelerinden biri. Ama geri dönüşler o kadar kolay bir iş değil. Bu insanlar on bir yıldır memleketlerinden uzakta. Bunlar ne olacak?”

Konuların zorluğuna rağmen bir yerden başlanması gerektiğini belirten Önhon, o başlangıcın yapıldığı kanısında.

“Suriye ile normalleşme diğer süreçlerden farklı”

Ankara’nın, son dönemde, arasında sorun bulunan bazı ülkelerle ilişkileri normalleştirmeye çalıştığı görülüyor.

“Birçok ülkeyle ilişkiler bozuldu, bugün iktidar, bunun sürdürülebilir bir yol olmadığını idrak etmiş olmalı ki aramızın bozuk olduğu ülkelerde ara düzeltme hamlelerini başlattı. Önce Mısır, İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ile hamleler başlatıldı” diyen Önkol, Suriye ile ilişkilerin düzeltilmesinin ise çok daha özel yanları olacağı kanısında:

“Suriye ile ilişkilerin Türkiye’yi doğrudan etkileyen iki boyutu var. Bunlardan bir tanesi güvenlik meselesi. Yani YPG, PKK vs. İkincisi de sığınmacılar meselesi. Bizim ne Mısır’la, ne İsrail’le, ne Birleşik Arap Emirlikleri ile böyle meselelerimiz var. Suriye’yle olan bu güvenlik ve sığınmacılar meseleleri, insanların oy verme yönelimleri üzerinde etkili olabilecek konular. Dolayısıyla bu kadar kritik bir seçim öncesinde güvenlik ve sığınmacılar konusunda bir şey yapabilmek veya bir şey yapabilecek gibi görünmek hükümet açısından çok önemli.”

Atılması gereken adımlar neler?

Önhon, önümüzdeki dönemde normalleşme yolunda sürecin derinleşmesi için iki tarafın da karşılıklı olarak atması gereken adımlar olduğunu söylüyor.

Eski büyükelçi bazı örnekler veriyor:

“İki tarafın atması gereken adımlar birbirine bağlı. Mesela Suriyeliler “Türk askeri topraklarımızdan çekilmeli” diyorlar. Zaten bizim taraf bunu açık açık söyledi, bizim orada kalıcı olma gibi bir niyetimiz yok. Bizim askerlerimiz şu anda oradaki güvenlik boşluğundan doğan tehditlere karşı Suriye’de bulunuyorlar. Bu güvenlik boşluğu doldurulduğu ve tehditler ortadan kalktığı zaman çekileceğiz diyorlar. Türkiye oradan tabii ki çekilecektir ama eğer bizim boşalttığımız yerler yine ya YPG ya IŞİD tarafından doldurulup bizim topraklarımıza tehdit teşkil edecekse böyle bir adımı atmak için erken demek değil midir?

“Öbür taraftan sığınmacılar konusu… Biz sığınmacıların artık ülkelerine geri dönmeleri gerektiğini düşünüyoruz. Savaş sona erdi, kalıcı barış ve istikrar da sağlanması için çabalanıyor ama geri dönmeleri için oradaki şartların uygun olması lazım. Burada da tabii Türkiye’nin beklentisi Esad’ın o şartları oluşturması ve dönecek olan sığınmacıların böyle bir tehdit, bir tehlike görmeden oraya gidebilmeleri. Yoksa tehlike görürlerse zaten gitmezler. Bir de gidip de tehlike görürlerse hemen geri dönerler.”

Süreç nereye evrilir?

Önhon, sürecin nereye evrilebileceğiyle ilgili bundan sonra beklenenin görüşmelerin siyasi zemine taşınması olacağı görüşünde:

“Bu işler hep aşama aşama gider. İstihbarat başkanları muhtemelen daha ziyade güvenlik alanında neler yapılabileceği konusunu görüşüyorlardır. Bir de görüşmelerin siyasi zemine taşınmasını ele alıyorlardır. Siyasi zemin nedir? Siyasi zeminde, üst düzey devlet görevlilerinin; dışişleri bakan yardımcıları olabilir, dışişleri bakanlarının kendileri olabilir, bir araya gelip konuşması beklenir.

“Mesela Çavuşoğlu bundan bir sene kadar evvel ne dedi? Belgrad’da koridorda Suriye Dışişleri Bakanı Faysal Mikdad’la tesadüfen karşılaştığını söyledi. Belki son Birleşmiş Milletler toplantılarında da birbirlerine tesadüf ederler olmaz mı? Eğer orası olmazsa, ondan sonraki ilk uluslararası ortamda, onun marjında belki bir araya gelebilirler. Bunlar belli olmaz. Bunlar, olayların, aralarında yapılan görüşmelerin hangi düzeye geldiği ile siyaseten ne kadar kabul edilebilir olduğuyla bağlantılı şeyler.”

Paylaşın

İran’da ‘Mahsa Amini’ Protestoları Yayılıyor: 7 Ölü

Geçtiğimiz hafta Tahran’da “tesettüre uygun olmayan” giyimi gerekçesiyle gözaltına alındıktan sonra hayatını kaybeden 22 yaşındaki Mahsa Amini’nin ölümü sonrasında Cumartesi’den beri süren protestolarda toplam yedi kişinin öldürüldüğü bildirildi.

İnsan hakları grubu Hengaw’ın raporlarına göre, üçü Salı günü olmak üzere, huzursuzluğun özellikle yoğun ve ölümcül olduğu ülkenin kuzeybatısındaki bölgeler ve dolaylarında güvenlik güçlerince yedi protestocu öldürüldü.

Yetkililer, protestocuların güvenlik güçlerince öldürdüğünü reddediyor.

Hengaw ayrıca protestoların yayıldığı bölgelerde internet erişiminin kesildiğini açıkladı. İnternet yasakları gözlemevi NetBlocks, İran’ın genellikle engellemediği tek büyük sosyal medya platformu olan Instagram’a erişimi kısıtladığını söyledi. NetBlocs’tan bir üst düzey yetkili, son zamanlarda İnstagram’ın ülkede yaklaşık 48 milyon kullanıcıya ulaştığını söyledi.

İran İletişim Bakanı yetkililerin güvenlik nedenleriyle internet hizmetlerini kesintiye uğratabileceğini söylediği demecinin yayılmasından sonra sözlerinin yanlış alıntılandığını söyledi.

Amini’nin öldürülmesi huzursuzlukları keskinleştirdi

Amini’nin ölümü, İslam Cumhuriyeti’ndeki özgürlükler ve yaptırımlarla sarsılan ekonominin de içinde olduğu birçok konuda öfkenin açığa çıkmasına neden oldu. Kadınlar protestolar sırasında hicablarını yakarken, kimileri de sokakta saçlarını kesti.

Cumartesi günü Amini’nin cenazesinde başlayan protestolar, güvenlik güçlerinin tepkileri  bastırmaya çalışması nedeniyle ülkenin pek çok kentine yayıldı.

Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney, Çarşamba günü, 1980-88 İran-Irak savaşını anmak için  yaptığı konuşmada, su kıtlığı nedeniyle geçen yıl sokak çatışmalarından bu yana İran’ın en büyük huzursuzluklarından biri olan protestolardan söz etmedi.

Hamaney’in yüksek yardımcılarından biri bu hafta Amini’nin ailesine başsağlığı diledi, davayı takip edeceğine söz verdi ve ruhani liderin genç kadının ölümünden etkilendiğini ve acı duyduğunu söyledi.

Şiraz’da bir polis, Kirmanşah’ta iki gösterici öldürüldü

Resmi IRNA haber ajansı, Salı günü güneydeki Şiraz kentinde “Bazı kişilerin polislerle çatışmaya girmesi sonucunda bir yardımcı polisin öldüğünü, dört polis memurunun da yaralandığını” haber verdi. Bir yetkili de Şiraz’da 15 protestocunun tutuklandığını söyledi.

Kirmanşah Savcısı Salı günü çıkan ayaklanmalarda iki kişinin öldürüldüğünü söyledi. Yarı resmi Fars haber ajansının aktardığına göre, savcı Karami, “Bunun devrim karşıtı unsurlar tarafından yapıldığından eminiz çünkü kurbanlar güvenlik aygıtının envanterinde olmayan  silahlarla öldürüldü.” dedi.

Kürdistan polis şefi, yarı resmi Tasnim haber ajansına Çarşamba günü yaptığı açıklamada, bu hafta başlarında Kürdistan eyaletinde dört kişini öldürüldüğünü doğruladı. Öldürülenlerin güvenlik güçlerinin kullanmadığı bir tür kurşunla vurulduklarını söyleyen yetkili, “çetelerin” ölümleri polis ve güvenlik görevlilerine yıkmayı amaçladığını ileri sürdü.

Hengaw, son dört gün içinde hükümet güçlerinin “doğrudan ateşi” sonucu öldüğünü açıkladığı yedi protestocunun yanı sıra toplam 450 kişinin de yaralandığını söyledi. Reuters, kayıp raporlarını bağımsız kaynaklara doğrulatamadı.

“Diktatöre ölüm”

Sosyal medyada paylaşılan videolar da göstericilerin İslam Cumhuriyeti’nin alametlerine zarar verdiğini ve güvenlik güçleriyle karşı karşıya geldiğini gösteriyor.

Bir videoda, kuzeydeki Sari kentinde İran İslam Cumhuriyeti’nin kurucusu Ayetullah Ruhullah Humeyni’nin belediye binasının cephesini kaplayan resmini yırtan bir adam görüntülendi.

Yarı resmi ISNA haber ajansı, birçok kentte toplam 12 ambulansın saldırıya uğradığını ve bankaların ve kamu binalarının zarar gördüğünü söyledi. Protestocular ambulansların polis taşımak ve göstericileri gözaltına almak için kullanıldıklarını söylediler

1500 tasvir tarafından paylaşılan bir videoda, Çarşamba günü Tahran’da yüzlerce kişi Tahran Üniversitesi’nde “diktatöre ölüm” diye bağırarak yeniden miting yaptı.

Devlet medyası ve yetkililer, protstoları “devrim karşıtı unsurlar”ca gerçekleştirilen ayaklanmalar olarak tanımlıyor.

İran Devrim Muhafızları çatısı altındaki paramiliter Basiç teşkilatı üyeleri Çarşamba günü Tahran’da gösteicilere karşı gösteri yaptılar.  “Ahlak polisi bahane, hedefleri rejimin kendisi” sloganları attılar.

Paylaşın

Rusya-Ukrayna Savaşının Sertleşmesi Türkiye’nin Denge Politikasını Etkiler Mi?

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Rus işgali altındaki Ukrayna bölgelerinde “referandum” kararı alınması sonrasında bugün kısmi seferberlik ilan etmesi, savaşın tahmin edilenden daha uzun ve şiddetli geçeceğine ilişkin işaretleri artırdı. Bu durumun, Türkiye’nin izlemeye çalıştığı denge politikasını da daha zorlaması bekleniyor.

Putin bu sabah televizyonlardan canlı yayınlanan konuşmasında kısmi seferberlik ilan ettiklerini ve Rusya’nın kontrolündeki bölgeleri savunacaklarını açıklayarak, “Ülkemizin toprak bütünlüğü tehdit edildiğinde Rusya’yı ve halkımızı korumak için elimizin altında olan tüm araçları kesinlikle kullanacağız. Bu bir blöf değildir” ifadelerini kullandı.

Putin’in bu kararı Ukrayna ordusunun son haftalarda yaptığı karşı taarruz ile ülkenin doğusundaki bazı bölgeleri ele geçirmeye ve Rus birlikleri karşısında zaferler kazanmaya başlamasının ardından geldi. Ukrayna, Harkiv bölgesinde son altı günde 8 bin kilometrekarelik alanı geri aldığını açıklamıştı.

Kısmi seferberlik savaşı şiddetlendirir mi?

Peki şimdiye kadar Ukrayna’ya resmen savaş ilan etmeyen ve işgali “özel askeri operasyon” diye tanımlayan Rusya’nın son aldığı kısmi seferberlik kararı ne anlama geliyor ve savaşı daha da uzatarak, şiddetlendirir mi?

DW Türkçe’den Gülsen Solaker’in haberine göre, İstanbul Nişantaşı Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Ali Semin, yeni kararı savaşta gelinen yeni bir aşama olarak niteleyerek, şunları söylüyor:

“Putin’in kısmi seferberlik ilan etmesi savaşın artık çok yakın bir zamanda bitmeyeceğinin bir tezahürü. Bir ülke neden kısmi seferberlik ilan eder? Daha önce neden etmedi mesela? Bunun iki sebebi var; ya şu anda askeri güç olarak yıprandığını hissedip ilan etti ya da bu savaşı stratejik olarak ikinci aşamaya geçirerek daha da büyük bir savaş haline getirmek istiyor.”

Rusya son kararı kapsamında 300 bin kadar yedeği askere almayı planlıyor.

Dış Politika Analisti Aydın Sezer’e göre de savaş artık cephede daha da “sertleşecek.” Sezer, 300 bin asker alımının bunu gösterdiğini belirterek, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bu kararın alınmasının arka planında daha önemli bir siyasi gelişme daha var. O da önümüzdeki günlerde yapılacak referandumlar. Bu referandumlardan sonra Rusya’ya katılma kararı çıkarsa ki buna kesin gözüyle bakılıyor, Rusya bu bölgeleri kelimenin tam anlamıyla ilhak etmiş olacak. Dolayısıyla savaş bu bölgelerde bundan sonra Ukrayna topraklarında değil, Rusya topraklarında cereyan eden bir savaş haline gelecek.”

Sezer, referandumdan sonra Batı’nın Ukrayna’ya vereceği silahlarla ayrılıkçı topraklara yönelik bir saldırı gerçekleştiğinde artık resmen Rusya’ya yönelik bir saldırı olarak algılanacağına işaret ederek, Putin’in bunun ön hazırlığını yaptığını belirtiyor.

Ukrayna’nın işgali yaklaşık 7 ayı geride bırakırken, Rusya’nın kontrolüne aldığı ayrılıkçı bölgelerde 23-27 Eylül tarihleri arasında Rusya’ya katılmak için “referandum” düzenlenmesi bekleniyor.

Barış için hâlâ şans var mı?

Türkiye bir süredir savaşan iki tarafı Antalya’da daha önce yaptığına benzer şekilde yeniden masaya oturtmaya çalışıyordu. Erdoğan BM Genel Kurul konuşmasında “Her iki tarafa da krizden onurlu çıkış imkanı verecek makul, adil ve uygulanabilir bir diplomatik çözümü beraberce bulmamız gerekiyor” demişti.

Peki barış görüşmeleri için hala bir şans var mı?

Moskova’da yaşayan Rusya uzmanı Ümit Nazmi Hazır’a göre savaşın uzaması ve sertleşmesi ihtimalinin yanı sıra bir başka olasılık Putin’in hem referandumları hem de kısmı seferberlik kararını masada elini yükseltmek için öne sürmüş olabileceği.

Hazır, Rus liderin ayrılıkçı bölgeleri de referandumla kendisine bağlayıp ileride bir anlaşma olması durumunda elini biraz daha yüksekten açmak isteyebileceğini belirterek, “Benim gözlemim bundan sonraki süreçte görüşmelerin yine olabileceği yönünde. Bence Putin masaya oturma sürecini başlatmadan önce böyle geniş çaplı hamlelerle tansiyonu yükselterek hazırlık yapıyor” diyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan en son ABD’de PBS kanalına verdiği demeçte de Putin’le son görüşmesine atıfta bulunarak “Kendilerinin de aslında bu işi artık bir an önce bitirmenin gayreti içerisinde olduğunu anladım. Bu gidişin sıkıntısı büyük” demişti.

Ancak gelinen aşamada Dr. Semin’e göre barış artık daha uzak bir ihtimal. Semin, Türkiye’nin şu anda Rusya ile çok sayıda alanda işbirliği yaptığını, sadece doğal gaz değil Suriye, Doğu Akdeniz ve S-400’ler gibi başlıkların da ilişkilerin farklı boyutları olduğunu anımsatıyor.

Diğer yandan son dönemde Batı ülkelerin Türkiye’ye karşı tutumlarını, ABD’nin Türkiye’yi sıkıştırmak için Yunanistan’a destek verdiğini ve Dedeağaç’ta üs kurduğunu hatırlatan Semin bütün bunlara bakıldığı zaman uluslararası ilişkiler sisteminde Türkiye’nin yapacağı hamlelerin “çok belli ve net” olduğunu belirtiyor. Semin, ancak bu konjonktürde Türkiye’nin arabuluculuk girişimlerini doğu nezdinde yürütmeye çalıştığına işaret ederek, Türkiye’nin “bunu Rusya’yla ve doğu bloğuyla yürütmeye çalıştığını görebiliyoruz” diyor.

Türkiye’nin denge politikası zora girer mi?

NATO üyesi Türkiye savaşın başladığı 24 Şubat’tan bu yana iki tarafla da ilişkilerini sürdürerek “denge politikası” takip etmeye çalıştı ve bu konumu sayesinde tahıl koridoru anlaşması gibi bazı kazanımlar da sağladı. Ancak özellikle Semerkant’taki Şangay İşbirliği Örgütü Zirvesi’nde Putin ile sergilenen yakın dostluğun ardından dengenin bozulmakta olduğu yorumları yapıldı.

Şimdi ise gündemde kısmi seferberlik kararıyla savaşın uzaması ve daha şiddetlenmesinin Ankara’nın denge politikasını daha da zorlayıp zorlayamayacağı gibi önemli bir soru işareti bulunuyor.

Aydın Sezer, Türkiye’yi artık daha zor günlerin beklediğini söyleyerek, “Bundan sonraki süreçte NATO’dan gelecek telkinler ve talepler konusunda Türkiye’nin ne yapacağı büyük bir soru işareti” diyor. Sezer’e göre, Erdoğan yine her iki tarafı da idare etmeye yönelik olarak günü kurtarma çabasıyla bu işi götürebileceği kadar götürmeye çalışacak ama eninde sonunda tercih yapması gereken bir durum ortaya çıkabilir.

Rusya’nın son adımlarının ardından ise Batı ülkelerinin bir yandan Ukrayna’ya askeri teçhizat desteğini artırırken aynı zamanda yeni yaptırımları uygulamaya koyabileceği belirtiliyor. Batı’da Putin’e karşı açıklamaların dozu da giderek yükseliyor.

Hazır’a göre Türkiye’nin politikalarını biraz da savaşın seyri belirleyecek. Savaşın şiddetlenmesi durumunda Ankara’nın da daha net bir pozisyon seçmek zorunda kalabileceğine işaret eden Hazır, kendisi tercih yapmak istemese bile bir NATO üyesi olduğu için Batı’nın bunun için zorlayabileceğini kaydediyor.

Tahıl koridorunun geleceği ne olur?

Savaşın şiddetlenmesi durumunda son haftalarda Rusya’dan yapılan açıklamalarla geleceği tehlikede görünen tahıl koridoru anlaşmasının uzayıp uzamayacağı da merak konusu.

Semin’e göre tahıl koridoru sürdürülmek isteniyor ancak Rusya’nın tahılların Afrika’ya gitmediğini söyleyerek tepki göstermesinde haklılık payı var. 120 günlük anlaşmanın ilk süresinin bitmesinin ardından koşullu olarak ve “şu ülkelere ve şu kıtaya gidecek” denilerek yeniden çözüm arayışlarına girilebileceğini belirten Semin, “Bunda Türkiye tarafsız ve dengeli bir ülke olarak rol alabilir diye düşünüyorum” yorumu yapıyor.

Sezer ise Kasım ayında dolacak olan ilk sürenin ardından Putin’in bu ablukayı kaldırmaya devam edip etmeyeceği konusunun şu anda büyük bir muamma olduğunu ifade ediyor.

Konunun bir başka boyutunu ise sanılanın aksine Ukrayna’dan çıkan tahılın neredeyse yüzde 20’den fazlasının zaten Türkiye’ye gelmesi olarak gösteren Sezer, bu süreçte kazanan asıl tarafın dünyanın en büyük makarna ve un ihracatçısı ülkelerden bir tanesi olan Türkiye olduğunu belirtiyor.

Paylaşın

CHP İle İYİ Parti Arasındaki Gerilim ‘Altılı Masa’ya Nasıl Yansıyacak?

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), İYİ Parti, Saadet Partisi, Gelecek Partisi, Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi ve Demokrat Parti’den oluşan Altılı Masa, 2 Ekim’de CHP Lideri Kılıçdaroğlu’nun ev sahipliğinde en kritik toplantılarından birini gerçekleştirecek.

Bir süredir cumhurbaşkanlığı adaylığı ve “HDP’ye bakanlık” tartışmaları; son olarak CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Kuşoğlu’nun “Kılıçdaroğlu aday olmazsa masa dağılır” açıklaması nedeniyle CHP ile İYİ Parti arasında yaşanan gerilimin altılı masa toplantısına nasıl yansıyacağı merak konusu.

İYİ Parti  kulislerinde Genel Başkan Meral Akşener’in, aday tartışması üzerinden partisine yüklenilmesinden son derece rahatsız olduğu, sorunlu başlıkların masaya gelmesinin sürpriz olmayacağı konuşuluyor.

CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi, DEVA Partisi, Demokrat Parti ve Gelecek Partisi liderleri yaklaşık 1.5 ay sonra, 2 Ekim’de CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun ev sahipliğinde bir araya gelecek.

Güçlendirilmiş parlamenter sistem mutabakatını, “Yarının Türkiyesi’ni kurma” vaadiyle açıklayan altı siyasi parti ilk tur görüşmelerin tersine, ikinci tur görüşmelere “kriz ve çatlak” söylentilerinin gölgesinde başlıyor.

Gerilimin nedenleri

Bu söylentilerin temel nedeni ise masanın iki büyük partisi; CHP ile İYİ Parti arasında hem cumhurbaşkanı adayı, hem de HDP ile ilişkiler konusunda yaşanan görüş ayrılığı iddiaları oluşturuyor.

Son olarak Kılıçdaroğlu’nun en yakın kurmaylarından Genel Başkan Yardımcısı Bülent Kuşoğlu’nun, “Kılıçdaroğlu aday olmazsa masa dağılır” açıklaması iki parti arasındaki gerilimi tırmandıran gelişmeler oldu.

Akşener ve Kılıçdaroğlu son gelişmelerden sonra, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın düzenlediği etkinlikte yan yana görüntü verdi.

Başta Akşener olmak üzere İYİ Parti yönetimi ise adaylık ve HDP tartışmaları üzerinden partisinin “kriz üreten parti” olarak yansıtılmasından ve bu yönde yapılan yorumlardan rahatsız.

İYİ Parti kurmayları, Akşener’in “Türkiye’nin geleceğinin kişisel beklentilerle zora sokulmaması” gerektiği açıklamalarını anımsatarak, cumhurbaşkanı adaylığı yarışından vazgeçmesinin de bunun en önemli göstergesi olduğunu ifade ediyorlar.

Akşener, dün de Ankara Keçiören’de esnaf ziyareti sırasında bir yurttaşın, “Boşuna bir araya gelmediğinizi düşünüyoruz, bir şey çıkması lazım” diyen bir  vatandaşa, “Ben kişisel olarak her şeyden feragat ettim” karşılığını vermişti.

Akşener’in yakın çevresine yaptığı değerlendirmelerde de, “Ben üzerime düşen fedakarlığı yaptım. Kendim için hiçbir şey talep etmiyorum. Ama sürekli tartışılıyorum, saygısızlık görüyorum.  Gerçekten bir değişim isteniyorsa böyle bir tavır olmaz.  Kendini altılı masanın icracısı gören ‘kanaat önderleri’ reyting uğruna bir sistemi yıkıyorlar”  sözleriyle tepki gösterdiği belirtiliyor.

İYİ Parti kaynakları  bu tartışmalar nedeniyle altılı masanın dağılmayacağını ancak süreç iyi yönetilmezse seçimi kaybetme riskiyle karşı karşıya kalınabileceğini, Akşener’in rahatsızlığının asıl nedeninin de bu ihtimal olduğuna dikkat çekiyorlar.

‘Kullanılan dil tahribat yaratıyor’

Akşener’in altılı masa dışında bir alternatif aradığı iddialarına da tepkili olan İYİ Partililer, “Türkiye Masası” fikrini ilk ortaya atanın Akşener olduğunu anımsatıyorlar.

Parti kulislerinde Akşener’in AKP ile yan yana durmayacağını dile getirirken, “Ben gidersem seçmen beni döver” dediği anımsatılarak, “Bunu AKP’ye gidilir anlamında söylemiyoruz ama bizi eleştirenler  İYİ Parti seçmenini araştırıyorlar mı? Bir araştırsınlar da bu dilin İYİ Parti seçmeninde yarattığı tahribatı görsünler” görüşü dile getiriliyor.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

İran Halkı Sokakta: Başörtüsü Krizi Nereye Gidiyor?

İran’da 22 yaşındaki Mahsa Amini‘nin akrabalarını ziyarete giderken ‘ahlak polisi’ tarafından gözaltına alındıktan sonra hayatını kaybetmesinin ardından başlayan protestolar, yayılarak devam ediyor.

Sosyal medyaya yansıyan görüntülerde de polisin müdahale sırasında göz yaşartıcı, plastik mermi ve benzeri mermiler kullandığı görülüyor. Polisin sert müdahalesine rağmen gösteriler dalga dalga tüm ülkeye yayılmaya devam ediyor.

Şiddete tepki gösterin kimi kadınlar saçlarını kazıtırken kimisi de başörtülerini yaktı. Sokaklara çıkan halk slogan atarak yürüyor ve olup bitene tepki gösteriyor. En dikkat çekici slogan ise “diktatöre ölüm” oldu. Bu neredeyse tüm göstericilerin ortak sloganı haline gelmiş durumda.

Sokaklardan ayrılmayacaklarını söyleyen göstericiler, “kız kardeşimi öldüreni ben de öldüreceğim”, “biz savaşın çocuklarıyız, savaş ki savaşalım”, “kadın, yaşam, özgürlük”, “kazanana kadar savaş”, korkmayın, hep birlikteyiz”, İslami hükümet istemiyoruz”, Hamaney’e ölüm” şeklinde Tahran yönetimi aleyhine sloganlar atıyor.

Amini’nin ölümü konusunda yetkililer ne diyor?

Polis Amini’nin öldürülmediğini, kendi kendine öldüğünü ve bunun da kalp krizi ile olduğunu iddia ediyor. Amini’nin ailesi ise kalp rahatsızlığı geçmişi olmadığını ve gömülmeden önce cesedini görmelerinin engellendiğini söylüyor.

BM Genel Kurulu’nda konuşacak olan İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi, soruşturma sözü verdi.

Gösteriler Cumartesi günü Saqez’de cenazesinin ardından patlak verdi ve kısa sürede Tahran da dahil olmak üzere ülkenin diğer bölgelerine yayıldı.

İran’da kadınlara nasıl muamele yapılıyor?

İran, Afganistan’daki Taliban rejimi dışında kamusal alanda başörtüsü takmayı zorlayan tek ülke.

İranlı kadınların eğitime tam erişimi var, ev dışında çalışıyor ve kamu görevlerinde bulunuyorlar. Ancak, başörtüsü takmanın yanı sıra uzun, bol elbiseler de dahil olmak üzere halka açık yerlerde “mütevazı” giyinmeleri gerekiyor. Evli olmayan erkek ve kadınların birbirine yakın durması ve teması yasak.

1979 İslam Devrimi’nden sonraki günlere dayanan kurallar, “devletin her kademesinde yolsuzluk ve rüşvet gibi durumların aleniyet kazandığı ülkede” ahlak polisi tarafından uygulanıyor.

Resmi olarak Rehberlik Devriyesi olarak bilinen bu birimler, halka açık alanlarda geziyor ve hem erkeklerden hem de kadınlardan oluşuyor.

Uygulama, bir noktada ahlak polisini aşırı saldırgan olmakla suçlayan ve nispeten ılımlı olan eski Cumhurbaşkanı Hassan Ruhani döneminde yumuşatıldı. 2017 yılında kadınların kıyafet kurallarını ihlal ettikleri için tutuklanmayacağı sadece uyarılacağı açıklandı.

Ancak geçen yıl seçilen sert görüşlü Reisi yönetiminde, ahlak polisinin ajanları farklı bir uygulamaya geçti.

BM insan hakları ofisi, son aylarda genç kadınların yüzlerine tokat atıldığını, coplarla dövüldüklerini ve polis araçlarına alındıklarını söylüyor.

İran rejimi protestolara nasıl tepki veriyor?

İranlı yetkililer ve siyasi figürler Amini’nin ölümünün nedenlerini araştırma sözü verirken, adı açıklanmayan yabancı ülkeleri ve sürgündeki muhalefet gruplarını da huzursuzluğu körüklemekle suçluyorlar.

Bu tür suçlamalar ülkede son yıllarda patlak veren protestolarda kullanılan yaygın bir kalıp haline geldi. Ülkede internet ve sosyal medya kullanımı kısıtlanmış durumda. Yurt dışından özgürce yapılan yayınların da maksatlı ve yabancı destekli olduğu ileri sürülüyor.

İran’ın yönetici din adamları, ABD’yi İslam Cumhuriyeti için bir tehdit olarak görüyor ve Batı geleneklerinin benimsenmesinin toplumu baltaladığına inanıyor. Hamaney, Avrupa’da ve başka yerlerdeki sözde “renkli” protestoları, daha fazla hak için gösteri yapan insanlar olarak değil, yabancı müdahaleler olarak nitelendiriyor.

Halkın düzene ve rejime olan isyanlarının arkasında yabancı devletler olduğu iddiası devlet medyasında devamlı olarak işleniyor.

Tahran valisi başkentteki protestolarda üç yabancı uyruklunun tutukladığını açıkladı ancak bunların kim oldukları ve neden tutuklandıklarına dair ayrıntı vermedi.

Protestoculara karşı gerçek mermi kullanılıyor olması ölümlere yol açmaya da devam ediyor.

Ne olmuştu?

İran’ın Sakız kentinden başkent Tahran’a akrabalarını ziyarete gelen genç kadın erkek kardeşinin kullandığı aracı durduran ahlak polisince gözaltına alınmıştı. Kardeşine, nasihat edilip serbest bırakılacağı söylenerek götürülen genç kadının, gözaltına alındıktan iki saat sonra komaya girdiği ve kaldırıldığı hastanede öldüğü ortaya çıktı.

Devlet televizyonu Amini’nin dövüldüğü iddialarını yalanlayarak, polisin genç kadını “nasihat etmek ve eğitmek” üzere karakola götürdüğünü ve orada kalp krizi geçirdiğini söyledi. Akrabaları, kadının herhangi bir kalp rahatsızlığı olduğunu yalanladı.

Devlet televizyonu bir polis karakolunda Amini olduğu söylenen bir kadının oturduğu koltuktan bir yetkiliyle konuşmak üzere kalktıktan sonra yere düştüğünü gösteren güvenlik kamerası kayıtları yayınladı. Ancak görüntülerden kadının Amini olduğu doğrulanamadı.

Amini’nin dövülerek öldürüldüğü yolunda sosyal medyada yayılan iddialarını reddeden Tahran emniyeti açıklamasında, “Ayrıntılı araştırmalara göre, Amini’nin araca alınması sonrasında ve tutulduğu karakolda fiziksel bir temas olduğunu” reddetti.

Ancak, İran’ın yarı resmi Fars haber ajansı, Mahsa Amini’nin ahlak polisince dövülmesi nedeniyle komaya girdiğini duyurdu.

VoA’nın haberine göre genç kadının karakolda ölümünü eleştiren sosyal medya yorumcuları arasında, sözünü sakınmamasıyla tanınan reformcu eski milletvekili Mahmud Sadıki, Ayetullah Ali Hamaney’i olayla ilgili kamuoyuna açıklama yapmaya çağırdı.

Paylaşın

Şam, Türkiye’den Somut Adım Bekliyor: Suriye’nin Talepleri Neler?

Ankara ile Şam arasındaki normalleşme süreci iddiaları derinleşirken, Suriye’nin eski Ankara Büyükelçisi Nidal Kabalan’dan dikkat çeken açıklamalar geldi. Kobalan, Şam’ın Türkiye’den somut bir adım beklediğini söyledi.

Şam’dan telefon yoluyla BBC Türkçe’nin sorularını yanıtlayan Suriye’nin eski Ankara Büyükelçisi Nidal Kabalan, Türkiye ile Suriye arasında yürütüldüğü öne sürülen, ilişkilerin normalleşmesi sürecinde sınırlı da olsa bir ilerleme olduğunu, gelinen noktada Şam’ın Türkiye’den somut bir adım beklediğini söyledi.

Kabalan, Suriye yönetiminin genel olarak normalleşmeden yana olduğunu, ancak bu konuda resmi bir açıklama yapılmamasının bu beklentiyle ilgili olduğunu belirtti.

Kabalan, Suriye’nin Türkiye’den birçok talebi bulunduğunu ancak ilk aşamada Türkiye’deki Suriyeli muhalif TV kanallarının yayınlarının durdurulmasının önemli bir iyi niyet göstergesi olarak görüleceğini savundu.

Görüşmeler ne aşamada?

Reuters haber ajansı geçtiğimiz günlerde yayımladığı haberinde, Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hakan Fidan ve Suriyeli mevkidaşı Ali Memlük’ün son dönemde Şam’da görüşmeler yaptığını bildirdi.

Türkiye’de habere resmi kaynaklardan bir yalanlama gelmedi.

Hürriyet gazetesi ise Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Şangay İşbirliği Örgütü’nün Semerkant zirvesinde yaptığı bir konuşmada, “Keşke Esed Özbekistan’a gelseydi, görüşürdüm” dediğini yazdı.

Bu iki haber Türkiye kamuoyunda, Ankara ile Şam arasındaki normalleşme süreci iddialarına dair tartışmaları derinleştirdi.

Kabalan, bu gelişmelerin Suriye’de de hem kamuoyunda hem de hükümet çevrelerinde dikkatle takip edildiğini belirtiyor.

Açıklama ve gelişmeleri değerlendiren Kabalan, iki ülke arasındaki normalleşme konusunda “Sınırlı bir ilerleme olduğunu görüyorum” diyor.

Kabalan, Şam’ın konuyla ilgili henüz resmi bir açıklama yapmadığını çünkü Türkiye’den somut bir adım beklediğini belirtiyor ve “Hepimiz olayların nasıl gelişeceğini, Erdoğan ve diğer Türk yetkililer tarafından Suriye ile ilişkilerin yeniden başlaması konusunda yapılan açıklamaların somutlaşıp somutlaşmayacağını bekliyoruz” diye konuşuyor.

Eski büyükelçi, “Türkiye ile ilişkilerin normalleşmesi kesinlikle Suriye halkının ve Suriye devletinin çıkarınadır” diye ekliyor.

‘Şartlar daha uygun’

Kabalan, günümüzde bölgedeki ve dünyadaki siyasi konjonktürün iki ülkenin normalleşmesi için daha uygun olduğu görüşünde.

“Dünya değişti” diyen Kabalan, hem Ukrayna savaşı hem de Orta Doğu’ya değiniyor:

“Belki de yeni bir dünya düzenini gözlemliyoruz. Ukrayna’daki savaş birçok ülke üzerinde etkide bulundu. Bölgenin çeşitli parçalarında yaşanan gerilimler ise daha önce çok daha sert bir tutum alan ülkeleri, yeni açılımlara ikna etti.

“Dolayısıyla koşullar bugün Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin yeniden geliştirilmesi için daha uygun.

“Ancak Türkiye, Suriye’deki gerginliğin artışının bir parçasıydı. Dolayısıyla bu gerginliği azaltmaya başlayacak olan da Türkiye.”

Suriye’nin ilk aşamadaki talepleri neler?

Peki Kabalan’a göre Suriye’nin Türkiye’den beklentileri neler?

Şu talepleri aktarıyor Kabalan:

  • “İdlib Eyaleti’nin kontrolünün tamamen Suriye yönetimine geçmesi,
  • Halep-Lazkiye arasındaki M4 karayolunun kontrolünün yine yönetime verilmesi,
  • Suriyeli kurumlar ve kişilere yönelik yaptırımların kaldırılmasının sağlanması,
  • hem Türkiye hem de bölge ülkelerinin terörist olarak tanımladığı gruplara askeri, mali ve istihbarat desteğinin kesilmesi.”

“Bunlar Suriye’de olumlu karşılanacak ve Şam bu adımlara kesinlikle karşılık verecektir.”

Türk ordusunun Suriye’nin kuzeyindeki varlığına da karşı çıkan Kabalan, Türk tarafının bu bölgedeki, ‘terör örgütleri’ listesinde bulunan YPG gibi grupların milli güvenliğini tehdit etmesi nedeniyle Suriye’de faaliyet gösterdiği yolundaki argümanları hakkında ise şunları söylüyor:

“Suriye açısından bu bir ulusal güvenlik meselesidir. İster Kürt ister Arap ister Türkmen vs. olsun, tüm illegal grupların silahlı varlığına karşıyız. Terörizmin de net bir tanımına ihtiyacımız var.

“Erdoğan, Putin ve Reisi’nin Tahran’da katıldığı son zirvede Suriye’nin toprak bütünlüğü vurgusu yapıldı. Bu çok önemli ve buna ulaşmak için kapsamlı bir plana ihtiyaç var.

“Sınır güvenliği konusunun iki ülke açısından önemli bir geçmişi var. Ankara’da büyükelçilik görevini yürütürken Türk ve Suriyeli istihbarat görevlileri arasında sistemli bir şekilde üst düzey toplantılar olurdu.

“Suriye ile Türkiye arasında, Suriye’nin kuzeyinde terörist Kürt gruplarının kontrolü konusunda ciddi bir iş birliği vardı. Öncesinde de Adana anlaşması imzalanmıştı.”

‘Türkiye’nin TV kanallarını durdurması Şam’da karşılık bulur’

Kabalan, Suriye’nin Türkiye’den çeşitli talepleri olmakla birlikte bu ana taleplere kıyasla daha küçük bir somut adımın, Şam’da bir iyi niyet işareti olarak karşılanacağı ve buna olumlu yanıt verileceği kanısında.

Kabalan, bunun örneğin Türkiye’deki muhalif Suriyeli TV kanallarının yayınlarının durdurulması olabileceğini savunuyor:

“Kişisel görüşüme göre Türkiye’nin, bu ülkede yayın yapan Suriyeli muhalif TV kanallarının çalışmasını durdurması küçük ve hayli uygulanabilir bir adım olur.

“Erdoğan, Mısır ile normalleşme sürecini başlattığında ülkedeki Müslüman Kardeşler’in TV kanallarının Mısır hükümeti ve liderini eleştirmelerini durdurmuştu. Küçük ve uygulanabilir bir adım gerilimin düşmesini sağlayabilir ve bu adım Şam’da kesinlikle çok iyi karşılanacaktır.”

Göçmenlerin geri dönüşü konusuna yaklaşım nasıl?

Kabalan, önümüzdeki dönemde iki ülke arasındaki önemli gündem maddelerinden birinin Suriyeli göçmenlerin ülkelerini dönüşü olacağını belirtiyor.

Eski büyükelçiye göre Suriyelileri ağırlayan bölge ülkelerinden geri dönüşlerde Suriye ile hem bölge ülkeleri hem de uluslararası kurumların bir iş birliği yürütmesi gerektiği kanısında.

Suriyeli göçmenlerin farklı ülkelerde siyasi amaçlar için kullanıldığını öne süren Kabalan, “Türkiye’deki mültecilerin önemli bir bölümü dönmek istiyor” yorumunu yapıyor.

Ancak hem Birlemiş Milletler’e bağlı ajanslar hem de çeşitli uluslararası insan hakları örgütleri ise Suriye’deki şartların dönüş için olgunlaşmadığını savunuyor.

Kabalan, dönenlerin, ülkelerinde çeşitli insan hakları ihlalleriyle karşılaştıkları yönündeki açıklamalara karşı çıkıyor:

“Suriyeli mültecilerin geri dönüşü konusunun yakın bir gelecekte halledilebileceğini düşünüyorum. Mültecilerin büyük bir bölümünün güvenli bir şekilde ülkelerine dönebileceğine inanıyorum. Bir tanesi yeni olmak üzere birçok af çıkartıldı. Suriye yönetiminin dönenleri tutuklandığı propagandası yapılıyor. Yüzbinlerce insanın döndüğünü ve silah taşımış kişilerin dahi normal yurttaşlar olmayı kabul ederek döndüğünü biliyorum.”

Kabalan, “militan, tutucu gruplar” olarak tarif ettiği gruplarla ise diyaloğun mümkün olmadığı söylüyor.

‘Normalleşme iki ülkenin de çıkarına’

Sınır güvenliğine sık sık vurgu yapan Kabalan, 12 yıllık sürecin iki ülkeye de ekonomik ve politik olarak zararlar verdiğini belirtiyor.

Eski büyükelçi normalleşmenin iki ülkenin de ulusal çıkarlarının gereği olduğunu savunuyor.

Kabalan, ilişkilerin gerçek anlamda normalleşmesi ve büyükelçiliklerin açılması aşamasına geçilmesi için ise zamana ihtiyaç olduğunu söylüyor.

Paylaşın

“ABD, Türk Bankalarının ‘Mir’i Askıya Almasını Bekliyor” İddiası

İş Bankası ve Denizbank’ın Rusya ödeme sistemi ‘Mir’in kullanımını askıya aldıklarını açıklamasının ardından üst düzey bir ABD’li yetkili, “Diğer bankaların da koalisyon yaptırımlarında yanlış tarafta kalmamak için Mir’i sonlandırmalarını bekliyoruz” ifadelerini kullandı.

Mir ödeme sistemi, Rusya Ulusal Kart Ödeme Sistemi tarafından işletilmektedir ve Rusya Merkez Bankası’nın yüzde yüz iştirakidir. Sistem, 2016 yılında, birkaç Rus bankasının ABD merkezli Visa ve MasterCard tarafından onlara uygulanan yaptırımlar nedeniyle hizmetleri reddedilmesinin ardından potansiyel elektronik ödeme bloklarının üstesinden gelmenin bir yolu olarak tasarlandı.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) daha fazla Türk bankasının Rusya’nın SWIFT’e alternatif olarak geliştirdiği Mir ödeme sistemini sonlandırmasını bekliyor. Washington’ın Mir’i işleten şirketin tepe yöneticisini yaptırım listesine almasının ardından İş Bankası ve Denizbank ayrı ayrı yaptıkları açıklamada Mir kullanımını askıya aldıklarını açıklamıştı.

Reuters’ın isim vermeden görüşlerini aktardığı üst düzey yetkili “Bu akıllıca bir karar. Bir bankayı Rusya ile iş yaparak yaptırım radarına sokmamanın en iyi yolu Mir sistemini kesmek. Diğer bankaların da koalisyon yaptırımlarında yanlış tarafta kalmamak için Mir’i sonlandırmalarını bekliyoruz,” ifadelerini kullandı.

Geçtiğimiz ay Amerikan hazinesi TÜSİAD’a gönderdiği bir mektupla yaptırım altındaki Rusya ile iş yapmaya devam eden Türk şirketlerin cezalarla karşı karşıya kalma riski olduğu uyarısında bulunmuştu. Bunun üzerine Hazine ve Maliye Bakanı Nurettin Nebati ise bu konuda endişe edilecek bir durum olmadığını söylemişti.

Batı yaptırımlarına katılmayan Türkiye, Kiev ve Moskova arasında dengeli bir politika izlemeye çalışıyor. Öte yandan Rusya’nın işgalini kınayan Ankara, Ukrayna’ya SİHA gönderiyor.

Mir Ödeme Sistemi nedir?

Mir, Rusya Merkez Bankası tarafından 1 Mayıs 2017’de kabul edilen yasa ile kurulan bir ulusal ödeme sistemidir. Şu anda çoğunlukla Aeroflot ve Rus Demiryolları gibi Rusya merkezli şirketler tarafından kabul edilmektedir, ancak Rus iştirakleri olan yabancı şirketler arasında yavaş yavaş kabul görmektedir. Sistem, Rusya Ulusal Kart Ödeme Sistemi tarafından işletilmektedir ve Rusya Merkez Bankası’nın yüzde yüz iştirakidir.

Sistem, 2016 yılında, birkaç Rus bankasının ABD merkezli Visa ve MasterCard tarafından onlara uygulanan yaptırımlar nedeniyle hizmetleri reddedilmesinin ardından potansiyel elektronik ödeme bloklarının üstesinden gelmenin bir yolu olarak tasarlandı.

Mir sisteminde çalışan ilk kartlar Aralık 2015’te piyasaya sürüldü. Rusya’nın önde gelen bankası Sberbank tarafından da Ekim 2016’da kullanılmaya başlandı. 2016 yılı sonunda 64 banka tarafından 1.76 milyon Mir kartı çıkarıldı ve Kasım 2019’a kadar bu sayı 69.8 milyona yükseldi.

Mir esas olarak Rus hükümeti tarafından desteklenir ve tüm vergi ve emeklilik ödemelerinin 1 Mayıs 2017’de yürürlüğe giren mevzuatla Ocak 2018’e kadar sistem üzerinden uygulanmaya başlanmasını zorunlu tuttu. Bankalar, daha yerleşik ödeme sistemlerine ait kartlara kıyasla maliyetlerinin daha yüksek olabileceğinden korktukları için Mir kartları kullanmak konusunda isteksizdi.

Paylaşın

Birleşmiş Milletler’den Eğitimde Dönüşüm Çağrısı

Dünyanın yoksul ve zengin bütün ülkelerinde eğitim alanında derin bir kriz yaşandığına dikkati çeken BM Genel Sekreteri Guterres, eğitimde dönüşüm çağrısı yaptı. Guterres, nitelikli eğitimin yaşam boyu öğrenmeyi sağlaması gerektiğini ifade etti.

Guterres, “Yaygın dezenformasyon, iklim değişikliği inkarı ve insan haklarına saldırıların yaşandığı bir dönemde gerçeği komplodan ayıran, bilime saygıyı aşılayan ve tüm çeşitliliğiyle insanlığı kutlayan eğitim sistemlerine ihtiyacımız var” dedi.

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, 77. Genel Kurulu’nda  “Eğitimin Dönüştürülmesi Zirvesi”nin açılışında konuştu.

Guterres, yoksul ülkelerde 10 yaş grubundaki çocukların yaklaşık yüzde 70’inin en basit bir metni bile okuyamadığını, gelişmiş ülkelerde ise eğitimin eşitsizliği azaltmak yerine nesiller arasındaki eşitsizliği daha fazla artırdığını söyledi.

Zenginlerin en iyi kaynaklarla en iyi okullara gittiğini ve sonrasında en iyi işlere girdiğini ifade eden Guterres, yoksulların, özellikle de kız çocuklarının hayatlarını değiştirecek nitelikleri edinirken engellerle karşı karşıya kaldığını belirtti.

“Engelliler engellerle karşı karşıya”

Yerinden edilenlerin ve engelli bireylerin ise en büyük engellerle karşı karşıya kaldığına işaret eden Guterres, Kovid-19 salgının dünya genelinde eğitim üzerinde yıkıcı etkisinin olduğunu ve sürdürülebilir kalkınma hedeflerinden herkes için eğitime ağır darbe indirdiğini söyledi.

Eğitim alanındaki aksaklıklara değinen Guterres, çoğu zaman müfredatların ve eğitim sistemlerinin yaşam boyu öğrenmeyi desteklemediğine, öğretmenlere yeterince eğitim ve değer verilmediğine, düşük ücret ödendiğine, dijital uçurumun yoksul öğrencileri cezalandırır hale geldiğine dikkati çekti.

“Eğitimde dönüşüm gerekiyor”

Guterres, dünyanın yoksul olsun, zengin olsun bütün ülkelerinde eğitim alanında derin bir kriz yaşandığını belirterek, eğitimde dönüşüm çağrısında bulundu.

Genel Sekreter, nitelikli eğitimin yaşam boyu öğrenmeyi sağlaması gerektiğini ifade ederek, “Yaygın dezenformasyon, iklim değişikliği inkarı ve insan haklarına saldırıların yaşandığı bir dönemde gerçeği komplodan ayıran, bilime saygıyı aşılayan ve tüm çeşitliliğiyle insanlığı kutlayan eğitim sistemlerine ihtiyacımız var.” dedi.

Afganistan’da kız çocuklarının eğitimi

Afganistan’daki Taliban yönetimine de kız çocuklarına ortaöğretim yasağını derhal kaldırması çağrısı yapan Guterres, barış, güvenlik ve sürdürülebilir kalkınmanın en önemli adımlarından birinin kız çocuklarının eğitimi olduğunu söyledi.

Guterres, ”Eğitimin finansmanı hükümetler için bir öncelik olmalı çünkü bu, bir ülkenin halkına ve geleceğine yapabileceği en önemli yatırım. Uluslararası topluma kritik bir rol düşüyor. Kalkınma ortaklarını kesintilerden vazgeçmeye ve resmi kalkınma yardımının en az yüzde 15’ini eğitime ayırmaya çağırıyorum” dedi.

Antonio Guterres, düşük ve orta gelirli ülkelerdeki 700 milyon çocuğun kaliteli eğitime erişimini sağlamak için 10 milyar dolar seferber etmeyi amaçladıklarını belirterek, uluslararası toplumdan bu programın desteklenmesini istedi.

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

Dikkat Çeken Yazı: İktidarın Avantajları Ve Handikapları

Sözcü yazarı Deniz Zeyrek, bugünkü köşe yazısında, iktidarın en büyük avantajının “devletin bütün gücünü kullanıyor olmasının” olduğunu ifade ederken ikinci avantajının da muhalefetteki dağınıklık olduğuna dikkati çekti.

Zeyrek, yazısında, ayrıca, “Hem Erdoğan hem iktidar partisi muhalefetteki dağınıklığa ve devletin gücüne güvenip seçimi bir kez daha kazanma hayali kursa da avantajlarından daha etkili görünen handikapları var” ifadelerine yer verdi.

Sözcü yazarı Deniz Zeyrek, Türkiye’de 2023’te yapılması planlanan seçim için AK Parti’nin avantajlarını ve dezavantajlarını kaleme aldı. Sözcü yazarı, şunları yazdı:

Gelin iktidarın propagandasının zeminine bakalım ve arkasında neler var madde madde irdeleyelim.

1 – İktidarın en büyük avantajı devletin bütün gücünü kullanıyor olması.

– Örneğin Tayyip Erdoğan’ın yoğunlaşan dış temasları var. Rusya-Ukrayna krizinin çözümünde Erdoğan’ı BM Genel Sekreteri ile eşdeğer gösteren haber ve yorumlar var. Erdoğan’la Rusya lideri Vladimir Putin’in dostluk seviyesini gösteren fotoğraflar, “Avrupa enerji krizi yaşayacak ama kriz bize yansımayacak” ve “Avrupa Birliği ve NATO bizi dışlarsa bizi baş tacı yapan Şangay Beşlisi var” söylemi sizin de dikkatinizden kaçmamıştır. Erdoğan’ın Taşkent’te çekilmiş bir fotoğrafının ya da New York’taki Central Park’taki insanlarla karşılaşmalarını dahi Erdoğan’ın “dünya lideri” olduğuna yoranlar oldu. Bunlar büyük bir “gurur tablosu” gözümüze sokulmaya çalışıldı.

– İktidarın değerlendirmelerine göre, devlet kaynaklarıyla yapılan büyük projeler, vatandaşın iktidara olan güvenini yüksek tutuyor. Bu nedenle sosyal konut projesine büyük bel bağlanmış. Seçim öncesinde birçok ilde “Sosyal konut temel atma töreni” yapılması planlanmış. Diğer taraftan vitrininde insansız hava araçları olan milli savunma sanayi, seçim öncesinde fiilen dolaşıma sokulacak “yerli ve milli doğalgazımız” ve yola çıkacak “yerli ve milli otomobil TOGG”la ilgili haberleri daha sık okuyacağız.

– Üçüncü ayak, uygulanan seçim ekonomisi hamleleri olacak: Asgari ücrete ve kamu çalışanlarının ücretlerine yapılan zam, 3600 ek gösterge düzenlemesi, KYK kredi faizlerinin silinmesi, 30 milyar lira ile 6 milyona yakın kullanıcının icralık elektrik doğalgaz borçlarının silinmesi şu ana kadar gördüklerimizdi. Aralıkta asgari ücrete ve memur/emekli maaşlarına görülmemiş bir zam yapılacak. Emeklilikte Yaşa Takılanlar sorunu çözülecek. (Seçimden sonra karşımıza büyük bir fatura çıkaracağı bilindiği halde) Hedefte, ocak ayından itibaren vatandaşların gelirlerini olağanüstü artırmak ve en azından dört beş ay hayat pahalılığına karşı alım gücünü en üst düzeyde tutmak var.

2 – İktidarın en büyük ikinci avantajı muhalefetin dağınıklığı.

– Altılı masadaki kavga hali, iktidarın ekmeğine yağ sürüyor, “düzeltirse yine mevcut iktidar düzeltir” propagandasına malzeme yaratıyor. Millet İttifakı’nın Cumhurbaşkanı adayı belirlerken yaşadığı sorunlar, içerideki HDP kavgası iktidar tarafından sürekli kaşınıyor. Muhalefet, bunlarla uğraşırken kriz ortamına yeterince dikkat çekemediği gibi, sorunların çözümüne dair projelerini de yeterince duyuramıyor.

“İktidar bu değerlendirmeleri yapıyor ama avantajları kadar handikapları da var” diyen Zeyrek, şunları kaydetti:

– Örneğin, muhtemel seçim kampanyası Erdoğan’ın adaylığı üzerinden yürüyecek ve bu durum AK Parti’yi çok geri planda bırakacak Parlamento’daki sandalye dağılımı açısından AK Parti için ciddi bir olumsuz sonuç doğuracak.

– Bu arada kriz ortamının can alıcı bir şekilde yaşandığı ekonominin toparlanması konusunda “evdeki hesap çarşıya uymayabilir, ekonomi daha da kötüye gidebilir” endişesi çok yüksek. Resmi enflasyon ocakta düşse de fiili enflasyon ve hayat pahalılığı daha fazla artabilir. Bu da seçmenin krizi daha çok hissetmesiyle sonuçlanabilir.

– Dış politikada ise iktidarının yeni siyasi tercihlerinin doğuracağı olumsuzluklar Türkiye’ye iktidarın “başarısızlık” algısını besleyecek bir fatura çıkarabilir.

– Erdoğan’ın karşısındaki en ciddi sorunlardan biri de şu: Bugüne dek kutuplaştırıcı bir siyaset izledi, ağır bir dil kullandı ve toplumun önemli bir kesimini karşısına aldı. O kesimin oyunu almadan seçim kazanması zor görünüyor. Bu yüzden Kampanya sırasında bu kesimlerle “helalleşme” ihtiyacı duyacak. Bu konuda atacağı adımlar hem ikna edici bulunmayabilir hem kullanacağı yeni söylemler ittifak ortağının tepkisini çekebilir.

Zeyrek bu görüşlerinin ardından şu yorumu yaptı:

Neticede hem Erdoğan hem iktidar partisi muhalefetteki dağınıklığa ve devletin gücüne güvenip seçimi bir kez daha kazanma hayali kursa da avantajlarından daha etkili görünen handikapları var. Bu yüzden de seçimler konusunda da evdeki hesap çarşıya uymayabilir.

Yazının tamamı için TIKLAYIN

Paylaşın