Devlet Harcamaları Yüzde 106,18 Arttı

2023 yılında devletin toplam gelirindeki artış yüzde 91,37 olurken, giderindeki artış ise yüzde 106,18 olarak kayıtlara geçti. Giderlerdeki artışın ana nedeni 6 Şubat depremleri olduğu belirtildi.

Haber Merkezi / Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Devlet Hesapları 2023 verilerini açıkladı.

Buna göre; Genel devlet açığı 2023 yılında 1 trilyon 272 milyar 714 milyon TL olarak tahmin edildi ve bir önceki yıl yüzde 2,1 olan genel devlet açığının Gayrisafi Yurt İçi Hasıla’ya (GSYH) oranı yüzde 4,8’e yükseldi. Açıktaki artışın temel nedeni hanehalkı ve iş yerlerine yönelik yapılan deprem yardımları oldu.

Merkezi devlet ve mahalli idareler alt sektörleri 2023 yılında açık verirken sosyal güvenlik kurumları alt sektörü fazla verdi. Genel devlet konsolide brüt borç stokunun GSYH’ye oranı ise 2023 yılında yüzde 29,3’e düştü.

Genel devlet toplam gelirleri 8 trilyon 204 milyar 943 milyon TL’ye yükselirken, gelirlerin GSYH içindeki payı yüzde 30,9’a yükseldi. Genel devlet toplam harcamaları 2023 yılında 9 trilyon 477 milyar 658 milyon TL’ye yükselirken, harcamaların GSYH içindeki payı yüzde 35,7’ye yükseldi.

Üretim ve ithalat üzerindeki vergilerin toplam vergi ve sosyal katkı gelirleri içindeki payı 2022 yılında yüzde 47,8 iken 2023 yılında yüzde 48,2’ye yükseldi. Gelir, servet vb. üzerindeki cari vergilerin payı yüzde 26,6’ya düşerken, net sosyal katkıların payı ise yüzde 25’e yükseldi. Sermaye vergilerinin payı yüzde 0,2’ye düştü.

Paylaşın

İmamoğlu’ndan Avrupa Birliği’ne “Çifte Standart” Tepkisi

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, Avrupa Birliği’nin (AB) Filistin – İsrail ve Ukrayna – Rusya arasında yaşanan savaşlar karşısındaki çifte standartlı tutumunu eleştirdi.

Ekrem İmamoğlu, “Bölgesel çatışmaların çözümünde çifte standartlı yaklaşımların acilen terk edilmesi, uluslararası hukuk ve adalet mekanizmalarının da tutarlı ve eşit bir şekilde işletilmesi, dünyanın barış mekanizmalarının oluşmasında çok değerli bir hamle olacaktır” dedi.

Türkiye Belediyeler Birliği (TBB) ve İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, Beyoğlu’ndaki Yapı Kredi Kültür Sanat Merkezi’nde gerçekleştirilen “TÜSİAD Boğaz’da Buluşmalar Toplantısı”na katıldı.

Avrupa Birliği (AB), Fransa ve Türkiye arasındaki bağların güçlendirilmesi amacıyla kurulan “Institut du Bosphore” tarafından düzenlenen toplantıda, sırasıyla; Institut du Bosphore Bilim Komitesi Eş Başkanı Ümit Boyner, TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Orhan Turan, Fransa İstanbul Başkonsolosu Nadia Fanton ve İmamoğlu birer konuşma yaptı.

Türkiye, Fransa ve Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler ile küresel, iklimsel ve bölgesel sorunların ele alındığı toplantıda konuşan İmamoğlu, AB’nin Filistin-İsrail ve Ukrayna-Rusya arasında yaşanan savaşlar karşısındaki çifte standartlı tutumunu eleştirdi.

İmamoğlu, “Bölgesel çatışmaların çözümünde çifte standartlı yaklaşımların acilen terk edilmesi, uluslararası hukuk ve adalet mekanizmalarının da tutarlı ve eşit bir şekilde işletilmesi, dünyanın barış mekanizmalarının oluşmasında çok değerli bir hamle olacaktır” dedi.

Önümüzdeki aralık ayında Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki çok önemli şehirlerinin belediye başkanlarıyla, İstanbul’da bir araya geleceklerini aktaran İmamoğlu, “Bir başka önemli küresel sorun olan düzensiz göçün ve sığınmacıların yükü ise, Türkiye gibi birkaç ülkenin omuzlarına bırakılmamalı. Küresel göç dalgalarının kaynağında durdurulması ve adil yük paylaşımı, tüm ulusların ortak sorumluluğu olmalı. Bu sorumluluk alanının oluşturulması, aynı zamanda bu tarz coğrafyaların farklı medeni gelişimlerini sağlamayla birlikte, kalıcı barışı ve kalıcı, sürdürülebilir bir dünyanın var olmasına da çok yönlü katkılar sunacaktır” ifadelerini kullandı.

Cumhuriyet’in aktardığına göre; Dünyanın uzun zamandır çok sayıda yaşamsal krizlerle karşı karşıya olduğuna vurgu yapan İmamoğlu, şunları söyledi:

“Tarihte çok nadir rastlanan sıklıkta olan bir dönemde yaşıyoruz her birimiz. Sadece ülkeler değil, tüm uluslararası sistem bugün bölgesel krizler ve savaşlar, iç karışıklıklar, gittikçe artan düzensiz göç dalgaları ve hibrit tehditlerle karşı karşıya bir süreç yaşıyoruz. Ve bölgesel aktörler arasında artan nüfuz mücadelesi, krizlerin küresel bir boyut kazanmasına yol açıyor. Bu hafta İsrail-Lübnan-İran üçgeninde tanık olduğumuz gibi, bölgesel çatışmaların kontrolden çıkarak, bizi bir global krize sürüklediği gerçeğini hepimizin görmesi şart.

Böylesi bir konjonktürde, çok taraflılık ve diplomasi her zamankinden daha önemli bir hale gelmiştir. Uluslararası kuruluşlar ve bölgesel örgütlerin, bu krizlere çözüm üretmekte de yetersiz kaldığını gözlemlemekteyiz. Reform ihtiyacı her geçen gün daha da belirgin bir hale geliyor. Bu reformun adil ve kapsayıcı biçimde gündeme gelmesi için, tüm bu sorunların mağduru haline gelen kentlerin de bir parçası olduğu güçlü iletişim kanallarına ihtiyaç duyulduğunu ifade etmek isterim.

Özellikle kurucularının tahayyüllerinde bir küresel barış projesi olan AB de krizlere yanıt verme hususunda ne yazık ki zorlanıyor. AB’nin değerlerinin ve normlarının bağlama ve aktörlere göre esnetilmesi, Birliğin küresel güvenilirliğini zedelediği bir gerçek. Avrupa Birliği’nin üye devletlerinin asgari müştereklerini yansıtan bu yaklaşımlar, Türkiye ile ilişkilerinde de karşılıklı güvensizliği besliyor.

Bugün Türkiye-AB ilişkileri, maalesef düzensiz göç ve mülteci konusundaki iş birliğine indirgenmiş ve orada köşeye sıkışmış durumda. Bırakın üyelik müzakereleri ve vize serbestisini, ortak çıkarlarımızı ilgilendiren Gümrük Birliği’nin modernizasyonu konusunda adım atılması dahi, siyasi nedenlerle mümkün olamıyor. Bu durum, Türk halkının Birliğe ve Avrupa değerlerine olan inancını da sarsmakta. Buna rağmen, Türkiye ve AB arasındaki ilişkilerin tarihi derinliği unutulmamalı ve bu yönüyle süreci mutlu ele almalıyız. Bu ilişkilerin temelinde, coğrafi yakınlık, ekonomik çıkarlar, kültürel bağlar ve önemi gittikçe artan ortak güvenlik kaygıların da olduğunu belirtmek isterim.

Ben ve mensubu bulunduğum Cumhuriyet Halk Partisi, ülkemizin geleceğini demokratik, çoğulcu, insan hak ve özgürlüklerine, hukukun üstünlüğüne saygılı ülkelerin arasında görmekteyiz. Siyasi mücadelemizin de vazgeçilmez istikameti budur. Biz, bu konuda kendi eksiklerimizi tamamladıkça, Avrupa dahil yakın ilişki içerisinde bulunduğumuz coğrafyalardaki fikirdaşlarımız için de ilham kaynağı olacağımızın farkındayız.

Böyle bir Türkiye’nin de AB için de yeniden güvenilir bir ortak konumuna geleceğine inanıyoruz. Türkiye ve AB arasındaki ilişkiler ele alınırken, Fransa ile ilişkilerimizin bu bütünün ayrılmaz bir parçası olduğunu unutmamak gerekir. Uzun yıllar Türkiye’nin AB’ye yöneliminin lokomotifini oluşturan Fransa’nın farklılaşan jeopolitik yaklaşımları ve iç politikadaki aşırı sağ baskısı maalesef ilişkilerimizi zor bir noktaya taşımış olsa da bu ilişkiyi onarıp, güçlendirme fırsatımızın çok güçlü bir biçimde bulunduğunu bilen yöneticileriz. Ve buna yürekten inanıyorum.

Yaşadığımız çağda, temel insan hakları ve özgürlüklerinin, küresel ölçekte uygulanmasına dönük ortak bir vizyon ve uzlaşı inşa etmenin, gerçekten geleceğimizi güvence altına almanın en etkili yollarında biri olacağını unutmamamız şart. Elbette bu hedefe ulaşmayı engelleyen çok sayıda kritik sorun bulunuyor.

Karşı karşıya olduğumuz iklim krizi, varoluşumuzu tehdit ediliyor. Bu krizi aşmak için, küresel iş birliği ve iklim adaletinin sağlanması elzem. Bu ise açıkçası ancak iklim kriziyle mücadelede yetersiz kaynaklara sahip olan dezavantajlı ülkelerin, küresel mücadele gücü olanlar tarafından yerinde desteklenmesiyle daha güçlü katkılar sağlanmasıyla mümkün olabilir gerçeğini bilmemiz gerekiyor.

Jeopolitik mücadelelerin söz konusu olduğu coğrafyalarda yaşanan insanlık dramlarının hedeflere ulaşmamızı engellediğini hep beraber yaşıyoruz. Filistin meselesinde olduğu gibi, bölgesel çatışmaların çözümünde çifte standartlı yaklaşımların acilen terk edilmesi, uluslararası hukuk ve adalet mekanizmalarının da tutarlı ve eşit bir şekilde işletilmesi, dünyanın barış mekanizmalarının oluşmasında çok değerli bir hamle olacaktır.

İBB olarak, çatışmalardan büyük zarar görmekte olan Filistin ve Ukrayna halklarına insani yardım ulaştırmak ve onlara bu trajediyi yaşatanlara karşı sesimizi yükseltmek, bizim için her zaman öncelikli bir konu ve mutlak yanlarında olacağımızı hissettiren hamlelerimizin ortaya koyduğumuz bir dönem olmuştur. Aralık ayında Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki çok önemli şehirlerin belediye başkanlarıyla, İstanbul’da bir araya geleceğimizi, bölgesel barış ve iş birliği için yerel yönetimler olarak neler yapabileceğimizi konuşacağımız güçlü bir toplantı yapacağımızı da şimdiden sizlerle paylaşmak isterim.

Bir başka önemli küresel sorun olan düzensiz göçün ve sığınmacıların yükü ise, Türkiye gibi birkaç ülkenin omuzlarına bırakılmamalı. Küresel göç dalgalarının kaynağında durdurulması ve adil yük paylaşımı, tüm ulusların ortak sorumluluğu olmalı. Bu sorumluluk alanının oluşturulması, aynı zamanda bu tarz coğrafyaların farklı medeni gelişimlerini sağlamayla birlikte, kalıcı barışı ve kalıcı, sürdürülebilir bir dünyanın var olmasına da çok yönlü katkılar sunacaktır.

Öte yandan, küresel sorunlarla mücadelede kararlılık göstergesi olan sürdürülebilir kalkınma amaçlarının, ne yazık ki yalnızca yüzde 17’sinin hedefe ulaşma seyrinde olması da bizleri ürkütmekte. Bu nedenle COP29 ve tüm küresel müzakere alanlarında, kentlerin daha etkin ve sorumlulukları net olarak tanımlanmış aktörler olarak katılımını ve bu şekilde tanımlanmasını da önemli buluyorum.

Bugün burada ele aldığımız tüm sorunlar, insanlık tarihinin en zorlu dönemeçlerinden birinde olduğumuzu gösteriyor. Sorumluluğumuz, bu anlamda elbette çok büyük. Uluslararası toplum olarak birlikte hareket etmenin, her şeyden önce insanlık için daha güçlü ve dayanıklı bir dünya inşa etmenin tek yolu olduğunu biliyoruz.”

Paylaşın

MGK’dan BM’ye “İsrail” Çağrısı

Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısı sonrası yapılan açıklamada, Birleşmiş Milletler’e (BM) “İsrail’e karşı bir an evvel harekete geçilmesi” çağrısında bulunuldu.

Haber Merkezi / MGK toplantısı, Erdoğan’ın Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) üçüncü yasama yılının açılışında, “İsrail saldırganlığı Türkiye’yi de içine almaktadır” açıklamasından bir gün sonra düzenlendi.

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında toplanan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) sona erdi. Beştepe’de gerçekleştirilen toplantı 3,5 saat sürdü.

Toplantının ardından yayımlanan 5 maddelik bildiride şu ifadelere yer verildi:

“PKK/KCK-PYD/YPG, FETÖ ve DEAŞ terör örgütleri başta olmak üzere millî birlik ve beraberliğimiz ile bekamıza yönelik her türlü tehdit ve tehlikeye karşı yurt içinde ve yurt dışında azim, kararlılık ve başarıyla gerçekleştirilen operasyonlar ile son dönemde meydana gelen uluslararası gelişmeler hakkında kurula bilgi sunulmuştur.

Suriye topraklarında yuvalanan terör örgütlerinin etkisiz kılınmasına yönelik faaliyetlerin aralıksız bir şekilde sürdürüleceği ve millî güvenliğimize halel getirebilecek herhangi bir plana veya oldubitti girişimine müsaade edilmeyeceği vurgulanmış; ülkedeki ihtilafın, bölgemiz ile Suriye halkının menfaati ve beklentileri istikametinde çözüme kavuşturulmasına yönelik gayretlerin artırılacağı belirtilmiştir.

Komşumuz Irak ile başta PKK/KCK-PYD/YPG olmak üzere ülkelerimiz için müşterek tehdit oluşturan terör örgütleriyle mücadelede iş birliğimizi ilerletme konusundaki kararlılığımız teyit edilmiş; kardeş Irak halkının güvenliğine, huzuruna ve refahına atfettiğimiz önemin altı bir kez daha çizilmiştir.

Filistin halkının bir yıldır tüm dünyanın gözleri önünde maruz kaldığı soykırımın durdurulması ve Filistin’de kalıcı ateşkes ve barışın gecikmeksizin sağlanması yönündeki Türkiye’nin kararlı çabalarının yanı sıra uluslararası gayretlerin de artırılarak sürdürülmesi gerektiği ifade edilmiştir. İsrail’in çatışmaları Orta Doğu’ya yayma hedefiyle Filistin topraklarının ötesine yönlendirdiği saldırıların engellenmesi hususunda, başta birleşmiş milletler güvenlik konseyi olmak üzere mesuliyet mevkiinde bulunan aktörlere bir an evvel harekete geçme çağrısında bulunulmuştur.

İsrail’in insanlık dışı saldırıları karşısında, Türkiye’nin milleti ve devleti ile kardeş Lübnan halkının ve hükümetinin yanında olacağı teyit edilmiştir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ni istenmeyen kişi ilan ederek ülkeye girişini yasaklaması, İsrail’in hukuk tanımazlığının son örneği olarak kınanmıştır.

Türkiye’nin, Akdeniz ve Ege Denizi’nde kalıcı istikrar ve huzurun tesisi marifetiyle iş birliği zeminleri geliştirilmesine yönelik samimi yaklaşım ve gayretlerinin suistimaline izin vermeyeceği kaydedilmiş; aklıselimle hareket edilmesinin en doğru tercih olduğu vurgulanmıştır.”

Paylaşın

Özel’den “Cumhurbaşkanlığı Adaylığı” Açıklaması: Hevesim Yok

Cumhurbaşkanı adaylığına dair konuşan CHP Lideri Özgür Özel, “Kişisel olarak hiçbir adaylığım, hiçbir hevesim, kendime dair hiçbir talebim yoktur. Talebim milletime, ülkeme dairdir. Hedefim CHP’yi iktidar yapmaktır” dedi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, Antalya Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı’nı ziyaret etti.

Ziyaret sonrası basın mensuplarına açıklamalarda bulunan Özgür Özel, “Ben hep ‘geçim olmazsa seçim olur’ dedim. Bugün Türkiye’de geçim var mı, soruyorum. Meydanlar yok diyor. ‘Erken seçim’ diye meydanlar inliyor” ifadelerini kullandı.

Özgür Özel, şöyle devam etti: “Bu şartlar altında Erdoğan’ın ‘5 yılı tamamlayacağım’ inadı beyhudedir. Yoksulluğu, işsizliği, güvencesizliği çözmemektedir. Gelecek sene kasım ayı görev süresinin yarısıdır. Eğer erken seçim olursa gelir hep birlikte milletin önüne gideriz. Yok erken seçim olmazsa, bu milleti açlığa, yoksulluğa itip 5 yılın sonuna doğru ‘gelin seçimleri 6 ay önce yapalım, ben aday olayım.’ Öyle bir şey yok!”

Erken seçim için talebini yineleyen Özel, “Önümüzdeki sene en geç kasım ayında, desin ki ‘2025 Mart’ta seçim yapalım’, ben dünden razıyım. Bugünden hazırım, koşa koşa sandıktayım, partim de iktidarda. Biz bir erken seçim istiyoruz” diye konuştu.

Cumhurbaşkanı adaylığına dair de konuşan Özel, ” Kişisel olarak hiçbir adaylığım, hiçbir hevesim, kendime dair hiçbir talebim yoktur. Talebim milletime, ülkeme dairdir. Hedefim CHP’yi iktidar yapmaktır” ifadelerini kullandı.

Özel, Bahçeli’nin DEM Partililerle olan ‘yakınlaşmasını’ şu sözlerle eleştirdi: “Bize geçmişte ‘DEM’leniyor diyenler, şimdi Devlet Bahçeli’nin kapatılmasını istediği partilere selam duruyor. Dünkü hakaretler unutulmadı.”

Paylaşın

Şimşek’ten “Enflasyon” Mesajı: Dezenflasyon Süreci Devam Ediyor

TÜİK’in açıkladığı eylül ayı enflasyon verilerini değerlendiren Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, “Haziranda başlayan dezenflasyon süreci devam ediyor” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Bu dönemi önümüzdeki yılın ikinci yarısında başlayacak ve enflasyonda kalıcı düşüşü sağlayarak tek haneye ulaşacağımız istikrar dönemi takip edecek. Tüm politikalarımızı fiyat istikrarı hedefimiz doğrultusunda eşgüdüm içinde ve kararlılıkla uygulamayı sürdürüyoruz.”

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, eylül ayı enflasyon verilerinin açıklanmasının ardından sosyal medya hesabından değerlendirmede bulundu. Bakan Şimşek şu ifadeleri kullandı:

“Eylülde yıllık enflasyon bir önceki aya göre 2,6 puan düşüşle yüzde 49,4’e geriledi. Temel mal enflasyonu yıllık yüzde 28,3 ile görece düşük seviyedeyken geriye dönük fiyatlama davranışı kaynaklı katılık, hizmet enflasyonunda düşüşün yavaş gerçekleşmesine neden oluyor.

Haziranda başlayan dezenflasyon süreci devam ediyor. Bu dönemi önümüzdeki yılın ikinci yarısında başlayacak ve enflasyonda kalıcı düşüşü sağlayarak tek haneye ulaşacağımız istikrar dönemi takip edecek. Tüm politikalarımızı fiyat istikrarı hedefimiz doğrultusunda eşgüdüm içinde ve kararlılıkla uygulamayı sürdürüyoruz.

Enflasyonu düşürmek sadece hayat pahalılığı sorununu çözmeyecek aynı zamanda vatandaşımızın refahını kalıcı olarak artıracaktır.”

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Eylül ayı enflasyon rakamlarını açıkladı. Buna göre Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) Eylül ayında bir önceki aya oranla yüzde 2,97 arttı. Yıllık artış ise yüzde 49,38 olarak kaydedildi.

TÜİK verilerine göre son bir yılın ortalamaları üzerinden yapılan hesaplamaya göre tüketici fiyatları yüzde 63,47, yurt içi üretici fiyatları ise yüzde 44,81 artış gösterdi.

Geçen yılın Eylül ayı ile kıyaslandığında fiyatların en fazla arttığı gruplar yüzde 97,87 ile konut ve yüzde 93,59 ile eğitim oldu. En az fiyat artışı ise yüzde 26,60 ile ulaştırma ve yüzde 30,70 ile giyim ve ayakkabıda kaydedildi. Bir önceki yılın aynı ayına göre en az artış gösteren ana grup yüzde 26,60 ile ulaştırma oldu. Buna karşılık, bir önceki yılın aynı ayına göre artışın en yüksek olduğu ana grup ise yüzde 97,87 ile konut oldu.

TÜİK’in açıkladığı veriler dikkate alındığında TÜFE’nin yıllık bazda Temmuz 2023’ten bu yana en düşük oranda olduğu görülüyor.

Bağımsız araştırma kuruluşu ENAG’a (Enflasyon Araştırma Grubu) göre ise enflasyon yıllık bazda yüzde 88,63, bir önceki aya kıyasla da yüzde 5,34 artmış durumda.

Paylaşın

İmamoğlu’ndan “Ahmak Davası” Açıklaması: Darbe Girişimi

Kendisi hakkında siyasi yasak istenen “ahmak davası” ile ilgili konuşan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, “Demokrasi tarihimizi ve büyük bedellerle elde ettiğimiz kazanımlarımızı hiçe sayan bu dava siyasi tarihimize sürülmüş ne yazık ki kara bir lekedir” dedi ve ekledi:

“Yassıada yargılamalarını, Denizlerin, Mahirlerin idamlarını, 1980 darbesi sonrası siyasi yasakları, 28 Şubat sürecini, 15 Temmuz darbe kalkışmasını yaşamış ve dâimâ bu süreçleri demokrasiye sarılarak atlatmış aziz milletimiz ne pahasına olursa olsun masa başında kurulan bu tuzakları da kesinlikle bozacaktır.”

İmamoğlu, konuşmasının devamında, “Darbelerden bugünkü gibi her türlü vesayetten ve siyasi yasaklardan çok çekmiş olan milletimiz haklarının yeniden bir yargı darbesiyle ellerinden alınmak istendiğinin de farkındadır ve halkımız süreci tüm vicdanıyla, adalet duygusuyla izlemektedir. Bilinmelidir ki bu süreç bırakın bizim demokrasi mücadelemize ket vurmayı, milletimize hizmet yolunda bizleri daha da güçlendirecek ve daha da iyi hizmet etme yolculuğunda kararlı hâle getirecektir” ifadelerini kullandı.

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, hakkında siyasi yasak istenen “ahmak davası” ile ilgili İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi’ne duruşmaya katılma dilekçesi verdi. İmamoğlu, çıkışta basın mensuplarına davaya ilişkin açıklamalarda bulundu. Artı Gerçek’in aktardığına göre; İmamoğlu’nun açıklamalarından öne çıkanlar şöyle:

“Temel şartlarından birinin söz konusu yöneticiye kendini bizzat savunma hakkı tanınması olduğunu düşündüğüm için bu talebimi az evvel üçüncü kez mahkemeye iletmiş bulunmaktayım. Öncelikle ülke ve dünya gündeminin tarihinin en zorlu süreçlerinden birinden geçtiği bu günlerde sizlerin karşısına böyle bir konuyla çıkmış olmaktan çok büyük bir ızdırap duyduğumu, üzüntü duyduğumu da belirtmek isterim.

Açıkçası ızdırabın birinci kaynağı milletimin açlığı ve yoksulluğudur. Dün açıklanan rakamlara göre ülkemizde açlık sınırı 19.830 lira. Yoksulluk sınırı ise 64.595 lira olmuşken emeklimin ayda 12.500 lira, işçimin 17.000 liraya mahkûm edilmiş olmasıdır benim aslında bugünkü ızdırabım.

Dört bir yanımızda tarihin en büyük jeopolitik sınavları yaşanırken hamaset dışında başka hiçbir şey üretmeyen aciz dış politikadır ızdırabım. Öncelikle açıkça ifade etmek isterim ki kamuoyunda ahmak davası olarak bilinen bu dava İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin seçilmiş başkanı olarak bana değil, aziz milletimizin iradesine yöneltilmiş açık bir darbe girişimidir.

Bu dava kesinlikle hukuki bir dava değil, siyasi bir davadır. Açıkçası belli mahfillerde kurgulanmış ucuz bir siyasi mühendislik içeren bir projedir. 23 sene önce yasaklara karşıyız diyerek yola çıkan iktidar İstanbul’da üç seçimdir bükemediği bileği entrikayla kırabilmenin açıkçası hesabı kitabı içerisindedir. Tam saha bakanlarıyla, milletvekilleriyle, bürokratlarıyla siyaset yapanlar bir kez daha milletin sandıktaki tokadını yemiştir.

Oturup nerede hata yaptığını anlamak yerine, nasıl bir yanlış içerisinde olduğunu anlamak yerine, iktidarlarını sürdürmek için ne yazık ki yargı dâhil her enstrümanı kullanmaktan başka hiçbir yol bulamamışlardır. Demokrasi tarihimizi ve büyük bedellerle elde ettiğimiz kazanımlarımızı hiçe sayan bu dava siyasi tarihimize sürülmüş ne yazık ki kara bir lekedir.

Yassıada yargılamalarını, Denizlerin, Mahirlerin idamlarını, 1980 darbesi sonrası siyasi yasakları, 28 Şubat sürecini, 15 Temmuz darbe kalkışmasını yaşamış ve dâimâ bu süreçleri demokrasiye sarılarak atlatmış aziz milletimiz ne pahasına olursa olsun masa başında kurulan bu tuzakları da kesinlikle bozacaktır.

Darbelerden bugünkü gibi her türlü vesayetten ve siyasi yasaklardan çok çekmiş olan milletimiz haklarının yeniden bir yargı darbesiyle ellerinden alınmak istendiğinin de farkındadır ve halkımız süreci tüm vicdanıyla, adalet duygusuyla izlemektedir. Bilinmelidir ki bu süreç bırakın bizim demokrasi mücadelemize ket vurmayı, milletimize hizmet yolunda bizleri daha da güçlendirecek ve daha da iyi hizmet etme yolculuğunda kararlı hâle getirecektir.

Benim bu yolda sırtımı yasladığım yer bellidir. Güvendiğim yegâne güç, önce Allah sonra da 86 milyon Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının iradesidir. Milletin iradesinin üzerinde de başka hiçbir güç yoktur. Sonuna dek demokrasinin ve millet iradesinin gerektirdiği nezaket ve ahlâkla bir ve beraber olarak yolumuza devam edeceğimizin kesin olduğunu milletimizin buradan duymasını istiyorum.

Milletimizin iradesine, millete saygı gösterin. Demokrasinin önünü açın. Bir vesileyle söylemiştim tekrar ifade etmek isterim. Millet İmamoğlu’nu nerede görmek istiyorsa, isterse, millet İmamoğlu’na neyi yakıştırmışsa yakıştırıyorsa, İmamoğlu orada olacaktır. Bu daha önce de böyle olmuştur. Bundan sonra da böyle olacaktır. Korkmayın ve ifade ediyorum ki asla ve asla sürecin en büyük en yüksek cesaretle tarafımızdan takip edildiğini de bütün yurttaşlarımın bilmesini isterim. Açıkçası net ifade edeyim. Milletin iradesine kafa tutmayın.

Mertçe yarışalım. Kıymetli dostlarım ve değerli basın mensubu arkadaşlarım, bana sarf edilen ahmak ifadesini kime iade ettiğim bellidir. Zaten o kişi bana ben de ona dava açtım. Ahmak ifadesinin suç olmadığı da Yargıtay kararlarıyla ortadadır. Basında bu kararlar da yayınlanmıştır. Beni haklı bulan bilirkişi raporları da ortadadır. Dünyanın en zorlama siyasi yasak davasın artık Türkiye gündemini işgal etmesini ben istemiyorum.

Umarım hak yerini bulacaktır. Hakkın yerini bulması için emek harcayan ve harcayacak olan herkese, özellikle yargı mensuplarına, hâkimlere, savcılara şükran duyuyorum. Milletimiz bu emekleri asla unutmadı, unutmayacak. Teşekkür ederim. Bugün yapmış olduğum bu başvuruyla ben bir duruşmaya katılmak istediğimi tekraren talep etmiş bulunmaktayım.”

Ne olmuştu?

İmamoğlu’nun Yüksek Seçim Kurulu (YSK) üyelerine “ahmak” dediği suçlamasıyla yargılandığı davanın, İstinaf Mahkemesi’nde incelemesi sürüyor. İstanbul Anadolu 7. Asliye Ceza Mahkemesi, İmamoğlu’na 2 yıl 7 ay 15 gün hapis cezası vermiş, bu cezanın sonucu olarak siyaset yasağı da gelmişti.

Söz konusu dava, İmamoğlu’nun ilk kez İBB Başkanı seçildiği 2019 yılının kasım ayında Strazburg’daki Avrupa Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi’nde yaptığı konuşmada, kendisine “Avrupa Parlamentosu’na gidip, Türkiye’yi şikayet eden ahmağa söylüyorum. Bunun bedelini bu millet sana ödetecek” diyen dönemin içişleri bakanı Süleyman Soylu’ya yanıt vermişti.

İBB Başkanı, “31 Mart’ta seçimi iptal edenler ve dünyada, Avrupa’da, onların gözünde nereye düştüğümüz noktasında, o olan şeylere, biten şeylere baktığımızda, tam da işte 31 Mart’ta seçimi iptal edenler ahmaktır. Önce ona bir odaklansın” demişti.

Ancak YSK “üyeleri hakarete uğradıklarını” ileri sürerek İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunmuştu. Aynı zamanda Soylu da İmamoğlu’na dava açarken, başsavcılığın hazırladığı iddianamede “kurul halinde çalışan kamu görevlilerine karşı görevlerinden dolayı alenen hakaret” suçundan İmamoğlu’nun 1 yıl 3 ay 15 günden 4 yıl 1 aya kadar hapis cezasına çarptırılması istenmişti.

İstanbul Anadolu 7. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın ilk ayağında Ekrem İmamoğlu’na 2 yıl 7 ay 15 gün hapis ve siyasi yasak cezası verilmişti. Dava, Yargıtay’ın bir alt basamağı İstinaf Mahkemesi’nde görülmeye devam ediyor. Geçen hafta, İmamoğlu hakkındaki siyasi yasağın burada onaylandığı iddia edildi ama henüz resmi açıklama gelmedi.

Paylaşın

Özgür Özel: İlk Seçimi Kazanamazsak İstifa Edeceğim

Katıldığı bir televizyon programında açıklamalarda bulunan CHP Genel Başkanı Özgür Özel, “İlk genel seçimde partimi birinci parti ve iktidar yapmazsam ertesi gün istifa ediyorum, dönememek üzere. Bu kadar netim” dedi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, TV 100 canlı yayınında Kübra Par’ın sorularını yanıtladı.  Dün TBMM’de yeni yasama yılının açılışında CHP milletvekilleri, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı ayağa kalkarak karşılamıştı.

CHP’li vekillerin cumhurbaşkanını ayakta karşılamasının ilk olmadığını söyleyen Özgür Özel, “2007 yılına kadar kalkıyorduk. Sayın Abdullah Gül’e hep kalktık. Sayın Erdoğan’a da 2007’ye kadar kalkıyorduk. Ama bir 2021 istisnası var, 2021’de kalkmışız. Bir parlamento geleneği, bu tartışma 1946’ya dayanıyor. 1946’da İsmet İnönü CHP’li cumhurbaşkanı olarak Meclis’e girince CHP grubu ayağa fırlıyor ve hararetle alkışlıyor. Demokrat Parti grubu oturuyorlar ve ‘Milletin vekilleri kimsenin karşısında ayağa kalkmaz’ diyorlar. 1950’den sonra bu sefer CHP muhalefette ve Demokrat Parti’den seçilen bir cumhurbaşkanı var. CHP ayağa kalkıyor ama alkışlamıyor. Demokrat Partililer de sözlerinin arkasında duruyorlar, oturdukları yerden alkışlıyorlar” dedi.

“Geldiğimiz noktada 2007’den beri biz kalkmıyorduk. Bu Kemal Bey’in ve MYK’nın aldığı bir karar… O zaman çok haklı söylemler vardı, ben de savundum” diyen Özel, “Şunu dedik, OHAL’de yapılmış bir referandumla gelen bir cumhurbaşkanına, biz artık ayağa kalkmıyoruz. Bu rejim tek adam yetkileri veriyor. Partili bir cumhurbaşkanına ayağa kalkmıyoruz. Bence kuvvetli argümanlar” ifadelerini kullandı.

Halkla en çok temas eden siyasetçi olduğunu savunan Özgür Özel, şunları söyledi: “Ben siyaseti sokakta yapıyorum ve sokaktaki sesi dinlemenin şöyle bir faydası var, yaptığınız işin sonuç alıp almadığını gösteriyor. Biz kalkmamakta çok haklıydık ama referandumundan, birinci ve ikinci seçimden sonra, sokaktaki insanlar ayağa kalkıp kalkmamamızı, bu meşruiyet tartışmasını konuşmadı. AK Parti seçmeni diyor ki, ‘Benim seçtiğim cumhurbaşkanına saygı göstermiyorsun’. Bu CHP açısından bir dezavantaj. Parti 47 yıl sonra birinci parti olduysa farklı şeyler yaptığımız için oldu. Yeni bir siyaset izliyoruz ve sonuç aldığımızı görüyoruz. Bir, 31 Mart’taki sonuç önemli. İki, 31 Mart’tan sonra şunu söyledim: Bu oyların hepsi bizim değil, her siyasi partiden oy var. Bu siyaset anketlerde CHP’yi birinci parti olarak tutuyor.”

Muhalefeti sürdürdüklerini vurgulayan Özel, “Cumhurbaşkanı makamına saygı göstereceğimizi söylemiştim ama bir kelime eksik muhalefet yapmıyorum. Yerel seçimden sonra 2-2,5 yıl miting yapılmazken, ben 11 tane miting yaptım. Türkiye’de insanlar sorunlarının konuşulmasını istiyor. Siyasetçilerin çıkardıkları, kendi yarattıkları gündemdeki kavgayı istemiyorlar. Kutuplaşmaya bugünkü iktidara yarıyor çünkü otoriter liderler kutuplaşmadan besleniyorlar. Arkasının kalabalık olması karşı tarafı düşman görmekten. Seçimden önce 105 tane miting yaptım, Erdoğan’la kişisel polemiğe girmedim” dedi.

Bazı CHP milletvekillerinin Cumhurbaşkanı Erdoğan karşısında ayağa kalkmamak için TBMM’ye gelmemesi sorulan Özgür Özel, “Biz grup kararı almadık. Grup kararı bağlayıcıdır, uymayan disipline sevk edilir. ‘Cumhurbaşkanı’nı ayakta karşılayacağız’ dedik, kimseye de ‘Zorla ayağa kalkacaksınız’ demedik. Bunu yapmak istemiyorum diyen 10-12 arkadaşımız da asla, ‘Bu zorunlu, girmeyeni şöyle yaparız’ demedik. Salona girmeyen arkadaşlar için asla kötü bir şey söylemem. Bu konuda eski genel başkanlar Altan Öymen, Hikmet Çetin ve Murat Karayalçın’dan görüş aldım. ‘Doğru olur’ dediler. 2 saat önceden arkadaşlara söyledik. Kalkan arkadaşlardan bazıları için de zor olmuştur. Zor bir karar verdik, siyasi sorumluluğu bana aittir. İlk genel seçimde partimi birinci parti ve iktidar yapmazsam ertesi gün istifa ediyorum, dönememek üzere. Bu kadar netim” yanıtını verdi.

CHP’li vekillerin Erdoğan’ı ayakta karşılaması üzerine eski CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Biz CHP’liler, yalnızca halk için ayağa kalkarız” eleştirisinde bulunmuştu. Dünkü resepsiyonda Kılıçdaroğlu’nun açıklaması sorulan Özel, “Parti içi bir meseleye TBMM’de cevap vermem. Onu bir gün vadeli alabilirsiniz” demişti.

Kübra Par’ın sorusu üzerine Kılıçdaroğlu’na yanıt veren Özgür Özel, “Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na saygıda kusur etmedim ve etmeyeceğim. Onun için de böyle tartışmalara polemiklere girmeyeceğim. Kemal Bey kimler için ayağa kalkarız dediyse, biz zaten onlar için toplumu ayağa  kaldırdık. Atanmayan öğretmenler, emekliler, asgari ücretliler, çiftçi için 11 tane miting yaptım” diye konuştu.

Kılıçdaroğlu’nun tek ifadesini incitici bulduğunu dile getiren Özel, “Benim o tweette üzüldüğüm tek nokta, grubun ayağa kalkmayan vekilleri için kurduğu o cümle, diğer vekiller için son derece incitici. Buna çok üzüldüm. Bunun dışında hiçbir şey demem. Benden önceki genel başkanların tüm eleştirileri başımın üstündedir” dedi.

Kılıçdaroğlu ayağa kalkmayan vekiller için “Bugün, yurtsever ve milletperver duruşlarıyla partimizi gururlandıran bütün milletvekillerini saygıyla selamlıyorum” ifadesini kullanmıştı.

Ekrem İmamoğlu: İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na, Yüksek Seçim Kurulu üyelerine hakaret ettiği suçlamasıyla verilen siyasi yasak kararının onanması durumunda yol haritalarının ne olacağı sorulan Özel, “Bir yol haritamız var. Toplantılar yapıldı, birkaç kez Ekrem Bey’le de bir araya geldik. Böyle bir şey olduğunda kademe kademe, gün gün ne yapacağımızı konuştuk, orada genel bir mutabakatımız var. Ama bunu şimdiden açıklamak doğru bir şey olmaz. Bu cezayı normalleştirmememiz lazım. Onun için de sanki karar verilmiş de okunması bekleniyormuş… Öyle bir kararın alınmaması lazım. Alındığı takdirde Yargıtay aşaması var” şeklinde konuştu.

CHP’nin bir tartışma içinde tutulmak istendiğini belirten Özel, “Davayla ilgili kanaatim şu: Bence siyasi yasak istinafta onanacak ama Yargıtay aşaması kalacak. ‘Acaba Ekrem İmamoğlu’na siyasi yasak gelecek mi, cumhurbaşkanı adayı olabilecek mi, olmazsa kim olacak’ tartışmasının içinde bizi tutmaya çalışan bir akıl var. Bu oyuna gelmeyelim” dedi.

Özgür Özel, dava nedeniyle İmamoğlu’nun erkenden cumhurbaşkanı adayı ilan edileceği iddiasını ise yalanladı.

Devlet Bahçeli: TBMM’deki resepsiyonda MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “Birbirimizi kırmıyoruz inşallah” sözleri ve tokalaşmalarına da değinen Özel, şunları söyledi: “Bahçeli’nin 4 gazeteciyi, beni ve Sinan Ateş’in ailesini tehdit etmesini eleştirdim. Meclis’te rastladığımızda da sözlerini siyaseten söylediğini belirtti. Erdoğan, normalleşmeyi bitirmeye yönelik çok sert sözler söyledi. Teğmenlerin yeminiyle ilgili sert sözler söyledi. Devlet Bey gördüğüm kadarıyla şunu yapmak istiyor: Normalleşmeye biz de katılalım, tek başına CHP’ye kalmasın.

Devlet Bey’in yaptığı siyaset kurumunu yıpratan bir şey. Sabahki sözlerin dozu çok kaçıktı. Meclis’teki tavrı böyle olunca bu siyaseti yıpratıyor. Türkiye siyasetini kafes dövüşünden çıkarmamız lazım. Bir yuvarlak masaya sizlerin bizi davet etmesi lazım. Biz Biden ile Trump’tan geri kalabilir miyiz?”

(ABD’nin New York kentindeki Türkevi binasına ziyaretine yönelik eleştiriler) “Gitmem çok iyi oldu. Orada TÜRGEV’in yaptırdığı bir gökdelen var. Benim gittiğim yer Türkiye Cumhuriyeti’nin tapulu malı olan, Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in satın aldığı gurur verici bir bina.

(“Size bir ofis tahsis edecekleri doğru mu?” sorusu üzerine) Bizce iktidar kullanıyor, o zaman muhalefet partilerine bir ofis tahsis edilebilir. Hangi muhalefet partisi giderse o kullanabilir.”

“Türkiye rüşvet vermiştir dememi kim bekliyor, anlamış değilim. Bir cümle üzerinden değerlendirilmesi kahrediyor beni. Bugün burada rüşvetle ilgili gündem var. ABD’de yargı bağımsız, rüşvet vakası varsa mutlaka ortaya çıkacaktır. ‘Türkiye’den bu işe karışan varsa Türkiye’ye büyük kötülük yapmıştır’ dedim. ‘Türkiye rüşvet verecek ülke değildir’ sözümle rüşveti akladığımı söylüyorlar. Bu mümkün mü?

Rüşvet olduysa en ağır cezayı almasını isterim, bizi rezil etti. Erdoğan ziyarete gelecek diye yetiştirmek için rüşvet verildiyse bu demokratik bir lidere olmaz. Bu korkulan bir lider için yapılır. ‘Yetiştiremezsek Erdoğan bizi mahveder’ diyenler yapar bunu. Böyle bir şey olmadıysa nasıl kendi vatandaşımı suçlayayım?”

Cumhurbaşkanı adaylığı: (Cumhurbaşkanı adayı nasıl belirlenecek sorusu ve ‘Ekrem İmamoğlu ile Mansur Yavaş arasında protokol imzalanacak’ iddiasına yanıt olarak) “Üyelerden böyle bir şey beklemem. En doğru adayın en doğru mutabakatla sağlanmasından yanayım.

Protokolle ilgili yazı itimatsızlıktır. Biz sevgi bağıyla bağlıyız. Artık özgüven eksikliğimiz de yok. Bambaşka bir isim çıkarsa Ekrem Bey bana der ki: ‘Bunu aday yapalım’. Ekrem Bey bana diyor ki ‘Ben İstanbul’a en iyi hizmeti yapmak istiyorum’. Mansur Bey de ‘Benim için bu tartışma doğru değil’ dedi. Bu tartışmaları bizden olmayanlar ve adım adım iktidara yürümemizi engellemek isteyenler yapıyor. Esas hedefimiz Türkiye’yi güçlü parlamentoya dönüştürmek. ABD dışında en güçlü devletler parlamentoyla yönetiliyor. Gücü dağıtan ülkelerde halk zenginleşiyor.”

Beşar Esad: (Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’dan randevu talebine ne yanıt verildiğinin sorulması üzerine) “‘Olumlu bakıyoruz’ dediler. Resmi talep yazımızı yolladık, o aşamada Erdoğan ‘Ben de görüşeceğim’ dedi. Tahmin ediyorum, Suriye tarafı bir durdu gibi geliyor bana. Gün bekliyoruz. Bu adımım Erdoğan-Esad görüşmesini başlatıyorsa ve sığınmacı sorununun çözümünü sağlayacaksa destekliyorum.”

Paylaşın

Birleşmiş Milletler’den “Gazze’de Derhal Ateşkes İlan Edilsin” Çağrısı

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, “Ortadoğu’da alevlenen yangınların hızla bir cehenneme dönüştüğünü” belirterek, yaşanan acıların sonlanması için Lübnan’da çatışmaların durdurulması ve Gazze’de derhal ateşkes ilan edilmesi çağrısında bulundu.

Antonio Guterres, Hamas tarafından 7 Ekim’de düzenlenen terör eylemlerin üzerinden neredeyse bir yıl geçtiğini ifade ederek, “İsrail’in askeri operasyonları, yerleşim yerleri inşası, tahliyeler, toprak gaspları ve yerleşimci saldırılarının yoğunlaşması ile giderek kötüleşmeye devam etmekte ve iki devletli bir çözüm ihtimalini giderek zayıflatmaktadır.

BM Güvenlik Konseyi, İran’ın İsrail’e 200’e yakın balistik füze fırlatması ve İsrail’in Lübnan’a “sınırlı” kara harekatı başlatmasının ardından Ortadoğu’da tırmanan gerilimi görüşmek üzere olağanüstü toplandı.

VOA Türkçe’den Can Kamiloğlu’nun aktardığına göre; Toplantının açılış konuşmasını yapan BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, “Ortadoğu’da alevlenen yangınların hızla bir cehenneme dönüştüğünü” belirterek, yaşanan acıların sonlanması için Lübnan’da çatışmaların durdurulması ve Gazze’de derhal ateşkes ilan edilmesi çağrısında bulundu.

Genel Sekreter, bir hafta önce Güvenlik Konseyi’nde yaptığı konuşmada Lübnan’da yaşanan gelişmelerin son derece endişe verici olduğunu vurguladığını hatırlatarak, “O zamandan beri işler kötüden çok daha kötüye gitti. Hizbullah ve Lübnan’daki diğer silahlı gruplar ile İsrail kuvvetleri arasında neredeyse her gün yaşanan çatışmalar 1701 sayılı Güvenlik Konseyi kararının ihlalidir” dedi.

Lübnan’da devlet dışı milislerin silah kullanmasının Güvenlik Konseyi’nin 1559 ve 1701 sayılı kararlarını ihlal ettiğini, Lübnan’ın egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesi gerektiğini belirten Guterres, “Son bir haftadan bu yana geçen birkaç gün içinde dramatik bir tırmanış gördük. O kadar dramatik ki Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı kararla oluşturduğu çerçeveden geriye ne kaldığını merak ediyorum” dedi.

İsrail kuvvetlerinin Beyrut dahil Lübnan’ın dört bir yanında aralıksız hava saldırıları düzenlemeye devam ettiğini kaydeden Guterres, ABD, Fransa ve bazı ülkelerin de desteğiyle müzakerelerin yeniden başlamasına imkan tanıyacak geçici bir ateşkes önerisinde bulunduklarını anımsattı. BM Genel Sekreteri, “Ancak İsrail bu öneriyi reddetti ve liderinin öldürüldüğü Hizbullah karargahının bombalanması dahil saldırılarını arttırdı. Hizbullah İsrail’e roket ve füze saldırılarını sürdürdü. Dün de İsrail, güney Lübnan’a sınırlı saldırılar düzenlediğini açıkladı. BM barış gücü askerleri yerlerinde kalmaya ve İsrail’in yer değiştirme talebine rağmen BM bayrağı dalgalanmaya devam etmektedir. Tüm BM personelinin güvenliği ve emniyeti sağlanmalıdır” diye konuştu.

Bölgede sivillerin korkunç bedeller ödediğini belirten Guterres, geçtiğimiz Ekim ayından bu yana Lübnan’da aralarında 100’den fazla çocuk ve 194 kadının da bulunduğu 1700’den fazla kişinin öldürüldüğünü, 346 binden fazla kişinin evlerinden olduğunu, Lübnan’dan Suriye’ye kaçışların başladığını kaydetti. Guterres, “Lübnan’da derin ve yıkıcı sonuçları olacak bir savaştan kaçınılmalı” ifadesini kullandı.

İran’ın dün İsrail’e doğru yaklaşık 200 balistik füze fırlattığını, bu saldırıyı Hizbullah’ın lideri Hasan Nasrallah ve diğer üst düzey komutanlarının öldürülmesine tepki olarak yapıldığını açıkladığını kaydeden Guterres, “İran’ın İsrail’e dünkü büyük füze saldırısını bir kez daha şiddetle kınıyorum. Bu saldırıların, Filistin halkının davasını desteklemek ya da acılarını azaltmak adına hiçbir katkısı olmayacaktır” dedi.

“Bu ölümcül kısasa kısas şiddet döngüsü sona ermelidir”

BM Genel Sekreteri Guterres, Hamas tarafından 7 Ekim’de düzenlenen eylemlerin üzerinden neredeyse bir yıl geçtiğini ifade ederek, “İsrail’in askeri operasyonları, yerleşim yerleri inşası, tahliyeler, toprak gaspları ve yerleşimci saldırılarının yoğunlaşması ile giderek kötüleşmeye devam etmekte ve iki devletli bir çözüm ihtimalini giderek zayıflatmaktadır” dedi ve ekledi:

“Gazze’de derhal ateşkes sağlanması, tüm rehinelerin derhal ve koşulsuz olarak serbest bırakılması, Gazze’deki Filistinliler’e insani yardımların etkin bir şekilde ulaştırılması ve iki devletli çözüm yolunda geri dönülmez bir ilerleme kaydedilmesinin tam zamanıdır. Lübnan’da çatışmaların durdurulmasının, sürdürülebilir barış için diplomatik çabaların önünün açılmasının tam zamanıdır. Bu ölümcül kısasa kısas şiddet döngüsü sona ermelidir. Zaman daralıyor.”

Paylaşın

Taliban’dan Basın Mensuplarına Fotoğraf Ve Video Çekme Yasağı

Taliban, ülkenin kuzeydeki Takhar eyaletinde, resmi toplantılar, seminerler ve çalıştaylar da dahil olmak üzere, basın mensuplarının toplantılarda, görüntü almasını yasakladı.

Haber Merkezi / Taliban’ın birkaç eyalette daha basın mensuplarına benzer kısıtlamalar uyguladığı bildirildi.

Taliban, geçtiğimiz şubat ayının başlarında, güney Kandahar eyaletinde, resmi toplantılar sırasında fotoğraf ve video çekimini yasaklayarak, basın mensuplarına yalnızca yazılı ve sesli formatta haber vermeleri talimatını vermişti

Taliban, geçtiğimiz Ağustos ayında “Haber Ahlakı Yasası”nı yürürlüğe koymuştu.

Taliban ve Afganistan

Taliban Afganistan’da yönetimi elinde bulunduran Diyubendi İslamcı hareket ve askeri organizasyondur. Kendilerine Afganistan İslam Emirliği demekte olup ülke içinde bir savaş (veya cihat) sürdürmüştür.

İslam şeriatını yayma amacıyla Molla Muhammed Ömer tarafından 1994 yılında kurulan Taliban’ın 2016’dan beri lideri Mevlevi Hibetullah Ahundzade’dir.

Taliban, 1996’dan 2001’e kadar, Afganistan’ın kabaca dörtte üçüne hükmetmiş ve kendilerine göre yorumladıkları şeriatı uygulamıştır. 1994 yılında Afgan İç Savaşı’nın önde gelen gruplarından biri olarak ortaya çıkmıştı ve büyük ölçüde Afganistan’ın doğu ve güneyindeki Peştun bölgelerindeki geleneksel İslami okullarda (medreselerde) eğitim görmüş ve Sovyet-Afgan Savaşı’nda savaşmış öğrencilerden (talebe) oluşmaktaydı.

Muhammed Ömer’in önderliğindeki hareket, Mücahid liderlerinden aldığı güçle Afganistan’ın çoğu bölgesine yayıldı. 1996’da totaliter Afganistan İslam Emirliği kuruldu ve Afganistan’ın başkenti Kandahar’a transfer edildi. 11 Eylül saldırılarının ardından Aralık 2001’de Amerikan liderliğindeki Afganistan işgaliyle devrilene kadar ülkenin çoğunu kontrol etti.

En etkin dönemlerinde, Taliban hükûmeti diplomatik olarak yalnızca Pakistan, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri tarafından tanındı. Grup daha sonra Afganistan Savaşı’nda Amerikan destekli Hamid Karzai yönetimine ve NATO liderliğindeki Uluslararası Güvenlik Destek Gücü’ne karşı bir direniş hareketi olarak yeniden bir araya geldi.

Taliban, birçok Afgan’a uygulanan sert muameleyle sonuçlanan şeriat yorumu nedeniyle uluslararası alanda kınandı. 1996’dan 2001’e kadar olan iktidarları sırasında, Taliban ve müttefikleri Afgan sivillere karşı katliamlar gerçekleştirdi, açlıktan ölmek üzere olan 160.000 sivile Birleşmiş Milletler’in gıda tedarikini engelledi ve yakıp yıkma taktiği uyarınca geniş ve verimli toprakları yakarak on binlerce evi yok etti.

Taliban, Afganistan’ı kontrol ederken, insanları veya diğer canlıları tasvir eden resimler ve filmler ile def haricinde bir enstrümanın kullanıldığı müziği yasakladı, kadınların okula gitmesini engelledi, kadınların sağlık hizmetleri dışındaki işlerde çalışmasını yasakladı (erkek doktorların kadınları görmesi de yasaklandığı için) ve kadınların dışarıda bir erkek akraba ile dolaşmalarını ve burka giymelerini zorunlu kıldı.

Belirli kuralları çiğneyen kadınlar alenen kırbaçlandı veya idam edildi. Dini ve etnik azınlıklar, Taliban yönetimi altında ağır bir şekilde ayrımcılığa uğradı. Birleşmiş Milletler’e göre, 2010’da Afgan sivil ölümlerinin %76’sından, 2011 ve 2012’de ise %80’inden Taliban ve müttefikleri sorumluydu. Kültürel soykırıma da girişen Taliban, Bamyan’ın 1500 yıllık Buda heykelleri de dahil olmak üzere çok sayıda anıtı yok etmiştir.

Taliban’ın ideolojisi; Diyubendi köktendinciliği ve militan İslamcılığın, Peştunvali olarak bilinen Peştun sosyal ve kültürel normlarıyla birleştirilmesine dayanan “yeni” bir şeriat hukuku biçimi olarak tanımlanmıştır.

Uluslararası topluluklar ve Afgan hükûmeti; sıklıkla Pakistan’ın Servislerarası İstihbarat’ını ve ordusunu; kuruluşunda, iktidarda oldukları süre boyunca ve direniş süreci boyunca Taliban’a destek sağlamakla suçlamıştır. Pakistan ise 11 Eylül saldırılarından sonra gruba yönelik tüm desteğini kestiğini belirtmiştir. 2001 yılında, El Kaide lideri Usame bin Ladin komutasındaki 2.500 Arap’ın Taliban için savaştığı bildirilmiştir.

2020’nin Şubat ayında Trump yönetimi, 1 Mayıs 2021 itibarıyla tüm Amerikan güçlerinin Afganistan’dan çekileceğine dair Taliban ile anlaşma imzaladı. Karşılığında Taliban, El Kaide gibi terörist gruplarıyla bağlantısını kesecek, şiddeti azaltacak ve Amerika destekli Afgan hükûmetiyle müzakere edecekti. Her iki taraf da bu anlaşmanın şartlarını tam olarak yerine getirmese de, çekilme başladı.

15 Ağustos 2021’de Kabil’in düşmesiyle Taliban, Afganistan yönetimine tekrar sahip oldu.

 

Paylaşın

Yeni Anayasa Tartışmaları: Bakırhan’dan “Köklü Değişim Kaçınılmaz” Açıklaması

Partisinin TBMM’deki grup toplantısında konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, yeni anayasa tartışmalarına ilişkin, “DEM Parti olarak hiçbir kesimin sembolleriyle ve değerleriyle sorunumuz olmadı, ancak, biz herkesi tek bir etnik kimliğe indirgeyen bir Anayasa’ya karşı çıkıyoruz ve yurttaşlık tanımının cesurca yeniden ele alınması gerektiğini söylüyoruz” dedi ve ekledi:

“Ülkemizin başkenti veya resmi dili ile bir sorunumuz olmadığını, ancak her halkın kendi ana dilinde konuşma ve eğitim alma hakkının temel bir hak olduğunu vurguluyoruz. Ayrıca, tekçi ve inkarcı yaklaşımlarla bir yüzyıl daha yaşamamızı bekleyen bir Cumhuriyet anlayışına karşı çıkıyoruz ve gerçekten demokratik bir Cumhuriyet istiyoruz. Mevcut Anayasa’nın sadece kötü bir kopyası olarak sunulan yeni taslaklar, ne yeni ne de demokratik bir anayasa yazmak anlamına gelir. Anayasa’nın her maddesinde 12 Eylül’ün ruhu ve kokusu hissedilmekte.

Tuncer Bakırhan, konuşmasının devamında, “Muhalefete açık bir çağrı yapıyoruz: Değişim iddiasındaki bir muhalefet, tutucu olamaz ve ilk yüz yılın tekrarını yaşatma politikasını sürdüremez. Yeni ve demokratik bir Anayasa konusunda herkese açık çağrımızdır: Ön yargılarınızı bir kenara bırakın, gelin hep beraber demokratik ve özgürlükçü bir anayasa için çalışalım” ifadelerini kullandı.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin TBMM’deki grup toplantısında gündemdeki gelişmeleri değerlendirdi. Bakırhan’ın gündeminde İsrail’in Lübnan’a saldırıları, Ortadoğu’nun durumu, Türkiye’deki ekonomik kriz, yeni anayasa tartışmaları, Narin Güran cinayeti ve Kürt meselesi vardı.

Bakırhan’ın açıklamalarından öne çıkanlar şöyle; “İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları sonucunda 40 binden fazla insan yaşamını yitirdi, binlerce kişi kayıp durumda. 2,5 milyona yakın insan ise daracık bir alanda İsrail ablukası altında yaşamlarını sürdürmeye zorlandı ve zorlanıyor. Son günlerde bu saldırılar Lübnan’a da sıçradı. Lübnan’ın hikayesi, Ortadoğu’nun genel hikayesi gibi; savaş, göç, yıkım ve soykırım ile dolu. Beyrut, Feyruz’un şarkılarındaki gibi hüzün ve kederle yüklüdür.

Ortadoğu, bir ateş çemberi içinde. Geçtiğimiz yıl bu kürsüden uluslararası hukukun bu savaşı durduramazsa savaşın Lübnan’a sıçrayabileceğini söylemiştik ve şimdi Lübnan’da devam eden savaşın bir sonraki adımının Suriye ve İran olabileceğini görüyoruz. Netanyahu’nun Birleşmiş Milletler toplantısında gösterdiği iki haritadan birinde “nimet”, diğerinde “lanet” yazıyordu. Lanetlenen yerler savaşın yayılacağı bölgeler, nimetli yerler ise enerji koridorlarının geçtiği yerlerdi. Görünen o ki, halklar savaşa sürüklenecek.

Ortadoğu’da mezhepçi, milliyetçi rejimler ve kapitalist-emperyalist güçlerin oluşturduğu sistemler felaketten başka bir şey getirmedi. Her iki yolun sonunda da halklar adına, demokrasi ve özgürlükler adına bir kazanım bulunmuyor. Ancak, ısrarla savunduğumuz bir çözüm yolu var; o da üçüncü yol. Yeni bir ulus tanımı kaçınılmaz. Ulus, tüm halkları ve inançları kapsamalı, adı da Demokratik Ulus olmalı. Devletlerin halkların üzerinden ellerini çekmeleri gerekiyor. Bu savaşlar, devletlerin savaşı; halkların değil.

Ortadoğu yangın yeriyken, Türkiye ise çatışma, çeteleşme, açlık, yoksulluk ve adaletsizliklerle mücadele ediyor. Yasama dönemi kapandığından bu yana, “Ekmek ve Adalet Buluşmaları” adı altında Mardin’den Manisa’ya, Tekirdağ’dan Ağrı’ya kadar Türkiye’nin dört bir yanında işçilerle, çiftçilerle, gençlerle bir araya geldik. TÜİK “ekonomi güven veriyor” derken emeklilerle yaptığımız buluşmalar bize başka bir tablo sundu.

İzmir’deki bir emekli, “Eskiden alışveriş yaparken cebimizdeki paranın hesabını yapardık, şimdi ise faturalar yüzünden cebimizde para kalmıyor,” diyor. İşte TÜİK’in bahsettiği bu. Mersin’deki sebze halinde bir esnaf, “Eskiden geceye kalan çürük sebzeleri atardık, şimdi ise çürük sebze-meyve kuyruğu oluşuyor,” diye anlatıyor. İktidar, “Bizden önce yağ kuyrukları vardı” derken, şimdi halka çürük veya çürümeye yüz tutmuş meyve – sebze kuyrukları yaşatıyor.

Eş Genel Başkanımız Tülay Hatimoğulları ile birlikte kent kent, köy köy dolaştık. Burada sorumluluk Meclis’e düşüyor. Türkiye Saray’ın koridorlarında yönetildikçe ekmek teknesi daha fazla batıyor, adalet daha çok çürüyor. “Yerliyiz ve milliyiz” diye övünenlere soruyoruz; bu nasıl bir millilik ki milleti soyup soğana çeviriyorsunuz? Bu soygun ve talan düzeninden bu Meclis hicap duymalı, esas sorumluluğunu yerine getirmeli, yeni bütçe döneminde ekmek, adalet ve barışı esas almalıdır.

Ankara’nın karanlık dehlizlerinde yapılan pazarlıklarda, sadece 8 yaşındaki Narin değil, bu ülkenin vicdanı da katledildi. Tüm bürokrasi ve devlet mekanizmaları, masum bir çocuğun trajik ölümü üzerine sessizce anlaşmış gibi duruyor.

Unutulacağını düşünenler yanılıyor; Narin’in ölümüne dair sorumluların peşini asla bırakmayacağız. Bu cinayeti tüm boyutlarıyla aydınlatmak için Meclis’e çağrıda bulunacağız. İnsan hakları örgütleri, demokratik kitle örgütleri ve çocuk kurumlarıyla birlikte, bu alçakça işlenen cinayetin hesabını sormak için bir araya geleceğiz. Narin’in sesi, adalet arayışımızla yankılanacak.

Yeni Anayasa tartışmaları

Bütün yaz boyunca Ankara’da Anayasa üzerine tartışmalar sürüyordu. Bu tartışmaların gölgesinde, ülkemizde AİHM kararlarının göz ardı edildiği, Sayın Öcalan üzerindeki tecridin sürdüğü ve cezaevlerinin toplama kampına dönüştüğü bir gerçekliğe dikkat çekiyoruz. Bu koşullar altında, köklü bir değişimin kaçınılmaz olduğunu belirtiyoruz.

DEM Parti olarak hiçbir kesimin sembolleriyle ve değerleriyle sorunumuz olmadı, ancak, biz herkesi tek bir etnik kimliğe indirgeyen bir Anayasa’ya karşı çıkıyoruz ve yurttaşlık tanımının cesurca yeniden ele alınması gerektiğini söylüyoruz.

Ülkemizin başkenti veya resmi dili ile bir sorunumuz olmadığını, ancak her halkın kendi ana dilinde konuşma ve eğitim alma hakkının temel bir hak olduğunu vurguluyoruz. Ayrıca, tekçi ve inkarcı yaklaşımlarla bir yüzyıl daha yaşamamızı bekleyen bir Cumhuriyet anlayışına karşı çıkıyoruz ve gerçekten demokratik bir Cumhuriyet istiyoruz.

Mevcut Anayasa’nın sadece kötü bir kopyası olarak sunulan yeni taslaklar, ne yeni ne de demokratik bir anayasa yazmak anlamına gelir. Anayasa’nın her maddesinde 12 Eylül’ün ruhu ve kokusu hissedilmekte. Muhalefete açık bir çağrı yapıyoruz: Değişim iddiasındaki bir muhalefet, tutucu olamaz ve ilk yüz yılın tekrarını yaşatma politikasını sürdüremez. Yeni ve demokratik bir Anayasa konusunda herkese açık çağrımızdır: Ön yargılarınızı bir kenara bırakın, gelin hep beraber demokratik ve özgürlükçü bir anayasa için çalışalım.”

Paylaşın