Ramazan Öncesi Sebze Fiyatları Yüzde 50 Artabilir

Ziraat Mühendisleri Odası Adana Şube Başkanı Ahencan Tayakısı, zirai don nedeniyle, Ramazan ayı öncesi sebze fiyatlarında en az yüzde 50 artış beklediklerini ifade etti.

Türkiye genelinde etkisini gösteren soğuk hava dalgası, tarım sektörünü olumsuz etkiliyor. Sıcaklıkların sıfırın altına düşmesi nedeniyle tarlalardaki birçok ürün don zararına uğradı. Bu durum çiftçiler için büyük bir ekonomik kayba neden olurken, sebze fiyatlarında sert yükselişlerin yaşanabileceği öngörülüyor.

Ziraat Mühendisleri Odası Adana Şube Başkanı Ahencan Tayakısı, TGRT Haber canlı yayınında yaptığı açıklamada, Ramazan ayı öncesinde sebze fiyatlarında en az yüzde 50 artış beklediklerini belirtti.

Hava sıcaklıklarının eksi 8 dereceye kadar düştüğünü belirten Tayakısı, açık tarla üretimi yapılan sebzelerin büyük zarar gördüğünü söyledi. Özellikle pırasa, ıspanak ve yapraklı sebzelerin tamamen donduğunu ifade eden Tayakısı, “Bu ürünlerde mahsul sıfır! Soğuğa dayanıklı bitkiler bile büyük zarar gördü” dedi.

Sadece açık tarla üretimi değil, seracılık yapan üreticilerin de zarar gördüğünü vurgulayan Ahencan Tayakısı, domates, biber ve salatalık gibi ürünlerde de %50’ye varan üretim kaybı yaşandığını aktardı. Zirai donun yalnızca üreticiyi değil, tüketiciyi de doğrudan etkileyeceğini belirten Tayakısı, piyasadaki ürün arzının azalmasının fiyatlara yansıyacağını söyledi.

“Don olayı henüz tamamen sona ermedi”

“Üretici, mahsul kaybı nedeniyle büyük zarar gördü. Ancak tüketici de bu durumdan etkilenecek. Pazara gelen ürün miktarı düştükçe fiyatlar hızla yükselecek. Sera üretiminde zarar daha düşük olsa da, o bölgelerde de ciddi kayıplar var. Don olayı henüz tamamen sona ermedi ve önümüzdeki günlerde kayıpların daha da artması mümkün” diye konuştu.

Sebze fiyatlarındaki artışın yalnızca zirai don kaynaklı olmadığını belirten Ahencan Tayakısı, üretim maliyetlerinin de giderek yükseldiğine dikkat çekti.

Ahencan Tayakısı, “Geçtiğimiz hafta mazota gelen zamlarla birlikte nakliye maliyetleri arttı. Üretim yapılan yerlerden şehir merkezlerine taşınan ürünlerde lojistik giderler yükseldi. Bu da fiyatlara ek bir maliyet yükü oluşturacak. Önümüzdeki bir hafta içinde fiyatlardaki artışı net bir şekilde göreceğiz. En az yüzde 50 fiyat artışı yaşanması kaçınılmaz” ifadelerini kullandı.

Özellikle Ramazan ayı öncesinde sebze fiyatlarının yükselmesi, hane bütçelerini zorlayacak gibi görünüyor. Uzmanlar, tüketicilere alışverişlerini planlı yapmaları ve fiyat değişimlerini takip etmeleri konusunda uyarıda bulunuyor. Öte yandan, yetkililerin çiftçilerin kayıplarını en aza indirmek ve üretimi desteklemek için acil önlemler alması gerektiği vurgulanıyor.

Paylaşın

Türkiye’de Halkın Yüzde 57’si Borçlu

ING Türkiye’nin araştırmasına göre, Türkiye’de borcu olanların oranı yüzde 57’ye yükseldi. Kadınlarda bu oran yüzde 58’e çıkarken, erkeklerde yüzde 56 olarak belirlendi.

ING Türkiye’nin Temmuz-Eylül 2024 dönemine ilişkin “Türkiye’nin Tasarruf Eğilimleri Araştırması” çarpıcı veriler ortaya koydu.

Karar’ın aktardığı araştırmaya göre, Türkiye’de borcu olanların oranı yüzde 57’ye yükseldi. Kadınlarda bu oran yüzde 58’e çıkarken, erkeklerde yüzde 56 olarak belirlendi. Tasarruf sahibi olanların yüzde 53’ü, tasarruf yapamayanların ise yüzde 62’si borçlu durumda.

Borçlanma araçları incelendiğinde, kredi kartları yüzde 43 ile ilk sırada yer alırken, bunu yüzde 14 ile banka kredileri, yüzde 10 ile eş-dost borçları takip ediyor. Borç sahiplerinin yüzde 79’u, gelirinin yüzde 30’undan azını borç ödemeye ayırdığını belirtiyor.

Türkiye’de her iki kişiden biri tasarruf yaptığını ifade ederken, tasarruf sahiplerinin yüzde 72’si düzenli birikim yaptığını belirtiyor. Ancak tasarruf edemeyenlerin yüzde 59’u gelir yetersizliği nedeniyle birikim yapamadığını söylüyor.

En çok tercih edilen yatırım araçları:

Altın, değerli taşlar ve metal hesapları (yüzde 52)
Türk Lirası (TL) vadeli hesap (yüzde 24)
Yastık altı döviz ve nakit TL (yüzde 20)

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın verilerine göre, merkezi yönetim borç stoku Ocak 2025 itibarıyla 9.6 trilyon TL’ye yükseldi.

İç borç stoku: Aylık yüzde 5.2, yıllık yüzde 54.9 artarak 5.2 trilyon TL oldu.
Dış borç stoku: Aylık yüzde 1.5, yıllık yüzde 20.7 artışla 4.4 trilyon TL’ye ulaştı.

Kartlı harcamalar yüzde 66 arttı

Bankalararası Kart Merkezi’nin (BKM) Ocak 2025 verilerine göre, Türkiye’de kredi kartı sayısı 130.2 milyon, banka kartı sayısı 195.6 milyon, ön ödemeli kart sayısı ise 113.1 milyon adede ulaştı.

Bu kartlarla yapılan harcamalar geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 66 artarak 1.6 trilyon TL’ye yükseldi.

Kredi kartı harcamaları 1 trilyon 366 milyar TL (+%69)
Banka kartı harcamaları 207.8 milyar TL (+%47)
Ön ödemeli kart harcamaları 32.4 milyar TL (+%78)

Ocak ayında 1.58 milyar adet kartlı ödeme işlemi gerçekleşti. Bu işlemlerin 913.2 milyonu kredi kartı, 538.1 milyonu banka kartı, 125.9 milyonu ise ön ödemeli kartlarla yapıldı.

Türkiye’de vatandaşların borçluluk oranı yükselirken, tasarruf yapabilenlerin sayısı sınırlı kalıyor. Kartlı harcamalardaki artış ve borç stokundaki yükseliş, ekonomik dengelerin kırılganlığını gözler önüne seriyor.

Paylaşın

Türkiye, Yabancı Yatırımcı Pastasından Yalnızca Yüzde 0,03 Oranında Pay Aldı

2023 yılında dünya genelinde toplam 41,1 trilyon dolar tutarında doğrudan yabancı yatırım gerçekleşirken, Türkiye’ye yapılan yabancı yatırım oranı ise 10,7 milyar dolar seviyesinde kaldı.

Başka bir ifadeyle, Türkiye, 41,1 trilyon dolar tutarındaki doğrudan yatırım pastasından yalnızca yüzde 0,03 oranında pay alabildi.

Uluslararası Para Fonu (IMF) verilerine göre, 2023 yılında dünyada toplam 41,1 trilyon dolar tutarında doğrudan yabancı yatırım (FDI) gerçekleşti. En fazla doğrudan yatırım çeken ülke 5,4 trilyon dolarla Amerika Birleşik Devletleri (ABD) olurken, 3,7 trilyon dolarla Hollanda ve 3,65 trilyon dolarla Çin onu takip etti.

Ancak Türkiye, bu büyük yatırım pastasından yalnızca 10,7 milyar dolarlık bir pay alabildi. Ekonomist Mahfi Eğilmez, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda bu duruma dikkat çekerek, Türkiye’nin küresel doğrudan yatırımlardan aldığı düşük payın neden sorgulanması gerektiğini vurguladı.

“Niye acaba?”

Eğilmez’in paylaşımı şu şekilde: “2023’de dünyada toplam 41,1 trilyon dolar doğrudan yatırım yapılmış. En çok doğrudan yabancı sermaye çeken ülkeler aşağıda yer alıyor. ABD yaklaşık 5,4 trilyon dolarla ilk sırada. Türkiye 41 trilyon dolarlık pastadan yalnızca 10,7 milyar dolarlık pay alabilmiş. Niye acaba?”

Paylaşın

Türkiye, OECD Ülkeleri Arasında En Yüksek İşsizlik Oranına Sahip 6. Ülke

Türkiye, OECD (Ekonomik Kalkınma ve İş Birliği Örgütü) ülkeleri arasında en yüksek işsizlik oranına sahip 6. ülke oldu. Türkiye’nin önünde yer alan ülkeler sırasıyla İspanya, Kolombiya, Yunanistan, Finlandiya ve Şili oldu.

OECD tarafından yayımlanan verilere göre, OECD genelinde işsizlik oranı 2024 yılında yüzde 4,9 seviyesinde sabit kaldı. Aralık 2024 itibarıyla da bu oran korunurken, Costa Rica, İsrail ve Slovakya gibi ülkelerde tarihi düşük seviyeler kaydedildi.

Karar’dan Berfu Kargı’nın haberine göre; Türkiye yüzde 8,5 işsizlik oranıyla 38 OECD ülkesi arasında en yüksek işsizlik oranına sahip 6. ülke oldu. Türkiye’nin önünde yer alan ülkeler sırasıyla İspanya, Kolombiya, Yunanistan, Finlandiya ve Şili oldu.

İşsizlik oranı 2023 yılına göre düşüş gösterse de OECD ortalamasının neredeyse iki katı seviyesinde bulunuyor. Türkiye’de genç işsizlik oranı da yüzde 16,3 ile OECD ortalamasının yüzde 11,1 üzerinde kaldı.

Aralık ayında 19 OECD ülkesinde işsizlik oranı değişmezken, yedi ülkede artış, altısında ise düşüş gözlendi. İşsizlik oranı yüzde 3’ün altında kalan dört OECD ülkesinden biri olan İsrail, yüzde 2,6 ile rekor seviyeye ulaştı. Ancak dokuz ülkede işsizlik oranı, son 20 yılın en düşük seviyelerinden en az iki puan yukarıda kaldı.

Avrupa genelinde ise Avrupa Birliği’nde işsizlik oranı yüzde 5,9, Euro Bölgesi’nde yüzde 6,3 olarak sabit kaldı. Euro Bölgesi’nde işsizlik oranı, Litvanya, Finlandiya ve Portekiz’de düşüş kaydederken, İtalya’da beş aylık gerilemenin ardından yeniden artış gösterdi.

2024 yılı boyunca kadın ve erkek işsiz sayısı toplamda 34,3 milyona yükselerek bir önceki yılın biraz üzerine çıktı. Kadınlar için işsizlik oranı yüzde 5,2, erkekler için ise yüzde 4,7 seviyesinde sabit kaldı.

Genç işsizlik (15-24 yaş) oranı ise OECD genelinde yüzde 11,1 olarak ölçüldü ve 25 yaş üstü çalışanlarla arasındaki fark yedi puan oldu. Genç işsizliğin yüzde 20’yi aştığı yedi ülke bulunurken, Japonya ve İsrail bu yaş grubunda en düşük oranları kaydetti.

Kuzey Amerika’da Ocak 2025 verilerine göre Kanada’da işsizlik yüzde 6,6, ABD’de ise yüzde 4,0 seviyesinde kaldı. Bu oranlar, bir önceki aya kıyasla belirgin bir değişiklik göstermedi.

Paylaşın

Sosyal Yardıma Bağımlı Hane Sayısı 3,5 Milyonu Aştı

Türkiye’de 2014 yılında 2 milyon 274 bin 182 olan düzenli sosyal yardımlardan yararlanan hane sayısı, 2024 yılında yüzde 55 artarak 3 milyon 537 bin 185’e yükseldi.

Sosyal yardımlara bağımlı hane sayısının her yıl artması, ekonomik daralmanın ve gelir adaletsizliğinin yoksulluk üzerindeki etkilerini gözler önüne seriyor.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından yayımlanan rapora göre, 2024 yılı itibarıyla 3,5 milyondan fazla hane, toplamda 14 milyondan fazla yurttaş sosyal yardımlarla geçimini sağlamak zorunda kaldı.

Karar’ın aktardığı bakanlık verilerine göre; Türkiye’de 2014 yılında 2 milyon 274 bin 182 olan düzenli sosyal yardımlardan yararlanan hane sayısı, 2024 yılında yüzde 55 artarak 3 milyon 537 bin 185’e yükseldi.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verileri ise sosyal yardımlardan yararlanan birey sayısının 14 milyon 148 bin 740’a ulaştığını ortaya koydu.

Aile Destek Programı, 2024 yılının Aralık ayında 2 milyon 990 bin 408 hane tarafından kullanıldı. Sosyal ve Ekonomik Destek (SED) programı kapsamında ise yıl sonu itibarıyla 170 bin 317 çocuk destek aldı.

Sosyal yardımlar kapsamında farklı destek programlarından yararlanan hane sayıları şöyle sıralandı:

Yakacak yardımı: 1 milyon 587 bin 728 hane
Doğalgaz tüketim desteği: 521 bin 408 hane
Elektrik tüketim desteği: 3 milyon 428 bin 491 hane

Ayrıca, Aralık 2024’te 7 milyon 926 bin 871 kişinin Genel Sağlık Sigortası (GSS) prim borcu devlet tarafından karşılandı.

Bakanlık raporunda, 2024 yılında 21 bin 380 hanenin “oturulamayacak derecede bakımsız” olduğu tespit edildi. Bu durum, dar gelirli vatandaşların barınma krizini derinleştirdiğini ortaya koyuyor.

Paylaşın

Çiftçinin Banka Borcu 147 Kat Arttı

Çiftçiler Sendikası (ÇİFTÇİ-SEN)’in 2024 yılı raporuna göre; neoliberal tarım politikaları sonucu tarımda istihdamın azaldığı görülürken çiftçilerin banklara olan borçları ise 147 kat arttı.

İklim krizinin olumsuz etkileri, üretim maliyetlerinin artması ve yüksek enflasyon çiftçinin, ürettiğinden kazanamamasına, üretimden uzaklaşmasına neden oluyor. Bunun yanı sıra üretilen tarım politikaları da her geçen gün çiftçiyi zor duruma düşürüyor.

Çiftçiler Sendikası (ÇİFTÇİ-SEN)’in 2024 yılı raporuna göre iktidarın neoliberal politikaları başta olmak üzere, artan enflasyon ve ekosistemdeki değişikliler üretimi durdurma noktasına getirdi. Rapora göre iktidarın 2024 yılında tarımsal bütçeye 412 milyar TL ayırması gerekirken 91,5 milyar TL ayırdı.

Tarımsal üretime verilen desteğin yetersiz olduğu belirtilen raporda, AKP iktidarının çiftçiye destek olması gerekirken ithalat şirketlerine destekler verdiği ifade edildi. Rapora göre neoliberal tarım politikaları sonucu tarımda istihdamın azaldığı görülürken çiftçilerin banklara olan borçları ise 147 kat arttı.

ÇİFTÇİ-SEN Genel Başkanı Ali Bülent Erdem, 2024 yılında zarar eden çiftçiler ve düşen tarımsal üretime ilişkin değerlendirmelerde bulundu. 2024’te çiftçiye verilen tarımsal desteğin yetersiz olduğunu aktaran Erdem, çiftçilerin yeterli üretim yapması için gereken desteğin verilmediğini söyledi.

Türkiye’de kabul edilen endüstriyel üretim tarzının girdi maliyetlerinin fazla olduğunu belirten Erdem, şu ifadeleri kullandı: “Girdi maliyetlerinin fazla olması nedeniyle çiftçilerin kazanabilmeleri mümkün değil. Çiftçiye verilmesi gereken destekler değişik kredi biçimleriyle şirketlere veriliyor. Çiftçiler desteklerden mahrum bırakılıyor. Bakanlık ‘tarıma destek’ adı altında çiftçinin nerede ve ne ekeceğine karar veriyor. Çiftçi kayıt sistemine ‘nohut ekeceğim’ diyor.

Ancak bakanlık ‘hayır, burada nohut ekemezsin, eğer oraya nohut ekersen desteklerden faydalanamazsın’ diyor. Şirketlerin istediği şekilde üretim yapılmaya başlandı, planlama da buna göre yapılıyor. Bakanlık bu yolla endüstriyel tarımın yoğun olduğu bölgelerde küçük çiftçinin tarım yapmasını istemiyor ve engelliyor. Bu bizim yerel tatlarımızın ve ürün desenimizin ortadan kalkmasına neden oluyor. Küresel olarak herkesin aynı tadı aldığı ürünlere yönlendiriliyoruz.”

Türkiye’nin birçok tarımsal ürünü ithal ettiğini anımsatan Erdem, buğdayın anavatanı olan Anadolu’nun dışarıdan buğday ithal ettiğine dikkati çekti. Ürünlerin hasat döneminde dışarıdan ihraç edilen ürünlerle fiyatlarının baskıladığına işaret eden Erdem şu şekilde devam etti: “Biz dünya ticaret örgütünü kabul ettiğimiz andan itibaren ürün fiyatlarının uluslararası mecrada belirlenmesini kabul ediyoruz. Uluslararası tekeller belirledikleri fiyatlarla ülkeye ürün pompalıyorlar. Bu durumda çiftçi kazanamıyor ve toprağını bırakmak zorunda kalıyor.

Çiftçiler topraklarını kiraya veriyor ve dolayısıyla üretimden kopuyor. Bizde kırla kent arasında her zaman bir bağlantı vardı. Kırda üretilen bir ürünü kentteki biri görebiliyordu. Ama artık öyle bir hal aldı ki Amerika Kıtası’nda bize soya, mercimek veya benzeri ürünler geliyor. Ancak biz bu ürünlerin nasıl üretildiğini, ne koşullarda buraya getirildiğini bilmiyoruz veya bu ürünlerin sağlığa uygunluğu konusunda bilgimiz yok. Dolayısıyla hakkında hiçbir şekilde bilgi sahibi olmadığımız ürünleri tüketiyoruz.”

İhraç edilen ürünlerde çok fazla kimyasal madde olduğunu ve dolayısıyla bu ürünlerin geri döndürüldüğünü anımsatan Erdem, şunları söyledi: “Endüstriyel tarımın kimyasal madde kullanımını arttırdığını ifade etti. Erdem, “Üstelik tarım arazilerinde enerji santralleri kuruluyor. Örneğin Alaşehir Ovası’nda ve Aydın coğrafyasında jeotermal enerji santralleri (JES) var. Bu JES’ler havadaki nemi artırıyor.

Çiftçi ürünlerini kurutmakta zorluk çekiyor ve dolayısıyla bu ürünleri kurutmak için kimyasal maddeler kullanıyorlar. Bu ürünler dışarıya gönderildiği zaman her ülkenin kalite standartları değişik olduğu için bizim ürünlerimiz çoğunlukla geri geliyor.  Bu ürünlerin geri döndürülmemesi için endüstriyel üretim tarzından vazgeçilmesi gerekiyor. Haliyle bu geri göndermeler üreticiye zarar veriyor.”

“Küçük çiftçiler hayvancılığı bırakıyor”

Hayvancılığın da ciddi krizler içerisinde olduğunu söyleyen Erdem, hayvancılıkla uğraşan insanların topraklarını terk ettiğinin altını çizdi. Türkiye’de otlakların ve meraların talan edildiğini dile getiren Erdem, şu şekilde konuştu: “Hayvancılıkla uğraşanlar zarar ediyor. Şirketler hayvancılıkta üretime girmiş durumda ve çok büyük alanları alıyorlar.

Bu şirketler büyük destekler alarak kendi hayvanlarını besliyorlar ve kendi ürünlerini üretiyorlar. Küçük çiftçiler bu gelişmelerden dolayı hayvancılığı bırakıyorlar. Hayvan sayımız giderek azalıyor ve bundan dolayı hayvan ve et ithalatı arttı. Hayvancılıkla uğraşanlar kendi yerel ırklarıyla üretim yapamıyorlar, dışarıdan gelen hastalıklı hayvanlarla üretim yapıyorlar.”

(Kaynak: Mezopotamya Ajansı)

Paylaşın

Patronlar Kulübü TÜSİAD’dan İktidara Sert Eleştiriler

TÜSİAD Başkanı Orhan Turan, “Bakan Mehmet Şimşek’in ekonomi programına destek veriyorsak da, ekonomide her şeyin yolunda olduğunu söyleyemeyiz. Enflasyonla mücadelenin hızlanması gerekiyor.” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Artık daha hızlı netice almalıyız. Yoksa stres birikiyor. Enflasyonla mücadelenin maliyetine katlanmak zorlaşıyor. Hem girişimciler için hem çalışanlar için. Sanayici çok zorlanıyor. İhracatçı kan ağlıyor. İthalatın cazibesi artıyor.”

Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) Başkanı Orhan Turan, TÜSİAD Olağan Genel Kurul toplantısında konuştu. Orhan Turan’ın konuşmasından öne çıkan bölümler şöyle: “Depremlerde, yangınlarda, iş kazalarında çok sayıda vatandaşımızı kaybediyoruz. Demek ki, hata, suistimal ve kayırmacılık çok yaygın.

Eleştirel ifadelere ve habercilik faaliyetlerine açılan soruşturma haberleri, çok sıklaştı. 10 küsur sene önceki olaylara, şimdi yeni soruşturmalar açılıyor. Tutuklu milletvekillerine, siyasi parti liderlerine ve belediye başkanlarına sürekli yenileri ekleniyor.

Disiplinsizlik suçuyla teğmenler hakkında ihraç kararı alınıyor. Fakat, deprem, yangın taciz, kadın cinayeti, iş kazası, gibi kamuoyunda infial yaratan nice olayda, ya suçlular bulunmuyor ya da kısa sürede serbest kalıyorlar. Kamuoyu vicdanında suç ve ceza arasında orantısızlık kanaati oluşuyor.

İster seçimle, ister atamayla gelen kamu görevlilerinin görevlerinden alınmasının, yeni örneklerine şahit oluyoruz. Üstelik, yeni yasal düzenlemelerle, kamu görevlilerinin Devlet Denetleme Kurulu tarafından görevden alınması ve TMSF’nin şirketlere kayyum olarak atanması mümkün oluyor.

Yolsuzluk, dolandırıcılık, karaborsa haberlerinin ardı arkası kesilmiyor. Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, galiba artık şirket kurmaktan daha kolay. Kadın cinayetlerinin de, çocuk tacizlerinin de sonu gelmiyor. Nedir bu tırmanma? Biz niye bu hale geldik?

Hangisini ele alsak günlerce, belki de aylarca konuşmak gerekiyor. Tüm bu sorunların arkasında, hukuka olan güvenin sarsılması var. Hep söyledik. Hep söyleyeceğiz. Modern devletin temelinde hukukun üstünlüğü vardır. Tüm vatandaşlar kanun önünde eşittir.

Devlet de hukukla bağlıdır. Her kademede yönetim keyfi değil, hukuk kurallarına göre yapılır. Burada sorun varsa her yerde sorun çıkar. Hukuka güven kalmazsa güvensizlik, istikrarsızlık ve belirsizlik her yere sirayet eder. Sistemik risk oluşur. Günü kurtarmak mümkün olsa da yarınlar tehlike altına girer.

Bakın biz sanayici ve iş insanlarıyız. TÜSİAD üyesiyiz. Ama her şeyden önce insanız, bu ülkenin vatandaşıyız. İnsani değerleri ekonomik değerlerin önüne koyarız. Çocuklarımıza, torunlarımıza daha büyük bir miras değil, daha iyi bir gelecek bırakmak isteriz.

Daha iyi bir geleceği, hukuka güven olmadan kuramayız. Hukukun üstünlüğünü, hemen ve tam olarak tesis etmeden; Ne Ekonomide, ne toplumda, ne iç, ne de dış politikadaki sorunlar çözülebilir.

Ayrıca toplumsal kutuplaşmanın yerini, toplumsal uyuma bırakması, siyasette yumuşama ve siyasi alanın genişlemesi, sorunlarımızın çözümünü mutlaka kolaylaştıracaktır. Bu noktada, terör sorununun kalıcı olarak ortadan kalkması en büyük dileğimizdir.

Ancak şunu da görelim: izlenmekte olan sürecin başarısı ile, hukuk devleti ve demokratik standartların iyileştirilmesi arasında birbirini besleyen karşılıklı bir etkileşim vardır. Biri olmadan diğeri eksiktir. Hukukun üstünlüğünü tesis edersek, tüm sorunlarımızı konuşarak, ortak akılla çözebiliriz.

Sayın Bakan Mehmet Şimşek’in ekonomi programına destek veriyorsak da, ekonomide her şeyin yolunda olduğunu söyleyemeyiz. Enflasyonla mücadelenin hızlanması gerekiyor. Artık daha hızlı netice almalıyız. Yoksa stres birikiyor. Enflasyonla mücadelenin maliyetine katlanmak zorlaşıyor. Hem girişimciler için hem çalışanlar için.

Sanayici çok zorlanıyor. İhracatçı kan ağlıyor. İthalatın cazibesi artıyor. Başka ülkelerde hammaddeyi daha ucuza alan, krediye daha ucuza erişen, enerji ve işçilik maliyetinin toplam maliyetler içindeki payı daha düşük olan rakiplerimizle biz nasıl rekabet edebiliriz?, Bunun matematiği nedir?, Verimlilik farkı bu makası kapamaya yeter mi?

Peki bugün, işimizi nasıl devam ettireceğiz?, Devam ettiremezsek çalışanlarımız ne olacak?, Nüfus artış hızının dramatik biçimde azaldığının farkındayız. Peki bunun verimlilikte çok daha büyük bir artışı gerektirdiğinin ne kadar farkındayız?

Çalışan sayısı artmadan, nitelik yükselmeden, verimlilik hızlanmadan, katma değer artmadan nasıl büyüyeceğiz? Bunu açıklayan bir teori var mı? Hem sanayici mutsuz hem çalışanlar. Hem büyük işletmeler zorlanıyor hem KOBİ’ler. Hem Batıdaki girişimciler yakınıyor hem Doğudakiler. Peki kimin yüzü gülüyor?

Özdemir Asaf ‘Her şeyi zamana bıraktık, zamanımız var mı bilmeden…’ demişti. Artık zamanımızın kalmadığını biliyoruz. Yıllardan beri iklim değişikliğine hazırlanalım diyoruz. Teknolojik dönüşümü kaçırmayalım diyoruz.

Jeostratejik risklere karşı önlem alalım diyoruz. İşgücümüzü ve gençlerimizi çağın ihtiyaçlarına göre yetiştirelim diyoruz. İşgücü açığını kapatmak için önce kadınlarımızı işgücüne katalım diyoruz. Ticaret savaşlarına hazırlanalım, ithalatın değil, ihracatın cazip olduğu bir ekosistem oluşturalım diyoruz. Tarım ve hayvancılığın stratejik önemini hatırlayalım diyoruz.

Dünyada büyük bir değişim yaşanıyorken, önümüzde bir sıçrama fırsatı olduğunu görüyoruz. Bundan yararlanalım diyoruz. Ama enerjimiz boşa gidiyor. Dünyadaki değişimi yakalayamıyoruz. Artık hiçbir şeyi zamana bırakamayız. Bunun için zamanımız kalmadı. Bir an önce enflasyonla mücadelede kalıcı başarıyı sağlayalım. Para politikasını maliye politikasıyla ve yapısal reformlarla destekleyelim.

Sanayiye mutlaka nefes aldırılması lazım. Yatırım, üretim ve ihracat desteklenmeli. Dediğim gibi, neler yapılması gerektiğini defalarca söyledik; ayrıca bugün paylaştığımız bir kitapçık haline getirdik. Çünkü ‘sussak gönlümüz razı değil’.”

Paylaşın

Ramazan Öncesi “Kırmızı Ete” Zam

İstanbul Kasaplar Odası Başkanı Aydın Tüfekçi, karkas et fiyatlarında 15 liralık artışın yaşandığını, bununda tüketiciye 20 – 30 lira arasında yansımasının olacağını söyledi.

Ramazanda et fiyatını sabitlemesi şokunu atamayan kasap esnafı şimdi de artan karkas et fiyatı şokunu yaşıyor. Bazı zincir marketlerin Et ve Süt Kurumu (ESK) ile anlaşarak etin kilosunu 399 TL’den satmasına tepkiler sürüyor. Yerli besici karkas et fiyatlarında artış taleplerini sosyal medya aracılığıyla dillendirmeye başladılar.

İstanbul Kasaplar Odası Başkanı Aydın Tüfekçi, Ekonomim.com’dan Veysel Ağdar‘a yaptığı açıklamada, “Besicilerin et fiyatı artacak beklentisi ile mezbahaya hayvanını kesime göndermedi. Bu da piyasada arz sıkıntısı yarattı. Karkas etin bölgesel bazda kilosu 15 TL artırıldı. 13 Şubat itibariyle de kasaplar uygulamaya başlayacak” dedi. Tüfekçi, karkas ete gelen 15 liralık fiyat artışının tüketiciye yansımasının 20-30 lira olacağını sözlerine ekledi.

Karkas etin kendilerine maliyetin 420 TL olduğunu kaydeden Prestij Et Evi sahibi Samed Burultay, meslek odasının yaptığı bilgilendirme ile 13 Şubat itibariyle karkas etin kilosunun kendilerine 435 TL’ye geleceğini söyledi.

Zaten Ramazanda fiyat sabitlemesi, nedeniyle haftalık 1,5 tonluk satış hacminin yarı yarıya düştüğünü kaydeden Burultay, “Bir hafta önce kilosunu 700 TL’ye sattığım eti 600 TL’ye indirdim yüzüne bakan olmadı. ESK’nın ithal et vermesi küçük esnafın işlerini baltaladı. Karkasın bize maliyeti belli buna işçi, kira ve diğer girdi maliyetlerini koyarsak en az 650-700 TL’ye satmamız gerekiyor” diye konuştu.

Karkas ete yarından itibaren gelecek 15 TL fiyata artışının kendi satış fiyatına 25-35 TL yansıtacağını vurgulayan Burultay, eti ucuzlatmak için ithalatın teşvik edilmesi yerine, yerli üreticiyi destekleyecek projelerin geliştirilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.

Paylaşın

100 Liralık Alım Gücü 35 Liraya Geriledi

2007 yılında, İstanbul’da orta halli hane halkının geliri asgari ücretin 4 katı iken, bu oran 2023 yılında 1,4 düzeyine gerileyerek neredeyse Türkiye ortalaması olan 1 asgari ücret düzeyine indi.

Haber Merkezi / İstanbul’daki hane halkının 2007 yılındaki 100 liralık alım gücü ise, 2023 yılında 35 liraya geriledi.

İstanbul Planlama Ajansı (İPA), “Küreselden Yerele Orta Sınıf ve Gelir Dağılımı” raporunu yayınladı. Raporda öne çıkan bölümler şöyle:

Türkiye’de Orta Sınıfı: Türkiye’de halkın yaklaşık dörtte üçü kendini orta sınıf görmektedir. Halkın çok yüksek oranda kendini orta sınıf görmesi, orta sınıfın toplumda genel kabul gören bir kesimi oluşturmasındandır. Orta sınıfın altında olan kesim, orta sınıf gelir ve değerlerine önem vermektedir.

Türkiye’de reel medyan gelir “Epistemolojik Kopuş” un yaşandığı 2021 sonrası dönemde dramatik biçimde düşmüştür. Bu bağlamda Türkiye’de 2021 sonrası dönemde reel medyan gelirdeki düşüş, Türkiye’de gelir dağılımının uçlara savrulduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü medyan gelir, gelir dağılımının orta nokta değerini gösterir. 2021 ve sonrası dönemdeki yüksek enflasyon, ortanca hanehalkının net reel gelirini erozyona uğratmış ve önemli ölçüde tepedeki bir avuç insana gelir aktarmıştır.

2006 – 2023 Asgari Ücret -Nominal Medyan Gelir karşılaştırması yapıldığında 2007’deki 2,7 oranı 2023’te 1 düzeyine gelmiştir. Yani 2007’de medyan gelir 2,7 kat asgari ücrete eşitken, 2023’te 1 asgari ücrete eşittir. Bu bağlamda, Türkiye’de ortanca yurttaş, asgari ücretle geçinen yurttaş konumuna gelmiştir.

Türkiye’de Medyan Gelir Odaklı analizde TÜİK Mikro Veri Seti kullanılarak OECD tanımlamasına uygun orta sınıf ve diğer sınıf verileri ilk kez bu çalışmada 2006 – 2023 dönemi için oluşturulmuştur. Bu veriler bağlamında, Türkiye’de orta sınıf Covid-19 Pandemisi ve “Epistemolojik Kopuş” dönemi ve sonrasında AB-27, G-7 ve BRICS ülkelerindeki orta sınıftan çok daha fazla güç kaybetmiştir. Orta sınıfta yaşayan haneler, diğer iki uca (alt ve üst sınıf) kaymıştır.

AB-27, G-7 ve BRICS ülkelerinin aksine, Türkiye’de medyan(ortanca) gelire göre orta sınıf içinde en fazla haneyi barındıran gelir grubu, orta sınıfın ortasında yer yer alan orta sınıftır. Ancak bu gruba yakın düşük gelirli orta sınıf ve yoksul hanelerin varlığı dikkate alındığında, yoksul ve her an yoksulluğa düşecek hanelerin toplamı, toplam hanelerin 1/3’ünden fazladır. Orta sınıf içinde en düşük paya sahip olan üst-orta sınıftır.

Orta sınıfta, üst orta sınıfı oluşturan yüksek eğitimli hanelerin gelirinin zaman içinde azalmasına koşut orta sınıfın ortasına düştüğü görülmektedir. Buna karşın, daha düşük eğitimlilerin gelirlerinin artmasının bir sonucu olarak düşük orta sınıftan da orta sınıfın ortasına yöneldiğini görmekteyiz.

Türkiye medyan gelirine göre İBBS 1 bölgesel düzeyde OECD sınıfsal analizi yaptığımızda, ülkenin Dağ – Doğu’su olarak adlandırılabilecek Karadeniz, Doğu ve Orta Anadolu bölgelerindeki hanehalkının önemli kısmının yoksul, her an yoksulluğa düşebilecek kırılgan ve düşük orta sınıfta olduğu verilerce görülmektedir. Diğer yandan, ülkenin Kıyı -Batı’sı olarak adlandırılabilecek İstanbul, Doğu Marmara, Batı Anadolu, Batı Marmara, Akdeniz ve Ege bölgelerindeki hanehalkının orta, üst orta ve üst sınıf olarak adlandırılan kümede olduğu görülmektedir. Dolayısıyla dünyada var olan Kuzey-Güney ya da Doğu-Batı çelişkisi Türkiye’de Kıyı-Batı / Dağ-Doğu Çelişkisi olarak ortaya çıkmaktadır. Bu durum medyan gelir farklılıklarında da açıkça görülmektedir.

TÜİK’in gelir dağılım yönteminde kullandığı gibi, kullanılabilir hanehalkı gelirinin bölgesel net medyan gelire göre sınıfsal olarak dağıttığımızda gelir dağılımında görece bir düzelmenin olduğu görülmektedir. Bu bağlamda daha güçlü bir orta sınıfın varlığı da ortaya çıkmaktadır. Ancak bu yöntem bölgesel gelir farklılıklarını göz ardı eden yöntemdir. Bölgesel medyan gelire göre geliri dağıtığımızda var olan bölgesel gelir uçurumlarını göz ardı edilmektedir. Örneğin Türkiye medyan gelirine göre Kuzeydoğu Anadolu’da yoksul olan hane, Kuzeydoğu Anadolu’nun medyan gelirine göre Üst orta sınıfta yer almaktadır. Bu nedenle çalışmada her iki yöntemle hesaplama yapılmıştır. Böylece çarpıklık çok daha açık görülmektedir.

Türkiye’de yüzdelik dilimler odaklı analizde iki farklı veri seti kullanılma gereksinimi ortaya çıkmıştır. Çünkü TÜİK oluşturduğu veri seti ile World Inequality Database (WID)’in oluşturduğu veri setinin yöntem ve ulaştıkları sonuçlar oldukça farklıdır. Bu çalışmanın önceki bölümlerinde World Inequality Database (WID) verileri ile analiz yapıldığından Türkiye bölümünde de aynı veriler ile analiz yapılmalıdır. Bunun yanında TÜİK B Grubu Mikro Veri 2006 – 2023 Ham verilerinden yaptığımız hesaplamalar bağlamında TÜİK’in oluşturup yayınladığı veriler ile de analiz yapılması gerekmektedir.

World Inequality Database (WID)’e göre Türkiye’de orta sınıfın gelirden aldığı pay, AB-27, G-7 ve BRICS ülkelerinde Brezilya ile birlikte en düşük paya sahip olup, zaman içerisinde de payı giderek düşmüştür. Bu verilere göre üst sınıf gelirin %57’sini almakta ve payı artmaktadır. Alt sınıfın payı ise yaklaşık %12 düzeyinde sabittir.

World Inequality Database (WID)’e göre Gini katsayısı 2002’den 2007’e kadar azalmış ve en düşük düzeyi 57,9’a düşmüş daha sonraki süreçte 60 düzeyinde giderken 2021 sonrasında keskin bir biçimde yükselerek 64,4 düzeyine çıkmıştır. Bu katsayı TÜİK’in bulduğu katsayının %50’den fazlasıdır. Ayrıca Brezilya’dan sonraki en yüksek Gini eşitsizlik katsayısıdır.

TÜİK’in kullandığı yöntemle yaptığı hesaplama sonucu Türkiye’de 2006’dan bu yana alt ve orta sınıfların gelirden aldığı pay ile üst sınıfın gelirden aldığı payda dramatik bir değişiklik görülmemektedir. Ancak orta sınıfın 2014 sonrası azalan payı 2024’te artmış, buna karşılık üst sınıfın artan payı 2024’te düşmüş ve alt sınıfın payı da düşmeye devam etmiştir.

TÜİK’in hesapladığı Gini Katsayısı 2021 sonrası dönemde artmış; ancak 2024’te çok az da olsa azalmış olup, 41,9’dan 41,8’e gerilemiştir. TÜİK Gini Katsayısı 2023’te 41,9 iken; Eurostat Gini Katsayısı 44,2 ve WID 64,4 olup aralarında çok büyük farklılıklar vardır. TÜİK hesaplaması daha eşit bir gelir dağılımını ortaya koyarken, WID çok daha eşitsiz bir gelir dağılımını ortaya koymaktadır.

Türkiye’de İBBS 1’e göre eşdeğer hanehalkı kullanılabilir gelire göre sınıfsal dağılımına bakıldığında, ülkede bölgesel gelir dağılımının önemli derecede bozuk olmadığı gibi bir algı ortaya çıkmaktadır. Bu durum yöntemsel hesaplama odaklı ortaya çıkmaktadır. Medyan gelirde olduğu gibi yüzdelik dilimlerde de dağılım bölgesel bazdaki ortalamalar bağlamında gerçekleşmektedir. Türkiye ortalamaları ile bölgesel yüzdelik dilimler oluşturulduğunda tablonun farklılaşacağı açıktır. Bu tür bir hesaplamada bile, gelirin sınıfsal dağılımında bölgesel farklılıklar ortaya çıkmaktadır. Diğer yandan, tüm bölgelerde gelirden en fazla payı nüfusun %40’lık kesimini oluşturan orta sınıf almaktadır. Ülkenin yarı nüfusunu oluşturan alt sınıf ise Doğu Karadeniz ve Ortadoğu Anadolu bölgeleri dışında en az geliri alan bölgelerdir.

Bölgesel Gini katsayıları incelendiğinde, gelirin görece en adaletli dağıtıldığı bölge Ortadoğu Anadolu iken en adaletsiz dağıtıldığı bölge İstanbul’dur. Nitekim Ortadoğu Anadolu bölgesinin Gini eşitsizlik katsayısı 32,5 iken İstanbul’unki 42,8’dir. Diğer yandan görece zengin ve medyan geliri yüksek bölgeler daha eşitsiz gelir dağılımına sahipken görece yoksul olan ve medyan geliri düşük olan bölgelerin daha adil gelir dağılımına sahip olduğu görülmektedir. Bu durum TÜİK’in her bölgenin medyan, ortalama gelirini dikkate alarak analiz yapmasından ileri gelmektedir. Türkiye medyan ya da ortalama değerler dikkate alınarak hesaplama yapılsa bu durum değişecektir.

Türkiye’de servetin sınıfsal dağılımı incelendiğinde servetin üst sınıfta toplandığı ve gelirde olduğu gibi, zaman içinde orta ve alt sınıftan üst sınıfa servet transferi yapıldığı görülmektedir.

Covid 19 Pandemisi ve Epistemolojik Kopuş alt ve orta sınıftan üst sınıfa gelir ve servet transferini hızlandırmıştır.

Türkiye’de emeğin GSYİH’den aldığı pay 2004-2016 aralığında artmıştır; ancak 2019 sonrası dönemde azalmış; 2023’te yükselmiştir. GSYİH artarken işgücü ödemelerinin payının azalması ülkedeki çok önemli kitlenin yoksullaşması ve daha eşitsiz hale gelmesi sonucunu ortaya çıkarmaktadır.

Emeğin kendi içinde dağılımına bakıldığında üst orta sınıfın zaman içinde pay kaybettiği, buna karşılık düşük nitelikli işçi sınıfı, nitelikli işçi sınıfı ve orta sınıfın emek gelirleri payının arttığını görülmektedir. Bu da zaman içinde üst orta sınıf ile orta sınıfın daha da yoksullaştığını göstermektedir.

Türkiye’de iş gücünün saatlik kazancının eğitim düzeyine göre ayrıştırılıp işçi başına çıktı ile karşılaştırıldığında, çalışmada incelenen ülke gruplarından oldukça farklı sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Diğer ülkelerin aksine, Türkiye’de eğitim düzeyi yükseldikçe, iş gücünün saatlik kazanç artışı görece düşmektedir. Diğer yandan, Türkiye’de eğitim durumuna göre esas iş kazançları da benzer bir sonucu ortaya çıkarmaktadır. Türkiye’de en fazla geliri reel olarak artan okur yazar olmayan kesim iken, en düşük reel gelir artışı sağlayan kesim de yüksek öğretimli kesimdir.

Türkiye’de, BRICS ülkelerine benzer biçimde, verimlilik artışı ile ücretler arasındaki ilişki oldukça zayıftır. Bu bağlamda, Türkiye’de oluşan artık(surplus) firmalarda kalmakta ve firma sahiplerinin cebine girmekte; emek payını alamamaktadır. Bu hem emeğin GSYİH içindeki payının azalması hem de üretim yapısına da bağlı olarak nitelikli emek yerine niteliksiz emeğin önem kazanması sonucunu ortaya çıkarmaktadır. Böylesi bir ortamda, firmaların reel net karı aşırı düzeyde artmıştır.

Türkiye’de orta sınıfı oluşturan nitelikli emeğin refah kaybının çok önemli oranda arttığı görülmektedir. Dolayısıyla bu durum önemli derecede güçsüzleşen ve refah kaybı yaşayan bir orta sınıfın ortaya çıkmasına neden olmuştur.

İstanbul’da Orta Sınıf: Türkiye’de sigortalı çalışan nüfusun yaklaşık dörtte biri İstanbul’da yaşamaktadır. İstanbul’da sigortalı çalışanların aylık kazancı asgari ücretin yaklaşık 2,5 katıdır. çalışma çağındaki nüfus değerlendirildiğinde ise lise altı eğitime sahip nüfusun oranının azaldığı, yüksek öğrenimlilerin oranının arttığı görülmektedir. Bu veriler bağlamında İstanbul’un, çalışan orta sınıfın merkezi olduğu ortaya çıkmıştır.

İstanbul’da medyan gelir, 2006’dan 2021’e kadar Türkiye medyan gelirine yaklaşmıştır. Epistemolojik Kopuş ve sonrasında ise ıraksamıştır. 2006-2024 dönemi olarak baktığımızda ise yaklaşmıştır.

İstanbul’daki medyan hanenin görece refah kaybının Türkiye’den çok daha fazla olduğu ortaya çıkmıştır. Diğer yandan, Türkiye’de ve İstanbul’da reel medyan gelir 2006 yılına göre düşmüştür; ancak düşüş İstanbul’da daha fazla olmuştur. Dolayısıyla İstanbul’daki ortanca hanehalkı Türkiye’dekinden daha fazla refah kaybına uğramıştır.

2007’de İstanbul’daki ortanca hane halkının geliri asgari ücretin 4 katı iken, bu oran 2023’te 1,4 düzeyine inmiş olup neredeyse Türkiye ortalaması olan 1 asgari ücret düzeyine gelmiştir. İstanbul’daki hane halkının 2007’deki 100 TL’lik alım gücü 2023’te 35 TL’ye gerilemiştir.

İstanbul’daki hane halkı gelirinin, Türkiye’deki medyan gelire göre OECD sınıflaması yapıldığında İstanbul’daki hane halkının yaklaşık %58’inin orta sınıf olduğu görülmektedir.

İstanbul’daki hane halkı geliri Türkiye medyan gelirine göre değil de kendi medyan gelirine göre sınıfsal dağıtıldığında orta sınıfın payının %54,5 olduğu görülmektedir. Aynı zamanda, görece üst ve orta sınıfta yaşayan hanehalkı oranı düşerken, yoksul ve yoksulluğa düşme riski olan kırılgan hanehalkı oranı yükselmektedir. Orta sınıfın kendi içinde bölünmesinde de aynı durum geçerlidir. Nitekim, üst orta ve orta sınıf daha düşük oranlara sahipken alt orta sınıfın oranı daha yüksektir. Dolayısıyla bu yöntemde İstanbul’da daha zayıf bir orta sınıf yanında daha da kırılgan bir orta sınıfı tanımlanmaktadır. Bunun nedeni İstanbul medyan gelirinin Türkiye Medyan gelirinden yüksek olmasıdır.

TÜİK’in en son yayınlanan Gelir Dağılım İstatistikleri 2024 verileri dikkate alındığında yüzdelik dilimler çerçevesince orta sınıf olarak görülen orta %40’lık dilim en yüksek payı almakla birlikte, pay kaybeden bir sınıftır. Diğer yandan, üst sınıf olarak nitelendirilen tepe %10’luk kesimin gelirden aldığı pay yükselmektedir. Öyle ki 2020 yılında bu iki sınıfın pay neredeyse aynı düzeye gelmiştir. Aynı zamanda üst sınıf ile alt sınıf arasındaki oran farkı da 2014 sonrası dönemde açılmıştır. Farkın artmasında alt sınıfın aldığı payın azalmasına karşın, üst sınıfın aldığı payın artması etkilidir.

Gini eşitsizlik katsayısı Türkiye ile İstanbul karşılaştırıldığında 2015 yılına kadar İstanbul’da Gini eşitsizlik katsayısı artarken, Türkiye Gini eşitsizlik katsayısı azalmış ve 2015 yılında aynı eşitsizlik katsayısı oluşmuştur. 2015 sonrasında ise 2020’e kadar İstanbul ile Türkiye Gini eşitsizlik katsayısı arasındaki fark açılmış olmasına karşın 2023’teki keskin düşüş ile yeniden katsayılar birbirine çok yakın hale gelmiştir.

İstanbul ve Türkiye Gini eşitsizlik katsayılarındaki bu değişim, İstanbul’un kendi içindeki eşitsizliğinin, 2015 ve 2023 yılları dışında, Türkiye’dekinden daha fazla olduğunu göstermektedir.

İstanbul’un eşitsizliği hesaplanırken Türkiye ortalaması kullanılması durumunda, tıpkı Türkiye’nin eşitsizliği artacağı gibi, İstanbul’da eşitsizliğin çok daha artacağı görülmektedir.

Paylaşın

Mehmet Şimşek, Hayat Pahalılığının Nedenini Buldu: Kiralar

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, hayat pahalılığına dikkat çekerek, “Nüfusumuzun yaklaşık yüzde 82.7’si şehirlerde yaşıyor. Bence en önemli hayat pahalılığı bileşeni kiralar burada. Ev sahipliği oranı yüzde 56’larda. Son yıllarda gerek konut fiyatlarının hızlı yükselmesi, gerekse kiraların hızlı yükselmesiyle vatandaşımızın hayat pahalılığından kastı kira oluyor” dedi.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, tv100’de katıldığı programda soruları yanıtladı. Hayat pahalılığına dikkat çeken Şimşek, kira artış oranının bunun en önemli nedeni olduğunu söyledi. Şimşek, şu ifadeleri kullandı:

“Hayat pahalılığı Türkiye’nin şuanda karşı karşıya olduğu en önemli ekonomik sorun. Nüfusumuzun yaklaşık yüzde 82.7’si şehirlerde yaşıyor. Bence en önemli hayat pahalılığı bileşeni kiralar burada. Ev sahipliği oranı yüzde 56’larda. Son yıllarda gerek konut fiyatlarının hızlı yükselmesi, gerekse kiraların hızlı yükselmesiyle vatandaşımızın hayat pahalılığından kastı kira oluyor. Burada konut arzını artıracak ciddi bir çaba içindeyiz. Bir taraftan deprem bölgesinde bir inşa çalışması var. Bunun da dışında sosyal konutlar, yerinde dönüşüm, kentsel dönüşüm, tüm bu konularda bütçeden çok ciddi bir destek veriyoruz. Ben inanıyorum ki birkaç yıl içinde çok ciddi bir sosyal konut seferberliğine gireceğiz. Devletimizin desteklediği ve vatandaşımızın çok rahat erişebileceği konutlardan bahsediyoruz.

Bu enflasyonla mücadelede en önemli başlıklarımızdan. Diğer bir başlık ise gıda arzı. Türkiye’de tarımsal üretimde iyiyiz ama tarladan nihai tüketiciye ürün giderken abartılı fiyat artışları var. Bir sürü aracı şirket kurulup fiyatları katlıyorlar. Olay sadece lojistik meselesi ve fire meselesi değil. Konu tarladan markete ulaşana kadar bir sürü aracının olması ve bunların bir kısmının da suni yani fiyatların şişirilmesi için bunların yapılması.”

Bakan Şimşek, “Vatandaşımız müsterih olsun, köklü çözümün peşindeyiz” dedi ve sözlerini şöyle sürdürdü: Enflasyon adaletsiz bir vergi gibidir. Özellikle sabit ve dar gelirlileri vurur. Enflasyon en büyük kötülüktür. Mutlaka enflasyonla mücadele edilmelidir. Vatandaşımız müsterih olsun, köklü bir çözüm peşindeyiz. Bütün dünyada mücadele bir zaman alıyor. Pandemi sonrası Avrupa ve Amerika’da da enflasyonda artış görüldü. Yüzde 9-10’lara çıkan enflasyonu 2-3’e düşürmeleri 3 yıldan fazla süre aldı. Bizim dezenflasyon programımız 2023’ün 2. yarısında başladı ve daha 2 yılını doldurmadı. Enflasyondaki düşüş sürecek.”

Ekonomideki kayıtdışılığa dikkat çeken Şimşek, şu vurguları yaptı: “Kayıt dışılık Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri. Sadece bu bir gelir kaybı meselesi değil. Türkiye’de vergi oranlarını artırmaktansa artık tamamen kayıt dışı çalışan işletmeleri kayıt altına alarak bütçe açığını azaltmak istiyoruz. 2025’te kapısını çalmayacağımız hiçbir mükellefin olmayacağını ilan etmek istiyorum. Bu dönemin en önemli özelliği sürekli sahada olacağız. Denetimlerimizi ölçek gözetmeksizin gerçekleştiriyoruz.

2024’te başladık buna. 1.2 milyon denetim uygulaması yaptık. Sonuç da almaya başladık. Bu yıl bunu katlamak istiyoruz. Özellikle Maliye’de bazı birimleri kapatıp oradaki elemanlarımızı kurslara tabi tutup sahada kullanacağız. Tüm OSB’lerin, hallerin, sanayilerin giriş çıkışlarına çadır kuracağız tabiri caizse. Her sektörde istisnasız kayıt dışılık görüyoruz.”

“Enflasyondaki düşüş sürecek”

Bakan Şimşek, enflasyonla mücadele konusunda ise şu değerlendirmelerde bulundu: “Üç aşağı beş yukarı 3,5-4’lük bir enflasyon bekleniyordu. Burada tek seferlik denilebilecek rakamlar var. TÜİK burada sepet ağırlıklarını değiştirdi ve buradan bir ilave enflasyon geldi. Yine geçtiğimiz yılın son çeyreğinde üzerinde çalışılan sağlıkta birkaç yıldır muayene fiyatlarında bir değişiklik olmamıştı, buradaki değişikliklerin de 0,6’lık bir etkisi oldu. Belediyelerin şebeke suyuna yaptığı zammın etkisi var 0,4 puanlık. Bütün bunlar dikkate alındığında enflasyonun ana hedefteki düşüşünde bir değişiklik yok. Yani 2023’ün sonunda yüzde 65 olan enflasyon, geçen sene yüzde 44’e, bu yıl ise yüzde 24’e düşmesini öngörüyoruz.

Enflasyondaki düşüş fiyatların düşüşü olarak algılanmamalı ama. Fiyatların artış hızının yavaşlaması olarak okunmalı.  Temel mallara bakıldığında yüzde 24, gıdayı da katarsanız mal enflasyonu yüzde 33.6. Burada yüksek olan hizmet enflasyonu. Genelde tüm ülkelerde hizmet enflasyonu gecikmeli düşüyor. Çünkü hep geçmiş enflasyon baz alınıyor.  Ocak ayında kira artışına bakıldığında yıllık yüzde 100’ün üzerinde, eğitimde de keza böyle. Bu kalemler yüksek çünkü geçmiş enflasyonu baz alıyor. Bunun için önümüzdeki dönemde kararlı bir şekilde programımızı uygulayarak bu sene enflasyonu yüzde 30’un altına çekmeyi ve gelecek sene ise tek hanelere doğru yaklaşmayı planlıyoruz. Enflasyondaki düşüş sürecek. Ocak ayı enflasyonu, enflasyonla mücadeleye ilişkin kurgumuzu etkilemedi.”

Paylaşın