İngiltere, Kanada ve Avustralya Filistin’i Tanıdı

Filistin’in uluslararası diplomasi sahnesindeki konumunu güçlendirecek kritik adımlar atılmaya devam ediyor. İngiltere, Kanada ve Avustralya Filistin’i resmen tanıdı.

Haber Merkezi / Bu hamle, Gazze’de yaşanan insani kriz sürerken İsrail hükümeti üzerinde baskı oluşturma çabası olarak değerlendiriliyor.

Filistin devletinin varlığı, çoğunluğu on yıllar önce olmak üzere, 193 BM üyesinin yaklaşık 150’si tarafından kabul edilmiş durumda. ABD ve diğer Batılı ülkeler, uzun süredir devam eden Orta Doğu ihtilafını çözüme kavuşturacak nihai bir anlaşmanın Filistin devletini de içermesi gerektiğini savunarak bundan kaçındı.

İngiltere Başbakanı Kier Starmer, sosyal medya hesabından yayımladığı video mesajında “Ortadoğu’da büyüyen dehşet karşısında, barış ve iki devletli çözüm ihtimalini hayatta tutmak için harekete geçiyoruz. Bu yaşayabilir bir Filistin devletinin yanında güvenli ve İsrail demek ve şu an ikisine de sahip değiliz” dedi.

Daha sonra Filistin devletinin “tanınma zamanının geldiğini” vurgulayan Starmer, “Dolayısıyla bugün barış ve iki devletli çözüm umudunu canlandırmak için bu büyük ülkenin başbakanı olarak Birleşik Krallık’ın resmen Filistin devletini tanıdığını net bir şekilde duyuruyorum” dedi.

Starmer ayrıca bunun “Hamas için bir ödül olmadığını” çünkü ilanın aynı zamanda “Hamas’ın geleceği, hükümette ve güvenlik bir rolu olmayacağı anlamına geldiğini” vurguladı.

Kanada da Filistin devletini tanıyan ilk G-7 üyesi ülke oldu. Kanada Başbakanı Mark Carney “Kanada Filistin devletini tanıyor” dedi. Carney sosyal medya paylaşımında “Kanada Filistin devletini tanıyor ve hem Filistin devleti hem de İsrail devleti için barış dolu bir gelecek vaadini gerçekleştirmek için ortaklımızı sunuyoruz” ifadelerini kullandı.

Avustralya’nın, bugünden itibaren bağımsız ve egemen Filistin Devleti’ni tanıdığını bildiren Başbakan Anthony Norman Albanese, “Avustralya böylece Filistin halkının hakkı olan ve uzun zamandır hedeflediği amaçlarını tanımaktadır.” ifadesini kullandı.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Kanada ve Avustralya’nın kararını “terörü ödüllendirmek” şeklinde niteledi. Netanyahu, bu tür adımların Gazze’de ateşkesi ve rehinelerin serbest bırakılmasını zorlaştıracağını savunarak, “İsrail’in varlığını tehlikeye atan bir cihatçı devletin önünü açıyorlar” dedi.

Tanımanın Filistin açısından sonuçları ne ?

Filistin Devleti’nin İngiltere, Kanada ve Avustralya tarafından tanınması, otomatik olarak büyükelçiliklerin açılması ve büyükelçilerin değişimi anlamına gelmiyor. Gerçekte, diplomatik temsilin düzeyi daha çok devletler arasında aşama aşama müzakere edilecek.

Dolayısıyla üç ülkenin daha Filistin devletini tanımasının, Birleşmiş Milletler’deki statüsü üzerinde de hiçbir etkisi olmayacak. Filistin, 2012 yılından bu yana BM üyesi olmayan “gözlemci devlet” statüsüyle toplantılara katılıyor.

Filistin’in “üye devlet” statüsünün kabul edilmesine yalnızca Güvenlik Konseyi karar verebiliyor. Bu yöndeki bir öneri de masaya yatırılmış ve birkaç hafta önce Amerika’nın vetosu ile engellenmişti.

Bu nedenle Madrid, Dublin ve Oslo’nun, üçlü ve eşzamanlı tanınması, her şeyden önce siyasi bir jest. İsrailli liderlere, İsrail ile Filistin arasında iki devletli çözüm fikrini yeniden teyit etmeleri yönünde bir mesaj.

Ayrıca bu güne kadar güney ülkeleri tarafından tanınan Filistin devletinin Oslo ve Dublin gibi kuzey başkentleri tarafından da tanıması önemli bir aşama olarak tanımlanıyor.

Paylaşın

Taliban, Kadın Yazarların Kitaplarını Yasakladı

4 yıl önce Afganistan’da yönetimi ele geçiren Taliban, ülkedeki üniversitelerde kadın yazarların kitaplarını “Taliban ve şeriat politikalarına aykırı” olduğu gerekçesiyle yasakladı.

Üniversitelerde ayrıca 18 dersin artık okutulamayacağı bildirildi. Bir Taliban yetkilisi, bu derslerin “şeriatın ilkeleri ve sistemin politikalarıyla çeliştiğini” söyledi. insan hakları ve cinsel taciz dersleri de yasak kapsamına alındı.

Bu hafta içinde Taliban’ın lideri, “ahlaksızlığı önlemek” gerekçesiyle en az 10 vilayette fiber optik interneti yasakladı. Taliban yönetiminin kararları en çok kadın ve kız çocuklarının hayatını etkiledi. Kararlar kapsamında kız çocuklarının altıncı sınıf sonrası için eğitim hakları ellerinden alındı, 2024 sonunda ise gizlice ebe kurslarının kapatılmasıyla mesleki eğitim yolları da kapandı.

Şimdi ise doğrudan kadınlarla ilgili dersler hedef alındı. Yasaklanan 18 dersin altısı kadınlara dair. Dersler arasında toplumsal cinsiyet ve kalkınma, iletişimde kadının rolü ve kadın sosyolojisi de bulunuyor. Kitapları inceleyen kuruldan bir üye, BBC Afganistan’a yaptığı açıklamada kadın yazarların kitaplarının yasaklandığını doğruladı.

Bianet’in aktardığına göre; Taliban öncesi dönemde adalet bakan yardımcılığı yapan ve kitapları yasaklanan yazarlardan biri olan Zakia Adeli, karara şaşırmadığını söyledi: “Taliban’ın son dört yılda yaptıklarını düşününce müfredata müdahale etmeleri uzak bir ihtimal değildi. Kadınların eğitim görmesine izin verilmiyorsa onların görüş, fikir ve yazılarının da bastırılması doğaldır.”

Taliban dört yıl önce iktidara dönmesinin ardından temel hak ve özgürlüklere dair birçok kısıtlama getirdi.

Taliban ve Afganistan

Taliban Afganistan’da yönetimi elinde bulunduran Diyubendi İslamcı hareket ve askeri organizasyondur. Kendilerine Afganistan İslam Emirliği demekte olup ülke içinde bir savaş (veya cihat) sürdürmüştür.

İslam şeriatını yayma amacıyla Molla Muhammed Ömer tarafından 1994 yılında kurulan Taliban’ın 2016’dan beri lideri Mevlevi Hibetullah Ahundzade’dir.

Taliban, 1996’dan 2001’e kadar, Afganistan’ın kabaca dörtte üçüne hükmetmiş ve kendilerine göre yorumladıkları şeriatı uygulamıştır.

1994 yılında Afgan İç Savaşı’nın önde gelen gruplarından biri olarak ortaya çıkmıştı ve büyük ölçüde Afganistan’ın doğu ve güneyindeki Peştun bölgelerindeki geleneksel İslami okullarda (medreselerde) eğitim görmüş ve Sovyet-Afgan Savaşı’nda savaşmış öğrencilerden (talebe) oluşmaktaydı.

Muhammed Ömer’in önderliğindeki hareket, Mücahid liderlerinden aldığı güçle Afganistan’ın çoğu bölgesine yayıldı. 1996’da totaliter Afganistan İslam Emirliği kuruldu ve Afganistan’ın başkenti Kandahar’a transfer edildi. 11 Eylül saldırılarının ardından Aralık 2001’de Amerikan liderliğindeki Afganistan işgaliyle devrilene kadar ülkenin çoğunu kontrol etti.

En etkin dönemlerinde, Taliban hükûmeti diplomatik olarak yalnızca Pakistan, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri tarafından tanındı. Grup daha sonra Afganistan Savaşı’nda Amerikan destekli Hamid Karzai yönetimine ve NATO liderliğindeki Uluslararası Güvenlik Destek Gücü’ne karşı bir direniş hareketi olarak yeniden bir araya geldi.

Taliban, birçok Afgan’a uygulanan sert muameleyle sonuçlanan şeriat yorumu nedeniyle uluslararası alanda kınandı. 1996’dan 2001’e kadar olan iktidarları sırasında, Taliban ve müttefikleri Afgan sivillere karşı katliamlar gerçekleştirdi, açlıktan ölmek üzere olan 160.000 sivile Birleşmiş Milletler’in gıda tedarikini engelledi ve yakıp yıkma taktiği uyarınca geniş ve verimli toprakları yakarak on binlerce evi yok etti.

Taliban, Afganistan’ı kontrol ederken, insanları veya diğer canlıları tasvir eden resimler ve filmler ile def haricinde bir enstrümanın kullanıldığı müziği yasakladı, kadınların okula gitmesini engelledi, kadınların sağlık hizmetleri dışındaki işlerde çalışmasını yasakladı (erkek doktorların kadınları görmesi de yasaklandığı için) ve kadınların dışarıda bir erkek akraba ile dolaşmalarını ve burka giymelerini zorunlu kıldı.

Belirli kuralları çiğneyen kadınlar alenen kırbaçlandı veya idam edildi. Dini ve etnik azınlıklar, Taliban yönetimi altında ağır bir şekilde ayrımcılığa uğradı.

Birleşmiş Milletler’e göre, 2010’da Afgan sivil ölümlerinin %76’sından, 2011 ve 2012’de ise %80’inden Taliban ve müttefikleri sorumluydu. Kültürel soykırıma da girişen Taliban, Bamyan’ın 1500 yıllık Buda heykelleri de dahil olmak üzere çok sayıda anıtı yok etmiştir.

Taliban’ın ideolojisi; Diyubendi köktendinciliği ve militan İslamcılığın, Peştunvali olarak bilinen Peştun sosyal ve kültürel normlarıyla birleştirilmesine dayanan “yeni” bir şeriat hukuku biçimi olarak tanımlanmıştır.

Uluslararası topluluklar ve Afgan hükûmeti; sıklıkla Pakistan’ın Servislerarası İstihbarat’ını ve ordusunu; kuruluşunda, iktidarda oldukları süre boyunca ve direniş süreci boyunca Taliban’a destek sağlamakla suçlamıştır.

Pakistan ise 11 Eylül saldırılarından sonra gruba yönelik tüm desteğini kestiğini belirtmiştir. 2001 yılında, El Kaide lideri Usame bin Ladin komutasındaki 2.500 Arap’ın Taliban için savaştığı bildirilmiştir.

2020’nin Şubat ayında Trump yönetimi, 1 Mayıs 2021 itibarıyla tüm Amerikan güçlerinin Afganistan’dan çekileceğine dair Taliban ile anlaşma imzaladı.

Karşılığında Taliban, El Kaide gibi terörist gruplarıyla bağlantısını kesecek, şiddeti azaltacak ve Amerika destekli Afgan hükûmetiyle müzakere edecekti. Her iki taraf da bu anlaşmanın şartlarını tam olarak yerine getirmese de, çekilme başladı.

15 Ağustos 2021’de Kabil’in düşmesiyle Taliban, Afganistan yönetimine tekrar sahip oldu.

Paylaşın

İran’da 3 Yılda 2 Bin 910 Kişi İdam Edildi

İran’da son 3 yılda  2 bin 910 kişinin idam edildiği açıklandı. İdam edilenler arasında 83 kadın, 37 siyasi tutsak, 14 gösterici ve 18 yaşının altındaki 4 çocuk bulunuyor.

İran İnsan Hakları Örgütü Başkanı Mehmud Emiri Muqedem, son 3 yılda İran’da 2 bin 910 kişinin idam edildiğini açıkladı. Veriler, Tahran’da “ahlak polisi” tarafından katledilen Jina Amini’nin katledilişinin üçüncü yıl dönümü dolayısıyla paylaşıldı. Emiri’nin aktardığı bilgilere göre; 26 Eylül 2022’den bu yana idam edilenler arasında 83 kadın, 37 siyasi tutsak, 14 gösterici ve 18 yaşının altındaki 4 çocuk bulunuyor.

Aynı dönemde, 2022’deki gösterilerde 551 kişi hayatını kaybetti, bunlardan 68’i çocuktu. Çok sayıda kişinin güvenlik güçlerinin doğrudan ateş açması sonucu yaşamını yitirdiği, baskı amacıyla özellikle kadınların hedef alındığı vurgulandı. Özellikle Sistan – Belucistan eyaletine bağlı Zahedan’da düzenlenen protestolarda 104 kişi katledildi; bunların 14’ü çocuk, 4’ü kadın olarak kayda geçti.

Açıklamada, Jina Amini’nin ölümünün ardından idamların belirgin şekilde arttığına dikkat çekilerek, bu uygulamaların toplumda korku yayma ve muhalefeti bastırma amacı taşıdığı ifade edildi. İdam cezasına çarptırılanların işkence ve kötü muameleye maruz kaldıkları, adil yargılanma haklarının ihlal edildiği belirtildi.

Açıklamada, İran’daki idamların, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından bağımsız bir soruşturma ile incelenmesi gerektiği çağrısı yapıldı.

(Kaynak: MA)

Paylaşın

Dünya Genelinde Her On Çocuktan Biri Obez

2000 yılından bu yana 5-19 yaş aralığındaki çocuklarda düşük kilolu olma oranı yüzde 13’ten yüzde 9,2’ye gerilerken, obezite oranı yüzde 3’ten yüzde 9,4’e yükseldi.

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) 190’dan fazla ülkeden toplanan verilere dayandırdığı raporunu açıkladı. Okul çağındaki her 10 çocuktan 1’i obeziteden etkilendiği ortaya konuldu.

Çocuklarda obezite oranı, Sahra Altı Afrika ve Güney Asya hariç dünyanın tüm bölgelerinde düşük kilolu olma oranını geçti. Obeziteden etkilenen 188 milyon çocuk, yaşamı tehdit eden hastalıklara yakalanma riskiyle karşı karşıya bulunuyor.

2000 yılından bu yana 5-19 yaş aralığındaki çocuklarda düşük kilolu olma oranı yüzde 13’ten yüzde 9,2’ye gerilerken, obezite oranı yüzde 3’ten yüzde 9,4’e yükseldi.

Raporda; şeker, rafine nişasta, tuz, sağlıksız yağlar ve katkı maddeleri oranı yüksek aşırı işlenmiş gıdaların ve fast food yiyeceklerin, çocukların beslenme alışkanlıklarını kişisel tercihlerden ziyade sağlıksız gıda çevreleri aracılığıyla şekillendirdiği uyarısında bulunuyor. Bu ürünler hem mağazalarda hem okullarda yaygınken, dijital pazarlama da gıda ve içecek sektörünün genç kitlelere güçlü bir şekilde ulaşmasına imkân sağlıyor.

UNICEF İcra Direktörü Catherine Russell, obezitenin çocukların sağlığı ve gelişimini etkileyebilen bir endişe kaynağı olduğunu vurgulayarak, aşırı işlenmiş gıdaların giderek daha fazla meyve, sebze ve proteinin yerini aldığına dikkati çekti.

Raporda ayrıca, hükümetlere ve sivil toplum kuruluşlarına, çocukların besleyici gıdalara erişiminin sağlanması için önlem alınması çağrısı yapıldı.

Paylaşın

İsrail, Katar’da Hamas’ın Üst Düzey Liderlerini Hedef Aldı

İsrail, Katar’ın başkenti Doha’da Hamas’ın üst düzey liderlerini hedef aldığını açıkladı. Hedefler arasında Hamas Siyasi Büro Başkan Vekili Halil el-Hayya da vardı.

Haber Merkezi / Halid Meşal de dahil olmak üzere Doha’da birçok Hamas lideri bulunuyor.

İsrail, geçen temmuz ayında Tahran’da Hamas’ın siyasi lideri İsmail Haniye’yi suikastle öldürmüştü. Geçen ekim ayında ise Hamas’ın bir başka önemli ismi Yahya Sinwar, Gazze’de İsrail güçleriyle girdiği çatışmada öldürülmüştü.

İsrail, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, “Yıllardır Hamas lider kadrosunun bu üyeleri terör örgütünün operasyonlarına liderlik etti ve 7 Ekim’deki acımasız katliamdan doğrudan sorumlular. Ayrıca İsrail devletine karşı savaşı yönetiyorlardı” ifadelerine yer verdi.

Katar Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mejid el Ensari, sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamada, “Katar Devleti, Katar’ın başkenti Doha’da Hamas’ın siyasi bürosunun bazı üyelerinin kaldığı meskun mahali hedef alan korkakça İsrail saldırısını güçlü bir şekilde kınıyor” dedi.

Katar, ABD’nin NATO dışındaki önemli müttefiklerinden biri. İsrailli bir yetkili, ABD yetkililerini operasyondan haberdar ettiklerini ve Beyaz Saray’ın yeşil ışık yaktığını açıkladı.

Olayda can kaybı ya da yaralı olup olmadığına ilişkin resmi bir açıklama yapılmazken, İsrailli bir yetkili, saldırıların Hamas yöneticilerini hedef aldığını dile getirdi.

Paylaşın

BM: Afrika, IŞİD’in Merkez Üssü Haline Geldi

Özellikle Batı Afrika’daki Burkina Faso, Mali ve Nijer gibi ülkelerde etkinlik kazanan IŞİD’in, bu bölgede 8 bin ila 12 bin arasında silahlı militanı olduğu tahmin ediliyor.

20 Ağustos 2025 tarihinde toplanan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, BM Terörle Mücadele Ofisi’nin hazırladığı IŞİD (Irak Şam İslam Devleti) raporunu masaya yatırdı.

Raporda, örgütün küresel tehdit olarak varlığını sürdürdüğünü ve taktiklerini modern dünyaya adapte ettiği belirtildi.

Raporda IŞİD’in propaganda, finansman ve yeni üye kazanma süreçlerinde yapay zeka ve sosyal medya platformlarını aktif olarak kullandığı aktarıldı.

Terörle Mücadele Komitesi İcra Direktörlüğü’nden Natalia Gherman, “IŞİD’in yapay zekayı kendi etki alanını genişletmek için kullanması, bu tehdide karşı daha yenilikçi yöntemler geliştirme zorunluluğunu doğuruyor” dedi.

Raporda ayrıca, örgütün gelecekte daha karmaşık siber saldırılar düzenlemek amacıyla siber güvenlik uzmanları devşirmeye çalıştığı da belirtildi.

BM raporuna göre, IŞİD’in coğrafi ağırlık merkezi Ortadoğu’dan Afrika’ya kaymış durumda. Özellikle Batı Afrika’daki Burkina Faso, Mali ve Nijer gibi ülkelerde etkinlik kazanan örgütün, bu bölgede 8 bin ila 12 bin arasında silahlı militanı olduğu tahmin ediliyor.

BM Genel Sekreter Temsilcisi Vladimir Voronkov ise “Afrika, IŞİD’in terör propagandası ürettiği ve yabancı savaşçıları kendine çektiği bir merkez haline geldi” ifadelerini kullandı.

Ayrıca Nijerya ve Libya’da yakalanan militanların, kıta genelinde IŞİD’e bağlı karmaşık lojistik ve finansal ağların varlığını itiraf ettiği vurgulandı.

Örgütün zayıflatıldığı düşünülse de, Irak ve Suriye’de hâlâ yaklaşık 3 bin silahlı militanının bulunduğu ve bölgedeki güvenlik boşluklarından faydalanarak gizli operasyonlar düzenlediği belirtildi.

Rapor, Suriye’nin kuzeydoğusunda bulunan ve çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan yaklaşık 35 bin kişinin yaşadığı kampların durumuna da dikkat çekti.

BM, bu kampların zorlu yaşam koşulları nedeniyle “radikalleşmenin beşiği” haline gelme riski taşıdığı uyarısında bulundu.

Raporda, IŞİD’in Horasan kolunun (IŞİD-H) yaklaşık 2 bin militanıyla Afganistan ve Orta Asya ülkeleri için en ciddi tehditlerden biri olmaya devam ettiği kaydedildi.

BM, sadece liderleri hedef almanın IŞİD’i bitirmek için “yeterli olmadığını” belirterek, örgütün ideolojisinin yayılmasına neden olan temel sorunların çözülmesi ve “gençlerin radikalleşmesini önleyecek” kapsamlı stratejilerin geliştirilmesi gerektiğinin altını çizdi.

(Kaynak: Sol Haber)

Paylaşın

Suriye’de HTŞ, SDG, Türkiye Ve ABD Arasında Dörtlü Mutabakat

Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, Kuzey ve Doğu Suriye’de Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) yanı sıra Türkiye ve ABD’nin de yer aldığı bir mutabakat sağlandığını açıkladı.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın geçen hafta Şeybani ile düzenlediği ortak basın toplantısında SDG ile ilgili ifadeleri tansiyonu yükseltmişti.

Suriye’de 8 Aralık 2024’te yönetimi ele geçiren cihatçı örgüt Heyet Tahrir el Şam’ın (HTŞ) lideri Ebu Muhammed el Colani (Ahmed eş Şara), Kuzey ve Doğu Suriye’de SDG’nin yanı sıra Türkiye ve ABD’nin de yer aldığı  bir mutabakat sağlandığını açıkladı. Colani, İdlib’de yaptığı açıklamalarda, “İyimserim, bu dosya birkaç ay içinde çözülecek” dedi.

HTŞ yönetiminin resmi haber ajansı SANA’da yer alan habere göre; Colani, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile on yıldır ilk kez bir mutabakata vardıklarını belirtti. Colani, “Sadece SDG ile değil, Türkiye ve ABD’nin de yer aldığı dört taraflı bir anlaşma zemini oluştu. Bu dört taraf bir konuda uzlaşırsa, o gerçekleşir” dedi.

SDG ile yapılan anlaşmanın, sivil ve askeri kurumların entegrasyonunu içerdiğini aktaran Colani, 10 Mart’ta SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi ile imzalanan protokolü hatırlattı. SDG’nin “söylemleriyle uygulamalarının çeliştiğini” iddia eden Colani, barışçıl çözüme yönelik uluslararası baskının arttığını belirtti ve “İyimserim, bu dosya birkaç ay içinde çözülecek” dedi.

Konuşmasının devamında Suriye topraklarının bütünlüğünü koruyacaklarını vurgulayan Colani, “Suriye, bir karış toprak bile kaybetmeyecek” diye konuştu.

Süveyda’da yaşanan çatışmalara ve sivillerin infazına dair de konuşan Colani, “Bu çatışma, Bedeviler ile Dürziler arasında yüz elli yıldır süren derin bir sorundur” iddiasını öne sürdü. “Devletin amacı bu anlaşmazlığı bastırmak değil, yönetmektir” ifadelerini kullandı.

Süveyda’daki hak ihlallerini kabul eden Colani, “İhlaller sadece Bedevilerden Dürzilere yönelik değildi. Dürzilerin de Bedevilere karşı birçok ihlali oldu ve tüm bunlar belgelendi. Suriye’deki bazı güvenlik ve ordu mensupları da bazı ihlallerde bulundu. Sorunlarımızı tamamen şeffaf bir şekilde çözmeye çalıştık” diye konuştu.

Süveyda’daki çatışmaların İsrail tarafından kullanıldığını söyleyen Colani, “çözüm” adımlarını ise “Ateşkesin sağlanması, yerinden edilenlerin dönüşü, toplumsal barış, ihlal faillerinden hesap sorulması, SDG ile Türkiye ve ABD dahil dörtlü mutabakat” şeklinde sıraladı.

AFP,  geçen hafta Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi Yürütme Konseyi Eş Başkanı İlham Ahmed ile HTŞ yönetiminin Dışişleri Bakanı Hasan Esad Şeybani’nin, ademimerkeziyetçi bir sistem için uygun bir yöntem üzerine görüştüğünü aktarmıştı.

Ajansa konuşan Kürt kaynağa göre, toplantı HTŞ yönetiminin talebi üzerine, geçtiğimiz pazartesi akşamı düzenlenmişti. Habere göre her iki taraf da görüşmelerin uluslararası gözetim altında, komiteler aracılığıyla devam etmesi gerektiğini vurgulamış ve askeri seçeneğe başvurulmayacağı konusunda mutabakata varmıştı.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın geçen hafta Şeybani ile düzenlediği ortak basın toplantısında SDG ile ilgili ifadeleri tansiyonu yükseltmişti.

Fidan, “Örgütün ne 10 Mart’tan sonra ne Türkiye’de yürüyen süreçten sonra Suriye’de güven telkin edici, silahlı hareketteki tehdidi ortadan kaldırdığını ifade eden bir gelişmeyi görmüyoruz. Tam tersine gerek Şam’daki gerek Ankara’daki süreçleri örgütün ömrünü uzatmak ve ortaya çıkacak muhtemel bir krizde faydayı maksimize etmek için bir bekleyiş içerisinde olduğunu görüyoruz. Kusura bakmayın kimse enayi değil, biz enayi değiliz” ifadelerini kullanmıştı.

Paylaşın

NATO’dan Ukrayna’nın İşgal Altındaki Toprakları İçin “Baltık Modeli” Önerisi

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Donald Trump – Vladimir Putin görüşmesi öncesi, Ukrayna’nın işgal altındaki toprakları için “Baltık modeli”nin uygulanması önerisinde bulundu.

NATO Genel Sekreteri Rutte ayrıca görüşmelerde Ukrayna’nın da masada olması gerektiğini söyledi.

ABD Başkanı Donald Trump ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in, 15 Ağustos Cuma günü, ABD’nin Rusya’ya komşu eyaleti Alaska’da bir araya gelmeleri bekleniyor.

Putin’in 2015’ten bu yana ilk kez ABD toprağına ayak basacağı görüşmeden beklentilere dair Amerikan ABC News kanalına mülakat veren NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, bu toplantının savaşı bitirmek konusunda Putin’in ciddi olup olmadığını test etme imkânı verdiğini söyledi.

Rutte, olası bir anlaşmanın Ukrayna’nın askeri kapasitesine yönelik sınırlamalar veya NATO’nun Letonya, Estonya ve Finlandiya gibi ülkelerdeki varlığına dair kısıtlama içermemesi gerektiğini vurguladı.

“Şu anda Rusya’nın Ukrayna topraklarının bir kısmını kontrol ettiğini kabul etmemiz gerekiyor” diyen Rutte, işgalin fiili olarak kabul edilebileceğini ancak resmen tanınmaması gerektiğini şu sözlerle ifade etti:

“Mesele gelecekteki bir anlaşmada Rusya’nın fiilen Ukrayna topraklarının bir kısmını kontrol ettiğinin kabul edilmesi olduğunda, bunun siyasi ve hukuki bir tanıma değil, fiili bir tanıma olması gerekir.”

Rutte, bu noktada Sovyetlerin Baltık ülkelerini işgalini hatırlatarak “Hepimiz hatırlıyoruz ki; Litvanya, Estonya ve Letonya’nın 1940 ile 1991 yılları arasında Washington’da büyükelçilikleri vardı; (ABD) Sovyetler Birliği’nin o toprakları kontrol ettiğini kabul ediyordu ancak bunu hukuken asla onaylamamıştı” dedi.

Rutte ayrıca Alaska’daki görüşmelerde Ukrayna’nın da masada olması gerektiğini belirtti. Kiev ve Avrupa başkentlerinde Trump’ın, Ukrayna olmadan Rusya ile bir anlaşmaya varmasından endişe ediliyor.

Trump geçen hafta yaptığı açıklamada, bir anlaşmanın “her iki tarafın (Rusya ve Ukrayna) da yararına olacak şekilde bazı toprak takaslarını içereceğini” söylemişti. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy ise ülkesinin bulunmadığı bir masada alınacak kararın “ölü doğmuş” ve “uygulanamaz” olacağını belirtiyor.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Almanya, İsrail’e Silah İhracatını Durdurdu

Almanya Başbakanı Friedrich Merz, “İsrail’e yönelik gerçekleştirilen ve Gazze’de kullanılabilecek tüm silah ve askeri ekipman ihracatlarının askıya alındığını” duyurdu.

Karar, ‘Berlin’in İsrail’e yönelik politikasında şimdiye dek alınan en net sınırlama adımı’ olarak değerlendiriliyor.

İsrail’in Gazze Şeridi’nin “kontrolünün ele geçirilmesi” olarak nitelendirdiği işgal planına Almanya kısmi silah ambargosuyla tepki gösterdi.

Almanya Başbakanı Friedrich Merz, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun güvenlik kabinesi tarafından kabul edilen Gazze’yi ele geçirme planı ile ilgili olarak bugün yazılı bir açıklama yaptı.

Merz açıklamasında, İsrail’in Hamas’ın terörüne karşı kendini savunma hakkına sahip olduğuna vurgu yaparken, rehinelerin serbest bırakılması ve ateşkes için sonuç verecek müzakereleri, Almanya için en büyük öncelik olarak nitelendirdi,

“Hamas’ın silahsızlandırılması şarttır. Ayrıca Hamas gelecekte Gazze’de hiçbir rol oynamamalıdır” ifadelerini kullanan Merz, İsrail ordusunun Gazze Şeridi’nde daha sert askeri eylemlere girişmesini öngören güvenlik kabinesi kararının, sıraladığı hedeflere ulaşılmasını güçleştirebileceğini belirtti.

“Federal Hükümet açısından bu hedeflerin nasıl gerçekleştirileceği giderek daha az anlaşılır hale gelmekte” diyen Merz, Almanya’nın İsrail politikasında önemli bir dönüm noktası olabilecek şu kararı açıkladı:

“Bu koşullar altında Federal Hükümet, Gazze Şeridi’nde kullanılabilecek askeri teçhizat ve silah ihracatını süresiz olarak onaylamama kararı almıştır.”

Yazılı açıklamasında Merz, Gazze Şeridi’ndeki sivil halkın yaşamakta olduğu acılardan derin endişe duyulduğunu, İsrail’in planlanan saldırı ile halkın ihtiyaçlarının karşılanması konusunda şimdiye kadar olduğundan daha fazla sorumluluk üstlenmek durumunda olduğunu kaydetti.

Friedrich Merz ayrıca, Alman hükümeti olarak İsrail Hükümeti’nden Batı Şeria’nın ilhakına dönük bir adım atmamasını talep ettiklerinin de altını çizdi.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Netanyahu’dan “Gazze” Açıklaması: Arap Güçlere Devredeceğiz

İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, “Kendimizi ve Gazzelileri Hamas’ın korkunç teröründen kurtaracağız. Sonrasında orayı sivil bir yönetime devredeceğiz. Bu, Hamas veya İsrail’in yok edilmesini isteyen birileri olmayacak” dedi.

İsrail, savaşın 23’üncü ayında işgali Gazze Şeridi’nin tümüne yaymaya hazırlanıyor. İşgali genişletme planlarının oylanacağı güvenlik kabinesi toplantısından hemen önce Amerikan Fox News kanalına mülakat veren İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, ordu ile yaşandığı belirtilen anlaşmazlıklara rağmen niyetlerinin bölgede kontrolü tamamen ele geçirmek olduğunu söyledi.

Times of Israel haber sitesi, işgali genişletme operasyonunun yaklaşık beş ay süreceğini, bunun 1 milyondan fazla Filistinlinin bir kez daha yerlerinden olmasına yol açacağını yazdı.

İsrail ordusu halihazırda Gazze Şeridi’nin yüzde 75’ini kontrol ediyor. 2,5 milyonluk Gazze nüfusunun büyük bölümü, ordunun henüz karadan operasyon düzenlemediği az sayıdaki yerleşime sıkışmış durumda.

Hafta içinde İsrail Genelkurmay Başkanı’nın, yoğun nüfuslu bölgelere operasyon düzenlemenin askerleri “tuzağa göndermek” anlamına geleceği ve hayatta olduğu değerlendirilen yaklaşık 20 rehineyi riske atacağı gerekçesiyle itiraz ettiği aktarılmıştı.

Netanyahu Fox yayınında, gazetecinin sorusu üzerine, Gazze’yi ilhak etmeyi ise düşünmediklerini söyledi, “(Gazze’yi) Yönetmek istemiyoruz. Orada bir yönetici kurum olarak bulunmak istemiyoruz” dedi.

“Sivil yönetime devredeceğiz”

“İsrail, Gazze’nin tümünde kontrolü ele alacak mı?” sorusuna “Niyetimiz bu. Güvenliğimizi sağlamak, Hamas’ı oradan çıkarmak ve halkını özgürleştirmek için bunu istiyoruz” yanıtını veren İsrail Başbakanı, “Kendimizi ve Gazzelileri Hamas’ın korkunç teröründen kurtaracağız. Ssonrasında orayı sivil bir yönetime devredeceğiz. Bu, Hamas veya İsrail’in yok edilmesini isteyen birileri olmayacak” ifadelerini kullandı.

Netanyahu, “savaştan sonra Gazze’yi Araplara devredeceklerini ve bölgenin uygun şekilde yönetileceğini” söyledi, ancak bu konuda daha fazla ayrıntı vermedi. İsrail Başbakanı, eğer Hamas silah bırakırsa savaşın hızla biteceğini de kaydetti.

(Kaynaak: DW Türkçe)

Paylaşın