Goblin Modu Nedir? Psikolojik Etkileri

Goblin modu, toplumsal normları, beklentileri veya mükemmeliyetçiliği umursamadan, tamamen özgür, dağınık, kendi zevklerine odaklanan ve biraz da kaotik bir şekilde davranmayı ifade eder.

Haber Merkezi / Bu mod, genellikle öz bakım eksikliği, rahatlık arayışı ve “kendin olma” halini abartılı bir şekilde kucaklamayı içerir.

Örnek davranışlar: Evde pijamalarla gün geçirmek, dağınık bir ortamda yaşamak. Toplumun “şık” veya “düzenli” olma baskısına aldırmadan, içinden geldiği gibi davranmak. Fast food yemek, saatlerce dizi izlemek veya plansızca takılmak.

Terim, ilk olarak 2009 civarında internet kültüründen ortaya çıktı, ancak 2022 yılında pandeminin getirdiği yorgunluk ve toplumsal baskılara tepki olarak popülerleşti. Bireyler, sürekli üretken veya “mükemmel” olma baskısından sıyrılarak, “goblin modu”na geçmeyi bir tür özgürleşme olarak gördü.

Örnek Cümle: “Bugün goblin modundayım, bütün gün koltukta patates cipsi yiyip eski filmler izleyeceğim.

Goblin modunun psikolojik etkileri:

Goblin modunun psikolojik etkileri, bireyin bu yaşam tarzını nasıl benimsediğine ve bağlamına bağlı olarak hem olumlu hem de olumsuz olabilir.

Olumlu psikolojik etkiler:

Stres azaltma ve özgürleşme: Goblin modu, toplumsal baskılardan (mükemmel görünme, sürekli üretken olma) kurtulmayı temsil eder. Bu, bireylerin kendilerini özgür hissetmesine ve “olması gerektiği gibi” davranma zorunluluğundan uzaklaşmasına olanak tanır.

Psikolojik olarak, bu durum zihinsel yükü hafifletebilir. Örneğin, sürekli düzenli veya “başarılı” olma kaygısı yerine, birey kendi rahatlığına odaklanarak anksiyeteyi azaltabilir.

Öz kabul ve otantiklik: Goblin modu, kişinin “kusurlu” yanlarını kucaklamasını teşvik eder. Bu, öz kabulü artırabilir ve bireyin kendini olduğu gibi sevmesine yardımcı olabilir. Toplumun dayattığı ideallere uymaya çalışmak yerine, kendi arzularına ve ihtiyaçlarına öncelik vermek, özsaygıyı güçlendirebilir.

Yaratıcılık ve spontanelik: Goblin modunun kaotik ve plansız doğası, bazı bireylerde yaratıcı düşünceyi teşvik edebilir. Kurallardan uzaklaşmak, yeni fikirler veya alışılmadık çözümler üretmeyi kolaylaştırabilir.

Rahatlama ve öz bakım: Kendi zevklerine odaklanmak (örneğin, sevdiği yiyecekleri yemek, uzun süre dizi izlemek), kısa vadede zihinsel rahatlama sağlayabilir. Bu, özellikle pandemi gibi stresli dönemlerde bir tür kaçış veya “reset” mekanizması olarak işlev görebilir.

Olumsuz psikolojik etkiler:

Motivasyon ve üretkenlikte düşüş: Goblin modu uzun süre devam ettiğinde, bireylerin sorumluluklardan kaçınma eğilimi artabilir. Bu, iş, okul veya kişisel hedeflerde motivasyon kaybına yol açabilir.

Örneğin, sürekli “goblin modunda” kalmak, erteleme (procrastination) davranışını artırabilir ve uzun vadede suçluluk veya yetersizlik hislerine neden olabilir.

Sosyal izolasyon riski: Toplumsal normları tamamen reddetmek, bireyin sosyal ilişkilerini etkileyebilir. Örneğin, dağınık veya umursamaz bir yaşam tarzı, arkadaşlar veya aileyle çatışmalara yol açabilir.

Ayrıca, goblin modu bazen yalnızlığı tercih etmeye dönüşebilir, bu da sosyal bağların zayıflamasına ve depresif hislere neden olabilir.

Zihinsel sağlığa uzun vadeli etkiler:

Goblin modu, öz bakım eksikliğini (örneğin, düzensiz uyku, sağlıksız beslenme) normalleştirirse, bu durum fiziksel ve zihinsel sağlığı olumsuz etkileyebilir. Örneğin, düzensiz yaşam tarzı kaygı veya depresyon belirtilerini kötüleştirebilir.

Kaotik bir yaşam tarzı, bazı bireylerde kontrol kaybı hissi yaratabilir, bu da kaygıyı artırabilir.

Toplumsal yargı ve suçluluk: Goblin modunu benimseyen bireyler, toplumun “tembel” veya “sorumsuz” olarak damgalama riskiyle karşılaşabilir. Bu dış yargılar, bireyin kendine yönelik suçluluk veya utanç hissetmesine yol açabilir.

Bağlama göre değişen etkiler:

Kısa ve uzun vadeli: Goblin modu, kısa vadede özgürleştirici ve rahatlatıcı olabilir, ancak uzun vadede disiplin eksikliği veya öz bakım ihmali gibi sorunlara yol açabilir.

Bireysel farklılıklar: Psikolojik etkiler, kişinin kişilik yapısına, yaşam koşullarına ve zihinsel sağlık durumuna bağlı olarak değişir. Örneğin, dışa dönük bireyler goblin modunu daha eğlenceli bulabilirken, kaygıya yatkın bireyler için bu mod kaotik ve stresli olabilir.

Kültürel faktörler: Toplumların üretkenlik ve düzen konusundaki beklentileri, goblin modunun nasıl algılandığını etkiler. Kolektivist kültürlerde (örneğin, Türkiye gibi), bu mod daha fazla eleştirilebilir ve bireyde dışlanma korkusu yaratabilir.

Psikolojik denge için öneriler:

Dengeyi bulmak: Goblin modunu bir rahatlama aracı olarak kullanmak, ancak tamamen kontrolsüz bir yaşam tarzına dönüşmesini önlemek için sınırlar koymak önemlidir. Örneğin, haftanın belirli günlerinde “goblin modu”na izin vermek, diğer günlerde ise sorumluluklara odaklanmak.

Öz farkındalık: Bireyin goblin moduna neden ihtiyaç duyduğunu anlaması (stresten kaçış, toplumsal baskıya tepki vb.) yardımcı olabilir. Bu, modun sağlıklı mı yoksa yıkıcı mı olduğunu değerlendirmeyi sağlar.

Sağlıklı öz bakım: Goblin modunda bile temel ihtiyaçlara (uyku, beslenme, hareket) dikkat etmek, olumsuz etkileri azaltabilir.

Sosyal bağlantılar: Sosyal ilişkileri sürdürmek, goblin modunun izolasyona dönüşmesini önleyebilir.

Paylaşın

Beslenme Kolorektal Kanser Riskini Nasıl Etkiler?

Oxford Üniversitesi’nden bilim insanları tarafından yapılan kapsamlı bir araştırma, tüketilen yiyeceklerin kolorektal kanserine yakalanma riskin büyük ölçüde etkileyebileceğini ortaya koydu.

Haber Merkezi / Kolorektal kanser, dünyada en sık görülen üçüncü kanser türüdür. Özellikle yüksek gelirli ülkelerde yaygın olmakla birlikte, dünyanın diğer bölgelerinde de vaka sayısı artmaktadır. Artış, beslenme ve yaşam tarzındaki değişikliklerden kaynaklanıyor olabilir; bu da hastalığın yapılan seçimlerden etkilenebileceği anlamına geliyor.

Nature Communications’da yayımlanan araştırmada, İngiltere’de yarım milyondan fazla kadının, yaklaşık 17 yıllık beslenme alışkanlıkları incelendi.

Bilim insanları, kanser riskini nasıl etkilediklerini görmek için 97 farklı yiyecek ve besin maddesini takip ettiler. Ayrıca, belirli yiyeceklerin kansere nasıl yol açabileceği hakkında daha fazla bilgi edinmek için genetik bilgileri kullandılar.

Bilim insanları, kırmızı ve işlenmiş et veya alkol tüketmenin kolorektal kanser riskini artırdığını buldular. Bir kişinin her gün içtiği her 20 gram alkol (yaklaşık iki kadeh) kanser riskini yüzde 15 artıyordu. Günde sadece bir dilim pastırma veya 30 gram kırmızı veya işlenmiş et yemek ise kanser riskini yüzde 8 artırıyordu.

Öte yandan araştırma, bazı yiyeceklerin kolorektal kanser riskini azaltmaya yardımcı olduğunu ortaya koydu. Günde bir bardak süt içmek (300 miligram kalsiyum) kanser riskini yüzde 17 oranında azaltıyordu. Süt ve yoğurt gibi süt ürünleri, kalsiyum açısından zengin oldukları için kanser riskini azaltmada faydalı olduğu görünüyor.

Araştırma ayrıca, yarım dilim tam buğday ekmeği (20 gram tam tahıl) yemenin riski yüzde 10, bir kase kahvaltılık gevrek (40 gram) yemenin riski yüzde 7, günde bir elma (5 gram lif içerir) yemenin  riski yüzde 8, bir kase meyve (200 gram) yemenin ise riski yüzde 10 oranında azalttığını ortaya koydu.

Araştırmada, her gün 100 mikrogram folat almanın kanser riskini yüzde 12, yeterli miktarda C vitamini almanın ise (100 miligram, yaklaşık bir portakaldaki miktar) kanser riskini yüzde 10 oranında azalttığı görüldü.

Paylaşın

Depresyon Ve Kaygı İçin Doğal Çözümler

Kaygı ve depresyon, günümüz dünyasında bireylerin karşılaştığı ve bunaltıcı, yorucu, hatta umutsuz hissettirebilen, en yaygın zihin sağlığı sorunlarından ikisidir.

Haber Merkezi / Birçok birey ilaç veya terapide çözüm ararken, bazı bireyler de zihin sağlıklarını desteklemek için daha doğal yollar aramaktadır.

Peki, bilim doğal çözümler hakkında ne diyor?

Egzersiz: Haftada 3 – 5 kez 30 dakikalık yürüyüş, koşu veya yoga gibi aktiviteler, endorfin salgısını artırarak kaygı ve depresyonu hafifletebilir. Yoga ve meditasyon, zihni sakinleştirmede özellikle etkili yönetmlerdir.

Sağlıklı beslenme: Omega-3 yağ asitleri (balık, keten tohumu gibi), B vitamini (tam tahıllar, yeşil yapraklı sebzeler gibi) ve magnezyum (badem ve ıspanak gibi) içeren besinler zihin halini destekler. Şeker ve işlenmiş gıdalardan uzak durmak da sorunun çözümünde faydalı olabilir.

Uyku düzeni: Her gece 7 – 9 saat uyumak, stres hormonlarını dengelemeye yardımcı olur. Uyku öncesi ekran süresini azaltmak ve rahatlatıcı bir rutin oluşturmak (örneğin, bitki çayı içmek gibi) etkili olabilir.

Bitkisel destek: Sarı kantaron depresyon için, lavanta veya papatya çayı kaygı için kullanılabilir. Ancak bu içecekler ilaçlarla etkileşime girebileceğinden doktora danışılmalıdır.

Meditasyon ve nefes egzersizleri: Günde 10 – 15 dakika mindfulness meditasyonu veya derin nefes egzersizleri (örneğin, 4 – 7 – 8 tekniği) kaygıyı azaltabilir.

Sosyal bağlantılar: Aile ve arkadaşlarla vakit geçirmek, duygusal destek sağlayarak zihin halini iyileştirebilir.

Doğa ile zaman geçirme: Ormanda yürüyüş veya açık havada vakit geçirmek, stresi azaltmada etkili olabilir.

Not: Bu yöntemler destekleyici olup, ciddi kaygı veya depresyon belirtileri varsa bir psikolog veya psikiyatriste başvurulmalıdır. Ayrıca, bitkisel takviyeler veya diyet değişiklikleri öncesi doktor onayı almak önemlidir.

Paylaşın

Tatil Vücudu Nasıl Etkiler?

Tatile çıkmak sadece keyifli bir deneyimden ibaret değildir; aynı zamanda genel sağlık için de faydalar sunar. Bu etkiler, tatilin türüne, süresine ve tatilde neler yapıldığına bağlı olarak değişir.

Haber Merkezi / İşte tatilin vücut üzerindeki başlıca etkileri:

Stres azalması: Tatil, günlük yaşamın stresinden uzaklaşmayı sağlayabilir. Doğada vakit geçirmek, dinlenmek veya keyifli aktiviteler yapmak, kortizol (stres hormonu) seviyesini düşürerek zihinsel rahatlama sağlayabilir.

Ruh halinde iyileşme: Yeni yerler görmek, sevilen aktivitelerle uğraşmak veya aile üyeleriyle veya arkadaşlarla vakit geçirmek, serotonin ve dopamin gibi mutluluk hormonlarının salınımını artırabilir.

Zihinsel yenilenme: Rutinden uzaklaşmak, zihni yeniden odaklanmaya ve yaratıcılığa teşvik edebilir. Bu, iş veya okul performansını olumlu etkileyebilir.

Uyku kalitesinde iyileşme: Tatilde daha rahat bir ortamda bulunmak, uyku düzenini düzeltebilir ve vücudun dinlenmesine yardımcı olabilir. Ancak, farklı bir saat diliminde seyahat (jet lag) uyku düzenini geçici olarak bozabilir.

Fiziksel aktivite: Tatilin türüne bağlı olarak fiziksel aktivite artabilir (örneğin, yürüyüş, yüzme, kayak) veya azalabilir (örneğin, sadece dinlenme odaklı tatiller). Aktif tatiller, kardiyovasküler sağlığı destekler ve kas gücünü artırabilir.

Bağışıklık sistemi: Stresin azalması ve iyi bir dinlenme, bağışıklık sistemini güçlendirebilir. Ancak, kalabalık ortamlarda geçirilen tatillerde enfeksiyon riski artabilir.

Beslenme: Tatilde yemek alışkanlıkları değişebilir. Yeni lezzetler denemek keyifli olsa da, aşırı yemek veya sağlıksız beslenme kilo alımına neden olabilir. Öte yandan, sağlıklı beslenmeye odaklanan tatiller (örneğin, detoks kampları) sindirim sistemini destekleyebilir.

Enerji yenilenmesi: Tatil, tükenmişlik sendromunu önleyebilir ve genel enerji seviyelerini artırabilir.

Kalp sağlığı: Düzenli olarak tatil yapmak, kalp hastalığı riskini azaltabilir. Araştırmalar, tatilin kan basıncını düşürebileceğini ve kardiyovasküler sağlığı iyileştirebileceğini gösteriyor.

Motivasyon ve verimlilik: Tatilden sonra kişi, işine veya günlük yaşamına daha motive ve enerjik dönebilir.

Paylaşın

Oturmak, “Sigara İçmek” Kadar Ölümcül Olabilir

Bilim insanları son yıllarda, modern insanın sessiz ama ciddi bir sağlık düşmanı olan, uzun süre oturma alışkanlığına giderek daha fazla dikkat çekmeye çalışıyorlar.

Haber Merkezi / Peki hareketsiz yaşam tarzının riskleri neler? Ve oturmak gerçekten ölümcül olabilir mi?

The Lancet ve JAMA gibi saygın tıp dergilerinde yayınlanan çalışmalara göre, günde 6 ila 8 saatten fazla uzun süre oturmak şu sağlık risklerin artmasıyla ilişkili:

Kalp ve damar hastalıkları
Tip 2 diyabet
Kanser (özellikle kolon ve meme)
Depresyon ve anksiyete
Erken ölüm

Bazı bilim insanları oturma alışkanlığını “yeni sigara” olarak adlandırıyor.

Uzun süre oturulduğunda:

Özellikle alt ekstremitelerde kan dolaşımı yavaşlar,
Duruş ve denge için önemli olanlar da dahil olmak üzere kaslar zayıflar,
Metabolizma bozulur, insülin direnci oluşur,
Omurgaya dengesiz yük biner, bu da sırt ve boyun ağrılarına yol açar.

Çözümü var mı?

Evet, radikal değişiklikler gerektirmiyor; ancak bilinçli ve düzenli eylemler gerektiriyor:

Her 30-60 dakikada bir kısa bir yürüyüş veya esneme için ayağa kalkma,
Ayarlanabilir bir masa seçeneği varsa dik çalışma,
Asansör yerine merdivenleri kullanma,
Uzun yolculuklarda bacakları hareket ettirme,
Yürüme, bisiklete binme veya merdiven çıkma.

Oturma ve zihin

Hareketsiz bir yaşam tarzı sadece fiziksel bozulmaya değil, aynı zamanda zihinsel sorunlara da yol açar. Fiziksel aktivite olmadığında beyin, doğal “mutluluk hormonları” olan endorfinleri daha az üretir. Bu da düşük zihin haline, kaygıya ve hatta depresyona yol açabilir.

Paylaşın

Sağlıklı Kan Basıncı İçin Uzak Durulması Gereken Yiyecekler

Yüksek tansiyon, diğer adıyla hipertansiyon, kalp krizi ve felç gibi ciddi sağlık sorunlarına neden olabilen yaygın bir sağlık sorunudur. İlaçlar kan basıncını kontrol etmeye yardımcı olsa da, ne yediğiniz de bir o kadar önemlidir.

Haber Merkezi / Bazı yiyecekler yüksek tansiyonu kötüleştirebilir, bu nedenle hangi yiyeceklerden uzak durulması gerektiğini bilmek sağlıklı kalmaya yardımcı olabilir.

En büyük sorunlardan biri tuz, daha doğrusu sodyumdur. Vücudun düzgün çalışması için biraz sodyuma ihtiyacı vardır, ancak fazlası vücudun su tutmasına neden olur, bu ekstra sıvı kan basıncını yükseltir. Tüketilen sodyumun çoğu konserve çorbalar, dondurulmuş yemekler ve hatta ekmek gibi işlenmiş ve paketlenmiş gıdalardan alınır.

Bu yiyecekler, daha lezzetli olmaları ve daha uzun süre dayanmaları için sodyum kullanır. Sodyum alımını azaltmak, kan basıncını düşürmeye yardımcı olabilir. Uzmanlar, yetişkinlerin günde 1.500 miligramdan fazla sodyum tüketmemesi gerektiğini öneriyor, ancak birçok kişi farkında olmadan çok daha fazlasını tüketiyor.

Sağlıksız yağlar da bir diğer sorundur. Kızarmış yiyecekler, hamur işleri ve yağlı etler gibi doymuş ve trans yağ oranı yüksek yiyecekler, atardamarlarda birikmeye neden olabilir. Bu da kan akışını zorlaştırarak kalbin daha fazla kan pompalamasına ve kan basıncının yükselmesine neden olur.

Araştırmalar, bu yağların yüksek oranda bulunduğu beslenme düzenlerinin yüksek tansiyon ve kalp hastalığı riskini artırdığını göstermektedir. Daha iyi bir tercih ise kuruyemişlerde, avokadolarda ve zeytinyağında bulunan sağlıklı yağları tüketmektir.

Şeker de dikkat edilmesi gereken bir diğer konudur. Kilo alımına ve diyabete neden olduğu bilinse de, çok fazla şeker kan basıncını da yükseltebilir. Gazlı içecekler gibi şekerli içecekler özellikle zararlıdır. Hızla çok fazla şeker eklerler ve kilo alımına yol açarlar; bu da hipertansiyon için büyük bir risktir.

Kilo alınmaz ise bile, özellikle fruktozdan gelen yüksek şeker tüketimi, böbreklerin daha fazla sodyum tutmasına neden olabilir ve bu da kan basıncını daha da yükseltir. Özellikle içeceklerde ve tatlılarda bulunan şekeri azaltmak gerçekten faydalı olabilir.

Alkol de tansiyonu etkileyebilir. Çok fazla alkol almak, tansiyonu zamanla yükseltebilir ve hatta tansiyon ilaçlarının etkilerini ortadan kaldırabilir. Uzmanlar, kadınların günde bir içkiden, erkeklerin ise iki içkiden fazla içmemesi gerektiğini söylüyor. Daha fazla alkol almak, tansiyonun yükselmesine ve yüksek kalmasına neden olabilir.

İşlenmiş etler ve kırmızı etler de sınırlandırılması gereken besinler arasındadır. Pastırma, sosis ve diğer işlenmiş etler yüksek sodyum ve yağ içeriğine sahiptir. Bazıları ayrıca kan damarlarına zarar verebilen ve kan basıncını yükseltebilen nitrat adı verilen kimyasallar içerir. Yağsız etleri tercih etmek ve daha az kırmızı et tüketmek daha sağlıklı bir seçenektir.

Son olarak, kafein bazıları için bir sorun olabilir. Herkesi aynı şekilde etkilemese de, kafeine duyarlı kişilerde kan basıncında kısa süreli bir artışa neden olabilir. Yüksek tansiyonunuz varsa, kafeinin sizi nasıl etkilediğini gözlemleyip gerekirse azaltmanız iyi bir fikirdir.

Paylaşın

Kötü Beslenme Depresyona Neden Olabilir

Yeni bir araştırma, doğru ve dengeli beslenmenin depresyon belirtilerini önemli ölçüde azalttığı, sağlıksız beslenme alışkanlıklarının ise depresyon riskini artırdığını ortaya koydu.

Haber Merkezi / Science World Report’ta yayınlanan araştırmada, orta ila şiddetli depresyondan muzdarip 67 bireyin verileri incelendi.

Katılımcılar iki gruba ayrıldı: İlk gruba sosyal destek verildi ancak yapılandırılmamış beslenme ile devam edildi, ikinci gruba ise sebze, meyve, yağsız etler ve diğer temel besinler açısından zengin kontrollü beslenme planı uygulandı

Birkaç hafta sonra, ikinci gruptaki depresyon belirtileri yüzde 30 azalırken, ilk grupta yalnızca yüzde 8’lik bir iyileşme görüldü.

Araştırmanın sonucuna ilişkin konuşan uzmanlar, psikolojik sağlığın yalnızca sosyal veya çevresel faktörlerden değil, aynı zamanda günlük olarak beslenmeden de etkilendiğini söylüyorlar.

Columbia Üniversitesi’nden Dr. Drew Rems, sıklıkla fast food veya işlenmiş gıdalar tüketen kişilerin depresyon yaşama riskinin yüzde 60-80 daha yüksek olduğunu belirtiyor. Dr. Rems, “Tersine, besleyici bir tüketime bağlı kalmak bu riski aynı oranda azaltabilir” diye ekliyor.

Araştırmanın temel sonucu, sağlıklı bir beslenmenin sadece fiziksel değil, aynı zamanda zihinsel dengeyi de desteklediğidir. Uzmanlar, günlük beslenme alışkanlıklarının gözden geçirilmesini ve psikolojiyi düzenleyen besinlerin düzenli olarak tüketilmesini öneriyor.

Sağlıklı yiyecekler tüketmenin yanı sıra, beslenme düzenine, porsiyon boyutlarına ve gıda kalitesine de dikkat edilmesi gerekiyor.

Psikolojik dengeyi korumak için günlük olarak meyve, yapraklı yeşillikler, omega-3 açısından zengin besinler, süt ürünleri ve doğal antioksidanlar tüketilmesi öneriliyor. Bu arada, şekerli atıştırmalıklar, fast food ve aşırı işlenmiş ürünler sınırlandırılması tavsiye ediliyor.

Depresyon ve strese bağlı hastalıklar dünya genelinde yayılmaya devam ederken, beslenmeye dayalı yaklaşımlar duygusal dayanıklılığı ve uzun vadeli refahı desteklemenin etkili bir yolunu sunabilir.

Paylaşın

Araştırma: Yalnızlık Hissi Diyabet Riskini Artırabilir

Yeni yayınlanan bir araştırma, sosyal olarak izole hisseden yaşlı yetişkinlerin diyabet geliştirme olasılığının daha yüksek olabileceğini ve kan şekerlerini yönetmekte zorluk çekebileceğini ortaya koydu.

Haber Merkezi / Araştırma, yalnızlığın yalnızca duygusal bir sorun olmadığına, aynı zamanda tıbbi bir sorun olduğuna dair giderek artan kanıtlara bir yenisini ekledi.

Araştırmanın baş yazarı Dr. Samiya Khan, Covid-19 pandemisinden bu yana sosyal izolasyonun sağlık üzerindeki etkilerine daha fazla dikkat edildiğini ifade etti. Khan, yaşlı yetişkinlerin sosyal yaşamlarına daha fazla dikkat etmesi gerektiğini söyledi: “Güçlü sosyal bağlar sadece ruh sağlığı için değil, aynı zamanda diyabet gibi kronik hastalıkların yönetimi için de önemlidir.”

Khan ve ekibi, araştırma için, Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) yaşayanların sağlık durumlarını yansıtan Ulusal Sağlık ve Beslenme İnceleme Anketi (NHANES) verilerini kullandılar. Ekip, 2003 – 2008 yılları arasında toplanan ve 60-84 yaş aralığındaki 3 bin 833 yetişkinden alınan sağlık bilgilerini içeren anket verilerine odaklandılar. 

Ekipte yer alan bilim insanları, verileri dikkatlice analiz edip diğer risk faktörlerini de hesaba kattıktan sonra, sosyal izolasyon ile diyabet arasında güçlü bir bağlantı olduğunu buldular. Sosyal olarak izole olan yaşlı yetişkinlerin diyabet olma olasılığı, sosyal olarak daha bağlantılı olanlara göre yüzde 34 daha fazlaydı. 

Daha da çarpıcı olanı, kan şekeri seviyelerinin zayıf bir şekilde kontrol altında olma olasılıklarının yüzde 75 daha fazla olmasıydı. 

Bu, yalnız yaşlı yetişkinlerin diyabet geliştirme olasılığının daha yüksek olmasıyla kalmayıp, aynı zamanda durumlarını kontrol altında tutmakta daha fazla zorluk çektikleri anlamına da geliyor. Yüksek kan şekeri seviyeleri, kalp hastalığı, görme kaybı ve böbrek hasarı gibi ciddi komplikasyonlara yol açabilir.

Paylaşın

Bunu Yapmak Kronik İltihabı Durdurmaya Yardımcı Olabilir

Kronik iltihaplanma, vücudun bağışıklık sisteminin çok uzun süre aktif kalması sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu durum, Alzheimer, Parkinson, diyabet ve kanser gibi ciddi hastalıklara neden olabilir.

Haber Merkezi / Bu tür iltihaplanmalar çoğunlukla yaşlanma, stres veya çevresel zararlı maddelerden kaynaklanır.

Kaliforniya Üniversitesi’nden Danica Chen liderliğindeki bir ekip, bu zararlı süreci durdurmaya yardımcı olabilecek büyük bir keşifte bulundular. Ekip, hücrelerin içinde bağışıklık sisteminin nasıl tepki verdiğini kontrol eden küçük bir “anahtar” buldu.

Araştırma, bağışıklık sisteminin NLRP3 inflamazom adı verilen bir bölümüne odaklandı. Bu protein grubu, enfeksiyon veya yaralanma gibi tehditleri tespit etmeye yardımcı olmaktadır. Bilim insanları, NLRP3 inflamazomunun deasetilasyon adı verilen bir işlemle kapatılabildiğini keşfettiler.  Bu işlem, proteinden küçük bir parçanın çıkarılarak proteinin kapatılması işlemidir. SIRT2 adı verilen bir protein bu görevi yerine getirmektedir.

Araştırmanın sonuçları iltihaplanmanın neden olduğu hastalıkların tedavi edebileceği, hatta tersine çevirebileceğini gösteriyor. Bilim insanları deasetilasyon sürecini hedef alan ilaçlar geliştirebilirlerse, Alzheimer ve diyabet gibi yaşlanmayla ilişkili hastalıklarla mücadelede yeni yollar oluşturabilirler.

Bu araştırma, Alzheimer hastalığı için bazı tedavilerin neden işe yaramadığı konusunda da ipuçları veriyor. Birçok tedavi, hastalık çoktan hasara yol açtıktan sonra uygulanır. Ancak doktorlar daha erken müdahale edip iltihabı çok fazla zarar vermeden durdurabilirlerse, başarı şansı çok daha yüksek olabilir.

Kronik iltihabı ve nasıl kontrol altına alınacağını anlamak, insanların daha sağlıklı ve uzun yaşamalarına yardımcı olabilir. Bu araştırma, bağışıklık sistemini dengede tutmanın yaşlandıkça oluşabilecek hasar ve hastalıkları önlemenin anahtarı olduğunu gösteriyor. Ayrıca beslenme, stres ve çevre gibi faktörlerin zaman içinde sağlığı nasıl etkileyebileceğini de hatırlatıyor.

Paylaşın

İnme Riskini Azaltmanın Doğal Yolları

İnme (felç), beyne giden kan akışının kesilmesiyle oluşan ciddi bir tıbbi durumdur. Bu durum beyin hasarına, sakatlığa ve hatta ölüme yol açabilir. İyi haber şu ki, sağlıklı yaşam tarzı değişiklikleri birçok inmeyi önleyebilir.

Haber Merkezi / Konuya ilişkin yapılan araştırmalar, vücuda ve zihne iyi bakmanın felç geçirme riskini büyük ölçüde azaltabileceğini gösteriyor.

En önemli adımlardan biri kan basıncını kontrol altında tutmaktır. Yüksek tansiyon, felç için önde gelen risk faktörlerinden biridir. Yüksek tansiyon, kan damarlarına ekstra baskı uygular ve zamanla hasara yol açabilir.

Araştırmalar, beslenme, egzersiz ve stres yönetimi yoluyla kan basıncını düşürmenin felç riskini yarı yarıya azaltabileceğini gösteriyor. Ayrıca, daha az tuz tüketmek, aktif kalmak ve sigaradan kaçınmak, kan basıncını sağlıklı bir seviyede tutmaya yardımcı olabilir.

Egzersiz, felç önlemede bir diğer güçlü araçtır. Fiziksel olarak aktif olmak kan basıncını düşürmeye, kalp sağlığını iyileştirmeye ve sağlıklı bir kiloyu korumaya yardımcı olur. Her hafta en az 150 dakika tempolu yürüyüş, bisiklet sürme veya yüzme gibi orta düzeyde egzersiz yapılması öneriliyor.

Ne tüketildiği de önemlidir. Meyve, sebze, tam tahıllar ve sağlıklı yağlar açısından zengin bir beslenme düzeni, kan damarlarını koruyabilir ve iltihabı azaltabilir.

Örneğin, Akdeniz diyetinin felç riskini azalttığı kanıtlanmıştır. Bu beslenme şekli zeytinyağı, balık, kuruyemiş ve yapraklı yeşillikler gibi yiyecekleri içerir. Öte yandan, çok fazla kırmızı et, işlenmiş gıdalar ve şekerli içecekler tüketmek felç riskini artırabilir.

Kan şekerinin yönetimi, özellikle diyabet hastaları için önemlidir. Yüksek kan şekeri zamanla kan damarlarına zarar verebilir. Araştırmalar, dengeli beslenme ve düzenli egzersizle kan şekeri seviyelerinin dengede tutulmasının, diyabetli veya diyabetsiz kişilerde felç riskini azaltmaya yardımcı olabileceğini göstermektedir.

Bir diğer önemli faktör ise kolesteroldür. Çok fazla LDL kolesterol (bazen “kötü” kolesterol olarak da adlandırılır) atardamarlarda birikerek tıkanıklıklara yol açabilir. Bu tıkanıklıklar felce neden olabilir. Doymuş yağ oranı düşük ve lif oranı yüksek besinler tüketmek, kolesterol seviyelerini sağlıklı tutmaya yardımcı olabilir.

Stres genellikle göz ardı edilir, ancak sağlığı birçok yönden etkileyebilir. Kronik stres kan basıncını yükseltebilir ve aşırı yeme veya sigara içme gibi sağlıksız alışkanlıklara yol açabilir. Farkındalık, derin nefes alma ve doğada vakit geçirme, stresle başa çıkmanın bazı basit yollarıdır. Yeterince uyumak, gecede yaklaşık 7 ila 9 saat, aynı zamanda daha düşük felç riskiyle de bağlantılıdır.

Özetle, küçük ve doğal değişiklikler yaparak felç riskini azaltabilir: Sağlıklı beslenme, daha fazla hareket, stres yönetimi ve yeterli uyku. Bu basit alışkanlıklar beyni korumaya ve tüm vücudu yıllarca daha sağlıklı tutmaya yardımcı olabilir.

Paylaşın