Suriye’de Savaş Bitti Mi, Sadece Şekil Mi Değiştirdi?

Suriye’de silahlar susarken, entegrasyon anlaşmaları, yatırım hamleleri ve diplomatik trafik, ülkeyi barışa mı yoksa yeni bir güç dengesizliğine mi taşıyacak sorusu hâlâ yanıt bekliyor.

Haber Merkezi / Suriye’de savaş biteli çok oldu deniyor. Ama gerçekte biten savaş değil, sadece biçim değiştiren bir güç mücadelesi.

Bugün Şam’da atılan her adım, Washington’da, Moskova’da, Tahran’da ve Tel Aviv’de yankı buluyor. Reuters’ın aktardığı üzere merkezi yönetim ile Kürt güçleri arasında imzalanan entegrasyon anlaşması “tarihi” olarak tanımlanıyor.

Evet, kağıt üzerinde bu anlaşma Suriye’nin toprak bütünlüğü adına önemli bir eşik. Ancak Orta Doğu’da tarih, imzalarla değil uygulamalarla yazılır.

Suriye artık klasik anlamda bir iç savaş ülkesi değil; çok aktörlü, çok katmanlı bir yeniden yapılanma laboratuvarı. Telekom ihaleleri ve altyapı projeleri, savaş sonrası dönemin yeni cephesini gösteriyor: silahların yerini yatırım, yaptırım ve nüfuz alıyor.

Ancak bu “normalleşme” görüntüsü aldatıcı olabilir.

Çünkü aynı anda İsrail hava saldırılarını sürdürüyor, İran sahadaki etkisini korumaya çalışıyor, Rusya askeri varlığını tahkim ediyor, ABD ise geri plandan denge kuruyor. Yani Suriye’nin geleceği, Suriyelilerin olduğu kadar başkalarının ajandasına da bağlı.

Buradaki asıl kırılma noktası şu: Suriye, merkezileşmiş ama kapsayıcı bir devlet mi olacak, yoksa fiilen bölünmüş ama harita üzerinde tek kalan bir ülke mi?

Bu soruya net bir cevap verilmiyor; çünkü cevabı henüz kimse bilmiyor. Ancak bildiğimiz bir şey var: Silahlı grupların entegrasyonu başarısız olursa, “devletleşme” süreci sadece yeni bir elit değişimi olarak kalır. Bu da eski kaosun yeni bir ambalajla geri dönmesi demektir.

Ekonomik tablo ise daha da sert. Yıllarca süren savaş, kuraklık ve yaptırımlar, halkı hayatta kalma moduna kilitledi. Yatırım söylemleri yükselirken, sıradan Suriyeli için hâlâ elektrik, gıda ve güvenlik temel sorun olmaya devam ediyor. Eğer yeniden inşa sadece belli çevrelere hizmet ederse, bu barış değil ertelenmiş bir toplumsal patlama olur.

Asıl soru şu: Suriye, dış güçlerin satranç tahtası olmaktan çıkıp kendi kaderini yazabilecek mi?

Bugün atılan adımlar umut verici ama kırılgan. En küçük yanlış hesap, Suriye’yi yeniden “istikrarsızlığın merkezi” haline getirebilir. Bu yüzden önümüzdeki yıllar, Suriye için bir yeniden doğuş değilse bile kesinlikle bir karar anı olacak.

Ya kapsayıcı bir siyasal düzen kurulacak…
Ya da savaş sonrası dönem, savaşın başka bir versiyonu olarak tarihe geçecek.

Suriye’nin geleceği işte bu iki ihtimal arasında şekilleniyor.

Paylaşın

Yeni Rejim, Eski Çatışma: Afganistan’da Silahlı Muhalefet

Afganistan’da siyasal dışlanma, meşruiyet sorunu ve baskı ortamı, silahlı muhalefeti yeniden üretirken, bu durum ülkede kalıcı barış ihtimalini giderek daha da zayıflatıyor.

Haber Merkezi / Taliban’ın iktidarı yeniden ele geçirmesiyle Afganistan’da savaşın sona erdiği iddia edilmişti. Oysa sahadaki gerçeklik, bu iddianın fazlasıyla erken ve iyimser olduğunu gösteriyor. Rejim değişmiş olabilir; fakat çatışmanın yapısal nedenleri yerli yerinde duruyor. Bugün Afganistan’da yaşanan, barıştan çok çatışmanın biçim değiştirmiş hâlidir.

Taliban, iktidarını “güvenlik” ve “istikrar” söylemi üzerine inşa etmeye çalışsa da bu söylem, kapsayıcı bir siyasal düzenle desteklenmediği sürece ikna edici olmaktan uzak kalıyor. Etnik, mezhepsel ve siyasal dışlanmışlık hissi, özellikle bazı bölgelerde silahlı muhalefetin yeniden filizlenmesine zemin hazırlıyor. Bu durum, Afganistan’da sorunun yalnızca askeri değil, derin bir meşruiyet krizi olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.

Silahlı muhalefetin varlığı, Taliban’ın iddia ettiği gibi sadece “dış destekli unsurların sabotajı” ile açıklanamaz. Aksine bu hareketler, uzun yıllardır süregelen merkezîleşme, temsil eksikliği ve zor yoluyla yönetme pratiklerinin bir sonucu olarak okunmalıdır. Siyasal alanın kapatıldığı, muhalefetin meşru kanallarının tamamen ortadan kaldırıldığı bir ortamda silah, kaçınılmaz biçimde siyasal bir araç hâline gelmektedir.

Uluslararası toplumun tutumu da bu denklemin önemli bir parçasıdır. Bir yandan Taliban yönetimiyle temkinli ilişkiler kurulurken, diğer yandan insan hakları ihlalleri ve siyasal baskılar büyük ölçüde “istikrar” gerekçesiyle görmezden gelinmektedir. Bu yaklaşım, kısa vadeli güvenlik kaygılarını önceleyip uzun vadeli barış ihtimalini zayıflatmaktadır. Zira baskı altında tutulan toplumlarda sessizlik, çoğu zaman rızaya değil, birikmiş öfkeye işaret eder.

Bugün Afganistan’da silahlı muhalefet, ne güçlü bir alternatif iktidar sunabilecek durumda ne de tamamen marjinal bir olgu olarak görülebilir. Asıl mesele, bu durumun süreklilik kazanmasıdır. Çatışmanın düşük yoğunluklu ama kalıcı bir hâl alması, ülkeyi yeni bir istikrarsızlık döngüsüne sürükleme riski taşımaktadır.

Sonuç olarak Afganistan’da yaşanan, “yeni” bir çatışma değil; eski sorunların yeni koşullar altında yeniden üretilmesidir. Taliban’ın askeri zaferi, siyasal barışı garanti etmemiştir. Silahların susması için yalnızca güç değil, meşruiyet, kapsayıcılık ve siyasal çözüm gerekir. Aksi hâlde Afganistan, yeni bir rejim altında eski bir çatışmayı yaşamaya devam edecektir.

Paylaşın

Sermaye Kaçar, Emek Öder: Verginin Sınıfsal Gerçeği

Vergi, teoride herkesin gücü oranında katıldığı bir kamu yükümlülüğü olarak sunulsa da pratikte emekçiler için kaçınılmaz bir yük, sermaye için ise pazarlık konusu hâline gelmiştir.

Haber Merkezi / Dolaylı vergilerle derinleşen bu yapı, verginin sınıfsal gerçekliğini tüm açıklığıyla ortaya koymaktadır.

Vergi, modern devletin en temel gelir kaynağı, aynı zamanda yurttaşlık bağının da en somut göstergelerinden biri olarak kabul edilir. Ancak bu ideal tanım, pratiğe bakıldığında ciddi biçimde sarsılmaktadır. Çünkü bugün vergi, herkesin “gücüne göre” katıldığı adil bir kamu katkısı olmaktan çok, sınıfsal bir yük paylaşımının aracı hâline gelmiştir. Daha açık söylemek gerekirse: Sermaye kaçmakta, emek ise ödemektedir.

Türkiye’de ve dünyada vergi sistemlerinin yapısına bakıldığında bu durum net biçimde görülür. Vergi gelirlerinin önemli bir kısmı dolaylı vergilerden sağlanmaktadır. Katma Değer Vergisi (KDV), Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) gibi harcama üzerinden alınan vergiler, gelir düzeyi ne olursa olsun herkesten aynı oranda tahsil edilir. Bu da düşük ve orta gelirli yurttaşlar için gelirlerinin çok daha büyük bir bölümünün vergiye gitmesi anlamına gelir. Yani vergi, emekçinin cebine doğrudan el uzatır.

Buna karşılık sermaye, uzun süredir vergiden kaçmanın değil, vergiden “kaçınmanın” yollarını ustalıkla kullanmaktadır. Vergi cennetleri, teşvikler, istisnalar, muafiyetler ve karmaşık muhasebe teknikleri sayesinde büyük şirketler ve yüksek gelir grupları, fiilen çok daha düşük vergi yüküyle karşı karşıya kalmaktadır. Üstelik bu durum çoğu zaman yasalar çerçevesinde gerçekleşir. Hukuk, burada adaleti değil, gücü izler.

Devletler ise sermayenin bu hareketliliği karşısında çoğu zaman geri adım atar. “Sermaye kaçar” tehdidi, vergi politikalarının görünmez belirleyicisi hâline gelmiştir. Daha düşük kurumlar vergileri, daha cömert teşvik paketleri, daha esnek denetimler bu korkunun ürünüdür. Sermayeyi ülkede tutmak adına verilen her taviz, aslında vergi yükünün emeğin sırtına biraz daha bindirilmesi anlamına gelir.

Bu noktada vergi artık yalnızca ekonomik değil, politik bir mesele hâline gelir. Kimden ne kadar vergi alındığı, devletin hangi sınıfa yaslandığını açıkça gösterir. Emekten alınan vergi artarken sermayeye alan açılıyorsa, ortada tarafsız bir maliye politikası değil, sınıfsal bir tercih vardır.

Vergi adaletinden söz edebilmek için yalnızca oranlara değil, yapıya bakmak gerekir. Dolaylı vergilerin ağırlığı azaltılmadan, servet ve kâr üzerinden alınan vergiler etkin biçimde uygulanmadan, vergi denetimi gerçek anlamda bağımsız ve güçlü hâle getirilmeden bu adaletsizlik giderilemez. Aksi hâlde “herkes vergisini ödüyor” söylemi, gerçeği örten bir masaldan ibaret kalır.

Sonuç olarak, bugünkü vergi sistemi bize şunu söylüyor: Sermaye için vergi bir pazarlık konusu, emek için ise kaçınılmaz bir kaderdir. Eğer bu kader değiştirilmeyecekse, vergi yalnızca devletin kasasını değil, toplumsal eşitsizliği de büyütmeye devam edecektir.

Paylaşın

Liberal Söylem Emperyal Gerçeklik

Liberalizm gerçekten özgürlük getiriyorsa, neden küresel servetin büyük kısmı dar bir sermaye grubunun elinde toplanıyor? Neden yoksulluk ve eşitsizlik, liberal politikaların en yoğun uygulandığı dönemlerde derinleşiyor?

Haber Merkezi / Liberalizm kendini özgürlük, eşitlik ve serbest piyasa kavramlarıyla anlatmayı sever. Ancak Marx’ın yıllar önce işaret ettiği gibi, söylem ile maddi gerçeklik arasındaki uçurum, kapitalist düzenin en karakteristik özelliğidir.

Bugün liberal söylemin arkasına baktığımızda gördüğümüz şey, özgür bireylerin eşit rekabeti değil; sermayenin küresel ölçekte kurduğu emperyal tahakküm ilişkileridir.

Liberal ideoloji, piyasanın “doğal” ve “tarafsız” olduğunu iddia eder. Oysa Marx’a göre piyasa, sınıfsal ilişkilerin üzerini örten bir perdeden ibarettir. Küresel ölçekte bakıldığında bu perde daha da kalınlaşır. Serbest ticaret, güçlü ekonomiler için genişleme alanı yaratırken; zayıf ülkeler için bağımlılık mekanizmasına dönüşür. Bu bir tesadüf değil, kapitalizmin yapısal sonucudur.

Bugün IMF, Dünya Bankası ve benzeri kurumlar “liberal reform” adı altında özelleştirme, deregülasyon ve kemer sıkma politikalarını dayatıyor. Marksist açıdan bu süreç, sermayenin ulusal sınırları aşarak yeni değer alanları yaratma zorunluluğunun bir yansımasıdır. Emperyalizm artık top ve tüfekle değil; borç, faiz ve finansal disiplin yoluyla işliyor.

Lenin’in emperyalizm tanımı hâlâ geçerlidir: Sermayenin yoğunlaşması, finans kapitalin egemenliği ve pazarların paylaşımı. Günümüzde bu süreç, liberal söylemle makyajlanıyor. Demokrasi ihracı, insan hakları savunusu ve serbest piyasa vaatleri, çoğu zaman ekonomik çıkarların ideolojik kılıfı haline geliyor.

Liberalizm, bireysel özgürlükten söz ederken sınıfsal eşitsizlikleri görünmez kılar. Emperyal gerçeklik ise bu eşitsizlikleri küresel ölçekte yeniden üretir. Çok uluslu şirketlerin ucuz iş gücü arayışı, çevre talanı ve kaynak transferi; serbest piyasanın “doğal sonuçları” olarak sunulur. Oysa Marx’ın deyimiyle bu, sermayenin kâr dürtüsünün çıplak ifadesidir.

Bugün Afrika’dan Latin Amerika’ya, Asya’dan Ortadoğu’ya kadar pek çok ülke, formel olarak bağımsız olsa da ekonomik olarak bağımlıdır. Marksist perspektif, bu durumu “yeni sömürgecilik” kavramıyla açıklar. Liberal düzen, bu bağımlılığı ortadan kaldırmaz; aksine onu kurumsallaştırır.

Asıl soru şudur: Eğer liberalizm gerçekten özgürlük getiriyorsa, neden küresel servetin büyük kısmı dar bir sermaye grubunun elinde toplanıyor? Neden yoksulluk ve eşitsizlik, liberal politikaların en yoğun uygulandığı dönemlerde derinleşiyor?

Marksist bakış açısı bize şunu hatırlatır: Emperyalizm, liberalizmin bir sapması değil; onun tarihsel ve mantıksal sonucudur. Söylem ne kadar parlak olursa olsun, maddi üretim ilişkileri değişmediği sürece gerçeklik değişmez.

Bugün liberal düzenin krizi, yalnızca ekonomik değil; ideolojiktir de. Çünkü artık özgürlük vaadi ile yaşanan gerçeklik arasındaki mesafe, gizlenemeyecek kadar açılmıştır. Ve bu mesafe kapatılmadıkça, liberal söylem yalnızca emperyal bir gerçeği meşrulaştıran bir masal olarak kalacaktır.

Paylaşın

Borçla Dönen Dünya Ve Sürdürülebilirlik Yanılsaması

Borçla büyüyen bir ekonomi gerçekten büyüyor mu, yoksa sadece zaman mı satın alıyor? Eğer cevap ikincisiyse, sürdürülebilirlik söylemi bir hedef değil, rahatlatıcı bir masal olmaktan öteye geçemez.

Haber Merkezi / Küresel ekonomi bugün artık üretimle, ticaretle ya da reel büyümeyle değil; borçla ayakta duran bir finansal düzenle yönetiliyor. Devletler büyümeyi borçla finanse ediyor, şirketler borçla ayakta kalıyor, hanehalkı borçla tüketiyor. Ortaya çıkan tablo ise basit ama ürkütücü: Borç, geçici bir araç olmaktan çıkıp kalıcı bir ekonomik modele dönüşmüş durumda.

Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) ve Dünya Bankası’nın son raporları, küresel kamu borcunun önümüzdeki yıllarda dünya toplam gelirine yaklaşacağını gösteriyor. Bu rakamlar, yalnızca istatistik değil; gelecek nesillerin omuzlarına yüklenen bir faturanın ifadesi. Borçlanma bugünü kurtarıyor olabilir, ancak yarını ipotek altına alıyor.

Özellikle gelişmekte olan ülkelerde borçlanma, kalkınmanın ön koşulu gibi sunuluyor. Oysa gerçek şu: Artan faizler ve borç servis maliyetleri, bu ülkelerin eğitim, sağlık ve altyapı gibi temel alanlara ayırması gereken kaynakları eritiyor. Kalkınma için alınan borç, ironik biçimde kalkınmanın önündeki en büyük engellerden birine dönüşüyor.

Peki gelişmiş ekonomilerde durum farklı mı? Pek sayılmaz. ABD, Japonya ve Avrupa ülkeleri borçlanmayı “yönetilebilir” görürken, bu yaklaşım finans piyasalarının sürekli istikrar üreteceği varsayımına dayanıyor. Ancak tarih bize şunu defalarca gösterdi: Finansal istikrar kalıcı değil, krizler ise istisna değil kuraldır.

Borçlanma ekonomisinin en büyük açmazı, sürdürülebilirlik kavramıyla kurduğu çelişkili ilişkidir. Bugün “yeşil tahviller”, “sürdürülebilir finansman araçları” gibi kavramlar sıkça telaffuz ediliyor. Ancak bu araçlar, toplam borç yükü içinde hâlâ sınırlı bir yer tutuyor. Üstelik çevreyi ve toplumu korumayı amaçlayan projelerin bile borçla finanse edilmesi, sürdürülebilirliğin içini boşaltan bir başka paradoks yaratıyor.

Davos’ta yapılan iyimser konuşmalar, G20 zirvelerindeki iyi niyetli açıklamalar, borç krizine dair yapısal bir çözüm üretmekte yetersiz kalıyor. Çünkü sorun teknik değil, siyasal ve sistemik. Küresel ekonomi, kısa vadeli büyüme rakamlarını uzun vadeli istikrarın önüne koymaya devam ediyor.

Sorulması gereken soru şu: Borçla büyüyen bir ekonomi gerçekten büyüyor mu, yoksa sadece zaman mı satın alıyor? Eğer cevap ikincisiyse, sürdürülebilirlik söylemi bir hedef değil, rahatlatıcı bir masal olmaktan öteye geçemez.

Gerçek sürdürülebilirlik; üretime, verimliliğe, adil gelir dağılımına ve uzun vadeli mali disipline dayanan bir ekonomik anlayışı gerektirir. Aksi hâlde borç, küresel ekonominin görünmez motoru olmaya devam edecek — ta ki motor kilitlenene kadar.

Paylaşın

Avrupa’nın İç Çekişmeleri: Birlik Mi, Bölünme Mi?

Avrupa Birliği (AB), tarihinin en karmaşık ve belirleyici dönemlerinden birini yaşıyor. Hem iç dinamikler hem de küresel güç dengelerindeki hızlı dönüşüm, AB’yi yeniden tanımlayan stratejik bir kavşağa taşıyor.

Haber Merkezi / AB’nin dış politika gündemini şekillendiren en kritik unsur, Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı sonrası ortaya çıkan güvenlik ihtiyacı oldu. Artan jeopolitik riskler AB’yi savunma ve güvenlik stratejilerini güçlendirmeye itiyor; bu yönde adımlar savunma işbirliklerini ve ortak askeri kapasite projelerini (örneğin Readiness 2030) gündeme taşıdı. Ayrıca ABD’nin dış politika tutumlarıyla yaşanan gerilimler, Avrupa’da “stratejik özerklik” tartışmasını güçlendiriyor ve Birlik’in NATO’ya olan bağlılığıyla kendi savunma kabiliyetlerini dengeleme ihtiyacını ortaya koyuyor.

Avrupa liderleri, küresel güç rekabeti içinde Çin ve Rusya gibi aktörlerle karşı karşıya gelirken aynı zamanda ABD ile ticari ve güvenlik ilişkilerini yeniden tarif etmeye çalışıyorlar. Bu bağlamda Avrupa’nın dış politikada daha bağımsız bir aktör olma eğilimi güçleniyor, fakat bu süreç içeride siyasi uzlaşı gerektiriyor.

Almanya ve İtalya gibi büyük AB ekonomileri, Birlik’in küresel rekabet gücünü artırmak için acil reformlar çağrısında bulunuyorlar. Bu talepler, bürokrasinin azaltılması, tek pazarın derinleştirilmesi ve dijital/enerji sektörlerinde inovasyonun hızlandırılmasını içeriyor. Rekabetçilik risklerine dair uyarılar, AB’nin ekonomik modelini yeniden şekillendirmesi gerektiğini gösteriyor.

2026 için Avrupa Komisyonu’nun çalışma programı, “Avrupa’nın bağımsızlık anı” olarak adlandırılıyor ve sürdürülebilir büyümeyi, inovasyonu, demokrasiyi ve güvenliği merkezine alan bir gündem ortaya koyuyor. Bu program, ekonomik dayanıklılığı artırmak için çeşitli yapısal reformları da kapsıyor.

AB’nin iç politik gündemi, göç politikaları, hukukun üstünlüğü ve demokrasi gibi konular etrafında odaklanıyor. Avrupa içindeki siyasi kutuplaşma, özellikle aşırı sağ ve popülist hareketlerin bazı ülkelerde güç kazanmasıyla birlikte Avrupa bütünlüğü açısından sınamalar yaratıyor. Buna rağmen kamuoyu yoklamaları, birçok Avrupa vatandaşının güçlü bir AB’ye halen destek verdiğini gösteriyor — yani toplum içinde Avrupa idealine ilişkin karmaşık ancak canlı bir tartışma sürüyor.

AB, geleneksel genişleme stratejisini tartışırken Ukrayna gibi aday ülkelerle ilgili kritik görüşmeler devam ediyor. Ukrayna, 2027’ye kadar Birliğe katılma hedefini aktif şekilde savunuyor; bu süreç Birlik’in genişleme politikasının hem stratejik bir araç hem de önemli bir sınav olduğunu gösteriyor.

Buna ek olarak, Avrupa’nın dış politik etkisini genişletmek amacıyla yeni bölgesel işbirlikleri de sürüyor. Örneğin, AB–Ermenistan zirvesi gibi girişimler bölgesel entegrasyonu güçlendirmeye yönelik adımlar olarak değerlendiriliyor.

Yeniden Tanımlanan Bir Avrupa

AB, küresel ticaret beklentilerinde de dönüşüm sürecinde. ABD ile ticaret ve stratejik ilişkiler, özellikle yeni ABD tarifeleri ve ticaret politikaları yüzünden belirsizliklerle dolu. Ayrıca, Mercosur gibi bloklarla ilişkilerde ticaret anlaşmalarının hayata geçirilmesi çabaları sürüyor. Bu durum, Avrupa’nın küresel ekonomik ağlar içinde konumunu yeniden düşünmesini gerektiriyor.

Birlik içindeki bu dönüşüm, Avrupa’nın uluslararası alanda daha bağımsız, rekabetçi ve dayanıklı bir aktör olma vizyonuyla birlikte hem fırsatlar hem de önemli riskler barındırıyor. Neticede 2026, AB için sadece mevcut krizlere yanıt verme yılı değil, aynı zamanda önümüzdeki on yıllarda Avrupa’nın şekillenmesinde belirleyici bir dönem olma potansiyeline sahip.

Sonuç olarak, Avrupa Birliği’nin geleceği, bugün yaşanan çok boyutlu çalkantıların yönetilmesine ve Birlik içindeki siyasal iradenin reform gündemiyle buluşmasına bağlı. Bu süreç, Avrupa’nın hem iç dayanıklılığını artırmak hem de küresel aktörler arasında daha etkin bir pozisyon almak için kritik önem taşıyor.

Paylaşın

Kamu Ve Özel Haklar Arasındaki Çatışma

Devletin kamusal yararı koruma yetkisi ile bireysel mülkiyet hakları arasındaki çatışma, modern demokrasilerde hukukun, adaletin ve toplumsal güvenin sınavı olarak karşımıza çıkmakta.

Haber Merkezi / Özel mülkiyet ve bireysel haklar, modern hukuk sistemlerinin temel taşlarından biridir. Öte yandan devletin kamusal yararı koruma yetkisi, bu haklarla sık sık çatışabilir. Dünyanın çeşitli hukuk sistemlerinde, bu çatışmanın çözümü hem hukuki hem de toplumsal açıdan kritik bir konu olarak öne çıkmaktadır.

Akademik literatür, özellikle Kamu Yararı Davaları (Public Interest Litigation) çerçevesinde devletin müdahalesini analiz etmektedir. Örneğin Hollanda’da Urgenda Vakfı ve destekçileri tarafından açılan dava, devletin iklim değişikliğiyle mücadele yükümlülüğünü ortaya koymuş, bireysel haklar ile toplumsal çıkar arasındaki sınırları tartışmaya açmıştır.

Benzer şekilde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları, devletlerin pozitif yükümlülükleri ile özel hakların korunması arasında hassas bir denge kurulması gerektiğini göstermektedir.

Bu örnekler, kamu yararı gerekçesiyle yapılan müdahalelerin hukuki temellere dayanması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, bireysel hakların korunması, demokratik toplumların vazgeçilmez bir gerekliliğidir. Mülkiyet haklarının ihlali veya keyfi devlet müdahalesi, hem toplumsal güveni hem de hukuk sistemine olan güveni zedeleyebilir.

Dolayısıyla tartışma sadece hukuki bir mesele değildir; aynı zamanda siyasal ve toplumsal bir mesele olarak da ele alınmalıdır. Kamu yararı ile bireysel haklar arasındaki dengeyi sağlamak, modern demokrasilerin en temel sınavlarından biridir. Hukukun ve yargının bu dengeyi gözetme kapasitesi, toplumsal adaletin ve demokratik istikrarın ölçütü olarak değerlendirilebilir.

Paylaşın

Çok Kutuplu Dünyada Anti-Emperyalist Program İhtiyacı

Çok kutuplu dünya, tek başına adil ya da özgür bir düzen sağlamaz; halkların bağımsızlığı ve eşitliği için ilkesel, tutarlı bir anti-emperyalist program şarttır.

Haber Merkezi / Dünya siyaseti köklü bir dönüşümden geçerken, uzun yıllar boyunca belirleyici olan tek merkezli küresel düzen, yerini daha parçalı ve çok aktörlü bir yapıya bırakıyor. Yeni güç odakları yükselirken, bu tablo birçok ülkede “emperyalizmin gerileyişi” olarak okunuyor. Oysa asıl soru şu: Değişen, gerçekten tahakküm ilişkileri mi, yoksa yalnızca onların yönü mü?

Çok kutupluluk, ilk bakışta daha dengeli ve adil bir dünya vaadi taşıyor. Ancak güç merkezlerinin çoğalması, baskının ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, bu yeni düzende nüfuz alanları daha karmaşık, bağımlılık ilişkileri daha örtük biçimler alabiliyor. Eski hegemonyaların yerini yenileri aldığında, anti-emperyalist söylem içi boş bir slogana dönüşme riskiyle karşı karşıya kalıyor.

Bugün sıkça rastlanan bir çelişki dikkat çekiyor: Bir yandan bağımsızlık ve egemenlik vurgusu yapılırken, diğer yandan ekonomik, askeri ve siyasi ilişkiler yeni bağımlılık biçimlerini derinleştiriyor. Emperyalizme karşı olduğunu ilan eden aktörlerin, kendi etki alanlarında benzer baskı mekanizmaları kurabilmesi, anti-emperyalizmin ilkesel bir duruş olmaktan çıkıp konjonktürel bir pozisyona indirgenmesine yol açıyor.

Bu noktada temel sorun, anti-emperyalizmin dar bir “karşıtlık” çerçevesinde ele alınmasıdır. Belirli bir güce ya da bloğa karşı olmak, otomatik olarak özgürlükçü ya da halkçı bir siyaset anlamına gelmiyor. Emperyalizm yalnızca askeri müdahalelerle değil; borçlanma düzenekleriyle, enerji politikalarıyla, ticaret anlaşmalarıyla ve kültürel tahakkümle de işliyor. Dolayısıyla tutarlı bir anti-emperyalist program, bu alanların tamamını kapsamak zorunda.

Gerçek bir anti-emperyalist hat, güç dengelerinden bağımsız olarak ilkelere dayanmalıdır. Halkların kendi kaderini tayin hakkını savunmak, hangi ülkeden gelirse gelsin dış müdahalelere karşı çıkmak ve ekonomik bağımlılığı yeniden üreten ilişkilere mesafe koymak bu hattın temel taşlarıdır. Aksi halde çok kutupluluk, yalnızca daha fazla aktörün daha fazla güç mücadelesi verdiği bir sahneye dönüşür.

Çok Kutuplu Dünya Ne İlericidir Ne Gericidir

Sonuç olarak, çok kutuplu dünya kendi başına ne ilericidir ne de gericidir. Onu anlamlı kılacak olan, bu yeni dönemde nasıl bir siyasal ve ahlaki duruş sergileneceğidir. Tutarlı bir anti-emperyalist program, kamp seçmekle değil; ilke, eşitlik ve bağımsızlık temelinde siyaset üretmekle mümkündür. Bugünün asıl ihtiyacı da tam olarak budur.

Paylaşın

Akıl Ve Bilginin Geri Çekilişi: Üniversitelerde Akademik Çözülme

Üniversitelerde liyakatin yerini sadakatin alması, akademik yapının çözülmesini hızlandırır, ki bu çözülme yalnızca akademiyi değil, toplumun düşünsel geleceğini de tehdit eder.

Haber Merkezi / Üniversiteler bir zamanlar bilginin üretildiği, tartışıldığı ve özgürce dolaşıma girdiği mekânlar olarak bilinirdi. Bugün ise şu soruya cevap aranıyor: Bilgi hâlâ üniversitelerin merkezinde mi, yoksa geri mi çekiliyor?

Akademik çözülme, çoğu zaman ani bir çöküş olarak değil; yavaş ve neredeyse fark edilmeden ilerleyen bir süreç olarak yaşanır. Önce tartışmalar azalır ve ardından eleştirel sesler “uyumsuz” bulunur. Sonrasında liyakat yerini sadakate, bilimsel ölçütler yerini idari beklentilere bırakır. En sonunda ise üniversiteler, bilgi üreten bir kurumlar olmaktan çıkıp bilgiyi yöneten, hatta denetleyen bir yapıya dönüşürler.

Bugün için birçok üniversitede sorun yalnızca bütçe eksikliği, fiziki imkânsızlıklar ya da nitelikli insan kaynağının azalması değildir. Asıl sorun, akademik aklın sistematik biçimde işlevsizleştirilmesidir. Bölümler vardır ama akademik tartışmalar yoktur; kurullar toplanır ama kararlar çoktan verilmiştir; yayın yapılır ama sorular sorulmaz. Bilgi vardır, fakat risk almayan, rahatsız etmeyen, iktidar alanına temas etmeyen bir bilgi…

Akademik yapı çözüldükçe üniversiteler, toplum için de anlamını yitirirler. Çünkü üniversiteler yalnızca meslek kazandıran kurumlar değil; aynı zamanda toplumun kendine ayna tuttuğu, yanlışlarını sorguladığı, geleceğini tartıştığı kamusal alanlardır. Bu alanlar daraldığında, eleştirel düşünce de kamusal hayattan geri çekilir.

Daha endişe verici olan ise üniversitelerdeki akademik çözülmenin zamanla normalleşmesi veya normalleştirilmesidir. Akademik özgürlük bir “lüks”, eleştirel tutum bir “tehdit”, bilimsel özerklik ise “yönetim sorunu” olarak görülmeye başlandığında, üniversiteler kendi varlık nedenlerini inkâr ederler. O noktadan sonra geriye kalan şey ise, adı üniversite olan ama ruhu eksik bir kurumsal yapıdır.

Bilginin geri çekilişi, yalnızca akademisyenlerin sorunu değildir. Bu, toplumun ve geleceğin sorunudur. Çünkü üniversiteler akademik yapılarını kaybettiklerinde, kaybolan sadece bilim olmaz; düşünme cesareti, sorgulama kültürü ve hakikat arayışı da birlikte yok olur.

Bugün sorulması gereken soru şu: Üniversiteler mi bilginin peşinden gitmekten vazgeçti, yoksa bilgi mi artık üniversitelerde barınamaz hâle geldi?

Paylaşın

Kendi Halkıyla Savaş Halinde Olan Bir Rejim

Tarih gösteriyor ki, hiçbir rejim kendi halkıyla sonsuza dek savaş halinde kalamaz. Baskı, itaat üretebilir; fakat meşruiyet üretemez. Onurlu yaşam arzusu, en sert rejimlerin bile karşısında er ya da geç kendine bir yol buluyor.

Haber Merkezi / İran’da olup biteni izlerken akla ister istemez şu soru geliyor: Bir devlet, kendi halkından bu kadar mı korkar? Sokakta yürüyen gençten, saçını açan kadından, slogan atan öğrenciden…

Cevap ise çok açık: Korku büyükse, meşruiyet sorunu da o kadar büyüktür.

İran’da mesele yalnızca muhalefet ya da örgütlü siyaset değil; gündelik hayatın kendisi rejim için bir güvenlik sorunu. Nasıl giyindiğiniz, ne dinlediğiniz, ne yazdığınız, hatta ne düşündüğünüz bile rejimin radarında.

Böyle bir yerde “normal” bir toplumdan söz edilebilir mi?

Rejim sözcüleri her fırsatta “dış güçler”, “komplolar” ve “ülkenin istikrarını bozmak isteyenler”den dem vuruyor, ki bu yakından tanıdığımız bir söylem. Gençler ülkeden kaçmanın yollarını arıyorsa, kadınlar en temel hakları için meydanlara çıkıyorsa, sorun aynaya bakmamakta ısrar eden rejimdedir.

Rejimin refleksi ise hiç değişmiyor: Sertlik. Protesto varsa cop, itiraz varsa gözaltı, sosyal medyada bir cümle varsa mahkeme.

Bir rejim, varlığını sürekli baskıyla sürdürüyorsa, çoktan savunma pozisyonuna geçmiş demektir. Kendi halkıyla savaş halinde olan bir rejim, er ya da geç bu savaşı kaybeder.

Tarih bize şunu defalarca göstermiştir: Halkı susturabilirsin, bastırabilirsin, hatta korkutabilirsin; ama sonsuza kadar yönetemezsin.

İran’daki kitlesel protestolar

İran’daki kitlesel protestolar, farklı dönemlerde farklı kıvılcımlarla başlamış olsa da ortak bir zeminde buluşmaktadır: siyasal baskı, ekonomik kriz ve toplumsal özgürlüklerin yokluğu.

Bu eylemler, rejimle toplum arasındaki derin yapısal çatlağın dışavurumudur.

İran’da son yılların en geniş çaplı protesto dalgası, 2022’de Mahsa (Jina) Amini’nin ahlak polisi gözetiminde hayatını kaybetmesiyle patlak vermiştir.

Başörtüsünü “uygunsuz” taktığı iddiasıyla gözaltına alınan genç bir kadının ölümü, özellikle kadınlar ve gençler öncülüğünde ülke geneline yayılan bir isyana dönüşmüştür.

“Kadın, yaşam, özgürlük” sloganı, protestoların hem simgesi hem de özeti haline gelmiştir.

Ancak bu patlama bir anda ortaya çıkmamıştır.

2009 Yeşil Hareketi, seçimlere hile karıştığı iddialarıyla başlamış ve rejimin sandık yoluyla bile değişime izin vermediğini göstermiştir.

2017–2019 protestoları, ekonomik nedenlerle (zamlar, işsizlik, yoksulluk) ortaya çıktı ve ilk kez alt sınıfların da açık biçimde rejimi hedef aldığı görülmüştür.

2019’daki akaryakıt zammı protestoları, yüzlerce kişinin öldürüldüğü ağır bir devlet şiddetiyle bastırılmıştır.

Paylaşın