TÜİK’e Göre İşsizlik Oranı Yüzde 29,9

TÜİK verilerine göre, atıl işgücü oranı yüzde 29,9’a yükselirken, dar tanımlı işsizlik yüzde 8,5 oldu. İşsiz sayısı artış gösterirken, özellikle gençler ve kadınlarda işsizlik oranı yüksek seyrini korudu.

Haber Merkezi / Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2026 yılı Şubat ayına ilişkin işgücü istatistiklerini açıkladı. Verilere göre, geniş tanımlı işsizliği ifade eden atıl işgücü oranı yüzde 29,9’a yükselerek dikkat çekici bir seviyeye ulaştı.

Hanehalkı İşgücü Araştırması sonuçlarına göre, 15 ve daha yukarı yaştaki kişilerde işsiz sayısı Şubat ayında bir önceki aya kıyasla 133 bin kişi artarak 2 milyon 981 bine çıktı. İşsizlik oranı ise 0,3 puanlık artışla yüzde 8,5 olarak kaydedildi. Bu oran erkeklerde yüzde 6,9, kadınlarda ise yüzde 11,6 olarak tahmin edildi.

İstihdam cephesinde ise artış dikkat çekti. Şubat ayında istihdam edilenlerin sayısı 153 bin kişi artarak 32 milyon 158 bine yükselirken, istihdam oranı 0,2 puanlık artışla yüzde 48,2 oldu. Erkeklerde istihdam oranı yüzde 65,6, kadınlarda ise yüzde 31,1 olarak hesaplandı.

İşgücüne katılım da artış gösterdi. Şubat ayında işgücü 286 bin kişi artarak 35 milyon 139 bine ulaşırken, işgücüne katılma oranı yüzde 52,6’ya yükseldi. Bu oran erkeklerde yüzde 70,5, kadınlarda ise yüzde 35,2 olarak gerçekleşti.

Genç nüfustaki işsizlikte ise yükseliş öne çıktı. 15-24 yaş grubunda işsizlik oranı bir önceki aya göre 1,4 puan artarak yüzde 15,8’e çıktı. Genç erkeklerde işsizlik oranı yüzde 12,8, genç kadınlarda ise yüzde 21,8 olarak tahmin edildi.

Öte yandan, çalışanların haftalık ortalama fiili çalışma süresi 42,5 saat ile önceki aya göre değişim göstermedi. Zamana bağlı eksik istihdam ve işsizlerin bütünleşik oranı yüzde 19,2 olurken, işsiz ve potansiyel işgücünün bütünleşik oranı yüzde 20,6 olarak hesaplandı.

TÜİK verileri, işsizlik oranındaki sınırlı artışa rağmen geniş tanımlı işsizlikteki yükselişin sürdüğüne işaret ediyor. Özellikle gençler ve kadınlar arasında işsizlik oranlarının yüksek seyretmesi, işgücü piyasasındaki yapısal sorunların devam ettiğini ortaya koyuyor.

Paylaşın

Sanayi Sektöründe Çalışan Sayısı Yüzde 3,5 Azaldı

Ocak ayında ücretli çalışan sayısı yıllık olarak sanayi sektöründe yüzde 3,5 azalırken, inşaat sektöründe yüzde 0,3 ve ticaret-hizmet sektöründe yüzde 2,3 arttı.

Haber Merkezi / Bu tablo, istihdamın sanayiden hizmet sektörüne doğru kaymaya devam ettiğini ortaya koydu.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Ücretli Çalışan İstatistikleri Ocak 2026 verilerini açıkladı. Verilere göre toplam ücretli çalışan sayısı, geçen yılın aynı ayına kıyasla yüzde 0,2 yükseldi.

2025 yılı Ocak ayında 15 milyon 410 bin 257 olan ücretli çalışan sayısı, 2026 yılı Ocak ayında 15 milyon 444 bin 683 kişiye ulaştı. Böylece toplam istihdamda sınırlı bir büyüme kaydedildi.

Sektörel dağılım incelendiğinde ise farklı eğilimler dikkat çekti. Sanayi sektöründe ücretli çalışan sayısı yıllık bazda yüzde 3,5 azaldı. Buna karşılık inşaat sektöründe yüzde 0,3, ticaret-hizmet sektöründe ise yüzde 2,3 artış gerçekleşti. Bu tablo, istihdamın sanayiden hizmet sektörüne doğru kaymaya devam ettiğini ortaya koydu.

Öte yandan veriler aylık bazda istihdamda gerilemeye işaret etti. Sanayi, inşaat ve ticaret-hizmet sektörleri toplamında ücretli çalışan sayısı 2026 yılı Ocak ayında bir önceki aya göre yüzde 0,4 azaldı.

Aylık değişime sektörel olarak bakıldığında sanayi sektöründe yüzde 0,5, inşaat sektöründe yüzde 2,1 düşüş yaşanırken, ticaret-hizmet sektöründe yüzde 0,1 artış kaydedildi.

Ekonomistler, özellikle sanayideki istihdam kaybının üretim ve talep koşullarındaki zayıflamayla ilişkili olabileceğine dikkat çekerken, hizmet sektöründeki artışın ise ekonomideki yapısal dönüşümün devam ettiğine işaret ettiğini belirtiyor.

Paylaşın

Görünmez Zincirler: ‘Esneklik’ Söylemi Altında Kapitalizmin Yeni Emek Tuzağı

Marx’ın kapitalizm eleştirisi, günümüz dijital ekonomisinde adeta yeniden doğrulanıyor; değer üretimi artarken, üretim araçlarına sahip olmayan emekçiler daha kırılgan bir konuma itiliyor.

Haber Merkezi / Son yıllarda “esnek çalışma” ve “gig ekonomisi” terimleri, modern iş dünyasının parlayan kavramları hâline geldi. Teknoloji platformlarının ve küresel şirketlerin pazarladığı bu modeller, bireylere özgürlük, bağımsızlık ve kendi programlarını belirleme imkânı sunduğu iddiasıyla meşrulaştırılıyor. Ama görünürdeki özgürlük, giderek sermaye lehine bir ideolojiye dönüşüyor; çalışanlar güvencesizlikle yüz yüze bırakılırken, şirketler kârlarını maksimize ediyor.

Esneklik mi, yoksa Prekarite mi?

Birçok eleştirel çalışma, “esneklik” kavramının ardında saklanan gerçek güvencesizliğe dikkat çekiyor. Dijital platformlarda çalışanlar genellikle bağımsız yüklenici statüsünde tanımlanıyor; iş güvencesi, sigorta ve sosyal haklardan mahrum bırakılıyor. İşveren için maliyet tasarrufu sağlanırken, hukuki sorumluluklar da minimuma indiriliyor.

Teoride bireysel tercihlere dayalı görünen esnek çalışma, pratikte iş güvencesi eksikliği, belirsiz gelir ve örgütlenme zorlukları anlamına geliyor. Araştırmalar, kısa süreli ve esnek sözleşmelerin iş güvenliğini baltaladığını ve çalışanların iş–yaşam dengesini tehdit ettiğini ortaya koyuyor.

Sermaye için avantaj, emek için risk

Neo-liberal politika çerçevesinde esneklik, sermaye lehine bir araç olarak işliyor. Şirketler, işçileri “platform kullanıcıları” veya “bağımsız yükleniciler” olarak tanımlayarak, asgari ücret, sağlık sigortası, kıdem tazminatı gibi temel haklardan kaçabiliyor. Bu yalnızca bireysel çalışanı değil, toplumsal güvenlik ağlarını da zayıflatıyor; riskler bireyselleşiyor ve sosyal sistemlerin omuzlarına yükleniyor.

Gig ekonomisinin bir diğer eleştirisi, işin parçalanması ve rekabetin yükseltilmesiyle birlikte çalışanlar arasındaki dayanışmanın zorlaşmasıdır. Geleneksel sendikalar ve kolektif pazarlık mekanizmaları zayıflıyor, sermaye açısından daha az pazarlık gücüne sahip iş gücü segmentleri yaratılıyor.

Dijital emek ve kapitalizme yeni bir soluk

Dijital platformlar, emeği görünmez kılarken aynı zamanda onu daha esnek ve “seçilebilir” kılıyor gibi görünse de bu esneklik çoğu zaman bir illüzyondan ibaret. Çalışma ilişkilerinin geleneksel sınırlarından koparılması, sermayenin iş gücü üzerindeki kontrolünü sürdürmesini daha da kolaylaştırıyor. Marx’ın kapitalizm eleştirisi, günümüz dijital ekonomisinde adeta yeniden doğrulanıyor; değer üretimi artarken, üretim araçlarına sahip olmayan emekçiler daha kırılgan bir konuma itiliyor.

Geleceğe bakış

“Esneklik” söylemi, kapitalizmin bugünkü biçimini süsleyen bir pazarlama stratejisinden öteye gitmemeli. Sermaye tarafından meşrulaştırılan bu kavram, sadece çalışma biçimlerini değil, çalışma haklarını ve toplumsal güvenlik ağlarını da yeniden şekillendiriyor. Bu nedenle esnek çalışma modelleri tartışılırken, ekonomik olduğu kadar sosyal adalet, eşitsizlik ve toplumsal dayanışma perspektiflerinden de eleştirel bir değerlendirme yapılmalı.

Paylaşın

Ekonomide Yeni Gerçek: Yaşlılar Çalışmaya Devam Ediyor

Türkiye’de 65 yaş ve üzeri nüfus işgücünde giderek daha görünür hale geliyor; 2024’te işgücüne katılım oranı yüzde 13,1’e yükseldi, erkekler yüzde 21,4, kadınlar yüzde 6,5 ile ekonomiye katkı sağlıyor.

Haber Merkezi /Türkiye’de 65 yaş ve üzeri nüfus, son beş yılda dikkat çekici bir artış gösterdi. 2020 yılında 7 milyon 953 bin 555 kişi olan yaşlı nüfus, yüzde 20,5’lik artışla 2025 yılında 9 milyon 583 bin 59 kişiye ulaştı.

Toplam nüfus içindeki oranları ise 2020’de yüzde 9,5 iken 2025’te yüzde 11,1’e yükseldi. Yaşlı nüfusun yüzde 44,7’sini erkekler, yüzde 55,3’ünü ise kadınlar oluşturuyor.

Nüfus projeksiyonlarına göre, yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki oranı önümüzdeki yıllarda da artacak. Ana senaryoya göre bu oran 2030’da yüzde 13,5, 2040’ta yüzde 17,9, 2060’ta yüzde 27,0, 2080’de yüzde 33,4 ve 2100’de yüzde 33,6 olarak öngörülüyor. Düşük doğurganlık senaryosunda ise 2100 yılında yaşlı nüfus oranı yüzde 42,8’e kadar çıkabilir.

Yaş grubuna göre dağılıma bakıldığında, 65-74 yaş grubundaki yaşlılar 2025 yılında yaşlı nüfusun %62,9’unu oluştururken, 75-84 yaş grubundakiler yüzde 29,3, 85 yaş ve üzerindekiler ise yüzde 7,8’lik paya sahip. 100 yaş ve üzeri yaşlı sayısı ise 8 bin 290 olarak kaydedildi.

Türkiye, dünya genelinde yaşlı nüfus oranına göre 194 ülke arasında 75. sırada bulunuyor. Yaşlı nüfus oranının en yüksek olduğu il yüzde 21,7 ile Sinop, en düşük olduğu il ise yüzde 3,8 ile Şırnak oldu.

Yaşlı nüfus, işgücünde de giderek daha görünür hale geliyor. İşgücüne katılma oranı 2020’de yüzde 10 iken, 2024’te yüzde 13,1’e yükseldi. Bu oran yaşlı erkeklerde yüzde 21,4, kadınlarda yüzde 6,5 olarak gerçekleşti.

Yaşlı nüfusun istihdam edildiği sektörler arasında tarım yüzde 56,9 ile başı çekerken, hizmetler yüzde 32, sanayi yüzde 7,7 ve inşaat yüzde 3,4 olarak dağılıyor. İşsizlik oranı ise yaşlılar arasında 2024’te yüzde 2,9 oldu.

Türkiye’de 2022-2024 yılları için doğuşta beklenen yaşam süresi genel nüfus için 78,1 yıl, erkekler için 75,5 yıl, kadınlar için 80,7 yıl olarak belirlendi. 65 yaşına ulaşan bir kişi ortalama 18 yıl daha yaşıyor; erkeklerde 16,3 yıl, kadınlarda 19,6 yıl. 75 yaşındaki bir yaşlı için beklenen yaşam süresi 11 yıl, 85 yaşındakiler için ise 5,8 yıl.

Ölüm nedenlerine bakıldığında, 2024 yılında ölen yaşlıların yüzde 39,9’u dolaşım sistemi hastalıkları nedeniyle hayatını kaybetti. Bunu yüzde 17,2 ile solunum sistemi hastalıkları ve yüzde 14,1 ile tümörler izledi. Alzheimer hastalığından ölenlerin oranı ise yüzde 3,0 olarak kaydedildi; kadınlarda erkeklere göre daha yüksek bir orana sahip (Yüzde 3,8 vs yüzde 2,2).

Yaşlıların dijital dünyaya entegrasyonu da hız kazanıyor. 65-74 yaş grubundaki internet kullanım oranı, 2020’de yüzde 27,1 iken 2025’te yüzde 53,2’ye ulaştı. Erkeklerin internet kullanım oranı yüzde 61,3, kadınların ise yüzde 46,1 oldu.

2025 yılında Türkiye’de 26 milyon 977 bin 795 haneden 7 milyon 46 bin 560’ında en az bir yaşlı birey yaşıyor. Bu hanelerin 1 milyon 836 bin 496’sında yaşlılar tek başına yaşıyor; bu durum daha çok kadınları etkiliyor (Yüzde73,5). Tek başına yaşayan yaşlılar arasında bazıları çocuklarıyla aynı ilde ikamet etmiyor; Çankırı, bu oranla yüzde 40,9 ile en yüksek, İstanbul ise yüzde 4,1 ile en düşük orana sahip.

Yaşlı nüfusun okuryazarlık oranı 2024’te yüzde 88,4 oldu; erkeklerde yüzde 97, kadınlarda yüzde 81,5 olarak ölçüldü. Eğitim düzeyine göre ise yaşlıların yüzde 46,7’si ilkokul mezunu, yüzde 9’u yükseköğretim mezunu. Medeni duruma bakıldığında ise yaşlı kadınların yüzde 44,9’unun eşi ölmüşken, erkeklerde bu oran yüzde 10,6.

Yaşlı nüfusun yüzde 22,8’i yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında bulunuyor; yaşlı kadınlarda bu oran yüzde 23,6, erkeklerde yüzde 21,8.

Paylaşın

Yeni Sol Milliyetçilik: Sınıf Siyasetinin Gölgesinde Kimlik Arayışı

Tarihsel deneyimler, milliyetçilik ile sınıf siyaseti arasındaki gerilimin sol düşünce için hâlâ en kritik tartışma alanlarından biri olduğunu gösteriyor. Bu nedenle yeni sol milliyetçilik, yalnızca politik bir eğilim değil; aynı zamanda Marksist teorinin sınandığı yeni bir ideolojik meydan okuma olarak karşımızda duruyor.

Haber Merkezi / Son yıllarda dünya siyasetinde dikkat çekici bir eğilim öne çıkıyor: Kendini “sol” olarak tanımlayan bazı hareketlerin milliyetçi söylemleri giderek daha fazla sahiplenmesi. Avrupa’dan Latin Amerika’ya, hatta kimi zaman Asya ve Orta Doğu’ya kadar uzanan bu eğilim, akademik tartışmalarda sıkça “yeni sol milliyetçilik” olarak adlandırılıyor. Ancak Marksist bir bakış açısından bu yönelim, yalnızca yeni bir politik strateji değil; aynı zamanda sol düşüncenin tarihsel temelleri açısından ciddi tartışmalar barındıran bir revizyon olarak görülüyor.

Marksist teori, siyasal ve toplumsal çatışmaların temelinde sınıf ilişkilerinin bulunduğunu vurgular. Karl Marx ve Friedrich Engels, kapitalist üretim ilişkilerinin ulusal sınırları aşan bir karaktere sahip olduğunu ve işçi sınıfının da bu nedenle uluslararası bir mücadele perspektifine ihtiyaç duyduğunu savunmuşlardı. Bu çerçevede işçi sınıfının birliği, ulusal kimliklerin ötesinde bir dayanışma fikrine dayanıyordu. “Bütün ülkelerin işçileri, birleşin” çağrısı da tam olarak bu yaklaşımın özeti niteliğindeydi.

Ancak günümüzde bazı sol hareketler, küreselleşmenin yarattığı eşitsizliklere tepki olarak milliyetçi söylemleri yeniden sahiplenmeye başladı. Bu yaklaşım çoğu zaman ulusal egemenliğin yeniden güçlendirilmesi, yerli üretimin korunması ve küresel şirketlere karşı ekonomik bağımsızlık gibi başlıklar üzerinden savunuluyor. İlk bakışta bu söylem, neoliberal küreselleşmeye karşı bir direnç gibi görünebilir. Fakat Marksist eleştirinin merkezinde şu soru yer alır: Milliyetçilik, gerçekten emekçilerin çıkarlarını mı savunur, yoksa sınıf çelişkilerini görünmez kılan yeni bir ideolojik perde mi oluşturur?

Marksist kuram açısından milliyetçilik çoğu zaman sınıf antagonizmalarını gizleyen bir ideolojik araç olarak değerlendirilir. Ulusal birlik söylemi, farklı sınıfları aynı politik çerçevede bir araya getirirken, emek ile sermaye arasındaki temel çelişkiyi arka plana itebilir. Bu nedenle bazı Marksist düşünürler, sol milliyetçiliğin işçi sınıfı siyasetini zayıflatma riskine dikkat çekmektedir. Ulusal çıkar vurgusu, işçi sınıfının uluslararası dayanışmasını güçlendirmek yerine onu dar bir siyasal çerçeveye hapsedebilir.

Bu noktada “revizyonizm” tartışması yeniden gündeme geliyor. Marksist literatürde revizyonizm, Marx’ın kapitalizm analizinin ve sınıf mücadelesi teorisinin farklı politik hedefler doğrultusunda yeniden yorumlanması anlamına gelir. Yeni sol milliyetçilik eleştirileri de tam olarak burada yoğunlaşıyor: Eğer sol siyaset sınıf mücadelesinin yerine ulusal kimliği koyarsa, bu durum Marksist geleneğin temel ilkelerinden birinin terk edilmesi olarak değerlendirilebilir.

Elbette küresel kapitalizmin yarattığı eşitsizlikler ve ekonomik kırılganlıklar, ulusal ekonomi politikalarını yeniden tartışmaya açıyor. Çok uluslu şirketlerin artan gücü, tedarik zincirlerinin kırılganlığı ve finansal krizler, birçok ülkede ekonomik egemenlik tartışmalarını güçlendirmiş durumda. Ancak Marksist eleştiri, bu sorunların çözümünün ulusal sınırlar içinde aranmasının yeterli olmayacağını savunur. Çünkü kapitalizm zaten küresel bir sistemdir ve bu sistemle mücadele de uluslararası bir perspektif gerektirir.

Sonuç olarak “yeni sol milliyetçilik” tartışması, yalnızca güncel siyasal stratejilerle ilgili değildir. Bu tartışma aynı zamanda sol düşüncenin yönü, sınıf siyasetinin geleceği ve uluslararası dayanışmanın anlamı üzerine daha geniş bir teorik sorgulamayı da beraberinde getiriyor. Marksist perspektiften bakıldığında temel soru hâlâ geçerliliğini koruyor: Sol siyaset, ulusal kimliğin etrafında mı örgütlenecek, yoksa sınıf temelli uluslararası bir dayanışma fikrini mi yeniden canlandıracak?

Bugünün dünyasında bu sorunun kesin bir yanıtı olmayabilir. Ancak tarihsel deneyimler, milliyetçilik ile sınıf siyaseti arasındaki gerilimin sol düşünce için hâlâ en kritik tartışma alanlarından biri olduğunu gösteriyor. Bu nedenle yeni sol milliyetçilik, yalnızca politik bir eğilim değil; aynı zamanda Marksist teorinin sınandığı yeni bir ideolojik meydan okuma olarak karşımızda duruyor.

Paylaşın

Vergi Yükü Neden Hep Aynı Omuzlarda?

Vergi yükünün neden çoğu zaman aynı omuzlara bindiğini anlamak için yalnızca bütçe tablolarına değil, kapitalizmin sınıfsal yapısına da bakmak gerekir. Çünkü bazen bir toplumun vergi sistemi, yalnızca mali politikaların değil, aynı zamanda güç ilişkilerinin de aynasıdır.

Haber Merkezi / Modern devletin en temel araçlarından biri vergidir. Okulların, hastanelerin, altyapının ve kamu hizmetlerinin finansmanı büyük ölçüde vergi gelirleriyle sağlanır. Ancak şu soru uzun zamandır hem akademik tartışmaların hem de günlük hayatın merkezinde yer alıyor: Vergi yükü gerçekten toplumun tüm kesimleri arasında adil biçimde mi dağıtılıyor? Marksist perspektif bu soruya oldukça eleştirel bir yanıt verir.

Marksist ekonomi politik, devletin ekonomik yapısının sınıfsal ilişkilerden bağımsız olmadığını savunur. Karl Marx ve Friedrich Engels’e göre devlet, kapitalist toplumda çoğu zaman egemen sınıfın çıkarlarını koruyan bir yapı olarak işlev görür. Vergi sistemi de bu yapının önemli araçlarından biridir. Kağıt üzerinde herkes vergi öder; fakat verginin türü ve dağılımı incelendiğinde yükün büyük ölçüde emekçi sınıfların omuzlarında toplandığı görülür.

Günümüzde birçok ülkede vergi gelirlerinin önemli bir bölümü dolaylı vergilerden oluşur. Tüketim üzerinden alınan bu vergiler, gelire bakılmaksızın herkese aynı oranla uygulanır. Bu durum, düşük gelirli bireylerin kazançlarının daha büyük bir bölümünü vergi olarak ödemesi anlamına gelir. Uluslararası ekonomik raporlar, dolaylı vergilerin yüksek olduğu ülkelerde gelir eşitsizliğinin daha da derinleştiğini gösteriyor.

Buna karşılık sermaye gelirleri çoğu zaman daha düşük oranlarda vergilendirilir veya çeşitli muafiyetlerle korunur. Küresel ölçekte faaliyet gösteren büyük şirketler ise vergi cennetleri, transfer fiyatlandırması ve karmaşık finansal yapıların sunduğu imkanlarla vergi yüklerini önemli ölçüde azaltabilir. Ekonomi literatüründe sıkça tartışılan bu durum, kapitalizmin küresel yapısının vergi politikalarını nasıl etkilediğini açık biçimde ortaya koyar.

Marksist analiz, bu tabloyu yalnızca teknik bir maliye politikası meselesi olarak görmez. Sorunun kökeninde üretim ilişkileri ve sınıfsal güç dengeleri vardır. Sermaye, ekonomik gücü sayesinde yalnızca üretim süreçlerini değil, vergi politikalarını da dolaylı biçimde etkileyebilir. Böylece vergi sistemi, toplumsal eşitsizlikleri azaltmak yerine kimi zaman onları yeniden üreten bir mekanizmaya dönüşür.

Elbette modern devletler zaman zaman servet vergileri, artan oranlı gelir vergileri ve sosyal transferler gibi araçlarla bu dengesizliği gidermeye çalışır. Ancak küreselleşen sermaye hareketleri, bu politikaların uygulanmasını zorlaştıran yeni bir gerçeklik yaratmıştır. Sermaye mobil hale geldikçe devletler yatırım çekebilmek için vergi oranlarını düşürme baskısıyla karşı karşıya kalır. Bu durum da vergi yükünün yeniden emek gelirlerine kaymasına yol açabilir.

Marksist perspektif açısından mesele yalnızca “kimin ne kadar vergi ödediği” değildir. Asıl mesele, toplumda üretilen değerin nasıl dağıtıldığıdır. Eğer ekonomik sistem, üretimden elde edilen artı değerin büyük bölümünü sermaye lehine biriktiriyorsa, vergi politikaları bu eşitsizliği tek başına ortadan kaldıramaz.

Bu nedenle “vergi adaleti” tartışması aslında daha geniş bir sorunun parçasıdır: Ekonomik sistem, üretilen zenginliği kimler arasında paylaştırıyor? Vergi yükünün neden çoğu zaman aynı omuzlara bindiğini anlamak için yalnızca bütçe tablolarına değil, kapitalizmin sınıfsal yapısına da bakmak gerekir. Çünkü bazen bir toplumun vergi sistemi, yalnızca mali politikaların değil, aynı zamanda güç ilişkilerinin de aynasıdır.

Paylaşın

Açlık Sınırı 31 Bin Lirayı Aştı

Ocak ayında dört kişilik bir ailenin sağlıklı ve dengeli beslenmesi için aylık yapması gereken harcama tutarı yani açlık sınırı 31 bin 223 liraya yükseldi. Bu harcama tutarı sadece gıda için yapılması gereken minimum tutardır.

Haber Merkezi / Açlık sınırı üzerinden hanehalkı tüketim harcamaları esas alınarak yapılan hesaplama sonuçlarına göre ise yoksulluk sınırı ise 101 bin 706 lira oldu.

Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş), ocak ayına ilişkin açlık ve yoksulluk raporunu açıkladı. Buna göre; Ankara’da yaşayan dört kişilik bir ailenin yalnızca sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı 31.223,88 TL’ye çıktı.

Gıda harcamasının yanı sıra barınma, ulaşım, eğitim, sağlık gibi diğer temel ihtiyaçlarla birlikte toplam yaşam maliyeti ise 101.706,40 TL olarak belirlendi. Bekâr bir çalışanın aylık yaşama maliyeti de 40.540,91 TL’ye yükseldi.

TÜRK-İŞ’in verilerine göre, Ocak ayında mutfak enflasyonu bir önceki aya göre yüzde 3,58 oranında arttı. On iki aylık dönemdeki artış oranı yüzde 41,08 olurken, yıllık ortalama artış yüzde 39,79 olarak hesaplandı. Geçtiğimiz yılın ocak ayında 22.131 TL seviyesinde olan açlık sınırı, bir yılda yaklaşık 9 bin TL artarak 31.224 TL’ye ulaştı. Yoksulluk sınırı ise aynı dönemde 72 bin TL’den 101 bin TL’ye yükseldi. Bu veriler, çalışanların temel yaşam ihtiyaçlarına erişimde yaşadığı zorlukları gözler önüne serdi.

Ocak ayında süt, yoğurt ve peynir grubunda fiyat artışı önceki aylara göre daha sınırlı kaldı ancak bu ürünlerin aile bütçesi üzerindeki yükü sürdü. Dana, kuzu ve tavuk eti fiyatlarında artış devam etti. Balık fiyatları da yükselirken, yumurtada sınırlı bir gerileme yaşandı. Sebze fiyatları genel olarak artarken, meyve fiyatlarında sınırlı bir düşüş görüldü.

Ortalama sebze fiyatı 89,94 TL, meyve fiyatı 109,06 TL olarak belirlendi. Tahıl ürünlerinde un ve makarna fiyatları yükselirken, bulgur fiyatı düştü; ekmek ve pirinç fiyatlarında ise değişiklik gözlenmedi. Ayçiçek yağı, tereyağı ve margarin fiyatları sabit kalırken zeytinyağı dalgalı seyrini sürdürdü. Çay ve ıhlamur fiyatları artarken, salçada hafif bir düşüş yaşandı.

TÜRK-İŞ, yoksulluk sınırı tutarının işçiye ödenmesi gereken maaş olarak değil, haneye girmesi gereken toplam gelir düzeyi olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor. Ancak gelir kaynaklarının sınırlı olması nedeniyle bu tutarın çoğu zaman olması gereken ücret düzeyi olarak görüldüğü belirtiliyor. Raporda şu ifadeye yer veriliyor:

“Yoksulluk sınırı tutarı, işçinin eline geçmesi gereken ücret düzeyi değildir. Bu değerlendirme eksik bir yaklaşımın ifadesi olacaktır. Yoksulluk sınırı tutarı, ailenin yapması gereken insan onurunun gerektirdiği harcama düzeyidir ve bir bakıma, haneye girmesi gereken toplam gelirin alt sınırını ortaya koyan önemli bir göstergedir.”

Gelir yetersizliği nedeniyle dar gelirli ailelerin sağlıklı ve dengeli beslenme olanağına erişemediği vurgulanan çalışmada, birçok hanenin zorunlu giderleri karşılayabilmek için gıda harcamalarından kısmak zorunda kaldığı kaydediliyor. Bu durumun sonuçları da şu sözlerle ifade ediliyor:

“Sonuçta, gelir düzeyinin düşük ve yetersiz olması, dar gelirli kişi ve ailelerin sağlıksız ve dengesiz beslenme yapmasına yol açmaktadır.”

Paylaşın

Asgari Ücret 6 Bin 574 Lira Eridi

22 bin 104 lira olarak belirlenen asgari ücretin alım gücü, on bir aylık süre içerisinde 6 bin 574 lira eridi ve asgari ücretin reel değeri 15 bin 530 liraya geriledi.

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Merkezi (DİSK-AR) Kasım ayı enflasyon bültenini yayımladı.

Bültende, asgari ücretlinin yılbaşından bu yana yaşadığı kaybın 6 bin 574 TL’ye ulaştığı bildirildi. TÜİK’in açıkladığı yüzde 31,07’lik yıllık TÜFE oranının ardından yayımlanan raporda, düşük gelirli kesimlerin yaşadığı geçim sıkıntısının derinleştiğine dikkat çekildi.

TÜİK verilerine göre Kasım ayında tüketici fiyat endeksi (TÜFE) aylık yüzde 0,87 arttı. Yıllık bazda artış yüzde 31,07, 12 aylık ortalamalara göre ise yüzde 35,91 olarak gerçekleşti. Gıda fiyatlarındaki yıllık artış ise yüzde 27,44 oldu.

Raporda, asgari ücretin satın alma gücünde yaşanan düşüşün belirgin hale geldiği ifade edildi. Ocak ayında 22 bin 104 TL olarak belirlenen net asgari ücretin, yılın 11. ayı itibarıyla enflasyon karşısındaki kaybı 6 bin 574 TL olarak hesaplandı. DİSK-AR, “Baz etkisiyle enflasyonun artış hızı yavaşlasa da fiyatlar düşmüyor, ücretliler her ay biraz daha yoksullaşıyor” değerlendirmesinde bulundu.

2003 bazlı TÜFE endeksi Kasım 2025 itibarıyla 3.483’e yükselirken, aynı bazlı gıda fiyatları endeksi 4.832 oldu. Buna göre genel fiyatlar 34,8 kat artarken, gıda fiyatları 48,3 kat yükseldi. Bu farkın özellikle düşük gelirli grupları daha fazla etkilediği ifade edildi.

DİSK-AR, düşük gelirli hanelerin bütçesinde gıdanın payının yüzde 30’a yaklaştığını, yüksek gelirli hanelerde ise bu oranın yüzde 13’ün altına indiğini aktardı.

Rapora göre en yoksul yüzde 20’lik kesimin bütçesinde gıdaya ayırdığı pay 2023’te yüzde 36,6 iken, 2024’te yüzde 30,4’e geriledi. Buna karşılık konut ve ulaştırma harcamalarının oranı yükseldi. Bu durum, düşük gelirli grupların temel ihtiyaçlarını karşılamada daha fazla zorlandığına işaret ediyor.

DİSK-AR, “Giderek gıdaya daha az pay kalıyor; bu, yaşam kalitesinin düşmesinin ötesinde temel ihtiyaçlara erişimin zorlaştığını gösteriyor” ifadelerine yer verdi.

Paylaşın

Yoksulluk Sınırı 97 Bin Lirayı Aştı

Dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı yani açlık sınırı 2 bin 828 liraya yükseldi.

Haber Merkezi / Gıda harcaması ile giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamalarının toplam tutarı yani yoksulluk sınırı 97 bin 159 liraya çıktı.

Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (TÜRK-İŞ) tarafından Kasım 2025 dönemi için yayımlanan açlık ve yoksulluk sınırı verileri, çalışanların geçim koşullarındaki bozulmanın katlanarak devam ettiğini ortaya koydu.

Dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 100 bin TL’lik kritik eşiğe yaklaşırken, bekar bir çalışanın yaşama maliyeti ise mevcut asgari ücretin 1,7 katına çıktı.

TÜRK-İŞ’in araştırmasına göre, Ankara’da yaşayan dört kişilik bir ailenin yalnızca sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması (Açlık Sınırı) 29 bin 828 TL olarak hesaplandı.

Giyim, kira, ısınma, ulaşım, eğitim ve sağlık gibi zorunlu harcamalar bu rakama eklendiğinde ise dört kişilik ailenin aylık toplam gelirinin (Yoksulluk Sınırı) 97 bin 159 TL’ye yükseldiği belirlendi.

Rapordaki en dikkat çekici bulgu, bekar bir çalışanın aylık yaşama maliyeti ile mevcut asgari ücret arasındaki fark oldu:

Bekar Çalışanın Aylık Maliyeti: 38 bin 752 TL
Mevcut Asgari Ücret: 22 bin 104,67 TL
Fark: 16 bin 648 TL

Bu fark, tek bir kişinin insanca yaşama maliyetinin, mevcut asgari ücreti 16 bin 648 TL ile aştığını, dolayısıyla asgari ücretle çalışanların yoksullukla mücadele ettiğini gözler önüne serdi.

TÜRK-İŞ’in mutfak enflasyonu hesaplamalarına göre;

Aylık Artış: Kasım ayında gıda harcamalarındaki artış yüzde 4,98 oldu.
Yıllık Artış: Yıllık gıda enflasyonu yüzde 45,07’ye tırmandı.

Konfederasyon, ücretlerde yalnızca enflasyon kadar bir artış yapılmasının, zaten olumsuz olan geçim koşullarını değiştirmeyeceği ve yoksulluğun kalıcı hale gelmesine yol açacağı uyarısında bulundu.

TÜRK-İŞ, dar ve sabit gelirli kesimlerin enflasyonun nedeni değil mağduru olduğunu vurgulayarak, ekonomik ve sosyal politikaların gecikmeksizin bu kesimi koruyacak şekilde uygulanması çağrısını yineledi.

Paylaşın

Türkiye’de Her Dört Çalışandan Biri Sigortasız

Türkiye’de toplam istihdam 33.09 milyon kişi olurken, bu çalışanlardan 8.91 milyonu herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna kayıtlı değil. Başka bir ifadeyle Türkiye’de ortalama her dört çalışandan biri sigortasız.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2025 yılı üçüncü çeyrek verileri, çalışma hayatındaki “kayıt dışı” gerçeğini ve bunun ekonomiye faturasını bir kez daha gözler önüne serdi. Çalışma çağındaki 66,5 milyon kişinin yarısının bile istihdamda olmadığı Türkiye’de, çalışanların önemli bir bölümü sosyal güvenlik şemsiyesinin dışında kalıyor.

Dünya Gazetesi’nden Naki Bakır’ın aktardığına göre, toplam 33 milyon 69 bin kişilik istihdam ordusunun 8 milyon 910 bini kayıt dışı, yani sigortasız çalışıyor. Bu rakam, toplam istihdamın yüzde 26,9’una denk geliyor.

Kayıt dışılıkta cinsiyet ve sektör dağılımı ise dikkat çekici:

Erkeklerde yüzde 23,9 olan kayıt dışı çalışma oranı, kadınlarda yüzde 33,1’e yükseliyor.
Tarım dışı sektörlerde kayıt dışılık yüzde 16,9 seviyesindeyken, tarım sektöründe bu oran yüzde 83,3’e fırlıyor.
“Ücretsiz aile işçisi” olarak tanımlanan grupta kayıt dışılık oranı yüzde 88,1 ile zirve yapıyor.

Kayıt dışı istihdamın SGK bütçesi üzerindeki etkisi hesaplandığında ortaya çıkan tablo ise çarpıcı.

Mevcut asgari ücret (Brüt 26.005 TL) baz alındığında, bir çalışan için SGK’ya ödenmesi gereken aylık toplam prim (işçi ve işveren payları dahil) 8 bin 516 TL seviyesinde. Bu, çalışan başına yıllık 102 bin 201 TL’lik bir prim geliri anlamına geliyor.

Eğer 8,9 milyon kayıt dışı çalışan sisteme asgari ücret üzerinden dahil edilebilseydi:

Aylık İlave Gelir: 75,9 milyar TL,
Yıllık İlave Gelir: 910,6 milyar TL olacaktı.

Bu rakam, SGK’nın 2025 yılı için hedeflediği 3 trilyon 752 milyar liralık toplam prim gelir hedefinin dörtte birine tekabül ediyor.

SGK’nın 2025 yılı bütçe hedeflerinde 322,8 milyar TL açık öngörülmüştü. Yılın ilk sekiz ayında açık 74,1 milyar TL olarak gerçekleşti. Kayıt dışı istihdamın oluşturduğu yıllık 911 milyar TL’lik teorik gelir kaybı, kurumun finansman açığını fazlasıyla kapatabilecek bir potansiyeli barındırıyor.

Uzmanlar, özellikle 3,2 milyon kişiyle en büyük grubu oluşturan ücretli ve yevmiyelilerin kayıt altına alınmasının bile kuruma yıllık 322 milyar TL kazandıracağını, bunun da sistemin sürdürülebilirliği için hayati önem taşıdığını vurguluyor.

Paylaşın