İlk Gen Haritası Tamamlandı: Hastalıkların Sırrı Çözülecek Mi?

Bilim insanları, yaklaşık 8 milyarlık dünya nüfusunda hastalıklara neden olan mutasyon ve genetik çeşitlilik ile ilgili çok önemli ipuçları sağlayacak ilk tam insan genomu haritasını yayınlamayı başardı.

Euronews’ta yer alan habere göre; 2003’te araştırmacılar, insan genomunun tam dizilimini açıkladıklarını duyurmuştu. Ancak bunun yaklaşık yüzde 8’i tam deşifre edilememişti. Neden ise haritaya entegre edilmesi çok güç olan yüksek oranda kendini tekrarlayan DNA parçaçıkları idi.

Science dergisinde yayınlanan makalede ise farklı ülkelerden bilim insanlarının oluşturduğu konsorsiyum, neredeyse 20 yıl sonra bu sorunun çözüldüğünü açıkladı.

ABD Ulusal İnsan Genomu Araştırma Enstitüsü (NHGRI) direktörü Eric Green yaptığı açıklamada, “Gerçekten eksiksiz bir insan genom dizisi oluşturmak, DNA planımızın ilk kapsamlı görünümünü sağlayan inanılmaz bir bilimsel başarıyı temsil ediyor” dedi.

Çalışmanın hastalar üzerindeki genetik çalışmayı güçlendireceğinin de altını çizen direktör, “Bu temel bilgi, insan genomunun tüm işlevsel nüanslarını anlamak için devam eden birçok çalışmayı destek verecek” dedi.

Haritanın tamamı, kromozom ve genlerin oluşturulduğu birimler olan 3 bin 55 milyar baz çiftinden ve proteinleri kodlayan 19 bin 969 genden oluşuyor.

Araştırmacılar, bunlar arasında yaklaşık 2 bin yeni gen tanımladı. Çoğu devre dışı olan bu genlerin 115’inin hala aktif olma ihtimali söz konusu. Bilim insanları ayrıca, tıbbi anlamda önemli 622 gendeki yaklaşık 2 milyon ek genetik varyantı da tespit ettiklerini duyurdu.

“İnsanın genom dizilimini gerçekten tamamlamak, yeni bir gözlük takmak gibiydi” diyen kıdemli araştırmacı Adam Phillippy, “Artık her şeyi net şekilde görebileceğiz ve tüm bunların ne anlama geldiğini anlamaya bir adım daha yaklaştık” diyerek tıp alanında ne kadar büyük bir adım atıldığını vurguladı.

Tam gen haritası insanlık evrimi ve biyolojisinin daha iyi anlaşılmasına fırsat sunmasının yanında yaşlanma ve kanser gibi alanlarda tıbbi keşiflerin yapılmasını sağlayacak.

Paylaşın

Tıp Tarihinde Uyku Araştırmaları

Uyku sırasında neler olduğunu ve bunun hayvan ve insan sağlığı üzerindeki etkisini anlama çabaları binlerce yıldır belgelenmiştir. Bugün bile araştırmacılar uykuyu ve belirli uyku bozukluklarının nasıl geliştiğini daha iyi anlamaya çalışıyorlar.

Haber Merkezi / Eski Hint bilgeleri, Mısırlılar, Yunanlılar ve Romalılar, uykuyu, uyuyanlara rüyaları getiren tanrıları adlandırmak da dahil olmak üzere çeşitli şekillerde tanımladılar. Aynı zamanda, birçok insanın uykuyu iki vardiya halinde, bir ya da üç saatlik arayla, kişinin yalnız başına sessiz vakit geçirebildiği, komşularını ziyaret edebildiği ya da bir işi tamamlayabildiği zaman içinde yaşadığı da iyi biliniyordu.

MÖ 450 civarında, Alcmaeon adlı bir Yunan doktor, uykunun, vücut yüzeyinden kan akması nedeniyle beyne giden dolaşımın olmamasından kaynaklanan bir bilinçsizlik büyüsü olduğunu öne sürdü. Benzer şekilde MÖ 400 yıllarında da uyuyan bir kişinin yüzey sıcaklığındaki düşüşün uykunun nedeni olduğu düşünülüyordu.

Yaklaşık 50 yıl sonra Aristoteles, uykunun, o zamanlar duyu ve duyarlılığın yeri olduğu düşünülen kalpte bir bilincin tutuklanması olduğu yorumunu yaptı, bu yüzden daha uzun sürecekti. Sindirim sürecini uykunun başlangıcıyla da ilişkilendirdi

MS 162’de Galen, bilincin yeri olarak kalpten ziyade beyni tanımladı. Ancak sonraki 1600 yıl boyunca uykunun doğasını anlamada çok az ilerleme kaydedildi. Uykunun, bazı bedensel mekanizmaları kapatan veya kan eksikliğinden kaynaklanan bir detoksifikasyon süreci olarak düşünüldüğünü belirtmek önemlidir.

Aydınlanma Çağında, bazı bilim uzmanları kendi rüyalarını yorumlama pratiğine başladılar. Yatak odası yavaş yavaş sadece uyku ve cinsel yakınlık için bir yer haline geldi ve uykunun kendisi düzene girdi. 1800’lerde aşırı uyku tembelliğin bir işareti olarak görülüyordu.

Beynin uykudaki rolünü belirleme

1900’lerde nöronların sinir sisteminin bireysel birimleri olduğu keşfedildi. 1903 yılı, ilk uyku hapı olan barbitalin formülasyonu oldu. Daha da önemli bir keşif, vücuttaki sirkadiyen ritimlerin keşfiydi.

1911’de Henri Piéron ve arkadaşları, uykusuz hayvanların beyin omurilik sıvısına uyku indükleyici bir molekül salgıladığını ve bu molekülün, enjekte edildiğinde uyarı köpeklerinin derin bir uykuya dalmalarına neden olabileceğini buldu. Buna ‘hipnotoksin’ adı verildi. İki yıl sonra, Piéron uyku fizyolojisiyle ilgilenmeye çalışan ilk kitabı yayınladı.

Bir doktor olan Constantin von Economo, 1916 ve sonraki yıllarda uyku anormallikleri sergileyen ensefalitli hastaları inceledi ve beynin hipotalamus olarak adlandırılan bölgesini uyku ve uyanıklık aktivitesinin merkezi olarak belirledi.

1925 yılına gelindiğinde, sonunda bu alandaki en seçkin bilim adamlarından biri haline gelen Nathaniel Kleitman, uykunun patofizyolojisini incelemeye başladı. Hızlı göz hareketi (REM) uykusunun varlığını keşfetti ve uyku ve uyanıklık, akıl yürütmede serebral kortikal aktivite, bilinç, istemli hareket ve uyku yoksunluğunun etkilerini incelemeye devam etti.

1924’te elektroensefalogram (EEG) icat edildi; ancak bu keşifle ilgili makale, orijinal gelişiminden 5 yıl sonra yayınlandı. Bu süreçte uyku ve uyanıklık sırasında farklı beyin elektrik dalgaları keşfedildi. Bu süre zarfında, narkolepsi hastalarında uyanıklığı teşvik etmek için uyarıcılar kullanılmaya başlandı.

Uykunun yapısı

1935’te Alman araştırmacı Bunning biyolojik saatin varlığını fark etti ve her türde kalıtsal olduğunu buldu. Sadece iki yıl sonra, Loomis, Harvey ve Hobart’tan oluşan ekip uykunun beş aşamasını keşfetti ve her birinin karakteristik beyin dalgalarını alfa, düşük voltaj, iğler, iğler artı rasgele ve rasgele dalgalar olarak adlandırdı. Bugün bildiğimiz şekliyle uykunun yapısı bu dönemde açığa çıkıyordu.

1939’da Kleitman’ın uzun yıllar uyku araştırmalarını, uyku bozukluklarını, uyku sırasındaki sıcaklık değişimlerini ve uyku-uyanıklık döngülerini kapsayan Uyku ve Uyanıklık adlı kitabı yayınlandı. Daha ileri çalışmalar, uykunun nörofizyolojisinin anlaşılmasını geliştiren uyku sırasında iskelet kası gevşemesinde beyin sapının rolünü ortaya koydu.

REM uykusunu anlama

REM uykusu ilk kez 1953’te genç bir erkek çocukta tespit edildi; bu, ilgili araştırmacı için şaşırtıcıydı çünkü uyku sırasında beyin aktivitesinin düştüğüne dair genel izlenimle çelişiyordu. Ertesi yıl, gece uykusunun birkaç tekrar eden döngüden oluştuğu bulundu. Melatonin 1958’de keşfedildi ve uykunun düzenlenmesinde anahtar olduğu kanıtlandı.

1959’da Michel Jouvet tarafından REM ve NREM uykusu arasında çok önemli bir ayrım yapıldı. Bu amaçla Jouvet, birincisinin hafif uyku olmadığını, artan beyin aktivitesinin, vücudun REM sırasında yaşanan rüyalardaki canlı görüntüleri ve sesleri harekete geçirmesini engelleyen iskelet kası inhibisyonuna eşlik ettiği ‘paradoksal uyku’ olduğunu buldu.

Nispeten, NREM’de bu inhibisyon görülmez ve beyin aktivitesi düşüktür. Aynı yıl, Sirkadiyen ritimler, onları ilk kez insanlarda tanımlayıp inceleyen Halberg tarafından bu şekilde adlandırıldı ve böylece kronobiyolojinin babası oldu.

Uyku bozuklukları

1962’de Jouvet, ponsun REM uykusunu düzenlediğini keşfetti. Obstrüktif uyku apnesi, 1965 yılında uyku ve uyanma ile bağlantılı olarak fizyolojik değişiklikler tanımlanıp ayrıntılı olarak incelendiği ve uyku tıbbının poster çocuğu haline geldi. Bu, uyku sırasındaki sıcaklık, dolaşım ve solunum değişikliklerinin sistematik bir çalışmasına kadar genişletildi.

Parasomniler ve yatak ıslatma, Roger Broughton’un 1968 tarihli bir makalesinde REM uykusundan ziyade yavaş dalga uykusundan konfüzyonel uyanmanın ürünleri olarak tanımlandı. Takip eden on yıl, 1970 yılında Stanford’da ilk uyku araştırma merkezinin kurulmasına, Sirkadiyen ritimler için bir genetik (‘per’ gen) ve fiziksel lokusun (suprakiazmatik çekirdek) tanımlanmasına ve aşağıdakiler gibi güvenilir uykululuk ölçütlerinin evrimine tanık oldu. çoklu uyku gecikme testi (MSLT).

Bu keşiflerin ardından, psikanalitik ve doğaüstü açıklamaların dışında rüyaları açıklamak için aktivasyon-sentez modeli gibi modeller ortaya atılmıştır. Bu modeller ayrıca REM-NREM değişimi için karşılıklı etkileşim hipotezi gibi uyku aşaması geçişi hakkında bilgi sağladı.

1980’lerde sirkadiyen ritim ile uyku süresi arasındaki bağlantı, diğer ipuçlarıyla birlikte belirlendi. Uyku ve öğrenme arasındaki ilişki incelendi ve uykunun yaşam için mutlak fizyolojik gerekliliği nihayet doğrulandı. Moleküler biyoloji bu alanda önemli bir rol oynamaya başladı. Uyku araştırmaları üzerine en güvenilir kitap olan Uyku Tıbbının İlkeleri ve Uygulaması 1989’da yayınlandı.

Uyku üzerine modern keşifler

1990’lar, nöronal grup teorisi ve beyin enerji metabolizması teorisi de dahil olmak üzere çok sayıda çalışan uyku teorisinin ortaya çıkmasına tanık oldu. Ventrolateral preoptik bölgedeki sözde uyku anahtarı Saper ve ekibi tarafından tespit edildi.

Yokluğu narkolepsi oluşturan bir molekül olan oreksin reseptörünün eksikliği de bu dönemde keşfedildi. Ayrıca, van Cauter ve araştırma grubu, uyku yoksunluğunun karbonhidrat metabolizması üzerindeki etkilerini de araştırmaya başladı. Işık ve bir retina pigmenti olan melanopsinin biyolojik saati ayarlamadaki rolü de ortaya çıkarılarak uyku düzenleme sürecine büyüleyici bir ışık tutulmuştur.

2003 yılında Tononi ve Cirelli, uykunun sinaptik ağların toparlanmasına ve güçlerini korumak için aktivasyon seviyelerini düşürmesine izin verdiğini belirten sinaptik homeostaz teorisini önerdiler. Uyku ve hafıza konsolidasyonunun yanı sıra uyku yoksunluğu ve zayıf muhakeme ve motor hata riski üzerinde çalışıldı ve veriler yayınlandı.

Uyku ile ilgili güncel çalışmalar, uyku bozukluklarının genetik, çevresel ve psikososyal yönlerini belirlemeye çalışmaktadır.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır.

Paylaşın

BA.2 Alt Varyantı Omicron’dan 1,5 Kat Daha Bulaşıcı

Dünya genelinde Kovid 19 vaka sayılarının rekor üzerine rekor kırmasına neden olan Omicron’un BA.2 alt varyantının 1,5 kat daha bulaşıcı olduğu belirtildi. BA.2 alt varyantının BA.1’den daha şiddetli olduğu yönünde bir bulgu olmadığı da vurgulandı.

Euronews’ta yer alan habere göre; Amerikan Hastalıkla Mücadele ve Kontrol Merkezi’nden (CDC) yapılan açıklamada BA.2 varyantının ülkenin yarısında görüldüğünü fakat henüz düşük sayıda olduğu vurgulandı.

Açıklamada Danimarka’daki bulaşıcı hastalıkları takip eden Statens Serum Enstitüsü’ne atıfta bulunarak yeni alt varyantın orijinal omicron varyantı BA.1’den 1,5 kat daha bulaşıcı olduğu belirtildi.

CDC Sözcüsü Kriste Nordlund BA.2 alt varyantının BA.1’den daha şiddetli olduğu yönünde bir bulgu olmadığını söyledi.

İngiliz Sağlık Güvenliği Ajansı da yeni alt varyantın aşıların semptomatik hastalıklara karşı etkinliğini azaltmadığını açıklamıştı. Fakat virüsün vücut hücrelerine bağlandığı çıkıntıların mutasyona uğraması ile oluşan yeni alt varyantın İngiltere’de Omicron’dan daha hızlı yayıldığı tespit edildi.

BA.2 Danimarka’da bir kaç hafta içerisinde baskın varyant haline gelmişti.

BA.2 ile yapılan ilk değerlendirmelerde, hatırlatma dozunun BA.2’nin neden olduğu semptomatik hastalıkları önlemede yüzde 70 etkili olduğu gözlendi. Orijinal Omicron varyantında ise bu oran yüzde 63 düzeyindeydi.

Dünya Sağlık Örgüt BA.2’yi endişe verici bir varyant olarak nitelemezken yetkililer, her zaman daha bulaşıcı bir varyantın ortaya çıkabileceği uyarısında bulunuyor.

5,8 milyon nüfuslu Danimarka’da günlük yeni vaka sayısı 50 bini aşarken yetkililer bu artıştaki nedenin BA.2 olduğunun söylenebileceğini vurguluyor.

Ülkede hastaneye yatış oranı da yüzde 12 artarak 967’ye çıkarken bu yönetilebilir sayı olarak görülüyor. Fakat uzmanlar ülkenin yüzde 80’inin tam aşılı olduğunu yüzde 60’ının ise hatırlatma dozu olduğun belirtirken aşılanma oranı daha düşük ülkelerde hastane yatış oranlarının daha yüksek olabileceği uyarısında bulunuyor.

Paylaşın

AIDS’e Karşı Geliştirilen Aşının Denemelerine Başlandı

Amerikan biyoteknoloji şirketi Moderna ile Uluslararası AIDS Aşısı Girişimi, yaptıkları duyuruda, AIDS’e karşı mRNA teknolojisiyle geliştirilen aşının insan üzerindeki denemelerine başladıklarını açıkladı.

Euronews’ta yer alan habere göre; Faz1 çalışmasının, Amerika Birleşik Devletleri’nde HIV-negatif olan 56 sağlıklı yetişkin üzerinde gerçekleşeceği belirtildi.

On yıllardır süren araştırmalara rağmen bilim insanları, her yıl binlerce insanı öldüren AIDS hastalığına karşı henüz bir aşı geliştirmeyi başaramadı. Ancak rekor sürede geliştirilen Covid-19 aşısında kullanılan mRNA teknolojisi, umutları artırdı.

Moderna şirketinin test ettiği aşının amacı, AIDS hastalığına neden HIV virüsü varyantlarına karşı belirli bir antikor türünün (bnAb) üretimini sağlamak. Aşı, bağışıklık sistemimizin bir parçası olan B hücrelerini bu antikorları üretmeleri için eğitmeyi amaçlıyor.

Klinik deneyler, bağışıklık tepkisini tetikleyebilen iki ayrı immünojen enjeksiyonunu test edecek.

Deneylerde mRNA teknolojisini kullanan Moderna, klinik çalışmalarla ilgili açıklamasında, geliştirilen aşının ilk amacının ‘bnAb’ antikor üretimi olduğunu ve bunun ilk adımı teşkil ettiğini kaydetti.

Klinik çalışmalara öncülük eden David Diemert, bu yolda bağışıklık sistemine ‘yardımcı olmak’ için başka immünojenlere de ihtiyaç duyulacağını belirterek, bu ‘güçlendirme kombinasyonu’nun HIV aşısı rejimi için kilit unsur olabileceği görüşünde.

Testlerde kullanılan immünojenler, Bill & Melinda Gates Vakfı ile ABD Ulusal Enfeksiyon Hastalıkları Enstitüsü (NIAD) desteğiyle, Moderna ve Scripps Araştırma Enstitüsü tarafından geliştirildi.

BioNTech’in kurucularından Uğur Şahin ile Özlem Türeci de geçtiğimiz aylarda euronews’e verdikleri röportajda, AIDS aşısı üzerinde çalıştıklarını belirtmişti.

Paylaşın

Plastik Ambalajlardaki Kimyasallar Obeziteye Yol Açıyor

Yapılan yeni bir araştırma, günlük hayatta kullanılan plastik ambalajlar, aşırı kiloyu ve obezitenin gelişimini destekleyebilecek kimyasallar içerdiğini ortaya koydu. Dünyada yaklaşık 2 milyar insan aşırı kilo sorunu yaşarken, bunların yaklaşık 650 milyonu obezite kategorisine giriyor.

EurekAlert’in haberine göre, “Environmental Science & Technology” adlı hakemli dergide yer alan çalışma, ucuz olması ve gıdanın raf ömrünü uzatması nedeniyle yaygın olarak kullanılan plastik ambalajların binlerce farklı kimyasal madde içerdiğini ortaya koydu.

Norveç Bilim ve Teknoloji Üniversitesinin (NTNU) öncülüğünde ve Almanya’daki Goethe Üniversitesinin katkılarıyla oluşturulan bir araştırma grubu, plastiklerin hangi kimyasalları içerdiklerini görmek için aralarında yoğurt kapları, içecek şişeleri ve mutfak süngerleri gibi günlük ürünlerin yer aldığı 34 farklı plastik ürünü inceledi.

İncelenen ürünlerde 55 binden fazla farklı kimyasal bileşen bulunurken, bunlardan 629’u tanımlandı. Bu maddelerden 11’inin insan metabolizmasına zarar verdiği gözlemlendi.

Yağ hücresini geliştiriyor

Yeni çalışmada incelenen plastik ürünlerin üçte birindeki kimyasalların, yağ hücresi gelişimine katkıda bulunduğun ortaya çıktı. NTNU Biyoloji Bölümünden Martin Wagner, incelemelerinin, plastik ürünlerin aşırı kilo ve obeziteye neden olabilecek maddeler içerdiğini gösterdiğini aktardı.

Plastik kirliliği

Güvenli sınır aşıldı

Geçtiğimiz günlerde Environmental Science&Technology Dergisi‘nde yayımlanan yeni bir çalışma, pestisitler, endüstriyel bileşikler ve antibiyotikler dahil olmak üzere 350 bin sentetik kimyasal ve plastiklerin yarattığı kirliliğin insanlık için güvenli sınırı aştığını ortaya koymuştu.

Kimyasal kirliliğin bir gezegen için son sınırlarına ulaştığı sonucuna varan bilim insanları, gezegeni saran bu kimyasal kirlilik karışımının, insanlığın bağlı olduğu küresel ekosistemlerin istikrarını tehdit ettiğini söyledi.

Araştırmanın sonuçlarına göre plastik kirliliği, Everest Dağı’nın zirvesinden en derin okyanuslara kadar gözlemleniyor ve poliklorlu bifeniller (PCB) gibi bazı toksik kimyasallar uzun ömürlü olup son derece yaygın.

Kimyasal kirlilik, tüm yaşamı destekleyen biyolojik ve fiziksel süreçlere zarar vererek gezegenin sistemlerini tehdit ediyor. Örneğin pestisitler, tüm ekosistemleri ve dolayısıyla temel ihtiyaçları ve hedeflenmediği halde birçok böceği yok ediyor.

Kirliliğin doğadaki yansıması

Birleşmiş Milletler (BM) Göç Eden Yabani Hayvan Türlerinin Korunmasına İlişkin Sözleşme (CMS) tarafından yayımlanan bir raporda ise tatlı su türleri, kara hayvanları ve kuşlar da dahil olmak üzere CMS tarafından korunan türlerin nehir ekosistemlerindeki ve karadaki plastik kirliliğinden etkilendiği kaydedildi.

Uzmanlar, plastik kirliliğini yönetmeye yönelik küresel kapasitenin, plastik pazarında öngörülen büyümeye ayak uyduramadığı konusunda uyardı.

Raporda, 2030 yılına kadar, iddialı önlemlerle bile yılda 53 milyon metre tona kadar plastiğin su ekosistemlerine karışabileceği ve herhangi bir iyileştirme yapılmadığı takdirde bu rakamın yılda 90 milyon tona ulaşabileceğini vurgulandı.

Paylaşın

Kovid 19 Aşısının Çocuklarda Ve Gençlerde Yan Etkisi Az

İsrail Sağlık Bakanlığı, koronavirüs aşısı olan çocuklar ve gençlerde ağır yan etkilerin çok nadir görüldüğünü bildirdi. Bakanlık tarafından açıklanan ilgili rapora göre, aşı yapılan 12-15 yaş arası yaklaşık 900 bin çocuktan sadece 15’inde kalp kası iltihaplanması olarak da bilinen miyokardit tespit edildi.

Bu miyokardit vakalarından 12’sinin ilk doz aşıdan sonra görüldüğü ve kalp kası iltihaplanan 15 çocuktan 14’ünün erkek olduğu aktarıldı. Rahatsızlığın oldukça hafif atlatıldığı vurgulanan raporda, tüm çocukların birkaç günlük hastane tedavisinin ardından taburcu edildiği bildirildi.

Sağlık Bakanlığı raporuna göre 5-11 yaş arası çocuklarda ise aşı sonrası hiç miyokardit vakası görülmedi. Kalp kası iltihaplanmasına yakalanma riski en yüksek grubun ise ikinci doz aşıdan sonra 16-24 yaş arası gençler olduğu ifade ediliyor. 16-19 yaş arası grupta miyokardit riski istatistiksel açıdan 6 bin 638’de bir, 20-24 yaş arası grupta ise 9 bin 574’te bir olarak saptandı.

En düşük riskli grup 30 yaş üstü kadınlar

Koronavirüs aşısı sonrası miyokardit riski en düşük grubun ise 30 yaş üstü kadınlar olduğu belirtiliyor. Rapor, bu grupta bir milyondan fazla aşılanan kişi içinde sadece bir kişide kalp kası rahatsızlığı görüldüğünü ortaya koyuyor. Diğer yandan aşı olmayıp koronavirüse yakalanan kişilerin kalp kasının iltihaplanması riskinin ise aşılılara göre çok daha yüksek olduğu vurgulanıyor.

Aşı kampanyasını çok büyük oranda BioNTech/Pfizer aşısı ile sürdüren İsrail’de geçen yıl Mayıs ayında 12-15 yaş grubunun, geçen Kasım ayında ise 5-11 yaş grubundaki çocukların aşılanmasına başlanmıştı. Ülkede gençlerin yüzde 60’ının, çocukların ise yüzde 20’sinin şu ana dek aşılandığı bildiriliyor.

İsrail Sağlık Bakanlığı’nın özellikle tüm yaş gruplarındaki yan etkileri ele alan raporu, aşı kampanyasının başından 17 Ocak 2022 tarihine kadar olan süredeki aşılamalardan çıkarılan sonuçları kapsıyor.

Paylaşın

Kovid 19’u Ağır Geçirme Riskini Artıran Gen Keşfedildi

Polonyalı bilim insanları, Kovid 19 hastalığını ağır geçirme riskini iki kat artıran bir gen tespit etti. Araştırmacılar bu çalışmanın Kovid 19’a karşı yüksek riskli insanları belirlemede yardımcı olacağına inanıyor.

Polonya Sağlık Bakanı Adam Niedzielski tarafından yapılan açıklamada, bir buçuk yılı aşkın süredir yapılan çalışmalar sonucunda Kovid 19’u ağır geçirmeye neden olan bir gen keşfedildiği belirtildi.

Niedzielski’ye göre bu keşif, gelecekte Kovid 19’dan ciddi şekilde etkilenme yatkınlığı olan insanların tespit edilebileceği anlamına geliyor.

Bilim insanları söz konusu buluşun Kovid 19’u ağır geçirme yatkınlığı olan kişileri aşılanma konusunda teşvik edeceğini umut ediyor. Araştırmacılara göre, aşı güvensizliği Doğu Avrupa’da ölüm oranlarında belirleyici rol oynuyor.

Öte yandan genetik olarak Kovid 19’u ağır geçirme riski bulunanlara enfeksiyon durumunda daha geniş tedavi imkanları sağlanabileceği düşünülüyor.

‘Tespit edilen gen en önemli 4. genetik faktör’

Araştırmanın yapıldığı Bialystok Medikal Üniversitesi’nden bilim insanları, bulunan genin bir kişinin Kovid 19’u ne kadar ağır geçireceğini belirleyen 4. en önemli genetik faktör olduğunu belirtti. Buna göre diğer üç önemli faktör kişinin yaşı, kilosu ve cinsiyeti.

Söz konusu genin Polonya’da nüfusun yaklaşık yüzde 14’ünde; Avrupa’da yüzde 8 ila 9’unda; Hindistan’da ise yüzde 27’sinde bulunduğu ifade edildi.

Paylaşın

İnsanlar Günde Beş Saatini Mobil Uygulamalarda Geçiriyor

Mobil uygulamaların kullanımını takip eden App Annie isimli şirketin yaptığı araştırmaya göre insanlar günde ortalama 4,8 saati mobil telefonlarında geçiriyor. İngiltere’nin medya denetim kurumu Ofcom, 2020 yılında benzer bir oran tespit etmişti, ancak onların verilerine televizyon izleme süresi de dahil edilmişti.

App Annie’nin yaptığı araştırmaya göre insanlar 2021 yılında mobil uygulamalara 170 milyar dolar harcadı, uygulamalar 230 milyar defa indirildi. Araştırma, TikTok’un dünya çapında en çok indirilen uygulama olduğunu, kullanıcıların 2020 yılına kıyasla TikTok’ta yüzde 90 oranında daha fazla vakit geçirdiğini saptadı.

Büyük ekranlar yavaş yavaş yok oluyor

App Annie’nin Genel Müdürü Theodore Krantz, cep telefonların harcanan zaman, indirilen uygulama sayısı ve elde edilen gelir gibi birçok alanda rekor kırdığını söyledi. Krantz, “Büyük ekranlar yavaş yavaş yok oluyor, cep telefonları neredeyse her alanda rekor kırmaya devam ediyor” diye konuştu.

App Annie, 2022 yılında aylık TikTok kullanıcı sayısının 1.5 milyarı aşacağını öngörüyor. Hindistan, Türkiye, ABD, Japonya, Meksika, Singapur ve Kanada’da yapılan çalışma, mobil uygulamalarda geçirilen zamanın ortalama 4 saat 48 dakika olduğunu, bunun 2019 yılına kıyasla yüzde 30 yükseldiğini tespit ediyor.

Brezilya, Endonezya ve Güney Kore’de bu sürenin 5 saati aştığı belirtiliyor. Mobil uygulamalarda geçirilen her 10 dakikadan 7’si TikTok başta olmak üzere sosyal medya, fotoğraf ve video uygulamalarında harcanıyor.

2021 yılında 2 milyon yeni uygulama ve oyun

App Annie’nin çalışmasına göre mobil uygulamalar ekosistemine 2021 yılında 2 milyon yeni uygulama ve oyun eklendi. 100 milyon doların üstünde gelir getiren uygulamaların sayısında ise yüzde 20 artış kaydedildi. Çalışmaya göre Youtube dünyanın en popüler video paylaşım platformu oldu ve 60 ülkede bir milyondan fazla video indirildi. Netflix birçok bölgede ikinci sırada yer aldı.

App Annie, mobil oyunlarda da artış olduğunu, insanların geçtiğimiz yılda indirdikleri oyunlara 116 milyar dolar harcadığını açıkladı. En popüler oyunlar arasında ‘hiper basit’, yani oynaması kolay ve ücretsiz mobil video oyunların olduğunu belirtti. Bazı kullanıcılar bu oyunlarda yoğun şekilde görülen reklamlardan şikayetçi olsa da reklamcılık sektörü 2021’de bu alanda oldukça başarılı oldu ve reklam harcamaları 295 milyar doları aştı.

Sağlık ve ruh sağlığı uygulamaları

App Annie’nin araştırması, pandeminin insanların yaşam alışkanlıklarında değişikliklere yol açtığını saptadı. Örneğin Singapur, Brezilya ve Endonezya başta olmak üzere, dünyanın her yerinde insanlar alışveriş uygulamalarında daha çok vakit geçirmeye başladı. 2021’de alışveriş uygulamalarında toplam 100 milyar saat harcandı.

UberEats gibi yemek ve içecek uygulamalarında harcanan vakit de önceki seneye kıyasla yüzde 50 oranında arttı. İnsanların pandemi sürecinde spor salonlarına gidememesinden dolayı sağlık ve spor uygulamaları da daha sık kullanılmaya başlandı.

Aynı zamanda Headspace ve Calm gibi meditasyon uygulamaları da daha popüler hale geldi. Meditasyon uygulamalarını en çok gençlerin indirdiği, 2021 yılında bu uygulamaların kullanımında yüzde 27 artış olduğu tespit edildi. Çöpçatanlık uygulamalarının kullanımında da 2018 yılına kıyasla yüzde 95 artış belirlendi, bu uygulamalar için 4 milyar dolardan fazla harcama yapıldı.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

‘Küresel Isınma’ Böbrek Taşı Hastalarını Artıracak

ABD’de yapılan yeni bir araştırma, iklim krizi dolayısıyla artan küresel ısının böbrek taşı vakalarının yüzde 2,2 ile 3,9 arasında yükselmesine yol açacağını gösterdi. Hekimler, “ısınan gezegenin özellikle çocuklarınki başta, insan sağlığı üzerinde etkileri olması kaçınılmaz diyor.”

Araştırmaya göre, iklim krizi nedeniyle artan sıcaklıklar, ısı ve su kaybıyla şiddetlenen ağrı verici böbrek taşı rahatsızlığı çekenlerin çoğalmasına yol açacak.

The Guardian gazetesinin haberine göre ABD’de yaklaşık her 10 kişiden birinin muzdarip olduğu böbrek taşı rahatsızlığının görülme sıklığının (insidans) ülkenin kuzeyinden güneyine indikçe artmakta olduğu gerçeğinden yola çıkan araştırmacılar, Güney Carolina eyaletinde ısı ve nemle bağlantılı böbrek taşı sorununun yüzyıl sonuna kadar nasıl seyredeceğini öngörmek üzere iki iklim senaryosu uyguladılar.

İklim krizi daha çok böbrek taşı üretecek

Philadelphia Çocuk Hastanesinden (Chop) elde edilen verilere göre sera gazı salımının bugünkü oranlarda sürüp sürmemesine veya orta düzeye çekilip çekilmemesine bağlı olarak vaka sayısının yüzde 2,2 ile 3,9 arasında artacağı ve bunun her iki durumda da sağlık harcamalarında büyük bir artışa yol açacağı görüldü.

Böbrek taşlarına, yoğunlaşmış idrarda gelişen ve idrar yolundan geçerken dayanılmaz ağrılara yol açan sert mineral birikintileri (çoğunlukla kalsiyum) neden oluyor. Son yirmi yılda böbrek taşı görülme sıklığı, özellikle beyaz olmayanlar, kadınlar ve ergenler arasında arttı.

Gezegenin ısınması bir halk ve çocuk sağlığı sorunu

Böbrek taşı rahatsızlığının artışına beslenme alışkanlıklarında ve yaşam tarzında gerçekleşen değişiklikler de katkıda bulunuyor. Ancak önceki araştırmalar, yaşam alanlarındaki yüksek sıcaklıklarının riski artırdığını gösteriyor. Su kaybı riskinin arttığı çok sıcak günlerden sonra böbrek taşından ötürü hastanelere başvuranların sayısı da artıyor.

Chop pediatrik ürologu Gregory Tasian, “İklim değişikliğinin özellikle çocuklar açısından, insan sağlığı üzerindeki etkisi üzerinde çok konuşulmuyor, ancak ısınan gezegenin insan sağlığı üzerinde önemli etkileri olacak” diyor.

Scientific Reports’ta yayınlanan çalışmanın sonuçlarına göre, değişik iklim modelleriyle yapılan araştırmalardan elde edilen sonuçlara göre yüzyılın sonuna kadar ortalama sıcaklık 1,1 ile 5,4 derece (Santigrad) artacak.

(Kaynak: bianet)

Paylaşın

Tıpta Bir İlk: Domuzdan İnsana Kalp Nakli

ABD’nin Maryland eyaletinde yer alan Maryland Üniversitesi Tıp Merkezi’nde ölmek üzere olan 57 yaşındaki kalp hastası David Bennett’a  son çare olarak domuz kalbi nakledildi. Dünyada böylesi bir ameliyatın ilk kez yapıldığı açıklandı.

Doktorlar, alınan özel izin sonrası Cuma günü yapılan ameliyatın 7 saat sürdüğünü, David Bennett adlı hastanın sağlık durumunun iyi olduğunu duyurdu.

David Bennett’ın ameliyattan bir gün önce, “Ya ölecektim ya da bu ameliyatı olacaktım. Ameliyatın karanlıkta bir atış olduğunu biliyorum ama bu aynı zamanda benim son şansım” dediği aktarıldı.

Ölümcül bir kalp hastalığına yakalanan ve bir dönem hayatından umut kesilen Bennett, ameliyat öncesi altı hafta boyunca hasta yatağında özel bir makinaya bağlanmıştı. Bennett’ın ameliyat sonrası uzun vadede sorun yaşayıp yaşamayacağı ise hala bilinmiyor.

Maryland Üniversitesi Tıp Merkezi doktorları, yapılan bu ameliyat ile genetiği değiştirilmiş hayvandan alınan bir kalbin, insan vücudunda hemen reddedilmediğinin görüldüğünü söylüyor.

Nakil için az sayıda insan organı bağışlandığı için bilim insanları, hayvan organlarının nasıl kullanılacağı konusuna daha fazla eğilmeye başladı.

Maryland Üniversitesi bilimsel araştırmalar direktörü Muhammed Mohiuddin, “Bu işe yararsa, bekleyen hastalar için sonsuz bir tedarik imkanı ortaya çıkacak” dedi.

Ancak bu tür nakil girişimleri daha önce genelde hastaların vücutları hayvan organını hemen reddettiği için başarısız oldu.

Bu sefer Maryland Üniversitesi cerrahları, hücrelerinde, organın hemen reddedilmesine neden olan bir şekeri çıkararak genetiği değiştirilmiş bir domuz kalbi kullandı.

Geçen yıl bilim insanları, başka bir canlı türünden insana organ nakli konusunda yeni bir çığır açan gelişmeye imza atmıştı. Genetiği değiştirilmiş bir domuzda geliştirilen böbreğin insan vücudunda sorunsuz çalışmaya başlamıştı.

Paylaşın