Ay Toprağında Yetişen İlk Bitkilerden Kötü Haber

NASA’nın (ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi)) Apollo programı kapsamında Dünya’ya getirilen Ay toprağında yetiştirilen bitkilerin durumunun pek de iyi olmadığı anlaşıldı.

Florida Üniversitesi’nde botanik profesörü Rob Ferl ve meslektaşları geçen ay hakemli bilimsel dergi Nature’da yayımladıkları bir makaleyle tarihte ilk kez Ay toprağında tohum filizlendirdiklerini açıklamıştı.

Araştırmacılar, regolit diye de bilinen Ay toprağında filizlendirilen bu tohumların insanlığın Güneş Sistemi’nde başka gezegenlerde yaşama olanağına dair önemli ipuçları vereceği ifade edilmişti.

Öte yandan Prof. Dr. Ferl, uzay haberleri sitesi Astronomy’ye verdiği yeni bir röportajda, elde edilen büyük başarıya rağmen bu filizlerin yeterince gelişemediğini aktardı.

“Ay toprağında yetişen bitkiler daha ufak kalma eğilimi gösteriyor” diyen Ferl, sözlerini şöyle sürdürdü:

Ayrıca morumsu pigmentler içeriyor. Bu, bitkilerde stres belirtisidir.

Ferl, deney sırasında bu filizlerin genetiğini de incelediklerini belirtti ve o incelemelerden elde ettikleri sonuçları şöyle özetledi.

Tuzlu ve yüksek metal içeriğine sahip topraklarda gördüğümüz uç koşullarda yetişen bitkilere özgü genlerin ifade edildiğini gördük.

Buna rağmen bilim insanı, bitkilerin Ay toprağında filiz vermesinin büyük bir başarı olduğunu vurguladı.

Araştırma ekibinde yer almayan ve bulguları dışarıdan bir göz olarak yorumlayan Fransız araştırmacı Clive Neal da aynı fikirde olduğunu ifade etti.

Neal’a göre bu deney, Ay bitkileri yetiştirmeye giden yolda mükemmel bir deney. Öte yandan bilim insanı, Ay toprağına dair hâlâ bilinmeyen çok şey olduğunun altını çizdi:

Farklı seviyelerde olgunluğa ulaşmış, daha fazla regolit örneğine ihtiyacımız var.

Ferl ve ekibinin bu deneyi tasarlama amacı ise gelecekte insanların Ay ve Mars’ta kendi kendine yeten üsler kurmasını sağlamak.

Zira NASA, Artemis adını verdiği bir program kapsamında insanları Ay’a geri döndürmeyi planlıyor.

Uzay ajansı, 2026 gibi erken bir tarihte astronotların Ay’a yeniden ayak basmasını sağlamayı hedefliyor.

Gökbilimcilere göre Artemis misyonundan elde edilecek veriler, gelecekte insanlı Mars görevlerinin kapısını açabilir.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Domatesin Genetiğini Değiştirerek ‘D Vitamini’ Deposu Yaptılar

Bilim insanları, gen düzenleme teknolojisi CRISPR’ı kullanarak, domatesleri D vitamini deposuna çevirdi. Birleşik Krallık’taki araştırma merkezi The John Innes Center’da yapılan çalışmada provitaminlerle (doğal yollarla vitamine dönüşebilen madde) donatılmış özel domatesler tasarlandı.

Düzenlemenin ardından domatesin etli kısmı ve kabuğu, iki yumurta veya 28 gram ton balığıyla aynı D vitamini seviyelerine ulaştı.

The John Innes Center’da görev alan botanikçi Cathie Martin, “Gen düzenleme teknolojisini kullanarak domatesleri provitamin D3’le güçlendirebileceğinizi gösterdik” dedi:

Bu da domateslerin bitki bazlı, sürdürülebilir bir D3 vitamini kaynağı olarak geliştirilebileceği anlamına geliyor.

Domatesin 7-DHC diye bilinen bir D vitamini öncüsünü doğal olarak içerdiği biliniyor. Ancak bu provitamin domateste çok düşük seviyelerde ve sadece yeşil yapraklarında yer alıyor.

Araştırmacılar bu durumu değiştirmek için domates genomunda 7-DHC’yi başka moleküllere dönüştüren bir enzimi susturdu.

Bu enzim aradan çıkarıldığında 7-DHC, domatesin etli kısmında, kabuğunda ve yapraklarında çok daha yüksek seviyelerde birikti.

Daha da önemlisi, bu enzimin bloke edilmesinin bitkinin gelişimini veya verimini etkilemediği görüldü.

Daha sonra bir saat boyunca Güneş ışığına maruz bırakılan domateslerdeki 7-DHC provitaminlerinin kolaylıkla D3 vitaminine dönüştüğü anlaşıldı. Bu sayede güneşte kurutulmuş domateslerin vitamin deposu haline gelebildiği tespit edildi.

Bu keşif, domates bitkisinin meyvesini daha besleyici hale getirmenin yanı sıra, normalde çöpe atılan yeşil yaprakların da takviye üretimi için kullanılabilmesini sağlayacak.

Bulgularını hakemli bilimsel dergi Nature’da yayımlayan araştırmacılar, keşfin insanlarda yaygın görülen D vitamini eksikliğine çare olabileceğine inanıyor.

“Avrupalıların yüzde kırkında D vitamini eksikliği var ve dünya çapında bir milyar insan da bununla mücadele ediyor” diyen Martin, sözlerini şöyle sürdürdü:

Sadece büyük bir sağlık sorununu ele almakla kalmıyoruz, üreticilere de yardımcı oluyoruz. Çünkü şu anda çöpe giden domates yaprakları, D vitamini takviyesi üretmek için kullanılabilir.

Araştırmacılar, genetiğiyle oynanmış domateslerin yenebilir yeşil yapraklarının gram başına 600 mikrogram provitamin D3 içerdiğini tespit etti.

Bu, yetişkinler için önerilen günlük dozdan 60 kat fazla.

İnsan vücudundaki D vitamini düzeylerini artırmanın en önemli yolu, tıpkı güçlendirilmiş domateslerde olduğu gibi Güneş ışığı almaktan geçiyor.

Beslenme de bir başka önemli kaynak ama bu vitamini içeren çok az gıda mevcut. Yani yalnızca yiyeceklerle yeterli D vitaminini almak mümkün değil.

Öte yandan D vitamini eksikliği kanser, Parkinson hastalığı, depresyon ve bunama gibi sağlık sorunlarına yakalanma riskini artırabiliyor. Bu nedenle meyve ve sebzeleri vitamin açısından güçlendirmek halk sağlığını iyileştirmede önemli rol oynayabilir.

Martin’in laboratuvarında doktora sonrası araştırmacı olarak çalışan bitki bilimcisi Jie Li, “Provitamin D’yle zenginleştirilmiş domatesler, Güneş ışığına bağlı ve vücudun çok ihtiyaç duyduğu vitamin için bitki bazlı bir kaynak sunuyor” diye konuştu:

Bu, bitki açısından zengin, vejetaryen veya vegan beslenmeyi benimseyen ve dünya çapında D vitamini eksikliği sorunu yaşayan artan sayıda kişi için harika bir haber.

Ekip, yöntemin patlıcan ve patates gibi provitamin içeren başka bitkilere de uygulanabileceğini belirtiyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

İkili Yıldız Sistemlerinin Uzaylılara Ev Sahipliği Yapabileceği Ortaya Çıktı

Bilim insanlarının Dünya benzeri uzaylı yaşam belirtilerini araması için en mantıklı yer Güneş benzeri yıldızlar. Ancak yeni araştırmaların işaret ettiği gibi, evrendeki Güneş benzeri yıldızların neredeyse yarısı barındırdıkları gezegenler için çok farklı bir yıldız ortamı sunabilir.

Evrendeki Güneş benzeri yıldızların yaklaşık yarısı, ev sahibi galaksinin etrafında tek başına uçan tek bir yıldızdan ziyade birbirinin yörüngesinde dönen iki yıldızdan oluşan ikili yıldız sistemlerinde yer alıyor. Ancak birbirinin etrafında dönen iki yıldızın etkileşimi gezegen oluşum sürecini önemli ölçüde değiştirebilir.

Bu, hakemli bilimsel dergi Nature’da pazartesi günü yayımlanan yeni bir çalışmanın bulgusu.

Kopenhag Üniversitesi’ndeki Niels Bohr Enstitüsü’nden bilim insanları tarafından yönetilen bir araştırma ekibi, Şili’deki Atacama Büyük Milimetre/Milimetrealtı Dizisi (ALMA) radyo teleskobunu Dünya’dan yaklaşık 1000 ışık yılı uzaklıktaki bir ikili yıldız sistemi olan NGC 1333 – IRAS2A üzerine eğitti. Bu yıldız sistemi bir gaz ve toz bulutuyla çevrili. Sistem herhangi bir gezegenin oluşması için çok genç olmasına rağmen, bu disk gezegenlerin meydana geldiği oluşum.

Niels Bohr Enstitüsü’nde doktora sonrası araştırmacı ve yeni makalenin ikinci yazarı Rajika Kuruwita yaptığı açıklamada, “Gözlemler yıldızları yakınlaştırmamıza ve toz ve gazın diske doğru nasıl hareket ettiğini incelememize olanak sağlıyor” dedi.

Simülasyonlar bize hangi fiziğin rol oynadığını ve yıldızların gözlemlediğimiz anlık görüntüye kadar nasıl evrimleştiğini ve gelecekteki evrimlerini anlatacak.

Çalışmalar, NGC 1333 – IRAS2A gibi ikili yıldız sistemlerinin periyodik olarak normalden 10 ila 100 kat, muhtemelen her 1000 yılda bir 10 ila 100 yıl boyunca daha parlak hale geleceğini gösteriyor. Araştırmacılar bunun ikiz yıldızların diski bozan kütleçekimsel dansının ve bazı maddelerin yıldızlara düşmesinin bir sonucu olduğuna inanıyor.

Bu da diskin yapısını önemli ölçüde değiştirebilir ve böyle bir yıldız sisteminde herhangi bir öngezegen oluşumunu etkileyebilir.

Kuruwita, açıklamasında, “Düşen madde önemli miktarda ısınmayı tetikleyecek. Isı, yıldızı normalden çok daha parlak hale getirecek” diye konuştu.

Bu patlamalar gaz ve toz diskini parçalayacak. Disk yeniden birikecek olsa da patlamalar daha sonraki gezegen sisteminin yapısını yine de etkileyebilir.

Böyle bir etkinin gezegenlerin doğasını nasıl değiştirebileceği hala görülmeyi bekliyor.

Araştırmacılar, NGC 1333 – IRAS2A gözlemlerine devam etmek için ALMA teleskobuna daha fazla zaman ayırmayı umuyor ancak yeni araçların, özellikle de yakında faaliyete geçecek olan James Webb Uzay Teleskobunun, bilim insanlarını ikili yıldız sistemleri üzerinde daha ayrıntılı çalışmalar yapmaya ve Dünya ötesindeki yaşamın kanıtlarını aramaya teşvik edebileceğine dikkat çekiyor.

Niels Bohr Enstitüsü’nden, çalışmaya öncülük eden projenin lideri Profesör Jes Kristian Jørgensen yaptığı açıklamada, “Sonuç heyecan verici çünkü Dünya dışı yaşam arayışı gelecek yıllarda birkaç yeni, son derece güçlü araçla donatılacak” ifadelerini kullandı. Çalışmanın sonuçları “yaşamın varlığını araştırmak için özellikle ilginç olabilecek yerleri belirleyebilir”.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

İnsanlık 200 Yıl İçinde Çok Gezegenli Olabilir

ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi’nin (NASA) Jet İtki Laboratuvarı’nda görev alan Jonathan Jiang liderliğindeki bir araştırma ekibi, insanların kısa sürede çok gezegenli hale gelebileceğini öne sürdü.

Henüz hakem onayından geçmeden internet sitesi ArXiv’de yayımlanan araştırma makalesine göre insanlık 200 yıl içinde Dünya dışında başka gezegenlere de yayılabilir.

Livescience’a konuşan Jiang, “Dünya karanlıklarla çevrili küçük bir nokta” ifadelerini kullandı:

Şu anki fizik anlayışımız bize sınırlı kaynaklarla bu küçücük kayaya hapsolduğumuzu söylüyor.

Araştırma ekibine göre insanların Dünya’dan ayrılabilmesi için nükleer ve yenilenebilir enerji kullanımını büyük ölçüde artırması, aynı zamanda bu enerji kaynaklarının kötü amaçlar için kullanılmasını önlemesi gerekiyor.

Ekip, önümüzdeki birkaç 10 yılın bu anlamda çok kritik olacağını ifade ediyor. Zira insanlık güvenli bir şekilde fosil yakıtlardan uzaklaşabilirse bir şansı olabilir.

Kardaşev Ölçeği’nde neredeyiz?

Araştırmacılar insanların çok gezegenli olması için gereken süreyi hesaplarken Kardaşev Ölçeği’nden yararlandı.

Sovyetler Birliği’nin önde gelen gökbilimcilerinden Nikolay Kardaşev, bir galakside var olabilecek ileri düzeydeki uygarlıkların gelişmişlik seviyesini enerji üretimiyle ölçmeyi uygun bulmuştu.

Kardeşev’e göre Tip I seviyesindeki bir medeniyet, gezegenine yıldızından düşen enerjinin tamamını kullanabilmeli. Tip II medeniyetler, yıldızlarının sadece bir gezegene düşen enerjisini değil ürettiği enerjinin tamamından yararlanabilmeli. Tip III seviyesindeki uygarlıklar ise sadece gezegenlere ve yıldızlarına değil, tüm galaksiye hükmedebilmeli.

Tip II uygarlıkların, 10 kat fazla enerji tükettiği varsayılıyor. Öte yandan, insanların henüz Tip I seviyesine bile ulaşamadığı biliniyor.

Ancak araştırmacılara göre insanlığın enerji tüketimi de her geçen yıl artıyor. Diğer yandan bu gücün bir bedeli var: Karbon ve kirleticilerin salımı iklimi değiştiriyor ve nükleer enerji savaş gibi yıkıcı olaylar için de kullanılıyor.

“Kendimizden korunmalıyız”

Araştırma ekibi, insanın bir tür olarak kendi kendini yok etme yeteneğine sahip olduğunu vurguluyor.

Jiang’a göre işin püf noktası, enerji kullanımını aynı anda birden fazla gezegende var olabilecek kadar artırırken kendi kendimizi yok etmekten kaçınmak.

Bu nedenle makalede Tip I statüsüne ulaşmanın en iyi yolu irdelendi. Araştırmacılar, fosil yakıtların kesintisiz kullanımının devam etmesinin net sonuçlarını gösteren Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin tavsiyelerini takip etti.

Çalışmada yenilenebilir ve nükleer enerji kullanımında yıllık yüzde 2,5’lik bir büyüme olduğu varsayıldı. Bu, 20 ila 30 yıl içinde söz konusu enerji kaynaklarının fosil yakıtların yerini alacağı anlamına geliyordu.

Ekip, nükleer ve yenilenebilir enerji kaynaklarının canlılar üzerinde daha fazla baskı oluşturmadan üretimi artırmaya devam edebileceğini belirtiyor.

Bulgular, insanlığın mevcut tüketim hızını sürdürdüğü durumda 2371’de Tip I statüsüne ulaşacağını gösteriyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Bebekler Neden Aniden Ölüyor? Sırrı Çözüldü

Sağlıklı bebeklerin neden aniden öldüğü uzun zamandır gizemini koruyordu. Bir süre önce bebeğini kaybeden Avustralyalı bir araştırmacı anne, bu sırrı çözdü: Ani bebek ölümlerine bir enzim yol açıyor.

Hiç kimse Dr. Carmel Therese Harrington’a, oğlu Damien’in neden bir gece aniden öldüğünü tam olarak açıklayamadı. Olayın geçmişi 29 yıl önceye dayanıyor: Biyokimyager Harrington, o sıralarda ikinci mesleği olan avukatlık yapıyordu ve üç çocuk annesiydi: “Kimse bana makul bir açıklama yapamadı. Sadece bunun bir trajedi olduğunu söylediler. Ama bilim eğitimi almış biri olarak bu açıklama, bana hiç mantıklı gelmedi.”

Bu üzücü olayın üzerinden üç yıl geçti. Sonra benzer bir şoku, en yakın arkadaşlarından biri yaşadı. Teşhis yine aynıydı: Ani bebek ölümü sendromu. Avustralyalı Dr. Carmel Therese Harrington, asıl alanı olan bilimsel araştırmaya geri döndü ve bu sendromun ardındaki gizemin izini sürmeye başladı. Bu amaçla ihtiyaç duyduğu mali kaynağı “crowdfunding” (kitlesel fonlama) yoluyla toplamaya karar verdi.

Hayırseverlerin desteği ile kısa sürede gerekli parayı denkleştiren Dr. Harrington, Sidney’deki Westmead Çocuk Hastanesi’nden bir ekiple birlikte hummalı bir araştırmaya girişti. Azimli ve samimi çabası bir süre sonra meyvesini verdi. Harrington, ani bebek ölümü sendromunun nedenini gerçekten de bulduğuna inanıyordu.

Lancet eBioMedicine” dergisinde yayınlanan makaleye göre, bir enzim bebeklerin beynini bloke ederek tehlike anında ürküp uyanmalarını engelliyor.

Uykuda ölüm

SIDS (Sudden Infant Death Syndrome) olarak da adlandırılan ani bebek ölümü sendromu, adından da anlaşılacağı üzerine herhangi bir uyarı ve hastalık belirtisi olmaksızın, genelde uyku halinde ve ani şekilde meydana geliyor. Normalde uyandırma mekanizması, bebek nefes almayı bıraktığında devreye gererek onu uyandırıyor. Doğal kontrol sistemlerine sahip olan bu mekanizma, kandaki oksijen miktarını sürekli denetliyor. Oksijen yetersizliği olduğunda derhal solunum sistemine sinyal gönderiyor ve uyuyan kişi hemen uyanıyor.

Bugüne kadarki varsayım, ani bebek ölümlerinin bu uyandırma mekanizmadaki bir kusurdan kaynaklandığı şeklindeydi. Ancak Dr. Harrington ve ekibi, beyindeki uyandırma mekanizmasını bloke eden bir enzim tespit etti. Araştırma ekibi, doğumdan birkaç gün önce kan alınan ve daha sonra SIDS nedeniyle vefat eden 60’tan fazla bebeğin verilerini inceleyerek bu sonuca ulaştı. Söz konusu bebekler, öldüklerinde bir hafta ile iki yaş arasındaydı.

Enzim eksikliği beyni bloke ediyor

SIDS kurbanı bebeklerin kurutulmuş kan örneklerini sağlıklı çocuklardan alınan kanlarla karşılaştıran araştırma ekibi, ölen çocuklardaki bütirilkolinesteraz (BChE) enziminin aktivitesinin, yaşayanlara oranla bariz şekilde düşük olduğunu saptadı. Diğer bebek ölümleriyle karşılaştırıldığında da BChE aktiviteleri, ani bebek ölümü sendromundan ölen çocuklarda son derecede düşüktü.

Karaciğer tarafından üretilen BChE enzimi beyindeki iletişimde önemli bir rol oynadığından, Harrington’un ekibi özellikle uyku sırasındaki enzim eksikliği ile ani bebek ölümleri sendromu arasında bir bağlantı olması gerektiği sonucuna vardı. Çünkü bütirilkolinesteraz eksikliği, uzun süreli apneye yani uyku sırasında solunum kesintilerine yol açabiliyor. Apne süresi, enzim kusurunun derecesine bağlı olarak değişkenlik gösteriyor.

Erken tarama testi hayat kurtarabilir

Eğer Dr. Harrington ve ekibinin bu keşfi başka araştırmalarla da doğrulanırsa, gelecekte pek çok bebeğin hayatı kurtulabilir. Böylece BChE enzimi bir “biyobelirteç” olarak kullanılabilir ve ani bebek ölümü sendromu riski, erken aşamada saptanabilir. Vücut tarafından üretilen, kan veya idrar gibi vücut sıvılarında tespit edilebilen ve spesifik bir süreci, durumu veya hastalığı belirten maddelere “biyobelirteç” adı veriliyor.

Harrington’ın ekibi, yüksek SIDS riskli bebekleri erken bir aşamada tanımlayan ve böylece onları ani bebek ölümü sendromundan koruyan bir tarama testi geliştirmeyi hedefliyor.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

NASA Evrende ‘Tuhaf Bir Şeyler Yaşandığını’ Gözlemledi

Amerikan Havacılık ve Uzay Ajansı (NASA), Hubble Uzay Teleskobu’ndan elde edilen verilerle evrenin ne kadar hızlı genişlediğini tespit etmeye çalışırken “tuhaf bir şeyler yaşandığını” gözlemledi.

Keşif, araştırmacıların evrenin genişleme hızını ölçmesine yardımcı olması için teleskobun kilometre işaretlerini ayarladığı yaklaşık 30 yıllık maratonun tamamlanmasıyla ilişkili.

Veriler daha kesin hale geldikçe bilim insanları Büyük Patlama’dan hemen sonraki gözlemlerle karşılaştırıldığında, galaksileri ve galaksi kümelerini içeren evrenin bize yakın kısmında meydana gelen genişleme hızında bir “tutarsızlık” keşfetti.

NASA, farkın “başka bir genişleme değeri” öngördüğünü açıkladı. Teleskoptan gelen veriler yepyeni bir fizik anlayışını beraberinde getiren “tuhaf şeyler yaşandığı fikrini” destekliyor. Ancak aradaki farkın kesin nedeni henüz belirlenemedi.

Söz konusu tuhaf durum Uzay Teleskobu Bilim Enstitüsü ve Johns Hopkins Üniversitesi’nden Nobel Ödüllü Adam Riess liderliğindeki bir ekibin kaleme aldığı yeni bir makalede detaylandırıldı.

Teleskoptan alınan veriler hakkında yorum yapan Riess şunları söyledi:

Kusursuz teleskoplardan ve kozmik kilometre işaretlerinden evrenin genişleme hızına dair en kesin ölçüyü alıyorsunuz. Hubble Uzay Teleskobu, bildiğimiz en iyi teknikleri kullanarak bunu yapmak için inşa edildi. Bu muhtemelen Hubble’ın başyapıtı çünkü bu örneklem büyüklüğünü ikiye katlamak Hubble’ın ömrünün 30 yılını daha alacak.

Gökbilimciler şu anda “tuhaf” keşif için bir açıklama sunamasalar da, NASA, bu tür cevaplanmamış soruların, Riess gibi kozmologlar için çalışmayı daha ilgi çekici hale getirdiğini söyledi. Riess ise şu yorumu yaptı:

Aslında, genişleme değerinin özel olarak ne olduğu umurumda değil ama bunu evren hakkında bilgi edinmek için kullanmayı seviyorum.

Bilim insanları evrenin genişleme hızını ölçme girişimlerine Amerikalı astronom Edwin Hubble’ın ölçümleriyle 1920’lerde başladı.

Gökbilimcinin adını taşıyan Hubble Uzay Teleskobu, 1990’dan bu yana kullanılıyor ve bilim insanlarının şimdiye kadarki en uzak yıldız ve galaksilerden bazılarını gözlemlemesine olanak tanıdı.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Küresel Isınmaya ‘Kedi Kumu’ Çözümü

ABD’nin prestijli üniversitesi MIT’den (Massachusetts Teknoloji Enstitüsü) araştırmacılar, kedi kumunu kullanarak hazırladıkları bir karışımla metanı karbondioksite dönüştürdü.

Araştırmacılar, kedi kumunda kullanılan zeolit kili bir bakır solüsyonuna ekleyerek, havadaki metanı emip karbondioksite dönüştüren bir bileşim oluşturdu.

Kristal yapıda hidrasyona uğramış alüminyum silikatlar olan zeolitler kedi kumu dışında inşaat malzemeleri, güneş enerjisi depolanması ve akvaryum malzemeleri gibi farklı alanlarda kullanılıyor.

Çevre kirliliğine yol açan metanın büyük bir kısmı kesme ve yakma yöntemlerinin kullanıldığı tarım çalışmaları, mandıracılık, kömür madenciliği ve küresel ısınma nedeniyle eriyen donmuş topraktan geliyor.

Araştırmada çalışan Desiree Plata, karbondioksitin metana kıyasla atmosfer için zararının çok daha az olduğunu belirterek, metanın sera gazı olarak etkisinin son 20 yılda 80 kat arttığını belirtti.

Öte yandan bilim insanları, bu bileşimin henüz sadece laboratuvar ortamında denendiğini ve yaygın olarak kullanılabilmesi için mühendislikle ilgili birçok kısmın halledilmesi gerektiğini belirtti.

ABD Enerji Bakanlığı, MIT’de projeyi geliştiren ekibe havadaki metanın dönüştürülmesine yönelik çalışmaları sürdürüp geliştirmeleri amacıyla 2 milyon dolar kaynak verdi.

İsviçre merkezli Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli, geçen yılki açıklamasında yakın dönemde iklim krizinin etkilerinin hafifletilebilmesi için metan salımının azaltılmasının en öncelikli hedef olması gerektiğini belirtmişti.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Yeni Teori: Uzay Görünmez Duvarlarla Kaplı

Bilim insanları evrene dair standart teoriler ve gözlemler arasındaki boşluğu varsayımsal bir teoriyle birleştirmeye çalışıyor. Yeni ortaya ortaya atılan bir teoriye göre uzay “görünmez duvarlarla” kaplı ve galaksilerin konumlarını bu duvarlar şekillendiriyor.

Evrenin düzeniyle ilgili mevcut teoriler, küçük galaksilerin, ev sahibi galaksiler etrafında rastgele yörüngelerde dağıtıldığını kabul ediyor.

Ancak gözlemler, bu daha küçük galaksilerin ev sahiplerinin etrafında ince diskler halinde yerleştiklerini gösteriyor. Uzmanlar bu yapıyı tıpkı Satürn’ün halkalarına benzetiyor.

Bu da teoriler ve gözlemler arasında büyük bir boşluğa işaret ediyor.

Öte yandan, yeni bir araştırma bu küçük galaksilerin “simetron” (symmetron) adı verilen yeni bir parçacık türünün ortaya çıkardığı “görünmez duvarlar” nedeniyle o şekilde dizildiğini öne sürdü.

Araştırmacılar “5. kuvvet” diye niteledikleri bu varsayımsal parçacık sayesinde teori ve gözlem arasındaki boşluğun dolabileceğini ifade etti.

Buna göre söz konusu parçacıklar, uzayda görünmez duvarlar veya sınırlar oluşturmak üzere çekim kuvveti üretmiş olabilir. Bunun da küçük “uydu” gökadaları, büyük galaksilerin etrafındaki anlaşılmaz yörüngelere itmiş olabileceği belirtiliyor.

Uzmanlar, bunu astrofizik yasalarını yeniden yazabilecek büyüleyici bir öneri diye niteliyor.

Hakem onayından geçmeyi bekleyen araştırma makalesinde ortaya atılan parçacığın karanlık enerji için yeni bir parçacık adayı olduğu aktarılıyor.

Nottingham Üniversitesi’nde görev alan, araştırmanın başyazarı Aneesh Naik, “Yeni parçacıklara ihtiyacımız olduğunu biliyoruz” dedi ve ekledi:

Çünkü karanlık madde ve karanlık enerjimiz var. Bunları açıklamak için standart modelimize yeni parçacıklar eklememiz gerekeceğinden şüpheleniyoruz.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

830 Milyon Yıllık Organizmalar Bulundu: Hala Canlı Olabilirler

Bir jeolog ekibinin yeni keşfi, Dünya’daki eski yaşamın anlaşılması için inanılmaz bir fırsat yarattı. 830 milyon yıl önce oluşmuş bir tortul kayaç parçasının içindeki kaya tuzu kristallerine hapsolmuş yaşam formları tespit edildi.

Dahası, kaya tuzu içine sıkışan prokaryotik ve ökaryotik yaşam formlarının hâlâ canlı olabileceği düşünülüyor.

Bakteriler ve mavi-yeşil alglerin de dahil olduğu, gerçek çekirdek zarlarına veya organellere sahip olmayan hücre formları prokaryot olarak sınıflandırılıyor.

Hem zara bağlı bir çekirdeğe hem de organellere sahip olan hücre formlarına ise ökaryot adı veriliyor.

Bilim insanları bu eski kaya parçasının içindeki organizmaların büyük ölçüde mavi-yeşil alglerden oluştuğunu ifade ediyor.

Keşif, kaya tuzu sayesinde milyonlarca yıl önce gezegendeki tuzlu su ortamını incelemek için eşsiz bir fırsat sunuyor.

Bunun yanı sıra bulgular sadece Dünya’da değil, aynı zamanda büyük tuz birikintilerinin tespit edildiği Mars’ta da olası eski yaşam formlarına dair ipuçları verebilir.

Organizmalar nasıl hapsoldu?

Uzmanlara göre kaya tuzları, “sıvı kapanı” diye de adlandırılıyor. Zira son derece tuzlu su ortamında meydana gelen kaya tuzu kristalleri, oluşumları sırasında küçük miktarda deniz suyunu içine hapsediyor.

Bu sıvı, mikroskobik yaşam formlarını barındırıyorsa organizmalar da küçük bir çevre içinde sıkışıp kalabiliyor.

Yeni araştırma Batı Virginia Üniversitesi’nden jeolog Sara Schreder-Gomes ve meslektaşları tarafından Avustralya’da yürütüldü.

Kıtanın merkezi şu anda çöl olsa da bir zamanlar burada tuzlu bir deniz uzanıyordu.

Bu nedenle araştırmacılar Orta Avustralya’daki 830 milyon yıllık tortu tabakası Browne Formasyonu’ndan örnekler topladı.

Buradan toplanan numuneler optik araştırma yöntemleriyle incelendi. Yani ekip numuneleri parçalamadı veya onların yapısını bozacak herhangi bir müdahalede bulunmadı.

Ultraviyole ve görünür ışıkla numuneleri mikroskop altında inceleyen ekip, sıvı kapanlarının organik malzeme içerdiğini gördü. Bu da tuz kristallerinin mikroorganizmalara ev sahipliği yaptığı anlamına geliyordu.

Hakemli bilimsel dergi Geology’de yayımlanan araştırmada şu ifadelere yer verildi:

Bu nesneler boyut, şekil ve floresana verdikleri tepki açısından prokaryot ve ökaryot hücreleri ve organik bileşiklerle tutarlıdır.

Hâlâ canlı olabilirler

ABD’deki West Chester Üniversitesi’nden araştırmacılar, 2000 yılında yürütülen bir çalışmada 250 milyon yıl öncesine ait kristallerde canlı prokaryotlar keşfetmişti. Bu tuz kristalleri içinde daha önce bilinmeyen, spor oluşturan bakteri türleri tanımlanmıştı.

Buradan hareketle yeni araştırmanın arkasındaki ekip de inceledikleri kristallerin içindeki organizmaların canlı olabileceğini belirtiyor.

Araştırma makalesinde, “Dunaliella algleri gibi bazı mikroorganizmalar, ev sahibi sular çok tuzlu hale geldiğinde büzülür ve biyolojik aktiviteyi büyük ölçüde azaltır” ifadeleri yer alıyor:

Bu alg hücreleri, daha sonraki sel olayları sırasında yeniden canlanabiliyor. Browne Formasyonu’ndan alınan mikroorganizmaların da canlı olması makul.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Anadolu’dan Avrupa’ya Giden İlk Çiftçilerin Gizemli Kökenleri Açıklığa Kavuştu

Binlerce yıllık genleri inceleyen bilim insanları, dünyanın ilk çiftçilerinin düşünüldüğünden daha karmaşık kökenlere sahip olduğunu ortaya koydu. Çiftçiliğin güneyde Arabistan Çölü ve kuzeyde Doğu Anadolu dağlık bölgesi arasında yer alan ve “Bereketli Hilal” adı verilen bölgede yaklaşık 12 bin yıl önce doğduğu biliniyor.

Daha önce bilim insanları tarımın burada yerleşik hayata geçen, genetik açıdan tek bir popülasyona dayanan bir toplulukta ortaya çıktığını ve Türkiye, Yunanistan ve nihayetinde Batı Avrupa’daki bölgelere doğru yayıldığını düşünüyordu.

Ancak dünyanın ilk çiftçilerinin kökenlerinin tek bir popülasyona dayandığı kanıtlanmış bir düşünce değildi. Şimdiyse uluslararası bir araştırmacı ekibi, konuyla ilgili soru işaretlerini aydınlatan bir genetik bilgi hazinesini ortaya çıkardı.

Hakemli bilimsel dergi Cell’de yayımlanan araştırmada dünyanın ilk çiftçilerinin daha önce düşünüldüğü gibi tek bir gruptan değil, insan yerleşimlerinin neredeyse yok olduğu çalkantılı bir dönemde ortaya çıkan iki avcı-toplayıcı grubun karışımından ortaya çıktığını gösterdi.

Bulgular, Avrupa’nın ilk çiftçi nüfusunun Anadolu yarımadasından göç eden çiftçilere dayandığı düşüncesini de teyit etti.

Tarım iki farklı grubun karışımından doğdu

Yeni araştırma Anadolu çiftçilerinin, Avrupa ve Orta Doğu’da yaşamış farklı avcı-toplayıcı grupların çiftleşmesi ve genetik açıdan tekrar tekrar birbirine karışmasıyla ortaya çıktığını gösterdi.

Araştırmacılara göre bu gruplar ilk olarak 25 bin yıl önce, son Buz Devri’nin zirvesinde birbirinden ayrılmış ve giderek izole olmuştu. Yok oluşun eşiğine gelen gruplar iklimin ısınmasıyla yeniden toparlanmış ve yerleşik yaşam tarzını benimseyerek tarımı icat eden eski insanların atalarının genetik havuzunu oluşturmuştu.

Araştırma, İsviçre’deki Bern Üniversitesi’nden genetikçi Laurent Excoffier’ın liderliğinde yürütüldü. Excoffier, “Eski insanlar Anadolu ve Avrupa’ya göç etmeye ve tarımı yaymaya başlamadan önce ne oldu?” sorusundan yola çıktı.

Çalışmada yenilikçi bir yöntem kullanıldı

Araştırma ekibi Türkiye, Yunanistan, Sırbistan, Avusturya ve Almanya’daki iskeletlerden elde edilen genleri inceledi. Ekip her genomun birden çok kez dizilendiği, “derin dizileme” adı verilen yeni bir yöntemi benimsedi.

Bu yöntemle yapılan incelemelerin daha kesin sonuçlar verdiği ifade ediliyor. Bulgular erken dönem çiftçi popülasyonlarının yaklaşık 8 bin yıl önce Anadolu’dan Avrupa’ya taşındığını gösteriyor.

Excoffier, “Tarımı daha da batıya götüren şey gerçekten insanların, çiftçi topluluklarının yayılmasıydı” diye konuştu.

Araştırmanın ortak yazarı Joachim Burger ise, “Böyle bir çalışmaya uygun iskeletleri toplamak ve analiz etmek 10 yıla yakın zamanımızı aldı” dedi: Bunu ancak çok sayıda arkeolog ve antropologla işbirliği yaparak mümkün kıldık.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın