Uzaylıların Varlığına İlişkin Yeni Bir İşaret Bulundu

ABD’deki Riverside Üniversitesi’nden bilim insanları, Dünya dışı yaşamın göstergesi olabilecek yeni bir işaret belirledi: Gülme gazı. Bilim insanları, ötegezegenlerde uzaylılara ait bir iz arayan projelerde bu gaza dikkat edilmesi gerektiğini ifade etti.

Nitröz oksit (NO2) diye de bilinen gülme gazı, vücutta mutluluk hormonu diye adlandırılan dopamin molekülünün salınımına yol açtığı için güldürüyor. Tıpta ağrı kesici olarak da kullanılan gazın yanlış veya fazla kullanılması ise sağlık açısından ciddi sonuçlar doğurabiliyor.

Hakemli bilimsel dergi The Astrophysical Journal’da yayımlanan yeni araştırmanın başyazarı, “Oksijen ve metana biyolojik imza olarak çok fazla odaklanıldı” diye konuştu: Nitröz oksidi ciddi biçimde değerlendiren çok az sayıda araştırmacı oldu. Bu ihtimale az ilgi gösterilmesinin bir hata olduğunu düşünüyoruz.

Nitröz oksit, Dünya’da mikroorganizmalar tarafından üretiliyor. Ancak şu anda atmosferde çok yoğun değil. Bu da ötegezegenlerde yaşam ararken gülme gazının ihmal edilmesine yol açtı.

Ancak araştırmanın ardındaki ekip, Dünya tarihinin bazı dönemlerinde bu gazın yoğun olabileceğini belirtiyor.

Schwieterman, “Okyanuslardaki koşulların N2O’nin biyolojik olarak çok daha fazla salınmasına olanak tanıdığı bazı dönemleri hesaba katmıyorlar” dedi: O dönemlerdeki koşullar, bir ötegezegenin bugün geldiği noktayı yansıtabilir.

Schweiterman ve ekibi ekibi, canlı organizmaların başka gezegenlerde nasıl nitröz oksit üretebileceğini canlandırmak için bilgisayar simülasyonlarına başvurdu.

Simülasyonlar, bu gazın dikkate değer bir biyolojik imza olabileceği durumlar olduğunu ortaya koydu. Araştırmacılar buradan hareketle, Dünya dışı yaşama dair keşif görevlerinde bu gazın da aranması gerektiği sonucuna vardı.

Ekip, ötegezegenlerin atmosferlerini inceleyebilen James Webb Uzay Teleskobu gibi gelişkin cihazların nitröz oksit aramak için kullanılabileceğini savunuyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

En İyi Fikirlerin Neden Duşta Aklımıza Geldiğinin Sırrı Çözüldü

Virginia Üniversitesi’nden bilim insanları, neden birçok kişinin en iyi fikirlerinin duşta aklına geldiğinin cevabını bulduklarına inanıyor. Bilim insanları: başıboş bir zihnin görünüşte dikkat gerektirmeyen bir işe giriştiğinde neden yaratıcı çözümler ürettiğini açıkladı.

Felsefe dalında doktor öğretim üyesi Zac Irving, Psychology of Aesthetics, Creativity, and the Arts hakemli dergisinde yayımlanan “duş etkisi” makalesinde, “Diyelim bir soruna takılıp kaldınız” diyor.

Ne yaparsınız? Muhtemelen boyanın kurumasını izlemek gibi usandırıcı sıkıcılıkta bir şey yapmazsınız.

Bunun yerine yürüyüşe çıkmak, bahçeyle uğraşmak veya duş almak gibi kendinizi meşgul edecek bir şey yaparsınız. Tüm bu faaliyetler kısmen ilgi çekicidir.

Irving önceki çalışmaların, işin dikkatsizce yapılması gerektiğini varsaydıkları için “duş etkisi”nin temeline inme girişimlerinde başarısız olduğunu, aslında gerekli olan şeyin kısmen ilgi çekiciliğe sahip, özgür ve odaklanmış düşünme arasındaki ince bir denge olduğunu düşünüyor.

Irving “Önceki çalışmalar gerçekten zihnin dalıp gitmesini ölçmüyorlardı” dedi.

Katılımcıların dikkatlerinin ne kadar dağıldığını ölçüyorlardı.

Irving, Minnesota Üniversitesi psikoloji profesörü Caitlin Mills ve başkalarıyla birlikte 222 ve 118 kişilik iki gruptan oluşan iki deney tasarladı.

İki görev katılımcılar arasında rastgele paylaştırıldı. İlk grup 1980’ler filmi Harry ile Sally Tanışınca’dan (When Harry Met Sally) ilgi çekici, üç dakikalık bir sahne izlerken ikinci grup erkeklerin çamaşır katladığı üç dakikalık bir film izledi.

Video arasının ardından, tüm katılımcılara asıl görevleri üzerine daha fazla fikir yürütmeleri için beklemedikleri bir 45 saniye daha verildi.

Araştırmacılar, katılımcıların yanıtlarının yaratıcılığını, üretilen fikirlerin sayısı ve özgünlüğüne göre puanladı.

İşin sonunda katılımcılar, görevlerini yaparken zihinlerinin ne kadar dalıp gittiğini bildirdi.

Bilim insanları, zihnin dalıp gitmesinin daha ilgi çekici film sırasında daha yaratıcı yanıtlarla olumlu yönde ilişkili olduğunu buldu.

Bunun aksine, çamaşırhane filmini izleyen katılımcıların diğer gruba göre daha az fikir ürettikleri tespit edildi.

Yazarlar, “Bu sonuçlar beraber gösteriyor ki ilgi çekici ve sıkıcı işler esnasında farklı düşünme türleri, yaratıcılığın gelişmesini tetikliyor” sonucuna vardı.

İlgi çekici işler zihnin üretken bir şekilde dalıp gitmesine yol açarken, sıkıcı işler kişinin odaklanmış ve sınırsız düşünce dönemleri arasında salınmasına olanak verdiği için faydalı olabilir.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

NASA’nın Vurduğu Asteroidin Artık Bir Kuyruğu Var

ABD Havacılık ve Uzay Dairesi’nin (NASA) geçen hafta uzay aracıyla “vurduğu” Dimorphos asteroidinin çarpmanın etkisiyle 10 kilometre uzunluğunda bir toz bulutu oluşturduğu kaydedildi.

NASA bu deneyi Dünya’yı tehdit edebilecek asteroitlerin yörüngesinin değiştirilip değiştirilemeyeceğini belirlemek için yapmıştı.

DART (Çift Asteroit Yönlendirme Testi) misyonu kapsamında bir buzdolabı büyüklüğündeki uzay aracı, 306 gün süren yolculuğunun sonunda, Dünya’dan 11 milyon kilometre uzaklıkta bulunan 160 metre çapındaki asteroide saatte 20 bin kilometre hızla çarpmıştı.

SOAR teleskobunun çarpmadan iki gün sonra çektiği fotoğrafta asteroitten yükselen toz bulutu bir kuyruklu yıldızı andırıyor. Gökbilimciler, bu toz bulutunun zamanla daha da büyüyeceğini söylüyor.

NASA Donanma Araştırma Laboratuvarı’ndan Michael Knight, toz bulutunu aylar boyunca izlemeye devam edeceklerini söyledi.

Bilim insanları hâlâ 25 milyon dolara mal olan denemenin başarılı olup olmadığını ve çarpmadan sonra asteroidin yörüngesinin değişip değişmediğini belirlemeye çalışıyor.

Bununla birlikte NASA gezegen bilimi birimi direktörü Dr. Lori Glaze, DART misyonuyla olağanüstü bir iş başardıklarını söyledi.

Dr. Glaze, “İnsanlık tarihinde yeni bir döneme giriyoruz. Kendimizi asteroit çarpmasından koruma kabiliyetimizin olacağı yeni bir dönem bu” dedi.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

Ay’ın Oluşumuna İlişkin Çarpıcı Teori

Ay’ın 4,5 milyar yıl önce Dünya’nın Theia adlı Mars büyüklüğündeki bir cisimle çarpışmasından sonra oluştuğu. Ancak yeni simülasyonlar, çarpışma sonrasında daha önce düşünülmemiş bir şeyin yaşandığını iddia ediyor.

Yeni bir oluşum teorisine göre Ay, onu Dünya’nın yörüngesine sokan dev bir çarpışmadan “hemen” sonra oluşmuş olabilir.

Teori, Ay’ın Dünya’ya bir şey çarptıktan hemen sonra ortaya çıkmış olabileceğini öne süren güçlü süper bilgisayarların ayrıntılı simülasyonlarına dayanıyor.

Genellikle kabul gören düşünce, Ay’ın 4,5 milyar yıl önce Dünya’nın Theia adlı Mars büyüklüğündeki bir cisimle çarpışmasından sonra oluştuğu. Ancak yeni simülasyonlar, çarpışma sonrasında daha önce düşünülmemiş bir şeyin yaşandığını iddia ediyor.

Önceki simülasyonlar Ay’ın Dünya’nın yörüngesine daha yakın bir enkaz diskinin içinde yavaş yavaş büyümüş olabileceğine dair teorilere yol açmıştı. Yeni teoriye göreyse Ay, Dünya’dan koparak neredeyse anında oluştu.

Bu iki teori test edilebilir çünkü Ay’ın iç yapısıyla ilgili farklı varsayımları olması gerekiyor. Bu, Ay taşı ve kendi gezegenimiz hakkında daha fazla şey öğrenmemize yardımcı olabilir.

En güçlü süper bilgisayar simülasyonlarının sağladığı ekstra detaylar, araştırmacıların Ay’ın bazı olağandışı özelliklerini açıklayabilecek beklenmedik ayrıntıları bulmasını sağladı. Ayrıca geçmişte kullanılan “düşük çözünürlüklü” simülasyonların bilim insanlarını gezegenimizin tarihi hakkında yanıltmış olabileceğini öne sürüyor.

Durham Üniversitesi’nden Vincent Eke, “Bu oluşum süreci, Apollo astronotları tarafından getirilen Ay taşlarıyla Dünya’nın mantosu arasındaki izotopik bileşimdeki benzerliği açıklamaya yardımcı olabilir” dedi ve ekledi:

“Ay kabuğunun kalınlığı için de gözlemlenebilir sonuçlar ortaya çıkabilir, bu da gerçekleşen çarpışmanın türünü daha isabetli saptamamızı sağlar.”

Bulguları açıklayan Immediate origin of the Moon as a post-impact satellite (Darbe sonrası Ay’ın uydu olarak hemen ortaya çıkışı) adlı araştırma, Astrophysical Journal Letters’ta yayımlandı.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Çarpıcı Keşif: 4 Milyar Yıllık Kimyasal Gizem Çözüldü

Bilim insanları, yaşamın kökenine ışık tutacak çarpıcı bir keşfe imza attı. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki (ABD) Purdue Üniversitesi’nden bilim insanları, yaşamın kökenine dair önemli bir bilmeceyi çözdü.

Uzmanlar uzun süredir Dünya’da yaşamın cansız (abiyotik) kimyasallardan ortaya çıktığını düşünüyor. Ancak bunun nasıl mümkün olabileceği çözülemeyen bir gizemdi.

Yeni araştırma ise peptitlerin (yaşamın yapı taşları olan amino asit dizileri) suyun atmosferle buluşmasıyla meydana gelen hızlı reaksiyonlar sırasında su damlacıkları içinde kendiliğinden oluşabildiğini gösterdi.

Bulgulara göre bu hızlı reaksiyonun, yaklaşık 4 milyar yıl önce, Dünya’da yaşamın ilk ortaya çıktığı koşullarda da gerçekleşmesi mümkün.

Hakemli bilimsel dergi PNAS’ta yayımlanan araştırmanın arkasındaki ekip, keşfin, hızlı kimyasal reaksiyonları teşvik etmek için gereken ortama dair önemli bilgiler verdiğini ifade etti.

Bu da aslında yeni ilaçların geliştirilmesini hızlandırarak tıp teknolojilerinde rol oynayabilir.

Araştırmanın yazarlarından, analitik kimya profesörü Graham Cooks, “Aslında yaşamın kökeninin arkasındaki kimya bu” diye konuştu.

Bilim insanları, onlarca yıldır Dünya’daki yaşamın okyanuslarda başladığını düşünüyor. Ancak, bunun arkasındaki kimyasal sürece dair cevaplanamayan sorular vardı.

Peptitlerin oluşabilmesi için suya ama aynı zamanda sudan uzak bir alana ihtiyaç var. Zira bunları meydana getiren kimyasal süreçte bir su molekülünün eksilmesi gerekiyor.

Cooks ve ekibi yeni çalışmada bu bilmecenin cevabını bulmuş oldu: Su her yerde o kadar ıslak olmayabilir.

Bulgulara göre dalgaların kayalara çarpmasıyla savrulan su kütleleri, suyun atmosferle buluşmasına olanak tanıyarak, abiyotik amino asitleri yaşamın yapı taşlarına dönüştüren son derece hızlı reaksiyonlar gerçekleştirebiliyor.

Cooks, keşifle ilgili, “Bu, ilkel moleküllerin, yani basit amino asitlerin, kendiliğinden saf su damlacıklarında yaşamın yapı taşları olan peptitleri oluşturduğunun ilk kanıtı” ifadelerini kullandı: Çarpıcı bir keşif.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Devasa Büyüklükte Ölü Yıldızlar ‘Mezarlığı’ Bulundu

Bilim insanları Samanyolu’nun üç katı yüksekliğine ulaşan devasa bir ölü yıldızlar “mezarlığı” buldu. Eski güneşlerden oluşan yığın, ilk “galaktik ölüler diyarı” haritasında keşfedildi. Bu harita, o zamandan beri kara delikler ve nötron yıldızları haline gelen çeşitli yıldız kalıntılarını gösteriyor.

Harita, bir zamanlar kendi galaksimizin içinde olan nesnelerin birçoğunun galaksiden dışarı atıldığını ortaya koyuyor. Onları ilk bulan araştırmacılara göre bu nesneler, bizim gördüğümüz şekliyle Samanyolu’ndan “temelde farklı bir dağılım ve yapıda” diziliyor.

Samanyolu gençliğinden beri milyarlarca yıldız oluşturmuş olmalı. Ama şimdiye kadar bunlar büyük ölçüde saklı kalmış, yıldızlararası uzayın karanlığına atılmışlardı.

Orada, gökbilimciler tarafından görülmemiş halde uzanıyorlardı. Ama şimdi bilim insanları, uzun süredir ölü olan bu cesetlerin yaşam döngüsünü yeniden oluşturmayı başardı ve şu anda nerede olabileceklerini çözdü.

Makalenin ortak yazarı, Sidney Astronomi Enstitüsü’nden Peter Tuthill, “Bu antik nesneleri bulmaktaki sorunlardan biri, şimdiye kadar nereye bakacağımızı bilmememizdi” dedi ve ekledi:

“En eski nötron yıldızları ve kara delikler, galaksi daha genç ve farklı şekildeyken yaratıldı ve ardından milyarlarca yıla yayılan karmaşık değişikliklere maruz kaldı. Onları bulmak için tüm bunları modellemek büyük çaba gerektirdi.”

Araştırmacılar bunu, yıldızların uzaydaki hareketlerinin tüm karmaşıklığını açıklayan karmaşık bir model oluşturarak yaptı. Samanyolu’nun galaktik ölüler diyarı versiyonu çok farklı görünüyor: Çok daha yükseklere uzanıyor ve normal galaksimizden gayet iyi tanıdığımız sarmal kolların hiçbiri yok.

Araştırma, bu ölü yıldızların yakınlarda bize dadanmış olabileceğini de gösteriyor. Profesör Tuthill, “İstatistiksel olarak en yakın kalıntılarımız sadece 65 ışık yılı uzakta olmalı; galaktik açıdan aşağı yukarı arka bahçemizdeler” dedi.

Bulgular, Royal Astronomical Society’nin Monthly Notices akademik dergisinde yayımlanan “The Galactic underworld: The spatial distribution of compact remidants” (Galaktik ölüler diyarı: Yoğun kalıntıların uzayda dağılımı) başlıklı yeni bir makalede bildirildi.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

James Webb, Sarmal Galaksinin ‘Kemiklerini’ Görüntüledi

James Webb Uzay Teleskobu, sarmal galaksi IC 5332’nin “kemiklerini” görüntüledi. Avrupa Uzay Ajansı (European Space Agency-ESA), galaksinin gözalıcı fotoğrafını dün yayımladı.

Dünya’nın 29 milyon ışık yılı uzaklığındaki IC 5332, 66 bin ışık yılı genişliğinde. Galaksinin boyutu, Samanyolu’nun üçte biri büyüklüğünde.

ESA, iki galaksinin “neredeyse mükemmel bir şekilde karşı karşıya olduğunu” yazdı. Uzmanlara göre bu, IC 5332’in sarmal kollarının iyi şekilde görülmesini sağlıyor.

MIRI adlı kızılötesi spektrumda çalışan görüntüleme aracıyla yakalanan görüntü, Hubble Uzay Teleskobu’nun aynı galaksiyi görüntülediği fotoğraftan çok daha farklı.

Uzay ajansı, Hubble’ın fotoğrafında sarmal kolları ayırıyormuş gibi duran karanlık bölgelerin olduğunu kaydetti. James Webb’inkinde ise “sarmal kolların şeklini yansıtan sürekli yapı karmaşıklığı” dikkat çekiyor.

Görseller, teleskopların algıladığı farklı dalga boylarına bağlı olarak farklı yıldızları ortaya çıkarıyor.

İki görüntü arasındaki fark, galaksinin tozlu bölgelerinden kaynaklanıyor. Kozmik toz, morötesi ışığı engelleyebiliyor. Dolayısıyla Hubble’ın görüntüsü daha koyu görünüyor. James Webb ise kozmik tozun arkasını ortaya koyabiliyor.

Teleskobun kızılötesi gözleri evrenin derinliklerine bakıyor

25 Aralık 2021’de ESA’nın Ariane 5 adlı kargo roketiyle fırlatılan teleskobun kaydettiği görüntüler, yıldızların ve galaksilerin evriminin daha iyi anlaşılmasını sağlayacak.

Gözlem aracının MIRI ve diğer kızılötesi kameraları, bir zaman makinesi görevi görüyor.

Güçlü teleskopları kullanarak çok uzaktaki gök cisimlerini inceleyen bilim insanları, ilgili gök cisminden gelen ışığın Dünya’ya ulaşma süresi uzadığı için “zamanda geriye bakma” imkanı yakalıyor.

James Webb Uzay Teleskobu ise 13,5 milyar yıl öncesini, yani evrenin yeni oluştuğu zamanı gözlemleyebilecek kadar güçlü bir cihaz.

Evrendeki en eski galaksiler, Büyük Patlama’ya o kadar yakın bir dönemde oluştu ki bunların ışığı Dünya yörüngesine ulaştığında son derece soluk oluyor.

Bu ışık evrende ilerlerken genişleyip dağılarak spektrumun kızılötesi ucuna doğru kayıyor. Gözlemlenebilmesi içinse son derece güçlü bir teleskop gerekiyor.

Hubble şimdiye dek geçmişe dair birçok gizemi aydınlatmayı başardı. Ancak gücü bu türden gözlemlere yetmiyordu. Ayrıca Hubble çoğunlukla ultraviyole ve görünür ışıkta gözlem yapmıştı.

Öte yandan James Webb Uzay Teleskobu, kızılötesinde rahatça gözlem yapabilmek için gereken tüm kriterleri karşılıyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Jüpiter’in Gözalıcı Bir Görseli Daha Yayımlandı

Adını Roma mitolojisindeki tanrıların en büyüğü olan Jüpiter’den alan, Güneş Sistemi’nin kaotik gezegeni Jüpiter’in gözalıcı bir görseli daha yayımlandı. Fotoğraf, yaklaşık 600 bin görüntünün birleştirilmesiyle meydana getirildi.

Emektar astrofotoğrafçı Andrew McCarthy, saniyede yaklaşık 80 görüntü çektiğini açıkladı. Bütün bunları yakalamak yaklaşık iki saat sürdü.

McCarthy, 11 inçlik bir teleskop ve genellikle derin gökyüzünü görüntülemek için kullandığı kameradan yararlandığını belirtti.

Astrofotoğraçı şu ifadeleri kullandı:

Jüpiter’i seyretmek hiç eskimiyor. Muhteşem bir gezegen… O gece şartlar çok iyiydi. Bu yüzden gezegeni normalden çok daha ayrıntılı gördüm. Çok heyecan vericiydi.

McCarthy, yakaladığı çarpıcı görüntüleri Instagram hesabında paylaşıyor.

Jüpiter bugün (26 Eylül) son 59 yılda Dünya’ya en fazla yaklaştığı noktaya gelerek o akşam gökyüzü gözlemcilerine bir gösteri sunuyor.

Gezegen karşı konumda bulunuyor. Bu, gezegenin Güneş batıda batarken gökyüzünde doğu yönünde yükseldiği ve özellikle akşam saatlerinde görünür olacağı anlamına geliyor.

Dünya ve Jüpiter, dairesel yörüngelerden ziyade eliptik yörüngeleri takip eder ve birbirlerinin yanından geçme mesafeleri zamanla değişir. Jüpiter, yörüngesi boyunca Dünya’dan en uzak noktadayken iki gezegeni birbirinden ayıran yaklaşık 966 milyon kilometreye kıyasla, bugün Dünya’nın yaklaşık 591 milyon kilometre yakınına geliyor.

Her ne kadar Jüpiter 13 ayda bir karşı konuma gelse de NASA, gezegenin en son 1963’te Dünya’ya bu kadar yaklaştığını bildirdi.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Jüpiter, Dünya’ya Son 59 Yılın En Yakın Geçişini Gerçekleştirecek

Dünya ve Jüpiter, dairesel yörüngelerden ziyade eliptik yörüngeleri takip eder ve birbirlerinin yanından geçme mesafeleri zamanla değişir. Jüpiter, pazartesi günü, Dünya’ya son 59 yılın en yakın geçişini gerçekleştirecek.

Parlak ve nispeten yakın Jüpiter’i yakalamayı bekleyenler; 26 Eylül’e kadar ve ilerleyen günlerde, gün batımının etrafındaki doğu ufkuna bakabilirler, tüm bu günlerde gezegenin çıplak gözle görülmesi mümkün.

Bununla birlikte yakın geçiş ve karşı konum, teleskoplara veya diğer optik ekipmanlara erişimi olanlar için Jüpiter’in daha da çarpıcı hallerini sunacak.

26 Eylül Pazartesi günü Jüpiter, son 59 yılda Dünya’ya en fazla yaklaştığı noktaya gelerek o akşam gökyüzü gözlemcilerine bir gösteri sunacak.

Dahası, Jüpiter karşı konumda olacak, yani Güneş batıda batarken gökyüzünde doğu yönünde yükselecek, bu durum güneş sistemimizin en büyük gezegenini özellikle akşam saatlerinde görünür kılacak.

NASA Marshall Uzay Uçuş Merkezi araştırma astrofizikçisi Adam Kobelski yaptığı açıklamada, “Ay’ın dışında, gece gökyüzündeki en parlak nesnelerden biri (o da en parlağı değilse) olmalı” dedi.

Dünya ve Jüpiter, dairesel yörüngelerden ziyade eliptik yörüngeleri takip eder ve birbirlerinin yanından geçme mesafeleri zamanla değişir. Jüpiter, yörüngesi boyunca Dünya’dan en uzak noktadayken iki gezegeni birbirinden ayıran yaklaşık 966 milyon kilometreye kıyasla, pazartesi günü Dünya’nın yaklaşık 591 milyon kilometre yakınına gelecek.

Her ne kadar Jüpiter 13 ayda bir karşı konuma gelse de NASA’nın blog yazısına göre en son 1963’te Dünya’ya bu kadar yaklaştı. Jüpiter karşı konumdayken Dünya’nın bu kadar yakınından nadiren geçiyor.

Parlak ve nispeten yakın Jüpiter’i yakalamayı bekleyenler; 26 Eylül’e kadar ve ilerleyen günlerde, gün batımının etrafındaki doğu ufkuna bakabilirler, tüm bu günlerde gezegenin çıplak gözle görülmesi mümkün.

Bununla birlikte yakın geçiş ve karşı konum, teleskoplara veya diğer optik ekipmanlara erişimi olanlar için Jüpiter’in daha da çarpıcı hallerini sunacak. Jüpiter ve 50’den fazla uydusundan iyi bir gösteri izlemek için çok da fazla büyütme işlemine ihtiyacınız yok.

Dr. Kobelski açıklamasının devamında, “İyi bir dürbünle, Jüpiter’in halkalı yapısı (en azından merkezi halka) ve üç-dört Galilei uydusu (Jüpiter’in ayları) görülebilmeli” dedi.

Galileo’nun bu uyduları 17. yüzyıl optik ekipmanlarıyla gözlemlediğini hatırlamamız önemli.

İo, Europa, Ganymede ve Callisto’dan oluşan Galilei uyduları, Jüpiter’in en büyük doğal uyduları. NASA’nın Europa Clipper görevi, Ekim 2024 gibi yakın bir tarihte, bilim insanlarının küresel bir yeraltı okyanusu barındırdığına inandığı buzlu uyduyu incelemek için yola çıkabilir.

Dr. Kobelski’ye göre, daha da yakından bakmak isteyenler en az 10 santimetre veya daha büyük mercekli bir teleskop ve muhtemelen yeşil ve mavi filtreler kullanmayı düşünmeli; bu ekipmanlar, Jüpiter’in Büyük Kırmızı Lekesi’nin ve büyük gaz devi gezegenin bulut katmanlarının halkalı yapısının görünürlüğünü artıracak.

26 Eylül’den önceki ve sonraki birkaç gün boyunca manzara harika olmalı. Bu nedenle, 26 Eylül’ün öncesinde ve sonrasında güzel havadan yararlanıp manzarayı izleyin.

Paylaşın

Neptün’ün Halkalarının Şimdiye Kadarki En Net Fotoğrafı Çekildi

Dünya’dan çıplak gözle görünür olmayan tek gezegen olan Neptün’ün halkasının en net fotoğrafı çekildi. James Webb Uzay Teleskobu tarafından çekilen fotoğrafı Avrupa Uzay Ajansı (ESA) tarafından paylaşıldı.

Haber Merkezi / En son 1989’da NASA’nın gönderdiği Voyager 2 isimli uzay mekiğinde bu halkaların belirgin olduğu belirtildi. Yetkililer, halkaların ilk kez bu kadar net ve belirgin olduğunu açıkladı.

Hem Voyager 2 de hem de James Webb Uzay Teleskobu’nda görev yapan Dr. Heidi Hammel, “Neptün’ün fotoğraflarını gördüğümde ağlamaya başladım. Bu halkalara bakın dedim. Anneme, çocuklarıma, kedime bile gösterdim” dedi.

Görüntüler sadece net olmakla kalmıyor, aynı zamanda tozdan meydana gelen halkaları yakın kızılötesi spektrumda ilk kez görebilmeyi sağlıyor. Söz konusu dalga boylarında ‘mavi gezegen’ olarak bilinen Neptün, kızılötesi ve görünür kırmızı ışığı çok fazla emmesinden dolayı mavi görünmek yerine karanlık, hayaletimsi bir görünümde ortaya çıkıyor.

Fotoğraflarda ayrıca Neptün’ün şimdiye kadar tespit edilmiş 14 uydusu yer alıyor. Bu uydular arasında en popülerleri ise, Tritotn, Galatea, Naiad, Thalassa, Despina, Proteus ve Larissa yer alıyor.

Neptün bilim insanları için özellikle popüler bir araştırma hedefi olarak biliniyor. Çünkü Güneş’ten yaklaşık 2.8 milyar mil uzakta bulunan gezegen, yakın gezegenlerde bulunmayan çok düşük sıcaklıklar ve bir turu 164 yıl süren yörünge gibi özelliklere sahip. Ayrıca, Triton’un sıra dışı ters yörüngesi, uydunun Neptün’deki yerçekimine yenik düşen bir Kuiper Kuşağı nesnesi olabileceğini bile düşündürüyor.

James Webb teleskopunun gönderdiği yeni veriler teleskobun yapacağı keşiflerin yalnızca başlangıcı olarak görülüyor.

Araştırmacılar, gelecek yıl içinde hem Neptün hem de Triton hakkında daha fazla veri toplamayı umuyor. Dolayısıyla Neptün ve genel olarak uzay hakkındaki anlayışımızı geliştirebilecek çığır açan görüntüler için bir süre daha beklemek gerekebilir.

Neptün nasıl keşfedildi?

Neptün’ün keşfi, Uranüs’ün yörünge hareketlerinde anormal hareketler algılanmasıyla başlamıştır. Bu durum üzerine yapılan gözlemler sonucunda, çıplak gözle görülemeyen bir gök cisminin buna neden olabileceği düşünülmüştür.

Matematikçi Le Verrier, Uranüs’ün yörüngesini bozan gezegenin yerini ve büyüklüğünü kâğıt üzerinde belirlemeyi başarmıştır. 1846 yılındaysa Le Verrier’in verdiği koordinatlar ışığında; Berlin Rasathanesi’nde Gottfried Galle ve yardımcısı Heinrich Louis d’Arrest’ın yapmış olduğu gözlemler sonucunda Neptün keşfedilmiştir.

Böylece Neptün, keşfi öncesinde matematiksel olarak ilk kez tahmin edilen gezegen olarak literatüre geçmiş ve bu keşfi sayesinde, Isaac Newton’un kütleçekim teorisinin belli sınırlardaki başarısını doğrulamıştır

Paylaşın