380 Milyon Yıllık Kalp Bulundu: İnsanın Evrimine Işık Tutuyor

Avustralyalı bilim insanları, dünyanın en eski kalbini buldu. Science adlı bilimsel dergide perşembe günü yayımlanan çalışmada, Batı Avustralya eyaletinde yer alan Kimberley bölgesinde bulunan 380 milyon yıllık balık fosiliyle ilgili bilgilere yer verildi.

Araştırmacılar, “Gogo kaya oluşumu” olarak adlandırılan yapının içindeki minerallerin, balığın karaciğer, mide, bağırsak ve kalp gibi iç organlarının büyük ölçüde korunmasını sağladığını söyledi.

Curtin Üniversitesi’nden araştırmayı yöneten Kate Trinajstic, Birleşik Krallık’ın (BK) kamu yayımcısı BBC’ye açıklamasında, “Bu evrimimizde çok önemli bir nokta. İlk dönemlerden beri evrimleşen vücut yapımızı ortaya koyuyor. Bunu ilk defa bu fosillerde görüyoruz” dedi.

Araştırmada Trinajstic’le çalışan Flinders Üniversitesi’nden John Long da keşfin büyük şaşkınlık yarattığını söyleyerek, “Bu kadar önceden yaşamış bir hayvanın yumuşak dokularına dair şimdiye dek bir bilgimiz yoktu” ifadelerini kullandı.

Nesli tükenmiş zırhlı balık (placodermi) sınıfına ait fosili inceleyen bilim insanları, buldukları kalbin tahmin edilenden daha gelişmiş bir yapıya sahip olduğunu gözlemledi.

Gogo balığının kalbinin, insanlarınkine benzer şekilde üst ve alt odacıklara sahip olduğu belirtildi. Araştırmacılar, bunun Gogo balığının kalbini daha etkili hale getirerek, onun hızlı bir avcıya dönüşmesinde önemli rol oynadığına dikkat çekti.

Araştırma ekibinde yer almayan ve zırhlı balık konusunda uzman isimlerden Zerina Johanson ise keşfin, insan bedeninin evrimine ışık tuttuğunu belirtti.

BK’nin başkenti Londra’daki ünlü Doğa Tarihi Müzesi’nden Johanson, fosile dair “Buradaki çoğu şey bugün bizim bedenimizde de mevcut; örneğin, çene ve dişler. Daha sonradan bizim kollarımız ve bacaklarımıza evrilecek ön ve arka yüzgeçler de görülebiliyor” dedi.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Kanser Düşmanı Mor Domatesler Piyasaya Çıkmak Üzere Onay Aldı

Amerika Birleşik Devletleri Tarım Bakanlığı (USDA), 10 yılı aşkın bir sürenin ardından genetiği değiştirilmiş, besin değeri yüksek mor domateslerin yetiştirilmesini onayladı: Genetiği değiştirilmiş domatesleri yiyen farelerin ömrü yüzde 30 uzadı.

Doğal sebzelerden 10 kat fazla antisiyonin üretecek şekilde tasarlanan domatesler, bu onay sayesinde artık piyasaya çıkmaya hazır.

Bu domateslerin genetiğinin düzenlendiği ilk çalışma 2008’de hakemli bilimsel dergi Nature Biotechnology’de Birleşik Krallık’taki bilim insanları tarafından yayımlamıştı.

Makalede, bu domateslerde antosiyaninlerin yüksek miktarda üretildiği ifade edilmişti.

Antosiyaninler, yaban mersini ve kırmızı lahana gibi birçok gıdada doğal olarak var. Bu gıdalardaki mor renkten sorumlu olan madde, kalp hastalığı ve diyabet riskini azaltma gibi özelliklere sahip.

Doğada mor kabuklu bazı domates türleri mevcut. Ancak bunlar da düşük seviyelerde antosiyanin içeriyor. Bu nedenle araştırmacılar, söz konusu domateslerin genetiğiyle oynayarak bu maddenin üretimini artırıp artıramayacaklarını merak etmişti.

Çalışmada başka bir bitkiden (aslanağzı) iki gen alınmış ve bir mor domatese eklenmişti. Yeni genler, bitkinin antosiyanin üretme yeteneğini güçlendirmiş ve bütünüyle mor renkli, eşsiz bir domates ortaya çıkarmıştı.

Antosiyanin takviyeli domates, kansere yatkın olacak şekilde tasarlanmış laboratuvar fareleri üzerinde denenmişti. Mor domatesleri bolca tüketen farelerin, diğerlerinden yüzde 30 oranında daha uzun yaşadığı görülmüştü.

Öte yandan, gen düzenleme teknolojileri henüz pek çok açıdan tartışıldığı için bu yöntemlerle üretilen ürünlerin piyasaya çıkması için gereken testler çok uzun sürebiliyor.

Mor domatesler de 2008’den beri ABD’li gıda yetkililerinin onayını bekliyordu. USDA’nın Hayvan ve Bitki Sağlığı Denetim Servisi’nden onay alan domatesler, artık market raflarına hiç olmadığı kadar yakın.

Bu onay, genetiği değiştirilmiş bitkinin nerede ve nasıl yetiştirilebileceğine dair herhangi bir sınırlama kalmadığı anlamına geliyor. Yani diğer birçok ürün gibi ABD’nin herhangi bir yerinde yetiştirilmeleri önünde engel kalmadı.

Hayvan ve Bitki Sağlığı Denetleme Servisi aslında bu domatesleri yalnızca 13 aydır aktif olarak inceliyor. Birimden gelen izin ise, genetiği değiştirilmiş bir ürünün ABD’de topraklarında yetiştirilmek üzere aldığı ilk onay.

Mor domateslerin ticari kullanıma açılması için yıllardır uğraşayan Jonathan Jones, “Yaklaşık 15 yıl önce Birleşik Krallık’ta icat edilen, sağlığı iyileştiren, genetik açıdan geliştirilmiş mor domatesleri piyasaya sürmek için Norwich Plant Sciences adlı bir tesis kurduk” diye konuştu:

Onu kurduğumuzda, düzenleyicilerden onay almanın bu kadar uzun süreceğini hiç düşünmemiştik.

Domatesle ilgili deneylerde yer alan bilim insanı ve Jones’un ortağı Cathie Martin de, “Domateslerin Birleşik Krallık’ta değil Amerika’da satışa sunulması ilginç olacak” ifadelerini kullandı.

Gen düzenleme teknolojisi geliştikçe yeni ve daha sağlıklı olduğu belirtilen sebzeler de ortaya çıkmaya başladı. Bunlar arasında domatesler önde geliyor.

Birleşik Krallık’taki araştırma merkezi The John Innes Center’daki bilim insanları da mayıs ayında domateslerin genetiğiyle oynamış ve bunları D vitamini deposuna çevirmişti.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

3 Dakikada Şarj Olan 20 Yıl Ömre Sahip Batarya Geliştirildi

Bir girişim, dakikalar içinde tamamen şarj olabilen, mevcut elektrikli araç (EA) bataryalarının iki katından daha uzun süre dayanan ve elektrikli otomobiller için uygun bir katı hal pili geliştirdi.

Üç dakikada şarj olabilen ve ömrü boyunca 10 binden fazla şarj döngüsüne sahip bir saat pili prototipini başarıyla çalıştırdıktan sonra, Harvard Üniversitesi’nden çıkan girişim Adden Energy, yakın gelecekte ticarileştirmek amacıyla teknolojiyi daha da ilerletmek için 5,15 milyon dolar fon aldı.

Girişime göre temiz enerji depolama teknolojisinin hızlı gelişimi, iklim değişikliği “vebasıyla” mücadelede kritik öneme sahip.

Adden Energy CEO’su William Fitzhugh, bu cihazın yaygın kullanımını kolaylaştırmak için, evde garajı olmayan ve bu nedenle elektrikli araçlarını gece evde şarj etme imkanı bulunmayan Amerikalıların yüzde 37’sine hitap etmeyi umuyor.

Fitzhugh, “Dünyanın araç filosunun tamamen elektrikli araçlardan oluşması, iklim değişikliğiyle mücadelede atabileceğimiz en anlamlı adımlardan biri” dedi.

Bununla birlikte, elektrikli araç kullanımının geniş çapta benimsenmesi, çeşitli tüketici ihtiyaçlarını karşılayabilecek bataryalar gerektiriyor… EA’ların, esasen şu anda gaz pompasında harcadığınız zamana benzer sürelerde, içten yanmalı araçların yakıt dolumundan çok farklı olmayan zaman zarflarında şarj edilmesi gerek.

Tahminler, dünya araç filosunun elektrikli hale gelmesinin tek başına küresel sera gazı salımlarını yüzde 16 oranında azaltabileceğine işaret ederken, bu “yeni batarya örneği” bu hedefe ulaşmak için gerekli görülüyor.

Harvard’da malzeme bilimi doçenti ve Adden Energy’nin bilim danışmanı Xin Li, “Eğer temiz enerjili bir geleceğe doğru ilerleyeceksek şu an yoldaki araçların tam anlamıyla sadece ‘yüzde 1’ini’ oluşturan elektrikli araçlar lüks bir moda olarak kalamaz, EA bataryaları sadece 3 ila 5 yıl dayanırsa ABD’nin ikinci el otomobil pazarı olmayacak” dedi.

Teknolojinin herkes tarafından erişilebilir olması gerek… Batarya teknolojimizi geliştirmek için herhangi bir temel sınır görmüyoruz. Bu teknolojinin geliştirilmesi çığır açabilir.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

‘E-sigara Yeni Bir Kanser Dalgasına Neden Olabilir’ Uyarısı

Sigara tiryakileri tarafından, sigarayı bırakmak için yoğun şekilde kullanılan e-sigara’nın 10 yıl içinde yeni bir kanser dalgasına neden olabileceği uyarısı geldi. Sigara içmenin DNA’da kanserle sonuçlanabilecek doğrudan bir mutasyonu tetiklediği düşünülüyor.

Independent Türkçe’de yer alan habere göre, Bilim insanlarına göre, e-sigara kullanımı 10 yıl içinde yeni bir kanser dalgasına neden olabilir.

Francis Crick Enstitüsü’nden (FCI) araştırmacılar, e-sigara içmenin sigara içmekten daha güvenli olduğunu fakat uzun vadeli sağlık risklerinin belirsizliğini koruduğunu söylüyor.

Britanya’da yaklaşık 3,6 milyon kişinin içtiği e-sigara, eski sigara içiciler tarafından sigarayı bırakmak için yaygın biçimde kullanılıyor.

FCI’da klinik araştırmacı ve Birleşik Krallık Kanser Araştırmaları’nda baş klinik uzmanı olan Profesör Charles Swanton, e-sigara içmenin insanların sağlığı için muhtemel tehdit oluşturduğunu söyledi ve ekledi;

“E-sigara içmenin sigarayı bırakmak için kesinlikle güvenli bir seçenek olduğunu söyleyebileceğimizi sanmıyorum. Daha güvenli olabilir ama bu güvenli demek değil.

E-sigara kullanımının 10 yıl sonra akciğer kanserine yol açmayacağından emin değiliz.”

FCI’daki araştırmacılar, sigaranın hastalığın önde gelen nedenlerinden biri olmasına rağmen, Birleşik Krallık’ta akciğer kanseri teşhisi konanlardan bazılarının (yaklaşık 8 hastadan biri) neden sigara içmeyenlerden oluştuğunu anlamak için çalışmalar yürüttü.

İnsanlar ve fareler üzerinde, akciğerlerdeki kanserli hücrelerin büyümesine neden olabilecek, havadaki isli kirlilik parçacıklarına maruz kalmayı ölçen çalışmalar kullandılar.

Kanıtları, sigara içmeyenlerde tümörlere neden olan sürecin, sigara içmekten kaynaklanandan farklı olduğuna işaret ediyor. Sigara içmenin DNA’da kanserle sonuçlanabilecek doğrudan bir mutasyonu tetiklediği düşünülüyor.

Araştırmanın bulguları, hava kirliliği gibi tahriş edicilerin iltihaplanmaya neden olduğunu, ardından kanserli mutasyonlara yol açabilen, uykudaki hücreleri “uyandıran” bir iyileşme süreci geldiğini gösteriyor ve araştırmacılar, e-sigara içmenin de aynı süreci tetikleyebileceğinden endişeleniyor.

Bilim insanları iltihap önleyici ilaçların kansere neden olabilecek süreci durdurmayı sağlayabileceğine inanırken, bunu hayata geçirmenin yıllar alabileceği uyarısını yapıyor.

Profesör Swanton şunları söyledi: Tespit ettiğimiz mekanizma, hiç sigara içmeyenlerde akciğer kanserini önlemenin ve tedavi etmenin daha iyi yollarını bulmamıza yardımcı olabilir. Hücrelerin hava kirliliğinden kaynaklı büyümesini durdurabilirsek, akciğer kanseri riskini azaltabiliriz.

FCI’dan başka bir araştırmacı olan Dr. William Hill şunları söyledi: Hava kirliliğinin neden olduğu iltihabı engellemenin veya azaltmanın yollarını bulmak, hiç sigara içmemiş kişilerde akciğer kanseri riskini azaltmaya yardımcı olacaktır.

Paylaşın

Eşeklerin ‘Nerede Ve Ne Zaman’ Evcilleştirildiği Ortaya Çıktı

Yapılan yeni bir araştırma eşeklerin ilk kez 7 bin yıl önce Doğu Afrika’da evcilleştirildiği belirlendi. Evcil eşeklerin yük hayvanları olarak ilk ortaya çıktığı noktanın Sudan, Mısır veya Somali olabileceği düşünülüyor.

Fransa’daki Toulouse Antropobiyoloji ve Genomik Merkezi’nden araştırmacılarla dünyanın farklı bölgelerindeki 37 kurumdan bilim insanları, eşeklerin evcilleştirilme sürecini daha iyi anlamak için şimdiye kadarki en eksiksiz gen haritasını oluşturdu.

Bunun sonucunda eşeklerin ilk kez 7 bin yıl önce Doğu Afrika’da evcilleştirildiği belirlendi.

Hakemli bilimsel dergi Science’ta yayımlanan araştırmada 7 kıtada bugün yaşayan 207 eşeğin genetiği dizilendi. Araştırmacılar ayrıca eşeklerin ortaya çıktığı dönemden kalma fosilleri kullanarak 31 erken dönem eşeği ve 15 yabani eşeğin genetik verilerini de kullandı.

Verilerin incelenmesinin ardından eşeklerin Afrika’da ilk kez MÖ 5000’de, Sahra’nın bugünkü gibi çöl bölgesi haline geldiği dönemde evcilleştirildiği ortaya çıktı.

Bunun yanı sıra hayvanların evcilleştirildikten 2 bin 500 yıl sonra Afrika’dan çıkıp Avrupa ve Asya’ya ulaştığı ve bugün halen var olan soylara evrildikleri anlaşıldı.

Fransız genetikçi ve çalışmanın ortak yazarı Ludovic Orlando, “Somali Yarımadası ve Kenya’yı, ilk evcilleştirilen eşeklerin en yakın akrabalarına ev sahipliği yapan bölge olarak belirledik” dedi.

Université Paul Sabatier’de görev alan Orlando, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Ataları yakınlardaki başka bir bölgede yaşamış olabilir. O yüzden bu bulgu, söz konusu iki bölgenin eşeğin anavatanının kesin konumu olduğu anlamına gelmez.”

Araştırmacılar, evcil eşeklerin yük hayvanları olarak ilk ortaya çıktığı noktanın Sudan, Mısır veya Somali olabileceğini düşünüyor.

Ancak daha kesin bir başlangıç ​​noktası belirlemek için ileri arkeolojik araştırmaların yapılması gerektiği belirtiliyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Kötü Diş Sağlığının Alzheimer Riskini Ne Kadar Artırdığı Ortaya Kondu

Yapılan yeni bir araştırmaya göre, kötü diş sağlığına sahip ve dişlerini kaybeden kişilerin yaşamlarının ilerleyen dönemlerinde Alzheimer hastalığına yakalanma olasılığı yüzde 21 daha fazla.

Doğu Finlandiya Üniversitesi’nden akademisyenler, dünyanın dört bir yanından 47 çalışmayı analiz etti ve ağız sağlığı kötü kişilerin bilişsel gerileme geliştirme olasılığının da yüzde 23 daha yüksek olduğu sonucuna vardı.

The Journal of the American Geriatrics Society’de yayımlanan çalışmada da diş kaybının hem demans hem de bilişsel bozulma riskini önemli ölçüde artırdığı saptandı ve düzenli diş fırçalamayla diş hekimi ziyaretlerinin önemi vurgulandı.

Çalışmanın yazarları “Periyodontit, dişi destekleyen dokuların iltihabıdır ve ciddi vakalarda diş kaybına yol açar. Bu, dünyadaki yetişkin nüfusunun yaklaşık yüzde 10 ila 15’ini etkiliyor” diye belirtiyor.

Bu incelemenin bulguları, periyodontal ve bilişsel sağlık arasındaki ilişkide birden fazla mekanizmanın bulunduğunu gösterebilir.

Araştırmacılar, makalelerini “Klinik açıdan bulgularımız, risk altındaki bireylerde erken teşhisin net yollarını ve bilişsel bozulmayı önlemek için en etkili önlemleri belirtmekte mevcut kanıtlar henüz yeterli olmasa da demansı önleme bağlamında periyodontal sağlığın izlenmesinin ve yönetiminin önemini vurgulamaktadır” diye bitirdi.

Temmuzda Imperial College London’ın cerrahi ve kanser bölümünden araştırmacılar, Alzheimer hastalığının tek bir beyin taramasıyla teşhis edilebileceğini keşfetmişti.

Bilim insanları, bu basit testin daha önce Alzheimer’la ilişkili olmayan bölgeler de dahil beynin yapılarına bakmak için yapay zeka kullandığını ortaya koymuştu.

İlerleyici hastalığın tedavisi bulunmamakla birlikte, erken teşhis, hastaların semptomlarını yönetmek için yardım ve desteğe erişmelerini ve geleceklerini planlamalarını sağlayacaktır.

Alzheimer Derneği’ne göre, hafıza sorunları demansın yaygın bir erken belirtisidir ancak demans, insanların düşünme, konuşma, hissetme, davranma ve algılama biçimlerini de değiştirebilir.

Alzheimer hastalığı en sık 65 yaş üstü kişilerde görülüyor.

Alzheimer hastalığı ve diğer demans türlerine yakalanma riski yaşla birlikte artıyor. Hastalığın, 65 yaşın üzerindeki her 14 kişiden birini ve 80 yaşın üzerindeki her 6 kişiden birini etkilediği tahmin ediliyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Bilim İnsanları İki Yeni Ötegezegen Keşfetti: Biri Yaşama Elverişli Olabilir

Bilim insanları, 105 ışık yılı uzağımızda iki yeni ötegezegen (Güneş Sistemi’nin dışında ve başka bir yıldızın yörüngesinde bulunan gezegen) keşfetti. Ötegezegenlerden birinin yaşama elverişli olabilme ihtimali olduğu belirtildi.

ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA’nın TESS teleskobu yardımıyla keşfedildiği belirtilen gezegenlerden birinin yıldızdan yaşama elverişli olabilmeye uygun uzaklıkta olduğu da gelen açıklamalarda yer aldı.

Webtekno‘nun haberine göre yapılan açıklamada 105 ışık yılı uzaklıkta bir cüce yıldızda iki yeni gezegenin bulunduğu ifade edildi. Çalışma bulguları Astronomy & Astrophysics üzerinden yayımlandı.

Uzmanlar, yaşama elverişli olmasa bile bu tarz yıldızına uygun mesafede bulunan kaya gezegenlerin oldukça nadir olduğunu sözlerine ekliyor.

Keşifte yakın kızılötesi dalgalara duyarlı teleskoplar kullanıldı. Gözlemlerde elde edilen veriler de ilk olarak LP 890-9b isimli gezegenin keşfedilmesini sağladı. Ekip, bunun ardından TESS ile gözden kaçırılmış ötegezegenleri aradı ve LP890-9b’den biraz daha uzakta olan ikinci gezegeni keşfetti.

8,4 günlük bir yörünge periyoduna sahip olan bu diğer gezegene de LP 890-9c ismi verildi. İlk gezegenin Dünya’nın kütlesinden 13 kat, ikincisinin ise 25 kat daha fazla olduğu belirtildi. Gezegenlerin Dünya’dan büyük, Neptün’den de küçük kaya gezegenler olması da ‘Süper Dünya’ sınıfına girmelerini sağladı.

Son olarak araştırmacılar, LP 890-9c’nin doğru mesafede bulunması nedeniyle yaşama elverişli olabileceği ihtimali olduğunu söylüyor.

Paylaşın

Uzaylılara Ev Sahipliği Yapabilecek Gezegen Sistemi Keşfedildi

Bilim insanları uzaylı yaşamına ev sahipliği yapıyor olabilecek, iki uzak gezegenden meydana gelen yeni bir gezegen sistemi keşfetti. Bulunan iki gezegen, LP 890-9 adlı küçük, soğuk bir yıldızın yörüngesinde.

Bu, benzer şekilde ilgi çekici TRAPPIST-1’den sonra gezegenlere ev sahipliği yapan en soğuk ikinci yıldız.

Sistemdeki gezegenlerden biri LP 890-9b olarak biliniyor ve Dünya’dan sadece yüzde 30 daha büyük. Gezegen o soğuk yıldıza o kadar yakın ki bir yıl sadece 2,7 gün sürüyor.

Sistemin LP 890-9c diye adlandırılan, tamamen bilinmeyen başka bir gezegeni daha var. Gezegen, birincisine benzer büyüklükte (Dünya’dan yüzde 40 daha büyük) fakat bir yıl daha uzun sürüyor. Yıldızın etrafında dönüşünü 8,5 günde tamamlıyor.

Yeni araştırma, Speculoos (Search for habitable Planets EClipsing ULtra-cOOl Stars, Ultra Soğuk Yıldızların Yörüngesinde olan Yaşanabilir Gezegenler Arayışı) adlı, yeryüzündeki teleskopları kullanılarak gerçekleştirildi. LP 890-9b gibi çok soğuk yıldızlar bu tür takip gözlemlerine ihtiyaç duyar çünkü uzay teleskopları onları tespit etmekte zorlanabilir.

Bilim insanları, yeni gözlemlerine ilk kez NASA’nın güneş sistemimizin dışındaki gezegenleri arayan Geçiş Halindeki Ötegezegen Araştırma Uydusu tarafından muhtemel bir dünya olarak tespit edilen ilk gezegenin varlığını teyit etme umuduyla başlamıştı. Fakat gözlemler sırasında ikinci gezegen de bulundu.

İkinci gezegen, yıldızın uzaylı yaşamı için ne çok sıcak ne de soğuk olan “yaşanabilir bölgesi”nde.

Birmingham Üniversitesi’nde Ötegezegen Bilimi profesörü ve ikinci gezegenin keşfiyle sonuçlanan gözlemleri planlayan Speculoos çalışma grubunun lideri Amaury Triaud, “Yaşanabilir bölge, Dünya’yla benzer jeolojik ve atmosferik koşullara sahip bir gezegenin, suyun milyarlarca yıl boyunca sıvı kalmasını sağlayan bir yüzey sıcaklığına sahip olacağı kavramdır” dedi.

Bu bize daha fazla gözlem yapma, gezegenin bir atmosfere sahip olup olmadığını öğrenme ve eğer öyleyse içeriğini inceleme ve yaşanabilirliğini değerlendirme olanağı veriyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Çocuk Sahibi Olmak Muhafazakarlaştırıyor!

Yapılan yeni bir araştırma, çocuk sahibi kişilerin çocuk sahibi olmayanlara kıyasla sosyal bakımdan daha muhafazakar hale gelme eğiliminde olduğunu ortaya koydu. Çocuksuz kişiler yaşlanmalarına rağmen sosyal bakımdan daha liberal görüşlere sahip olma eğiliminde.

Genellikle insanların yaşlandıkça daha sağcı görüşlere sahip olduğu düşünülüyor fakat araştırmacılar durumun böyle olmayabileceğini buldu.

Çalışmada kürtaj, göç ve seks gibi konularda ayrıştırıcı tutumların nasıl ortaya çıktığını anlamak hedeflendi.

Pennsylvania Üniversitesi’nden araştırmacılar başlangıçta “ebeveynliğe daha fazla yatırım yapan” kişilerin muhafazakar politikalara ve değerlere daha fazla meyilli olabileceğini kuramlaştırdı.

Araştırmacılar, çalışmanın bir parçası olarak 10 ülkeden 2 bin 610 kişiyle anket yaptı ve halihazırda ebeveyn olan veya ebeveyn olmak isteyen kişilerin “dünya genelinde artan sosyal muhafazakarlıkla ilişkili olduğuna” dair kanıtlar buldu.

Bununla birlikte, çocuk sahibi olmayan kişiler yaşlandıkça tutarlı bir şekilde daha liberal görüşlere sahipti.

Çalışmanın ortak yazarı Profesör Nicholas Kerry, Newsweek’e bulguların insanların yaşla birlikte daha muhafazakarlaşma eğiliminde olduğu yönündeki genel kanıyla çeliştiğini söyledi:

Bu görüş, ’20 yaşında liberal olmayanın kalbi, 30 yaşında muhafazakar olmayanın beyni yoktur’ ifadesiyle ortaya konuyor.

Aslında, ebeveynliğin etkilerini istatistiksel olarak kontrol ettiğinizde, yaşlılar gençlerden sosyal olarak daha muhafazakar değil.

Proceedings of the Royal Society akademik dergisinde yayımlanan çalışma, 1950’den bu yana küresel doğurganlık oranlarının sürekli azalmasının daha liberal bir geleceğe yol açabileceğini de belirtti.

Yazarlar, “Dünyanın çoğunda doğum oranlarının düştüğü ancak bazı bölgelerde hızla arttığı göz önüne alındığında, mevcut bulgular geleceğin siyasi manzarası üzerinde önemli çıkarımlara sahip olabilir” diye yazdı.

Özellikle, bulgularımız çocuksuzluktaki küresel artışların sosyal konularda bir liberalleşme sürecine potansiyel olarak katkıda bulunabileceğini gösteriyor.

Ancak Londra Üniversitesi Akademisi’nden Profesör Paul Higgins, çalışmanın eksikliğinin, politik eğilimleri çok özel bir dizi kişisel deneyime indirgemesi olduğu uyarısını yaptı.

The Guardian’a konuşan Higgins, çalışmanın yaşamda daha sonra gerçekleşen değişiklikleri hesaba katmadığını veya toplumdaki ve toplumsal rollerdeki değişikliklerin etkilerini dikkate almadığını söyledi.

Prof. Kerry, bulgulara rağmen, siyasi tutumların yaşamın belirli bir aşamasındaki bir kişinin “en azından kısmi” sonucu olduğunun anlaşılması gerektiğini de sözlerine ekledi.

Prof. Kerry bunu kavramanın, insanların farklı önceliklere sahip olmaları nedeniyle “kendi görüşlerinin de bazen değişebileceğini anlamalarını” sağlayabileceğini ve bunun “sadece nesnel gerçeğe özel bir bakış açısına sahip olduğumuzdan kaynaklanmadığını” dile getirdi.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

James Webb, Tarantula Bulutsusu’nun Çarpıcı Görüntüsünü Kaydetti

James Webb Uzay Teleskobu, Tarantula Bulutsusu’nu yakaladı. Dün yayımlanan görüntüde bulutsu, çok ayrıntılı bir şekilde incelenebiliyor. 30 Doradus adıyla da bilinen bulutsu, Dünya’dan yaklaşık 160 bin ışık yılı uzaklıkta, Büyük Macellan Bulutu’nda yer alıyor.

Bulutsunun merkezi, bilinen en büyük kütleli yıldızlardan bazılarına ev sahipliği yapıyor. Bunlardan bazıları, Güneş’in kütlesinin 150 katı. Bu durum, gaz bulutlarının kütleçekim yüzünden nasıl çöküp yeni yıldızlar oluşturduğunun detaylıca incelenmesini sağlıyor.

Bilim insanları, Tarantula Bulutsusu’na büyük ilgi duyuyor. Çünkü kimyasal yapısı, Büyük Patlama’dan yaklaşık 2-3 milyar yıl sonra galaksilerin büyük bir hızla yıldız oluşturduğu bölgelere benziyor. Bu periyoda “kozmik öğlen” deniyor.

NASA, teleskobun Yakın-kızılötesi kamerası sayesinde bulutsudaki kozmik toz yüzünden daha önce görülmemiş on binlerce genç yıldızın incelendiğini bildirdi.

Bölgedeki bazı galaksiler ve bulutsunun ayrıntılı yapısı da ilk kez görüntülenebildi.

Ayrıca bulutsunun merkezindeki boşluğun, büyük kütleli genç yıldızlardan oluşan bir kümeden gelen rüzgarla taşınan radyasyon nedeniyle ortaya çıktığı tespit edildi.

Gökbilimciler, daha önce biraz yaşlı olduğu için giderek genişlediği ve etrafındaki gaz ve toz baloncuğunu yutarak yok ettiği düşünülen bir yıldızla ilgili yeni bilgiler de elde etti. Buna göre yıldızın aslında genç olduğu ve etrafındaki yalıtkan toz bulutunu halen koruduğu belirlendi.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın