Son Bir Yılda 72 Çocuk İşçi İş Kazalarında Hayatını Kaybetti

Son eğitim – öğretim döneminde çocuk işçi ölümleri bir önceki eğitim – öğretim dönemine göre yüzde 10 artarak 72 oldu. Geçen eğitim – öğretim döneminde 66 çocuk işçi hayatını kaybetmişti.

Yeni eğitim öğretim yılı 8 Eylül Pazartesi günü başlarken, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi çocuk işçiliğe dair çarpıcı veriler açıkladı. 2024 Eylül – 2025 Ağustos döneminde en az 72 çocuk işçi çalışırken hayatını kaybetti.

Bir önceki döneme göre yüzde 10 artış yaşandığını belirten İSİG Meclisi, bu durumun çocuk işçiliğin yoksulluk ve güvencesizlik ekseninde derinleştiğinin göstergesi olduğunu ifade etti.

Raporda, tarım sektöründe 20, sanayide 19, inşaatta 17 ve hizmet sektöründe 16 çocuğun yaşamını yitirdiği kaydedildi. Çocuk işçi ölümlerinin ağırlıkla kırsal alanda görüldüğü yıllardan farklı olarak, son dönemde ölümlerin kent merkezlerinde yoğunlaştığına dikkat çekildi.

MESEM’ler kime hizmet ediyor?

Organize Sanayi Bölgeleri ve MESEM programları aracılığıyla çocuk işçiliğin devlet politikalarıyla kitleselleştiği vurgulandı.

İSİG Meclisi, 505 bin öğrencinin MESEM kapsamında haftanın dört günü işyerlerinde ucuz iş gücü olarak çalıştırıldığını, bunun eğitim değil “çocuk emeği sömürüsü” olduğunu belirtti. Son iki yılda MESEM kapsamında en az 15 çocuğun, farklı liselerde staj sırasında ise en az 7 öğrencinin hayatını kaybettiği hatırlatıldı.

İSİG Meclisi, “Mesleki eğitime karşı değiliz; ancak çocukların 10 yaşından itibaren ucuz işgücü haline getirilmesine karşıyız. Çocuk işçiliğe, geleceksizleştirmeye ve paralı eğitime karşı mücadelemizi sürdüreceğiz” ifadelerine yer verdi.

İSİG Meclisi’nin talepleri:

Çocuk işçilik yasaklanmalı, mesleki öğrenim çocuk gelişimine uygun bir biçimde planlanmalı ve kamusal kurallar çerçevesi içinde olmalıdır. Mesleki eğitime karşı değiliz ama yoksul çocukları 10 yaşından itibaren ucuz emek haline getiren, çocukluklarını yaşatmayan, köle gibi çalıştıran, iş cinayetlerinde öldüren adına mesleki eğitim denilen ucube düzenlemelere karşıyız. MESEM’ler bir eğitim-öğrenim işlevi görmemektedir. MESEM’li çocuklar işi bedava ve ağır koşullarda çalıştırılarak öğrenmektedir. Bu anlamda MESEM’leri revize etmek imkansızdır. MESEM’ler kapatılmalıdır.

Eğitim her kademede tamamen parasız olmalı, 4+4+4 eğitim sisteminden vazgeçilmeli ve müfredat aklın ve bilimin ışığında yenilenmelidir. Sorun, zorunlu eğitimin kaç yıl olacağı tartışmasında değil tam da buradadır. Yine Türkiye çapında okullarda bir öğün yemek verilmeli ve yoksul çocukların ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmalıdır. Ulaşım sorunlarına çözüm oluşturulmalıdır. Okulların diğer tüm ihtiyaçları karşılanmalı, öğretmen atamaları yapılmalıdır. Bütçede eğitime aktarılan kaynak artırılmalıdır.

Yaşam alanlarımız uyuşturucu ve çeteleşmeden temizlenmeli, çocukların gelişimine uygun bir hale getirilmelidir. Suça sürüklenen çocuklar tartışmasındaki duruşumuz bu bakış açısıyla somutlaşacaktır. Acil yapmamız gereken yaşam alanlarımızda çeteleşmeye karşı örgütlenmek ve alternatif bir yaşamı örmektir.

Çocuk işçiliğe, geleceksizleştirmeye, paralı eğitime karşı işçi sınıfı mücadelesinin bir parçası olduğu bilinciyle güçlü bir gençlik hareketi oluşturulmalı ve bu süreçten etkilenen her yaş grubu örgütlenmelidir. Bu noktada bizler üzerimize düşeni yaparken ve gençlerimizin attığı-atacağı adımların da yanında olacağımızı belirtmeliyiz.

Paylaşın

Ulus Devletlerin Ortaya Çıkışı Ve Gelişimi

Ulus devlet, ortak bir ulusal kimlik (dil, kültür ve tarih), tanımlı coğrafi sınırlar, egemenlik ve merkezi yönetimle karakterize edilen siyasi bir organizasyondur. Vatandaşlık bağıyla birleşen halk, devletin temelini oluşturur.

Kurtuluş Aladağ / Ulus devletlerin tarihsel gelişimi, modern siyasi düzenin temel taşlarından biri olarak, yüzyıllar içinde çeşitli siyasi, sosyal ve ekonomik dönüşümlerle şekillenmiştir.

Ulus devlet kavramı öncesi, feodal yapılar, imparatorluklar ve krallıklar hakimdi. Siyasi otorite, krallar, derebeyleri ve dini yapılar arasında bölünmüştü. Toplumlar, yerel bağlılıklar ve dini kimlikler etrafında örgütlenirken, ulusal kimlik kavramı henüz mevcut değildi.

14. ve 16. yüzyıllar arasında merkezi krallıkların güçlenmesiyle, özellikle Avrupa’da siyasi birleşme eğilimleri başlamıştır. Reformasyon dönemi, dini otoritenin zayıflamasına ve seküler yönetimlerin güçlenmesine yol açmıştır. Bu dönüşüm, ulus devletlerin ideolojik temellerini hazırlamıştır.

1618 ve 1648 yılları arasındaki savaşlar, Avrupa’da dini ve siyasi çatışmaları çözmek için Westphalia Antlaşması’yla sonuçlanmıştır. Bu antlaşma, modern ulus devletin temel ilkelerini ortaya koymuştur:

Egemenlik: Devletlerin kendi sınırları içinde tam otoriteye sahip olması.
Sınırların Tanımlılığı: Coğrafi sınırların uluslararası alanda tanınması.
Devletler Arası Eşitlik: Devletlerin birbirine karşı bağımsızlığı.

Bu dönemde, Fransa ve İngiltere gibi devletler, merkezi otoritelerini güçlendirerek erken ulus devlet örneklerini oluşturmuştur.

1789 yılında gerçekleşen Fransız Devrimi, ulus devlet kavramının popülerleşmesinde dönüm noktası olmuştur. Devrim, “halk egemenliği” ve “vatandaşlık” kavramlarını ön plana çıkarmış, Fransız ulusal kimliği, monarşiden bağımsız olarak tanımlamıştır.

19. yüzyılda Alman ve İtalyan birleşmeleri (1871’de Almanya, 1861’de İtalya), ulusal kimlik etrafında devlet kurma çabalarının örnekleridir.

Sanayi Devrimi, merkezi yönetimlerin güçlenmesini ve altyapı, eğitim, iletişim gibi ulus devlet yapılarını destekleyen sistemlerin gelişmesini sağlamıştır.

I. Dünya Savaşı (1914-1918) sonrası Osmanlı, Avusturya – Macaristan ve Rus İmparatorluklarının çöküşü, yeni ulus devletlerin kurulmasına yol açmıştır (örneğin, Polonya, Çekoslovakya ve Yugoslavya). Savaş sonrası kabul edilen Wilson İlkeleri, “ulusların kendi kaderini tayin hakkı”nı vurgulamıştır.

II. Dünya Savaşı Sonrası (1945 ve sonrası), sömürge imparatorluklarının dağılmasıyla, Asya ve Afrika’da çok sayıda yeni ulus devlet ortaya çıkmıştır (örneğin, Hindistan 1947 ve Cezayir 1962). Bu devletler, genellikle Avrupa modelini benimseyerek bağımsızlıklarını kazanmışlardır.

Ulus devletler, ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki “Soğuk Savaş” döneminde ideolojik çekişmenin de birer aktörü olmuşlardır. Komünizm ve kapitalizm, ulus devletlerin iç politikalarını şekillendirmiştir.

Son dönemde, uluslararası kuruluşlar (BM, AB ve NATO), çok uluslu şirketler ve küresel sorunlar (iklim değişikliği ve göç), ulus devletlerin egemenliğini zorlamaya başlamıştır. Avrupa Birliği, ulus devletlerin bazı yetkilerini bölgesel bir yapıya devretmesinin örneğidir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun çok uluslu yapısından 1923’te modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna geçiş, ulus devlet modelinin benimsenmesiyle gerçekleşmiştir. Türk ulusal kimliği, laiklik ve merkezi yönetim üzerine inşa edilmiştir.

Sonuç olarak; Ulus devlet, tarihsel olarak imparatorlukların ve feodal yapıların çözülmesiyle ortaya çıkmış, milliyetçilik, ulus devletin hem itici gücü hem de zaman zaman yıkıcı bir unsuru olmuştur.

Ulus Devlet Örnekleri

Fransa: Fransız Devrimi (1789) sonrası oluşan güçlü ulusal kimlik, laiklik ve merkezi yönetimle klasik bir ulus devlet örneğidir.

Almanya: 1871’de birleşerek modern ulus devlet haline gelen Almanya, ortak dil ve kültür etrafında şekillenmiştir.

Japonya: Etnik ve kültürel homojenliğiyle bilinen Japonya, güçlü bir ulusal kimliğe sahip ulus devlet örneğidir.

Hindistan: Çok kültürlü ve çok dilli yapısına rağmen, 1947 yılında bağımsızlıkla ulus devlet statüsü kazanmıştır.

Polonya: I. Dünya Savaşı sonrası yeniden kurulan Polonya, güçlü bir ulusal kimlik ve tarih bilinciyle ulus devlet örneğidir.

Güney Kore: Ortak dil, kültür ve tarihle, modern bir ulus devlet olarak Asya’da öne çıkmaktadır.

Paylaşın

Kuru Öksürük: Nedenleri, Belirtileri Ve Çözümleri

Doğal bir refleks olan kuru öksürük, solunum yollarını ve akciğerleri duman, kirlilik veya enfeksiyona neden olan mikroplar gibi tahriş edici maddelerden korumaya yardımcı olur.

Haber Merkezi / Kuru öksürük, ıslak (üretken) öksürüğün aksine mukus veya balgam üretmez. Boğazda gıdıklanma veya kaşıntı hissi öksürüğü tetikler.

İşte kuru öksürüğün nedenleri, belirtileri ve çözüm yolları:

Kuru Öksürüğün Nedenleri:

Solunum Yolu Enfeksiyonları: Grip, soğuk algınlığı veya viral enfeksiyonlar sonrası boğaz tahrişi kuru öksürüğe neden olabilir.
Alerjiler: Polen, toz, hayvan tüyü gibi alerjenler boğazı tahriş edebilir.
Astım: Özellikle geceleri artan kuru öksürük astımın belirtisi olabilir.
Reflü (GERD): Mide asidinin boğaza kaçması tahrişe yol açabilir.
Çevresel Faktörler: Kuru hava, sigara dumanı, kimyasal maddeler veya hava kirliliği boğazı tahriş edebilir.
İlaç Yan Etkileri: ACE inhibitörleri gibi bazı tansiyon ilaçları kuru öksürüğe sebep olabilir.
Boğaz Tahrişi: Uzun süre konuşma, bağırma veya soğuk hava soluma.
Ciddi Hastalıklar: Nadiren, akciğer hastalıkları, tüberküloz veya kanser gibi ciddi durumlar kuru öksürüğe yol açabilir.

Kuru Öksürüğün Belirtileri:

Boğazda kaşıntı, gıcık hissi veya tahriş.
Sürekli öksürme isteği.
Balgamsız, kuru öksürük.
Gece artan öksürük (özellikle astım veya reflüde).
Boğaz ağrısı, yutkunma zorluğu veya ses kısıklığı (bazen).

Kuru Öksürüğün Çözümleri

Evde Uygulanabilecek Yöntemler:

Bol Sıvı Tüketimi: Su, bitki çayları veya ılık içecekler boğazı nemlendirir.
Bal ve Bitkisel Çözümler: Bal, zencefil veya limonlu ılık su boğazı yatıştırabilir. Örnek: Bir çay kaşığı balı ılık suya karıştırıp içmek.
Nemlendirici Kullanımı: Ortamdaki kuru havayı nemlendirmek için nemlendirici cihaz kullanılabilir.
Boğazı Yumuşatıcı Pastiller: Eczanelerdeki pastiller tahrişi azaltabilir.
Tahriş Edicilerden Kaçınma: Sigara dumanı, toz veya kimyasal kokulardan uzak durulmalı.

Tıbbi Tedaviler:

Doktor Muayenesi: Öksürük 2-3 haftadan uzun sürerse veya ateş, nefes darlığı gibi belirtiler eşlik ediyorsa doktora başvurulmalı.
Alerji Tedavisi: Antihistaminikler veya burun spreyleri alerjik öksürük için kullanılabilir.
Astım Tedavisi: İnhaler veya bronkodilatör ilaçlar doktor önerisiyle kullanılabilir.
Reflü Tedavisi: Antiasit ilaçlar veya diyet değişikliği reflü kaynaklı öksürüğü azaltabilir.
Öksürük Baskılayıcılar: Doktor önerisiyle kodein içeren ilaçlar kullanılabilir, ancak dikkatli olunmalı.

Ne Zaman Doktora Gitmeli?:

Öksürük 3 haftadan uzun sürüyorsa.
Kanlı balgam, nefes darlığı, göğüs ağrısı veya kilo kaybı gibi belirtiler varsa.
Öksürük uykuyu veya günlük yaşamı ciddi şekilde etkiliyorsa.

Paylaşın

Sekiz Ayda Kapanan Şirket Sayısı 18 Bini Aştı

TOBB’un açıkladığı verilere göre; 2025 yılının ilk sekiz aylık döneminde, kapanan şirket sayısı, bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 11,1 artarak 18 bin 482 oldu.

Haber Merkezi / Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB), 2025 yılının ilk sekiz ayına ait “Kurulan ve Kapanan Şirket İstatistikleri”ni kamuoyuyla paylaştı.

Buna göre; 2025’in ilk sekiz ayında, geçen yılın ilk sekiz ayına göre kurulan şirket sayısı yüzde 0,6 kurulan kooperatif sayısı yüzde 29,5 oranında azalırken, kurulan gerçek kişi ticari işletme sayısı yüzde 19,5 oranında arttı.

2025’in ilk sekiz ayında, geçen yılın ilk sekiz ayına göre kapanan şirket sayısı yüzde 11,1 kapanan kooperatif sayısı yüzde 11,1 oranında artarken, kapanan gerçek kişi ticari işletme sayısında yüzde 6,1 azaldı. Kurulan şirket sayısında geçen yılın aynı ayına göre yüzde 0,7 azaldı.

2025’in ilk sekiz ayında, geçen yılın ilk sekiz ayına göre kurulan şirket sayısı yüzde 0,7 kurulan kooperatif sayısı yüzde 43,8 oranında azalırken, kurulan gerçek kişi ticari işletme sayısı yüzde 10,8 oranında arttı.

Ağustos ayında, kapanan şirket sayısı 2024 yılının aynı ayına göre yüzde 5,2 kapanan kooperatif sayısı yüzde 36,1 oranında artarken, kapanan gerçek kişi ticari işletme sayısı yüzde 10,3 azaldı. Ağustosta kurulan şirketlerin sayısında bir önceki aya göre yüzde 5,9 azalış oldu.

Bir önceki aya göre kurulan şirket sayısı yüzde 5,9 kurulan gerçek kişi ticari işletme sayısı yüzde 15,2 kurulan kooperatif sayısı yüzde 25,3 oranında azaldı. Bir önceki aya göre kapanan şirket sayısı yüzde 34,6 kapanan kooperatif sayısı yüzde 27,2 kapanan gerçek kişi ticari işletme sayısı yüzde 30,2 oranında azaldı.

Ağustosta kurulan toplam 9 bin 328 şirket ve kooperatifin yüzde 87,6’sı limited şirket, yüzde 11,1’i anonim şirket, yüzde 1,3’ü ise kooperatiftir. Şirket ve kooperatiflerin yüzde 37,7’si İstanbul, yüzde 10,7’si Ankara, yüzde 6,4’ü İzmir’de kuruldu.

2025 yılında toplam 72 bin 488 şirket ve kooperatif kuruldu. Bu dönemde kurulan toplam 63 bin 420 limited şirket, toplam sermayenin yüzde 61,3’ünü 7 bin 798 anonim şirket ise yüzde 38,7’sini oluşturdu. Ağustos ayında kurulan şirketlerin sermayelerinin toplamı, Temmuz ayına göre yüzde 27,8 oranında azaldı.

Ağustosta şirket ve kooperatiflerin 2 bin 930’u ticaret, bin 324’ü inşaat ve bin 124’ü imalat sektöründe kuruldu. Ağustos 2025’de kurulan gerçek kişi ticari işletmelerinin; 654’ü inşaat, 382’si toptan ve perakende ticaret motorlu taşıtların ve motosikletlerin onarımı, 83’ü imalat faaliyetleri sektöründen.

Bu ay kapanan şirket ve kooperatiflerin; 662’si toptan ve perakende ticaret, motorlu taşıtların ve motosikletlerin onarımı, 270’i imalat, 171’i inşaat faaliyetler sektöründen. Bu ay kapanan gerçek kişi ticari işletmelerinin 407’si toptan ve perakende ticaret, motorlu taşıtların ve motosikletlerin onarımı, 156’sı inşaat, 101’i imalat faaliyetleri sektöründen.

Ağustosta kurulan 118 Kooperatifin 87’si Konut Yapı Kooperatifidir. Ağustosta kurulan 118 Kooperatifin 87’si Konut Yapı Kooperatifi, 16’sı İşletme Kooperatifi, 7’si Tarımsal Kalkınma Kooperatifi olarak kuruldu.

Ağustosta kurulan 826 yabancı ortak sermayeli şirketin 605’i Türkiye, 28’i İran 27’si Türkmenistan ortaklı olarak kuruldu.

Kurulan 826 yabancı ortak sermayeli şirketin 81’i anonim, 745’i limited şirkettir. 2025 yılında kurulan şirketlerin 585’i Uzmanlaşmamış toptan ticaret, 220’si İkamet amaçlı olan ve ikamet amaçlı olmayan binaların inşaatı, 193’ü İşletme ve diğer idari danışmanlık faaliyetleri sektöründe kuruldu.

Kurulan yabancı ortak sermayeli şirketlerin toplam sermayelerinin yüzde 79,2’sini yabancı sermayeli ortak payını oluşturdu.

Paylaşın

Madam Bovary: Burjuva Toplumunun Çöküşü

Gustave Flaubert’in 1857 yılında yayımlanan Madame Bovary adlı eseri, 19. yüzyıl Fransız edebiyatının en önemli romanlarından biri olarak kabul edilir. Eser, realizmin öncü örneklerinden biridir ve modern romanın temel taşlarından biri olarak değerlendirilir.

Haber Merkezi / Madame Bovary, taşralı bir doktor olan Charles Bovary’nin eşi Emma Bovary’nin hikayesini anlatıyor. Emma, romantik hayallerle dolu bir kadındır ve okuduğu romantik romanların etkisiyle tutkulu, macera dolu bir hayat arzuluyor. Ancak, sıradan bir kasaba hayatı ve duygusal olarak yavan bir evlilik, onun hayallerini karşılamıyor.

Emma, bu tatminsizlikten kaçmak için yasak aşk ilişkilerine, lüks harcamalara ve toplumsal normları hiçe sayan davranışlara yöneliyor. Bu arayış, onun maddi ve manevi çöküşüne yol açıyor ve trajik bir sona sürüklüyor.

Roman, Emma’nın iç dünyasındaki çatışmaları, toplumsal baskıları ve bireysel arzuların çelişkisini derinlemesine işliyor. Aynı zamanda, 19. yüzyıl Fransız taşra toplumunun ahlaki ve sosyal yapısını eleştirel bir gözle yansıtıyor.

Emma, romantik romanlardan beslenen idealize edilmiş aşk ve tutku hayallerine kapılıyor. Ancak, taşra hayatının monotonluğu ve Charles’ın sıradanlığı, bu hayalleri paramparça ediyor. Flaubert, romantizmin birey üzerindeki yıkıcı etkisini ve gerçeklikle uyumsuzluğunu eleştiriyor.

Roman, burjuva toplumunun ikiyüzlülüğünü, maddiyatçılığını ve ahlaki çürümesini gözler önüne seriyor. Emma’nın tüketim çılgınlığı ve borç batağı, dönemin kapitalist eğilimlerine bir eleştiri olarak okunabilir.

Emma’nın hikayesi, 19. yüzyıl kadınının toplumsal rollerle sınırlanmışlığını ve bu rollerden kaçma çabasını yansıtıyor. Ancak, Emma’nın özgürlük arayışı, toplumun yargılayıcı yapısı ve kendi zayıflıkları nedeniyle başarısız oluyor.

Fransızca’da “bovarizm” olarak adlandırılan, Emma’nın sürekli tatminsizlik ve daha iyi bir hayat özlemi, romanın ana duygusal tonlarından biridir.

Ana Karakter:

Emma Bovary: Romanın merkezinde yer alan karmaşık bir karakterdir. Romantik hayallerle dolu, ancak bu hayalleri gerçekleştirecek ne maddi ne de manevi güce sahiptir. Hem sempatik hem de eleştiriye açık bir figürdür; çünkü arzuları anlaşılır olsa da, bencilliği ve sorumsuzluğu trajedisine yol açıyor.

Charles Bovary: İyi niyetli ancak silik ve sıradan bir karakterdir. Emma’nın hayallerine karşılık veremez ve onun duygusal ihtiyaçlarını anlamaktan uzaktır.

Rodolphe ve Leon: Emma’nın sevgilileri, onun romantik arayışlarının geçici hedefleridir. Rodolphe, fırsatçı ve bencil bir aristokratken, Leon daha duygusal ancak zayıf bir karakterdir.

Homais ve Lheureux: Toplumun ikiyüzlü ve maddeci yüzünü temsil ediyorlar. Homais, ilerlemeci fikirleriyle kendini beğenmiş bir eczacı; Lheureux ise Emma’yı borç batağına sürükleyen kurnaz bir tüccardır.

Flaubert, Madame Bovary’de realizmin öncüsü olarak, günlük hayatın sıradanlığını ve insan psikolojisinin karmaşıklığını detaylı bir şekilde tasvir ediyor. Betimlemeler, karakterlerin iç dünyasını ve çevreyi canlı bir şekilde yansıtılıyor.

Flaubert’in titizlikle işlenmiş, akıcı ve zarif dili, romanın estetik gücünü oluşturuyor. Her cümle, adeta bir kuyumcu titizliğiyle yazılmıştır. Yazarın “doğru kelime” (le mot juste) arayışı, eserin edebi değerini artırıyor.

Flaubert, anlatıcı olarak tarafsız bir pozisyon alır ve karakterleri yargılamıyor. Bu, okuyucunun Emma’nın hem zayıflıklarını hem de çaresizliğini anlamasını sağlıyor.

Roman, Emma’nın hayalleriyle gerçeklik arasındaki uçurumu ironik bir şekilde sunuyor. Örneğin, Emma’nın romantik idealleri, taşra hayatının bayağılığıyla sürekli tezat oluşturuyor.

Madame Bovary, yayımlandığında büyük bir tartışma yaratmıştır. Roman, ahlaksızlık ve evlilik kurumuna hakaret suçlamalarıyla yargılanmış, ancak Flaubert bu davadan beraat etmiştir. Eser, dönemin burjuva ahlak anlayışına meydan okumuş ve edebiyatta sansür tartışmalarını alevlendirmiştir. Ayrıca, realizmin romantizme karşı yükselişi, Madame Bovary ile somutlaşmıştır.

Madame Bovary, modern edebiyatın dönüm noktalarından biridir. Virginia Woolf, Marcel Proust, Franz Kafka gibi yazarlar üzerinde derin bir etki bırakmıştır. Roman, bireyin iç dünyasını ve toplumsal çelişkileri ele alış biçimiyle, psikolojik roman türünün de öncülerinden sayılır. Ayrıca, “bovarizm” terimi, edebiyat ve psikolojide, gerçeklikten kopuk hayaller peşinde koşmayı ifade eden bir kavram olarak yerleşmiştir.

Sonuç olarak; Madame Bovary, hem edebi üslubu hem de tematik derinliğiyle zamansız bir eserdir. Flaubert’in insan doğasını, toplumsal yapıyı ve bireysel arzuların trajik sonuçlarını ele alış biçimi, romanı evrensel bir başyapıt haline getiriyor.

Paylaşın

DEM Parti’den Cumhur İttifakı’na “Umut Hakkı” Çağrısı

DEM Parti Hukuk Komisyonu Eşsözcüsü Öztürk Türkdoğan, “İnsan Hakları Eylem Planı çerçevesinde acil düzenleme şart. Cumhur İttifakı’na da kamuoyu önünde verdikleri sözleri hatırlatıyoruz” dedi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Hukuk Komisyonu, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin (AK BK) “umut hakkı” kararına ilişkin partisinin genel merkezinde basın toplantısı düzenledi.

Öztürk Türkdoğan, kararın önemine dikkat çekerek Meclis’te grubu bulunan partilere yasal düzenleme çağrısı yaptı ve “İnsan Hakları Eylem Planı çerçevesinde infaz hukukunda düzenleme yapılması şarttır. ‘Umut hakkı’ rahatlıkla düzenlenebilir.” dedi. Türkdoğan, ayrıca Abdullah Öcalan’ın özgürlüğünün sağlanması gerektiğini vurguladı.

Türkdoğan, AK BK’nın en kritik başlığının “umut hakkı” olduğunu belirterek şunları söyledi: “Umut hakkı, ömür boyu hapis cezası alan tutukluların belirli bir sürenin ardından cezalarının gözden geçirilmesi ve serbest kalma ihtimaline sahip olmalarıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), ömür boyu cezanın yaşam sona erinceye kadar infaz edilmesini kabul etmiyor; bunu Sözleşme’nin 3’üncü maddesindeki işkence, kötü muamele ve onur kırıcı davranış yasağına aykırı görüyor. Verdiği kararlarla Avrupa Konseyi üyesi ülkelerde bu uygulamayı reddediyor. Biz de bunu ‘umut hakkı’ olarak tanımlıyoruz.”

Türkdoğan, Türkiye’ye ilişkin süreçte Öcalan kararlarına atıf yaparak şu hatırlatmaları yaptı: “AİHM, Öcalan kararında, 25 yıl sonrasında şartlı salıverme imkânı tanıyacak bir mekanizma kurulması gerektiğini belirtti. AK BK, 2015’te Türkiye’den bu konuda bilgi istedi; ancak dosya uzun süre Komite gündemine gelmedi. 2021’de, avukatların ve insan hakları örgütlerinin başvuruları üzerine Komite, Gurban ve Diğerleri başlığıyla dört dava grubunu birleştirerek yeniden inceleme başlattı ve Türkiye’den özel/genel önlemler konusunda bilgi talep etti.”

Türkiye’nin 2021’de Komite tavsiyelerini yerine getirmediğini söyleyen Türkdoğan, 2024’te sivil toplum başvurularıyla dosyanın yeniden gündeme geldiğini anımsattı:

“Komite, Türkiye’ye tedbir alma zorunluluğunu bildirdi; Mart 2025’te bir ara karar alma niyetini açıkladı. Yine de ilerleme olmadı. Komite’nin ‘derin üzüntü’ ifade etmesini hukuken yetersiz buluyoruz. Sözleşme’nin 46/4. maddesi uyarınca ihlal prosedürü işletilip dosya yeniden AİHM’e gönderilerek uygulanmama kararı istenebilir; Kavala dosyasında bu yol izlendi.”

“Umut hakkını düzenleyin”

Bakanlar Komitesi’nin, İnsan Hakları Eylem Planı kapsamında yapılacak infaz düzenlemesine umut hakkının açıkça dâhil edilmesi yönünde Adalet Bakanlığı’na çağrı yaptığını aktaran Türkdoğan, şunları ekledi: “Bu, AİHS bağlamında bir yükümlülük. Komite, Türkiye’deki Barış ve Demokratik Toplum sürecine de atıf yapıyor; TBMM’de kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun deneyimlerinden yararlanılmasını öneriyor. Ayrıca milletvekillerinin verdiği yasa tekliflerinin kanunlaşmasını talep ediyor.”

Türkdoğan, DEM Parti’nin 24 Eylül 2024’te verdiği yasa tekliflerini anımsattı: “Bazı maddeler kaldırılırsa umut hakkının önündeki engeller kalkar. Komite de bunu işaret ediyor. Yasal hakların herkese eşit uygulanması şart; tecride başvurulmaması, avukat ve aile görüşlerinin rutin hâle gelmesi gerekiyor. AK BK, benzer iyi ülke örneklerinden yararlanılmasını istiyor ve Haziran 2026’ya kadar süre tanıyor.”

Türkdoğan, önümüzdeki aylarda umut hakkının hayata geçirilmemesi hâlinde Komite’nin 46/4 ihlal prosedürünü başlatması gerektiğini söyledi; TBMM’den ise somut adım beklediklerini ifade etti: “TBMM’de kurulan komisyonun Sayın Öcalan’la görüşmesi gerekir; yöntem Meclis Başkanlığı ve komisyonca belirlenebilir. Gerekirse İmralı’da görüşme ya da Meclis’te buluşturma sağlanmalı. Barış hukukuna, geçiş dönemi yasalarına dair Öcalan’ın görüşleri alınmalıdır.”

Türkdoğan, süreci başlatanın Öcalan olduğunu vurgulayarak, “Öcalan’ın sağlık, güvenlik ve özgürlük koşulları sağlanmadan barışın tesisi mümkün değil” dedi ve şu ifadeleri kullandı: “Siyasi iktidarın, uluslararası hukukun gereği olan meşruiyet zemini hazır. AİHM kararı var, Bakanlar Komitesi çağrısı var. Bugün hiçbir yetkili ‘Umut hakkını yapamayız’ diyemez. Mahkeme kararı var, siyasi organ kararı var.”

Türkdoğan, son olarak Meclis’te grubu bulunan partilere ve siyasal iktidara seslendi: “DEM Parti olarak yasal hazırlıklarımız tamam. Hangi kanunlarda ne tür değişiklikler gerektiğini açıkladık. Umut hakkı geciktirilmeden infaz hukukunda düzenlenebilir. İnfaz kanunu eşitsizlik ve ayrımcılıklarla dolu; İnsan Hakları Eylem Planı çerçevesinde acil düzenleme şart. Cumhur İttifakı’na da kamuoyu önünde verdikleri sözleri hatırlatıyoruz.”

Paylaşın

Türkiye’de Çocuk Sahibi Olmak Artık Lüks

Türkiye’de çocuk sahibi olmak, giderek ertelenen veya vazgeçilen bir lüks haline geliyor. TÜİK’in verilerine göre, 0-4 yaş grubundaki çocuk sayısı 2025 yılı itibarıyla 4 milyon 945 bin 831’e geriledi.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verileriyle hazırlanan ve AK Parti’nin masasına gelen son araştırmaya göre, 0-4 yaş aralığındaki çocuk sayısı Cumhuriyet tarihinin en düşük seviyesine düştü. Raporda, bu düşüşün arkasında ekonomik zorlukların yanı sıra değişen kültürel ve sosyal faktörlerin de yattığı belirtiliyor.

Ekonomim’in haberine göre, AK Parti tarafından Ağustos 2025’te yapılan saha araştırması, kamuoyunun en büyük endişesinin “hayat pahalılığı ve enflasyon” olduğunu ortaya koydu. Ancak bu temel ekonomik krizin gölgesinde, Türkiye’nin geleceğini derinden etkileyecek sessiz bir sorun daha dikkat çekiyor: nüfus yapısındaki kırılmalar.

Araştırmaya göre, Türkiye’de evlenme yaşı yükseliyor ve çocuk sahibi olmak, giderek ertelenen veya vazgeçilen bir lüks haline geliyor. TÜİK’in verilerine göre, 0-4 yaş grubundaki çocuk sayısı 2025 yılı itibarıyla 4 milyon 945 bin 831’e gerileyerek tarihi en düşük seviyeyi gördü.

Raporda, çocuk sayısındaki düşüşün tek başına ekonomik koşullarla açıklanamayacağı vurgulandı. Araştırma, çocuk sayısındaki azalmanın başlıca nedenlerini şöyle sıralıyor:

Ekonomik zorluklar
Değişen kültürel değerler
Aile kavramının önemini kaybetmeye başlaması
Gençlerin evlilikten uzaklaşması
Kadın istihdamının artışının çocuk sayısını etkilemesi

Raporda, bu soruna ilişkin siyasi görüş ayrılıklarına da yer verildi. CHP, İYİ Parti ve DEM Parti seçmenleri çocuk sayısındaki düşüşü ağırlıklı olarak ekonomik gerekçelerle açıklarken, AK Parti ve MHP seçmenleri ekonomik nedenlerin yanı sıra “aile değerlerinin zayıflaması” ve “gençlerin evlilikten uzaklaşması” gibi kültürel ve kimliksel faktörlerin de etkili olduğunu savunuyor.

Araştırma, Türkiye’nin son yıllarda ekonomik dalgalanmaların yanı sıra toplumsal değer sisteminde de önemli kırılmalar yaşadığına işaret ederek, toplumun bu sorunlarla yüzleşmesi gerektiğini belirtiyor.

Paylaşın

Dişleri En Çok Hangi İçecekler Lekeler?

Kromojen adı verilen kimyasal bileşikler, bazı yiyecek ve içeceklere güçlü bir renk verir ve bu bileşikler dişleri lekeleyebilir. Tanen adı verilen bir madde içeren yiyecek ve içecekler de lekelenmeye neden olabilir.

Haber Merkezi / Asitler de dişleri aşındırarak lekelenme olasılığını artırabilir. Genel olarak, kıyafetleri veya dili lekeleyebilecek bir şeyin dişleri de lekelemesi muhtemeldir.

Başka bir ifadeyle, dişleri en çok lekelenmeye neden olan yiyecek ve içecekler genellikle renk pigmentleri (kromojenler), tanenler veya asit içeriği yüksek olanlardır.

İşte diş lekelenmesine en çok yol açan yiyecekler ve içecekler:

Kahve: İçeriğindeki tanenler ve koyu rengi diş minesinde lekelenmeye neden olur.

Çay: Özellikle siyah çay, tanenler açısından zengindir ve dişlerde sarı – kahverengi lekeler bırakabilir.

Kırmızı Şarap: Hem tanen hem de koyu pigmentler içerir, diş minesini lekeler.

Kola ve Asitli İçecekler: Koyu renkli kolalar ve asitli içecekler, diş minesini aşındırarak lekelenmeyi kolaylaştırır.

Meyve Suları ve Kırmızı Meyveler: Yaban mersini, böğürtlen, nar ve vişne gibi koyu renkli meyveler veya suları dişlerde leke bırakabilir.

Soya Sosu ve Balsamik Sirke: Koyu renkli soslar diş yüzeyinde lekelenmeye yol açabilir.

Köri ve Zerdeçal: Bu baharatlar yoğun renk pigmentleri içerir ve düzenli tüketimde dişleri sarartabilir.

Şekerlemeler ve Renkli İçecekler: Mavi, kırmızı veya yeşil renkteki şekerlemeler ve içecekler yapay boyalar içerir, bu da lekelenmeye neden olabilir.

Önleme İpuçları:

Bu yiyecek / içeceklerden sonra ağzınızı suyla çalkalayın veya pipet kullanarak içeceklerin dişle temasını azaltın.

Dişlerinizi düzenli fırçalayın, ancak asitli yiyecek / içeceklerden hemen sonra fırçalamak yerine 30 dakika bekleyin, çünkü mine geçici olarak hassaslaşabilir.

Paylaşın

Sömürgelerde Kimlik Krizi

Sömürgelerde kimlik krizi, kolonyal yönetimlerin yerel halkların kültürel, sosyal ve bireysel kimliklerini dönüştürmeye çalışmasıyla ortaya çıkan karmaşık bir fenomendir.

Kurtuluş Aladağ / Immanuel Kant’a göre, fenomen, gerçekliğin (numen) insan bilinci tarafından algılanan biçimidir; yani, şeylerin kendileri değil, bize göründükleri halidir. Sosyolojik veya kültürel bağlamda ise fenomen, dikkat çeken, yaygın etki yaratan bir olay, kişi veya durumdur.

Sömürgelerde kimlik krizi, genellikle sömürgeci güçlerin dil, din, gelenek ve toplumsal yapıları dayatmasıyla yerel halkların kendi benlik algılarının erozyona uğraması arasında yaşanan gerilimden kaynaklanmaktadır.

Sömürgeci güçler, eğitim ve hukuk sistemleri ve dini misyonerlik faaliyetleri ile yerel halkları kendi kültürlerine entegre etmeye çalışmışlardır. Örneğin, Afrika ve Asya’daki birçok topluma Avrupa dilleri ve Hıristiyanlık dayatılmış, bu da yerel dillerin ve inançların zayıflamasına yol açmıştır.

Sömürgecilik, yerel ve sömürgeci kültürlerin karışımıyla yeni, melez kimliklerin oluşumuna neden olmuştur. Ancak bu, genellikle bir aidiyet bunalımını tetiklemiş; bireyler ne tamamen yerel ne de tamamen sömürgeci kimliğe ait hissedebilmiştir.

Sömürge rejimleri, ırk ve sınıf temelli ayrımcılıkla yerel halkları ötekileştirmiştir. Bu, özellikle elit tabakanın sömürgeci kültürü benimsemesiyle halk arasında bir kimlik çatışması yaratmıştır.

Yerel geleneklerin ve dillerin sömürgeci güçler tarafından bastırılması, bireylerin ve toplulukların tarihsel kökleriyle bağlarının kopmasına neden olmuştur.

Sömürgeci eğitim sistemleri, yerel halkları “medenileştirme” adı altında kendi kültürlerinden uzaklaştırmıştır. Örneğin, Hindistan’da İngiliz eğitimi, yerel entelektüeller arasında “İngilizleşmiş Hintli” kimliği yaratmıştır (Macaulay’ın “Minute on Indian Education” belgesi buna örnektir).

Sömürge ekonomileri, geleneksel toplumsal rolleri değiştirmiş; bu da bireylerin sosyal statü ve kimlik algısını sarsmıştır.

Direniş ve Milliyetçilik

Kimlik krizi, birçok bölgede milliyetçi hareketlerin doğuşunu tetiklemiştir. Örneğin, Afrika’daki Negritude hareketi, siyah kimliğini yeniden inşa etmeye çalışmıştır.

20. yüzyılın önemli düşünürlerinden Frantz Fanon, sömürgeciliğin bireylerde aşağılık kompleksi ve kendine yabancılaşma yarattığını savunmuştur (Siyah Deri, Beyaz Maskeler).

Bazı topluluklar, sömürgecilik sonrası dönemde yerel dillerini, geleneklerini ve kimliklerini yeniden canlandırmaya çalışmıştır.

Afrika’da Fransız ve İngiliz sömürgeciliği, yerel kabile kimliklerini zayıflatarak yapay ulusal sınırlar çizmişlerdir. Bu, bağımsızlıktan sonra etnik çatışmalara ve kimlik krizlerine yol açmıştır.

Latin Amerika’da İspanyol ve Portekiz sömürgeciliği, yerli halklarla Avrupalılar ve Afrikalı köleler arasında karmaşık bir “mestizo” kimliği yaratmıştır.

Asya’da Hindistan’da İngiliz sömürgeciliği, kast sistemini manipüle ederek toplumsal kimlikleri dönüştürmüş; bu da modern Hindistan’ın kimlik politikalarını etkilemiştir.

Sömürgecilik sonrası (postkolonyal) dönemde yani günümüzde, kimlik krizi mirası hala devam ediyor. Küreselleşme, diaspora ve modern ulus-devlet yapıları, eski sömürgelerdeki kimlik tartışmalarını yeniden şekillendiriyor.

Örneğin, göçmen topluluklar arasında “ne o, ne bu” hissiyle ortaya çıkan üçüncü bir kimlik arayışı sıkça görülüyor.

Paylaşın

Belçika Devrimi: Avrupa’yı Şaşırtan Bağımsızlık Hareketi

Belçika Devrimi, modern Belçika Krallığı’nın kuruluşuna yol açan ve Birleşik Hollanda Krallığı’ndan (Hollanda ve Belçika eyaletlerini içeren) ayrılma sürecini tetikleyen bir dizi ayaklanma ve çatışmayı tanımlar.

Haber Merkezi / 19. yüzyıl Avrupa milliyetçilik dalgasının önemli bir parçası olarak kabul edilen devrim, Belçika’nın bağımsızlığını pekiştirmiştir.

Napolyon Savaşları’ndan sonra (1815 Viyana Kongresi), Avrupa güçleri (Avusturya, Prusya, Rusya ve Birleşik Krallık), Fransa’nın yeniden güçlenmesini önleme amacıyla, Belçika eyaletlerini (güneydeki Katolik ve Fransızca konuşan nüfus) Hollanda ile birleştirerek Birleşik Hollanda Krallığı’nı kurmuştur.

Ancak, kuzeydeki Protestan ve Felemenkçe konuşan Hollandalılarla güneydeki Katolik Valonlar ve Flamanlar arasında derin kültürel, dini ve dilsel farklılıklar vardı. Ayrıca, Güney eyaletleri (bugünkü Belçika), birleşme sonrası ekonomik olarak da ihmal edilmiştir.

Devrimin Temel Tetikleyicileri:

Dini Farklılıklar: Kuzey Protestan, güney Katolik nüfus arasında gerilim. Kral I. Willem’in Protestan yanlısı politikaları (örneğin, karma eğitimde dini ayrımcılık) güneyde tepki çekmiştir.

Dil ve Kültürel Baskı: Fransızca egemen güneyde, Felemenkçe resmi dil olarak dayatılmış; bu, elit Fransızca konuşan sınıfı öfkelendirmiştir.

Ekonomik Sorunlar: Güneydeki sanayi gerilemesi, yüksek vergiler ve işsizlik. Endüstri Devrimi’nin getirdiği düzensiz çalışma koşulları işçileri isyana sürüklemiştir.

Siyasi Baskı: Merkeziyetçi yönetim, güney eyaletlerine özerklik vermemiştir. Ayrıca, sansür ve basın özgürlüğünün kısıtlanması entelektüelleri rahatsız etmiştir.

Bu faktörler, 1828 yılında liberal muhalefetin yükselişiyle birleşince devrimi hazırlamıştır.

Devrim, 25 Ağustos 1830’da Brüksel’de bir tiyatro gösterisiyle (Daniel Auber’in özgürlük temalı “La Muette de Portici: Sessiz Kız operası) başlamıştır. Opera sırasında seyirciler arasında spontane protestolar patlak vermiş ve bu, barikatlara dönüşmüştür.

Eylül 1830’da ayaklanmalar Brüksel’den Liege, Mons ve diğer şehirlere yayılmıştır: Fabrikalar işgal edilmiş, ulusal muhafız birlikleri kurulmuştur.

Ekim 1830’da Kral I. Willem ayaklanmaların olduğu şehirlere asker göndermiştir, ancak Brüksel’de gerçekleşen 10 günlük “Ekim Günleri” çatışmalarında Belçikalılar galip gelmiştir (yaklaşık 600 ölü).

Kasım 1830’da Ulusal Kongre toplanmıştır. Kongre, bağımsızlığı ilan etmiş ve anayasa hazırlamıştır. Geçici hükümet kurulmuş ve Erasme Louis Surlet de Chokier naip seçilmiştir.

1831 ve 1832’de Hollanda ordusu iki kez ayaklanmalara müdahale etmiştir, ancak Fransızların yardımıyla (General Gerard komutasında) püskürtülmüştür. Çatışmalar, özellikle Limburg ve Lüksemburg’da sınır anlaşmazlıklarına yol açmıştır.

İngiltere, Fransa, Avusturya, Prusya ve Rusya’nın katıldığı Londra Konferansı’nda (1830-1831) Belçika’nın tarafsız ve bağımsız bir krallık olması kararlaştırılmıştır (20 Ocak 1831). Hollanda başlangıçta bu kararı reddetmiş, ancak 1839 yılında Londra Antlaşması’yla kabul etmiştir.

Belçika Devrimi, Avrupa’daki milliyetçilik dalgasını güçlendirmiştir. Polonya’daki 1830 Kasım Ayaklanması ve İtalya’daki birleşme hareketleri gibi diğer ulusal hareketler üzerinde dolaylı etkileri olmuştur.

Belçika’nın başarısı, baskıcı rejimlere karşı halk hareketlerinin mümkün olduğunu göstermiştir.

Paylaşın