Vergi Yükü Neden Hep Aynı Omuzlarda?

Vergi yükünün neden çoğu zaman aynı omuzlara bindiğini anlamak için yalnızca bütçe tablolarına değil, kapitalizmin sınıfsal yapısına da bakmak gerekir. Çünkü bazen bir toplumun vergi sistemi, yalnızca mali politikaların değil, aynı zamanda güç ilişkilerinin de aynasıdır.

Haber Merkezi / Modern devletin en temel araçlarından biri vergidir. Okulların, hastanelerin, altyapının ve kamu hizmetlerinin finansmanı büyük ölçüde vergi gelirleriyle sağlanır. Ancak şu soru uzun zamandır hem akademik tartışmaların hem de günlük hayatın merkezinde yer alıyor: Vergi yükü gerçekten toplumun tüm kesimleri arasında adil biçimde mi dağıtılıyor? Marksist perspektif bu soruya oldukça eleştirel bir yanıt verir.

Marksist ekonomi politik, devletin ekonomik yapısının sınıfsal ilişkilerden bağımsız olmadığını savunur. Karl Marx ve Friedrich Engels’e göre devlet, kapitalist toplumda çoğu zaman egemen sınıfın çıkarlarını koruyan bir yapı olarak işlev görür. Vergi sistemi de bu yapının önemli araçlarından biridir. Kağıt üzerinde herkes vergi öder; fakat verginin türü ve dağılımı incelendiğinde yükün büyük ölçüde emekçi sınıfların omuzlarında toplandığı görülür.

Günümüzde birçok ülkede vergi gelirlerinin önemli bir bölümü dolaylı vergilerden oluşur. Tüketim üzerinden alınan bu vergiler, gelire bakılmaksızın herkese aynı oranla uygulanır. Bu durum, düşük gelirli bireylerin kazançlarının daha büyük bir bölümünü vergi olarak ödemesi anlamına gelir. Uluslararası ekonomik raporlar, dolaylı vergilerin yüksek olduğu ülkelerde gelir eşitsizliğinin daha da derinleştiğini gösteriyor.

Buna karşılık sermaye gelirleri çoğu zaman daha düşük oranlarda vergilendirilir veya çeşitli muafiyetlerle korunur. Küresel ölçekte faaliyet gösteren büyük şirketler ise vergi cennetleri, transfer fiyatlandırması ve karmaşık finansal yapıların sunduğu imkanlarla vergi yüklerini önemli ölçüde azaltabilir. Ekonomi literatüründe sıkça tartışılan bu durum, kapitalizmin küresel yapısının vergi politikalarını nasıl etkilediğini açık biçimde ortaya koyar.

Marksist analiz, bu tabloyu yalnızca teknik bir maliye politikası meselesi olarak görmez. Sorunun kökeninde üretim ilişkileri ve sınıfsal güç dengeleri vardır. Sermaye, ekonomik gücü sayesinde yalnızca üretim süreçlerini değil, vergi politikalarını da dolaylı biçimde etkileyebilir. Böylece vergi sistemi, toplumsal eşitsizlikleri azaltmak yerine kimi zaman onları yeniden üreten bir mekanizmaya dönüşür.

Elbette modern devletler zaman zaman servet vergileri, artan oranlı gelir vergileri ve sosyal transferler gibi araçlarla bu dengesizliği gidermeye çalışır. Ancak küreselleşen sermaye hareketleri, bu politikaların uygulanmasını zorlaştıran yeni bir gerçeklik yaratmıştır. Sermaye mobil hale geldikçe devletler yatırım çekebilmek için vergi oranlarını düşürme baskısıyla karşı karşıya kalır. Bu durum da vergi yükünün yeniden emek gelirlerine kaymasına yol açabilir.

Marksist perspektif açısından mesele yalnızca “kimin ne kadar vergi ödediği” değildir. Asıl mesele, toplumda üretilen değerin nasıl dağıtıldığıdır. Eğer ekonomik sistem, üretimden elde edilen artı değerin büyük bölümünü sermaye lehine biriktiriyorsa, vergi politikaları bu eşitsizliği tek başına ortadan kaldıramaz.

Bu nedenle “vergi adaleti” tartışması aslında daha geniş bir sorunun parçasıdır: Ekonomik sistem, üretilen zenginliği kimler arasında paylaştırıyor? Vergi yükünün neden çoğu zaman aynı omuzlara bindiğini anlamak için yalnızca bütçe tablolarına değil, kapitalizmin sınıfsal yapısına da bakmak gerekir. Çünkü bazen bir toplumun vergi sistemi, yalnızca mali politikaların değil, aynı zamanda güç ilişkilerinin de aynasıdır.

Paylaşın

Borçla Geçim Dönemi: Kredi Kartı Harcamaları Patladı

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) tarafından yayımlanan haftalık veriler, yılın ilk aylarında hanehalkı borçluluğunun hızla arttığını ortaya koydu.

Ocak ve Şubat aylarını kapsayan iki aylık dönemde tüketici kredileri ile bireysel kredi kartı borçlarının toplamı, enflasyonun üzerinde bir artış göstererek 5 trilyon 941 milyar liraya ulaştı. Veriler, özellikle kredi kartlarının hanehalkı finansmanında giderek daha kritik bir rol üstlendiğini gösteriyor.

BDDK verilerine göre yılın ilk iki ayında vatandaşların borçlanma tercihlerinde belirgin bir değişim yaşandı. Nakit krediler yerine kredi kartı kullanımının öne çıktığı görülüyor.

Bireysel kredi kartı borçları iki aylık dönemde yüzde 7,97 artarak 2,2 trilyon lirayı aştı. Bu artış oranı aynı dönemde açıklanan yüzde 7,95’lik enflasyonun üzerinde gerçekleşerek reel bazda da bir büyümeye işaret etti.

Artışın en belirgin olduğu alan ise taksitli kredi kartı borçları oldu. Taksitli kart borçları yüzde 10,57 ile en hızlı büyüyen kalem olarak öne çıktı. Bu tablo, yüksek tutarlı harcamalarını erteleyemeyen birçok vatandaşın ödemelerini taksitlendirerek bütçesini dengelemeye çalıştığını gösteriyor. Uzmanlara göre kredi kartları giderek “imdat freni” niteliği kazanıyor.

Kredi kartlarındaki hızlı artışa karşın, ihtiyaç, konut ve taşıt kredilerini kapsayan tüketici kredileri cephesinde farklı bir tablo ortaya çıktı. Nominal olarak sınırlı artış görülse de, enflasyondan arındırıldığında tüketici kredileri reel bazda geriledi.

Özellikle taşıt kredilerinde sert bir düşüş dikkat çekti. Taşıt kredisi hacmi hem nominal hem de reel olarak gerileyerek 47,6 milyar liraya kadar indi. Bu durum, yüksek faiz oranlarının ve artan araç fiyatlarının tüketiciyi bu kredi türünden uzaklaştırdığını gösteriyor.

Şirketlere kullandırılan ticari kredilerde de benzer bir tablo görülüyor. Ticari kredi hacmi nominal olarak yüzde 5,34 artış gösterse de, enflasyon etkisi hesaba katıldığında reel olarak yüzde 2,42 daraldı.

Ekonomistler, bu gelişmenin iki ihtimale işaret ettiğini belirtiyor: Reel sektör ya finansmana erişimde zorlanıyor ya da belirsizlikler nedeniyle yeni yatırım kararlarını ertelemeyi tercih ediyor.

Gözler 12 Mart’ta Merkez Bankası’nda

Piyasalarda şimdi gözler 12 Mart’ta yapılacak olan Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısına çevrildi.

Merkez Bankası, Ocak ayında politika faizini yüzde 37 seviyesine indirmişti. Ancak Şubat ayı enflasyon verileri ve uluslararası gelişmeler faiz beklentilerini değiştirdi. Özellikle ABD ile İran arasında patlak veren gerilim ve artan jeopolitik riskler, piyasalarda belirsizliği artırdı.

Enerji fiyatlarında yaşanan yükseliş ve küresel risklerin artması, faiz indirimi beklentilerini zayıflatırken, politika faizinin sabit tutulacağı yönündeki beklentileri güçlendirdi. Uzmanlara göre bankaların kredi faizlerinde indirim yerine yukarı yönlü bir düzeltme ihtimali de giderek daha fazla konuşuluyor.

Ekonomistler, kredi kartı borçlarındaki hızlı artış ile kredi piyasasındaki daralmanın birlikte okunması gerektiğini belirterek, bu tablonun hanehalkının geçim baskısının arttığına ve ekonomide temkinli bir döneme girildiğine işaret ettiğini vurguluyor.

Paylaşın

“İmamoğlu Davası” Dünya Basınında Geniş Yankı Buldu

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında süren dava süreci, yalnızca Avrupa ve ABD’de değil, dünyanın farklı bölgelerindeki medya kuruluşlarında da geniş yankı uyandırdı.

Uluslararası basın kuruluşları, davayı Türkiye’de siyaset ve yargı ilişkisi bağlamında değerlendirirken gelişmeleri yakından izlemeyi sürdürüyor.

İngiliz gazetesi The Guardian, davanın Türkiye’de yaklaşan siyasi süreçler açısından önemli sonuçlar doğurabileceğine dikkat çekti. Gazete, İmamoğlu’nun Türkiye’de muhalefetin öne çıkan figürlerinden biri olduğunu vurgulayarak, dava sürecinin siyasi dengeler üzerinde etkili olabileceğini yazdı.

ABD merkezli The New York Times ise haberinde davanın, Türkiye’de ifade özgürlüğü ve siyasi rekabet tartışmalarını yeniden gündeme taşıdığını belirtti. Gazete, muhalefet temsilcilerine yönelik yargı süreçlerinin uluslararası kamuoyu tarafından yakından takip edildiğini aktardı.

İngiltere merkezli BBC News de analizinde, İmamoğlu’nun 2019’da İstanbul’da kazandığı seçimlerin Türkiye siyasetinde önemli bir dönüm noktası olduğunu hatırlatarak, dava sürecinin hem iç politika hem de uluslararası ilişkiler açısından dikkatle izlendiğini yazdı.

Fransa’nın önde gelen gazetelerinden Le Monde ise davanın Türkiye’de muhalefetin geleceği açısından kritik bir gelişme olarak değerlendirildiğini ifade etti. Gazete, Avrupa’daki birçok siyasi çevrenin de süreci yakından izlediğini aktardı.

Uluslararası haber ajansı Reuters da gelişmeleri aktarırken, davanın Türkiye’de hukukun üstünlüğü ve demokratik standartlar tartışmasını yeniden gündeme getirdiğini belirtti.

Japonya merkezli The Japan Times, İmamoğlu’nun Türkiye siyasetinde yükselen bir lider olarak görüldüğünü ve davanın ülkenin siyasi rekabet ortamına ilişkin tartışmaları artırdığını yazdı. Çin’in uluslararası yayın yapan gazetelerinden Global Times ise gelişmeleri Türkiye’deki iç siyasi dengeler çerçevesinde ele alarak davanın bölgesel ve diplomatik yansımalarına dikkat çekti.

Brezilya’nın önde gelen gazetelerinden Folha de S.Paulo, davayı Türkiye’de muhalefet ve iktidar arasındaki siyasi rekabetin önemli bir başlığı olarak değerlendirdi. Arjantin merkezli Clarín ise haberinde, davanın uluslararası kamuoyunda Türkiye’deki demokratik süreçlere ilişkin tartışmaları yeniden gündeme taşıdığını ifade etti.

Uzmanlara göre İmamoğlu davası, yalnızca Türkiye iç siyasetini değil, aynı zamanda ülkenin demokrasi ve hukuk devleti algısını da etkileyebilecek bir gelişme olarak dünya basınının gündeminde kalmaya devam edecek.

Paylaşın

Erdoğan: Bölge Yeni Bir Savaşı Kaldıramaz

Erdoğan, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla tırmanan çatışmaya ilişkin yaptığı açıklamalarda Orta Doğu’da savaşın büyümesinin tüm bölge için ağır sonuçlar doğuracağı uyarısında bulundu.

Ankara’da düzenlenen Büyükelçiler İftar Programı’nda konuşan Erdoğan, çatışmaların hızla sona erdirilmesi gerektiğini vurgulayarak Türkiye’nin diplomasi trafiğini yoğunlaştıracağını söyledi.

Erdoğan, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonlarının bölgesel istikrara ciddi zarar verdiğini belirterek, “Orta Doğu’nun yeniden dış müdahalelerin sahası haline getirilmesini kabul etmiyoruz” dedi.Erdoğan, devam eden çatışmaların kontrol altına alınmaması halinde bunun yalnızca bölgeyi değil, Avrupa ve Asya’yı da etkileyecek geniş çaplı sonuçlar doğurabileceğini ifade etti.

Türkiye’nin temel önceliğinin savaşın daha fazla yayılmasını önlemek olduğunu vurgulayan Erdoğan, tarafların yeniden müzakere masasına dönmesi gerektiğini dile getirdi. Ankara’nın bu doğrultuda diplomatik temaslarını hızlandıracağını belirten Erdoğan, bölgede kalıcı istikrarın ancak diyalog ve diplomasi yoluyla sağlanabileceğini söyledi.

Öte yandan Erdoğan, İran’ın bazı bölge ülkelerine yönelik saldırılarını da kabul edilemez olarak nitelendirerek, çatışmanın tüm taraflarının itidalli davranması gerektiğini vurguladı. Türkiye’nin sınır güvenliği konusunda gerekli tüm tedbirleri aldığını belirten Erdoğan, bölgedeki gerilimin daha da tırmanmaması için uluslararası toplumun sorumluluk üstlenmesi gerektiğini ifade etti.

Erdoğan, savaşın uzamasının Orta Doğu’da yeni bir istikrarsızlık dalgası yaratabileceğini belirterek, “Her sorunun onurlu bir çözümü vardır. Önemli olan silahların susması ve diplomasi kapısının yeniden açılmasıdır” mesajını verdi.

Paylaşın

Tuncer Bakırhan: Kürtler Hiçbir Gücün Silahlı Gücü Değildir

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, “Hemen yanı başımızda savaşlar, katliamlar, çatışmalar devam ediyor. Tam da çatışmanın göbeğinde Kürtler bulunuyor, Kürt coğrafyası bulunuyor” dedi ve ekledi:

“Dün Irak’ta çatışma olurken Kürtler gündemdi, Suriye’de çatışma olurken Kürtler gündemdi, bugün İran’da da Kürtler gündem. Ama bu sefer Kürtleri yalan yanlış tartışıyorlar. Kürtler hiçbir gücün silahlı gücü değildir. Kürtler bugüne kadar hakları, hukukları ret ve inkar edildiği için mücadele ediyor.”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Diyarbakır’da düzenlenen 2026 Newroz Deklarasyonu açıklamasına katıldı. Burada konuşan Bakırhan, şu ifadeleri kullandı:

“Hemen yanı başımızda savaşlar, katliamlar, çatışmalar devam ediyor. Tam da çatışmanın göbeğinde Kürtler bulunuyor, Kürt coğrafyası bulunuyor. Dün Irak’ta çatışma olurken Kürtler gündemdi, Suriye’de çatışma olurken Kürtler gündemdi, bugün İran’da da Kürtler gündem. Ama bu sefer Kürtleri yalan yanlış tartışıyorlar. Kürtler hiçbir gücün silahlı gücü değildir. Kürtler bugüne kadar hakları, hukukları ret ve inkar edildiği için mücadele ediyor. Bugün sahada bulunan hegemonik ve emperyal güçler yokken de Kürtler sahadaydı.

İran’da Qasimlolardan günümüze kadar Kürtler dilinin, kültürünün ve statüsünün mücadelesini yürütüyordu. Bugün de Kürtler, özellikle Newroz günlerinde bulunduğumuz bu süreçte, kendi ulusal birliklerini sağlayarak bulundukları her ülkede demokratik hak ve özgürlüklerini almanın mücadelesini yürütüyorlar, yürütecekler de. Herkes çok iyi bilsin ki Kirmanşah neyse Hewler odur, Süleymaniye neyse Qamişlo ve Kobanî odur; Kobanî neyse Amed, Kars, Siirt odur.

Kürtler ve dostları olarak bizler hiçbir dönem olmadığımız kadar uyanık olmalıyız. Ortadoğu’daki gelişmeleri yakından takip etmeliyiz. Bugün Ortadoğu’da kaderimizin belirlendiği bir süreçten geçiyoruz. Bu süreçte ne masa başlarında kandırılacağız ne de hegemonik ve emperyal güçlerin kalkanı olup daha sonra bir kenara atılıp unutulacağız.

Bu sefer emekçisiyle, kadınıyla, “Jin, Jiyan, Azadî” diyen Kürtlerle, Beluçlarla, Azerilerle ve Molla Rejimi tarafından ezilen laik-seküler Farslarla birlikte İran’da halkların demokratik haklarını kazandıkları ve statülerine ulaştıkları bir zemini inşallah hep birlikte yaratacağız. Bu Newroz’un Ortadoğu’da yaşayan Kürtlerin barışına, demokrasisine, özgürlüğüne ve statüsüne kavuştuğu bir Newroz olmasını diliyorum. Newroz, ezilen bütün emekçilere, bütün halklara en başta da Kürtlere şimdiden hayırlı olsun.”

Daha sonra açıklanan Newruz Deklarasyonunda ise şu ifadeler kullanıldı:

“Sistemsel kaosun derinleştiği bir dönemde hegemonik güçler Ortadoğu’da yeni dizayn planları yapmakta ve halkımızın inkarına, ülkemizin parçalanmasına dayalı yüz yıllık ulus devletçi statükoyu devam ettirmek istemektedir. Kürt halkının büyük bedellerle edindiği kazanımlara karşı Rojava Kürdistan’ın da olduğu gibi yeni inkâr politika ve imha planlarını devreye konulmaktadır.

Bu politikalara karşı Kürt halkı Rojava ve Kürdistani kazanımları etrafında kenetlenmiş, dostlarıyla dünyanın dört bir yanında sürdürdüğü mücadeleyle direniş geleneğini küreselleştirmiş; tarihsel haklarını savunma iradesini ortaya koymuştur. Bu mücadelenin kalıcı başarıya ulaşması, kazanımların korunması ulusal birliğin güçlenmesiyle sağlamlaşmakta; ortak siyasal tutum, ortak savunma bilinci ve ortak gelecek perspektifi ulusal birliğin örgütlü ifadesi olarak gelişmektedir. Ulusal birlik güçlendikçe halkın demokratik kazanımları daha güçlü bir zemine yerleşmektedir.

Bölgesel ve küresel gelişmelerin yoğunlaştığı böylesi bir süreçte 2026 Newrozu’nu ‘Newroza Azadî û Yekîtiya Demokratîk’ şiarıyla karşılıyoruz. Newroz, Kürt halkı için zulme karşı tarihsel bir isyan, inkâra karşı varoluş iradesi, baskıya karşı direniş ve köleliğe karşı özgürlük ateşidir. Kimliği yok sayılan, dili yasaklanan ve iradesi gasp edilmek istenen Kürt halkı, kültürel ve toplumsal mirasıyla donandığı Newroz ateşi etrafında örgütlenerek tarihsel hafızasını korumuş, direnişini büyütmüş ve özgürlük yürüyüşünü daim kılmıştır. Newroz geçmişin direniş birikimini bugünün mücadelesiyle buluşturan ve geleceğin özgür yaşamını kurma iradesini büyüten siyasal bilinç haline gelmiştir. Newroz alanlarında yakılan her ateş direngen halkımızın iradesini büyütecek, birliğimizi güçlendirerek ortak geleceğimizi savunma kararlılığının nişanesi olacaktır.

Newroz alanları halkımızın özgürlük taleplerini yükselttiği, iradesini örgütlediği ve demokratik geleceğini inşa etmenin kararlılığına tekrar tanıklık edecektir. Newroz’un tarihsel mirası mücadelemizi aydınlatacak, yüzyıllar boyunca oluşan direniş kültürü halkımızın varlığını koruyan en temel güç olarak yeniden yaşam bulacaktır. Bu tarihsel yürüyüş ulusal birliğin güçlenmesiyle sağlamlaşacak; kazanımlar ulusal birliğin örgütlü iradesiyle korunarak geleceğe daha güçlü taşınacaktır. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan tarafından 27 Şubat 2025 tarihinde başlatılan tarihi Barış ve Demokratik Toplum Süreci bir yılını geride bırakmıştır. Abdullah Öcalan ve hareketi, sürecin ilerlemesi için üzerine düşen siyasal adımları yerine getirmiştir.

Kürt halkı bu süreçte siyasi iradesinin arkasında durarak demokratik dönüşümün gelişmesine destek vermiştir. Sayın Öcalan’ın tarihsel çağrısı üzerine hareketinin attığı adımlar halkların eşit ve ortak yaşamını kurma iradesini güçlendirmiş ve halkın örgütlü gücüyle meydanlarda büyüyerek, siyasal sonuçlar üretme potansiyelini açığa çıkarmıştır. Bu süreçte devlet tarafından Meclis bünyesinde Komisyonun kurulması önemli olmakla birlikte; açıklanan nihai rapor Kürt halkı, ezilenlerin ve demokratik kamuoyunun beklentileri ve çözümün asgari şartlarını karşılamaktan uzak bir içerikte olmuştur.

Kürt sorununun isminin dahi konulmamış olması sorunların çözüm mercii olan Meclis ve siyasetin, Kürt sorunun çözümü için gerekli cesareti gösterememesi ve sorumluluk almaktan kaçınması talihsiz olmuştur. Tüm eksikliklerine rağmen Meclis Komisyonu raporunda demokratikleşmeye dair önerilerin bir an önce hayata geçirilmesi ve sürecin ikinci aşamasına uygun gerekli yasal ve anayasal düzenlemelerin ivedilikle yapılması elzem hale gelmiştir.

Demokratik çözümün gelişmesi ve barışın kalıcılaşması için baş müzakereci olan Sayın Öcalan’ın umut ilkesi kapsamında fiziki özgürlüğünün ve özgür çalışma koşullarının sağlanmasını tarihsel ve siyasal bir zorunluluk haline gelmiştir. Bu temelde Newrozu karşılarken Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde özgürlük mücadelesini büyütme sorumluluğunu daha güçlü üstlenecek, demokratik toplum hedefini daha kararlı biçimde ileriye taşıyacağız.

Halkların, inançların, emekçilerin ve gençlerin eşit ve adil yaşam talebi örgütlü mücadeleyle büyümekte; bu yürüyüşün en ön safında kadınlar yer almaktadır. Rahşanların, Ronahilerin, Zekiyelerin ve Bêrivanların direnişinde vücut bulan kadın özgürlük iradesi bugün ‘jin, jiyan, azadî’ felsefesiyle dünya kadınlarının özgürlük şiarı olmakta; bir saç örgüsünde evrenselleşerek insanlığa yeni bir yaşamı müjdelemektedir. Erkek egemenliğine, savaş politikalarına ve kadın düşmanı düzene karşı yükselen bu mücadele, demokratik toplumun inşa ve kurucu gücünü büyütmektedir.

Demokratik ulus inşanın bir diğer öncü gücü olan özgür gençlik, direniş geleneğini omuzlayan, ‘genç kalma ruhunu’ kuşaktan kuşağa taşıyan ve özgürlük yürüyüşünün enerjisini büyüten tarihsel bir mücadele iradesi olarak sahnedeki yerini güçlendirmektedir. İnkâra, asimilasyona ve kimliksizleştirme politikalarına karşı mücadelenin dinamik gücü olan gençlik, düşüncede, örgütlenmede ve eylemde açtığı yeni hatlarla komünal yaşamın değerlerini savunmakta, özgür yaşam idealini geliştirmekte ve demokratik toplum inşasına öncülük etmektedir.

Böylesi bir dönemde 2026 Newrozu direnişin büyüdüğü, özgürlük talebinin genişlediği ve demokratik toplum mücadelesinin yeni bir aşamaya taşındığı tarihsel bir süreçte karşılanmaktadır. Newroz ateşi ulusal birlik iradesiyle, özgürlük kararlılığıyla ve örgütlü mücadele gücüyle daha da harlanmaktadır. Gençleri, kadınları, emekçileri ve özgürlüğe sevdalı tüm halkımızı Newroz alanlarında buluşmaya; birlik, özgürlük, demokrasi ve eşitlik mücadelesini büyütmeye çağırıyoruz.”

Paylaşın

İran’dan Ateşlenen Füze Türkiye Hava Sahasında İmha Edildi

İran’dan ateşlenen ve Türkiye hava sahasına giren bir balistik füze, Doğu Akdeniz’de konuşlu ATO  savunma unsurları tarafından Gaziantep semalarında etkisiz hale getirildi.

Füze parçaları boş arazilere düşerken olayda can kaybı yaşanmadı. Ankara, hava sahasına yönelik tehditlere karşı gerekli adımların kararlılıkla atılacağını vurguladı.

Milli Savunma Bakanlığı (MSB), İran’dan ateşlenen ve Türkiye’nin hava sahasına giren bir balistik füzenin, Doğu Akdeniz’de konuşlu NATO savunma unsurları tarafından imha edildiğini açıkladı.

Bakanlıktan yapılan açıklamada, füzenin parçalarının Gaziantep’teki boş arazilere düştüğü ve olayda herhangi bir can kaybı ya da yaralanma yaşanmadığı bildirildi.

Açıklamada Türkiye’nin iyi komşuluk ilişkilerine ve bölgesel istikrara büyük önem verdiği vurgulanırken, “Ülkemizin topraklarına ve hava sahasına yönelen her türlü tehdide karşı gerekli tüm adımların kararlılıkla ve tereddütsüz atılacağı bir kez daha vurgulanmaktadır” denildi.

NATO da İran’dan ateşlenerek Türkiye yönüne gelen bir füzenin savunma sistemleri tarafından önlendiğini doğruladı. NATO Sözcüsü Allison Hart, sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı açıklamada, “NATO tüm müttefiklerini her türlü tehdide karşı savunmaya hazırdır” ifadelerini kullandı.

Yetkililer, 4 Mart’ta da İran’dan ateşlenen bir füzenin Türkiye hava sahasına girdiğini ve NATO sistemleri tarafından etkisiz hale getirildiğini hatırlattı. NATO, ilk olayda füzenin Türkiye’ye kasıtlı olarak yönlendirilmiş olabileceğini değerlendirdiğini açıklamıştı.

İran Genelkurmay Başkanlığı ise bu iddiaları reddederek Türkiye’nin hedef alınmadığını savundu.

Öte yandan ABD merkezli The New York Times gazetesi, ABD’li askeri kaynaklara dayandırdığı haberinde söz konusu füzenin İncirlik Hava Üssü’nü hedef almış olabileceğini yazdı.

NATO, ilk füzenin Türkiye hava sahasına girmesinin ardından balistik füze savunma sistemlerinde alarm ve hazırlık seviyelerini yükseltti.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı Başkanı Burhanettin Duran, füzenin Gaziantep Şahinbey semalarında NATO hava ve füze savunma unsurları tarafından zamanında etkisiz hale getirildiğini açıkladı.

Duran, sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamada olayda herhangi bir can kaybı veya yaralanma olmadığını belirterek, gerekli savunma ve güvenlik önlemlerinin hızla devreye alındığını ifade etti.

Duran ayrıca İran ve çatışmanın taraflarına çağrıda bulunarak, “Bölgedeki gerilimin daha da tırmanmaması ve çatışmaların daha geniş bir alana yayılmaması büyük önem taşımaktadır. İran başta olmak üzere tüm tarafları, bölgesel güvenliği riske atan ve sivilleri tehlikeye sokabilecek eylemlerden uzak durmaya davet ediyoruz” dedi.

Paylaşın

Almanya’da Tarihi Seçim: Cem Özdemir Eyalet Başkanı Oldu

Almanya’nın önemli sanayi merkezlerinden biri olan ve ülkenin güneybatısında yer alan Baden‑Württemberg eyaletinde yapılan parlamento seçimlerini Cem Özdemir liderliğindeki Yeşiller kazandı.

Seçim sonuçlarına göre Yeşiller yaklaşık yüzde 30 oy alarak sandıktan birinci parti çıktı ve Özdemir eyalet başbakanlığı görevine gelmeye hak kazandı.

Uluslararası basında geniş yer bulan sonuçlar, Almanya siyasetinde tarihi bir dönüm noktası olarak yorumlandı. Özdemir, göçmen kökenli bir siyasetçi olarak Almanya’nın en güçlü eyaletlerinden birinin yönetimini üstlenen ilk isimlerden biri oldu.

Seçimlerde Özdemir’in en güçlü rakibi Manuel Hagel liderliğindeki Hristiyan Demokrat Birliği (CDU) oldu. CDU yaklaşık yüzde 29,7 oy alarak ikinci sırada yer aldı. Aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) ise oylarını önemli ölçüde artırarak üçüncü parti konumuna yükseldi.

Seçim sonucunun ardından eyalette daha önce de var olan Yeşiller-CDU koalisyonunun devam edebileceği belirtiliyor.

Baden-Württemberg, Mercedes-Benz, Porsche ve Bosch gibi küresel şirketlere ev sahipliği yapan Almanya’nın otomotiv ve yüksek teknoloji merkezi olarak biliniyor. Bu nedenle eyaletteki seçimler yalnızca bölgesel değil, ülke ekonomisi açısından da yakından takip edildi.

Analistler, Özdemir’in özellikle elektrikli araç dönüşümü, iklim politikaları ve sanayinin dönüşümü konularındaki mesajlarının seçmen üzerinde etkili olduğunu belirtiyor.

Cem Özdemir kimdir?

1965 yılında Almanya’nın Bad Urach kentinde Türk işçi bir ailenin çocuğu olarak doğan Özdemir, uzun yıllardır Alman siyasetinin en tanınmış isimlerinden biri.

1994 yılında Alman Federal Meclisi (Bundestag)’a girerek Almanya’da federal parlamentoya seçilen ilk Türk kökenli milletvekillerinden biri oldu. Daha sonra Avrupa Parlamentosu üyeliği, Yeşiller Partisi eş başkanlığı ve Almanya Federal Gıda ve Tarım Bakanlığı görevlerini üstlendi.

Siyasi kariyerinde göç, demokrasi, çevre politikaları ve Avrupa entegrasyonu konularında öne çıkan Özdemir, pragmatik ve merkezde konumlanan bir Yeşiller siyasetçisi olarak tanınıyor.

Özdemir’in Baden-Württemberg’in başına geçmesi, Almanya’da göçmen kökenli siyasetçilerin yükselişinin en güçlü sembollerinden biri olarak görülüyor. Analistler, bu sonucun hem Almanya’daki çok kültürlü toplum yapısının siyasete yansıması hem de Yeşiller Partisi’nin ülke siyasetindeki etkisinin artması açısından önemli olduğunu vurguluyor.

Paylaşın

İran’ın Yeni Dini Lideri Mücteba Hamaney Kimdir?

İran’da dini liderlik makamına Ayetullah Mücteba Hamaney’in getirildi. Babası Ali Hamaney’den sonra göreve gelen Hamaney, İran’da ilk kez liderliğin aynı aile içinde devam etmesi nedeniyle uluslararası kamuoyunda geniş yankı uyandırdı.

İran’da siyasal ve dini sistemin en güçlü makamı olan “Yüce Liderlik” koltuğuna, Ayetullah Mücteba Hamaney getirildi. Babası ve İran’ın ikinci dini lideri olan Ali Hamaney’in ölümünün ardından ülkenin en üst otoritesini belirleme yetkisine sahip Uzmanlar Meclisi, 56 yaşındaki din adamını İran’ın üçüncü dini lideri olarak seçti.

Uluslararası basına göre bu karar, 1979’daki İran İslam Devrimi’nden bu yana İran’da ilk kez liderliğin aynı aile içinde devam etmesi anlamına geliyor ve ülkenin siyasi yapısında önemli bir dönüm noktası olarak değerlendiriliyor.

Devrim Sonrası Kuşağın Temsilcisi

Mücteba Hamaney, 8 Eylül 1969’da İran’ın Meşhed kentinde doğdu. İran İslam Cumhuriyeti’nin kurucu kadrolarından biri olan Ali Hamaney’in ikinci oğludur. Çocukluğu, babasının devrim sonrası yükselen siyasi kariyerinin gölgesinde geçti.

Orta öğrenimini tamamladıktan sonra Kum’daki dini eğitim merkezlerinde İslam hukuku ve Şii teolojisi üzerine eğitim aldı. Daha sonra Kum havzasında ilahiyat çalışmaları yaptı ve din adamı olarak yetişti.

İran–Irak Savaşı’ndan Güç Ağlarına

Hamaney genç yaşta İran’ın güvenlik kurumlarıyla ilişki kurdu. 1987’de İran Devrim Muhafızları Ordusu (IRGC) saflarına katıldı ve İran-Irak Savaşı sırasında cephede görev yaptı.

2000’li yıllardan itibaren İran siyasetinde “perde arkasındaki güçlü figür” olarak anılmaya başladı. Uluslararası analizlerde, Hamaney’in özellikle Besic milis gücü ve güvenlik bürokrasisi üzerinde önemli etkisi olduğu belirtiliyor.

Bazı uzmanlar onu İran’daki siyasi ve güvenlik elitleri arasında bir “aracı güç merkezi” olarak tanımlıyor. Babasının ofisine erişimi kontrol eden ve birçok siyasi karar sürecinde etkili olan bir isim olarak uzun süre gölgede kalmayı tercih ettiği ifade ediliyor.

Yaptırımlar ve tartışmalar

Mücteba Hamaney’in yükselişi uzun süredir tartışma konusuydu. ABD yönetimi, 2019 yılında onu İran yönetiminin iç ve dış politikalarını yönlendirmedeki rolü nedeniyle yaptırım listesine almıştı.

Batılı analistler, onun İran’daki muhafazakâr ve güvenlik yanlısı kanadın güçlü destekçisi olduğunu ve özellikle Devrim Muhafızları ile yakın ilişkiler kurduğunu vurguluyor. Bu durumun İran’ın dış politikası ve nükleer programı konusunda daha sert bir çizgiye işaret edebileceği değerlendirmeleri yapılıyor.

İran’da “hanedanlaşma” tartışması

Uluslararası basında en çok dikkat çeken konu ise liderliğin baba–oğul arasında devredilmiş olması. Analistler, İslam Devrimi’nin monarşiye karşı yapılmış olmasına rağmen bu gelişmenin İran’da “hanedan benzeri bir güç aktarımı” tartışmasını gündeme getirdiğini belirtiyor.

Yeni liderin göreve gelişi, aynı zamanda Orta Doğu’da artan gerilimlerin ve İran’ın Batı ile yaşadığı sert krizlerin ortasında gerçekleşti. Bu nedenle Mücteba Hamaney’in yönetiminin hem iç politikada hem de bölgesel dengelerde önemli etkiler yaratması bekleniyor.

Paylaşın

Silah Ticaretinde Rekor Artış

Küresel silah ticaret hacmi, bir önceki beş yıllık döneme kıyasla yüzde 9,2 artış gösterdi. Silah ithalatında ise yüzde 210’luk artışla Avrupa ülkeleri öne çıktı.

Avrupa’nın küresel silah ithalatındaki payı yüzde 33’e yükselerek, 1960’lardan bu yana ilk kez dünyada en fazla silah ithal eden bölge konumuna geldi.

İsveç merkezli Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI), 2021-2025 dönemine ilişkin küresel silah ticareti verilerini yayımladı.

Rapora göre söz konusu dönemde küresel silah ticaret hacmi, bir önceki beş yıllık döneme kıyasla yüzde 9,2 artış gösterdi. Silah ithalatında ise yüzde 210’luk artışla Avrupa ülkeleri öne çıktı. Avrupa’nın küresel silah ithalatındaki payı yüzde 33’e yükselerek, 1960’lardan bu yana ilk kez dünyada en fazla silah ithal eden bölge konumuna geldi.

Dönemin en büyük silah ithalatçısı Ukrayna oldu. Ülkenin küresel silah ithalatındaki payı, 2016-2020 dönemindeki yüzde 0,1’den yüzde 9,7’ye yükseldi.

Ukrayna’yı sırasıyla Hindistan, Suudi Arabistan, Katar ve Pakistan izledi. İlk beş ülke, dünya genelindeki silah alımlarının yüzde 35’ini gerçekleştirdi.

Rapora göre ABD, dünyanın en büyük silah ihracatçısı olmayı sürdürdü. Amerikan savunma sanayisinin dış satışları önceki beş yıllık döneme göre yüzde 27 artarken, küresel silah ihracatındaki payı yüzde 42’ye yükseldi. ABD’nin en büyük müşterisi ise Suudi Arabistan oldu.

ABD’nin ardından en büyük ihracatçılar Fransa, Rusya, Almanya ve Çin olarak sıralandı. Bu beş ülke, küresel silah ihracatının yüzde 70’ini gerçekleştirdi.

Türkiye’nin silah ihracatı yüzde 122 arttı

SIPRI raporunda Türkiye, küresel silah ihracatında yüzde 1,8 payla 11’inci sırada yer aldı. Türkiye’nin silah ihracatı 2016-2020 dönemine kıyasla yüzde 122 artış gösterdi.

Türkiye’nin en fazla silah sattığı ülke yüzde 16 payla Pakistan oldu. Bunu yüzde 12 ile Birleşik Arap Emirlikleri ve yüzde 8,4 ile Ukrayna izledi.

Türkiye ayrıca Sahraaltı Afrika bölgesine en fazla silah ihraç eden üçüncü ülke konumuna yükseldi. Bu bölgede Türkiye’nin toplam silah ithalatındaki payı yüzde 11 olarak kaydedildi.

Türkiye, en fazla silah ithal eden ülkeler sıralamasında 24’üncü sırada yer aldı. Bu dönemde Türkiye’nin küresel silah ithalatındaki payı yüzde 1,5’ten yüzde 1,2’ye geriledi.

Türkiye’nin silah aldığı ülkeler arasında yüzde 31 payla Almanya ilk sırada yer alırken, yüzde 29 ile İspanya ve yüzde 19 ile İtalya onu takip etti.

Dünyanın en büyük silah ihracatçıları arasında dördüncü sırada bulunan Almanya, küresel ihracatın yüzde 5,7’sini gerçekleştirdi. Almanya’nın silah ihracatı önceki döneme göre yüzde 15 arttı. Alman silahlarının en büyük alıcıları yüzde 41 ile Avrupa ve yüzde 33 ile Ortadoğu ülkeleri oldu. İhracatın yüzde 24’ü askerî yardım kapsamında Ukrayna’ya gönderildi.

Öte yandan Rusya’nın silah ihracatı yüzde 64 azaldı. Rusya’nın küresel silah ihracatındaki payı yüzde 21’den yüzde 6,8’e düştü. Bu gerilemede Cezayir, Çin ve Mısır’a yapılan satışların azalmasının etkili olduğu belirtildi.

Dünyanın en büyük beşinci silah ihracatçısı olan Çin, küresel ihracatın yüzde 5,6’sını gerçekleştirdi. Çin’in silah ihracatı önceki döneme göre yüzde 11 artarken, satışların yüzde 61’i Pakistan’a yapıldı.

İsrail ise yüzde 4,4 payla dünyanın en büyük silah ihracatçıları arasında 7’nci sırada yer aldı. İsrail’in silah ihracatı önceki beş yıllık döneme göre yüzde 56 arttı. İsrail’in en büyük müşterileri yüzde 29 ile Hindistan, yüzde 21 ile Almanya ve yüzde 7,8 ile ABD oldu.

Aynı dönemde İsrail’in silah ithalatı yüzde 12 artış gösterdi. Dünyanın en büyük silah ithalatçıları listesinde 14’üncü sırada bulunan İsrail, silahlarının yüzde 68’ini ABD’den, yüzde 31’ini ise Almanya’dan temin etti.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Altın Ve Borsa Kazandırdı, Dolar Kaybettirdi

Finans piyasalarında yatırımcıların yüzünü güldüren ve kayıpları minimize eden araçlar belli oldu. Son verilere göre, BIST 100 endeksi ve külçe altın, farklı dönemlerde yatırımcısına en yüksek reel getiriyi sağlayan araçlar olarak öne çıktı.

Haber Merkezi / Mart ayında BIST 100 endeksi, yurt içi üretici fiyat endeksi (Yİ-ÜFE) ile indirgendiğinde yüzde 7,61, tüketici fiyat endeksi (TÜFE) ile indirgendiğinde ise yüzde 7,06 oranında yatırımcısına kazandırdı. Aynı dönemde külçe altın Yİ-ÜFE’ye göre yüzde 5,57, TÜFE’ye göre yüzde 5,03 oranında reel getiri sağlarken, mevduat faizi yatırımcıya sınırlı kazanç sunabildi. Amerikan Doları, Euro ve devlet iç borçlanma senetleri (DİBS) ise yatırımcısına kaybettirdi.

Üç aylık değerlendirmede BIST 100 endeksi, Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde yüzde 21,15, TÜFE ile indirgendiğinde ise yüzde 17,85 oranlarında yatırımcısına en yüksek reel getiriyi sundu. Bu dönemde Amerikan Doları ise en çok değer kaybeden yatırım aracı oldu.

Altı aylık süreçte ise külçe altın yatırımcısına adeta güvenli liman oldu. Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde yüzde 48,45, TÜFE ile indirgendiğinde yüzde 42,09 oranlarında kazandıran altın, Amerikan Doları karşısında yatırımcısına kaybettiren araçlar arasında yer aldı.

Yıllık değerlendirmede de tablo benzer şekilde şekillendi. Külçe altın, Yİ-ÜFE’ye göre yüzde 67,25, TÜFE’ye göre yüzde 62,20 oranlarında yatırımcısına en yüksek reel getiriyi sağladı. BIST 100 endeksi ve Euro da yatırımcıya makul kazançlar sunarken, Amerikan Doları yıllık bazda yatırımcısına kaybettirdi.

Finans uzmanları, yatırımcılara portföylerini çeşitlendirerek riskleri minimize etmeleri ve enflasyon karşısında reel getiri sağlayan araçlara yönelmeleri gerektiğini vurguluyor. Özellikle altın ve BIST 100 endeksi, farklı endekslerle kıyaslandığında yatırımcısına hem kısa hem de uzun vadede avantaj sağlıyor.

Paylaşın