Özgür Özel: Asla Teslim Olmayacağız

Taksim’deki Atatürk Anıtı’na çelenk bırakma töreninde konuşan CHP Lideri Özgür Özel “Biz haklıyız, biz kazanacağız, asla teslim olmayacağız” ifadelerini kullandı.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, CHP’nin 102. yıldönümü nedeniyle İstanbul Taksim Cumhuriyet Anıtı’ndaki çelenk koyma törenine katıldı. Özel, törende yaptığı konuşmada şu ifadeleri kullandı:

“Bugün 9 Eylül Cumhuriyet Halk Partisi’nin, Cumhuriyet Halk Partililerin doğum günü. Bugün sabahın ilk saatlerinde Ankara’da kurucumuz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ziyaret ederek ardından İsmet Paşa’yı ziyaret ederek daha sonra diğer arkadaşlarımız, Ankara’da kalan arkadaşlarımız Devlet Mezarlıklarındaki önceki genel başkanlarımızı, partimize emeği olan büyüklerimizi ziyaret ederken ben buraya geldim ve İstanbul İl Başkanım Özgür Çelik’le birlikte.

Özgür Çelik’le birlikte Rahmetli genel başkanlarımız Altan Öymen’i ve Erdal İnönü’yü mezarları başında andık. Saygımızı sunduk ve buraya geldik. Araç şu köşeyi dönerken Taksim meydanını ve sizleri gördüğümdeki duygumu şöyle ifade etmek isterim.

Araç buraya döndü. Tüm Türkiye dün Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yönlendirdiği talimatlı yargıyla Türkiye’nin kurucu partisine, onun İstanbul il başkanlığına karşı yapılan bir darbeyi ve bunu 5000 polisle birlikte gerçekleştirenleri gördü. Eğer yetkinizi AK Parti yargısından alırsanız 5000 polise ihtiyacınız var. Ama eğer yetkiyi milletten alıyorsanız işte Taksim’e gelirsiniz. Sizi 5000 tane partili karşılar.

Köşeyi dönüp de bu meydanı hınca hınç sizlerle dolu gördüğümde Özgür başkana meydanı işaret ettim. Bu partide en önemli görevi genel başkan yapmıyor. En önemli görevi dünkü durumu görüp bugün 50 kişiyle konulacak bu çelenk koyma, sunma törenini bunu vazife bilip günün ortasında, güneşin altında gelip de duran şu partili yapıyor en önemli görevi dedim. Şu partili yapıyor. Cumhuriyet Halk Partisini bölebilirler mi?

Cumhuriyet Halk Partisi birdir, bütündür, tek teminatı üyeleridir, sandıktır. Türkiye’yi sandıksız yönetmeye niyet edenler Türkiye’de Gazi’nin kurduğu tek adamı yollayıp Gazi’nin kurduğu cumhuriyette İsmet Paşa’nın kaybettiği seçimle Türkiye’ye armağan ettiği çok partili rejimi iktidarların seçimle gelip seçimle gitmesini seçim kaybedeceğini anlayınca hazmedemeyenler şimdiden Cumhuriyet Halk Partisi’nin İstanbul İl Başkanlığı üzerinden sandığı kaldırmaya yerine atanmışlar getirmeye çalışıyorlar.

Teslim, teslim olmayacağız. Neyine güveniyorsun? Sadece ve sadece size güveniyorum. Kurtuluş Savaşı’nı başlatmaya giderken bir tek adamın talimatıyla hakkında ölüm fermanı, idam cezası verilmiş ölüm fermanı boynunda Kurtuluş Savaşı’na çıkmış biri tarafından kuruldu. Tüm genel başkanları suikast girişimlerine uğradılar, linç girişimlerine uğradılar.

Gün oldu parti kapandı. Genel başkanlar, yöneticileri, il başkanları cezaevlerindeydi. Cezaevindeyken bile kalkıp 9 Eylül günü takım elbise giyip cezaevindeki Atatürk büstüne gidip de çiçek koymuş bir gelenek asla ve asla parçalanamaz, ele geçirilemez. Ben milletim, milli iradeyim diyen herkese sesleniyorum.

Ben partimi elbette üyelerime ama siz vicdanlı demokratlara bu sandığın kıymetini bilenlere ben kimi seçersem o yönetir diyen vicdanlı insanların, ahlaklı insanların engin yüreklerine emanet ediyorum. Bugün Silivri’de Kalkan partinin kuruluş günü için giyilen bulundukları hücrelerde bizimle birlikte İstiklal Marşı söyleyen İstanbul il başkanımızın bugünkü çağrısına kendim Silivri zindanındayım ama yüreğim, gönlüm, ruhum Taksim’de sizlerdedir diyen Ekrem başkanı ve arkadaşlarını selamlıyoruz. Selam olsun!

Şahsıma yapılan haksızlıkları affettim, barıştım. Ancak bu partinin her kademesinde görev yapmış kim olursa olsun bu birlikteliğimize, Türkiye’de birinci parti oluşumuza gölge düşürmeye çalışan, Saray’a alet olup bu partiye zarar vermek isteyeni, bir karından doğduğum kardeşim olsa affetmem, affetmeyeceğim. Partiliyim diyen herkes seçilmişlere saygı duymalı. Biz haklıyız, biz kazanacağız, asla teslim olmayacağız. Demokrasi kazanacak. Doğum günümüz kutlu olsun!”

“Hayatı durduracak eylemler yapabiliriz”

Özgür Özel, Financial Times’a (FT) verdiği röportajda Türkiye’deki siyasi duruma ilişkin önemli açıklamalarda bulundu. Özel, Erdoğan’ın “tek parti sistemine” yönelme gayretinde olduğunu ve bu yolda en büyük engelin CHP olduğunu belirtti.

Özel, Türkiye’de otoriter yönetim anlayışının güçlendiğini vurgulayarak, “Hükümet, gelecekte iktidara gelebilecek bir yapıyı engellemeye çalışıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu partisi, son seçimde birinci çıkmış, tüm anketlerde önde olan CHP’ye açık bir müdahale söz konusu. Bu, bir darbe girişimidir,” dedi.

Hükümetin baskı politikalarının artması durumunda, “sokaklara taşacak büyük çaplı ve barışçıl protesto planları” olduğunu açıklayan Özel, “Türkiye’de yaşamı durma noktasına getirecek, barışçıl ama etkili sivil itaatsizlik eylemleri yapabiliriz. Milyonlar değil, on milyonlarca kişiyi bir araya getirme gücümüz var,” ifadelerini kullandı.

Seçimlere ve referandumlara yönelik olası itirazlara da değinen Özel, “Alt mahkemelerin bu tür konularda karar verme yetkisi yok. Bu alan yüksek yargının yetkisindedir. Dolayısıyla CHP olarak bu kararları tanımayacağız,” diyerek, olası yargı süreçlerine kapı araladı. Ayrıca, geçmiş seçimler ve 2017 anayasa referandumunun hukuki olarak yeniden değerlendirilebileceğini belirtti. Özel, “Erdoğan kirli bir oyun oynuyorsa, biz de o oyunu oynayabiliriz. Onun yöntemiyle değil ama ona benzer bir kurnazlıkla karşılık verebiliriz,” sözleriyle CHP’nin olası siyasi stratejilerine dikkat çekti.

Yargıya ilişkin değerlendirmelerinde ise Özel, Türkiye’deki yargı bağımsızlığının baskı ortamı nedeniyle zedelendiğini ancak CHP’nin hukukun üstünlüğüne bağlı kalacağını, Erdoğan hukuksuz davranabilirken kendilerinin hukuk içinde kalacağını vurguladı.

Özel, Erdoğan’ın seçim kazanma gücünü kaybettiğini ve bu nedenle muhalefeti etkisizleştirme çabası içinde olduğunu savunarak, “Erdoğan, artık seçimleri kazanamayacağını biliyor. Rusya’daki gibi zayıf ve işlevsiz muhalefet partileri istiyor. Ancak CHP buna boyun eğmeyecek,” şeklinde konuştu.

“CHP’yi Kayyuma Bırakmayız”

CHP Lideri Özgür Özel, Cumhuriyet’in gündeme ilişkin sorularını yanıtladı. Özel, DEM Parti’nin, “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Abdullah Öcalan’ı dinlesin” önerisi hakkında şunları söyledi: “Komisyon bunu oturur, tartışır. Karar alma mekanizmaları belli. CHP olarak, komisyonun somut gündem önerilerinde konu komisyon üyesi arkadaşların karar verme sınırlarını aşarsa bunu bize getirmeleri lazım.

Bize henüz böyle bir şey gelmedi. Komisyon adına kimler gidecek, ne olacak, ne amaçla gidilecek bunları bilmiyoruz. Ama bu zamana kadar bana ‘İmralı’ya gidecek misiniz?’ diye de sordular. Bizim gündemimizde öyle bir şey yok. Komisyonun gündemine bu geldiğinde arkadaşlar neyin ne amaçla geldiğini getirdiklerinde oturacağız, konuşacağız, tartışacağız, bakacağız.”

Özel, “Komisyonda iktidar ortakları arasında bir kırılganlık hissediyor musunuz?” sorusuna ise şu yanıtı verdi: “Samimi cevabım, hissediyorum. Ama Devlet Bahçeli bunu söylediğimizde kendisine hakaret olarak kabul edip, bize hakaret etmeye başlıyor. O yüzden hissetmiyorum. Çok iyi geçindiklerini hissediyorum. Birlikte geçinsinler. Hiçbir çatlak hissetmiyorum. Devlet Bey de bize hakaret etmesin.

Ama şunu görmek lazım. Başlarken başta bazı temel noktalar söylemişlerdi. Mesela hiçbir pazarlık olmayacaktı. Kayıtsız şartsız silah bırakılacaktı. Bir çağrı olacak, Avrupa, Türkiye, Suriye, İran’ı, Irak’ı etkileyecekti. Sanki YPG de silah bırakacaktı. Bunun doğru olmadığını hepimiz biliyorduk da söyleyene hakaret ediyorlardı. Şimdi Suriye’de yaşananlara, restleşmelere; ABD’nin SDG konusundaki yaklaşımına bakınca komisyonda zamana yayma meselesi var.”

“Komisyonda bir şey olsun suçu CHP’ye yıkalım. Ya da bir şey yapalım, CHP komisyondan ayrılsın. Komisyonu CHP bozmuş olsun, şu sorunlu gündemden kurtulalım” diyorlar. Masayı devirmemizi bekliyorlar. Ama onlara böyle bir konfor alanı bırakacak değilim” diyen Özel şu ifadeleri kullandı:

“Ülkeye bir sürü şey taahhüt ettiler. Şimdi başka bir tablo var. Burada sorunu çözmek için demokratikleşme adımları atmaya ayak sürüyorlar. Sonra ‘CHP kalksın’ diyorlar. Ama ben 18 Mart günü gelseler de ‘Komisyon kuralım’ derdim, son operasyon dalgaları ve partimize kayyum meselelerinden sonra da derdim. Bizi zulmederek ne ıslah edebilirler ne de kızdırıp olduğumuzdan başka bir yere çekebilirler. Masadan kalkıp kalkmama meselesini ilk başta belirlediğimiz kriterlere endeksli söylüyoruz.

O masada anayasa konuşmayız. Şehit ailelerinin yüzüne bakamadığımız bir iş yapmayız. Ama demokratikleşme yoluyla Kürt sorununun çözülmesi için her şeyi yaparız. Elimizi taşın altına koyarız. Arkadaşlarımız bu hafta da ilerleyen haftalarda da hasta tutukluları, kayyum meselesini gündeme getirecek. Komisyondan kalkmak yerine komisyonu Türkiye’yi demokratikleştirme adına birkaç güven artırıcı adım atmaya davet edeceğiz. İlk adım hasta tutuklu ve yükümlüler. Ardından da kayyum düzenlemesinin üzerine komisyon konuşsun. Herkesin samimiyetini görelim.”

Özel 15 Eylül’de görülecek Kurultay davası için ise şu değerlendirmeyi yaptı: “Partimizin hukukçularıyla bütün ihtimalleri çalıştık. Aylardır çalışıyoruz. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin kararını hukuki bulmamak ayrı bir şey buna karşı tedbir almamak başka bir şey. Meydanı onlara bırakacak halimiz yok. Meselenin kritik bir yere gittiğini fark ettiğimizde delegelerimiz olağanüstü kongre imzası verdi. Bir buçuk gün içinde delegelerimiz bine yakın imza verdi. Bir kayyum ya da butlan kararı sonrasına İstanbul kongrelerinin olmadığı; Parti Meclisi ve genel başkanın da çağrıcısı olmadığı, delegelerin çağırdığı bir olağanüstü kurultayı teknik ve hukuken planladık. Onu uyguladık. O kurultayı kimse durduramıyor. Çünkü bu yönetime rağmen kurultay yapılıyor demektir. Ben zaten 6 Nisan’da olağanüstü kurultayı çağırmıştım.

Ama diyorlar ya ‘Genel başkan son kongrede seçildiği için, o karar etkili olmaz’ diye… Şimdi İstanbul delegeleri ve genel merkez hariç olağanüstü kurultay topluyor. Burada en memnun olduğum konu, parti tarihinin en büyük saldırılarından biriyle karşı karşıya ve saldıranlar partiyi yıldırmayı düşünürken öyle bir birliktelik var ki… Delegeler notere gitti, iki bin lirayı bulan bir masrafı var, imzaları verdiler. Bir buçuk günde başvuruda bulunduk.

Tüylerim diken diken oldu, gırtlağım düğümlendi. Delege o kadar farkında ki meselenin, motivasyon en üst noktada. Tarihte bu görülmemiş. İstanbul il kongresini de olağanüstü topluyoruz. 540 imza toplandı. Özgür Çelik, 300 küsür oyla seçilmişti. Yani kendisine oy vermeyenler, destek için imza verdi. Bu CHP’yi bölmeye çalışanların yaptıklarının delegede, üyede, kamuoyunda çok geri teptiğinin en önemli göstergesi.

Öyle bir noktadayız ki 15,5 milyon insanın adayı Ekrem İmamoğlu, Silivri’de. Ben milletin adayının üzerine Silivri’de beton dökülmesine izin verir miyim? Oturduğumuz koltuk, Atatürk’ün koltuğu. Onun koltuğuna kayyum dadanmış. İstanbul’a kayyum dadanmış. Biz oraları bırakamayız. Orduyu, polisi harekete geçirirler. Bizi buradan döve döve atarlar. O ayrı bir şey. Biz bu olmadan bu koltukları bırakmayız. Hukuk içinde her şeyi yapıyoruz. Onlar hukukun dışında neyi göze alıyorlarsa fazlasını göze alıyorum. Bu sokakları terörize etmek anlamında değil. Onlar neyi göze alırsa, fazlasını göze alırız. Çünkü bir kelime az konuşursak milleti sustururlar. O yüzden bize yakışmaz. Her şeyi göze aldık. 100 yıl önce verilen mücadele bundan kolay bir mücadele değildi.”

“Erdoğan’ın dolduramadığı meydanları dolduruyoruz”

CHP Genel Başkanı partisinin düzenlediği mitingler için ise şunları söyledi: “İnsanlar mücadelenin bir parçası olmak istiyor, bunu da kendi şehirlerinde göstermek istiyorlar. Şartlar ne zamana kadar gerektirirse o zamana kadar miting yapacağımızı söyledik. Gittiğimiz her şehirde rekor kırıyoruz. Erdoğan’ın dolduramadığı, artık kaçtığı meydanları dolduruyoruz. Konya’da miting yapmaya kaçındığı meydanı doldurduk.

Yozgat’ta dolduramadığı meydanı doldurduk. Bayburt’ta 800 küsür oy aldık ama 20 bin kişiyle miting yaptık. Bu açıdan kıymetli. Giderek güçleniyoruz ve oraya moral oluyoruz. Sadece miting de yapmıyoruz. Gittiğimiz yerde ölçümler yapıyoruz. Seçmen analizi ve miting sonrası anketler yapıyoruz. Mesela AKP, Sinop’ta 42,7 oy almış. Bu pazar seçim olsa 36,7’ye inmiş. CHP yüzde 25 oy almış. Bu pazar seçim olsa 42,5’e çıkmış.”

Paylaşın

Cinsel Sadizme Daha Yakından Bakış

Cinsel sadizm, bir bireyin cinsel uyarılma veya tatmin elde etmek için başka bir kişiye fiziksel ya da psikolojik acı çektirme, aşağılama veya kontrol etme arzusuyla karakterize edilen bir durumdur.

Haber Merkezi / Psikiyatride ve psikolojide, bu durum genellikle parafili kategorisi altında ele alınır ve Cinsel Sadizm Bozukluğu olarak sınıflandırılmaktadır(DSM-5’e göre).

Ancak, cinsel sadizm her zaman bir bozukluk olarak tanımlanmaz; rızaya dayalı, güvenli ve kontrollü bir şekilde (örneğin, BDSM pratikleri) yaşandığında patolojik olmayabilir.

Cinsel Sadizm Bozukluğu, kişinin tekrarlayan ve yoğun bir şekilde, rıza dışı bir bireye acı çektirme, aşağılama veya kontrol etme yoluyla cinsel uyarılma yaşaması ve bu durumun kişisel ya da sosyal işlevselliği bozmasıyla tanımlanmaktadır.

Rızaya dayalı BDSM (Bondage, Discipline, Dominance, Submission, Sadism, Masochism) pratikleri, tarafların açık rızası ve sınırlarıyla gerçekleşir ve genellikle patolojik kabul edilmemektedir. Patolojik cinsel sadizm ise rıza dışı, zarar verici veya yasa dışı davranışları içermektedir.

Cinsel sadizm, güç, kontrol veya öfke gibi duyguların cinsel ifadeyle birleşmesiyle ilişkilendirilmektedir. Bazıları için bu, bilinçdışı çatışmaların veya geçmiş travmaların bir yansıması olabilir.

Cinsel sadizm terimi, Avusturyalı psikiyatrist Richard von Krafft-Ebing tarafından 1886 yılında yayımlanan Psychopathia Sexualis adlı eserinde popülerleşmiştir.

Krafft-Ebing, sadizmi, Marquis de Sade’ın yazılarından esinlenerek, cinsel haz için başkalarına acı çektirme eğilimi olarak tanımlamıştır. Bu dönemde sadizm, “sapkınlık” (perversion) olarak görülüyordu ve ahlaki yargılarla ele alınıyordu.

Sigmund Freud, sadizmi cinsel dürtülerin ve agresyonun birleşimi olarak açıklamıştır. Three Essays on the Theory of Sexuality (1905) adlı eserinde, sadizmin normal cinsel gelişimin bir parçası olabileceğini, ancak aşırı veya saplantılı hale geldiğinde patolojik olduğunu belirtmiştir.

Sigmund Freud, sadizmi masoşizmle bağlantılı bir ikilik olarak gördü ve her ikisini de ölüm dürtüsü (Thanatos) ile ilişkilendirmiştir.

1950’lerde ve 60’larda, sadizm psikiyatrik tanı sistemlerinde (örneğin, DSM’nin ilk versiyonları) bir cinsel sapma olarak sınıflandırılmıştır. Bu dönemde, cinsel sadizm genellikle ahlaki ve toplumsal normlarla değerlendirilmiştir.

1970’lerden itibaren, BDSM topluluklarının ortaya çıkışı ve cinsel özgürlük hareketleri, rızaya dayalı sadist pratiklerin patolojik olmaktan ziyade bir yaşam tarzı veya tercih olarak görülmesini teşvik etmiştir.

DSM-IV (1994) ve DSM-5 (2013), cinsel sadizmi bir bozukluk olarak tanımlarken, rızaya dayalı pratikleri patoloji kapsamından çıkarmıştır.

DSM-5, yalnızca rıza dışı veya zarar verici davranışları bozukluk olarak sınıflandırılır. Modern psikoloji, cinsel sadizmin nörobiyolojik ve psikolojik temellerini araştırmaktadır. Örneğin, dopamin ve ödül sistemleriyle bağlantılı olabileceği düşünülüyor.

Marquis de Sade’ın yazıları (18. yüzyıl), sadizmin kültürel ve edebi kökenlerini oluşturmaktadır. 20. yüzyılda popüler kültür (örneğin, filmler ve edebiyat), sadizmi hem patolojik hem de romantize edilmiş bir şekilde tasvir etmiştir.

Günümüzde, BDSM toplulukları ve cinsel özgürlük hareketleri, rızaya dayalı sadist pratiklerin normalleştirilmesine katkıda bulunmuştur.

Cinsel sadizm, çocukluk travmaları, güç dinamikleri veya bastırılmış öfkeyle ilişkilendirilebilir. Ancak, herkes için bu geçerli değildir; bazı bireyler için bu sadece bir cinsel tercih veya fantezidir.

Cinsel sadizm, özellikle rıza dışı durumlarda, genellikle damgalanır. Ancak, BDSM toplulukları, güvenli kelimeler ve rıza ilkeleriyle bu algıyı değiştirmeye çalışmaktadır.

Patolojik cinsel sadizmde, psikoterapi (örneğin, bilişsel-davranışsal terapi veya psikodinamik terapi) ve bazen ilaç tedavisi (örneğin, SSRI’lar) önerilebilir.

Paylaşın

Savunma Mekanizması Olarak “Projeksiyon”

Projeksiyon, psikolojide bir savunma mekanizması olarak, kişinin kendi istenmeyen duygu, düşünce veya özelliklerini kabul etmek yerine, bunları başka birine ya da bir şeye yansıtmasıdır.

Haber Merkezi / Bu mekanizma, bireyin bilinçdışı bir şekilde kendi içsel çatışmalarını veya hoşnutsuzluklarını dış dünyaya atfetmesiyle işler. Sigmund Freud ve psikanalitik kuram tarafından geliştirilen bu kavram, kişinin özsaygısını koruma ve kaygıyı azaltma çabası olarak görülür.

Projeksiyonun Özellikleri:

Bilinçdışı İşler: Kişi, yansıttığının genellikle farkında değildir.
Duygusal Koruma: Utanç, suçluluk veya öfke gibi rahatsız edici duyguları hafifletmek için kullanılır.

Örneğin, kendi öfkesini bastıran bir kişi, başka birinin “sinirli” olduğunu iddia edebilir. Sadakatsizlik düşüncesiyle mücadele eden biri, partnerini sadakatsizlikle suçlayabilir.

Psikolojik Etkileri:

Olumlu Yönleri: Kısa vadede kaygıyı azaltabilir ve kişinin kendini daha iyi hissetmesini sağlayabilir.
Olumsuz Yönleri: Gerçek duygularla yüzleşmeyi engeller, ilişkilerde çatışmalara yol açabilir ve kişisel gelişimi sınırlayabilir.

Örneğin, bir iş yerinde, kendi yetersizliklerinden korkan bir çalışan, meslektaşını sürekli “beceriksiz” olarak nitelendirirse, bu projeksiyonun bir göstergesi olabilir. Çalışan, kendi güvensizliklerini kabul etmek yerine, bu duyguyu başkasına yansıtır.

Projeksiyonla Başa Çıkma:

Farkındalık: Kendi duygularını ve davranışlarını gözlemlemek, projeksiyonun farkına varmayı sağlar.
Terapi: Psikoterapi (özellikle psikanalitik veya bilişsel-davranışsal terapi), projeksiyonun altında yatan nedenleri anlamaya yardımcı olabilir.
Duygusal Kabul: Kendi duygularını yargılamadan kabul etmek, projeksiyona olan ihtiyacı azaltabilir.

Projeksiyonun Tarihsel Gelişimi:

Projeksiyonun tarihsel gelişimi, psikanalitik teorinin doğuşuyla başlar ve zamanla farklı psikolojik yaklaşımlar içinde ele alınmıştır.

Freud ve Psikanalizin Temelleri

Projeksiyon, Freud’un psikanalitik teorisinde savunma mekanizmalarından biri olarak ilk kez tanımlanmıştır. Freud, 1890’larda projeksiyonu, kişinin bilinçdışı çatışmalarını veya istenmeyen dürtülerini dış dünyaya yansıtması olarak açıklamıştır.

Özellikle 1894 tarihli The Neuro-Psychoses of Defence adlı çalışmasında, paranoid düşüncelerin projeksiyon mekanizmasından kaynaklandığını öne sürmüştür. Örneğin, kendi yasak arzularını bastıran bir kişi, bu arzuları başkalarına atfeder.

Anna Freud: Sigmund Freud’un kızı Anna Freud, 1936’da yayımladığı The Ego and the Mechanisms of Defence adlı eserinde projeksiyonu daha sistematik bir şekilde ele almış ve savunma mekanizmalarının ego’nun kaygıyla başa çıkma yöntemleri olduğunu vurgulamıştır.

Carl Gustav Jung, projeksiyonu sadece bireysel değil, kolektif bilinçdışıyla ilişkilendirerek genişletmiştir. Jung’a göre, bireyler kendi “gölge” yönlerini (kabul edilemeyen özelliklerini) başkalarına yansıtmaktadır. Ayrıca, arketiplerle bağlantılı olarak projeksiyonun mitolojik ve kültürel boyutlarını incelemiştir.

1940’larda Melanie Klein, projeksiyonu bebeklik dönemindeki nesne ilişkilerine bağlamıştır. Özellikle “paranoid-şizoid pozisyon”da, bebeğin içsel kaygılarını dış nesnelere (örneğin anneye) yansıttığını savunmuştur. Klein, projeksiyonu içsel çatışmaların dışa vurumu olarak detaylandırmıştır.

1950’ler ve 60’larda, projeksiyon psikodinamik terapilerde önemli bir kavram olarak kalmıştır. Terapistler, hastaların yansıtma eğilimlerini analiz ederek bilinçdışı çatışmaları anlamaya çalışmışlardır.

1960’lardan itibaren bilişsel psikoloji, projeksiyonu daha az bilinçdışı bir süreç olarak ele alınmıştır. Aaron Beck gibi bilişsel terapistler, projeksiyonu bilişsel çarpıtmaların bir türü olarak görmüştür; örneğin, kişinin kendi olumsuz inançlarını başkalarına atfetmesi.

20. yüzyılın sonlarında sosyal psikologlar, projeksiyonu sosyal algı ve önyargılar bağlamında incelemişlerdir. Örneğin, “sosyal projeksiyon” kavramı, bireylerin kendi inanç veya duygularını bir gruba genelleme eğilimini ifade etmektedir.

21. yüzyılda, nörobilim, projeksiyonun beyindeki mekanizmalarını araştırmaya başlamıştır. Özellikle ayna nöronlar ve empatiyle ilgili beyin bölgeleri, projeksiyonun nasıl işlediği konusunda ipuçları sunmaktadır. Örneğin, kendi duygularını başkalarına yansıtma, duygusal aynalama süreçleriyle ilişkilendiriliyor.

Projeksiyon, sadece bireysel değil, toplumsal düzeyde de ele alınmıştır. Örneğin, ırkçılık veya önyargı gibi toplumsal sorunlarda, gruplar kendi korkularını veya olumsuz özelliklerini başka gruplara yansıtabilir (örneğin, günah keçisi yaratma).

Paylaşın

Kötülük Çiçekleri: Kötülüğün Cazibesi Ve Yıkıcılığı

Charles Baudelaire’in 1857 yılında yayımlanan Kötülük Çiçekleri (Les Fleurs du Mal), 19. yüzyıl Fransız edebiyatının en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilmekte ve modern şiirin öncülerinden sayılmaktadır.

Haber Merkezi / Bu şiir derlemesi, Baudelaire’in melankoli, isyan, tutku, ahlaki çöküş ve güzellik arayışı gibi temaları işlediği, estetik ve felsefi derinliğiyle dikkat çeken bir başyapıt konumundadır. Eser, dönemin ahlaki normlarına meydan okuduğu için yayımlanışından sonra sansüre uğramış ve bazı şiirler yasaklanmıştır.

Kötülük Çiçekleri, Baudelaire’in yaşamı boyunca yazdığı şiirlerden oluşan bir derlemedir ve 1861 yılında genişletilmiş ikinci baskısıyla bugünkü haline yaklaşmıştır. Eser, altı ana bölüme ayrılır:

Spleen ve İdeal (Spleen et Ideal): Bu bölümde, insanın ideal güzellik arayışı ile içsel bunalımı (spleen) arasındaki çatışma işlenmektedir. Şair, ruhsal çöküntü, aşk, doğa ve sanat yoluyla kurtuluş arayışını ele almaktadır. Örneğin, “Albatros” şiiri, şairin toplumdaki yalnızlığını ve anlaşılmama hissini simgelemektedir.

Paris Manzaraları (Tableaux Parisiens): Bu bölüm, modern kentin kaosunu, kalabalığını ve yozlaşmasını yansıtmaktadır. Baudelaire, Paris’in sokaklarında hem güzelliği hem de iğrençliği bulur. “Kuğu” şiiri, modernitenin yalnızlığını ve yitip giden nostaljiyi işlemektedir.

Şarap (Le Vin): Şarap, eserde hem haz hem de kaçış sembolüdür. Bu bölüm, alkolün ve uyuşmanın insan ruhundaki etkilerini araştırmaktadır.

Kötülük Çiçekleri (Fleurs du Mal): Eserin adını taşıyan bu bölüm, günah ve ahlaksızlıkla ilişkilendirilen hazları konu edinmektedir. Baudelaire, kötülüğü estetize ederek onun cazibesini ve yıkıcılığını sorgulamaktadır.

İsyan (Revolte): Bu bölüm, dini ve toplumsal normlara karşı isyanı ifade etmektedir. Şair, Tanrı’ya ve otoriteye meydan okumaktadır.

Ölüm (La Mort): Eserin son bölümü, ölümün kaçınılmazlığı ve aynı zamanda bir kurtuluş olarak algılanışı üzerine yoğunlaşmaktadır.

Kötülük Çiçekleri’nin öne çıkan özellikleri:

Sembolizm ve İmgecilik: Baudelaire, eserde duyular arası geçişler (synesthesia) kullanarak imgelerle zengin bir dünya yaratmaktadır. Örneğin, “Karşılıklar” (Correspondances) şiirinde doğanın bir tapınak gibi algılanışı ve duyuların birleşimi, sembolizmin öncüsüdür.

Modernite ve Kent Yaşamı: Baudelaire, modern kentin kaosunu ve çelişkilerini şiire taşımaktadır. Paris’in sokakları, hem ilham kaynağı hem de yalnızlığın sahnesidir.

İkili Yapı: Eser, ideal ile iğrenç, güzel ile çirkin, ruhsal yükseliş ile çöküş arasındaki ikilikler üzerine kurulmaktadır. Bu, Baudelaire’in insan doğasının karmaşıklığına dair görüşünü yansıtmaktadır.

Ahlaki ve Estetik Provokasyon: Baudelaire, geleneksel ahlaki değerlere meydan okuyarak kötülüğü ve günahı estetik bir obje haline getirmektedir. Bu, eserin hem skandal yaratmasına hem de yenilikçi bulunmasına neden olmuştur.

Baudelaire, eserde geleneksel Fransız şiir formlarını (sone, alexandrine) kullanırken, içeriğiyle de bu formları radikal bir şekilde dönüştürmüştür. Şiirlerde yoğun bir müzikalite, ritim ve imgelerle dolu bir üslup göze çarpmaktadır.

Örneğin, Baudelaire, “Bir Leş” (Une Charogne) şiirinde, çürüyen bir hayvan cesedini hem iğrenç hem de büyüleyici bir şekilde tasvir ederek güzellik ve çürüme arasındaki bağı ortaya koymaktadır.

Baudelaire, Kötülük Çiçekleri’nde insan varoluşunun karanlık yönlerini keşfetmektedir. “Spleen” kavramı, modern insanın anlamsızlık, bıkkınlık ve boşluk hislerini ifade etmektedir. Şair, bu duyguları evrensel bir boyuta taşımaktadır.

Eserde, aynı zamanda, aşk ve cinsellik, hem ilahi hem de şeytani bir güç olarak işlenmektedir. Baudelaire’in kadın figürleri (örneğin, sevgilisi Jeanne Duval’den ilham alan şiirler), hem tapınılan bir ideal hem de tehlikeli bir baştan çıkarıcı olarak tasvir edilmektedir.

Kötülük Çiçekleri, yayımlandığı dönemde müstehcen bulunduğu için Baudelaire’e dava açılmış ve altı şiir sansürlenmiştir. Ancak eser, Arthur Rimbaud, Paul Verlaine, Stephane Mallarme gibi sembolist şairler üzerinde derin bir etki bırakmıştır.

20. yüzyılda modernist edebiyatçılar, özellikle T.S. Eliot ve Rainer Maria Rilke, Baudelaire’in eserinden ilham almıştır. Eser, modern şiirin melankolik ve isyankâr ruhunu şekillendirmiştir.

Günümüzde Kötülük Çiçekleri, hem edebi hem de felsefi açıdan hala güçlü bir etkiye sahiptir. Baudelaire’in moderniteye dair gözlemleri, kent yaşamının yalnızlığı ve insanın içsel çatışmaları, çağdaş okurlar için de geçerli olmaktadır.

Eser, bireyin toplumla ve kendisiyle olan mücadelesini anlamak için evrensel bir metin olarak değerlendirilmektedir.

Paylaşın

Yıl Sonu Enflasyon Beklentisi 11 Puan Arttı

Yüzde 17,5 olarak belirlenen 2025 yıl sonu enflasyon tahmini yeni Orta Vadeli Program’da (OVP) yüzde 28,5 olarak hesaplandı. Önceki OVP’de yüzde 9,7 olarak tahmin edilen 2026 yılı enflasyon oranı, yeni OVP’de yüzde 16’ya çıktı. 

Enflasyonun ancak 2027 yılında tek haneli sayılara düşmesinin beklendiği yeni OVP’de enflasyon tahmini, 2027 için yüzde 9, 2028 için yüzde 8 olarak hesaplandı.

Hazine ve Maliye Bakanlığı ile Strateji ve Bütçe Başkanlığınca hazırlanan ve Resmi Gazete’nin 8 Eylül Pazartesi günü mükerrer sayısında yayımlanan üç yıllık Orta Vadeli Program’da (OVP) 2025 yıl sonu enflasyon beklentisi bir önceki OVP’ye göre 11 puanlık artış gösterdi.

2024 yılında yayımlanan OVP’de yüzde 17,5 olarak belirlenen 2025 enflasyon tahmini pazartesi günü yayımlanan programda yüzde 28,5 olarak hesaplandı.

Önceki OVP’de yüzde 9,7 olarak tahmin edilen 2026 yılı enflasyon oranı, yeni OVP’de yüzde 16’ya çıktı.

Enflasyonun ancak 2027 yılında tek haneli sayılara düşmesinin beklendiği yeni OVP’de enflasyon tahmini, 2027 için yüzde 9, 2028 için yüzde 8 olarak hesaplandı.

Ekonominin 2026 yılında yüzde 3,8 büyüyeceği öngörülen Orta Vadeli Program’a göre, 2025 yılı için büyüme tahmini yüzde 3,3 olurken, ekonominin 2027’de yüzde 4,3 ve 2028’de yüzde 5 büyümesi bekleniyor.

Bütçe açığının gayrisafi yurt içi hasılaya (GSYİH) oranının 2026’da yüzde 3,5, program dönemi sonunda ise yüzde 2,8 olması öngörülüyor.

İşsizlik oranının bu yıl yüzde 8,5 seviyesinde gerçekleşeceği, 2025’te yüzde 8,4, 2027’de yüzde 8,2 ve 2028’de yüzde 7,8 olacağı hedefleniyor.

Dış ticarette ise ihracatın 2025 sonunda 273,8 milyar dolar, 2026’da 282 milyar dolar, 2027’de 294 milyar dolar ve 2028’de 308,5 milyar dolar seviyesine ulaşması öngörülüyor.

İthalatın ise 2024 sonunda 367 milyar dolar, 2026’da 378 milyar dolar, 2027’de 393 milyar dolar ve programın sonunda 410,5 milyar dolara yükselmesi bekleniyor.

OVP, makro politikaları, hedefleri, bütçe dengesi, borçlanma durumu ve kamu idarelerinin ödenek tavanlarını içeren, merkezi yönetim bütçesi hazırlık sürecini başlatan temel politika belgesi olma niteliği taşıyor.

Program, 12’nci Kalkınma Planı’nın hedefleriyle uyumlu şekilde makroekonomik ve finansal istikrarı güçlendirmeyi, mali disiplini korumayı, enflasyonu orta vadede tek haneye indirmeyi ve sürdürülebilir büyümeyi amaçlıyor.

Programın öncelikleri, kamu kurumlarının bütçelerinden yasal düzenlemelere kadar karar alma süreçlerinde belirleyici olacak.

Ayrıca, küresel, bölgesel ve ulusal gelişmeler ışığında güncellenen makroekonomik çerçeve doğrultusunda önümüzdeki üç yıl için uygulanacak dönüşüm adımları ve takvimi ortaya koyuyor.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Türkiye Kadın Voleybol Takımı Dünya İkincisi

Tayland’da düzenlenen FIVB Dünya Kadınlar Voleybol Şampiyonası’nın finalinde Türkiye ile İtalya, Bangkok Indoor Stadium Huamark Salonu’nda karşı karşıya geldi. 

Haber Merkezi / Karşılaşmadan 3-2 mağlup ayrılan Türkiye, dünya ikincisi oldu.

Tamamı başa baş geçen ilk seti İtalya 25- 23 kazandı ve setlerde skoru 1-0 yaptı. Türkiye’nin üstün oynadığı ikinci sette bir ara fark 18’e 7’ye dek çıktı ve seti de 25-13 kazanarak setlerde durumu 1-1’e taşıdı.

Üçüncü seti genel olarak İtalya az farkla önde götürürken, setin sonuna doğru Türkiye’nin geri dönüş çabaları sonuç verdi ve başa baş bir oyun oynandı.

Ancak önce beraberliği yakalayan Türkiye sonunu getiremedi ve İtalya seti 26-24 alarak, setlerde durumu 2-1 yaptı. Dördüncü set ise Türkiye’nin üstün oyunuyla geçti ve 25-18’lik skorla setlerde durum 2-2 oldu. Türkiye çekişmeli geçen beşinci ve son seti de 15- 8 kaybetti.

Dünya Kadınlar Şampiyonası’nda E Grubu’nda İspanya, Bulgaristan ve Kanada’yı set vermeden geçerek son 16 turuna yükselen Türkiye, bu turda Slovenya’yı 3-0, çeyrek finalde ise ABD’yi 3-1 yenmişti. Yarı finalde de Japonya’yı aynı skorla, 3-1 mağlup eden Türkiye, adını finale yazdırmıştı.

Stat: Indoor Stadium Huamark, Bangkok

Hakemeler: Noemi Karina Rene (Arjantin), Joo-Hee Kang (Güney Kore)

İtalya: Fahr, Orro, Sylla, Danesi, Egonu, Nervini, De Gennaro (L) (Cambi, Antropova, Giovannini)

Türkiye: Cansu, İlkin, Zehra, Vargas, Ebrar, Eda, Gizem (L) (Elif, Hande)

Setler: 23-25, 25-13, 24-26, 25-19, 15-9

Süre: 1 saat 46 dakika (25,17,28,23,13)

İlk kez 2006’da katıldığı Dünya Voleybol Şampiyonası’nda 10. olan Türkiye; 2010’da altıncı, 2014’te dokuzuncu, 2018″de 10., 2022’de ise sekizinci olmuştu.

Paylaşın

Bademcik Taşları: Nedenleri, Belirtileri, Tedavisi

Bağışıklık sisteminin hayati bir parçası olan bademcikler, ağız yoluyla vücuda giren bakterileri filtreleyen ve genellikle soğuk algınlığı, öksürük veya boğaz enfeksiyonu gibi çeşitli bakteriyel veya viral enfeksiyonlardan etkilenirler.

Haber Merkezi / Bademcik taşları, bademciklerde oluşan sert, kireçlenmiş tortulardır. Bademcik taşları (tıbbi terminolojide boğaz taşı veya bademcik iltihabı olarak da adlandırılırlar), bir kum tanesinden bir üzüm tanesine kadar büyük veya küçük olabilirler.

Bademcik Taşlarının Belirtileri:

Bademcik taşlarının belirtileri kişiden kişiye değişebilir ve bazen hiç belirti görülmeyebilir. Yaygın belirtiler şunlardır:

Ağız Kokusu (Halitozis): Bademcik taşlarının en yaygın belirtisi, kötü ağız kokusudur. Taşlar bakteri ve kalıntılar içerdiği için kötü kokuya neden olur.
Boğazda Yabancı Cisim Hissi: Boğazda bir şey takılmış gibi hissetme veya rahatsızlık.
Yutma Güçlüğü: Büyük taşlar yutkunmayı zorlaştırabilir.
Boğaz Ağrısı: Taşlar bademcikleri tahriş ederek hafif ağrıya neden olabilir.
Bademciklerde Beyaz Lekeler: Bademcik yüzeyinde beyaz veya sarımsı sert noktalar/kitleler görünebilir.
Kulak Ağrısı: Bademcik taşları, sinir yolları nedeniyle kulakta yansıyan ağrıya yol açabilir.
Bademcik Şişmesi: Nadiren, taşlar bademciklerde şişlik veya iltihaba neden olabilir.

Bademcik Taşlarının Nedenleri:

Bademcik taşları, bademcik kriptlerinde biriken maddelerin sertleşmesiyle oluşur. Başlıca nedenler:

Gıda Artıkları: Yiyecek parçacıkları bademcik çukurlarında birikebilir.
Bakteri ve Mukus: Ölü hücreler, tükürük, mukus ve bakteriler kriptlerde birikir.
Kötü Ağız Hijyeni: Yetersiz ağız ve diş bakımı, taş oluşumunu teşvik edebilir.
Kronik Bademcik İltihabı: Tekrarlayan tonsillit, kriptlerde kalıntı birikimini artırabilir.
Bademcik Yapısı: Büyük veya derin kriptlere sahip bademcikler taş oluşumuna daha yatkındır.
Kalsiyum Birikimi: Salya ve diğer salgılardaki kalsiyum, taşların sertleşmesine neden olur.

Bademcik Taşlarının Tedavisi:

Bademcik taşlarının tedavisi, semptomların şiddetine ve taşların büyüklüğüne bağlıdır. Çoğu durumda evde uygulanabilecek yöntemler yeterlidir, ancak ciddi durumlarda tıbbi müdahale gerekebilir.

Evde Tedavi:

Ağız Hijyeni: Düzenli diş fırçalama, diş ipi kullanımı ve ağız gargarası (tuzlu su veya antiseptik gargara) ile taş oluşumu azaltılabilir.
Tuzlu Suyla Gargara: Ilık tuzlu suyla gargara yapmak, küçük taşları yerinden çıkarabilir ve boğazı rahatlatır.
Manuel Çıkarma: Temiz bir pamuklu çubuk veya parmakla küçük taşlar nazikçe çıkarılabilir. Ancak bu işlem dikkatli yapılmalı, bademciklere zarar verilmemelidir.
Bol Su İçme: Hidratasyon, kalıntı birikimini azaltabilir.

Tıbbi Tedavi:

Doktor Müdahalesi: Büyük veya çıkarması zor taşlar için bir kulak burun boğaz (KBB) uzmanı taşları çıkarabilir.
Antibiyotikler: Eğer taşlar enfeksiyona neden oluyorsa, doktor antibiyotik reçete edebilir. Ancak bu, uzun vadeli bir çözüm değildir.
Lazer Kriptoliz: Bademcik kriptlerini düzleştirerek taş oluşumunu önlemek için lazer tedavisi uygulanabilir.
Tonsillektomi (Bademcik Ameliyatı): Kronik ve ciddi bademcik taşı sorunlarında, bademciklerin cerrahi olarak alınması düşünülebilir. Bu, genellikle son çare olarak tercih edilir.

Paylaşın

Kara Para Aklama: Vergi Cennetleri Ve Finansal Entegrasyon

Vergi cennetleri, düşük veya sıfır vergi oranları, gizli finansal işlemler, bankacılık gizliliği ve düzenleyici esneklik sunan ülkeler veya bölgelerdir (örneğin, Cayman Adaları, Bermuda, İsviçre, Singapur).

Kurtuluş Aladağ / Şirketler ve bireyler, vergi yüklerini azaltmak, varlıklarını gizlemek veya sermaye akışlarını optimize etmek için bu bölgeleri kullanmaktadır.

Finansal entegrasyon ise, küresel finansal piyasaların birbirine bağlanması ve sermaye akışlarının serbestleşmesidir.

Vergi cennetleri, düşük vergiler ve esnek düzenlemelerle uluslararası sermaye akışlarını çekmektedir. Çok uluslu şirketler, karlarını bu bölgelere yönlendirerek vergi optimizasyonu yapmaktadır.

Vergi cennetleri, offshore finans merkezleri olarak küresel bankacılık ve yatırım işlemlerinde bir köprü görevi görmektedir. Örneğin, hedge fonları veya özel sermaye fonları sıklıkla bu bölgelerde kurulmaktadır.

Finansal entegrasyon, vergi cennetlerinin kullanımını artırırken, bu durum vergi kaçakçılığı, kara para aklama ve finansal şeffaflık eksikliği gibi sorunları da beraberinde getirmektedir.

Vergi cennetleri, sermayenin daha düşük maliyetle hareket etmesini sağlayarak küresel yatırımları teşvik edebilir, düşük vergi oranları, bazı ülkeleri yatırımcılar için cazip hale getirebilir ve ekonomik büyümeyi destekleyebilir.

Vergi cennetleri, yüksek vergi yükü olan ülkelerin gelir kaybına uğramasına neden olmaktadır. OECD tahminlerine göre, vergi cennetleri nedeniyle yıllık küresel vergi kaybı yüz milyarlarca doları bulabilir.

Zengin bireyler ve şirketler vergi cennetlerinde vergi avantajlarından faydalanırken, sıradan vatandaşlar daha yüksek vergi yüküyle karşı karşıya kalmaktadır.

Finansal entegrasyon, vergi cennetlerinin denetlenmesini zorlaştırmakta ve uluslararası düzenlemeler (örneğin, OECD’nin BEPS projesi) bu sorunu çözmek için mücadele etmektedir.

OECD, G20 ve AB, vergi cennetleriyle mücadele için otomatik bilgi paylaşımı (CRS) ve şeffaflık düzenlemeleri gibi adımlar atmaktadır. 2025 itibarıyla, bu çabalar vergi cennetlerinin cazibesini bir miktar azaltsa da tamamen ortadan kaldırmamıştır.

Teknoloji şirketlerinin vergi cennetlerini yoğun bir şekilde kullanması, dijital vergiler ve küresel asgari kurumlar vergisi gibi yeni düzenlemeleri gündeme getirmiştir.

Kara Para Aklama

Kara para aklama, yasa dışı yollarla elde edilen gelirlerin (örneğin, uyuşturucu ticareti, yolsuzluk, insan kaçakçılığı) yasal gibi gösterilmesi sürecidir.

Vergi cennetleri ve finansal entegrasyon bağlamında, kara para aklama küresel finans sisteminde ciddi bir sorun olarak öne çıkmaktadır.

Kara para aklama genellikle üç aşamada gerçekleşmektedir:

Yerleştirme: Yasa dışı para, finansal sisteme sokulmaktadır (örneğin, banka hesaplarına küçük miktarlarda yatırımlar veya nakit yoğun işletmeler aracılığıyla).

Katmanlama: Paranın kaynağı gizlenmektedir. Bu, karmaşık finansal işlemler, offshore hesaplar veya vergi cennetlerindeki şirketler aracılığıyla yapılmaktadır.

Entegrasyon: Temizlenmiş para, yasal bir kaynaktan geliyormuş gibi ekonomiye geri dönmektedir (örneğin, gayrimenkul alımı veya yatırım).

Vergi cennetleri, bankacılık gizliliği ve anonim şirket yapıları sunarak kara para aklamayı kolaylaştırmaktadır (örneğin, Panama, Britanya Virjin Adaları).

Zayıf düzenlemeler ve denetim, paranın izini sürmeyi zorlaştırırken, finansal entegrasyon, paranın sınır ötesi hareketini hızlandırır ve vergi cennetlerini bu süreçte bir merkez haline getirmektedir.

Birleşmiş Milletler’e göre, küresel GSYİH’nin yüzde 2-5’i (yılda yaklaşık 800 milyar – 2 trilyon dolar) kara para aklama yoluyla hareket etmektedir.

Vergi cennetleri, bu işlemlerin önemli bir kısmını barındırmaktadır. Örneğin, 2016 Panama Belgeleri, offshore şirketlerin kara para aklamada nasıl kullanıldığını ortaya koymuştur.

Finansal Eylem Görev Gücü (FATF), kara para aklamayla mücadele için standartlar belirlemektedir. Ülkeler, şüpheli işlemleri bildirmek ve müşteri tanıma (KYC) kurallarını uygulamak zorundadır.

OECD’nin Ortak Raporlama Standardı (CRS), finansal hesap bilgilerinin ülkeler arasında paylaşılmasını sağlamaktadır.

Vergi cennetleri, FATF’nin gri veya kara listelerine alınarak uluslararası baskıya maruz kalmaktadır.

Paylaşın

Avatar’ın Pandora’sına Kadar Uzanan “Kutsal Gezegen” Mitolojisi

Avatar filminin Pandora gezegeni, “Kutsal Gezegen” (Sacred Planet) metaforunun modern bir örneği olarak, mitolojik, kültürel ve ekolojik temaları bir araya getirmiştir.

Haber Merkezi / Bu metafor, bir gezegenin veya doğanın canlı, kutsal ve ruhani bir varlık olarak görülmesini ifade etmektedir.

“Kutsal Gezegen” (Sacred Planet) metaforu, James Cameron’ın 2009 yapımı Avatar filmiyle popüler kültürde öne çıkan bir mitolojik ve anlatısal temadır. Bu metafor, bir gezegenin veya doğanın kutsal, canlı ve ruhani bir varlık olarak görülmesini ifade etmektedir.

“Kutsal Gezegen” teması, mitolojideki Ana Dünya (Mother Earth) arketipinden türetilmiştir. Bu arketip, birçok kültürde doğanın kutsal bir varlık olarak görülmesini yansıtmaktadır:

Antik Mitolojiler:

Yunan Mitolojisi: Gaia, yeryüzünün kişileştirilmiş hali olarak Ana Tanrıça’dır ve tüm yaşamın kaynağıdır.

Yerli Amerikan Mitolojileri: Birçok Kızılderili kültüründe, Dünya Ana (Mother Earth) kutsal bir figürdür ve doğayla uyum içinde yaşama vurgusu yapılmaktadır.

Hindu Mitolojisi: Bhumi, yeryüzü tanrıçası olarak doğanın koruyucusu ve yaşam verici olarak kabul edilmektedir

Afrika Mitolojileri: Bazı Afrika kültürlerinde yeryüzü, bereket ve yaşamın kaynağı olarak tanrısal bir varlık olarak görülmektedir.

Panteizm ve Animizm:

“Kutsal Gezegen” metaforu, panteist ve animist inançlardan beslenmektedir. Panteizmde evrenin kendisi kutsal kabul edilirken, animizmde doğadaki her unsurun (ağaçlar, nehirler, hayvanlar) bir ruha sahip olduğuna inanılmaktadır.

Avatar’daki Pandora, bu inançların modern bir yansımasıdır; gezegen, Na’vi halkının taptığı Eywa adlı bir yaşam ağacı ve doğa ruhuyla bağlantılıdır.

Avatar filmindeki, Pandora gezegeni bir yaşam ağı olarak tasvir edilmektedir. Na’vi halkı, doğayla simbiyotik bir ilişki içindedir ve Eywa, gezegenin ekolojik ve manevi bilincini temsil etmektedir. Bu tema, aşağıdaki mitolojik ve kültürel unsurlarla ilişkilidir:

Doğanın Kutsallığı: Pandora, yaşamın birbiriyle bağlantılı olduğu bir ekosistem olarak sunulmaktadır. Na’vi’nin kuyruklarıyla diğer canlılara bağlanması, animist inançlardaki doğadaki ruhsal bağlantıyı sembolize etmektedir.

Sömürgecilik ve Direniş: Film, sömürgecilere karşı yerli halkların mücadelesini yansıtmaktadır. Na’vi’nin Pandora’yı koruma çabası, gerçek dünyadaki yerli halkların (örneğin, Amazon kabileleri veya Kuzey Amerika yerlilerinin) topraklarını koruma mücadeleleriyle paralellik göstermektedir.

Seçilmiş Kişi (Chosen One) Arketipi: Jake Sully, Na’vi halkı tarafından kabul edilen bir dış figür olarak, mitolojideki “Seçilmiş Kişi” tropuna uymaktadır. Bu trope, destansı kahramanlık hikayelerinde sıkça görülür ve Avatar’da Jake’in Pandora’yı kurtarmak için liderliğe yükselmesiyle belirgindir.

Kutsal Gezegen teması, yalnızca mitolojik değil, aynı zamanda sosyo-politik bir anlatıdır:

Sömürgecilik Karşıtlığı: Avatar, tarih boyunca sömürgecilerin yerli halkların topraklarını ve kaynaklarını yağmalamasını eleştirmektedir. Örneğin, filmdeki madencilik şirketi, Amazon’daki ormansızlaşma veya Dakota Boru Hattı protestoları gibi modern olaylarla ilişkilendirilebilir.

Ekolojik Mesaj: Film, çevrecilik ve doğayla uyum içinde yaşama mesajını vurgulamaktadır. Pandora’nın biyolojik çeşitliliği ve Na’vi’nin doğaya saygısı, modern çevrecilik hareketleriyle bağlantılıdır.

Naber Asil Vahşi (Noble Savage) Metaforu: Na’vi, doğayla uyumlu yaşayan “asil vahşiler” olarak tasvir edilmektedir. Bu trope, yerli halkları idealize etme riski taşısa da, Avatar’da onların bilgeliğini ve direncini yüceltmek için kullanılmaktadır.

Avatar’daki “Kutsal Gezegen” teması, mitolojik anlatılarla şu şekilde örtüşmektedir:

Hindu Mitolojisi: Hinduizmdeki Navagraha (dokuz gezegen) inancı, gök cisimlerinin kutsal sayılmasını içermektedir. Ayrıca, tanrıların cinsiyet değiştirmesi veya doğayla bütünleşmesi gibi temalar, Avatar’daki Eywa’nın cinsiyetsiz ve evrensel doğasıyla paralellik göstermektedir.

Asya Mitolojileri: Budizm ve Hinduizmdeki Asura’lar, Avatar’daki Na’vi’ye benzer şekilde doğa ve tanrılar arasında bir dengeyi temsil ettiği ifade edilebilir. Ancak Asura’lar genellikle olumsuz özelliklerle anılırken, Na’vi pozitif bir şekilde sunulmaktadır.

Yerli Mitolojiler: Avatar, Amazon yerlilerinin veya Avustralya Aborjinlerinin doğaya tapınma pratiklerinden ilham almaktadır. Örneğin, Aborjinlerin “Dreamtime” kavramı, doğanın ruhani bir tarihle bağlantılı olduğunu öne sürülmektedir.

Sonuç olarak; Avatar’daki “Kutsal Gezegen” metaforu, mitolojideki “Ana Dünya” arketipi, animizm, panteizm ve yerli kültürlerin doğayla ilişkisinden esinlenilmiştir.

Pandora, yaşamın birbiriyle bağlantılı olduğu kutsal bir varlık olarak tasvir edilmiş ve sömürgecilik, çevrecilik ve maneviyat temalarını işlemiştir.

Film, mitolojik unsurları modern bir bağlamda yeniden yorumlayarak, seyircilere doğanın kutsal niteliğini ve insan-doğa ilişkisini sorgulatmaktadır.

Paylaşın

Tehlikeli Baş Ağrısının 10 Belirtisi

Çoğu baş ağrısı zararlı veya tehlikeli değildir. Araştırmalar, baş ağrılarının yaklaşık yüzde 10’unun ciddi bir sağlık sorununun belirtisi olduğunu ve acil müdahale gerektirdiğini ortaya koymaktadır.

Haber Merkezi / Peki, sıradan bir baş ağrısı ile tehlikeli baş ağrısı arasındaki fark nasıl anlaşılır?

İşte, tehlikeli baş ağrılarının yaygın belirtileri:

Ani ve Şiddetli Baş Ağrısı: “Hayatınızın en kötü baş ağrısı” olarak tanımlanan, aniden ortaya çıkan ve çok şiddetli olan ağrı (örneğin, beyin anevrizması veya kanaması belirtisi olabilir).

Bilinç Değişiklikleri: Bilinç bulanıklığı, kafa karışıklığı, uyuşukluk veya bayılma.

Nörolojik Belirtiler:

Görme kaybı, çift görme veya bulanık görme.
Konuşma güçlüğü veya peltek konuşma.
Kol veya bacaklarda uyuşma, karıncalanma veya güçsüzlük.
Yürüme veya denge sorunları.

Ateş ve Boyun Sertliği: Yüksek ateş, boyun tutulması veya ışığa hassasiyet (menenjit veya ensefalit belirtisi olabilir).

Nöbet Geçirme: Daha önce nöbet geçirmemiş birinde baş ağrısıyla birlikte nöbet görülmesi.

Bulantı ve Kusma: Şiddetli baş ağrısına eşlik eden kontrol edilemeyen kusma.

Tek Taraflı Belirtiler: Vücudun bir tarafında zayıflık veya uyuşma (inme belirtisi olabilir).

Travma Sonrası Baş Ağrısı: Kafa travması sonrası başlayan veya kötüleşen baş ağrısı (beyin sarsıntısı veya iç kanama belirtisi olabilir).

Giderek Kötüleşen Ağrı: Günler veya haftalar içinde artan, sürekli kötüleşen baş ağrısı (tümör veya kronik subdural hematom gibi durumlar).

Uyanma ile Baş Ağrısı: Sabahları daha kötü olan veya uykudan uyandıran baş ağrısı (beyin tümörü veya yüksek kafa içi basıncı belirtisi olabilir).

Paylaşın