ABD-İran Ateşkesi Neden Kalıcı Olamadı?
Washington ile Tahran arasında aylardır sürdürülen dolaylı diplomatik temaslar, uluslararası toplumda yeni bir gerilimin önlenebileceği yönünde umut yaratmıştı. Ancak kısa süre içinde yeniden tırmanan askeri hareketlilik, ateşkesin neden sürdürülebilir olmadığını bir kez daha gündeme taşıdı.
Haber Merkezi / Uluslararası güvenlik uzmanları ve bölge analistlerine göre başarısızlığın nedeni tek bir olay değil; yapısal anlaşmazlıkların çözülmeden bırakılmasıydı.
Modern savaşlarda en zor süreç, çatışmaları durdurmak değil, ateşkesin işlemesini sağlayacak güven mekanizmalarını kurabilmektir. Son dönemde ABD ile İran arasında Umman başta olmak üzere çeşitli arabulucuların kolaylaştırıcılığında yürütülen dolaylı diplomatik girişimler, taraflar arasındaki tansiyonu geçici olarak düşürse de, sahadaki gelişmeler kısa sürede diplomatik kazanımları gölgede bıraktı.
Uluslararası Kriz Grubu (International Crisis Group), Carnegie Endowment for International Peace, Chatham House ve RAND Corporation gibi kuruluşların analizleri, ateşkes girişiminin neden kırılgan olduğunu dört temel başlık altında topluyor.
Hürmüz Boğazı: Küresel Enerji Koridorunda Çatışan Hukuki Yaklaşımlar
Ateşkesin en hassas sınavı, dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı oldu.
İran, boğazın güvenliğinin büyük ölçüde kendi sorumluluğunda olduğunu savunurken, yabancı askeri varlığı ulusal güvenliğine yönelik tehdit olarak değerlendiriyor. Tahran yönetimi, özellikle yaptırımların yoğunlaştığı dönemlerde boğaz üzerindeki denetimini stratejik caydırıcılığın önemli bir unsuru olarak görüyor.
ABD ise farklı bir hukuki yorum benimsiyor. Washington yönetimine göre Hürmüz, uluslararası deniz ticaretinin kritik geçiş noktalarından biri ve Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nde yer alan “seyrüsefer serbestisi” ilkesi doğrultusunda tüm ticari gemilerin engelsiz geçiş hakkına sahip olması gerekiyor.
Uluslararası Denizcilik Örgütü (IMO) ve enerji piyasalarını takip eden kuruluşlar, bölgede yaşanan her askeri hareketliliğin sigorta primlerinden navlun maliyetlerine kadar küresel ekonomiyi doğrudan etkilediğine dikkat çekiyor.
Uzmanlara göre tarafların deniz güvenliği konusunda tamamen farklı güvenlik anlayışlarına sahip olması, ateşkesi ilk günden itibaren kırılgan hale getirdi.
Bölgesel Aktörler Masanın Dışında Kaldı
Diplomatik süreç yalnızca Washington ve Tahran arasındaki gerilimi azaltmayı hedeflerken, Ortadoğu’daki çok katmanlı güvenlik dengeleri büyük ölçüde masanın dışında kaldı.
Carnegie Endowment ve International Crisis Group’un değerlendirmelerine göre İran’ın bölgedeki müttefik silahlı grupları ile İsrail’in güvenlik operasyonları, ikili müzakerelerin kapsamını aşan bir güvenlik mimarisi oluşturuyor.
Lübnan’da Hizbullah ile İsrail arasında devam eden karşılıklı saldırılar, Irak ve Suriye’deki İran bağlantılı grupların faaliyetleri ile Yemen’deki Husilerin Kızıldeniz’deki saldırıları, bölgesel gerilimi tek merkezden yönetilemeyecek kadar karmaşık hale getiriyor.
Bu nedenle uzmanlar, yalnızca iki devlet arasında sağlanan bir ateşkesin, bölgesel vekil aktörler devrede kaldığı sürece uzun ömürlü olmasının oldukça güç olduğunu belirtiyor.
Diplomatik Taahhüt ile Askeri Gerçeklik Arasındaki Mesafe
Uluslararası analizlerde en fazla vurgulanan başlıklardan biri de İran’ın karar alma mekanizmasının çok katmanlı yapısı.
Brookings Institution ve RAND Corporation’ın çalışmalarına göre İran’ın dış ve güvenlik politikası yalnızca hükümet tarafından şekillendirilmiyor. Cumhurbaşkanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi, dini liderlik makamı ve Devrim Muhafızları Ordusu (IRGC) gibi farklı güç merkezleri güvenlik politikalarında belirleyici rol oynuyor.
Bu yapı nedeniyle diplomatik platformlarda verilen siyasi mesajlarla sahadaki askeri uygulamalar arasında zaman zaman farklılıklar oluşabiliyor.
Benzer şekilde ABD tarafında da Beyaz Saray, Pentagon, Kongre ve bölgesel müttefiklerin güvenlik öncelikleri her zaman tamamen örtüşmeyebiliyor.
Uzmanlara göre ateşkeslerin başarısı yalnızca siyasi liderlerin açıklamalarına değil, güvenlik bürokrasilerinin ortak hareket edebilmesine bağlı.
Kırmızı Çizgiler Değişmedi
Kalıcı bir anlaşmanın önündeki en büyük engel, Washington ile Tahran’ın temel güvenlik öncelikleri arasındaki derin görüş ayrılıkları olmaya devam ediyor. Taraflar, müzakere masasına otursalar da geri adım atmayı reddettikleri “kırmızı çizgiler” nedeniyle ortak bir zeminde buluşamıyor.
ABD açısından en kritik konu, İran’ın nükleer programı. Washington yönetimi, uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin ciddi ölçüde sınırlandırılmasını ve programın uluslararası denetime tam olarak açılmasını, kalıcı bir anlaşmanın vazgeçilmez şartı olarak görüyor.
İran ise nükleer silah geliştirmeyi reddederken, uluslararası anlaşmalar çerçevesinde barışçıl amaçlarla nükleer teknoloji geliştirme ve uranyum zenginleştirme hakkının egemenlik hakkının bir parçası olduğunu savunuyor.
Bir diğer temel anlaşmazlık başlığı balistik füze kapasitesi. ABD ve Batılı müttefikleri, İran’ın uzun menzilli füze programının bölgesel güvenliği tehdit ettiğini belirterek bu kapasitenin sınırlandırılmasını talep ediyor. Tahran ise balistik füze programını tamamen savunma amaçlı bir caydırıcılık unsuru olarak nitelendiriyor ve bunu ulusal güvenlik doktrininin ayrılmaz bir parçası saydığı için müzakere konusu yapmayı reddediyor.
Ekonomik yaptırımlar da tarafların uzlaşamadığı başlıca alanlardan biri. Washington, yaptırımların ancak İran’ın yükümlülüklerini yerine getirdiğinin doğrulanmasının ardından aşamalı olarak kaldırılabileceğini savunuyor. İran ise yıllardır uygulanan ekonomik yaptırımların ülke ekonomisi üzerinde ağır sonuçlar doğurduğunu belirterek, dondurulan mali varlıklarına erişimin sağlanmasını ve yaptırımların hızlı ve kapsamlı biçimde kaldırılmasını talep ediyor.
Bölgesel güvenlik konusunda ise tarafların güvenlik algıları tamamen farklılaşıyor. ABD, Hürmüz Boğazı başta olmak üzere uluslararası deniz ticaret yollarında kesintisiz seyrüsefer serbestisinin korunmasını ve bölgedeki askeri gerilimin azaltılmasını öncelikli hedef olarak görüyor.
İran ise yabancı askeri varlığı kendi ulusal güvenliği açısından tehdit olarak değerlendiriyor; bölgesel caydırıcılık kapasitesini korumayı ve dış baskılara karşı savunma kabiliyetini sürdürmeyi stratejik bir zorunluluk olarak kabul ediyor.
Uluslararası güvenlik uzmanlarına göre, bu temel görüş ayrılıkları giderilmeden sağlanacak herhangi bir ateşkes veya geçici uzlaşının kalıcı bir barış anlaşmasına dönüşmesi oldukça güç görünüyor. Çünkü taraflar açısından söz konusu başlıklar, yalnızca müzakere edilebilir siyasi talepler değil; ulusal güvenlik stratejilerinin ve uzun vadeli dış politika hedeflerinin merkezinde yer alan vazgeçilmez ilkeler olarak değerlendiriliyor.
Güven Eksikliği Ateşkesi Zayıflatıyor
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) raporları, İran’ın nükleer faaliyetlerine ilişkin teknik tartışmaların devam ettiğini ortaya koyarken, ABD tarafı doğrulanabilir denetim mekanizmalarının güçlendirilmesini talep ediyor.
Tahran ise geçmiş deneyimlere işaret ederek, yaptırımlar kaldırılmadan yeni tavizler vermenin siyasi açıdan sürdürülebilir olmadığını savunuyor.
Uzmanlara göre onlarca yıla yayılan karşılıklı güvensizlik, tarafların en küçük askeri olayı bile potansiyel bir saldırının başlangıcı olarak değerlendirmesine neden oluyor.
Bu durum kriz yönetimini zorlaştırırken yanlış hesaplama riskini de artırıyor.
Uluslararası güvenlik çevrelerinde giderek güçlenen değerlendirme, Washington ile Tahran arasındaki ilişkinin klasik bir savaş-barış ikileminden çok, sürekli yönetilmeye çalışılan kronik bir kriz niteliği taşıdığı yönünde.
Uluslararası Kriz Grubu, RAND Corporation ve Carnegie Endowment uzmanlarına göre mevcut koşullarda kısa süreli gerilimi düşüren diplomatik girişimler mümkün olsa da, Hürmüz Boğazı’nın statüsü, nükleer program, ekonomik yaptırımlar, balistik füze kapasitesi ve bölgesel güvenlik mimarisi gibi temel anlaşmazlıklar çözülmeden kalıcı bir barışın tesis edilmesi oldukça zor görünüyor.
Bu nedenle son ateşkes girişimi, taraflar arasındaki güven bunalımını sona erdiren bir dönüm noktası olmaktan ziyade, Ortadoğu’da uzun süredir devam eden güç mücadelesinin yeni bir evresini temsil ediyor. Diplomasi, çatışmayı tamamen bitirmekten çok, daha büyük bir bölgesel savaşı geciktiren kırılgan bir denge unsuru olarak varlığını sürdürüyor.





























