Evrenin En Eski Yıldızları Samanyolu’nun Halesinde Keşfedildi

Bilim insanları, Samanyolu’nu halesinde galaksilerin şekillendiği ilk döneme ait 3 yıldızı keşfetti. Dünya’dan 30 bin ışıkyılı uzaklıkta olan yıldızların yaklaşık 12 ila 13 milyar yaşında olduğu tahmin ediliyor.

Bu yıldızların bir zamanlar kendi galaksilerine sahip olduğunu, daha sonra genişleyen Samanyolu Galaksisi tarafından emdiğine inanan bilim insanları, bu yıldızlardan daha fazla olabileceğini ifade ediyorlar.

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden (MIT) araştırmacı ve öğrenciler, Büyük Patlama’dan kısa süre sonra oluşan eski yıldızları ararken Las Campanas Gözlemevi’ne ait Magellan Kil Teleskobu’nun verilerinden yararlandı.

Bilim insanları, yıldızların içerdiği elementlere baktıktan sonra teleskobun 10 yıl önce gözlemlediği üç yıldızın kriterlerine uyduğunu fark etti. Evren ilk zamanlarında büyük ölçüde hidrojen ve helyumdan oluştuğu için bu dönemde meydana gelen yıldızlar stronsiyum ve baryum gibi metalleri çok düşük miktarda barındırıyor.

İlk yıldızların, yaklaşık 13,8 milyar yaşındaki evren 100 milyon yaşındayken oluştuğu düşünülüyor. Araştırma ekibi, bu elementleri düşük miktarda içeren üç yıldızın 12 ila 13 milyar yaşında olduğu sonucuna vardı.

Galaksinin çevresindeki yıldız kümesini ifade eden Samanyolu halesindeki bu yıldızlar, Dünya’ya 30 bin ışık yılı uzakta bulunduğundan nispeten yakın kabul ediliyor.

Bulgularını Monthly Notices of the Royal Astronomical Society adlı hakemli dergide dün yayımlayan ekip, yıldızların ilginç bir özelliğini de fark etti.

Metal bakımından fakir bu eski yıldızlar, haledeki diğer yıldızların tersi yönünde hareket ediyordu. Araştırmacılar bunun, üç gökcisminin başka bir galaksiden gelmesinden kaynaklandığını düşünüyor.

Araştırmanın ortak yazarı Anna Frebel, bu bulguyu şöyle açıklıyor: Yıldızların ekibin geri kalanına göre yanlış yöne gitmesinin tek yolu, yanlış yönde fırlatılmaları.

Bilim insanları hem metal miktarı hem de yanlış yönde gitmelerinden dolayı yıldızların bir zamanlar cüce galaksilerin parçası olduğu görüşünde. Samanyolu’na rasgele açılarla giren farklı galaksiler, geride bu üç yıldızı bırakmış olabilir. Milyarlarca yıl geçmesine karşın yönlerini değiştirmeyen bu yıldızlar çok hızlı hareket ediyor.

Haledeki diğer eski yıldızların da böyle bir davranış sergileyip sergilemediğini merak eden araştırmacılar, akışın tersi yönde ilerliyor gibi görünen 65 yıldız daha buldu. Daha önce gözlemlenen bu yıldızlar da stronsiyum ve baryumu çok düşük miktarlarda içeriyordu.

MIT’den astrofizikçi Frebel “İlginç bir şekilde hepsi epey hızlı; saniyede yüzlerce kilometre hızla yanlış yöne gidiyorlar” diyerek şöyle ekliyor: Kaçıyorlar! Bu durumun nedenini bilmiyoruz fakat bulmacanın bu parçasına ihtiyacımız vardı ve başladığımızda bunu pek tahmin edememiştim.

Bilim insanları Samanyolu’nda benzer özelliklere sahip yıldızları araştırmaya devam etmeyi planlıyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Bilim İnsanları, Var Olmaması Gereken Devasa Bir Gezegen Keşfetti

Bilim insanları, teknik olarak var olmaması gereken devasa boyutta bir gezegen keşfetti. Yıldızının etrafında hızla dönen gezegen, her 3,7 Dünya gününde bir yörüngesini tamamlıyor.

Pensilvanya Eyalet Üniversitesi’nden Suvrath Mahadevan, “Bu keşif, evren hakkında ne kadar az şey bildiğimizi vurguluyor” dedi ve ekledi: Bu kadar düşük kütleli bir yıldızın etrafında bu kadar büyük bir gezegen beklemezdik.

Independent Türkçe’de yer alan habere göre; Bilim insanları devasa bir gezegen buldu; bu gezegen o kadar büyük ki var olmaması gerekiyordu.

Onu bulan araştırmacılara göre, gezegen yıldızına göre çok büyük görünüyor ve bu nedenle gezegenlerin ve gezegen sistemlerinin nasıl oluştuğuna dair anlayışımızı sorgulamaya neden oluyor.

Gezegen, Dünya’dan 13 kat daha büyük. Güneşimizden 9 kat daha küçük bir yıldızın etrafında dönüyor. Dolayısıyla ikisi arasındaki oran, Dünya ve Güneşimiz arasındakinden 100 kat daha fazla.

İlk kez bu kadar yüksek kütleli bir gezegen, bu kadar düşük kütleli bir yıldızın yörüngesinde görülüyor. Aradaki fark o kadar büyük ki bilim insanları böyle bir gezegenin var olamayacağını düşünüyordu.

Pensilvanya Eyalet Üniversitesi’nden Suvrath Mahadevan, “Bu keşif, evren hakkında ne kadar az şey bildiğimizi vurguluyor” dedi ve ekledi: Bu kadar düşük kütleli bir yıldızın etrafında bu kadar büyük bir gezegen beklemezdik.

Yıldızlar büyük gaz ve toz bulutlarından oluştuğunda, bu malzeme yıldızın etrafında dönen bir disk olarak yıldızla birlikte kalır. Sonrasında bu ekstra maddeden gezegenler oluşup devamında bizimki gibi bir gezegen sistemi kurulabilir.

Ancak bilim, yeni makaledeki LHS 3154 diye bilinen yıldızın etrafındaki diskin, bu kadar büyük bir gezegen oluşturmak için yeterli malzemeye sahip olamayacağını öne sürüyor.

Mahadevan, “LHS 3154 adlı düşük kütleli yıldızın etrafındaki gezegen oluşturan diskin bu gezegeni oluşturmak için yeterli katı kütleye sahip olması beklenmiyordu” dedi.

Ancak orada olduğu için, şimdi gezegenlerin ve yıldızların nasıl oluştuğuna dair anlayışımızı yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor.

Bulgu, Science’da yayımlanan “Çok düşük kütleli bir yıldızın yakın yörüngesinde bulunan Neptün kütleli bir ötegezen, oluşum modellerine meydan okuyor” (A Neptune-mass exoplanet in close orbit around a very low mass star challenges formation models) başlıklı yeni bir makalede bildirildi.

Paylaşın

Çöken İki Yıldız Çarpışması, Dünya’da Kitlesel Yok Oluşa Yol Açabilir

Yeni bir çalışma, Samanyolu Galaksisi’nde çöken iki yıldız arasında yaşanabilecek bir çarpışmanın, Dünya’nın koruyucu ozon tabakasını sıyırabileceğini ve gezegendeki tüm yaşam formlarının kitlesel yok oluşuna neden olabileceğini ileri sürdü.

Aralarında ABD’deki Illinois Urbana-Champaign Üniversitesi’nden isimlerin de bulunduğu bilim insanları, böyle bir patlamanın Dünya’ya yakın bir yerde meydana gelmesi halinde gezegendeki yaşam için tehlike oluşturabileceğini söylüyor.

Samanyolu Galaksisi’nde çöken iki yıldız arasında meydana gelebilecek çok nadir bir çarpışmanın, Dünya’nın koruyucu ozon tabakasını kaldırarak gezegendeki tüm yaşam formlarının kitlesel yok oluşuna yol açabileceği yeni bir araştırmada öne sürüldü.

Bu zamana kadar gökbilimciler, kilonova diye bilinen bu tür nötron yıldızı çarpışma olaylarından sadece birkaçını gözlemleyebildi. Aralarında ABD’deki Illinois Urbana-Champaign Üniversitesi’nden isimlerin de bulunduğu bilim insanları, böyle bir patlamanın Dünya’ya yakın bir yerde meydana gelmesi halinde gezegendeki yaşam için tehlike oluşturabileceğini söylüyor.

Henüz hakem denetiminden geçmeyen ve ArXiv ön baskı sunucusunda yayımlanan araştırma, bu yıldız çarpışma olaylarının yakınındaki başka dünyalarda yaşamın devam etme ihtimalini belirlemeye katkı sunabilir.

Bilim insanlarına göre, bu tür yıldız çarpışmalarından kaynaklanan en büyük tehdit, gama ışınları ve ürettikleri X ışını artçı ışımasının da aralarında yer aldığı radyasyon patlaması. Araştırmacılar çalışmada şöyle yazdı: Bu kaynaklardan gelen iyonlaştırıcı radyasyon, çok yakın olduğunda Dünya benzeri gezegenlerdeki yaşam için tehlike yaratabilir.

Bilim insanları, tespit edilen ilk nötron yıldızı çarpışmasından (GW170817 adlı yıldız olayı) bildiklerimizin analizine dayanarak bu olayların Dünya’yı etkileme olasılıklarını inceledi. Araştırmacılar böyle bir patlamanın yaklaşık 297 ışık yılı (97 parsek) gibi dar bir aralığında yer alan bütün canlıların güçlü gama radyasyonuyla yanabileceğini söylüyor.

Bilim insanları, eğer Dünya böyle bir bölgede olsaydı radyasyonun Dünya’nın stratosferik ozonunu kaldırabileceğini ve bunun düzelmesinin de birkaç yıl alabileceğini belirtiyor.

Araştırmacılar kilonovanın artçı ışımasından kaynaklanan X ışınları, gama ışını salımlarına kıyasla daha uzun süre dayanma eğiliminde olduğundan daha ölümcül olabileceğini söylerken, bunların yaşamı yok edici etkilerinin yaklaşık 16 ışık yılı içinde gerçekleşeceğini de ekliyor.

Bilim insanları, “Temel kilonova parametreleri için artçı ışımadan kaynaklanan X ışını salımının ~5 pc’ye kadar ölümcül olabileceğini ve eksen dışı gama ışını salımının ~4 pc’ye kadar bir aralığı tehdit edebileceğini görüyoruz” diye belirtiyor: En büyük tehdit, patlamadan yıllar sonra, kilonova patlamasıyla hızlanan ve ~11 pc’ye kadarki mesafelerde ölümcül olabilen kozmik ışınlardan geliyor.

Öte yandan çalışmada, bulguların “kayda değer belirsizlikler” taşıdığı belirtilerek “görüş açısı, fırlatılan kütle ve patlamanın enerjisine” bağlı olduğuna dair uyarıda bulunuluyor. Ayrıca araştırmacılar, kilonova olaylarının nadirliği nedeniyle bu tür yıldız çarpışmalarının “Dünya’daki yaşama önemli tehditler yaratmadığını” söylüyor.

Araştırmacılar şöyle belirtiyor: İkili nötron yıldızı birleşmelerinin nadirliğinin küçük bir öldürücülük aralığıyla birleşmesi, muhtemelen Dünya’daki yaşam için önemli bir tehdit yaratmadığı anlamına geliyor… Güneş’in bulunduğu yerdeki ölümcül birleşmelerin ortalama tekrarlanma süresinin Evren’in yaşından çok daha büyük olduğunu bulduk.

Bilim insanları, “Öte yandan hiçbir zaman kitlesel yok oluşa yol açmasa bile, yakınlardaki bir kilonova olayı Dünya’dan görülebilir. Muhtemelen birleşmeden kısa süre sonra teknolojide bozulma yaratacak ve gökyüzünde bir aydan fazla parlak kalacaktır” diyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Kara Delikler Yıldızları Parça Parça Yutuyor!

Çekim alanı her türlü maddesel oluşumun ve ışınımın kendisinden kaçmasına izin vermeyecek derecede güçlü olan kara deliklerin, yıldızları parça parça yuttuğu ortaya çıktı.

Bazı galaksiler güneşlerinin kütlesinden yüz milyonlarca kat büyük süper kütleli kara delikler barındırıyor.

Kara delikler genellikle yakınlarından geçen yıldızları bir nefeste yutan ve devasa çekim güçleriyle onları yok eden obur gök cisimleri olarak bilinir. Ancak araştırmalar kara deliklerin yılzdızları parça parça yuttuğunu ortaya koyuyor.

Araştırmacılar, bir galaksinin merkezindeki süper kütleli bir kara deliğin, Güneş’e benzer büyüklük ve yapıdaki bir yıldızdan lokmalar kopardığını gözlemledi. Ayrıca yıldız her seferinde kara deliğin uzun oval yörüngesinin yakınından geçtikçe Dünya’nın kütlesinin üç katına eşit madde tükettiği görüldü.

Araştırmacıların gözlemlediği spiral şeklindeki bir galaksinin merkezindeki yıldız, güneş sistemimizden yaklaşık 520 milyon yıl ötede bulunuyor. Bir ışık yılı, ışığın bir yılda katettiği 9,5 trilyon kilometrelik mesafeye denk geliyor.

Yeni çalışmada bilim insanları tarafından kullanılan verilerin çoğu Amerikan Havacılık ve Uzay Ajansı’nın (NASA) Dünya’nın yörüngesindeki Neil Gehrels Swift Gözlemevi’nden geldi.

Yıldız kara deliğin yörüngesinde her 20-30 günde bir dönüyor. Yıldız, yörüngesinin ucunda her geçişinde atmosferinden madde emmesine olanak verecek, ancak parçalanmasına neden olmayacak kadar kara deliğin yakınından geçiyor, ya da birleşiyor. Böyle bir olay “tekrarlayan kısmi gelgit bozulması” olarak adlandırılıyor.

Uzay gözlemevinin tespitlerine göre, yıldızın kara deliğin içine düşen maddesi yaklaşık 3,6 milyon Fahrenheit (2 milyon santigrat derece) dereceye kadar ısınarak muazzam miktarda X-ışını açığa çıkarıyor.

Nature Astronomy dergisinde bu hafta yayınlanan çalışmanın yazarlarından astrofizikçi Rob Eyles-Ferris’e göre, yıldızın yörüngesi yavaş yavaş azalacak ve bu durum süper kütleli kara deliğin yıldızı tamamen dağılmasına olanak verecek mesafeye yakınlaşıncaya kadar devam edecek. Eyles-Ferris bu sürecin yıllar, hatta on yıllar ya da yüzyıllar alabileceğini de sözlerine ekledi.

Gözlemlenen kara deliğin Güneş’ten yüzlerce kat büyük bir kütlesi olduğu tahmin ediliyor. Işığın bile kaçamayacağı kadar güçlü yerçekimine sahip olağanüstü yoğun gök cisimleri olan kara delikler söz konusu olduğunda, bunun nispeten küçük olduğu söylenebilir.

Örneğin, bizim galaksimizin merkezindeki Sagittarius A adlı süper kütleli kara delik, Güneş’in kütlesinden yaklaşık dört milyon kat büyük. Diğer bazı galaksiler de güneşlerinin kütlesinden yüz milyonlarca kat büyük süper kütleli kara delikler barındırıyor.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Dikkat Çeken Keşif: İki Yüzlü Yıldız

Kendiliğinden oluşan iki yüzlü bir yıldız ilk kez görüntülendi. İki yüzlü olduğu olduğu için yıldıza ‘Janus’ adı verildi. Mitolojik bir varlık olan geçişlerin tanrısı Janus’un da çift yüzü bulunuyor.

Janus, ilk olarak Caltech’in San Diego yakınlarındaki Palomar Gözlemevi’nden her gece gökyüzünü tarayan bir araç olan Zwicky Transient Facility (ZTF) tarafından keşfedildi.

NTV’nin aktardığına göre, ABD’de yer alan Caltech’te astrofizikçi olan ve Nature dergisinde yayımlanan çalışmayı yöneten Dr. Ilaria Caiazzo, “Beyaz cücenin yüzeyi bir taraftan diğerine tamamen değişiyor. Görüntülerini insanlara gösterdiğimde çok şaşırıyorlar” diye konuştu.

Caiazzo, bu esnada beyaz cüceleri araştırdığını Janus’un parlaklığındaki hızlı değişimlerin kendisini ona yönlendirdiğini söyledi. Caiazzo’nun daha sonraki gözlemleri Janus’un her 15 dakikada bir kendi ekseni etrafında döndüğünü ortaya çıkardı. Bir yıldızın kimyasal yapısını açığa çıkaran spektrometri ölçümleri ise yıldızın bir tarafının neredeyse tamamen hidrojen, diğer tarafının ise neredeyse tamamen helyum içerdiğini gösterdi.

Beyaz cüce nasıl oluşuyor? Diğer taraftan Caiazzo, Janus’un helyum tarafının Güneş gibi yamalı bir görünüme, hidrojen tarafının ise pürüzsüz bir görüneme sahip olduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı:

“Janus’un dış yüzeyi dönen gazdan oluştuğu için yıldızın iki yüzlü doğasını açıklamak zordur. Janus’un beyaz cüce evrimi sırasında meydana geldiği tahmin edilen nadir bir geçişte olabilir. Beyaz cüceler bir zamanlar Güneş gibi olan yıldızların kaynayan kalıntılarıdır. Yıldızlar yaşlandıkça şişerek kırmızı devlere dönüşürler. Sonunda, kabarık dış malzeme havaya uçar ve çekirdek büzülerek yoğun, ateşli, sıcak bir beyaz cüceye dönüşür ve kabaca Güneş’in kütlesine sahip olmasına rağmen sadece Dünya büyüklüğünde olur.”

Caiazzo, yıldızın yoğun çekim alanı daha ağır elementlerin çekirdeğe batmasına ve daha hafif elementlerin yüzmesine neden olarak helyumdan oluşan iki katmanlı bir atmosfer oluşturduğunu ve bunun üzerinde ince bir hidrojen tabakası (en hafif element) görüleceğini belirtti.

Caiazzo, sözlerine şöyle devam etti: “Yıldız yaklaşık 30 bin derecenin altında soğuduğunda, daha kalın olan helyum tabakası kabarcıklanmaya başlar ve dıştaki hidrojen tabakasının karışmasına, seyrelmesine ve gözden kaybolmasına neden olur. Beyaz cücelerin hepsi değil ama bazıları yüzeylerinde hidrojen baskınlığından helyum baskınlığına geçiş yapıyor. Muhtemelen böyle bir beyaz cüceyi hareket halinde yakalamış olabiliriz.”

Paylaşın

“Yasak” Bir Gezegen Keşfedildi

Bilim insanları dikkat çeken bir keşfe imza attı. “Yasak” bir dünyaya sahip bir gezegen sistemi bulundu. Bilim insanları gezegene, yörüngesinde döndüğü yıldıza ithafen TOI 5205b adını verdi. 

Bilim insanları bu tür gezegenlerin oluşumına dair anlatıyı yeniden yazabilecek “yasak” bir dünyaya sahip bir gezegen sistemi buldu.

Gezegen, bizim Jüpiter’imize benzeyen büyük, gaz devi bir gezegene sahip. Ancak yıldızı, Jüpiter’in sadece 4 katı büyüklüğünde bir kırmızı cüce.

Bilim insanları daha önce bu kadar küçük bir yıldızın bu kadar büyük, gazlı bir gezegene ev sahipliği yapmasının muhtemel olmadığını düşünüyordu.

Araştırmayı yöneten, Carnegie Bilim Enstitüsü’nden Shubham Kanodia, “Ev sahibi yıldız TOI-5205, Jüpiter’den sadece 4 kat kadar büyük ama bir şekilde Jüpiter büyüklüğünde bir gezegen oluşturmayı başarması son derece şaşırtıcı!” diyor.

Bu tür M-tipi cüce yıldızların etrafında daha önce de gaz devleri oluşmuştu. Ama yeni keşfedilen yıldız daha genç ve daha düşük kütleye sahip.

Bilim insanları gezegene, yörüngesinde döndüğü yıldıza ithafen TOI 5205b adını verdi.

Kanodia, “TOI-5205b’nin varlığı, bu gezegenlerin doğduğu diskler hakkında bildiklerimizi derinleştiriyor” diyor.

Başlangıçta diskte ilk çekirdeği meydana getirmek için yeterli kayalık malzeme yoksa, o zaman gaz devi gezegen meydana gelemez. Ve sonunda eğer disk muazzam çekirdek oluşmadan önce buharlaşırsa, o zaman da gaz devi gezegen meydana gelemez. Yine de TOI-5205b bu bariyerlere rağmen oluştu.

Gezegen oluşumuna ilişkin mevcut nominal anlayışımıza göre TOI-5205b var olmamalı; o bir “yasak” gezegen.

TOI 5205b, muhtemel bir gezegen olarak ilk kez NASA’nın Geçiş Halindeki Ötegezegen Araştırma Uydusu, yani TESS tarafından tespit edildi. TESS, “geçiş” diye bilinen ve gezegenler yıldızlarının önünden geçerken meydana gelen ışık azalmasına dair bir belirti arıyor. TOI 5205b, gezegen ve yıldızın nispeten benzer olan boyutları nedeniyle dikkat çekiciydi. Bu, ışığın yaklaşık yüzde 7’sini engellediği ve bilinen en büyük geçişlerden biri olduğu anlamına geliyor.

Ardından daha fazla teleskopla inceleme yapan bilim insanları, bunun bir gezegen olduğunu ve imkansız olduğu düşünülen bir boyutta göründüğünü doğruladı.

Araştırmacılar halihazırda NASA’nın kısa süre önce fırlatılan James Webb Uzay Teleskobu’nu kullanarak bu dünya üzerinde daha fazla araştırma yapmayı umuyor. Geçişin çok büyük olması, bu gözlemlerin özellikle verimli olacağı ve bileşiminin yanı sıra doğumunun olağandışı öyküsüne de ışık tutacağı anlamına geliyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Kara Delik, Şanssız Yıldızı “Donut” Şekline Getirdi

ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) tarafından 24 Nisan 1990’da Dünya yörüngesine fırlatılan Hubble Uzay Teleskobu, bir karadeliğin bir yıldızı “donut” haline getirip yiyişini kaydetti.

Bu, evrendeki en şiddetli ve en uç noktadaki süreçlerden biri: Bir yıldız bir karadeliğe çok yaklaştığında karadelik onu yırtarak bir yandan yıldızı yerken bir yandan radyasyon kusar. Bu, “gelgit bozulma olayı” diye bilinir.

Bilim insanları yıldızın yendiği son anları kaydetmek için bu süreci gerçekleştiği sırada Hubble Uzay Teleskobu’nu kullanarak izledi.

Araştırmacılar bu ve benzeri gözlemleri, bir yıldız sonsuz derinliğe düşerek böyle parçalandığında ne yaşandığını daha iyi anlamak için kullanmayı umuyor.

NASA’nın Hubble Uzay Teleskobu, yeni örnek neredeyse 300 milyon ışık yılı uzakta olduğu için süreci gerçekleşirken göremiyor. Fakat bu olay gerçekleştiğinde dışarı atılan ışığı görebilen bilim insanları, bu ışığı yıldıza ne olduğuna dair ipuçları elde etmek için inceleyebilir.

Araştırmacılar karadeliklerin etrafındaki gelgit bozulma olaylarının birçok örneğini gördü. Bu örneklerden yaklaşık 100 tanesi uzayda, çeşitli teleskoplar kullanılarak belgelendi.

Ancak son çalışmada olduğu gibi, bu gelgit olaylarını ultraviyole ışık kullanarak görmek çok daha sıradışı. Enkaza ne olduğuna ve onu açığa çıkaran karadeliğe dair açıklama sunabileceği için bu ışık faydalı.

Gökbilimciler baktıkları ışığın, bir zamanlar yıldızı oluşturan çok parlak, donut şeklindeki bir gaz halkasından geldiğini düşünüyor. Güneş sistemimiz büyüklüğündeki bu alan, merkezindeki bir karadeliğin etrafında dönüyor.

Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi’nden Peter Maksym yaptığı açıklamada, “O donut’ın kenarında bir yere bakıyoruz. Karadelikten bize doğru saatte 20 milyon mil (yaklaşık 32 milyon km yani ışık hızının yüzde üçü) hızla yansıtılan, yüzeyin üstünü süpüren bir yıldız rüzgarı görüyoruz” dedi:

Bu olayı hâlâ anlamaya çalışıyoruz. Yıldızı parçalıyoruz ve sonra karadeliğe doğru ilerleyen bu maddeyi elde ediyoruz. Böylece neler olup bittiğini bildiğimizi düşündüğümüz modeller elde ediyoruz ve sonra gerçekten bu şeyi görüyoruz. Burası bilim insanları için heyecan verici bir yer: Tam da bilinen ve bilinmeyenin kesiştiği arayüz.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Samanyolu Galaksisi’nin ‘En Yaşlı’ Yıldızı Keşfedildi

Dünya’nın da içinde yer aldığı Güneş Sistemi’ni kapsayan Samanyolu Galaksisi’nin en eski yıldız sistemi keşfedildi. Warwick Üniversitesi öncülüğündeki gökbilimciler galaksimizde, yörüngesindeki gezegenlerden enkaz toplayan en eski yıldızı tespit etti ve bu yıldız, Samanyolu’nda keşfedilen en eski kayalık ve buzlu gezegen sistemlerinden biri oldu.

Bilim insanlarının ulaştığı bulgular 5 Kasım günü Royal Astronomical Society’nin aylık bülteninde yayınlandı. Araştırmada, Dünya’ya 90 ışıkyılı mesafedeki soluk bir beyaz cücenin ve yörüngedeki gezegen sisteminin kalıntılarının 10 milyar yıldan daha yaşlı olduğu sonucuna varıldı.

Güneşimize benzeyenler de dahil olmak üzere, yıldızların büyük kısmının yazgısı bir beyaz cüceye dönüşmek. Beyaz cüceler, yakıtının tamamını tüketip dış katmanlarını uzaya saçan ve artık bir küçülme ve soğuma sürecinden geçen yıldızlardır. Bu süreç esnasında, yörüngede dolanan gezegenler parçalarına ayrılır ve kimi durumlarda dağılan enkazlar beyaz cücenin yüzeyine çekilerek yok edilir.

Bu araştırma doğrultusunda, Warwick Üniversitesi öncülüğünde çalışan bir astronomi ekibi, Avrupa Uzay Ajansı’na ait GAIA adlı uzay gözlemevince saptanan iki olağandışı beyaz cüceyi modelledi. Araştırma ekibinin daha fazla analize tabi tuttuğu yıldızların her ikisi de gezegen enkazlarıyla kirlenmiş durumda; biri alışılmadık düzeyde mavi, diğeriyse yerel galaktik mahallemizde bugüne dek saptanan en soluk ve en kırmızı yıldız.

Gökbilimciler, “kırmızı” yıldız WDJ2147-4035’in ne kadar sürede soğuduğunu anlamak için GAIA, Karanlık Enerji Araştırması ve Avrupa Güney Gözlemevi’nde bulunan X-Shooter aracından elde edilen spektroskopik ve fotometrik verileri kullanarak, yıldızın yaklaşık 10,7 milyar yaşında olduğunu ve 10,2 milyar yılını bir beyaz cüceye dönüşerek geçirdiğini ortaya çıkardılar.

Spektroskopi, bir yıldızın atmosferinde bulunan elementlerin farklı renklerdeki ışığı ne kadar zaman boyunca emdiğini saptayabilen ve bunların hangi elementler olduğunu ve ne kadarının atmosferde mevcut olduğunu belirlemeye yardım eden, yıldızdan gelen ışığın farklı dalga boylarındaki analizini içerir. Araştırma ekibi, WDJ2147-4035’in spektrumunu inceleyerek, yıldızda biriken sodyum, lityum, potasyum ve geçici olarak tespit edilen karbon metallerinin mevcudiyetini ortaya çıkardı ve bulgular onu şu ana dek keşfedilen en eski metalle kirlenmiş beyaz cüce haline getirdi.

Gezegenlerin evrimine ilişkin yeni bilgilere ulaşıldı

Mavi olan ikinci yıldız WDJ1922+0233, WDJ2147-4035’ten yalnızca biraz daha genç ve Dünya’nın kıtasal kabuğunu andıran bir bileşime sahip olan gezegen kaynaklı enkazlarla kirlenmiş halde. Bilim ekibi, düşük ısıdaki yüzey sıcaklığına karşın WDJ1922+0233’ün mavi renginin, olağandışı helyum-hidrojen karşımı atmosferinden kaynaklandığı neticesine ulaştı.

Diğer yandan, kırmızı olan WDJ2147-4035 yıldızının barındırdığı neredeyse saf haldeki helyum ve yüksek yer çekimli atmosferinde var olan enkaz yıldızın bir beyaz cüceye dönüşümünden sağ kurtulan eski bir gezegen sisteminden geriye kalanlardan oluşuyordu ve gökbilimcilerin, bunun en eski gezegen sistemi olduğu sonucuna varmasına imkân tanıdı.

Warwick Üniversitesi Fizik Bölümü’nde doktora öğrencisi olan araştırma başyazarı Abbigail Elms, şöyle konuştu: “Bu, metalle kirlenmiş haldeki yıldızlar, Dünya’nın eşsiz olmadığını, Dünya’ya benzer gezegensel yapılara sahip başka gezegen sistemleri olduğunu gözler önüne seriyor. Var olan bütün yıldızların yüzde 97’si beyaz cüce haline gelecek ve evrenin her yerinde o denli çoklar ki, özellikle de bu son derece havalı olanları anlamak büyük önem taşıyor. Galaksimizde var olan en eski yıldızlardan meydana gelen soğuk beyaz cüceler, Samanyolu’ndaki en eski yıldızların yörüngesinde dönen gezegen sistemlerinin oluşumu ve evrimine dair bilgi sağlıyor. Geçmişte Samanyolu’nda Dünya’ya benzeyen gezegenlerce kirletilen en eski yıldız kalıntılarını ortaya çıkardık. Bu olayın 10 milyar yıllık bir ölçekte meydana geldiğini ve bu gezegenlerin Dünya oluşmadan çok daha önceleri yok olduğunu düşünmek şaşkınlık verici.”

“Evrenin geçmişine ve geleceğine bakabileceğiz”

Bunun yanı sıra, gökbilimciler, bu metallerin yıldızın çekirdeğinde ne hızla battığını tespit etmek amacıyla yıldızın spektrumlarını da kullanabiliyorlar ve bu, zamanda geriye doğru bakmalarına ve bu metallerin her birinin orijinal gezegen gövdesinde ne oranda bulunduğunu belirlemelerine imkân sağlıyor. Bu materyal düzeylerini, kendi güneş sistemimizde var olan astronomik nesnelerle ve gezegen kaynaklı materyallerinkiyle karşılaştırarak, yıldız henüz ölmeden ve bir beyaz cüceye dönüşmeden önce bu gezegenlerin ne durumda olacağını öngörebiliriz; bununla birlikte, WDJ2147-4035’in durumunda, bunu yapmanın epey zor olduğu kanıtlandı.

Abbigail, “Kızıl yıldız WDJ2147-4035, yığılan gezegensel enkaz lityum ve potasyum açısından zengin olduğu ve kendi güneş sistemimizde bilinen hiçbir şeye benzemediği için hâlâ gizemini koruyor. O, aşırı soğuk yüzey sıcaklığı, onu kirleten metaller, ileri yaşı ve manyetik oluşu onu son derece ender bulunur hale getirdiği için, fazlasıyla ilgi çekici bir beyaz cüce” diyor.

Warwick Üniversitesi Fizik Bölümü’nden Profesör Pier-Emmanuel Tremblay, şu ifadeleri kullanıyor: “Bu yaşlı yıldızlar günümüzden 10 milyar yıldan daha uzun bir süre önce ortaya çıktığında, metaller evrim geçiren yıldızlarda ve devasa yıldız patlamalarında meydana geldiği için, şimdikine kıyasla evren metal bakımından daha fakirdi. Gözlemlenen iki beyaz cüce, Güneş Sistemi’nin meydana geldiği koşullardan farklı, metaller bakımından fakir ve gazlar bakımından zengin olan bir ortamdaki gezegen oluşumuna dair heyecan verici bir bakış imkânı sunuyor.”

(Kaynak: Gazete Duvar)

Paylaşın

En Hafif ‘Nötron Yıldızı’ Keşfedildi

Cüsseli bir yıldızın şiddetli bir süpernova patlamasıyla ölmesinin muhtemel sonuçlarından biri olarak ortaya çıkan nötron yıldızları, bir kara delik kadar olmasa da, aklınıza gelebilecek herhangi bir cisimden çok daha yüksek yoğunluğa sahip olan, sıra dışı gök cisimleridir.

Patlamada kütlesinin çoğunu havaya uçurduktan sonra kalan yıldız çekirdeği, kendi üzerine çöküyor ve bir kara delik veya nötron yıldızı oluşturuyor. Nötron yıldızı genellikle Güneş’in yaklaşık 1,4 katı kütleye sahip ama sadece 9,65 kilometre çapındaki ultra yoğun bir yıldız.

Bilim insanları şimdiye kadarki en hafif nötron yıldızını keşfetti. Bu küçük, son derece yoğun gök cismi, aynı zamanda maddenin çok tuhaf bir halinin varlığını da doğrulayabilir.

Ancak bilim insanları HESS J1731-347 adlı geçmiş bir süpernovanın kalıntılarında bulunan nötron yıldızının kütlesini ölçtü ve pazartesi bilimsel dergi Nature Astronomy’de yayımlanan makalede bu yıldızın Güneş’in kütlesinin yüzde 77’sine sahip olduğunu aktardı. Makalenin yazarlarına göre bu yalnızca keşfedilmiş en hafif nötron yıldızı değil, aynı zamanda “tuhaf yıldız” diye bilinen, egzotik ve şimdiye kadar sadece varsayımsal olan bir yıldız nesnesinin de örneği olabilir.

Tuhaf yıldızlar hem konuşma dilinde hem de teoride isimlerinin hakkını veriyor.

Nötron yıldızlarının devasa ve ölmekte olan bir yıldızın çökmekteki çekirdeğinden oluştuğu sırada son derece sıkıştırıldıkları düşünülüyor. Öyle ki normalde yüklü olan madde bileşenleri (atom çekirdeklerindeki pozitif yüklü protonlar ve her bir atomun çekirdeğinin yörüngesinde dönen negatif yüklü elektronlar), birlikte ezilip negatif yüklü nötron parçacıklarına dönüşüyor.

Ancak teoriye göre, doğru koşullar altında nötron yıldızlarının iç yapıları daha da tuhaflaşabilir.

Bir nötron yıldızının derinliklerindeki maddenin, nötronlar gibi olağan atom altı parçacıklar artık var olmayana kadar sıkıştırılabileceği ve daha yaygın bilinen proton ve nötronları oluşturan, kuarklar diye adlandırılan daha küçük parçacıklara dönüşeceği teorisi mevcut. Kuarklar; yukarı, aşağı, üst, büyülü ve hatta “tuhaf” gibi garip sıfatlara sahip.

Tuhaf kuarklar içeren bir kuark maddesi çekirdeğine sahip nötron yıldızı, “tuhaf yıldız” olarak kabul edilebilir ve teoride tipik nötron yıldızlarından daha düşük kütleye sahip olabilir.

Gökbilimcilerin neyle uğraştığı henüz net değil ve ister tipik bir nötron yıldızı isterse “tuhaf yıldız” olsun, nesneyi incelerken ona dair muhtemelen çok şey öğrenebilirler.

Araştırmacılar, “Tahminimiz, bu nesnenin bilinen en hafif nötron yıldızı veya daha egzotik bir durum denklemine sahip bir ‘tuhaf yıldız’ olduğunu gösteriyor” diye yazdı: Nötron yıldızı maddesine dair standart bir hipotez benimsemek, maddenin hallerine yönelik uyumlu denklemlerin sınırlandırılmasını sağlar.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Büyük Yıldızlar Ölmek Üzereyken ‘Erken Uyarı Sinyali’ Gönderiyor

Süpernova (Enerjisi biten büyük yıldızların şiddetle patlaması durumuna verilen addır.) patlaması geçirerek ölmek üzere olan büyük kütleli yıldızların “erken uyarı sinyali” gönderdiği keşfedildi.

Independent Türkçe’de yer alan habere göre, bilim insanları bir yıldız yaşamının son evresine ulaştığında parıltısının aniden normalden yaklaşık 100 kat daha silikleşeceğini belirtti. Bunun birkaç ay sürdüğünü ve ardından yıldızın öldüğünü ifade ettiler.

Araştırmacılar, bahsedilen karartma etkisinin maddeler aniden ölen yıldızın etrafında birikip ışığı engellediğinde meydana geldiğini söyledi.

Bilim insanları, bu bulgunun gökbilimcilerin yıldızların patlamasını daha sonra fark etmek yerine patlama sürecinde izlemelerine olanak sağlayabileceğini belirtti.

Araştırmacılar, daha önce bu sürecin ne kadar devam ettiğinden emin değildi. Araştırmacılar artık bunun birkaç ay süreceğini söyleyebiliyor ve yıldızların patlamadan önce bu “koza” gibi oluşumla sarıldıklarında nasıl göründüklerini daha iyi anlayabiliyor.

Yoğun materyal, yıldızı neredeyse tamamen gizleyerek spektrumun görünür kısmında 100 kat daha sönük hale getiriyor. Bu, yıldız patlamadan bir gün önce orada olduğunu muhtemelen göremeyeceğiniz anlamına geliyor.

Şu ana kadar süpernovalar gerçekleştikten ancak saatler sonra ayrıntılı gözlemlerini elde edebiliyorduk. Bu erken uyarı sistemiyle onları gerçek zamanlı gözlemlemeye, dünyanın en iyi teleskoplarını haberci yıldızlara yöneltmeye ve gözlerimizin önünde kelimenin tam anlamıyla parçalanmalarını izlemeye hazır olabiliriz.

Yeni bulgular, Royal Astronomical Society’nin Aylık Bildirimleri’nde “Explosion Imminent: the appearance of Red Supergiants at the point of core-collapse” (Patlama Yakın: Kırmızı Üstdevlerin çekirdeğinin çöküş noktasındaki görünümü) başlıklı makalede açıklandı.

Süpernova nedir?

Süpernova, enerjisi biten Büyük Yıldızların şiddetle patlaması durumuna verilen addır. Bir süpernovanın parlaklığı Güneş’in parlaklığının yüz milyon katına varabilir.

Başlangıçta yapısı, iyonize madde olan plazma şeklindeki bir süpernovanın parlaklığını yitirmesi haftalar ya da aylar sürebilir. Bu süre zarfında yaydığı enerji, Güneş’in 10 milyar yılda yayacağı enerjiden daha fazladır.

Bu patlamalar, maddenin evrende bir noktadan başka noktalara taşınması işine yarar. Patlama sonucunda dağılan yıldız artıklarının, evrenin başka köşelerinde birikerek yeniden yıldızlar ya da yıldız sistemleri oluşturduğu varsayılmaktadır.

Bu varsayıma göre, Güneş, Güneş Sistemi içindeki gezegenler ve bu arada elbette bizim Dünyamız da, çok eski zamanlarda gerçekleşmiş bir süpernova patlamasının sonucunda ortaya çıkmıştır.

Paylaşın