Türkiye – Rusya İlişkileri; Denge Politikasında İbre Kayıyor Mu?

Türkiye’nin geçen hafta İsveç’in NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) üyeliğine ilişkin gösterdiği tutum değişikliği ve ardından Rusya’nın Türkiye’nin arabuluculuğunda sağlanan Tahıl Koridoru Anlaşması’ndan çekilmesi Ankara – Moskova ilişkilerini tartışmaya açtı.

Rusya uzmanı Aydın Sezer, Türkiye’nin İsveç için aldığı kararın tam bir onay anlamına gelmediğini ve şu an için “sarı ışık” olarak görülebileceğini belirterek şöyle devam ediyor:

“Bu gelişme ‘Rusya’dan uzaklaşılıyor mu?’ anlamına bence gelmez. Çünkü kıyaslanacak boyutta konular değiller. Rusya’yla iktisadi anlamdaki karşılıklı işbirliği Türkiye’nin hiçbir zaman bozmayı ya da tehlikeye atmayı düşünebileceği bir konu değil. Yazın tam ortasında turizm sezonundasınız. İkincisi de kış geliyor ve siz Rusya’ya en az 12 milyar dolar doğal gaz borcuyla giriyorsunuz.”

Sezer, İsveç’e onay verilmesinin ardındaki görünür nedenin F-16’lar olduğunu, ancak ABD ve Batı’dan beklenen sıcak paranın da önem taşıdığını düşünüyor.

Türkiye’nin eski Moskova Büyükelçisi ve aynı zamanda 2010-2013 arasında NATO Genel Sekreter Yardımcılığı da yapmış olan Hüseyin Diriöz de Türkiye’nin gerek süreçsel olarak Batı ile Rusya gerekse son savaşta Ukrayna ile Rusya arasında izlediği politikalarına atıfla Türkiye’nin aslında tarafsız olmadığı tespitini yapıyor:

“Türkiye, evet, dengeli bir politika izliyor ama bu tarafsız olduğu anlamına gelmez. Çünkü bir NATO ülkesi olan Türkiye taraftır. Dengeli olmak demek tarafsız olmak demek değildir.”

NATO’nun Vilnius zirvesi öncesinde Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Türkiye ziyareti ile başlayan bir dizi adım, geçen haftadan bu yana Türkiye – Rusya ilişkilerinin nereye evrildiği ve ekonomik zorluklar yaşayan Türkiye’nin “Rusya’dan uzaklaşarak daha çok Batı’ya mı yaklaşmak istediği” sorularına yol açtı.

Bazı dış politika uzmanları, Türkiye’nin ekonomik zorlukların da etkisiyle kendisini yavaş yavaş Batı’ya yaklaştırmakta olduğu görüşünde, kimileri de Ankara’nın Batı ile Rusya arasında takip ettiği denge politikasında temel bir değişim beklemiyor.

Ukrayna savaşı nedeniyle Rusya’ya Batı tarafından uygulanan ambargolar ve yaptırımlar Türkiye’yi Rusya’nın gözünde önemli bir pozisyona getirmiş, Batı ülkeleri ve Batılı örgütlerden istediğini alamadığını düşünen Ankara da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e yaklaşmıştı. Savaşın ardından denge politikası gözeteceği mesajını veren Ankara, BM Güvenlik Konseyi kararı olmadıkça yaptırımlara uymayacağını açıklamış, Tahıl Koridoru Anlaşması’nda da etkin rol üstlenerek iki tarafla da konuşabilen ülke konumunu sürdürmeye çalışmıştı. Hatta Türkiye’deki seçim sürecinde Rusya’nın yaptığı bazı jestler Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a destek olarak da yorumlandı.

İsveç’in üyeliğine onayın etkisi ne olabilir?

Ancak Türkiye’nin geçen hafta İsveç’in NATO üyeliğine ilişkin gösterdiği tutum değişikliği ve ardındanRusya’nın Türkiye’nin arabuluculuğunda sağlanan Tahıl Koridoru Anlaşması’ndan çekilmesi Ankara – Moskova ilişkilerini tartışmaya açtı.

NATO’nun geçen hafta yapılan Vilnius zirvesinde Türkiye, son 15 aydır üye olmaya çalışan İsveç’e yeşil ya da Sezer’e göre “sarı ışık” yakarken TBMM’den onayın geçmesi için İsveç’in şartları yerine getirmesini ve Avrupa Birliği (AB) kurumlarının da bazı adımlar atmasını talep etti. İttifak başkentlerinde zirvenin ilk birkaç gününde heyecanla karşılanan bu onay, TBMM sürecinin en iyi ihtimalle Ekim ayına bırakılmasıyla yerini tanıdık bir belirsizliğe bıraktı.

Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov ise zirvenin ardından “Türkiye’nin NATO’ya karşı yükümlülükleri var, bu konuda hayal görmüyoruz. Türkiye ile farklılıklarımız var aynı zamanda ortak çıkarlarımız da var. Moskova, Ankara ile ilişkilerini geliştirmeye daha da istekli” şeklinde bir açıklama yaptı.

Rusya’nın Türkiye’nin bu adımını olumsuz açıdan değerlendirmeyeceğini düşünen Rusya uzmanı Aydın Sezer, Rusya’nın gelişmelerden faydalanacağını söylüyor:

“Bilakis Türkiye’nin NATO’yla ilişkileri ne kadar güçlü olursa Rusya bundan o kadar fayda elde eder. Çünkü Türkiye her zaman NATO içerisinde sorun çıkartma potansiyeli olan bir ülke. S-400’den tutun, İsveç’in üyeliğinin geciktirilmesine kadar.”

Sezer, Türkiye’nin İsveç için aldığı kararın tam bir onay anlamına gelmediğini ve şu an için “sarı ışık” olarak görülebileceğini belirterek şöyle devam ediyor:

“Bu gelişme ‘Rusya’dan uzaklaşılıyor mu?’ anlamına bence gelmez. Çünkü kıyaslanacak boyutta konular değiller. Rusya’yla iktisadi anlamdaki karşılıklı işbirliği Türkiye’nin hiçbir zaman bozmayı ya da tehlikeye atmayı düşünebileceği bir konu değil. Yazın tam ortasında turizm sezonundasınız. İkincisi de kış geliyor ve siz Rusya’ya en az 12 milyar dolar doğal gaz borcuyla giriyorsunuz.”

Sezer, İsveç’e onay verilmesinin ardındaki görünür nedenin F-16’lar olduğunu, ancak ABD ve Batı’dan beklenen sıcak paranın da önem taşıdığını düşünüyor.

Türkiye’nin eski Moskova Büyükelçisi ve aynı zamanda 2010-2013 arasında NATO Genel Sekreter Yardımcılığı da yapmış olan Hüseyin Diriöz de Türkiye’nin gerek süreçsel olarak Batı ile Rusya gerekse son savaşta Ukrayna ile Rusya arasında izlediği politikalarına atıfla Türkiye’nin aslında tarafsız olmadığı tespitini yapıyor:

“Türkiye, evet, dengeli bir politika izliyor ama bu tarafsız olduğu anlamına gelmez. Çünkü bir NATO ülkesi olan Türkiye taraftır. Dengeli olmak demek tarafsız olmak demek değildir.”

DW Türkçe’den Gülsen Solaker’e konuşan Diriöz, Türkiye’nin NATO ile ilişkilerine ve eskiden Sovyetler Birliği ardından Rusya ile kurduğu denge tarihsel perspektiften bakıldığı zaman 1960’lardan sonra dış politikanın çeşitlendirildiğini ancak temel ayağın her zaman için sağlam şekilde Batı ve kurumları üstünde olduğuna işaret ediyor.

Diriöz, 1970’lerden ve özellikle de Kıbrıs harekâtından sonra konulan ambargoyla Sovyetlerle ilişkilerin geliştiğini ve Türkiye’nin de Almanya, Fransa, İtalya gibi o dönemde Batı içinde olan ama Sovyetlerle ilişkilerde daha rahat olan ülkeler arasında yer aldığını anımsatıyor.

Diriöz, NATO’nun Vilnius zirvesinde İsveç’in katılımı ile ilgili verilen onayın da Türkiye’nin temelde ayağının nereye bastığının görülmesi açısından önemli olduğunu ifade ediyor:

“Bazı uluslararası analistler, Batı’nın Suudi Arabistan ile ilişkisini ‘contractual’ yani ‘parça başı’ olarak tanımlar. Bizim Batı’yla ilişkilerimizin ise Batı’nın Suudi Arabistan’la olan ilişkilerinden farklı olarak aynı zamanda, biraz ortak değerlere dayalı ve ortak geleceğe yönelik olarak görülmesi önem taşır.”

Tahıl Koridoru Anlaşması’nın geleceği

Rusya’nın askıya aldığı ve süresi dolan Tahıl Koridoru Anlaşması’nın uzatılması için uluslararası toplumdan çağrılar birbiri ardına gelirken Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suudi Arabistan ziyareti öncesinde havaalanında yaptığı açıklamada iyimser konuştu ve Putin ile konuyu telefonla görüşeceğini belirtti.

Ancak Rusya uzmanı Aydın Sezer’e göre Erdoğan’ın bu konuda asıl konuşması gereken kişi Putin değil ABD Başkanı Joe Biden ve Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri olmalı. Sezer, Ukrayna ve Rusya ile ayrı ayrı imzalanan ve Ukrayna tahılının dış pazarlara ulaşması protokollerinin uygulaması ile ilgili bir sıkıntı bulunmadığına, asıl sıkıntının Rusya’nın tahıl ve gübre ile ilgili BM’yle imzaladığı anlaşmada çıktığına dikkat çekiyor.

“Bu anlaşmayla Batı ve Birleşmiş Milletler verdiği sözleri yerine getirmedi” diyen Sezer, bu nedenle Erdoğan’ın Rusya ile değil asıl Batı ülkeleri ve BM ile görüşmesi gerektiğini çünkü Putin’in ikna edilecek bir durumu olmadığını belirtiyor.

Öte yandan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın bugün Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdiği açıklandı. Türk Dışişleri’nin açıklamasında Tahıl Anlaşması çerçevesindeki gelişmelerin ele alındığı görüşmede orman yangınlarında kullanılmak üzere Rusya’dan büyük gövdeli bir yangın uçağı temin edilmesinin de gündeme geldiği belirtildi.

Fidan dün gece de BM Genel Sekreteri Antonio Guterres ile yaptığı telefon görüşmesinde tahıl anlaşmasına ilişkin son gelişmeleri ele aldı. Ancak görüşmeye ilişkin detay verilmedi. Ukrayna lideri Zelenskiy ise yaptığı son açıklamada, Tahıl Anlaşması’nın Rusya olmadan da devam edebileceğini belirterek “Ukrayna, BM ve Türkiye gıda koridorunun güvenliğini ve gemi denetimlerini sağlayabilirler” ifadelerini kullandı. Zelenskiy’nin bu önerisine ilişkin Ankara’dan henüz bir değerlendirme gelmedi.

Azov komutanlarının serbest bırakılması

Zelenski’nin ziyareti sırasındaAzov komutanlarının serbest bırakılması da son dönemin önemli gelişmelerinden.

Türkiye, varılan uzlaşma ile kendi topraklarında tutulan, Rusya’nın “savaş suçluları” olarak gördüğü, Ukrayna’nın ise Mariupol kentini savunması nedeniyle çok önem verdiği Azov Taburu’ndan beş komutanı ziyaret sırasında Zelenksiy’e iade etmişti.

Sezer, Rusya için “terörist” olarak tanımlanan bu komutanların teslim edilmesinin ardından Moskova’dan ilk başta bazı serzenişler geldiğini, ancak ertesi günlerde Dışişleri Bakanı Fidan’ın Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov ile yaptığı telefon görüşmesinin ardından bu tepkinin çok sertleşmediğine dikkat çekiyor.

“Resmi düzeyde Rusya bu konuda daha ileri gitmedi. Fakat medyada ve kamuoyunda hâlâ devam eden bir Türkiye karşıtlığı söz konusu” diyen Sezer, Zelenski’nin ziyaretiyle ortaya bir sorun yumağı çıktığını düşünüyor ama bunun çok ciddi hasar bırakmayacağı görüşünde.

Putin Ağustos’ta Türkiye’ye gelir mi?

Erdoğan’ın Ağustos ayı için duyurduğu Putin’in Türkiye ziyaretinin olup olmayacağı da şu an için tam net değil.

Rusya’nın henüz planlanmış bir ziyaret olmadığını söylediğini belirten Sezer, ona gelen duyumlara göre şu an için tüm seçeneklerin masada olduğunu, iki liderin belki üçüncü bir ülkede bir araya gelmesinin de söz konusu olabileceğini belirtiyor.

Paylaşın

Ekonomistler: Enflasyon Ve Dolar Zirve Yapacak

BofA ekonomistleri, Türkiye’de 2023 yıl sonu enflasyon tahmini yüzde 44’ten yüzde 58’e yükseltirken, enflasyonun gelecek mayıs ayında yüzde 65 ile zirve seviyeye ulaşacağını öngördü.

BofA ekonomistleri, yıl sonu Dolar/Türk Lirası tahminini ise 31 lira olarak açıkladı.

Bank of America Securities (BofA) ekonomistleri, Türkiye’ye ilişkin olarak paylaştıkları raporda enflasyon tahminlerini yukarı yönlü revize etti.

Türk Lirası’ndaki değer kaybı, asgari ücretteki yüzde 34’lük artış, ÖTV ve KDV oranlarındaki artış nedeniyle 2023 yıl sonu enflasyon tahmini yüzde 44’ten yüzde 58’e yükseltildi. Enflasyonun gelecek Mayıs ayında yüzde 65 ile zirve seviyeye ulaşacağı öngörüldü.

Bloomberg’te yer alan habere göre, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) beklentilerini de paylaşan ekonomistler, bu hafta 500 baz puana varan bir faiz artışı olabileceğini belirtti.

Raporda, “300 ila 500 baz puan arasında bir artış olabilir. TCMB’nin ekonomiye beklenmeyen bir zarar vermemek için geçişi kademeli olarak yapacağını düşünüyoruz. Faiz artırımlarının ne kadar süreceği belirsiz. Yıl sonunda politika faizinin yüzde 35 seviyesinde olmasını bekliyoruz” ifadelerine yer verildi.

Kurum yıl sonu dolar/TL tahmininin ise 31 TL olduğunu açıkladı.

Döviz kurunda yeri rekor

Öte yandan Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) perşembe günü açıklayacağı faiz kararı öncesinde döviz kurunda yeri rekorlar kaydedildi.

Euro, Türk Lirası (TL) karşısında 30 lirayı aşarken; Dolar kuru da yüzde 2’nin üzerinde yükselerek 26,92 lira ile yeni rekor seviyesine ulaştı. Böylece 28 Mayıs’taki seçimlerin ardından TL’nin dolar karşısındaki değer kaybı yüzde 35’e dayandı. Euro karşısındaki değer kaybı ise yüzde 42 civarında.

Merkez Bankası geçen ay yüzde8,5 olan politika faizini, yüzde 15’e yükseltmişti. Yüksek enflasyon ve aşırı döviz talebine rağmen Türkiye 27 ay boyunca faiz artırma kararına gitmemişti.

Hazine ve Maliye Bakanlığı görevine Mehmet Şimşek’in gelmesiyle “rasyonel politikalara dönüş” mesajı verilirken Merkez Bankası’nın perşembe günü gerçekleştirilecek Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısında faiz artırımına devam etmesi bekleniyor.

Bloomberg’in anketine göre piyasadaki beklenti faizin yüzde 20’ye çıkarılması yönünde. Reuters’ın anketine görede, Merkez Bankası’nın politika faizini bu hafta 500 baz puan artırarak yüzde 20’ye yükseltmesi bekleniyor.

Paylaşın

Dikkat Çeken Rapor: Türkiye, “Çalışanlar İçin En Kötü 10 Ülke” Arasında

Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’nun (ITUC) yayınlandığı raporda, Bangladeş, Belarus, Ekvador, Mısır, Esvatini, Guatemala, Myanmar, Filipinler, Tunus ve Türkiye, çalışanlar için en kötü 10 ülke olarak sıralandı.

Raporda, Türkiye’de işverenlerin “örgütlenmeye çalışan işçileri metodik olarak işten çıkardığı” kaydedildi. Raporda ayrıca, geçtiğimiz yıl Türk Tabipleri Birliği (TTB) Başkanı Şebnem Korur Fincancı’nın hapis cezası alması da yer aldı.

ITUC’nin geleneksel yıllık raporu, 148 ülkede işçi hakları ve çalışma hayatına dair uygulamalara bakılarak hazırlanıyor.

Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’nun (ITUC) 148 ülkeyi kapsayan raporuna göre Türkiye, 2023 yılında “çalışanlar için en kötü 10 ülke” arasında gösterildi.

Raporda, “işçilerin özgürlükleri ve hakları acımasızca saldırıya uğramaya devam etti, polis protestoları bastırdı ve sendika liderleri keyfi olarak tutuklandı” denildi.

Türkiye, Küresel Haklar Endeksi’nde “işçi haklarının garanti altında olmadığı” anlamına gelen 5. grupta yer aldı.

Endekste “Çalışanlar için en kötü 10 ülke” şu şekilde sıralandı: Bangladeş, Belarus, Ekvador, Mısır, Esvatini, Guatemala, Myanmar, Filipinler, Tunus ve Türkiye.

Türkiye, son iki yıl da bu kategoride gösterilmişti. Raporda, Türkiye’de işverenlerin “örgütlenmeye çalışan işçileri metodik olarak işten çıkardığı” kaydedildi.

Raporda 26 Şubat 2023’te ‘yolsuzluğu protesto edenlerin” gözaltına alındığı ifade edildi.

İstanbul’da düzenlenen protesto sırasında gözaltına alınanlar arasında Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Genel Sekreter Yardımcısı Fahrettin Engin Erdoğan, sendika liderleri ve üyeleri olduğu belirtildi.

Raporda, “Protesto, DİSK ve Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) tarafından, ülkedeki son depremin mağdurlarına yardım çabalarını engelleyen yolsuzluk raporları üzerine düzenlendi.” denildi.

“Devlet suçları için bağımsız soruşturma” isteyen ve gözaltına alınan 100’den fazla kişi arasında her iki sendika üyelerinin bulunduğu kaydedildi.

Şebnem Korur Fincancı davası

Raporda, geçtiğimiz yıl Türk Tabipleri Birliği (TTB) Başkanı Şebnem Korur Fincancı’nın hapis cezası alması da yer aldı.

Fincancı’nın “Türkiye’nin Irak’taki askeri operasyonları sırasında kimyasal gaz kullandığı iddialarına ilişkin medyada yer alan yorumları ve bağımsız soruşturma çağrısı nedeniyle” hapsedildiği; duruşmaya gözlemci olarak katılmaya çalışan beş KESK üyesi tutuklandığı ve daha sonra serbest bırakıldığı” belirtildi.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Fincancı’nın görevinden uzaklaştırılmasını talep ettiği hatırlatılan belgede, “Görevden uzaklaştırma, sendikaların kendi faaliyetlerini ve yapılarını örgütleme özgürlüğüne açık ve kabul edilemez bir müdahale olacaktır.” denildi.

Raporda Fincancı için, “işkence karşıtı çalışmalarda onlarca yıllık deneyime sahip bir adli tıp uzmanı. Aktivizmi nedeniyle birçok kez takibata uğradı ve 2016’da bir basın özgürlüğü kampanyasına destek verdiği için tutuklandı.” ifadelerine yer verildi.

“Örgüt propagandası yapmak” suçundan 2 yıl 8 ay 15 gün hapis cezasına çarptırılan Fincancı 2023’ün ocak ayında tahliye edildi.

“Hukukun üstünlüğü ilkesi yok”

ITUC’nin geleneksel yıllık raporu, 148 ülkede işçi hakları ve çalışma hayatına dair uygulamalara bakılarak hazırlanıyor.

Endeks, ülkeleri 1,2,3,4,5 ve 5+ şeklinde gruplara ayırıyor. İşçi hakları açısından en iyi grup 1. En kötü grup ise 5 numara. 5+ ise “hukukun üstünlüğü ilkesi bulunmadığından işçi haklarının güvence altına alınamadığı” ülkeleri gösteriyor. Raporda bu ülkeler arasında Afganistan, Somali, Suriye, Güney Sudan, Suriye, Yemen, Filistin, Burundi, Orta Afrika Cumhuriyeti, Haiti, Libya ve Myanmar bulunuyor.

Endekste, 4. grup “hakların sistematik ihlalini”; 3. grup “hakların düzenli ihlalini”, 2. grup “hakların ihlalinin tekrar edilmesini” ifade ediyor.

Raporda “ara sıra hak ihlallerinin yaşandığı” 1. grupta, Almanya, Avusturya, Danimarka, Finlandiya, İzlanda, İrlanda, İtalya, Norveç, İsveç” sıralanıyor.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Tahıl Koridoru Anlaşması: Rusya Çekildi

Mevcut şartlarda anlaşmaya katılımlarını durdurduklarını, gerekli koşullar sağlanırsa anlaşmaya geri döneceklerini söyleyen Kremlin Sözcüsü Dmitry Peskov, “Anlaşma bugün itibariyle artık yoktur” dedi.

Temmuz 2022’de Birleşmiş Milletler ve Türkiye’nin arabuluculuğundan varılan anlaşma, Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle limanlarda abluka altında olan Ukrayna tahılının güvenli bir şekilde ihraç edilmesini sağlayarak küresel gıda krizini hafifletmeyi amaçlıyordu.

RIA haber ajansı Kremlin’in kararını Türkiye, Ukrayna ve BM’ye bildirdiğini kaydetti.

Anlaşma Rusya’nın Ukrayna işgalinin neden olduğu küresel gıda krizini önlemek için Birleşmiş Milletler ve Türkiye arabuluculuğunda geçen yıl Temmuz ayında imzalanmıştı. Anlaşmayla, çatışmalar nedeniyle Karadeniz üzerinden Ukrayna tahılının dünya piyasalarına güvenli şekilde taşınmasına yeniden başlanması hedefleniyordu.

Birçok kez uzatılmış olan anlaşmanın süresi bugün doluyor. Rusya aylardır anlaşmayı bir kez daha uzatması için gerekli koşulların yerine getirilmediğini kaydediyor.

Rusya, anlaşma kapsamında sözü verilen kendi tahıl ve gübresini ihraç etmesini sağlayacak adımların atılmadığını söylüyor.

Rusya’nın gıda ve gübre ihracatı Batı’nın Ukrayna savaşı nedeniyle uyguladığı yaptırımlardan muaf olsa da Moskova ödeme, lojistik ve sigorta kısıtlamalarının ihracat önünde engel oluşturduğunu belirtiyor.

Moskova’nın temel taleplerinden biri Rus Tarım Bankası Rosselkhozbank’ın SWIFT sistemine yeniden bağlanmasıydı. Banka AB tarafından 2022 yılının Haziran ayında Rusya’nın işgali yüzünden sistemden çıkartılmıştı.

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, geçen hafta Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin’e bir mektup yazarak Karadeniz’den tahıl ihracatına birkaç ay daha izin vererek AB’ye Rosselkhozbank’ın şubesini SWIFT’e bağlamak için zaman tanımasını istediğini aktarmıştı.

Rusya bugün Ukrayna’yı gece saatlerinde Kırım köprüsüne deniz drone’larıyla saldırarak iki kişiyi öldürmekle suçladı.

Erdoğan: Dostum Putin’in…

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise Körfez ülkelerine ziyareti öncesi düzenlediği basın toplantısında, Türkiye’nin temennisinin anlaşmanın devam etmesi olduğunu söyledi.

Erdoğan, “Diplomatik gayretlerimizi yoğunlaştırdık. Bugün yapılan açıklamaya rağmen dostum Putin’in bu insani köprünün devamını istediğine inanıyorum. Bu arada Dışişleri Bakanım muhatabıyla görüşmelerini yapacak. Ben de seyahatten döner dönmez Sayın Putin ile görüşeceğim. Kendisiyle Ağustos ayında Türkiye’de bir araya geldiğimizde tüm bu hususları konuşacağız” dedi.

Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Ayrıca Rus tahıl ve gübresinin sevkinin önünün açılması için nasıl hareket edilmesi gerektiğini de istişare edeceğiz…Temenni ediyorum ki bir mesafe alırız ve aralık vermeden yolumuza devam ederiz. Belki Ağustos ayını beklemeden Sayın Putin ile telefon görüşmesi gerçekleştirerek adımlarımızı atarız.”

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ülkesinin kendi gıda ihracatı ve diğer önemli düzenlemelerin önündeki engellerin kaldırılmasına yönelik sözlerin tutulmadığını söylemiş ve anlaşmadan çekilebileceklerinin sinyalini vermişti.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise Cuma günü Putin ile telefon görüşmesi sonrası yaptığı açıklamada, anlaşmanın yeniden uzatılacağına inandığını söylemişti.

Paylaşın

Erdoğan Körfez Turuna Çıkıyor; Dış Kaynak İhtiyacına Çözüm Olabilir Mi?

Ekonomist Mustafa Sönmez, iktidarın Körfez sermayesiyle ilgili yarattığı beklentinin potansiyel olarak karşılığı olmadığı görüşünde. Sönmez, “Körfez sermayesiyle ilgili bir top gürültüsü kopsa da kayıtlarda durum öyle değil” diyor.

Doğrudan yabancı sermaye, portföy ve kredi-mevduat yatırımları olarak üç kanaldan bakıldığında, Körfez sermayesinin Türkiye’nin kullandığı dış kaynak içerisinde ciddi bir payının bulunmadığını söyleyen Sönmez, “Dolar/TL’nin son hali dikkate alındığında Türkiye’deki doğrudan yabancı sermaye tutarı yaklaşık 100 milyar dolar. Körfez’in bunun içerisindeki payı ise 7 buçuk milyar dolar civarında kalıyor” diye konuşuyor.

İktisatçı Prof. Dr. Uğur Emek de Körfez sermayesinin Türkiye ekonomisi için kurtarıcı olmayacağı görüşünde. Emek, doğrudan yabancı yatırım için gelecek sermayenin en az 30 yıllık bir perspektife sahip olması gerektiğini, Türkiye’de ise bir öngörülebilirlik olmadığını ifade ediyor.

Türkiye’ye doğrudan yabancı sermaye yatırımları son yıllarda belirgin biçimde azaldı. Ekonominin can damarlarından biri sayılan net yabancı doğrudan yatırımlar geçen yıl 6 milyar doların altına gerilerken iktidarın umudu Körfez sermayesinde.

DW Türkçe’den Pelin Ünker’e konuşan iktisatçılara göre ise Körfez sermayesi, cari açığın finansmanı, ekonomik büyüme ve gelişme için kritik olan dış kaynak ihtiyacına çare olmayacak. İktisatçılar, Türkiye’de hukukun temel ilkelerinin işlediği, öngörülebilir, şeffaf, eşit ve hesap verebilir bir yönetim olmadıkça yatırım ortamının iyileşmesinin mümkün olmadığına dikkat çekiyor. Bunu sağlayacak politikaların ise kısa vadede hayata geçmesi beklenmiyor.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in ekonominin dümenine geçmesiyle yabancı yatırımcıların Türkiye’ye döneceği beklentileri artmıştı. Bu beklentilerin yakın zamanda gerçekleşeceğine dair güçlü belirtiler bulunmazken iktidar yönünü yine Körfez ülkelerine çevirdi.

Şimşek, seçim sonrasında Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’la birlikte Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) bir ziyaret gerçekleştirmiş, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da NATO liderler zirvesi sonrası BAE’ye gideceğini, ziyaret kapsamında yatırım anlaşmalarının imzalanacağını bildirmişti.

Erdoğan, 17-19 Temmuz’da yapacağı ziyaretlerde Suudi Arabistan, Katar ve BAE’nin liderleriyle görüşecek. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre söz konusu ülkelerden Türkiye’nin enerji, altyapı ve savunma sektörlerine yatırım bekleniyor.

Peki Körfez sermayesi, Türkiye’de fiili ve potansiyel olarak nasıl bir tablo çiziyor?

En fazla yatırım Hollanda’dan

Uluslararası Yatırımcılar Derneği’nin (YASED) verilerine göre bu yılın ilk çeyreğinde bir önceki çeyreğe kıyasla yüzde 31’lik bir düşüşle 2,3 milyar dolarlık uluslararası doğrudan yatırım girişi gerçekleşti. Avrupa Birliği ülkelerinin gelen yatırım sermayesinde yüzde 80 payı bulunurken Körfez sermayesinin de içinde yer aldığı Ortadoğu’nun payı yüzde 2’de kaldı. Gelen yatırımlarda ilk sırayı alan Hollanda’yı Fransa, Almanya ve İrlanda takip etti.

2002-2022 yılları esas alındığında ise Türkiye’deki toplam doğrudan yabancı yatırımlarda AB’nin yüzde 59, Ortadoğu’nun yüzde 8 payı bulunuyor.

Ekonomist Mustafa Sönmez, iktidarın Körfez sermayesiyle ilgili yarattığı beklentinin potansiyel olarak karşılığı olmadığı görüşünde. Sönmez, “Körfez sermayesiyle ilgili bir top gürültüsü kopsa da kayıtlarda durum öyle değil” diyor.

Doğrudan yabancı sermaye, portföy ve kredi-mevduat yatırımları olarak üç kanaldan bakıldığında, Körfez sermayesinin Türkiye’nin kullandığı dış kaynak içerisinde ciddi bir payının bulunmadığını söyleyen Sönmez, “Dolar/TL’nin son hali dikkate alındığında Türkiye’deki doğrudan yabancı sermaye tutarı yaklaşık 100 milyar dolar. Körfez’in bunun içerisindeki payı ise 7 buçuk milyar dolar civarında kalıyor” diye konuşuyor.

Son dönemde portföy yatırımlarının da çok azaldığını, hisse senedi piyasasında 23 milyar dolarlık bir yabancı yatırım stoku bulunduğunu ifade eden Sönmez, Körfez sermayesinin bu alandaki payının da oldukça düşük olduğuna dikkat çekiyor. Swap işlemlerinin de yer aldığı kredi-mevduat alanında ise “hatır gönül ilişkisi” ile Körfez ülkelerinden birtakım yatırımlar yapıldığının bilindiğini, bunların ise kısa vadeli olduğunu vurguluyor.

“Türkiye için kurtarıcı olamaz”

Devlet Planlama Teşkilatı eski uzmanı, iktisatçı Prof. Dr. Uğur Emek de Körfez sermayesinin Türkiye ekonomisi için kurtarıcı olmayacağı görüşünde. Türkiye’deki doğrudan yabancı yatırımların dağılımına bakıldığında yatırımların büyük büyük bölümünün Avrupa’dan geldiğinin görüldüğünü, Körfez sermayesinin ise çok küçük bir oranı temsil ettiğini dile getiren Emek, “Bir de gelenlerini de gördük. Türk Telekom’u gördük, Tank Palet Fabrikasını gördük. Öylesi de gelmesin zaten” diyor.

Uğur Emek, Türk Telekom’un yüzde 55 hissesinin 2005 yılında özelleştirilerek Lübnanlı Hariri ailesine ait olan Saudi Oger’e bağlı Oger Telecom’a satıldığını, devlet bankalarından kullanılan kredi ile kamunun zarara uğratıldığını hatırlatıyor. Emek, sonuç itibariyle ödenmeyen kredi borçları nedeniyle şirket hisselerinin Varlık Fonu’na devredildiğini ifade ediyor. Tank Palet Fabrikası’nın Katarlılara satıldığına ilişkin tartışmalara da değinen Emek, bu konunun halen belirsizliğini koruduğuna işaret ediyor.

Doğrudan yatırım neden önemli?

Doğrudan yabancı sermeye yatırımları, küresel yatırımcıların bir ülkeye fabrika ve üretim tesisleri kurarak, şube açarak veya var olan bir şirketi tamamen veya kısmen satın alarak yaptıkları yatırımları kapsıyor. Uzun vadeli olan bu yatırımlar, Türkiye gibi dış kaynak ihtiyacı olan ülkelerde cari açığın sağlıklı finansmanı ve ödemeler dengesi açısından büyük önem taşıyor.

Doğrudan yabancı yatırımlar, ülkeye yeni teknoloji girmesi, yeni istihdam alanları açılması ve yeni ihracat imkânları ortaya çıkarması nedeniyle ekonomik büyüme açısından önemli bir unsur. Türkiye’de ise son yıllarda ise net doğrudan yatırım girişlerinin giderek azaldığı gözleniyor.

Merkez Bankası verilerine göre geçen yıl net doğrudan yabancı sermaye yatırım girişi, 5 milyar 900 milyon dolar olarak gerçekleşti.

Net yabancı girişi 2007’de 18 milyar 394 milyon dolar olurken küresel krizin etkisiyle 2008’den itibaren gerilemeye başlamış, izleyen iki yılda 6 milyar dolar dolayında gerçekleşmişti. Yabancı doğrudan yatırım girişleri, 2011 ve 2012 yıllarında yeniden 10 milyar doların üzerine çıkarken pandemi yılı olan 2020’de 4 milyar 401 milyon dolara kadar düştü. Bu rakam 2021’de ise 6 milyar 873 milyon dolar oldu.

Körfez’den gelen sermayenin teknoloji transferi ya da istihdama katkı gibi bir yönü olmadığını, katkılarının sadece finansal anlamda olduğunu dile getiren Sönmez, bu anlamda Körfez sermayesinin doğrudan yatırımcı profili olmadığını vurguluyor.

Türkiye’deki sermaye de kaçıyor

Türkiye’de dışardan gelen doğrudan yatırımlar azalırken, resmi rakamlar aynı dönemde Türkiye’den yurt dışına sermaye göçünün de hızlandığına işaret ediyor.

Merkez Bankası verilerine göre 2007’de yaklaşık 2 milyar dolarlık bir sermaye Türkiye’den yurtdışına giderken, geçen yıl 4,5 milyar doları aştı. Doğrudan yatırım için giden yerli sermayenin bu amaçla gelen yabancı sermayeye oranı yaklaşık yüzde 80’e ulaştı.

Mustafa Sönmez, Türkiye’de küresel firma olma iddiasıyla yurtdışına yatırım yapan firmaların bulunduğunu, ancak bunların yanı sıra oturum izni ya da vatandaşlık almak, B planı olarak alternatif bir yaşam tasarlamak amacıyla yurtdışına giden sermayenin de olduğunu vurguluyor. Sönmez, B planı amacıyla yurtdışına gidenlerin ağırlıkta olduğu görüşünü paylaşıyor.

Türkiye’de ise 40’lı 45’li yıllarda ampul üretimi, ilaç, otomotiv gibi alanlara yatırım yapan yabancı sermayenin halen toplam stok içerisinde büyük payı olduğunu söyleyen Sönmez, en son telekomünikasyon alanında yatırımların olduğunu, bunun dışında Tekel, Petkim, Türk Telekom’un da aralarında olduğu özelleştirmelerle yabancı yatırımcıların Türkiye’ye geldiğini aktarıyor. Türk Telekom’u satın alan Saudi Oger’in bu yatırımının daha sonra çürük çıktığını ifade eden Sönmez, özelleştirmelerin dışında en son Volkswagen’in Türkiye’ye yatırım yapma kararı aldığını ancak şirketin bu karardan daha sonra vazgeçtiğini hatırlatıyor.

Avrupalı yatırımcı neden gelmiyor?

Prof. Dr. Uğur Emek, doğrudan yabancı yatırım için gelecek sermayenin en az 30 yıllık bir perspektife sahip olması gerektiğini, Türkiye’de ise bir öngörülebilirlik olmadığını ifade ediyor. Meclis’te yapılan son oylamada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a vergileri artırabilme yetkisi verildiğine dikkat çeken Emek, “Bankalara diyorsunuz kâr payı almayın, BDDK’nın bu yetkisi var. Kira sözleşmesi yapıyorsunuz, yüzde 25 sınır geliyor. Marketlere Karter anlaşması yapıp fiyatları yükseltiyorsun deniyor. Böyle bir ortama yabancı doğrudan yatırım gelir mi” diye konuşuyor.

“Mahkemeye gittiğinizde ne olacağını bilmiyorsunuz” diyen Emek, Can Atalay ve Osman Kavala’nın tutukluluklarını hatırlatıyor.

Emek, hukukun üstünlüğü olmadan, ekonomik özgürlük olmadan, sağlam bir para ve maliye politikanız olmadan yabancı sermayenin Türkiye’ye gelmeyeceği görüşünde. Yabancı yatırımcılar için Avrupa Birliği’nin temel kurallarından olan öngörülebilirlik, şeffaflık, eşitlik ve hesap verebilirliğin önemli olduğuna işaret eden Emek, Türkiye’de ise yetkilerin tek kişide toplandığı mevcut sistemde kurumların kalitesinin giderek azaldığını, bunun yabancı yatırımcılar tarafından devlet kurumlarının bizzat kendi sitesinde yer alan İngilizce raporlar üzerinden okunabildiğini vurguluyor.

Doğrudan yabancı yatırım açısından Türkiye’nin riskli bulunduğuna işaret eden Mustafa Sönmez de “Mehmet Şimşek’in gelişiyle beraber bir yatırım ortamı ikliminin oluşması kolay değil. Siyaseten Erdoğan’ın tekrar iktidara gelmesi yatırımcı açısından beklenen bir şey değildi. İktisadi olarak da bir rasyonel dönüşüme henüz geçiş yok. Şu anda yapılanlar kozmetik. Yerel seçimler kadar da böyle gidecek gibi gözüküyor. Ekonomik rasyonaliteyi dikkate alan yabancı kaynak girişi o yüzden hale uzak. Onu gördükleri için Körfez’den yatırım getirebilir miyiz diye çabalıyorlar” ifadelerini kullanıyor.

“Ciddi dış kaynak sıkıntısı olacak”

Türkiye’de şu anda doğrudan yatırım olarak görünen yatırımların önemli bir kısmının da gayrimenkul satışından kaynaklandığına işaret eden Sönmez, gayrimenkul satışı çıkarıldığında doğrudan yatırım girişinin durmuş vaziyette olduğuna dikkat çekiyor.

Portföy yatırımlarından da çıkış olduğunu, kredi temininde ise Türkiye’nin risk primi yükseldiği için dışarıdan kaynak kullanmanın kolay olmadığını vurgulayan Sönmez, “İktidar bu nedenle politik ilişkilerle kaynak bulmak derdine düşüyor. Ama politik ilişkilerle de bu çark dönmez. Türkiye önümüzdeki zaman diliminde ciddi bir dış kaynak sıkıntısı yaşayacak. Bu, hem büyümeye etki edecek hem de içeride döviz fiyatlarını yukarı çekerek ciddi bir enflasyon sorunu yaratmaya devam edecek” yorumunu yapıyor.

Paylaşın

Milletler Ligi’nde Şampiyon A Milli Kadın Voleybol Takımı

A Milli Kadın Voleybol Takımı, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) Teksas eyaletindeki Arlington kentinde oynanan 2023 FIVB Milletler Ligi’nin finalinde Çin’i 3-1 yenerek tarihinde ilk kez şampiyon oldu.

Haber Merkezi / A Milli Kadın Voleybol Takımı, Cumhuriyetin 100. yılında bu tarihi zaferle dünya sıralamasında da ilk basamağa çıktı.

Millilerden Melissa Vargas, Milletler Ligi finallerinin en iyi oyuncusu (MVP) seçildi. Organizasyonun rüya takımına da Millilerden üç isim girdi. Zehra Güneş, En İyi Blok Yapan Orta Oyuncu, Gizem Örge, En İyi Libero ve Melissa Vargas ise En İyi Pasör Çaprazı olarak rüya takıma seçildi.

Salon: College Park Center
Hakemler:  Noemi Karina Rene (ARG)Sumie Myoi (JPN)
Çin: Diao, Yingying Li, Wang, Gong, X.Gong, Y.Wang, Yuan, Wang (L) (Du, Ni (L), Zheng, Zhong, Xu, Gao, Yang)
Türkiye: Elif, Ebrar, Zehra, Vargas, Derya, Eda, Gizem (L) (Cansu, Simge (L), Ayça, Saliha, İlkin)
Setler: 22-25, 25-22, 19-25, 16-25
Süre: 105 dakika

2018 yılında ligi ikincilikle tamamlayan Filenin Sultanları, 2021’de üçüncü; 2019 ve 2022 yıllarında ise 4’üncü olmuştu.

Öte yandan Polonya ile ABD, Milletler Ligi’nde bronz madalya müsabakasında karşılaştı. Rakibini, 25-15, 16-25, 25-19, 18-25 ve 17-15’lik setlerle 3-2 yenen Polonya, bronz madalyanın sahibi oldu. Polonya, organizasyon tarihinde ilk kez madalya kazanma başarısı gösterdi.

Paylaşın

İsveç’ten Yeni Kriz Yaratabilecek Karar: Türkiye’nin İade Talebine Ret

Türkiye, İsveç’in NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) üyeliğine aylardır yükselttiği itirazı Litvanya’da düzenlenen NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nde kaldırırken, İsveç’ten yeniden kriz yaratabilecek bir karar geldi.

İsveç Anayasa Mahkemesi, İsveç’te göçmen statüsünde bulunan iki kişinin Türkiye’ye iadesiyle ilgili talebi değerlendirdi. Mahkeme konuya ilişkin olarak verdiği karara dair açıklamada, “Çifte suç şartı oluşmamıştır” ifadesine yer vererek bahsi geçen eylemlerin İsveç yasalarına göre suç teşkil etmediğine hükmetti. Bu sebeple de Türkiye’nin iade talebini reddetti.

Türkiye, söz konusu iki kişiyi FETÖ terör örgütü üyesi oldukları ve Bylock isimli örgüt içi haberleşme yazılımını yükleyip kullandıkları gerekçesiyle suçluyor ve iadelerini talep ediyordu. Mahkeme kararında, “Bir mobil uygulamayı telefonuna indirmek ve kullanmak Terör Suçları Yasası kapsamında tek başına bir suç olarak değerlendirilemez” ifadesine yer verdi.

İsveç, NATO üyeliğine Türkiye’nin onay vermesi amacıyla Mayıs ayında yaptığı düzenlemelerle terörle ilgili yasalarında sıkılaştırma ve yeni düzenlemeler yaptı. Yeni düzenlemelerle ülke genelinde terör örgütlerine destek verme yada propagandasını yapma eylemi 4 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılacak. Bu cezanın suçun niteliğine göre 8 yıla kadar arttırılabilmesi de mümkün.

Ancak mahkeme son olayda, Türkiye’nin iadesini talep ettiği kişilerle ilgili bir suç olmadığına hükmederken, söz konusu kişilerin Türkiye’ye verilmeleri durumunda kötü muamele görme riskiyle karşı karşıya olduklarına değindi ve bu kişilerin İsveç’te göçmen statüsünde bulunduklarını hatırlattı.

İsveç’te iade kararlarında karar verme yetkisi hükümete ait. Yüksek Mahkeme iki Türk vatandaşının durumunda iadenin yasal olmadığına hükmetmiş oldu.

Türkiye İsveç’in NATO üyeliğine aylardır yükselttiği itirazı Litvanya’da düzenlenen NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nde kaldırmıştı. İsveç’in NATO üyeliğine onayın 15 Temmuz’da tatile girecek Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin gündemine Ekim ayında gelmesi bekleniyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan konuyla ilgili dün Litvanya’da yaptığı açıklamada “2 aylık bir Meclis tatili var. Tabii ekim ayında bu tatilden çıkma durumu söz konusu değil. Zira birçok uluslararası sözleşmeler var, birçok görüşülmesi gereken yasa önerileri var. Bunların önem sırasına göre bu attığımız adım da burada yerini alacak ama mümkün olduğu kadar kısa zamanda bu işi bitirmek bizim hedefimiz” demişti.

Paylaşın

Türkiye – Rusya İlişkilerinde Kırılma Mı Yaşanıyor?

Uzmanlar son dönemde yaşanan gelişmelerin Türkiye – Rusya ile ilişkilerde çok ciddi bir kırılma olmasa da “hafif düzeyli bir ayar” olduğu kanısında. Jim Townsend, “Putin hafife almaya çalışsa da İsveç’in NATO’ya üye olması büyük bir darbe ve işgal amaçları bakımından Putin için korkunç bir sonuç. Ancak bu durumun Erdoğan ve Putin arasındaki ilişkiye zarar vereceğini sanmıyorum. Her zaman aynı fikirde olmasalar da birbirlerini ABD ve Avrupa’ya sinyal göndermek için kullanıyorlar” diyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD ve NATO’yu da Rusya’yı da kendisinden uzaklaştırmak istemediğini söyleyen Jim Townsend, “Kendisinin ya da Türkiye’nin çıkarına olduğunu hissettiğinde ilişkileri yeniden dengelemeye çalışacaktır. (Erdoğan) İsveç ve ABD ile de köprüleri yıkmak istemedi. Bu nedenle Batı ile ilişkilerini tehlikeye atmadan mümkün olduğu kadar son dakikaya kadar elinden geldiğinde bastırdı, taviz almaya çalıştı” sözleriyle durumu değerlendirdi.

Türkiye’nin İsveç’in NATO üyeliğine yeşil ışık yakması, NATO zirvesi kapsamında yapılan Biden-Erdoğan görüşmesi ve Moskova-Ankara arasında yaşanan gelişmeler, “Türkiye yeniden Batı’ya mı yaklaşıyor?” sorusunu gündeme getirdi. Uzmanlar gelişmelerin Rusya ile ilişkilerde ciddi kırılma olmasa da “hafif düzeyli bir ayar”a işaret ettiği kanısında.

İsveç’in NATO üyeliğine ilişkin son ana kadar olumsuz sinyal veren Türkiye haftalardır devam eden diplomasinin ardından yeşil ışık yaktı. ABD Başkanı Joe Biden, Litvanya’nın başkenti Vilnius’ta “tarihi” olarak nitelediği NATO zirvesi kapsamında Cumhurbaşkanı Erdoğan’la yaptığı görüşmede “Diplomasi çabanız ve cesaretiniz için teşekkür ederim” dedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan Başkan Biden’la yaptığı görüşmenin basına açık bölümünde yeni bir süreci başlattıklarını söyleyerek, “Stratejik mekanizma kapsamında sıranın devlet başkanları düzeyinde istişarelere geldiği kanaatindeyim” diye konuştu.

İsveç düğümü nasıl çözüldü?

Vilnius’tan gelen haberlerin hemen ardından Washington’da Türkiye’nin F-16 talebine ilişkin gündem hareketlendi.

Türkiye’ye F-16 satışında anahtarı elinde tutan ABD Senatosu Dış İlişkiler Komisyonu’nun Demokrat Partili Başkanı Bob Menendez, Yunanistan’ı işaret ederek, “Biden yönetimi Türkiye’nin komşularına saldırganlığının durması konusunda bir yol bulabilirse, ki son aylarda durum sakin, çok iyi olur ama bunun kalıcı bir gerçeklik olması gerekir” dedi. Menendez bu konuda önümüzdeki bir hafta içinde karar alabileceğinin sinyalini verdi.

VOA Türkçe’den Begüm Dönmez Ersöz’e konuşan uzmanlara göre, Rusya’nın Ukrayna işgalinden sonra NATO’ya üyelik başvurusu yapan İsveç konusunda Türkiye’nin daha fazla ayak dirememe kararında, iki liderin hem telefonla hem yüz yüze görüşmesi; Yunanistan ve Türkiye ile birlikte Akdeniz ve güvenlik konularına eğilme imkanı ve Biden yönetiminin Türkiye’nin F-16 talebi konusunda Kongre ile çalışma vaadi etkili oldu.

NATO Zirvesi’nin yapıldığı Vilnius’tan Biden-Erdoğan görüşmesini değerlendiren ABD Savunma Bakanlığı eski NATO Politikasından Sorumlu Bakan Yardımcısı Jim Townsend, “Bana kalırsa Biden’ın Erdoğan’la diyalog kurması seyrin değişmesine yardımcı oldu” diyor.

“Türkiye ekonomik zorluk yaşadığı dönemde Batı’dan yatırım istiyor”

Washington’daki düşünce kuruluşu Center for American Progress’in Türkiye uzmanı Alan Makovksy VOA Türkçe’ye verdiği röportajda Türkiye’nin kararında ekonomik sorunların da rol oynadığına dikkat çekti.

Makovksy, “Türkiye pragmatik bir karar aldı. Erdoğan bu konunun Başkan Biden ve diğer müttefikler için önemli bir konu olduğunu bliyordu. Türkiye ekonomik zorluk yaşadığı bir dönemde Batı’dan yatırım istiyor’’ sözleriyle durumu değerlendirdi.

Her iki uzman da Türkiye’ye F-16 satışına uzun süredir itiraz eden ve süreçte kilit rolü bulunan Senato Dış İlişkiler Komisyonu’nun Demokrat Partili Başkanı Bob Menendez’in vetosunu kaldıracağı görüşünde.

Zirve öncesinde İsveç’in NATO üyeliğinde ilerleme olması halinde F-16’lar konusunda hareketlilik olacağı öngörüsünde bulunan Jim Townsend, “Menendez Biden’ın buradan kazançlı çıkması için gerekeni yapacaktır. Kongre ile birlikte Kongre’nin kendi hızında çalışacaklardır’’ diyor.

Rusya ile ilişkilerde kırılma mı yaşanıyor?

Türkiye’nin S-400 füze savunma sistemi satın aldığı Rusya ile son yıllarda derinleşen ilişkileri uzun bir süre ve özellikle Ukrayna işgalinin ardından başta ABD olmak üzere Batı’da rahatsızlığa yol açtı.

Batı’nın Ukrayna işgali sebebiyle Moskova’ya uyguladığı yaptırımlara katılmayan Ankara diğer yandan Kiev’e silahlı insansız hava aracı sağlamıştı. Vilnius’taki kritik NATO zirvesinden önce Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski Türkiye’deydi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rusya’nın “sonuçlarını yakından izliyoruz” dediği Ukrayna lideri Zelenski ile görüşmesinin ardından yaptığı açıklamada Ukrayna’nın “şüphesiz NATO’da olmayı hak ettiğini” söyledi.

Türkiye geçen yıl Rusya’nın Türkiye’de kalmaları koşuluyla medyada “Azov komutanları” adıyla bilinen Ukraynalı beş komutanın serbest kalması sürecinde rol üstlenmişti. Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelenski Türkiye ziyaretinin ardından ülkesine beraberinde komutanları da alarak döndü. Rusya Türkiye’yi anlaşmanın koşullarını ihlal etmekle suçladı.

Zelenski’nin Türkiye’den Azov komutanlarını alarak ayrılması, NATO zirvesi sırasında gerçekleşen Biden-Erdoğan görüşmesi ve Türkiye’nin İsveç kararının ardından, uluslararası basında Türkiye’nin Batı’yla ilişkilerini yeniden düzenlediği yönünde yorumlar yer aldı.

NATO’nun genişlemesini kendisine yönelik bir tehdit olarak gören Kremlin ise, Türkiye’nin İsveç’in NATO üyeliğine onay vermesinin ardından gelen açıklamada, “Türkiye’nin Rusya’dan uzaklaşıp Batı’ya yaklaştığı” yorumlarını hafife aldı.

Kremlin sözcüsü Dimitri Peskov, “Türkiye kendisini Batı’ya yönlendirebilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihinde Batı’ya yoğun şekilde ve daha az yoğun şekilde yöneldiği dönemler oldu. Ancak kimsenin Türkiye’yi Avrupa’da görmek istemediğini de biliyoruz. Türk ortaklarımız da pembe gözlük takmamalı” ifadelerini kullandı.

Türkiye’nin NATO üyesi olarak İsveç konusunda yükümlülüklerini yerine getirmesi gerektiğini anladıklarını belirten Kremlin sözcüsü, Moskova’nın Ankara ile “tüm anlaşmazlıklara rağmen karşılıklı fayda sağlayan ilişkileri devam ettirmek istediğini” söyledi.

Uzmanlar yaşanan gelişmelerin Rusya ile ilişkilerde çok ciddi bir kırılma olmasa da “hafif düzeyli bir ayar” olduğu kanısında.

Jim Townsend, “Putin hafife almaya çalışsa da İsveç’in NATO’ya üye olması büyük bir darbe ve işgal amaçları bakımından Putin için korkunç bir sonuç. Ancak bu durumun Erdoğan ve Putin arasındaki ilişkiye zarar vereceğini sanmıyorum. Her zaman aynı fikirde olmasalar da birbirlerini ABD ve Avrupa’ya sinyal göndermek için kullanıyorlar” diyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD ve NATO’yu da Rusya’yı da kendisinden uzaklaştırmak istemediğini söyleyen Jim Townsend, “Kendisinin ya da Türkiye’nin çıkarına olduğunu hissettiğinde ilişkileri yeniden dengelemeye çalışacaktır. (Erdoğan) İsveç ve ABD ile de köprüleri yıkmak istemedi. Bu nedenle Batı ile ilişkilerini tehlikeye atmadan mümkün olduğu kadar son dakikaya kadar elinden geldiğinde bastırdı, taviz almaya çalıştı” sözleriyle durumu değerlendirdi.

Rusya tarafından henüz teyit edilmemiş olsa da, Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin’in Türkiye’yi ziyaret etmesinin planlandığına atıfta bulunan Alan Makovksy, “Batı ülkelerinin yaptırım uyguladığı bir sırada Rusya açısından Türkiye önemli bir ekonomik çıkış yolu. Ne olacağını göreceğiz ama Türkiye’nin daha öncekine göre Rusya konusunda biraz daha güvenli hissettiğini algılıyorum’’ diyor.

Paylaşın

Reuters: Erdoğan, ABD’yi Memnun Etti, Rusya’yı Üzdü

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’ne katılmak üzere gittiği Litvanya’nın başkenti Vilnius’ta, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ve İsveç Başbakanı Ulf Kristersson bir araya geldi. Üçlü görüşmede İsveç’in üyeliği için mutabakata varıldı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, zirve kapsamında ABD Başkanı Joe Biden ile bir görüşme gerçekleştirdi. Görüşmede, Türkiye ve ABD arasındaki siyasi, ekonomik ve ticari ilişkiler, güvenlik alanındaki iş birliği imkanları ve bölgesel konuların ele alındığı kaydedildi.

Erdoğan, zirvede NATO üyesi bir çok ülke lideriyle de görüşme gerçekleştirdi. Birleşik Krallık merkezli haber ajansı Reuters, tüm gelişmeler sonrası Türkiye’yle ilgili dikkat çeken bir analize yer verdi.

Reuters, analiz haberinde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’yi Batılı müttefiklerinden uzaklaştırdıktan sonra taktik değiştirerek Amerika’yı memnun edecek, Rusya’yı ise üzecek adımlar attığını kaydetti. Ajans, Erdoğan’ın bu yön değişikliğinin amacının kısmen Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik zorlukları hafifletmek ve yabancı yatırımları körüklemek olduğu yorumu yaptı.

Habere göre dış siyasetteki değişim, yeniden cumhurbaşkanı seçilmesinden altı hafta sonra Erdoğan’ın yaptığı geniş kapsamlı ayarlamaların bir parçası. Erdoğan’ın ekonomide de yön değişimine giderek Türkiye’de enflasyonun kontroldan çıkmasının ve liranın değerinin düşmesinin sorumlusu olarak görülen olağandışı mali politikaları geri çevirdiği gözleniyor.

Erdoğan’ın Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin ile olan bağları, Türkiye’nin geleneksel müttefikleri olan Batılı ülkelerle olan ilişkilerde uzun yıllardır bir yük olarak algılanıyor. Erdoğan’ın giderek daha çok otoriterleşmesi gibi erkenlerin yarattığı kaygılar da Batı’yla olan ilişkileri olumsuz etkiliyor.

Ancak Erdoğan’ın aylar boyunca direndikten sonra İsveç’in NATO üyeliğine yeşil ışık yakması, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrasında ittifakı güçlendirmenin yollarını arayan Batılı liderler tarafından memnunlukla karşılandı.

Batı’nın Türkiye’ye karşı daha yumuşak bir tavır takınması, Ankara’nın geçen hafta Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski’nin Türkiye’de bulunan beş Azov Taburu askeriyle birlikte ülkesine dönmesine izin verilmesi sonrasında Moskova’dan gelen sert tepkiyle tezat oluşturdu.

Azov Taburu komutanlarının Ukrayna’ya gitmelerine izin verilmesini tutuklu takası anlaşmasının ihlali olarak niteleyen ve kınayan Rusya, Ankara’nın bu komutanları Türkiye’de tutma sözü verdiğini, karar değişikliği konusunda bilgilendirilmediğini kaydetti.

Uzmanlar, Ukrayna’nın NATO’ya girmesine destek açıklaması yapmak dahil Erdoğan’ın attığı adımların tesadüfi olmadığı görüşünde.

Düşünde kuruluşu Chatham House’dan Galip Dalay, “Türk-Rus ilişkisinin fazla ileri gittiği şeklinde son yıllarda bir algı oluşmuştu. Son gelişmeler açık bir yeniden dengelenme olduğunu gösteriyor” dedi.

Dalay, ana motivasyonlardan birinin Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılardan çıkma ve yabancı yatırımları yeniden canlandırma çabası olduğunu kaydetti ve Batı’yla olan gerilmiş ilişkilerin ekonomiyi ve yatırım akışını olumsuz etkilediğini belirtti.

Türkiye Körfez Arap yatırımlarını kendine çekmeye başlamış olsa da daha fazlasına ihtiyaç olduğunu söyleyen Dalay, “Türkiye, Türk-Rus ilişkilerinin ağır hasar almasını istemiyor, ancak bunun (Azov Taburu komutanlarının Ukrayna’ya geri dönmesine izin verilmesi) ilişkiler üzerinde bir etkisi olması kaçınılmaz. Erdoğan, seçimden sonra kendisine daha fazla manevra alanı açıldığını hissediyor” şeklinde konuştu.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı, konuya ilişkin görüş bildirmesi talebini yanıtsız bıraktı.

F-16’lar ve vizesiz seyahat

Ankara’nın İsveç’in NATO üyeliğine yeşil ışık yakmasından bir gün sonra Washington, Kongre’yle yapılacak danışmalar çerçevesinde F-16 savaş uçaklarının satışında gelişme sağlanması için adım atacağını bildirdi. Türkiye, 2021 yılı Ekim ayında F-16 savaş uçağı ve mevcut uçakları için yaklaşık 80 modernizasyon kiti satın almak istediğini bildirmişti.

Ancak hem Türk yetkililer hem de Biden yönetimi, Ankara’nın İsveç’in NATO üyeliğine onay vermesiyle F-16 satışının birbiriyle bağlantılı olduğu iddiasını reddetti.

Reuters’a konuşan üst düzey bir Türk yetkili, Türkiye’nin Batı’yla ilişkilerini iyileştirirken Rusya’yla olan bağlarına zarar vermeyeceğini belirtti ve Batı’nın Türkiye’yi mali ihtiyaçlarını karşılamada desteklemesi gerektiğini söyledi.

Erdoğan’ın Rusya Cumhurbaşkanı Putin ile olan bağları, Ukrayna’daki savaşa ilişkin diplomaside rol oynamış ve Erdoğan, Ukrayna’nın Karadeniz’deki limanlarından tahıl ürünlerini güvenli şekilde ihraç etmesi için anlaşmaya varılmasını sağlamıştı.

Ancak tahıl anlaşmasının süresi, 17 Temmuz’da doluyor. Moskova, Batı’nın Rus tahıl ve gübresinin ihracatının önündeki engelleri kaldırma sözünü tutmadığı gerekçesiyle anlaşmadan çıkma tehdidinde bulunuyor.

Kremlin Sözcüsü Dimitri Peskov, Pazartesi günü yaptığı açıklamada, şu anda anlaşmanın yenilenmesi için Putin ve Erdoğan arasında bir görüşme yapılmasına ilişkin plan olmadığını, Putin’in ne zaman Türkiye’yi ziyaret edeceğinin de bilinmediğini söyledi.

Ankara, Erdoğan’ın Batılı ülkelerin Ukrayna işgali nedeniyle Rusya’ya uyguladığı yaptırımlara katılmayı reddetmesi nedeniyle Moskova açısından önemli bir konumda. İki ülke arasındaki tarifeli uçak seferlerine devam edildiği bu dönemde Türkiye, Rus doğalgazının da önemli bir alıcısı.

Moskova da ticaret ortağı ve turizm gelirinin büyük bir kaynağı olarak Ankara için önem taşıyor.

Moskova, Mayıs ayındaki Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde 4 milyar dolarlık doğalgaz faturasını erteleyerek değer kaybeden Türk Lirası üzerindeki baskının azaltılmasına yardımcı olmuştu.

“Pembe gözlükler”

Kremlin, “tüm anlaşmazlıklara rağmen” Türkiye ile olan ilişkileri geliştirme niyetinde olduğunu kaydetti. Kremlin Sözcüsü Peskov, “Türkiye Batı’ya yönelebilir, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Batı’ya güçlü yönelmeler olduğunu biliyoruz, bu yönelmelerin hafiflediği dönemler de var” dedi.

Peskov, sözlerine, “Ancak şunu da biliyoruz, Türkiye’yi hiç kimse Avrupa’da görmek istemiyor, Avrupalılar’ı kastediyorum. Türk ortaklarımız pembe gözlük takmamalı” ifadeleriyle devam etti.

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılma planı, üyelik müzakerelerinin başlatıldığı 2005 yılından sonra uzun yıllar boyunca rafa kaldırılmıştı. 2009 yılında Kıbrıs Rum Yönetimi, Türkiye’nin AB müzakerelerinin parçası olan 35 başlığın altısını engellemişti.

Uzmanlar, demokrasi ve diğer alanlarda ilerleme kaydedilmesine bağlı olan üyeliğin uzak bir ihtimal olarak kalmasına rağmen Erdoğan’ın Türk vatandaşları için vizesiz seyahat dışında AB ile daha yakın ticaret ilişkileri de istediği görüşünde.

Birçok Avrupa hükümeti, Türkiye’nin AB müzakere sürecinin canlanması konusunda fazla isteklilik göstermiyor.

Özyeğin Üniversitesi’nden uluslararası ilişkiler profesörü Evren Balta, “Türkiye, Avrupa Birliği’nin ekonomik iyileşmede rol oynamasını istiyor. ‘Türkiye-AB ilişkilerini yeniden canlandıralım’ demek, bunu dolaylı biçimde ifade etmektir” şeklinde konuşuyor.

(Kaynak: VOA Türkçe)

Paylaşın

Zamlar Ve Vergi Artışlarıyla Ekonomi Kurtulur Mu?

Prof. Dr. Erinç Yeldan, AKP’nin genel ekonomi propagandası açısından ortada bir kriz ya da istikrar programına ihtiyaç duyulacak bir ekonomik bozulma olmadığının altını çizdiğini belirterek, iktidarın enflasyonun dış konjonktürlerden kaynaklandığını savunduğunu, seçim öncesi ve sonrası yapılan maaş zamlarıyla da vatandaşın döviz kurlarındaki artışa ezdirilmediğinin propagandasının yapıldığını ifade ediyor.

Prof. Dr. Erinç Yeldan, “AKP bir yandan bunun propagandasını yapıyor fakat öbür taraftan çok açık, çok net olarak biliniyor ki Türkiye ekonomisinde çok ciddi bir kırılganlık var, çok ciddi bir dengesizlik var” diyor.

Prof. Dr. Oğuz Oyan da Bakan Şimşek sürekli mali disiplinden bahsetse de mali disiplinin nerede başlayıp nerede bittiğinin kamuoyunca bilinmediğini söylüyor.

Mali disiplin için öncelikle şeffaf bir bütçe olması gerektiğinin altını çizen Oyan, “Ek bütçeye baktığımızda şeffaf olmadığını görüyoruz. Diğer politikalar bakımından da aynı şey geçerli. Gerçekten ne kadar kaynağa ihtiyaç var? Neyin arayışındalar? Körfez’de niye dolaşıyorlar, neleri pazarlıyorlar? Bunların çok fazla aydınlığa çıkmadığını görüyoruz” diyor.

Dolayısıyla geniş emekçi kesimlerin mali disipline taraf olmasının mümkün olmadığını dile getiren Oyan, bu formülün geniş kitlelerin yaşam standartlarını daha da aşağı çeken bir uygulamaya razı olmaları anlamına geldiğini ifade ediyor.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in başında bulunduğu ekonomi yönetiminin bütçe açığını azaltmak için aldığı kararlarvatandaşa zam olarak geri dönecek. Şimşek yönetimi fiyat istikrarı ve mali disiplin vurgusuyla bütçe gelirlerini dolaylı vergiler üzerinden artıracak adımlar atıyor. Peki mali disiplin için bu yeterli mi?

Uzmanlara göre uygulanan politikalar halen rasyonellikten uzak. Bütçede şeffaflığın sağlanmadığına dikkat çeken iktisatçılar, bütçeden hangi kalem için ne kadar harcama yapıldığının bilinmediğini ve kamu harcamalarının azaltılmadığını vurgulayarak mali disiplinin sadece ücretli kesimlerin sırtına yük bindirilerek sağlanamayacağına dikkat çekiyor.

DW Türkçe’den Pelin Ünker’e konuşan iktisatçı Prof. Dr. Erinç Yeldan, AKP’nin genel ekonomi propagandası açısından ortada bir kriz ya da istikrar programına ihtiyaç duyulacak bir ekonomik bozulma olmadığının altını çiziyor.

İktidarın enflasyonun dış konjonktürlerden kaynaklandığını savunduğunu, seçim öncesi ve sonrası yapılan maaş zamlarıyla da vatandaşın döviz kurlarındaki artışa ezdirilmediğinin propagandasının yapıldığını ifade eden Yeldan, “AKP bir yandan bunun propagandasını yapıyor fakat öbür taraftan çok açık, çok net olarak biliniyor ki Türkiye ekonomisinde çok ciddi bir kırılganlık var, çok ciddi bir dengesizlik var” diyor.

Kamu harcamaları neden kısılmıyor?

Uluslararası finans çevrelerinin “gözde ismi” Mehmet Şimşek ve ekibinin bu nedenle göreve getirildiğini belirten Yeldan, yeni yönetimin bir yandan sıcak parayı Türkiye’ye çekerek döviz kuru üzerindeki baskıyı hafifletmeyi diğer yandan ise ortodoks istikrar programı üzerinden mali disiplini sağlayarak kamu bütçesindeki açıkları kapatmayı hedeflediğini ifade ediyor. “Dünyaya böyle baktığınız vakit ilk atacağınız adım kamu harcamalarını kısmak, kamu gelirlerini de artırmaktır” diyen Yeldan, ekliyor:

“Gerçekten de Türkiye’de bütçenin dengelenmesi, sağlıklı bir gelir ve denetlenebilir şeffaf bir harcama sistemine kavuşturulması gerekli. Fakat Mehmet Şimşek, angaje olduğu bu ortodoks istikrar programı çerçevesinde vergi gelirlerinin artırılmasını en kolay yoldan yapmayı seçti. Dolaylı vergiler yani Katma Değer Vergisi (KDV), Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) üzerinden mevcut vergi yapısı muhafaza edilirken üzerine vergi oranları da artırıldı.”

Buna karşın kamu harcamalarının denetlenmesine ya da azaltılmasına ilişkin bir adım atılmadığını dile getiren Yeldan, “Çünkü kamu harcaması kalemi AKP’nin kendi yandaş müteahhit gruplarına, kendi yandaş şirketlerine rant aktarma mekanizmasının bir işlevi olarak gözüküyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, hiçbir şekilde kamu harcamalarının denetlenmesine, kısıtlanmasına tahammül bile edemez. Dolayısıyla bütçe açığı dolaylı vergiler üzerinden hakkaniyetsiz bir şekilde halka yığılmış oldu” yorumunu yapıyor.

“Rant ve spekülatif gelirler vergilendirilmeli”

Peki mali disiplin için ne yapılmalıydı? Yeldan, öncelikle bütçe harcamalarında sağlıklı bir denetim mekanizması oluşturulması gerektiğine işaret ediyor. “Yap-işlet-devlet modelinde verilen taahhütler, şimdilerde Merkez Bankası’na yıkılan kur korumalı mevduat yükü, bu yükün muhasebe oyunlarıyla ve kayıt dışı para aktarımı yoluyla finanse edileceği anlaşılması… Bütün bunların önüne geçilmesi gerekiyor” diyen Yeldan’a göre ikinci olarak ise vergi gelirlerinin özellikle spekülatif ve rantiyer sermaye gelirleri üzerine yıkılması lazım.

Yeldan, imar rantlarına dayalı emlak vergisi, sıcak paraya dayalı finansal işlemler için finansal işlem vergisi ve bütün bunların üzerinde bir servet vergisinin sistemin ana unsurları olması gerektiğini vurgulayarak ekliyor: “Fakat Mehmet Şimşek ve ekibi, mali disiplin dendiği vakit emek üzerinden alınan gelirlerden vergilendirme veya dolaylı vergiler üzerinden vergilendirmeyi anlıyor. Gerisini göz ardı ediyor.”

“Politikalarda şeffaflık yok”

İktisatçı Prof. Dr. Oğuz Oyan da Bakan Şimşek sürekli mali disiplinden bahsetse de mali disiplinin nerede başlayıp nerede bittiğinin kamuoyunca bilinmediğini söylüyor.

Mali disiplin için öncelikle şeffaf bir bütçe olması gerektiğinin altını çizen Oyan, “Ek bütçeye baktığımızda şeffaf olmadığını görüyoruz. Diğer politikalar bakımından da aynı şey geçerli. Gerçekten ne kadar kaynağa ihtiyaç var? Neyin arayışındalar? Körfez’de niye dolaşıyorlar, neleri pazarlıyorlar? Bunların çok fazla aydınlığa çıkmadığını görüyoruz” diyor.

Dolayısıyla geniş emekçi kesimlerin mali disipline taraf olmasının mümkün olmadığını dile getiren Oyan, bu formülün geniş kitlelerin yaşam standartlarını daha da aşağı çeken bir uygulamaya razı olmaları anlamına geldiğini ifade ediyor.

Seçim öncesi verilen sözler nedeniyle belli ücret ayarlamaları yapıldığını hatırlatan Oyan, buna karşın vergi oranlarının ücretlerden daha fazla artırıldığını diğer yandan yapılan ücret artışlarının da izleyen aylarda yükselen enflasyon karşısında bir etkisinin kalmayacağını vurguluyor.

Oyan da “Dolaylı vergilerde artış yapmak yerine bir servet vergisi getirilebilirdi” görüşünü paylaşıyor.

“Enflasyon yüzde 60’a gelecek”

Seçimlerden bu yana dolar ve Euro kurundaki artışlar yüzde 30’u geçti. Tüketici enflasyonu ise haziran ayı itibarıyla resmi verilere göre yüzde 38,21 seviyesinde bulunuyor.

Kur geçişkenliği nedeniyle enflasyonun yılın ikinci yarısında yükseleceğini söyleyen Oyan, yıl sonunda yüzde 60’a varan bir enflasyon oranına ulaşılabileceğinin altını çiziyor.

Oyan, kurlardaki artışın yanı sıra enflasyonu tetikleyecek başka unsurlar da olduğuna işaret ediyor. Bütçe açığını kâğıt üzerinde daha düşük göstermek için Kur Korumalı Mevduat yükünün Merkez Bankası’na devredildiğini hatırlatan Oyan, şöyle konuşuyor:

“Merkez Bankası’nın kendi kaynağı var mı? Yok. Ne yapacak Merkez Bankası? Para basacak. Peki para basınca ne olacak? Enflasyon daha fazla olacak. Peki bu enflasyon kime yansıyacak? Bütün millete yansıyacak.”

Enflasyonun temmuzdan itibaren yukarı doğru gideceğini ve bu seneyi de yüzde 60 civarında bir yerlerde kapatacağını öngören Oyan, “Yani bütün bu ücret artışını vesaire hızla geri alan bir sürece giriyoruz. Enflasyonla, vergilerle, kamunun kontrolündeki çeşitli ürün fiyatlarına yapılan zamlarla, yapılan ücret artışları geri alınıyor. Bu iki yüzlü bir politika” ifadelerini kullanıyor.

Öte yandan vergi ve harçlara yılbaşında Üretici Fiyat Endeksi üzerinden yüzde 123 zam yapıldığını, bunun üzerine de temmuzda yüzde 50 artış geldiğini dile getiren Oyan, devletin kendi alacağı için ücretler üzerinde uyguladığı enflasyon oranını uygulamadığını, bunun da “iki yüzlü politikanın” bir parçası olduğunu söylüyor.

Erdoğan’a ödenek yetkisi rasyonel mi?

Oyan’a göre şeffaf olmayan politikaların bir yansıması da ek bütçede görülüyor.

Türkiye’de makroekonomik istikrarsızlıklar artarken son iki yıldır bütçe tahminlerinde de isabet sağlanamıyor, 2023 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu ile merkezi yönetim bütçe giderleri için 4 trilyon 469 milyar 570 milyon 19 bin lira ödenek tahsis edilmişti.

Meclis’e getirilen 1 trilyon 119,5 milyar TL büyüklüğündeki ek bütçe ile birlikte merkezi yönetim bütçe giderleri yüzde 25 artışla 5.589,1 milyar TL’ye ulaştı. Ancak ek bütçenin en önemli gerekçelerinden biri olan Personel Giderleri için ödenek teklif edilmedi.

Oyan, bunun da “hülle” ile yapılacağının anlaşıldığını söylüyor. Buna göre ek bütçe ile aynı anda görüşülen torba yasayla Cumhurbaşkanı’na birtakım harcama yetkileri, birtakım borç limitlerini artırma imkanları veriliyor.

Bu yılın bütçesinin 660 milyar lira açıkla bağlandığını, ek bütçenin ise denk bütçe olması gerektiğini anlatan Oyan, yasal olarak bütçe açığı hedefini Hazine ve Maliye Bakanı’nın yüzde 5, bu yetmezse de Cumhurbaşkanı’nın yüzde 5 artırma yetkisi olduğunu, bu yapılırsa açığın 729 milyar lira olabileceğini söylüyor ve ekliyor:

“Torba yasa ise Cumhurbaşkanı’na merkezi yönetim bütçesinde 660,9 milyar TL olan borçlanma limitini 2 trilyon 181 milyar TL’ye yükseltme yetkisi veriyor. Bu kanunsuzdur. Yasayı uygularsan borçlanma limitini en fazla 729 milyar liraya çıkarırsın. Nasıl iki trilyon küsura çıkarıyorsun? Hangi mali disiplinden bahsediyorsun? IMF programı olsaydı bunu yapabilecek miydin?”

İktidarın tamamen şeffaflık dışı uygulamalarla yol aldığını söyleyen Oyan, bütçe açığının yıl sonunda ne kadar olacağının mevcut durumda bilinmediğini söylüyor.

Demokrasilerde toplumun ödediği vergilerin nasıl harcandığını bilmeye ve bunu denetlenmesini istemeye hakkı olduğunu belirten Oyan, “Ek bütçede bunları göstermeyip ilave bir torba yasa çıkarıp Meclis’in bütçe yapma ve bütçeyi denetleme hakkını elinden alıyorsunuz. Dolayısıyla Türkiye bu haliyle ciddi bir devlet olmaktan giderek uzaklaşan, mali disiplin hak getire olan bir ülke haline geliyor” yorumunu yapıyor.

Körfez’den sermaye arayışı

Öte yandan Şimşek’in ekonominin dümenine geçmesiyle yabancı yatırımcıların Türkiye’ye döneceği beklentilerinin gerçekleşeceğine dair güçlü belirtiler de yok. Bu nedenle iktidar yönünü yine Körfez ülkelerine çevirdi.

Şimşek, seçim sonrasında Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’la birlikte Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) bir ziyaret gerçekleştirmiş, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da NATO liderler zirvesi sonrası BAE’ye gideceğini, ziyaret kapsamında yatırım anlaşmalarının imzalanacağını bildirmişti.

Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre Erdoğan, 17-19 Temmuz’da yapacağı ziyaretlerde Suudi Arabistan, Katar ve BAE’nin liderleriyle görüşecek. Reuters’a konuşan iki üst düzey yetkili, söz konusu ülkelerden Türkiye’nin enerji, altyapı ve savunma sektörlerine 30 milyar dolara kadar yatırım yapılmasını beklediklerini ifade etti.

Prof. Dr. Erinç Yeldan’a göre ise bu adımla limanlar, madenler, ormanlar da dahil Türkiye’nin elinde kalan son kamu varlıklarının doğrudan yabancı sermaye yatırımı ya da özelleştirme adı altında yok pahasına elden çıkarılması söz konusu olabilir.

“Bu işin sonu moratoryuma gidebilir”

Oğuz Oyan da bu politikayı tehlikeli buluyor. İktidarın Londra piyasasında borçlanmaktan çok daha kötü bir iş yaptığını söyleyen Oyan, “Risk primin (CDS) yüksek olduğu için yüksek Londra’dan pahalıya borçlanıyorsun. Temerrüde düşme ihtimalin var. Sıcak para da TL’nin yeterince değer kaybettiği bir ortamda gelmek istiyor, tamam. Ancak burada özellikle Körfez sermayesi dediğimiz zaman Türkiye’nin doğrudan yabancı yatırım çekebilecek şu an bir şeyi yok, ortamı yok. Dolayısıyla Körfez sermayesine ‘Bak biz çok sıkıştık. Gel sana her zamankinden daha uygun koşullarda yatırım imkanları sunuyoruz’ diyerek adeta varlıkları peşkeş çekmeye gitmiş durumdalar. Yani elde kalan son kamu iktisadi teşebbüslerini satacaklar” diye konuşuyor.

Bunun iyi bir görüntü olmadığını vurgulayan Oyan, Türkiye’nin uluslararası arenada gerçek anlamda “acze düşmüş” bir ülke konumda olduğunu, bu işin sonuna bir ödemeler dengesi krizi hatta mali iflas denilen borçlarını ödeyememe durumuna yani moratoryuma kadar gidebileceği uyarısı yapıyor.

Paylaşın