Son 22 Yılda Mahkum Sayısı Yüzde 500 Arttı

AK Partinin iktidara geldiği dönemin başlarında yani 31 Aralık 2002 tarihi itibarıyla hapishanelerde yaklaşık 60 bin mahkum bulunurken aradan geçen 22 yılda, mahkum sayısında yüzde 500 artış yaşandı. 2024 Ekim tarihi itibarıyla hapishanelerde olan mahkum sayısı 362 bin 422’ye ulaştı.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Malatya Milletvekili Veli Ağbaba, son dönemde tırmanışa geçen kadına şiddet, çocuk istismarı, uyuşturucu, yaralama başta olmak üzere suç oranlarındaki artışı gözler önüne seren bir rapor yayımladı. Rapor, güvenlik politikalarının ve sosyal önleyici tedbirlerin yetersizliğini gözler önüne serdi.

BirGün’ün aktardığı rapora göre; AKP’nin iktidara geldiği dönemin başlarında yani 31 Aralık 2002 tarihi itibarıyla hapishanelerde yaklaşık 60 bin mahkum bulunurken aradan geçen 22 yılda, mahkum sayısında yüzde 500 artış yaşandı. 2024 Ekim tarihi itibarıyla hapishanelerde olan mahkum sayısı 362 bin 422’ye ulaştı.

31 Aralık 2023 tarihinde hapishanelerde bulunan mahkum sayısı 291 bin 911 iken 1 Ekim 2024 tarihinde ise 362 bin 422’ye yükseldi. Yani 9 ayda tahliye olanlar hesaba dahil edilmeden 70 bin 511 kişi daha hapse girdi. Bu veriler üzerinden bakıldığında ayda 7 bin 835, haftada ise bin 958 kişinin mahkum olduğu görüldü.

Hapishanelerde hırsızlık, konut dokunulmazlığı ihlali, kasten yaralama, uyuşturucu satmak / kullanmak, dolandırıcılık gibi suç türlerinin mahkum sayısının yarısına denk geldiğine dikkat çeken Ağbaba, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Bu da Türkiye’nin ceza adaleti sistemi ve toplumsal yapısı üzerinde derin etkiler yaratan bir sorun haline gelmiştir. Son yıllarda, çeşitli suç tiplerinde yaşanan artış ve yargı süreçlerindeki yoğunluk, cezaevi nüfusunun hızla büyümesine yol açmıştır. Bu durum, ceza infaz kurumlarındaki kapasite sorunlarını daha da belirgin hale getirirken, mahkumların rehabilitasyonu ve topluma kazandırılması konularında da önemli zorluklar doğurmaktadır. Bu artışın nedenleri ve sonuçları, hem hukuki hem de toplumsal açıdan detaylı bir inceleme gerektirmektedir.”

Türkiye’de suç işleme yaşının düşmesinin toplum için ciddi bir alarm niteliği taşıdığını kaydeden Ağbaba, “Gençlerin suça yönelmesi, aile, eğitim ve sosyal yapıda derin sorunların varlığına işaret eder. Son günlerde toplum olarak herkesin üzerinde durduğu gençlerin suça sürüklenmesi konusu hapishanelerdeki çocuk mahkum sayılarına da belirgin olarak yansımaktadır” dedi.

2024 Nisan ayında çocuk mahkum sayısının 2 bin 912 iken 1 Ekim 2024 tarihinde 3 bin 532’ye yükseldiğini kaydeden Ağbaba, “6 ayda 620 çocuk suç işlediği için hapse girmiş” ifadelerini kullandı.

Suça bulaşan çocukların sayısındaki artışın, Türkiye’de toplumsal ve ailevi yapıların karşı karşıya olduğu önemli bir sorun olarak öne çıktığı ifade edilen raporda, özellikle ekonomik sıkıntılar, eğitim eksikliği, aile içi şiddet ve sosyal çevrenin olumsuz etkilerinin çocukları suça yönelten temel faktörler arasında yer aldığı ifade edildi.

Genç yaşta suça karışan bireylerin sayısındaki artışın sadece güvenlik açısından değil, aynı zamanda gelecekteki toplumsal refah ve uyum için de ciddi tehditler oluşturduğuna dikkat çekildi.

Raporda, şu ifadeler yer aldı: “2023 yılında 178 bin 834 çocuk suça sürüklenme sebebiyle güvenlik birimlerine gelmiş veya getirilmiş. Güvenlik birimine getirilen çocuklar, %39,8’ine yaralama, %20,8’ine hırsızlık, %7,7’sine pasaport kanununa muhalefet, %4,9’una uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmak, satmak veya satın almak, %4,0’ına ise tehdit suçları nedeniyle işlem yapılmıştır.

Ülkemizin aydınlık geleceği çocuklarımızın çok küçük yaşta suça sürüklendiği ve ailerin tedirgin olduğu bir dönemden geçiyoruz. Siyaset üstü olan bu konuda çocuklarımız ve geleceğimiz için atılacak adımları bütün siyasi partiler ve sivil toplum örgütleri ile detaylı şekilde araştırmak ve çözüm yollarını bulmak gerekiyor.

Suç oranının her geçen gün arttığı ülkemizde diğer üzücü bir durum ise suç işleme yaşının da düşmesidir. 2023 yılı içinde 11 yaş altı 9 bin 935 çocuk suça sürüklendiği için güvenlik birimlerine getirilmiştir. Oyun çağında ve eğitimle geleceğini örmesi gereken bu çağdaki çocuklarımızın suça bulaşması çok ama çok dikkate alınması gereken bir konudur.”

Bir yıl içinde 190 bin çocuğun suça sürüklenmesinin çok vahim bir durum olduğu kaydedilen raporda, “Bu durum, çocuklara yönelik koruyucu ve önleyici politikaların güçlendirilmesi gerekliliğini daha da acil hale getirmektedir. Çocukların erken yaşta suça bulaşması karşısında alınan önlemlerin yetersiz kalması, toplumsal sorumluluğumuz açısından büyük bir eksikliktir. Suçun önlenmesi, sadece cezai yaptırımlarla değil, çocukların güvenli ve sağlıklı ortamlarda büyümelerini sağlayacak bütüncül politikalarla mümkündür. Eğitimde, aile yapısında ve sosyal destek sistemlerinde eksiklikler varken, çocukların suça sürüklenmesini sadece bireysel hatalar olarak görmek yanıltıcıdır” denildi.

Raporda son olarak, “Erken yaşta suç eğilimi gösteren çocuklar ve gençler için koruyucu önlemler alınmalı ve topluma kazandırılmaları sağlanmalıdır” çağrısı yapıldı.

Paylaşın

11 Yılda 754 Çocuk İş Kazalarında Hayatını Kaybetti

Emek Gençliği MYK üyesi Bilgesu Kiper, “Son 11 yılda en az 754 çocuk işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Bu çocukları iş cinayetlerine sürükleyen koşullar gün gibi ortadadır; uzun çalışma saatleri, yetersiz güvenlik önlemleri ve patron baskısı” dedi.

Emek Gençliği, Mesleki Eğitim Merkezlerinde (MESEM) yaşanan ihlalleri ve iş cinayetleriyle ilgili raporunu Milli Eğitim Bakanlığı önünde açıkladı. ‘MESEM programı iptal edilsin, çocuk işçiliği son bulsun’ yazılı pankartın açıldığı eylemde, “çocuk işçiliğe son” sloganı atıldı. Artı Gerçek’ten Seda Taşkın’ın aktardığına göre; Emek Gençliği adına açıklamayı, MYK üyesi Bilgesu Kiper yaptı.

Hazırladıkları raporla çocukların MESEM eliyle ucuz bir emek gücü olarak sömürüldüklerini gözler önüne serildiğini belirten Kiper, “2002’den bu yana sürdürülen eğitim politikalarıyla gençler, beceri geliştirmekten uzak ve bilim dışı içeriklerle kuşatılmış, kapitalistlerin ucuz iş gücü ihtiyacını karşılamaya hizmet eden bir eğitim anlayışına mahkûm edilmiştir” dedi.

MESEM programının çocuk emeğinin sömürülmesini ‘yasal’ bir eğitim programıyla meşrulaştırarak her yaştan öğrenciyi ağır çalışma koşullarına sürüklediğini belirten Kiper, “Adeta ‘eti de kemiği de sizin’ denilerek, çocukların sağlıkları, çocuklukları ve gençlikleri sermayenin kâr hırsına feda ediliyor” açıklamasında bulundu. MESEM programının, küçük ve orta ölçekli işletmelerden Türkiye’nin en büyük sermaye gruplarına kadar geniş bir kesimin ucuz iş gücü ihtiyacını karşılamak için yürürlüğe konulduğunu aktaran Kiper, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Haftanın 4 günü işyerinde, sadece 1 günü okulda teorik eğitim alan öğrenciler, düşük ücretlerle çalıştırılıyor. Hatta patronların çoğu bu mevzuata uymuyor, MESEM öğrencileri pek çok işletmede haftanın 6 günü, 7 günü çalıştırılıyor. Ücretlerin işsizlik sigortası fonundan karşılanması ise bu programı sermaye için ‘bedava iş gücü’ haline getiriyor. Emekçi aileler, ekonomik zorunluluklar nedeniyle ve mesleki gelecek beklentisiyle çocuklarını bu programa yönlendirmek zorunda kaldığını ifade ediyor.”

MESEM’lerde çalışan çocuk işçilerle yapılan görüşmeler ve sahadan elde edilen verilerle raporun hazırlandığını belirten Kiper, tek adam rejiminin eğitim politikalarına karşı parasız, bilimsel ve demokratik eğitimi savunan kesimlere aynı zamanda bir mücadele çağrısı olduğunu söyledi. Raporda MESEM’lerin en temel sorunlarını sıralayan Kiper, bunların arasında; alınmayan işçi sağlığı ve güvenliği önlemleri, denetimsizlik, sermayeye aktarılan kaynaklar, yolsuzluklar ve usulsüzlükler olduğunu söyledi. Kiper, şöyle devam etti:

“Raporumuz MESEM’lerde yaşanan üç temel sorunu öne çıkarıyor. Son 11 yılda en az 754 çocuk işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. 2023 yılında ise MESEM kapsamında çalışan 9 çocuk işçi yaşamını yitirdi. Bu çocukları iş cinayetlerine sürükleyen koşullar gün gibi ortadadır; uzun çalışma saatleri, yetersiz güvenlik önlemleri ve patron baskısı. MESEM öğrencilerin mesai saatleri çoğu zaman ihlal ediliyor, patronların keyfi kararlarına göre çalıştırılıyorlar, tatil ve dinlenme hakları dahi gasp ediliyor.”

MESEM öğrencilerinin büyük bir kısmının, meslek edinmekten ziyade, ailelerinin geçimine katkıda bulunmak zorunda kaldığı için bu programa kaydolduğunu belirten Kiper, aldıkları ücret ise ne kendilerinin ne de ailelerinin ihtiyaçlarını karşılamaya yetmediğini vurguladı. Kiper, “MESEM programının ‘mesleki eğitim’ iddiası, bakanlığın yalanlarının aksine bir iddiadan ibarettir. Bu programın mesleki eğitimle hiçbir ilgisi yoktur. Öğrenciler, işyerlerinde fiilen bir işçi gibi çalıştırılıyor ve mesleki eğitimden koparılıyor. Eğitimcilerin desteğinden yoksun, iş kazalarına maruz kalıyor ve hatta fiziksel şiddet, dayak ve taciz gibi sorunlarla karşılaşıyorlar” dedi.

Kiper, mesleki eğitim politikalarının ortaokullara doğru genişletildiğini belirterek, “Milli Eğitim Bakanlığı, meslek liseleri bünyesinde ‘mesleki ortaokullar’ ve ‘zanaat atölyeleri’nin açılacağını müjdeliyor. MESEM programı başta olmak üzere mesleki eğitime yönelik her karar, sermaye örgütlerinin “sömürü cenneti Türkiye” hayalinin adım adım hayata geçirilmesinin aracı haline getiriliyor” dedi. Kiper, sömürü düzenine karşı mücadele etmeye devam edeceklerini vurguladı.

Kiper, daha sonra çağrılarının net olduğunu belirterek, taleplerini sıraladı:

MESEM programı amasız ve fakatsız, derhal iptal edilmelidir.
Öğrencilerin ihtiyaçlarına cevap verecek uygulama ve bilim odaklı, nitelikli mesleki eğitim sağlanmalıdır.
Öğrencilerin örgün eğitime devamını sağlamak için gerekli adımlar atılmalı ve her yurttaşın en temel hakkı olan eğitime erişimini güvence altına almak amacıyla, ihtiyacı olan tüm öğrencilere burs desteği verilmelidir.

“Sermaye işçi sınıfına kölelik, çocuklarımıza ölümü dayatıyor”

Daha sonra konuşan EMEP Genel Başkanı Seyit Aslan, hazırlanan raporun MESEM’de çalıştırılan çocukların yaşadıkları sorunları açık bir şekilde ortaya koyduğunu belirterek, “MEB görevi ve sorumluluğu bütün çocukların bilimsel demokratik laik ve anadilde eğitim görmesini sağlamak üzere sorumluluk almalıdır” dedi. Bakanlığın sorumluluk almadığını belirten Aslan, konuşmasına şöyle devam etti:

“Bugün MESEM’lerle Türkiye’deki sermayeye küçük ve orta ölçekli işletmelerde çocukların sınırsızca sömürülebileceği alanlar açıyorlar. Çocuklarımız o izbe atölyelerde baskı, şiddet ve iş cinayetleriyle karşı karşıya kalıyorlar. MEB, sermaye bizden ne istiyorsa, biz MESEM’li öğrencileri onlara işgücü olarak vermeye hazırız. Yeter ki üretim olsun, para kazanılsın, fabrikalar üretim yapsın. Bu çocuklar o izbe atölyelerde hangi koşullarda çalışıyorlar, neler yaşıyorlar. Denetime gelince bir şey yok. Yüzlerce çocuğun can vermesi son 9 ayda 10’a yakın çocuğun hayatını kaybetmesi pek ilgilendirmiyor MEB’i.”

Çocuktan işçi olmayacağını belirten Aslan, 10-11 yaşındaki çocukların atölyelerde işsizlik sigortasından parasını verdiği ücretlerle patronların kasalarını doldurdukları bir sistemle karşı karşıya olduklarını söyledi. Aslan, “Sermaye işçi sınıfına kölelik dayatıyor çocuklarımıza ölümü dayatıyor. Çocuk yaşta köle olmayı dayatıyor. Bir an önce MESEM projelerini iptal edin. Meslek edindirme adı altında çocuklarımızın vahşice çalıştırılmasını, iş cinayetlerinde katledilmesini asla kabul etmiyoruz” açıklamasında bulundu.

Her çocuğa bir öğün ücretsiz yemek hakkını vermek yerine tekellere çok büyük kaynaklar aktarıldığını belirten Aslan, okullarda eğitim sisteminin temizlik işleri bütünüyle ailelerin sırtına yüklendiğini söyledi. Aslan, “Buna itiraz ediyoruz, buna karşı mücadele çağrısı yapıyoruz. Türkiye’deki bilim insanlarına, sendikalara, emek örgütlerine, akademisyenlere çağrımız şudur; çocuklarımızın geleceği ya MESEM’lerde karartılıyor ya da mahalle uyuşturucu çetelerin ellerine düşerek hayatları karartılıyor. Bunu karşı birleşik, örgütlü bir mücadeleyi vermemiz gerekiyor” dedi.

Paylaşın

Türkiye’de 1,5 Milyon Kız Çocuğu Eğitimin Dışında

Eğitim-Sen İstanbul Şube Başkanı Barış Uluocak, “Okullar ÇEDES, diyanet projeleri, son olarak yeni müfredatla birlikte dinsel öğelerin son derece baskın olduğu bir iklime büründü. Bu yaklaşım kız çocuklarının geri plana itilmesine yol açabileceği gibi yıkıcı ve kronik sorunumuz olan kadına yönelik şiddetle ilgili de toplumsal bilincin gelişmesinin engellenmesi riskini taşıyor” diyor.

Uluocak, ekonomik kriz sebebiyle birçok çocuğun okullaşma sürecinin sekteye uğradığını ancak çoğunlukla kız çocuklarının bu konuda dezavantajlı bir durumda kaldığını şu sözlerle anlatıyor:

“Okullaşma verileriyle ilgili birçok parametre söz konusu. Çocukların erken yaşta evlendirilmesi, yoksullaşma, ailenin ekonomik durumuna katkı sunması için erken yaşta okuldan alınması vesaire gibi durumlar çocukların okullaşmasına engel. Çocukların okula devam etmemesi büyük oranda sosyoekonomik ve sosyokültürel değerler üzerinden şekilleniyor. Kız çocukları, sosyal ve kültürel olarak dezavantajlı oldukları için onlar açısından okula devam meselesi daha ciddi bir problem oluyor. Erken yaşta evlilik, kız çocuğunun ev içinde görünmez emeğin bir parçası haline getirilmesi de tüm bunların sonucu.”

Kadın ve çocuk hakları konusundaki karnesi her geçen gün kırıklarla dolan Türkiye, Dünya Kız Çocukları Günü’ne karanlık bir tablo içinde girdi.

Diyarbakır’ın Bağlar ilçesinde cansız bedenine ulaşılan 8 yaşındaki Narin Güran’ın cinayetine ilişkin cevapsız kalan sorular ve Tekirdağ’ın Malkara ilçesinde şiddet ve cinsel istismara uğrayan 2 yaşındaki Sıla bebeğin yaşam mücadelesini yitirmesi, bu karanlığın son örneklerinden sadece ikisi.

Türkiye’de yaklaşık 1,5 milyon kız çocuğu örgün eğitimin dışında. Eğitimde artan sorunlar ve ağırlaşan ekonomik krize karşı savunmasız durumdaki kız çocukları, sık sık suçluların da hedefi oluyor.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tam 8 yıldır kayıp çocuklara ilişkin verileri açıklamıyor. TÜİK tarafından 2016 yılında açıklanan son veriye göre 2008-2016 arasında toplam, 104 bin 531 çocuk kayboldu. Son açıklanan verilerde bahsi geçen 104 bin 531 çocuğun akıbeti bilinmediği gibi sekiz yılda bu sayının ne kadar arttığı bilinmiyor. Bu kayıp vakalarının önemli bir kısmının kız çocukları olduğu tahmin ediliyor.

Türkiye’de kız çocuklarının maruz kaldığı şiddet ve açıklanmayan kayıp vakalarını DW Türkçe’den Berrak Güngör‘e değerlendiren Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği Başkanı ve Avukat Müjde Tozbey, hükümetin cezasızlık politikalarının kız çocuklarını hedef alan suçları artırdığını söylüyor:

“Türkiye’de iktidarın gerici politikaları, kadınları ve kız çocuklarını hedef alan şiddet olaylarının üzerine gitmek yerine suçluları koruma eğilimindedir. Dinci-gerici uygulamalarla kadına yönelik şiddet ve çocuk istismarı sıradanlaştırılıyor. Bu politikalar, kız çocuklarını toplumda korunmasız ve savunmasız bırakarak şiddet ve istismarın hedefi haline getiriyor.”

TÜİK’in kayıp çocuk verilerini açıklamamasının iktidarın çocuklara karşı umursamaz tavrının bir yansıması olduğunu belirten Tozbey, “Devlet, çocukların kaybolması, istismarı ve sömürülmesi gibi sorunları görmezden geliyor. Bu, toplumsal bir çürümenin ve bilinçli bir karartmanın sonucudur. Kayıp çocuk verilerini açıklamamak, iktidarın bu alandaki ihmallerini ve sistematik başarısızlığını gizlemeye çalıştığını gösterir. Verileri açıklamamak, sorumluluk almaktan kaçmanın bir yolu” vurgusunu yapıyor.

Tozbey, resmi verilerin açıklanmamasına rağmen Türkiye’de her gün ortalama önemli bir kısmı kız çocuğu olmak üzere 8-10 çocuğun kaybolduğunun tahmin edildiğini belirtiyor. “Özellikle kız çocukları, kaybolduktan sonra insan ticareti, cinsel istismar gibi suçlarla karşı karşıya kalıyor” diyen Tozbey, şöyle devam ediyor:

“Bu durum, Türkiye’de çocukların korunmasız olduğunu ve iktidarın bu sorunu göz ardı ettiğini bir kez daha gözler önüne seriyor. Ancak iktidar sorumluluktan kaçıyor.”

Deprem bölgelerinde özellikle kız çocuklarının daha fazla hedef haline geldiğini belirten Tozbey, “Konteyner kentlerdeki güvencesiz yaşam koşulları, kız çocuklarının istismara, şiddete ve insan ticaretine karşı daha savunmasız hale gelmesine neden oldu. Bu çocuklar, devletin ve yerel yönetimlerin yetersiz müdahaleleri sonucunda kaderlerine terk ediliyor. Deprem bölgelerinde özellikle kız çocuklarına yönelik cinsel istismar ve kaçırılma vakaları artmış durumda” diyor.

TÜİK’e göre 2023 yılında güvenlik birimlerine giden veya götürülen mağdur 242 bin 875 çocuğun yüzde 12’ye yakını cinsel istismara maruz kaldı. Bu, yaklaşık 29 bin çocuğa tekabül ediyor. Bu oranlar her geçen gün artıyor.

Türkiye’de 2024-2025 eğitim öğretim yılına da tartışmalarla başlandı. Ağırlaşan ekonomik kriz, ÇEDES gibi projelerle laik eğitim anlayışından uzaklaşıldığı eleştirileri ve Mesleki Eğitim Merkezleri’ne (MESEM) yönlendirilen öğrencilerin ucuz iş gücü ve güvensiz bir şekilde çalıştırıldığı iddiaları öne çıkan sorunların başını çekiyor. Çok sayıda bölgede taşımalı eğitime son verilmesi de yaşanan bir diğer sorun. Bu projeler ve uygulamalar en çok da kız çocuklarının eğitim hayatını olumsuz yönde etkiliyor.

“Diyanetin çeşitli programlarıyla sadece İmam Hatipler değil, okulların tamamında dini bir iklim hakim olmaya başladı” diyen Eğitim-Sen İstanbul Şube Başkanı Barış Uluocak, “Okullar ÇEDES, diyanet projeleri, son olarak yeni müfredatla birlikte dinsel öğelerin son derece baskın olduğu bir iklime büründü. Bu yaklaşım kız çocuklarının geri plana itilmesine yol açabileceği gibi yıkıcı ve kronik sorunumuz olan kadına yönelik şiddetle ilgili de toplumsal bilincin gelişmesinin engellenmesi riskini taşıyor” diyor.

Ekonomik kriz de kız çocuklarının eğitim hayatını olumsuz etkiliyor. Türkiye’de kırtasiye ürünlerinin fiyatlarında yaşanan artışlar, okul kıyafetleri, servis ücretleri gibi temel okul ihtiyaçlarına gelen fahiş zamlar, velileri en çok zorlayan kalemler arasında. Uluocak, ekonomik kriz sebebiyle birçok çocuğun okullaşma sürecinin sekteye uğradığını ancak çoğunlukla kız çocuklarının bu konuda dezavantajlı bir durumda kaldığını şu sözlerle anlatıyor:

“Okullaşma verileriyle ilgili birçok parametre söz konusu. Çocukların erken yaşta evlendirilmesi, yoksullaşma, ailenin ekonomik durumuna katkı sunması için erken yaşta okuldan alınması vesaire gibi durumlar çocukların okullaşmasına engel. Çocukların okula devam etmemesi büyük oranda sosyoekonomik ve sosyokültürel değerler üzerinden şekilleniyor. Kız çocukları, sosyal ve kültürel olarak dezavantajlı oldukları için onlar açısından okula devam meselesi daha ciddi bir problem oluyor. Erken yaşta evlilik, kız çocuğunun ev içinde görünmez emeğin bir parçası haline getirilmesi de tüm bunların sonucu.”

“Bir buçuk milyon kız çocuğu örgün eğitimin dışında”

Türkiye’nin ağırlaşan ekonomik durumu ve bu bağlamda değişmeye başlayan sosyokültürel yapı en çok da çocukların okullaşma oranlarını etkiliyor. Milli Eğitim Bakanlığının açıkladığı “Millî Eğitim İstatistikleri 2023-2024” verilerine göre Türkiye’de, okul öncesi eğitim, ilköğretim ve ortaöğretim düzeyinde 9 milyon 600 bin 891’i erkek, 9 milyon 109 bin 374’ü kız olmak üzere toplam 18 milyon 710 bin 265 öğrenci örgün eğitim alıyor. Örgün eğitimde ayrıca okul öncesinde 1 milyon 954 bin 202, ilkokulda 5 milyon 644 bin 386, ortaokulda 5 milyon 314 bin 796, ortaöğretimde 5 milyon 796 bin 881 öğrenci eğitim alıyor.

Bu istatistiklerin yanı sıra Eğitim-Sen İstanbul Şube Başkanı Uluocak, Türkiye’de 1,5 milyon kız çocuğunun örgün eğitimin dışında kaldığını ifade ediyor. Ancak Uluocak’a göre bunun tam takibi de pek kolay değil. Çünkü Bakanlık, 2020 yılından bu yana devamsızlık verilerini paylaşmıyor. Uluocak şunları söylüyor:

“İlkokulda 200 bin civarı, ortaokulda da 300 bin civarı, lisede de 300 bin civarında kız çocuğunun okul çağında olduğu halde okula devam etmediğini biliyoruz. Buna örgün eğitimin dışında olan, yani açık liseye devam eden kız çocuklarını da eklediğimizde, neredeyse bir buçuk milyona yakın bir kız çocuğunun örgün eğitimin dışında kaldığı bir tablodan bahsedebiliriz.”

Uluocak, Bakanlığın devamsızlık verilerini 2020 yılına kadar düzenli olarak paylaştığını söylüyor. Ancak 2022, 2022, 2023 ve 2024 görüşmelerinde bu veriler paylaşılmadı. Bu da örgün eğitimi sistemi içinde görünse de okula devam edemeyen kız çocuklarına ulaşmayı zorlaştırıyor. Uluocak’a göre Bakanlık bu verileri başarı göstergelerini etkilememesi için vermiyor.

Paylaşın

Türkiye’de Yaşayanların Yüzde 58’i Borçlu

Türkiye’de geçen yıla göre konut alımı ve konut masrafları dışında borç veya taksit ödemesi olanların oranı 1,4 puan azalarak yüzde 58 oldu. Nüfusun yüzde 5,7’sine bu ödemeler yük getirmezken yüzde 14,9’una çok yük getirdi.

Haber Merkezi / Konut masraflarının çok yük getirdiği hanelerin oranı 0,3 puan artarak yüzde 17,5 olurken, bu masrafların biraz yük getirdiği hanelerin oranı 8,8 puan artarak yüzde 66,5 oldu. Konut masrafların yük getirmediğini belirten hanelerin oranı geçen yıla göre 9,2 puan azalış ile yüzde 15,9 hesaplandı.

Hanelerin yüzde 58,8’i evden uzakta bir haftalık tatil masraflarını, yüzde 39,2’si iki günde bir et, tavuk ya da balık içeren yemek masrafını, yüzde 31,8’i beklenmedik harcamaları, yüzde 19,5’i evin ısınma ihtiyacını, yüzde 64,2’si eskimiş mobilyaların yenilenmesini ekonomik olarak karşılayamadığını beyan etti.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Yoksulluk ve Yaşam Koşulları İstatistikleri 2023 verilerini açıkladı.

Buna göre; Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan gelirinin yüzde 50’si dikkate alınarak belirlenen yoksulluk sınırına göre, yoksulluk oranı 2023 yılında 0,9 puan azalarak yüzde 13,5 oldu. Medyan gelirin yüzde 60’ı dikkate alınarak belirlenen yoksulluk sınırına göre hesaplanan yoksulluk oranı ise son yılda 0,3 puan azalarak yüzde 21,3 olarak gerçekleşti.

Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan gelirinin yüzde 40’ı dikkate alınarak belirlenen yoksulluk sınırına göre, yoksulluk oranı bir önceki yıla göre 0,6 puanlık azalış ile yüzde 7,0 olarak gerçekleşti. Medyan gelirin yüzde 70’i dikkate alınarak belirlenen yoksulluk sınırına göre hesaplanan yoksulluk oranı ise bir önceki yıla göre 0,3 puanlık azalış ile yüzde 29,0 oldu.

Hanehalkı tipine göre eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan gelirinin yüzde 50’si dikkate alınarak hesaplanan yoksulluk oranlarına bakıldığında; çekirdek aile bulunmayan birden fazla kişiden oluşan hanehalklarında yoksulluk oranı bir önceki yıla göre 4 puan azalarak yüzde 7,7, tek kişilik hanehalklarında ise 0,2 puan azalarak yüzde 7,3 olmuştur. En az bir çekirdek aile ve diğer kişilerden oluşan hanehalklarının yoksulluk oranı 2,6 puan azalarak yüzde 17,0, tek çekirdek aileden oluşan hanehalklarının yoksulluk oranı ise 0,6 puan azalarak yüzde 13,3 oldu.

Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan gelirinin yüzde 50’si dikkate alınarak hesaplanan yoksulluk oranına göre; okur-yazar olmayan fertlerin yüzde 25,4’ü, bir okul bitirmeyenlerin yüzde 23,6’sı, lise altı eğitimlilerin yüzde 13,6’sı, lise ve dengi okul mezunlarının ise yüzde 7,2’si yoksul olarak hesaplandı. Yükseköğretim mezunları ise yüzde 2,7 ile en düşük yoksulluk oranına sahip grup oldu.

Maddi ve sosyal yoksunluk oranı yüzde 14,4

Maddi ve sosyal yoksunluk oranı hesabında hane düzeyinde sorgulanan değişkenler; otomobil sahipliği, ekonomik olarak beklenmedik harcamaları yapabilme, evden uzakta bir haftalık tatil masrafını karşılayabilme, kira, konut kredisi ve faizli borçları ödeyebilme, iki günde bir et, tavuk, balık içeren yemek yiyebilme, evin ısınma ihtiyacını karşılayabilme ve mobilyaları eskidiğinde değiştirebilme durumudur.

Bu oran için fert düzeyinde toplanan değişkenler ise; eskimiş giysileri yerine yenisini alabilme, düzgün iki çift ayakkabıya sahip olabilme, ayda en az bir kez tanıdıkları ile toplanabilme, ücretli boş zaman faaliyetlerine katılabilme, kendini iyi hissetmek için bir miktar para harcayabilme ve kişisel amaçlı kullanım için internet sahipliği olarak belirlenmiştir.

Yukarıda belirtilen on üç maddenin en az yedisini karşılayamayanların oranı olarak tanımlanan maddi ve sosyal yoksunluk oranı; 2022 yılında yüzde 16,6 iken 2023 yılı anket sonuçlarında 2,2 puan azalarak yüzde 14,4 olarak tahmin edildi.

Dört yıllık panel veri kullanılarak hesaplanan sürekli yoksulluk oranı, eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan gelirinin yüzde 60’ına göre son yılda ve aynı zamanda önceki üç yıldan en az ikisinde de yoksul olan fertleri kapsamaktadır. Buna göre, 2023 yılı anket sonuçlarına göre sürekli yoksulluk oranı bir önceki yıla göre 1 puan azalarak yüzde 13,0 oldu.

Ülkemizde yaşanan deprem nedeni ile 2023 yılında TR63 (Hatay, Kahramanmaraş, Osmaniye) bölgesinde alan çalışması yapılamadığı için İstatistiki Bölge Birimleri Sınıflandırması (İBBS) ayrımında verilen bölgesel sonuçlar 25 bölgeyi kapsamaktadır.

İBBS 2. Düzey bölgelerinin her biri için eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan gelirinin yüzde 50’sine göre hesaplanan yoksulluk sınırına göre, gelire dayalı göreli yoksulluk oranının en yüksek olduğu bölgeler; yüzde 14,6 ile TRA2 (Ağrı, Kars, Iğdır, Ardahan) ve TR82 (Kastamonu, Çankırı, Sinop) yüzde 13,9 ile TR61 (Antalya, Isparta, Burdur) oldu.

Göreli yoksulluk oranı en düşük olan İBBS 2. Düzey bölgeleri ise yüzde 3,1 ile TRC1 (Gaziantep, Adıyaman, Kilis), yüzde 6,7 ile TRC3 (Mardin, Batman, Şırnak, Siirt) ve TRC2 (Şanlıurfa, Diyarbakır) oldu.

Yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında olanlar; göreli yoksulluk, maddi ve sosyal yoksunluk ve düşük iş yoğunluğu göstergelerinin en az birinden yoksun olanları ifade etmektedir.

Son yıl sonuçlarına göre fertlerin yüzde 30,7’si yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında kaldı. Bu oran yaş gruplarına göre incelendiğinde; 0-17 yaş grubunda yüzde 40,1, 18-64 yaş grubunda yüzde 28,0, 65 ve üstü yaş grubunda ise yüzde 23,1 olarak tahmin edildi.

Oturulan konuta sahip olanların oranı geçen yıla göre 0,5 puan azalarak 2023 yılında yüzde 56,2 olarak hesaplanırken, kirada oturanların oranı yüzde 27,8, lojmanda oturanların oranı yüzde 0,9, kendi konutunda oturmayıp kira ödemeyenlerin oranı ise yüzde 15,1 oldu.

Kurumsal olmayan nüfusun yüzde 32,6’sı konutunda izolasyondan dolayı ısınma sorunu yaşarken yüzde 32,0’ı ise sızdıran çatı, nemli duvarlar, çürümüş pencere çerçeveleri vb. problemlerle, yüzde 19,8’i trafik veya endüstrinin neden olduğu hava kirliliği, çevre kirliliği veya diğer çevresel sorunlarla karşılaştı.

Geçen yıla göre konut alımı ve konut masrafları dışında borç veya taksit ödemesi olanların oranı 1,4 puan azalarak yüzde 58,0 oldu. Nüfusun yüzde 5,7’sine bu ödemeler yük getirmezken yüzde 14,9’una çok yük getirdi. Konut masraflarının çok yük getirdiği hanelerin oranı 0,3 puan artarak yüzde 17,5 olurken, bu masrafların biraz yük getirdiği hanelerin oranı 8,8 puan artarak yüzde 66,5 oldu. Konut masrafların yük getirmediğini belirten hanelerin oranı geçen yıla göre 9,2 puan azalış ile yüzde 15,9 hesaplandı.

Hanelerin yüzde 58,8’i evden uzakta bir haftalık tatil masraflarını, yüzde 39,2’si iki günde bir et, tavuk ya da balık içeren yemek masrafını, yüzde 31,8’i beklenmedik harcamaları, yüzde 19,5’i evin ısınma ihtiyacını, yüzde 64,2’si eskimiş mobilyaların yenilenmesini ekonomik olarak karşılayamadığını beyan etti.

Paylaşın

Türkiye’de Son 14 Yılda 4 Bin 255 Kadın Öldürüldü

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu (KCDP) verilerine göre, Türkiye’de 2010 yılı ile 2024 yılının Ekim ayı arasında erkekler tarafından gerçekleştirilmiş 4.255 kadın cinayeti yaşandı.

En düşük kadın cinayetinin gerçekleştiği yıl ise 2011 yılı olarak kayıtlara geçti. Türkiye’nin daha öncesinde taraf olduğu İstanbul Sözleşmesi’nin imzalandığı bu yılda 121 kadın cinayeti gerçekleşti.

“Kadın cinayetleri” ile “kadınların şüpheli ölümlerine” ilişkin raporlar hazırlayan “Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu” verilerine göre, Türkiye’de 2017 ile 2023 yılları arasında “şüpheli kadın ölümleri” yüzde 82 artış gösterdi.

2010 yılında yaşanan Münevver Karabulut cinayetinin ardından bir sivil inisiyatif olarak kurulan ve kadın mücadelesinde belirleyici bir rol oynayan Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’ndan (KCDP) derlenen verilere göre, Türkiye’de 2010 yılı ile 2024 yılının Ekim ayı arasında erkekler tarafından gerçekleştirilmiş 4.255 kadın cinayeti yaşandı.

Platform’un verilerine göre, son 7 yılda 1.441’i şüpheli olmak üzere ve 2010’dan bu yana gerçekleştirilen kadın cinayetleri ile birlikte toplamda 5.696 kadın hayatını kaybetti.

2024 yılının başından Ekim ayına kadar 296 kadın cinayeti işlenirken, bu 10 aylık süreçte ise toplamda 184 kadın şüpheli bir şekilde ölü bulundu.

Son 14 senede en fazla kadın cinayeti 2017 yılında yaşanırken, o yıl içerisinde 408 kadın cinayete kurban gitti.

En düşük kadın cinayetinin gerçekleştiği yıl ise 2011 yılı olarak kayıtlara geçti. Türkiye’nin daha öncesinde taraf olduğu İstanbul Sözleşmesi’nin imzalandığı bu yılda 121 kadın cinayeti gerçekleşti.

Mayıs 2011’de İstanbul’da imzaya açılmasından dolayı “İstanbul Sözleşmesi” olarak bilinen “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”nin ilk imzacısı Türkiye olmuştu.

Aynı zamanda bu sözleşmeyi parlamentosunda onaylayan ilk ülke olan Türkiye, Temmuz 2021’de sözleşmeden çekildiğini açıklamıştı.

Türkiye’nin sözleşmeden çekildiği 2021 yılında 280 kadın cinayeti yaşanırken, takip eden 2022 yılında ise kadın cinayetleri yaklaşık yüzde 20 artarak 334’e çıktı.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Cinsel Taciz Dosya Sayısı 190 Bini Aştı

Türkiye’de 2021 yılında Cumhuriyet başsavcılıklarında cinsel dokunulmazlığa karşı suç kapsamında toplam 121 bin 242 dosya açıldı. Dosyalardaki şüpheli sayısının ise 114 bin 78 olduğu bildirildi.

2022 yılında Cumhuriyet başsavcılıklarında açılan cinsel dokunulmazlığa karşı suç kapsamındaki dosya sayısı ise 118 bin 959 oldu. 2022’deki şüpheli sayısı ise 125 bin 737 ile ifade edildi.

2023 yılında ise cinsel dokunulmazlığa karşı suçlama içeren dosya sayısı çarpıcı boyutlara fırladı. Cumhuriyet başsavcılıklarında 2023 yılında 193 bin 212 cinsel dokunulmazlığa karşı suç dosyası açıldı. Dosyalardaki toplam şüpheli sayısının ise 206 bin 852 olduğu belirtildi.

Ülkede son dönemde birbiri ardına yaşanan ve kamuoyunda infial yaratan olaylarda çok sayıda kadın yaşamını yitirdi. AK Parti iktidarlarında kadına yönelik şiddet olayları, Cumhuriyet tarihinde örneği olmayan boyutlara ulaştı.

Yaptırım içermeyen uygulamalar ve cezasızlık politikaları nedeniyle kadına yönelik şiddet hemen her yıl daha da tırmandı.

BirGün’den Mustafa Bildircin’in haberine göre; Cumhuriyet başsavcılıklarındaki soruşturma dosyalarına yönelik veriler ise “Cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar” kapsamında açılan soruşturmalardaki çarpıcı tabloyu gözler önüne serdi. Cinsel saldırı kapsamında açılan dosya sayısının 2023 itibarıyla 200 bine dayandığı öğrenildi.

Türkiye’de 2021 yılında Cumhuriyet başsavcılıklarında cinsel dokunulmazlığa karşı suç kapsamında toplam 121 bin 242 dosya açıldı. Dosyalardaki şüpheli sayısının ise 114 bin 78 olduğu bildirildi. 2022 yılında Cumhuriyet başsavcılıklarında açılan cinsel dokunulmazlığa karşı suç kapsamındaki dosya sayısı ise 118 bin 959 oldu. 2022’deki şüpheli sayısı ise 125 bin 737 ile ifade edildi.

2023 yılında ise cinsel dokunulmazlığa karşı suçlama içeren dosya sayısı çarpıcı boyutlara fırladı. Cumhuriyet başsavcılıklarında 2023 yılında 193 bin 212 cinsel dokunulmazlığa karşı suç dosyası açıldı. Dosyalardaki toplam şüpheli sayısının ise 206 bin 852 olduğu belirtildi.

Cinsel dokunulmazlığa karşı suç dosyalarının detayları da dikkati çekti. Buna göre, Cumhuriyet başsavcılıklarındaki toplam 193 bin 212 cinsel dokunulmazlığa karşı suç dosyasının 66 bin 138’ini, “Çocuğun cinsel istismarı” dosyaları oluşturdu.

Soruşturma aşamasındaki cinsel dokunulmazlığa karşı suç dosyalarındaki diğer suç türleri ve dosya sayıları ise şöyle sıralandı:

Cinsel taciz: 63 bin 3
Cinsel saldırı: 36 bin 397
Reşit olmayanla cinsel ilişki: 27 bin 674

2023 yılında Ceza Mahkemelerinde, “Cinsel dokunulmazlığa karşı suç işlemek” gerekçesiyle toplam 43 bin 458 kişi yargılandı. Yargılamaların ardından 15 bin 474 kişi hakkında mahkumiyete hükmedildi. Toplam 7 bin 77 kişinin cezası ise Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması (HAGB) kapsamına alındı.

Paylaşın

Türkiye, Gıda Enflasyonunda Yine Birinci

Türkiye, OECD ülkeleri arasında, gıda enflasyonu alanında yine ilk sırada yer aldı. OECD ülkeleri arasında Türkiye haricinde kalan 24 ülkede enflasyon düşerken, dokuz ülkede artış, beşinde ise sabit kaldı.

Ekonomim’de yer alan habere göre; Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD), ağustos ayında Türkiye’de yıllık enflasyondaki düşüşün etkisiyle genel enflasyonun bölgede gerilediğini duyurdu. Ancak Türkiye, gıda enflasyonu alanında yine ilk sırada yer aldı.

Temmuz ayında yüzde 50’yi aşan yıllık enflasyon, Ağustos ayında yaklaşık yüzde 10 puanlık bir düşüş gösterdi. Ancak bu düşüş, Türkiye’nin hala yüksek enflasyon oranlarına sahip olması nedeniyle ekonomik istikrar açısından bazı kaygıları da beraberinde getirdi. OECD ülkeleri arasında Türkiye haricinde kalan 24 ülkede enflasyon düşerken, dokuz ülkede artış, beşinde ise sabit kalma durumu gözlemlendi.

Bu durum, Türkiye’nin uluslararası ekonomik göstergelerdeki etkisini bir kez daha ortaya koydu. Yıllık OECD enerji enflasyonu, Temmuz ayındaki yüzde 3,3’ten Ağustos ayında yüzde 0,1’e düşüş gösterdi. Bu durum, 31 OECD ülkesinde düşüşler yaşanmasına neden oldu.

Yıllık gıda enflasyonu ve çekirdek enflasyon da benzer bir durum izledi. Çekirdek enflasyon, yalnızca 9 ülkede yükselirken, 19 ülkede sabit kaldı.

Enerji fiyatlarındaki bu keskin düşüş, gıda fiyatları üzerinde de olumlu bir etki yarattı. Yıllık OECD enerji enflasyonu, Temmuz ayındaki yüzde 3,3’ten Ağustos ayında %0,1’e önemli bir düşüş gösterdi. Bu durum, 31 OECD ülkesinde düşüşler yaşanmasına neden oldu.

Yıllık gıda enflasyonu ve çekirdek enflasyon da benzer bir trend izledi. Çekirdek enflasyon, yalnızca 9 ülkede yükselirken, 19 ülkede sabit kaldı. Enerji fiyatlarındaki bu keskin düşüş, gıda fiyatları üzerinde de olumlu bir etki yarattı. Ancak, gıda enflasyonundaki durgunluğu, bazı ülkelerde hâlâ kaygı yaratmaya devam ediyor.

Paylaşın

Enflasyon Hedefleri Tutturulabilir Mi?

Prof. Dr. Sinan Alçın, “Merkez Bankası ve hükümetin yüzde 38 ila yüzde 42 bandında öngördüğü yıl sonu enflasyon tahmininin gerçekleşme ihtimali pek mümkün değil. Yıl sonunda enflasyonun yüzde 45’lerde olacağını düşünüyorum” dedi.

Sinan Alçın, 2023’ün yaz aylarında Cumhuriyet tarihinin en yüksek aylık enflasyon artışlarının yaşanmasından dolayı, bu yıl Temmuz ve Ağustos aylarında enflasyonda kayda değer bir gerileme beklentisi olduğunu ancak hükümetin bu süreci doğru yönetemediğini ifade ediyor. Bu dönemde elektrik, doğal gazda fiyat artışları ve kira zamlarında üst sınırın kaldırılması gibi nedenlerle kamunun yön verdiği fiyatlarda ciddi artışlar yaşandığına işaret etti.

Alçın, “Önümüzdeki kış aylarında da her zaman olduğu gibi yaş meyve-sebze fiyatlarında artış, ısınma maliyetleri gibi konut harcamalarının artacak olması nedeni ile yine enflasyonda yükselişler göreceğiz. Bu süreçte bir de İsrail-İran çatışması nedeniyle petrol fiyatları yükselebilir. Dolayısıyla tüm göstergeler yıl sonu enflasyon hedefinin tutturulamayacağını gösteriyor” ifadelerini kullandı.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından 3 Ekim’de açıklanan son enflasyon verileri, Eylül ayında tüketici enflasyonunun yüzde 2,97 artarak beklentilerin üzerine çıktığını gösterdi. Son 12 aylık enflasyon yüzde 49,38 ile Temmuz 2023’ten bu yana ilk kez politika faizi olan yüzde 50’nin altına gerilemiş olsa da hükümetin ve Merkez Bankası’nın (TCMB) eşgüdümünde yürütülen enflasyonla mücadele programının yeterince işleyip işlemediğine dair soru işaretleri oluştu.

DW Türkçe’den Aram Ekin Duran‘a konuşan uzmanlara göre, hükümetin 15 aydır uyguladığı programa rağmen enflasyonda beklenen seviyede bir düşüş henüz sağlanamadı. Yıl sonu enflasyon hedefinin tutturulması da zora girmiş durumda.

TÜİK’in açıkladığı verilere göre, Eylül ayında tüketici fiyatları bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 49,38 arttı. Eylül ayında aylık enflasyon ise yüzde 2,97 oldu. Piyasa beklentileri aylık enflasyonun yüzde 2,2 seviyesinde çıkacağı yönündeydi. Üretici enflasyonu ise aynı dönemde yıllık bazda yüzde 33,09, aylık bazda ise yüzde 1,37 olarak gerçekleşti. Eylül ayında özellikle gıda, eğitim ve kira fiyatlarında yaşanan artışlar enflasyonun beklentileri aşmasında etkili oldu.

TÜİK verilerine göre, aylık bazda en yüksek artış yüzde 14,21 ile eğitim grubunda gerçekleşirken, eğitimi yüzde 4,16 ile alkollü içecekler ve tütün, yüzde 3,86 ile de konut izledi. Yıllık olarak bakıldığında ise en yüksek artış yüzde 97,87 ile konut grubunda görüldü. Yıllık enflasyon bakımından konut grubunu yüzde 93,59 ile eğitim; yüzde 65,41 ile lokanta ve oteller izledi.

“Enflasyonla mücadele programı iyi işlemiyor”

Altınbaş Üniversitesi Uluslararası Ticaret ve Finansman Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu’na göre, yıllık enflasyon yüzde 50’nin altına inmiş olsa da hükümetin enflasyon programı istendiği gibi işlemiyor.

Ekonomi yönetiminin yılın üçüncü çeyreği için ortalama yüzde 2,5’lik enflasyon artışı beklentisi olduğunu ama bu dönemdeki ortalama aylık artışın yüzde 3,2’ye çıktığını hatırlatan Prof. Kozanoğlu, “Son çeyrek için ise hükümetin beklentisi enflasyon artışının her ay ortalama yüzde 1,5 oranına gerilemesi. Ancak son açıklanan veriler ve ekonomide yaşananlar bu öngörünün de tutmayacağını gösteriyor. Enflasyonla mücadelede işler yolunda gitmiyor” diye konuşuyor.

Peki hükümetin enflasyonla mücadele programı neden istenen etkiyi yaratmıyor?

Prof. Hayri Kozanoğlu, bu soruya şöyle yanıt veriyor: “Enflasyonun başlıca nedenlerinden biri yaşanan arz sıkıntısıdır. Türkiye’de özellikle tarım olmak üzere üretimde yaşanan arz sıkıntısı fiyatları yukarı çekiyor. İnsanlar hâlâ yakın gelecekte enflasyonun kayda değer bir şekilde düşeceğine inanmadığı için de mal ve hizmet talebi azalmıyor.

İnsanların enflasyonun düşeceğine ikna olması halinde harcamaların kesilmesi, talebin zayıflaması gerekir, ama bunu görmüyoruz. Geçtiğimiz hafta açıklanan tüketici kredileri ve kredi kartı harcamalarındaki artış da bunu gösteriyor. Öte yandan devlet tarafından yönetilen ve yönlendirilen vergi ve elektrik fiyatlarında da artış sürüyor. Yani kamu da enflasyonu düşürmeye katkıda bulunmuyor. Tüm bunlar bir araya gelince beklentiler de düşmüyor.”

Türkiye’de ücretliler ve emeklilerin 12 ay sonrasına ilişkin enflasyon beklentisi, piyasa katılımcıları ve reel sektör ile karşılaştırıldığında yüksek değerini koruyor. İş dünyası oyuncuları enflasyonun yüzde 25-50 bandında seyredeceğini öngörürken, vatandaşların söz konusu dönemdeki enflasyon beklentisi hâlâ yüzde 70’in üzerinde seyrediyor.

Merkez Bankası’nın “Sektörel Enflasyon Beklentileri” başlıklı anket sonuçlarına göre, 2024 yılı Eylül ayında 12 ay sonrası yıllık enflasyon beklentileri piyasa katılımcıları için 1,2 puan azalarak yüzde 27,5’ye, reel sektör için 2,7 puan azalarak yüzde 51,1’e ve hane halkı için ise 1,5 puan azalarak yüzde 71,6’ya geriledi.

Gelecek 12 aylık dönemde enflasyonun düşeceğini bekleyen hane halkı oranı ise bir önceki aya göre 0,6 puan azalarak yüzde 29 seviyesinde gerçekleşti.

Hükümetin gelecek üç yıla dair ekonomik tahminlerini içeren Orta Vadeli Program’da 2024 yılı için enflasyonun yüzde 41,5’e gerileyeceği ve 2025 sonunda yüzde 17,5 seviyesinde gerçekleşeceği öngörülüyor. Ancak bu hedeflerin tutturulması ihtimali giderek zayıflıyor.

Kırklareli Üniversitesi Uygulamalı Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sinan Alçın, “Merkez Bankası ve hükümetin yüzde 38 ila yüzde 42 bandında öngördüğü yıl sonu enflasyon tahmininin gerçekleşme ihtimali pek mümkün değil. Yıl sonunda enflasyonun yüzde 45’lerde olacağını düşünüyorum” diyor.

Prof. Alçın, 2023’ün yaz aylarında Cumhuriyet tarihinin en yüksek aylık enflasyon artışlarının yaşanmasından dolayı, bu yıl Temmuz ve Ağustos aylarında enflasyonda kayda değer bir gerileme beklentisi olduğunu ancak hükümetin bu süreci doğru yönetemediğini ifade ediyor. Bu dönemde elektrik, doğal gazda fiyat artışları ve kira zamlarında üst sınırın kaldırılması gibi nedenlerle kamunun yön verdiği fiyatlarda ciddi artışlar yaşandığına işaret eden Sinan Alçın, şu görüşleri dile getiriyor:

“Önümüzdeki kış aylarında da her zaman olduğu gibi yaş meyve-sebze fiyatlarında artış, ısınma maliyetleri gibi konut harcamalarının artacak olması nedeni ile yine enflasyonda yükselişler göreceğiz. Bu süreçte bir de İsrail-İran çatışması nedeniyle petrol fiyatları yükselebilir. Dolayısıyla tüm göstergeler yıl sonu enflasyon hedefinin tutturulamayacağını gösteriyor.”

Geçtiğimiz günlerde ABD Merkez Bankası Fed ve Avrupa Merkez Bankası’ndan (AMB) gelen faiz indirimleri, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye piyasalarında da yankı buldu. Ancak TCMB’nin Mart 2024’te yüzde 45’ten yüzde 50’ye yükselttiği politika faizi, Eylül ayında da sabit tutuldu ve böylelikle yüzde 50’lik faiz yedinci ayını tamamlamış oldu.

Öte yandan Para Politikası Kurulu (PPK) açıklamasında yer alan kimi ifadeler, TMCB’nin hem yıl sonunda bir faiz indirimine hazırlandığı hem de enflasyonda istikrarlı bir düşüş trendi gözlenmeden faiz indirimine yanaşmayacağı yorumlarına neden olmuştu. Eylül ayı enflasyonun beklenenden yüksek çıkması ise faiz indirimi beklentilerinin daha da ötelenebileceği yorumlarına yol açtı.

Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu’na göre, son enflasyon verisi nedeniyle Kasım ayı için beklenen faiz indirimi beklentisi 2025’e ertelenecek.

2024 içerisinde faiz indirimi yapılmaması halinde ise iş dünyasından çıkacak yüksek seslerin artacağını vurgulayan Prof. Kozanoğlu, “Küçük ve orta işletmeler, yani Anadolu sermayesi diyeceğimiz sermaye büyük ölçüde TL cinsinden borçlanıyor. Ve yüksek faizler o kesimin daha fazla belini büküyor. Şimdi yakın dönemde bir faiz indirimi olacak beklentisi ile seslerini yükseltmekle tereddüt ediyorlar. Ama beklenen faiz indirimi gelmezse seslerini yükselteceklerini düşünüyorum” diye konuşuyor.

“Kasım ve Aralık’ta faiz indirimi olacak”

Prof. Sinan Alçın ise, “Bana göre Merkez Bankası Kasım ve Aralık aylarında 250’şer baz puan indirime gidecek” diyor.

Amerikan Merkez Bankası Fed’in ve Avrupa Merkez Bankası’nın faiz indirimlerinden sonra Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın da bu sürece kayıtsız kalamayacağını dile getiren Alçın, “Son 1,5 ayda Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) ve Merkez Bankası’nın kredi kartı borçlarının yapılandırılması ve konut kredilerinde daha uygun koşullar yaratılmasına ilişkin çalışmaları da bunun bir işareti” şeklinde konuşuyor.

Paylaşın

“Almanya, Türkiye’ye Silah İhracatına Onay Verdi” İddiası

Almanya’nın Türkiye’ye yıllar sonra ilk kez büyük ölçekli silah ihracatını onayladığı iddia edildi. Almanya, 2023 yılında Türkiye’ye silah ihracatı için yalnızca 1,22 milyon euro tutarındaki 17 başvuruya onay vermişti.

Almanya, Türkiye’ye yönelik ihracatlar için yalnızca Avrupa Birliği veya NATO ortaklarıyla ilgili ortak projelere yeşil ışık yakılacağına vurgu yapıyordu.

Almanya merkezli haber portalı Spiegel, Alman hükümetinin Türkiye’ye yıllar sonra ilk kez büyük ölçekli silah ihracatını onayladığını öne sürdü. Spiegel’in haberine göre, oturumları kamuoyuna kapalı olan Federal Güvenlik Konseyi kısa bir süre önce yaptığı toplantıda, NATO müttefiki Türkiye’ye değeri birkaç yüz milyon euroyu bulan silah ihracatına yeşil ışık yaktı.

İhracatına onay verilen 100 hava savunma füzesinin yanı sıra Türk Deniz Kuvvetleri için torpidolar ile Türk denizaltıları ve firkateynlerinin modernizasyonu için büyük malzeme paketlerinin bulunduğu belirtildi.

Spiegel’in Ekonomi Bakanlığı’nın listesine dayandırdığı haberine göre, Türkiye’ye gemilerin hava savunması için gönderilecek olan 100 adet güdümlü füzenin bedelinin yaklaşık 100 milyon euro olmasının beklendiği, bunun yanı sıra 28 adet SeaHake tipi torpidonun 156 milyon euroya Ankara’ya teslimatına onay verildiği belirtildi.

Haberde, denizaltıların modernizasyonuna yönelik malzeme paketleri de dahil ihracatına yeşil ışık yakılan silahların yaklaşık 336 milyon euro tutarında olmasının beklendiği kaydedildi.

Almanya’nın Türkiye’ye bu büyük çaplı silah ihracatına onay vermesi, 2021 yılından beri iktidarda olan Sosyal Demokrat Parti (SPD), Yeşiller ve Hür Demokrat Parti’nin (FPD) oluşturduğu koalisyon hükümetinin izlediği politikada radikal bir yön değişikliğine işaret ediyor.

Spiegel’in haberinde Türkiye’nin “müttefikten bir soruna” dönüşmesi gerekçesiyle Berlin’in Türkiye’ye silah ihracatını önemli ölçüde kısıtladığı, “otokratik” bir lider olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın özellikle “Kürtlere karşı sert bir tutum” izlediği ifade edildi.

Almanya, 2023 yılında Türkiye’ye silah ihracatı için yalnızca 1,22 milyon euro tutarındaki 17 başvuruya onay vermişti. Spiegel’in haberinde 2024’ün başında da bu eğilimin devam ettiği kaydedildi.

Ekonomi Bakanlığı verilerine göre, hükümet bu yılın ilk çeyreğinde Ankara’ya sadece 23 milyon euro değerinde silah ihracatını onayladı. Hükümet, Türkiye’ye yönelik ihracatlar için yalnızca Avrupa Birliği veya NATO ortaklarıyla ilgili ortak projelere yeşil ışık yakılacağına vurgu yapıyordu.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Türkiye, İsrail’den “Çöp” Almaya Devam Ediyor

Dünyanın çöpünü depolamaya devam eden Türkiye’nin 2024 yılının ilk üç ayında ise İsrail’den 1 milyon 304 bin 565 dolar karşılığında plastik çöp aldığı ortaya çıktı.

Everyday Plastic ve Çevresel Soruşturma Ajansı’nın (EIA) araştırmasına göre, 2022 yılında ilk kez ortaya çıktığından beri eleştirilen çöp ticaretine son verilmedi. Araştırma kapsamında İngiltere’de takip edilen geri dönüşüm atıklarının yüzde 70’inin yakıldığı, geri kalanının ise başta Adana’ya olmak üzere ihraç edildiği tespit edildi. Türkiye, 2024’ün ilk 3 ayında dünyanın her yerinden gelen toplam 273 bin 988 ton çöpü, toplam 36 milyon 101 bin 854 dolara satın aldı.

Everyday Plastic ve Çevresel Soruşturma Ajansı’na (EIA) bağlı gönüllüler Temmuz 2023 ve Şubat 2024’te İngiltere genelinde toplam 40 izleme cihazını (Apple AirTag) yumuşak plastik torbalar ve ambalajların içine paketleyerek Sainsbury’s ve Tesco mağazalarının önündeki toplama noktalarına bıraktı.

Yumuşak plastik ambalaj atıklarının yüzde 70’inin yakıldığı tespit edildi ki bu işlemin geri dönüşümle uzaktan yakından ilgisi yok. Hatta platsik yakmak doğaya verdiği zararla iklim krizini tetikleyen bir yöntem. Atıkların geri kalanı ise yumuşak plastik atığı daha düşük değerli ürünlere dönüştüren geri dönüşüm tesislerine gönderildi. Bu atıkların çoğu Adana’ya geldi.

Dünyanın birçok yerinden gelen çöplerin Adana’ya bırakıldığı 2022’de tespit edilmiş ve hükümet, “Türkiye Avrupa’nın çöplüğü mü?” ifadesiyle eleştirilmişti. Dönemin Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum ise kesin bir dille “plastik atık” alınmadığını, ithal edilenin “değerli ham madde” olduğunu savunmuştu. Yapılan yeni araştırmayla çöp ticaretine devam edildiği ortaya çıktı.

Mehveş Evin’in Kısa Dalga’da yer verilen haberine göre, Küçük bir atık şirketleri grubu olan Eurokey’in ambalaj atığı ihracatçısı akreditasyonu 2022 yılında Çevre Ajansı (EA) tarafından askıya alınmıştı. Sebep ise şirketin Türkiye, Polonya ve Hollanda’daki alanlara plastik atıklarını ihraç etme biçimindeki ihlallerdi. Türkiye, 2022’de plastik çöp ithalatında Avrupa’da birinci, dünyada ikincisi oldu.

Aradan 2 yıl geçti. Descartes Datamyne’ın Gümrük ve Ticaret Bakanlığı verilerine göre 2024’ün Ocak, Şubat, Mart aylarında Türkiye, toplam 273 bin 988 ton çöpü, toplam 36 milyon 101 bin 854 dolara satın aldı. Çöp ticareti yapılan ülkeler arasında Avrupa’nın yanı sıra ABD, İsrail, Fas, Lübnan, Irak, Libya, Yemen, Tanzanya ve Tunus da yer alıyor.

Veriler incelendiğinde plastik atık ithalatının aydan aya değiştiği de görülüyor. Ocak ayında 11 milyon 612 bin 337 dolarlık çöp ithalatı yapılırken şubatta düşüş yaşanmış. Mart ayında ise 15 milyon 679 bin 984 dolarla en yüksek miktara ulaşılmış.

İsrail, Filistin topraklarındaki soykırımına 1 yıldır devam ederken Türkiye, İsrail’le olan ticari ilişkileri kesmiyor. Ticari gemiler, Türkiye limanlarından İsrail limanlarına kalkmayı sürdürüyor. 2024’te Türkiye’deki hangi şirketin hangi ülkeden plastik aldığı henüz bilinmiyor ancak Türkiye’nin İsrail’den ilk üç ayda 1 milyon 304 bin 565 dolar karşılığında plastik çöp aldığı belirtiliyor.

Öte yandan Aralık 2023’te AK Partili Bilal Nadir Gök’ün sahibi olduğu Adanus şirketinin İsrail’le çöp ticareti yaptığı öğrenilmiş, İsrail’le ticareti durdurması istenen Gök, çağrıya olumlu yanıt vermişti.

Paylaşın