Vatandaş En Temel ihtiyaçlarını Bile Krediyle Karşılıyor

Giderek ağırlaşan ekonomik tabloya dikkat çeken CHP Milletvekili Gülcan Kış, “Vatandaş en temel ihtiyaçlarını bile krediyle karşılıyor. Emekli geçinemiyor, gençler borçla ayakta kalıyor, çalışan ise icralık oluyor” dedi.

Ekonomik krizle birlikte borç ve icra sarmalı da derinleşiyor. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Mersin Milletvekili Gülcan Kış, “Halk borca, ülke çöküşe mahkûm edildi” ifadeleriyle iktidarın ekonomi politiklarını eleştirdi.

Cumhuriyet’te yer alan habere göre; Gülcan Kış, Türkiye’de giderek ağırlaşan ekonomik tabloya dikkat çekti. “Vatandaş en temel ihtiyaçlarını bile krediyle karşılıyor. Emekli geçinemiyor, gençler borçla ayakta kalıyor, çalışan ise icralık oluyor” diyen Kış, iktidarın bu duruma sessiz kaldığını savundu.

Ekonomideki mevcut tabloyu “borç ve faiz düzeni” olarak nitelendiren Kış, “AKP’nin faizi yüksek, adaleti yok. Saray’daki yöneticilerin halkın yaşadığı ekonomik sıkıntılarla ilgilendiği yok” ifadelerini kullandı.

Bankalara ve finans kuruluşlarına olan toplam bireysel kredi ve kredi kartı borcu 4 trilyon 726 milyar liraya yükseldi. TOKİ ve varlık yönetim şirketlerine olan borçlarla birlikte toplam borç 4 trilyon 885 milyar liraya ulaştı. 2024 yılı başından bu yana borçlardaki artış 788 milyar lirayı buldu.

Gülcan Kış, “Ekonomiyi güya rasyonelleştireceğiz diye halkı borç girdabına soktular. Rasyonellik adı altında halk yoksulluğa, Saray ise lükse teslim edildi” dedi.

Bankaların icraya verdiği bireysel kredi ve kart borcu 177,3 milyar liraya çıktı. Yıl başından bu yana batık kredi oranı yüzde 58,7 arttı. 2025’in ilk altı ayında icra dairelerine 4 milyon 711 bin yeni dosya geldi. Toplam icra dosyası sayısı ise 23 milyon 817 bine ulaştı.

Gülcan Kış, “Her gün binlerce kişi icralık oluyor. Mersin sokaklarında halkın cebindeki borç kâğıdı Saray’daki şatafata akıyor” sözleriyle iktidarı sert şekilde eleştirdi.

“Vatandaş faize çalışıyor”

İhtiyaç kredisi faiz oranları yüzde 70,89’a, ticari kredi faizleri ise yüzde 63,95’e yükseldi. Hazine’nin iç borçlara ödediği faiz yükü 7 trilyon 166 milyar lirayı aştı.

CHP’li Kış, “Bu düzende vatandaş faize çalışıyor, üretici icrada, ülke borç kıskacında. Saray saltanatı sürsün diye herkes borçlandırılıyor” dedi.

Yüksek faiz oranları, konut sektöründe ciddi bir durgunluk yarattı. Alım talepleri ertelenirken, müteahhitler yeni yatırım yapmaktan çekiniyor. Yabancı yatırımcılar ise konut alımını büyük ölçüde durdurdu.

Gülcan Kış, “Mehmet Şimşek’in politikaları barınma hakkını lüks haline getirdi. Halkın ev sahibi olma ihtimali ortadan kalktı, faiz lobisi kazandı, Saray izlemekle yetiniyor” dedi.

Kış, faiz politikası üzerinden yaşanan tartışmaların, ekonomi yönetimi içinde klik çatışmasına dönüştüğünü belirtti. Mehmet Şimşek’in ekonomi modeli, Saray içindeki güç mücadelesinin merkezine oturdu.

“AKP merkezinde çarklar dönüyor, Mehmet Şimşek’in rasyonel sözleri inandırıcı değil. Halk borç yükü altında ezilirken, Saray’da iç hesaplaşmalar sürüyor” diyen Kış, ekonomi politikalarının halkı değil rantı öncelediğini söyledi.

CHP’li Kış, “Halkın sırtındaki borç kamburu büyürken, Saray’daki hesap savaşları ülkeyi iflasa sürüklüyor. Kriz, halkın yaşadıklarına değil, rantın kimde olacağına odaklanmış bir anlayışla çözülemez” diyerek hükümeti sert biçimde eleştirdi.

Paylaşın

Türkiye’de Her Beş Çocuktan Biri Derin Yoksulluk İçinde

Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak, öğrencilerin beslenme sorununda gelinen noktaya da işaret ederek, “2024 yılı itibarıyla Türkiye, OECD ülkeleri arasında çocuk yoksulluğunda ilk sıradadır. Her 5 çocuktan 1’i derin yoksulluk koşullarında yaşamaktadır” dedi.

Eğitim Sen, Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) önünde yaptığı eylemde eğitimin her alanındaki çöküşe dikkat çekerek, bakanlığın karnesini verdi. Evrensel’in aktardığına göre; Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak, her sene yaptıkları karne verme eylemini bir dahaki sene gerçekleştirmeyeceklerini söyledi.

“Eğitim düşmanı bakan istifa” sloganlarının atıldığı eylemde konuşan Irmak, okulların fiziki altyapı eksiklikleri, donanımsızlık, kalabalık sınıflar ve ikili öğretim uygulamaları gibi temel problemlerin bu yıl da sürdüğüne dikkat çekti. Irmak, ayrıca çocukların dini cemaat ve vakıfların kontrolündeki yurtlara, kreşlere yönlendirilmesi ve bu yapılarda ortaya çıkan istismar vakalarının süreklilik kazanmasına da tepki gösterdi. Irmak eğitim kurumları ile bu tür yapılar arasında imzalanan protokollerin, kamu eliyle eğitimin laiklik ilkesinden uzaklaştırılmasına yol açtığını vurguladı.

İktidarın bütçeden eğitime ayırdığı payı da eleştiren Irmak, “Türkiye’de ilköğretimden yükseköğretime kadar öğrenci başına yapılan ortalama yıllık harcama 5 bin 425 dolardır. Bu miktar OECD ortalaması olan 14 bin 209 dolardan oldukça düşüktür. Devlet ve özel okul ayrımı, eğitimde nitelik uçurumunu derinleştirmektedir. Aynı devlet okulu içinde bile, başarı düzeyine veya ekonomik duruma göre farklı sınıflar oluşturulması gibi uygulamalar, eğitimi sınıfsal ayrışma mekanizmasına dönüştürmektedir.

Mesleki Eğitim Merkezleri’ne (MESEM) devam eden örgün öğrenci sayısı 421 bin 520 olduğunu kaydeden Irmak, meslek liselerinin çoğunun eğitim kurumu olmaktan çok fabrika gibi işlediğini söyledi. Irmak, “Çocuk ve gençler ‘çırak’ ya da ‘stajyer’ kimliğiyle işçi gibi çalıştırılıp emek sömürüsünün sınırları zorlanmaktadır. Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) bünyesinde çalışırken resmi verilere göre en az 12 çocuk hayatını kaybetmiştir. Yasal olarak tehlikeli ve çok tehlikeli işlerde çocukların çalıştırılması yasak olmasına rağmen, MESEM bünyesinde çalıştırılan çocuklar/gençler iş cinayetlerinde yaşamını yitirmeye devam etmektedir. İSİG verilerine göre 2013-2025 yılları arasında 766 çocuk işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetmiştir” dedi.

Öğretmen açığı sorununun bu yıl da giderilmediğini belirten Irmak, “Nitelikli, güvenceli öğretmen istihdamı yerine, sözleşmeli, ücretli ve mülakata dayalı atama uygulamaları devam etmiştir. KPSS’de yüksek puan alan on binlerce öğretmen, atama beklemeye devam etmektedir” dedi.

Beş çocuktan biri derin yoksullukta

Öğrencilerin beslenme sorununda gelinen noktaya da işaret eden Irmak, “Türkiye’de çocukların önemli bir bölümü okula kahvaltı yapmadan gitmekte ya da okulda hiçbir şey yemeden günü tamamlamaktadır. Giderek derinleşen ekonomik kriz ve hızla artan gıda fiyatları, özellikle dar gelirli aileleri çocuklarının günlük beslenme ihtiyacını karşılayamaz hale getirmiştir. Süt, yumurta, peynir, zeytin gibi temel gıda ürünlerinin fiyatı son bir yılda 3 ila 4 kat artmıştır. 2024 yılı itibarıyla Türkiye, OECD ülkeleri arasında çocuk yoksulluğunda ilk sıradadır. Her 5 çocuktan 1’i derin yoksulluk koşullarında yaşamaktadır” diye konuştu.

Türkiye’de eğitimin bilimsel ve laik bir içeriğe sahip olmadığına dikkat çeken Irmak, bilimin siyasal ve ideolojik amaçlarla kuşatılarak kamuya sunulmasının laik eğitimin gerçekleşmesi önünde de ciddi bir engel teşkil ettiğini belirtti. Bu durumun Türkiye’nin taraf olduğu Uluslarası Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne aykırı hareket etmek olduğunu belirten Irmak, zorunlu din dersi uygulamasından derhal vazgeçilmesinini talep etti.

Eğitimde piyasalaşma ve enflasyonun kamusal eğitim hakkını tehdit ettiğini belirten Irmak, eğitimde eşitsizliğin derinleştiğini söyledi. Tüm öğrenciler için eşit, parasız, nitelikli eğitim olanakları sağlamanın devletin ve özelde Millî Eğitim Bakanlığı’nın sorumluluğunda olduğuna dikkat çeken Irmak, eğitim hakkına tüm erişimlerin kaldırılmasını istedi.

Irmak “Okulların eğitim kurumu olmaktan adım adım uzaklaştığı, öğrencilerin yarış atı gibi sınavdan sınava koştuğu, öğretmenlerin düşük ücretle, esnek, güvencesiz ve angarya çalışmaya zorlandığı, siyasal kadrolaşmanın zirve yaptığı, farklı dil ve kimliklerin dışlandığı, eğitimin zaten sorunlu olan niteliğinin daha da kötüleştiği bir eğitim sisteminin sağlıklı nesiller yetiştirmesi mümkün değildir” dedi.

Bakanlık önündeki açıklamada Irmak, taleplerini şu şekilde sıraladı;

Eğitim hakkı vazgeçilemez, devredilemez bir kamu hakkıdır.
Her çocuğun eşit, parasız, nitelikli, laik, bilimsel, cinsiyet eşitlikçi ve anadilinde eğitime erişimi güvence altına alınmalıdır.
Yoksul ailelerin çocuklarına yönelik sosyo-ekonomik destek programları yaygınlaştırılmalı (burs, ulaşım, ücretsiz yemek, kırtasiye vb.)
Anadilinde eğitim hakkı tanınmalı, çokdilli eğitim modelleri hayata geçirilmelidir.
Kız çocuklarının eğitime katılımı için yerel düzeyde özel programlar oluşturulmalı, çocuk yaşta evlilikler kesinlikle yasaklanmalıdır.
Mülteci ve engelli çocuklara yönelik özel destek birimleri kurulmalı, öğretmenler bu alanlarda eğitilmelidir.
Müfredat kapsayıcı, çoğulcu ve cinsiyet eşitliğini gözeten bir biçimde yeniden yapılandırılmalıdır.
Kamusal eğitim anayasal güvence altına alınmalı, özel okul teşvikleri kaldırılmalıdır.

Paylaşın

Çocuklara Yönelik Şiddet Rekor Seviyelere Ulaştı

Birleşmiş Milletler’in (BM) raporuna göre; çatışmaların yaşandığı bölgelerde çocuklara yönelik şiddet rekor seviyelere ulaştı. Çocuklara yönelik şiddet, en fazla Gazze, Batı Şeria, Kongo, Somali, Nijerya ve Haiti’de yaşandı.

Birleşmiş Milletler (BM), dünya örgütünün Çocuklar ve Silahlı Çatışma raporuna göre, 2024 yılında silahlı çatışmalarda çocuklara yönelik şiddetin ‘benzeri görülmemiş’ bir düzeye ulaştığını ve 2023 yılına kıyasla ağır ihlallerin sayısında yüzde 25’lik bir artış olduğunu kaydetti.

Sputnik’in aktardığı raporda, “2024 yılında silahlı çatışma koşullarında çocuklara yönelik şiddet eşi benzeri görülmemiş bir seviyeye ulaştı ve ciddi ihlal sayısı 2023’e göre yüzde 25 arttı” ifadelerine yer verildi.

Raporda, BM’nin toplamda 41 bin 370 ciddi ihlali doğruladığı belirtilirken, bunlardan 36 bin 221’inin 2024 yılında gerçekleştiği, 5 bin 149’unun ise daha önce yaşanmış ancak 2024 yılında doğrulandığı kaydedildi. 2023 yılında ise BM, yaklaşık 32 bin 990 ciddi ihali onaylamış ve bunların 2 bin 285’inin önceki yıllarda gerçekleştiği halde 2023’te doğrulandığı ifade edildi.

2024 yılında en yüksek ihlal oranları İsrail ve işgal altındaki Filistin toprakları, özellikle Gazze, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Somali, Nijerya ve Haiti’de kaydedildi.

Paylaşın

Yoksulluğu Gizlemek İçin 5 Ayda 148 Milyar Lira Harcandı

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, 2025 yılının ilk üç aylık döneminde, yoksulluğu gizlemek için 148,1 milyar lira harcadı. Yoksullukla mücadele için harcanan 148,1 milyar liranın, merkezi bütçeden pay ayrılan 68 programın 54’ünden fazla olması dikkat çekti.

Ekonomik krizin boyutunu gözler önüne seren “Yoksullukla Mücadele ve Sosyal Yardımlaşma” programı kapsamında yapılan harcama rekor seviyeye tırmandı. Türkiye’deki ekonomik krizin yarattığı derin yoksulluğu perdelemek için 2025 yılının ilk ayında 20 milyar 771 milyon 469 bin TL harcandı.

Merkezi bütçeden, “Yoksullukla Mücadele ve Sosyal Yardımlaşma Programı” adı altında yapılan harcama, şubat ve mart aylarında ise sırasıyla 47 milyar 404 milyon 894 bin TL ve 21 milyar 899 milyon 565 bin TL olarak gerçekleşti.

On milyonlarca yurttaşı yoksulluğa mahkum eden kriz derinleştikçe, yoksullukla mücadele harcamaları, nisan ve mayıs aylarında da hız kesmeden devam etti. Bu kapsamda yoksullukla mücadele için nisan ayında 24 milyar 626 milyon 505 bin TL, mayıs ayında ise 33 milyar 411 milyon 106 bin TL’lik kaynak kullanıldı.

İktidarın, “Yoksullukla Mücadele ve Sosyal Yardımlaşma Programı” için Ocak-Mayıs döneminde yaptığı harcamanın toplamı ise 148 milyar 113 milyon 539 bin TL oldu. Yoksullukla mücadele için harcanan 148,1 milyar TL’nin, merkezi bütçeden pay ayrılan 68 programın 54’ünden fazla olması dikkat çekti.

BirGün’den Mustafa Bildirci’nin haberine göre; 2025’in ilk beş ayında yoksullukla mücadeleden daha az kaynak kullanılan bazı programlar ve harcama tutarları şöyle sıralandı:

Sanayinin Geliştirilmesi, Üretim ve Yatırımların Desteklenmesi: 34 milyar 426 milyon TL
Gençlik: 4 milyar 9 milyon TL
Koruyucu Sağlık: 105 milyar 128 milyon TL
Yasama: 4 milyar 112 milyon TL
Sporun Geliştirilmesi ve Desteklenmesi: 12 milyar 220 milyon TL.

Paylaşın

ABD, Suriye’deki İki Üsten Daha Çekildi

ABD, Suriye’nin Haseke vilayetindeki El-Vazir ve Tel Beydar üslerinden çekildi. Böylece, Donald Trump’ın ABD Başkanı olarak göreve başlamasından bu yana ABD’nin Suriye’de çekildiği üs sayısı en az dört oldu.

Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) komutanı, bu çekilmelerin IŞİD’in (Irak Şam İslam Devleti) yeniden güç kazanmasına zemin hazırladığını söyledi.

Reuters muhabirlerinin yaptığı saha gözlemleri, Amerikan askerlerinin ülkedeki varlığını hızla azalttığını ortaya koydu. Muhabirlerin son bir haftada ziyaret ettiği iki üs, büyük ölçüde boşaltılmış durumda. Her iki üs de yaklaşık on yıldır ABD tarafından desteklenen Kürt güçler liderliğindeki SDG mensuplarının küçük birlikleri tarafından korunuyor.

Üslerde daha önce kullanılan gözetim kameralarının söküldüğü, çevre güvenliği için kullanılan jiletli tellerin sarkmaya başladığı gözlemlendi. Üslerden birinde yaşayan bir Kürt siyasetçi, ABD askerlerinin artık orada olmadığını söyledi. Diğer üste görev yapan SDG askerleri de Amerikan güçlerinin kısa süre önce ayrıldığını doğruladı ancak tam tarih vermedi. Pentagon konu hakkında yorum yapmayı reddetti.

Bu gelişmeyle birlikte, gazeteciler ilk kez sahadan doğrulama yaparak ABD’nin Haseke vilayetindeki El-Vazir ve Tel Beydar üslerinden çekildiğini belgelemiş oldu. Böylece Başkan Donald Trump’ın göreve gelmesinden bu yana ABD’nin Suriye’de çekildiği üs sayısı en az dört oldu.

Trump yönetimi, bu ay başında yaptığı açıklamada, Suriye’nin kuzeydoğusundaki sekiz üssün yedisinden çekilerek sadece birinde kalacağını belirtmişti. The New York Times’ın nisan ayında bildirdiğine göre, asker sayısı 2.000’den 500’e düşürülebilir.

SDG, şu an bölgede kaç ABD askeri kaldığına ve açık olan üslerin sayısına ilişkin soruları yanıtsız bıraktı.

Ancak SDG Komutanı Mazlum Abdi, yaptığı açıklamada yalnızca bir üste birkaç yüz askerin bulunmasının IŞİD tehdidini önlemek için ‘yetersiz’ olduğunu belirtti. Abdi, “IŞİD tehdidi son dönemde ciddi şekilde arttı. Ama bu ABD ordusunun planıydı. Uzun zamandır biliyoruz ve onlarla birlikte hareket ederek boşluk oluşmaması ve baskının sürmesi için çalışıyoruz,” dedi.

Abdi, bu açıklamayı Cuma günü, İsrail’in İran’a yönelik hava saldırıları başlattığı gün yaptı. Yeni başlayan İsrail-İran savaşının Suriye’ye sıçrayıp sıçramayacağına dair bir değerlendirme yapmaktan kaçındı ancak “Kendimi burada, ABD üssünde güvende hissediyorum,” dedi.

Röportajdan sadece birkaç saat sonra, iki SDG güvenlik kaynağına göre İran yapımı üç füze El Şedadi üssünü hedef aldı ancak ABD savunma sistemleri tarafından düşürüldü.

IŞİD, Suriye kentlerinde yeniden faaliyete geçiyor

2014-2017 yılları arasında Irak ve Suriye’nin geniş bölgelerini kontrol eden IŞİD bu dönemde kent meydanlarında halka açık infazlar yapmış, Ezidi kadınları seks kölesi olarak kaçırmış ve yabancı gazetecilerle yardım çalışanlarını idam etmişti.

Grup, Suriye’nin Rakka ve Irak’ın Musul kentlerindeki kalelerinden, Avrupa ve Ortadoğu ülkelerine ölümcül saldırılar düzenlemişti.

ABD öncülüğündeki 80’den fazla ülkeden oluşan koalisyon, uzun süren bir askeri operasyonla IŞİD’in toprak hâkimiyetine son verdi. Operasyonlar, Irak ordusu ve SDG’ye destekle yürütülmüştü.

Ancak SDG Komutanı Abdi’ye göre, Aralık ayında Beşar Esad’ın İslamcı gruplar tarafından devrilmesinin ardından IŞİD yeniden güç kazanmaya başladı. Abdi, bazı kentlerde IŞİD hücrelerinin aktif hale geldiğini ve Suriye rejimine karşı savaşmış bazı yabancı cihatçıların da örgüte katıldığını belirtti. Ayrıntı vermedi.

Ayrıca, Esad rejiminin düşüşünden sonra oluşan kaosta, IŞİD’in rejime ait silah ve mühimmat depolarını ele geçirdiğini de ifade etti.

Bazı Kürt yetkililer Reuters’a verdikleri demeçlerde, IŞİD militanlarının ABD’nin boşalttığı üslerin çevresinde -özellikle Deyrizor ve Rakka kentleri yakınlarında- daha rahat hareket etmeye başladığını söyledi.

Fırat Nehri’nin doğusundaki SDG kontrolündeki bölgelerde, IŞİD son dönemde birçok saldırı düzenledi ve en az 10 SDG savaşçısı ile güvenlik görevlisini öldürdü. Bu saldırılar arasında, Abdi’nin röportaj verdiği ABD üssü yakınlarında bir petrol tanker konvoyuna yönelik yol kenarına döşenmiş bomba saldırısı da yer alıyor.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

İş Arayan Her Dört Kişiden Biri Üniversite Mezunu

2 milyon 161 bin 561 kişinin Türkiye İş Kurumu’na (İŞKUR) iş arama amacıyla başvurduğu kaydedilirken, bu kişilerin yaklaşık yüzde 25’inin üniversite mezunu olduğu tespit edildi.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) son yayımladığı verilere göre, geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 32’ye ulaştı. Bu oran, hem istihdamda olmayanları hem de iş bulma umudunu yitirmiş, çalışmaya hazır ancak başvuru yapmayan bireyleri kapsıyor. Geniş tanımlı işsiz sayısı toplamda 13 milyona yükselirken, bu sayı son bir yılda 2.2 milyon, son bir ayda ise 1.2 milyon kişi arttı.

Türkiye İş Kurumu (İŞKUR) tarafından açıklanan 2025 Ocak-Mayıs dönemi verileri ise işsizliğin yapısal boyutunu gözler önüne serdi. 2 milyon 161 bin 561 kişinin İŞKUR’a iş arama amacıyla başvurduğu kaydedilirken, bu kişilerin yaklaşık yüzde 25’inin üniversite mezunu olduğu tespit edildi.

İŞKUR’da kayıtlı olan üniversite mezunu iş arayanların dağılımı şöyle:

Önlisans mezunu: 245.414 kişi
Lisans mezunu: 265.408 kişi
Yüksek lisans mezunu: 12.290 kişi
Doktora mezunu: 495 kişi

Bu verilere göre toplam 523.608 üniversite mezunu, İŞKUR kapısında iş bekliyor. Dahası, bu mezunların 59.208’i bir yıldan uzun süredir iş arıyor.

Sözcü’nün haberine göre; İŞKUR verileri, hangi meslek gruplarında daha fazla işe yerleştirme yapıldığını da gösteriyor. İlk sırada 45.843 kişiyle turizm ve otelcilik elemanlığı yer aldı. Bu mesleği, 37.133 kişiyle silahsız özel güvenlik görevlisi, 18.165 kişiyle reyon görevlisi, 17.719 kişiyle güvenlik görevlisi ve 14.963 kişiyle konfeksiyon işçisi takip etti.

3 bin kişilik kadroya 1,6 milyon başvuru

İstihdamdaki umutsuz tablo, Sağlık Bakanlığı’nın işçi alımı ilanına yapılan başvurularla da gözler önüne serildi. Bakanlık, 3.658 kişilik bir alım duyurusunda bulunmuş; bu alımların 3.170’ini temizlik görevlisi kadrosu oluşturmuştu. Ancak bu sınırlı sayıda pozisyon için yapılan başvuru sayısı tam 1.6 milyona ulaştı.

Başvuruların şehir bazlı dağılımı da dikkat çekti:

İstanbul: 94.266 başvuru
Şanlıurfa: 71.838 başvuru
Ankara: 57.726 başvuru

Paylaşın

Türkiye’nin Kredi Risk Primi 300 Puanı Aştı

Türkiye’nin 5 yıllık CDS (Credit Default Swap) puanı 300 seviyesini aştı. Uzmanlar, bu artışı hem bölgesel güvenlik tehdidinin hem de Türkiye ekonomisinin hâlihazırda taşıdığı kırılganlıkların bir yansıması olarak değerlendiriyor.

İsrail’in cuma sabahı İran’ın başkenti Tahran, İsfahan’daki Natanz nükleer tesisi ve diğer stratejik noktalara düzenlediği saldırılar, sadece bölgesel değil küresel dengeleri de sarstı. Saldırılarda İran Genelkurmay Başkanı ve Devrim Muhafızları Komutanı dahil çok sayıda üst düzey isim hayatını kaybederken, misilleme olarak İran’ın gece saatlerinde İsrail’e füzelerle karşılık vermesi tansiyonu daha da yükseltti.

Bu gelişmelerin ardından Türkiye’nin ekonomi cephesi de hızlı bir tepki verdi. Ülkenin 5 yıllık kredi risk primi (CDS), yalnızca birkaç saat içinde 15 baz puan artarak yeniden 300 seviyesinin üzerine çıktı. Uzmanlar, bu artışı hem bölgesel güvenlik tehdidinin hem de Türkiye ekonomisinin hâlihazırda taşıdığı kırılganlıkların bir yansıması olarak değerlendiriyor.

CDS’teki yükselişin yanı sıra, Borsa İstanbul’da da sert kayıplar yaşandı. BIST 100 endeksi gün içinde yüzde 4’ten fazla gerilerken, yatırımcıların güvenli limanlara yönelmesiyle altının ons fiyatı 3.445 dolara kadar çıktı.

İsrail-İran çatışmasının Hürmüz Boğazı’na sıçraması ihtimali, petrol ve doğal gaz fiyatlarını da yukarı çekti. Brent petrol yüzde 8 yükselerek 75 dolar seviyesini aşarken, Türkiye’de benzin ve motorine 1 lira 70 kuruşluk zam beklentisi oluştu. Bu durum, Türkiye’de enflasyon baskılarını artırabilecek yeni bir dalganın da habercisi olabilir.

Karar’da yer alan habere göre; Ekonomistler, Türkiye’nin zaten yüksek faiz, düşük rezerv ve siyasi istikrarsızlık sarmalıyla mücadele ettiğini hatırlatıyor. İsrail-İran savaşı gibi jeopolitik bir şokun, hem döviz piyasalarında baskıyı artırabileceği hem de Türkiye’nin dış finansmana erişimini daha da zorlaştırabileceği uyarısında bulunuluyor.

CDS primi nasıl hesaplanıyor?

Ülkelerin dış borçlanmalarına karşı CDS’leri genelde büyük uluslararası yatırım bankaları sağlıyor ve o ülkelerin borcunu çevirememesi halinde ödemeyi bu banka üstlenmiş oluyor. Bu bankalar da söz konusu ülkenin geri ödeme yeteneğini, makroekonomik koşullarını inceleyerek bir risk oranı belirliyor.

Bu oran belirlenirken uluslararası derecelendirme kuruluşlarının verdiği notlar önemli bir rol oynasa da bunun dışında da bir çok faktör göz önünde bulunduruluyor.

Ekonomisi sağlam ve geri ödeme sorunu yaşamayacağı düşünülen ülkelerin risk primi düşük olurken geri ödemekte sorun yaşayacağı düşünülen ülkelerin risk primi yüksek bir orandan belirleniyor.

CDS priminin artmasının sonuçları ne olur?

Kamunun ve özel sektörün dış borçlanma maliyetleri CDS primine paralel olarak artar.

Burada kendini besleyen bir döngü oluşur. Borçlanma maliyetinin artması döviz girişini azalttığı için dış borcu ödemeyi zorlaştırır. Bu da riski daha da çok yükseltir.

Artan maliyetler, daha fazla kaynağın borç ödemesine ayrılması ve daha az harcanabilir gelir (yani refah kaybı) anlamına gelir.

Döviz girişinin azalması içerideki likidite krizini daha da derinleştirirken enflasyonist baskıları artırır.

Ulaşılabilecek en uç nokta, CDS ile sigortalanan temerrüt riskinin gerçekleşmesi durumudur. Dış borcun çevrilemez hale gelmesi ya da “iflas” durumu, başta enerji olmak üzere ithal ettiğimiz pek çok ürünü alamayacak hale gelmemiz, ithal ara malına dayalı üretim yapımızın durması anlamına gelir.

Paylaşın

Zafer Havalimanı’nın Yapım Maliyeti 50 Milyon Euro Garantisi 208 Milyon Euro

Yap – İşlet – Devret modeliyle inşa edilen ve 2012 yılında hizmete giren Zafer Havalimanı’nın yapım maliyetinin 50 milyon euro olduğu, havalimanını yapan şirkette 208 milyon euro garanti ödeneceği açıklandı.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz’ın kamuoyuna sunduğu veriler, kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığını ve yolcu garantili projelerin maliyetini bir kez daha gündeme taşıdı.

Yap – İşlet – Devret modeliyle inşa edilen ve 2012 yılında hizmete giren havalimanı için, 2025 yılının ilk 5 ayı da dahil olmak üzere bugüne kadar şirkete toplam 76 milyon euro garanti ödemesi yapıldı. Oysa bu sürede gerçekleşen yolcu sayısı garanti edilen rakamların çok altında kaldı.

Devlet Hava Meydanları İşletmesi (DHMİ) verilerine göre, 2025’in ilk 5 ayında Zafer Havalimanı’nda iç ve dış hatlar toplam yolcu trafiği 31 bin 161 kişi oldu. Geliş-gidiş toplamı üzerinden ortalama giden yolcu sayısı yaklaşık 15 bin 580 kişi olarak hesaplandı. Ancak bu dönemde garanti edilen yolcu sayısı 549.055 idi. Bu da yaklaşık yüzde 97’lik bir sapmaya işaret ediyor.

Bu düşük gerçekleşme oranına rağmen Hazine, işletmeci firmaya sadece 2025’in ilk 5 ayı için 2.811.163 euro (yaklaşık 126 milyon TL) garanti ödemesi yapacak. Sözleşmeye göre garanti ödemeleri sadece “giden yolcu” sayısı üzerinden hesaplanıyor.

Deniz Yavuzyılmaz’ın açıkladığı verilere göre, havalimanı 2044 yılında kamuya devredilecek. O tarihe kadar şirkete yapılacak toplam garanti ödemesinin 208 milyon euro’yu bulması bekleniyor. Bu tutar, havalimanının yapım maliyetinin dört katından fazla.

Paylaşın

İcradaki Dosya Sayısı Son Bir Yılda 1,5 Milyon Arttı

Ekonomik kriz vatandaşın belini bükmeye devam ediyor. Vatandaşın borcu 4.8 trilyona yaklaşırken, İcra dairelerinde işlem gören dosya sayısı son bir yılda 1.5 milyon arttı.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) TBMM Grubu’nun hazırladığı güncel ekonomi raporuna göre, KOBİ’lerin bankalara olan toplam borcu nisan ayı itibarıyla 5 trilyon lirayı aşarken, tarım sektörünün borçları da ilk kez 1 trilyon lira sınırını geçti. Bireysel borçlar da 4.8 trilyon liraya yaklaşmış durumda. Artan borçların yargıya yansıması ise icra dosyalarındaki patlamayla kendini gösteriyor.

Cumhuriyet’in haberine göre, küçük ve orta ölçekli işletmelerin bankacılık sektörüne olan kredi borçları, nisan ayında bir önceki aya göre 201 milyar lira artışla 5 trilyon 33 milyar liraya yükseldi. Bu borçların 115.9 milyar liralık kısmı zamanında ödenemediği için takibe alınmış durumda. Yılın ilk dört ayında KOBİ borçlarındaki toplam artış 660 milyar lirayı buldu.

Tarım sektörünün bankalara olan kredi borcu da nisan ayında 38.4 milyar lira artışla 1 trilyon 9 milyar liraya çıkarak tarihî bir eşiği geçti. Sektörde yılbaşından bu yana toplamda 140 milyar liralık borç artışı yaşandı. Takibe düşen tarım kredilerindeki artış ise yüzde 75’e yaklaşarak 6.3 milyar liraya ulaştı.

Tüketici kredileri ve kredi kartı harcamaları da hızla artıyor. Vatandaşların bankalara ve finans kuruluşlarına olan bireysel borcu, yalnızca 23-30 Mayıs haftasında 114.8 milyar lira artarak 4 trilyon 684 milyar liraya yükseldi.

Ekonomik tablo yargı sistemine de yansıdı. 1 Ocak – 6 Haziran tarihleri arasında icra dairelerine UYAP sistemi üzerinden gelen yeni dosya sayısı 4 milyon 336 bine ulaştı. Bu sayı, geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 5.9’luk bir artışa karşılık geliyor. Aynı dönemde işlem gören toplam dosya sayısı 23 milyon 630 bine yükselirken, son bir yılda net dosya artışı 1 milyon 519 bin olarak kaydedildi.

Paylaşın

DEM Parti’den Üç Bakanlığa “Şüpheli Kadın Ölümleri” Araştırılsın Önergesi

DEM Parti Milletvekili Kamuran Tanhan, şüpheli kadın ölümlerine dikkat çekerek Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya ve Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş’ın yanıtlaması talebiyle üç ayrı soru önergesi verdi.

Kamuran Tanhan, şüpheli kadın ölümlerinde etkin soruşturma yürütülmediği, bazı vakaların otopsi yapılmadan “intihar” olarak kayda geçtiği yönündeki iddiaların ciddi kamuoyu endişesine neden olduğunu belirtti. Tarhan ayrıca, yargının kadın cinayetlerinde uyguladığı “iyi hâl” ve “haksız tahrik” indirimlerinin cezasızlığı körüklediğini ve caydırıcılığı zayıflattığını söyledi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Mardin Milletvekili Kamuran Tanhan, Türkiye’de artan kadın cinayetleri ve şüpheli kadın ölümlerine dikkat çekerek Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya ve Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş’ın yanıtlaması talebiyle üç ayrı soru önergesi verdi.

Kamuran Tanhan, Türkiye’de kadına yönelik şiddetin her geçen yıl artarak toplumsal bir krize dönüştüğünü belirtti. Özellikle İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasının ardından kadınların yaşam hakkı üzerindeki tehdidin daha da belirginleştiğini vurgulayan Tanhan, devletin koruma ve önleme mekanizmalarının yetersiz kaldığını dile getirdi.

Tanhan, şüpheli kadın ölümlerinde etkin soruşturma yürütülmediği, bazı vakaların otopsi yapılmadan “intihar” olarak kayda geçtiği yönündeki iddiaların ciddi kamuoyu endişesine neden olduğunu belirtti. Kamuran Tanhan ayrıca, yargının kadın cinayetlerinde uyguladığı “iyi hâl” ve “haksız tahrik” indirimlerinin cezasızlığı körüklediğini ve caydırıcılığı zayıflattığını söyledi.

Bakanlıklara yöneltilen sorular

Kamuran Tanhan, hem kadın cinayetlerinin hem de şüpheli ölümlerin münferit değil, yapısal bir adaletsizlik düzeninin sonucu olduğunu belirterek ilgili bakanlıklardan şu sorulara yanıt verilmesini istedi:

Adalet Bakanlığı’na:

2020–2025 arasında kadın cinayetleriyle ilgili kaç fail hakkında işlem yapılmıştır? Kaçı tutuklanmış, kaçı serbest bırakılmıştır?
Aynı dönemde şüpheli kadın ölümleriyle ilgili kaç soruşturma başlatılmış, kaçı tamamlanmış, kaçı takipsizlikle sonuçlanmıştır?
Otopsi yapılmadan intihar kaydıyla kapatılan vakalar bulunmakta mıdır? Bu durumun önüne geçilmesi için standart bir adli prosedür geliştirilmiş midir?
“İyi hâl” ve “haksız tahrik” indirimleriyle ilgili bir reform çalışması yürütülmekte midir?
6284 sayılı Kanun kapsamında kaç kadına koruma kararı verilmiştir, bu kararlar ne oranda ihlal edilmiştir?

İçişleri Bakanlığı’na:

2020–2025 yılları arasında kadın cinayeti ve şüpheli kadın ölümü sayısı kaçtır? Bu vakaların yaş gruplarına ve illere göre dağılımı nedir?
Kadın cinayetlerinde alınan vatandaş şikâyetlerinin kaçı dikkate alınmış, şikâyet sonrası koruma tedbiri sağlanmış mıdır?
Şüpheli kadın ölümleriyle ilgili kaç dosyada otopsi yapılmıştır, kaç vaka intihar olarak kaydedilmiştir?

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na:

İstanbul Sözleşmesi’nden çıkış sonrası kadına yönelik şiddet konusunda bir etki analizi yapılmış mıdır?
Şüpheli kadın ölümlerinde etkin soruşturma yapılmakta mıdır? Bu süreçler nasıl takip edilmektedir?
2024 ve 2025’te koruma talep etmesine rağmen öldürülen kadın sayısı kaçtır?
Şüpheli kadın ölümlerinin özel olarak izlendiği bir sistem mevcut mudur?
2025 yılı için kadına yönelik şiddetle mücadeleye ayrılan bütçe ne kadardır ve nasıl kullanılmaktadır?

Tanhan açıklamada, “Kadın cinayetleri münferit olaylar değil, kadınları koruyamayan sistematik bir adaletsizlik düzeninin sonucudur. Devlet, failleri değil kadınları suçlayan yaklaşımdan vazgeçmeli; koruma ve adalet mekanizmalarını işler hale getirmelidir” dedi.

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın