BM’den Türkiye’ye ‘İşkence Ve Kötü Muamele’ Eleştirisi

BM İşkenceyi Önleme Alt Komitesi Başkanı Suzanne Jabbour, Türkiye’de yedi şehirde cezaevi ve gözaltı merkezlerini ziyaret ettiklerini, işkence ve kötü muamelenin önlenmesi için büyük önem taşıyan temel hak ve güvencelerin gözaltı süreçlerinde ve tutukluluğun ilk saatlerinde etkin bir şekilde uygulanması ile ilgili endişelerinin sürdüğünü söyledi..

Cezaevlerindeki koğuşların aşırı kalabalık olduğunu ifade eden Jabbour, buralardaki yaşam koşulları ile ilgili endişelerinin olduğunu belirtti. Suzanne Jabbour, geri gönderme merkezlerindeki mültecilerin durumunun ve içinde bulundukları koşulların da endişe verici boyutta olduğunu ifade etti.

Birleşmiş Milletler (BM) İşkenceyi Önleme Alt Komitesi uzmanları, Türkiye’ye yaptıkları ikinci ziyaret sonrası bir açıklama yaptı.

Türkiye’yi ziyaret eden delegasyonun ve Alt Komite’nin başkanı Suzanne Jabbour, özellikle gözaltının ilk saatlerinde işkence ve kötü muameleye karşı etkin korumayı güçlendirmek ve mültecileri geri gönderme merkezlerinde korumak için daha fazla adım atılması gerektiğini söyledi.

Jabbour, Türkiye’nin İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Aşağılayıcı Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşme’nin İhtiyari Protokolü’nü (OPCAT) 2011 yılında onadığını ve bu kapsamda da 2014 yılında Ulusal Önleme Mekanizması’nı (UÖM) kurduğunu hatırlattı.

Jabbour, yedi şehirde cezaevi ve gözaltı merkezlerini ziyaret ettiklerini, işkence ve kötü muamelenin önlenmesi için büyük önem taşıyan temel hak ve güvencelerin gözaltı süreçlerinde ve tutukluluğun ilk saatlerinde etkin bir şekilde uygulanması ile ilgili endişelerinin sürdüğünü kaydetti.

Cezaevlerindeki koğuşların aşırı kalabalık olduğunu ifade eden Jabbour, buralardaki yaşam koşulları ile ilgili endişelerinin olduğunu belirtti.

Jabbour, geri gönderme merkezlerindeki mültecilerin durumunun ve içinde bulundukları koşulların da endişe verici boyutta olduğunu ifade etti.

Ülkedeki sayısız alıkoyma yerlerinin aşırı kalabalık nüfusu göz önüne alındığında UÖM’ün OPCAT kapsamındaki görevini etkin bir şekilde yerine getirebilmesi için daha bağımsız olması gerektiğini ve kaynaklarının güçlendirilmesi gerektiğini dile getiren Suzanne Jabbour, bu konuda hükümete büyük sorumluluklar düştüğünü de sözlerine ekledi.

Komite iki rapor hazırlayacak

Aralarında Alt Komite Başkanı Suzanne Jabbour’un yanı sıra Catherine Paulet, Daniel Fink ve Juan Pablo Vegas’ın da bulunduğu BM İşkenceyi Önleme Alt Komitesi Türkiye heyeti, 4-15 Eylül 2022 tarihleri arasında Türkiye’ye bir ziyaret gerçekleştirdi.

Heyet, bu bağlamda, İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu’nun bir parçası olan ve işkence ve kötü muameleyi önlemek ve özgürlükten yoksun bırakma koşullarını izlemekle görevli UÖM ile de görüştü.

Alt Komite, yetkisi kapsamında İhtiyari OPCAT’e taraf tüm devletleri ziyaret edebiliyor ve insanların özgürlüklerinden mahrum bırakıldıkları veya mahrum kalabilecekleri yerlere habersiz ziyaretler gerçekleştiriyor.

Bu ziyaret sırasında da Alt Komite heyeti, ön endişelerini ve gözlemlerini gizli olarak sunmak için iki kez Adalet Bakanı da dahil olmak üzere hükümet yetkilileriyle, ayrıca yasama ve yargı makamları, sivil toplum kuruluşları ve BM kuruluşlarıyla bir araya geldi.

Alt Komite şimdi, biri Türkiye’ye diğeri UÖM’e olmak üzere tavsiyelerini içeren iki gizli rapor hazırlayacak.

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

Türkiye İle Suriye Arasındaki Süreç Nereye Evrilir?

Türkiye’nin diplomatik ilişkiler kesilmeden önceki son Şam Büyükelçisi olan Ömer Önhon, önümüzdeki dönemde normalleşme yolunda sürecin derinleşmesi için iki tarafın da karşılıklı olarak atması gereken adımlar olduğunu söyledi.

Önhon, Suriye ile normalleşme sürecinin nereye evrilebileceğiyle ilgili bundan sonra beklenenin görüşmelerin siyasi zemine taşınması olacağı görüşünde:

“Bu işler hep aşama aşama gider. İstihbarat başkanları muhtemelen daha ziyade güvenlik alanında neler yapılabileceği konusunu görüşüyorlardır. Bir de görüşmelerin siyasi zemine taşınmasını ele alıyorlardır. Siyasi zemin nedir? Siyasi zeminde, üst düzey devlet görevlilerinin; dışişleri bakan yardımcıları olabilir, dışişleri bakanlarının kendileri olabilir, bir araya gelip konuşması beklenir.

“Mesela Çavuşoğlu bundan bir sene kadar evvel ne dedi? Belgrad’da koridorda Suriye Dışişleri Bakanı Faysal Mikdad’la tesadüfen karşılaştığını söyledi. Belki son Birleşmiş Milletler toplantılarında da birbirlerine tesadüf ederler olmaz mı? Eğer orası olmazsa, ondan sonraki ilk uluslararası ortamda, onun marjında belki bir araya gelebilirler. Bunlar belli olmaz. Bunlar, olayların, aralarında yapılan görüşmelerin hangi düzeye geldiği ile siyaseten ne kadar kabul edilebilir olduğuyla bağlantılı şeyler.”

Türkiye ile Suriye arasında, ilişkilerin normalleşmesine yönelik bir süreç yürütüldüğü iddiaları son yıllarda sık sık kamuoyunun gündeme geliyor. Geçtiğimiz hafta yaşanan gelişmeler ise ‘sürece’ dair tartışmaları derinleştirdi.

Reuters haber ajansı yayımladığı bir haberinde, Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hakan Fidan ve Suriyeli mevkidaşı Ali Memlük’ün son dönemde Şam’da görüşmeler yaptığını bildirdi.

Türkiye’de habere resmi kaynaklardan bir yalanlama gelmedi.

Hürriyet gazetesi ise Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Şanghay İşbirliği Örgütü’nün Semerkant zirvesinde yaptığı bir konuşmada, “Keşke Esed Özbekistan’a gelseydi, görüşürdüm” dediğini yazdı.

Bu gelişmeleri BBC Türkçe’ye yorumlayan, Türkiye’nin diplomatik ilişkiler kesilmeden önceki son Şam Büyükelçisi olan Ömer Önhon, sürecin belirli bir olgunluğa eriştiğinin görüldüğünü belirtiyor.

“Büyükelçinin Gözünden Suriye” adlı bir kitabı da bulunan Önhon, şimdi beklenenin görüşmelerin siyasi zemine taşınması olduğunu söylüyor.

Süreç ne durumda?

Önhon, Reuters’ın haberine yalanlama gelmemesi nedeniyle bu haberin doğru olarak kabul edilebileceği kanısında.

Buradan hareketle Önhon, ortadaki sürecin belli bir olgunluğa eriştiği yorumunu yapıyor:

“Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ağustos ayında Soçi’den dönerken yaptığı açıklamalar ve arkasından da Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun açıklamaları, Suriye ile Türkiye arasında bir süreç başlatıldığını açıkça ortaya koyuyordu. Konu, kamuoyunun gündemine o şekilde getirildi. Cumhurbaşkanı o açıklamayı yaptığına göre görüşmeler daha o zamandan belli bir olgunluğa erişmişti. Sonra iktidar konuyu gündeme getirdikten sonra baktı ki çok tepki de olmadı.

“Süreç belli bir olgunluğa erişmiş olmalı ki istihbarat başkanları düzeyinde,  üstelik de Şam’da görüşüldüğü açıklandı. Bir de bizim istihbarat başkanımızın Türkiye’deki konumunu göz önünde bulundurduğunuz zaman bunun önemini gayet iyi anlamak mümkün.”

Önhon, “Ortada ciddi bir süreç var ama kolay bir süreç mi? Öyle olmasına imkan yok çünkü ortada o kadar ciddi sorunlar var ki. Bunlar kolay kolay çözülebilecek meseleler değil. Dolayısıyla gayet engebeli bir yolda ilerliyor ama süreç devam ediyor” diyor.

Normalleşmenin önündeki engeller neler?

Peki Önhon’a göre normalleşmenin önündeki en büyük engeller neler?

Önhon, ortada çok sorun olduğunu belirtmekle birlikte bunların en önemlilerini dört başlıkta topluyor:

“Birincisi, Türkiye’nin muhalefete verdiği destek. Muhalif örgütlerin siyasi olarak faaliyet gösterdikleri yer, Türkiye. Bunlar ne olacak?

“İkincisi, güvenliğimiz nedeniyle Suriye toprakları içerisinde askerlerimiz bulunuyor. Yabancı bir ülkenin topraklarında konuşlu bu askerlerimiz ne olacak? Suriye’nin bu konuda tabii ciddi itirazları var.

“Üçüncüsü YPG meselesi var. Bunlar önümüzdeki dönemde ne olacak?

“Türkiye’deki sığınmacıların geri dönmesi gündemin başlıca maddelerinden biri. İç siyasetteki temel gündem maddelerinden biri. Ama geri dönüşler o kadar kolay bir iş değil. Bu insanlar on bir yıldır memleketlerinden uzakta. Bunlar ne olacak?”

Konuların zorluğuna rağmen bir yerden başlanması gerektiğini belirten Önhon, o başlangıcın yapıldığı kanısında.

“Suriye ile normalleşme diğer süreçlerden farklı”

Ankara’nın, son dönemde, arasında sorun bulunan bazı ülkelerle ilişkileri normalleştirmeye çalıştığı görülüyor.

“Birçok ülkeyle ilişkiler bozuldu, bugün iktidar, bunun sürdürülebilir bir yol olmadığını idrak etmiş olmalı ki aramızın bozuk olduğu ülkelerde ara düzeltme hamlelerini başlattı. Önce Mısır, İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ile hamleler başlatıldı” diyen Önkol, Suriye ile ilişkilerin düzeltilmesinin ise çok daha özel yanları olacağı kanısında:

“Suriye ile ilişkilerin Türkiye’yi doğrudan etkileyen iki boyutu var. Bunlardan bir tanesi güvenlik meselesi. Yani YPG, PKK vs. İkincisi de sığınmacılar meselesi. Bizim ne Mısır’la, ne İsrail’le, ne Birleşik Arap Emirlikleri ile böyle meselelerimiz var. Suriye’yle olan bu güvenlik ve sığınmacılar meseleleri, insanların oy verme yönelimleri üzerinde etkili olabilecek konular. Dolayısıyla bu kadar kritik bir seçim öncesinde güvenlik ve sığınmacılar konusunda bir şey yapabilmek veya bir şey yapabilecek gibi görünmek hükümet açısından çok önemli.”

Atılması gereken adımlar neler?

Önhon, önümüzdeki dönemde normalleşme yolunda sürecin derinleşmesi için iki tarafın da karşılıklı olarak atması gereken adımlar olduğunu söylüyor.

Eski büyükelçi bazı örnekler veriyor:

“İki tarafın atması gereken adımlar birbirine bağlı. Mesela Suriyeliler “Türk askeri topraklarımızdan çekilmeli” diyorlar. Zaten bizim taraf bunu açık açık söyledi, bizim orada kalıcı olma gibi bir niyetimiz yok. Bizim askerlerimiz şu anda oradaki güvenlik boşluğundan doğan tehditlere karşı Suriye’de bulunuyorlar. Bu güvenlik boşluğu doldurulduğu ve tehditler ortadan kalktığı zaman çekileceğiz diyorlar. Türkiye oradan tabii ki çekilecektir ama eğer bizim boşalttığımız yerler yine ya YPG ya IŞİD tarafından doldurulup bizim topraklarımıza tehdit teşkil edecekse böyle bir adımı atmak için erken demek değil midir?

“Öbür taraftan sığınmacılar konusu… Biz sığınmacıların artık ülkelerine geri dönmeleri gerektiğini düşünüyoruz. Savaş sona erdi, kalıcı barış ve istikrar da sağlanması için çabalanıyor ama geri dönmeleri için oradaki şartların uygun olması lazım. Burada da tabii Türkiye’nin beklentisi Esad’ın o şartları oluşturması ve dönecek olan sığınmacıların böyle bir tehdit, bir tehlike görmeden oraya gidebilmeleri. Yoksa tehlike görürlerse zaten gitmezler. Bir de gidip de tehlike görürlerse hemen geri dönerler.”

Süreç nereye evrilir?

Önhon, sürecin nereye evrilebileceğiyle ilgili bundan sonra beklenenin görüşmelerin siyasi zemine taşınması olacağı görüşünde:

“Bu işler hep aşama aşama gider. İstihbarat başkanları muhtemelen daha ziyade güvenlik alanında neler yapılabileceği konusunu görüşüyorlardır. Bir de görüşmelerin siyasi zemine taşınmasını ele alıyorlardır. Siyasi zemin nedir? Siyasi zeminde, üst düzey devlet görevlilerinin; dışişleri bakan yardımcıları olabilir, dışişleri bakanlarının kendileri olabilir, bir araya gelip konuşması beklenir.

“Mesela Çavuşoğlu bundan bir sene kadar evvel ne dedi? Belgrad’da koridorda Suriye Dışişleri Bakanı Faysal Mikdad’la tesadüfen karşılaştığını söyledi. Belki son Birleşmiş Milletler toplantılarında da birbirlerine tesadüf ederler olmaz mı? Eğer orası olmazsa, ondan sonraki ilk uluslararası ortamda, onun marjında belki bir araya gelebilirler. Bunlar belli olmaz. Bunlar, olayların, aralarında yapılan görüşmelerin hangi düzeye geldiği ile siyaseten ne kadar kabul edilebilir olduğuyla bağlantılı şeyler.”

Paylaşın

Rusya-Ukrayna Savaşının Sertleşmesi Türkiye’nin Denge Politikasını Etkiler Mi?

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Rus işgali altındaki Ukrayna bölgelerinde “referandum” kararı alınması sonrasında bugün kısmi seferberlik ilan etmesi, savaşın tahmin edilenden daha uzun ve şiddetli geçeceğine ilişkin işaretleri artırdı. Bu durumun, Türkiye’nin izlemeye çalıştığı denge politikasını da daha zorlaması bekleniyor.

Putin bu sabah televizyonlardan canlı yayınlanan konuşmasında kısmi seferberlik ilan ettiklerini ve Rusya’nın kontrolündeki bölgeleri savunacaklarını açıklayarak, “Ülkemizin toprak bütünlüğü tehdit edildiğinde Rusya’yı ve halkımızı korumak için elimizin altında olan tüm araçları kesinlikle kullanacağız. Bu bir blöf değildir” ifadelerini kullandı.

Putin’in bu kararı Ukrayna ordusunun son haftalarda yaptığı karşı taarruz ile ülkenin doğusundaki bazı bölgeleri ele geçirmeye ve Rus birlikleri karşısında zaferler kazanmaya başlamasının ardından geldi. Ukrayna, Harkiv bölgesinde son altı günde 8 bin kilometrekarelik alanı geri aldığını açıklamıştı.

Kısmi seferberlik savaşı şiddetlendirir mi?

Peki şimdiye kadar Ukrayna’ya resmen savaş ilan etmeyen ve işgali “özel askeri operasyon” diye tanımlayan Rusya’nın son aldığı kısmi seferberlik kararı ne anlama geliyor ve savaşı daha da uzatarak, şiddetlendirir mi?

DW Türkçe’den Gülsen Solaker’in haberine göre, İstanbul Nişantaşı Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Ali Semin, yeni kararı savaşta gelinen yeni bir aşama olarak niteleyerek, şunları söylüyor:

“Putin’in kısmi seferberlik ilan etmesi savaşın artık çok yakın bir zamanda bitmeyeceğinin bir tezahürü. Bir ülke neden kısmi seferberlik ilan eder? Daha önce neden etmedi mesela? Bunun iki sebebi var; ya şu anda askeri güç olarak yıprandığını hissedip ilan etti ya da bu savaşı stratejik olarak ikinci aşamaya geçirerek daha da büyük bir savaş haline getirmek istiyor.”

Rusya son kararı kapsamında 300 bin kadar yedeği askere almayı planlıyor.

Dış Politika Analisti Aydın Sezer’e göre de savaş artık cephede daha da “sertleşecek.” Sezer, 300 bin asker alımının bunu gösterdiğini belirterek, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bu kararın alınmasının arka planında daha önemli bir siyasi gelişme daha var. O da önümüzdeki günlerde yapılacak referandumlar. Bu referandumlardan sonra Rusya’ya katılma kararı çıkarsa ki buna kesin gözüyle bakılıyor, Rusya bu bölgeleri kelimenin tam anlamıyla ilhak etmiş olacak. Dolayısıyla savaş bu bölgelerde bundan sonra Ukrayna topraklarında değil, Rusya topraklarında cereyan eden bir savaş haline gelecek.”

Sezer, referandumdan sonra Batı’nın Ukrayna’ya vereceği silahlarla ayrılıkçı topraklara yönelik bir saldırı gerçekleştiğinde artık resmen Rusya’ya yönelik bir saldırı olarak algılanacağına işaret ederek, Putin’in bunun ön hazırlığını yaptığını belirtiyor.

Ukrayna’nın işgali yaklaşık 7 ayı geride bırakırken, Rusya’nın kontrolüne aldığı ayrılıkçı bölgelerde 23-27 Eylül tarihleri arasında Rusya’ya katılmak için “referandum” düzenlenmesi bekleniyor.

Barış için hâlâ şans var mı?

Türkiye bir süredir savaşan iki tarafı Antalya’da daha önce yaptığına benzer şekilde yeniden masaya oturtmaya çalışıyordu. Erdoğan BM Genel Kurul konuşmasında “Her iki tarafa da krizden onurlu çıkış imkanı verecek makul, adil ve uygulanabilir bir diplomatik çözümü beraberce bulmamız gerekiyor” demişti.

Peki barış görüşmeleri için hala bir şans var mı?

Moskova’da yaşayan Rusya uzmanı Ümit Nazmi Hazır’a göre savaşın uzaması ve sertleşmesi ihtimalinin yanı sıra bir başka olasılık Putin’in hem referandumları hem de kısmı seferberlik kararını masada elini yükseltmek için öne sürmüş olabileceği.

Hazır, Rus liderin ayrılıkçı bölgeleri de referandumla kendisine bağlayıp ileride bir anlaşma olması durumunda elini biraz daha yüksekten açmak isteyebileceğini belirterek, “Benim gözlemim bundan sonraki süreçte görüşmelerin yine olabileceği yönünde. Bence Putin masaya oturma sürecini başlatmadan önce böyle geniş çaplı hamlelerle tansiyonu yükselterek hazırlık yapıyor” diyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan en son ABD’de PBS kanalına verdiği demeçte de Putin’le son görüşmesine atıfta bulunarak “Kendilerinin de aslında bu işi artık bir an önce bitirmenin gayreti içerisinde olduğunu anladım. Bu gidişin sıkıntısı büyük” demişti.

Ancak gelinen aşamada Dr. Semin’e göre barış artık daha uzak bir ihtimal. Semin, Türkiye’nin şu anda Rusya ile çok sayıda alanda işbirliği yaptığını, sadece doğal gaz değil Suriye, Doğu Akdeniz ve S-400’ler gibi başlıkların da ilişkilerin farklı boyutları olduğunu anımsatıyor.

Diğer yandan son dönemde Batı ülkelerin Türkiye’ye karşı tutumlarını, ABD’nin Türkiye’yi sıkıştırmak için Yunanistan’a destek verdiğini ve Dedeağaç’ta üs kurduğunu hatırlatan Semin bütün bunlara bakıldığı zaman uluslararası ilişkiler sisteminde Türkiye’nin yapacağı hamlelerin “çok belli ve net” olduğunu belirtiyor. Semin, ancak bu konjonktürde Türkiye’nin arabuluculuk girişimlerini doğu nezdinde yürütmeye çalıştığına işaret ederek, Türkiye’nin “bunu Rusya’yla ve doğu bloğuyla yürütmeye çalıştığını görebiliyoruz” diyor.

Türkiye’nin denge politikası zora girer mi?

NATO üyesi Türkiye savaşın başladığı 24 Şubat’tan bu yana iki tarafla da ilişkilerini sürdürerek “denge politikası” takip etmeye çalıştı ve bu konumu sayesinde tahıl koridoru anlaşması gibi bazı kazanımlar da sağladı. Ancak özellikle Semerkant’taki Şangay İşbirliği Örgütü Zirvesi’nde Putin ile sergilenen yakın dostluğun ardından dengenin bozulmakta olduğu yorumları yapıldı.

Şimdi ise gündemde kısmi seferberlik kararıyla savaşın uzaması ve daha şiddetlenmesinin Ankara’nın denge politikasını daha da zorlayıp zorlayamayacağı gibi önemli bir soru işareti bulunuyor.

Aydın Sezer, Türkiye’yi artık daha zor günlerin beklediğini söyleyerek, “Bundan sonraki süreçte NATO’dan gelecek telkinler ve talepler konusunda Türkiye’nin ne yapacağı büyük bir soru işareti” diyor. Sezer’e göre, Erdoğan yine her iki tarafı da idare etmeye yönelik olarak günü kurtarma çabasıyla bu işi götürebileceği kadar götürmeye çalışacak ama eninde sonunda tercih yapması gereken bir durum ortaya çıkabilir.

Rusya’nın son adımlarının ardından ise Batı ülkelerinin bir yandan Ukrayna’ya askeri teçhizat desteğini artırırken aynı zamanda yeni yaptırımları uygulamaya koyabileceği belirtiliyor. Batı’da Putin’e karşı açıklamaların dozu da giderek yükseliyor.

Hazır’a göre Türkiye’nin politikalarını biraz da savaşın seyri belirleyecek. Savaşın şiddetlenmesi durumunda Ankara’nın da daha net bir pozisyon seçmek zorunda kalabileceğine işaret eden Hazır, kendisi tercih yapmak istemese bile bir NATO üyesi olduğu için Batı’nın bunun için zorlayabileceğini kaydediyor.

Tahıl koridorunun geleceği ne olur?

Savaşın şiddetlenmesi durumunda son haftalarda Rusya’dan yapılan açıklamalarla geleceği tehlikede görünen tahıl koridoru anlaşmasının uzayıp uzamayacağı da merak konusu.

Semin’e göre tahıl koridoru sürdürülmek isteniyor ancak Rusya’nın tahılların Afrika’ya gitmediğini söyleyerek tepki göstermesinde haklılık payı var. 120 günlük anlaşmanın ilk süresinin bitmesinin ardından koşullu olarak ve “şu ülkelere ve şu kıtaya gidecek” denilerek yeniden çözüm arayışlarına girilebileceğini belirten Semin, “Bunda Türkiye tarafsız ve dengeli bir ülke olarak rol alabilir diye düşünüyorum” yorumu yapıyor.

Sezer ise Kasım ayında dolacak olan ilk sürenin ardından Putin’in bu ablukayı kaldırmaya devam edip etmeyeceği konusunun şu anda büyük bir muamma olduğunu ifade ediyor.

Konunun bir başka boyutunu ise sanılanın aksine Ukrayna’dan çıkan tahılın neredeyse yüzde 20’den fazlasının zaten Türkiye’ye gelmesi olarak gösteren Sezer, bu süreçte kazanan asıl tarafın dünyanın en büyük makarna ve un ihracatçısı ülkelerden bir tanesi olan Türkiye olduğunu belirtiyor.

Paylaşın

Şam, Türkiye’den Somut Adım Bekliyor: Suriye’nin Talepleri Neler?

Ankara ile Şam arasındaki normalleşme süreci iddiaları derinleşirken, Suriye’nin eski Ankara Büyükelçisi Nidal Kabalan’dan dikkat çeken açıklamalar geldi. Kobalan, Şam’ın Türkiye’den somut bir adım beklediğini söyledi.

Şam’dan telefon yoluyla BBC Türkçe’nin sorularını yanıtlayan Suriye’nin eski Ankara Büyükelçisi Nidal Kabalan, Türkiye ile Suriye arasında yürütüldüğü öne sürülen, ilişkilerin normalleşmesi sürecinde sınırlı da olsa bir ilerleme olduğunu, gelinen noktada Şam’ın Türkiye’den somut bir adım beklediğini söyledi.

Kabalan, Suriye yönetiminin genel olarak normalleşmeden yana olduğunu, ancak bu konuda resmi bir açıklama yapılmamasının bu beklentiyle ilgili olduğunu belirtti.

Kabalan, Suriye’nin Türkiye’den birçok talebi bulunduğunu ancak ilk aşamada Türkiye’deki Suriyeli muhalif TV kanallarının yayınlarının durdurulmasının önemli bir iyi niyet göstergesi olarak görüleceğini savundu.

Görüşmeler ne aşamada?

Reuters haber ajansı geçtiğimiz günlerde yayımladığı haberinde, Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hakan Fidan ve Suriyeli mevkidaşı Ali Memlük’ün son dönemde Şam’da görüşmeler yaptığını bildirdi.

Türkiye’de habere resmi kaynaklardan bir yalanlama gelmedi.

Hürriyet gazetesi ise Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Şangay İşbirliği Örgütü’nün Semerkant zirvesinde yaptığı bir konuşmada, “Keşke Esed Özbekistan’a gelseydi, görüşürdüm” dediğini yazdı.

Bu iki haber Türkiye kamuoyunda, Ankara ile Şam arasındaki normalleşme süreci iddialarına dair tartışmaları derinleştirdi.

Kabalan, bu gelişmelerin Suriye’de de hem kamuoyunda hem de hükümet çevrelerinde dikkatle takip edildiğini belirtiyor.

Açıklama ve gelişmeleri değerlendiren Kabalan, iki ülke arasındaki normalleşme konusunda “Sınırlı bir ilerleme olduğunu görüyorum” diyor.

Kabalan, Şam’ın konuyla ilgili henüz resmi bir açıklama yapmadığını çünkü Türkiye’den somut bir adım beklediğini belirtiyor ve “Hepimiz olayların nasıl gelişeceğini, Erdoğan ve diğer Türk yetkililer tarafından Suriye ile ilişkilerin yeniden başlaması konusunda yapılan açıklamaların somutlaşıp somutlaşmayacağını bekliyoruz” diye konuşuyor.

Eski büyükelçi, “Türkiye ile ilişkilerin normalleşmesi kesinlikle Suriye halkının ve Suriye devletinin çıkarınadır” diye ekliyor.

‘Şartlar daha uygun’

Kabalan, günümüzde bölgedeki ve dünyadaki siyasi konjonktürün iki ülkenin normalleşmesi için daha uygun olduğu görüşünde.

“Dünya değişti” diyen Kabalan, hem Ukrayna savaşı hem de Orta Doğu’ya değiniyor:

“Belki de yeni bir dünya düzenini gözlemliyoruz. Ukrayna’daki savaş birçok ülke üzerinde etkide bulundu. Bölgenin çeşitli parçalarında yaşanan gerilimler ise daha önce çok daha sert bir tutum alan ülkeleri, yeni açılımlara ikna etti.

“Dolayısıyla koşullar bugün Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin yeniden geliştirilmesi için daha uygun.

“Ancak Türkiye, Suriye’deki gerginliğin artışının bir parçasıydı. Dolayısıyla bu gerginliği azaltmaya başlayacak olan da Türkiye.”

Suriye’nin ilk aşamadaki talepleri neler?

Peki Kabalan’a göre Suriye’nin Türkiye’den beklentileri neler?

Şu talepleri aktarıyor Kabalan:

  • “İdlib Eyaleti’nin kontrolünün tamamen Suriye yönetimine geçmesi,
  • Halep-Lazkiye arasındaki M4 karayolunun kontrolünün yine yönetime verilmesi,
  • Suriyeli kurumlar ve kişilere yönelik yaptırımların kaldırılmasının sağlanması,
  • hem Türkiye hem de bölge ülkelerinin terörist olarak tanımladığı gruplara askeri, mali ve istihbarat desteğinin kesilmesi.”

“Bunlar Suriye’de olumlu karşılanacak ve Şam bu adımlara kesinlikle karşılık verecektir.”

Türk ordusunun Suriye’nin kuzeyindeki varlığına da karşı çıkan Kabalan, Türk tarafının bu bölgedeki, ‘terör örgütleri’ listesinde bulunan YPG gibi grupların milli güvenliğini tehdit etmesi nedeniyle Suriye’de faaliyet gösterdiği yolundaki argümanları hakkında ise şunları söylüyor:

“Suriye açısından bu bir ulusal güvenlik meselesidir. İster Kürt ister Arap ister Türkmen vs. olsun, tüm illegal grupların silahlı varlığına karşıyız. Terörizmin de net bir tanımına ihtiyacımız var.

“Erdoğan, Putin ve Reisi’nin Tahran’da katıldığı son zirvede Suriye’nin toprak bütünlüğü vurgusu yapıldı. Bu çok önemli ve buna ulaşmak için kapsamlı bir plana ihtiyaç var.

“Sınır güvenliği konusunun iki ülke açısından önemli bir geçmişi var. Ankara’da büyükelçilik görevini yürütürken Türk ve Suriyeli istihbarat görevlileri arasında sistemli bir şekilde üst düzey toplantılar olurdu.

“Suriye ile Türkiye arasında, Suriye’nin kuzeyinde terörist Kürt gruplarının kontrolü konusunda ciddi bir iş birliği vardı. Öncesinde de Adana anlaşması imzalanmıştı.”

‘Türkiye’nin TV kanallarını durdurması Şam’da karşılık bulur’

Kabalan, Suriye’nin Türkiye’den çeşitli talepleri olmakla birlikte bu ana taleplere kıyasla daha küçük bir somut adımın, Şam’da bir iyi niyet işareti olarak karşılanacağı ve buna olumlu yanıt verileceği kanısında.

Kabalan, bunun örneğin Türkiye’deki muhalif Suriyeli TV kanallarının yayınlarının durdurulması olabileceğini savunuyor:

“Kişisel görüşüme göre Türkiye’nin, bu ülkede yayın yapan Suriyeli muhalif TV kanallarının çalışmasını durdurması küçük ve hayli uygulanabilir bir adım olur.

“Erdoğan, Mısır ile normalleşme sürecini başlattığında ülkedeki Müslüman Kardeşler’in TV kanallarının Mısır hükümeti ve liderini eleştirmelerini durdurmuştu. Küçük ve uygulanabilir bir adım gerilimin düşmesini sağlayabilir ve bu adım Şam’da kesinlikle çok iyi karşılanacaktır.”

Göçmenlerin geri dönüşü konusuna yaklaşım nasıl?

Kabalan, önümüzdeki dönemde iki ülke arasındaki önemli gündem maddelerinden birinin Suriyeli göçmenlerin ülkelerini dönüşü olacağını belirtiyor.

Eski büyükelçiye göre Suriyelileri ağırlayan bölge ülkelerinden geri dönüşlerde Suriye ile hem bölge ülkeleri hem de uluslararası kurumların bir iş birliği yürütmesi gerektiği kanısında.

Suriyeli göçmenlerin farklı ülkelerde siyasi amaçlar için kullanıldığını öne süren Kabalan, “Türkiye’deki mültecilerin önemli bir bölümü dönmek istiyor” yorumunu yapıyor.

Ancak hem Birlemiş Milletler’e bağlı ajanslar hem de çeşitli uluslararası insan hakları örgütleri ise Suriye’deki şartların dönüş için olgunlaşmadığını savunuyor.

Kabalan, dönenlerin, ülkelerinde çeşitli insan hakları ihlalleriyle karşılaştıkları yönündeki açıklamalara karşı çıkıyor:

“Suriyeli mültecilerin geri dönüşü konusunun yakın bir gelecekte halledilebileceğini düşünüyorum. Mültecilerin büyük bir bölümünün güvenli bir şekilde ülkelerine dönebileceğine inanıyorum. Bir tanesi yeni olmak üzere birçok af çıkartıldı. Suriye yönetiminin dönenleri tutuklandığı propagandası yapılıyor. Yüzbinlerce insanın döndüğünü ve silah taşımış kişilerin dahi normal yurttaşlar olmayı kabul ederek döndüğünü biliyorum.”

Kabalan, “militan, tutucu gruplar” olarak tarif ettiği gruplarla ise diyaloğun mümkün olmadığı söylüyor.

‘Normalleşme iki ülkenin de çıkarına’

Sınır güvenliğine sık sık vurgu yapan Kabalan, 12 yıllık sürecin iki ülkeye de ekonomik ve politik olarak zararlar verdiğini belirtiyor.

Eski büyükelçi normalleşmenin iki ülkenin de ulusal çıkarlarının gereği olduğunu savunuyor.

Kabalan, ilişkilerin gerçek anlamda normalleşmesi ve büyükelçiliklerin açılması aşamasına geçilmesi için ise zamana ihtiyaç olduğunu söylüyor.

Paylaşın

“ABD, Türk Bankalarının ‘Mir’i Askıya Almasını Bekliyor” İddiası

İş Bankası ve Denizbank’ın Rusya ödeme sistemi ‘Mir’in kullanımını askıya aldıklarını açıklamasının ardından üst düzey bir ABD’li yetkili, “Diğer bankaların da koalisyon yaptırımlarında yanlış tarafta kalmamak için Mir’i sonlandırmalarını bekliyoruz” ifadelerini kullandı.

Mir ödeme sistemi, Rusya Ulusal Kart Ödeme Sistemi tarafından işletilmektedir ve Rusya Merkez Bankası’nın yüzde yüz iştirakidir. Sistem, 2016 yılında, birkaç Rus bankasının ABD merkezli Visa ve MasterCard tarafından onlara uygulanan yaptırımlar nedeniyle hizmetleri reddedilmesinin ardından potansiyel elektronik ödeme bloklarının üstesinden gelmenin bir yolu olarak tasarlandı.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) daha fazla Türk bankasının Rusya’nın SWIFT’e alternatif olarak geliştirdiği Mir ödeme sistemini sonlandırmasını bekliyor. Washington’ın Mir’i işleten şirketin tepe yöneticisini yaptırım listesine almasının ardından İş Bankası ve Denizbank ayrı ayrı yaptıkları açıklamada Mir kullanımını askıya aldıklarını açıklamıştı.

Reuters’ın isim vermeden görüşlerini aktardığı üst düzey yetkili “Bu akıllıca bir karar. Bir bankayı Rusya ile iş yaparak yaptırım radarına sokmamanın en iyi yolu Mir sistemini kesmek. Diğer bankaların da koalisyon yaptırımlarında yanlış tarafta kalmamak için Mir’i sonlandırmalarını bekliyoruz,” ifadelerini kullandı.

Geçtiğimiz ay Amerikan hazinesi TÜSİAD’a gönderdiği bir mektupla yaptırım altındaki Rusya ile iş yapmaya devam eden Türk şirketlerin cezalarla karşı karşıya kalma riski olduğu uyarısında bulunmuştu. Bunun üzerine Hazine ve Maliye Bakanı Nurettin Nebati ise bu konuda endişe edilecek bir durum olmadığını söylemişti.

Batı yaptırımlarına katılmayan Türkiye, Kiev ve Moskova arasında dengeli bir politika izlemeye çalışıyor. Öte yandan Rusya’nın işgalini kınayan Ankara, Ukrayna’ya SİHA gönderiyor.

Mir Ödeme Sistemi nedir?

Mir, Rusya Merkez Bankası tarafından 1 Mayıs 2017’de kabul edilen yasa ile kurulan bir ulusal ödeme sistemidir. Şu anda çoğunlukla Aeroflot ve Rus Demiryolları gibi Rusya merkezli şirketler tarafından kabul edilmektedir, ancak Rus iştirakleri olan yabancı şirketler arasında yavaş yavaş kabul görmektedir. Sistem, Rusya Ulusal Kart Ödeme Sistemi tarafından işletilmektedir ve Rusya Merkez Bankası’nın yüzde yüz iştirakidir.

Sistem, 2016 yılında, birkaç Rus bankasının ABD merkezli Visa ve MasterCard tarafından onlara uygulanan yaptırımlar nedeniyle hizmetleri reddedilmesinin ardından potansiyel elektronik ödeme bloklarının üstesinden gelmenin bir yolu olarak tasarlandı.

Mir sisteminde çalışan ilk kartlar Aralık 2015’te piyasaya sürüldü. Rusya’nın önde gelen bankası Sberbank tarafından da Ekim 2016’da kullanılmaya başlandı. 2016 yılı sonunda 64 banka tarafından 1.76 milyon Mir kartı çıkarıldı ve Kasım 2019’a kadar bu sayı 69.8 milyona yükseldi.

Mir esas olarak Rus hükümeti tarafından desteklenir ve tüm vergi ve emeklilik ödemelerinin 1 Mayıs 2017’de yürürlüğe giren mevzuatla Ocak 2018’e kadar sistem üzerinden uygulanmaya başlanmasını zorunlu tuttu. Bankalar, daha yerleşik ödeme sistemlerine ait kartlara kıyasla maliyetlerinin daha yüksek olabileceğinden korktukları için Mir kartları kullanmak konusunda isteksizdi.

Paylaşın

İsviçre’den Türkiye’ye ‘Altın İhracatı’ Dokuz Yılın Zirvesinde

İsviçre’nin Türkiye’ye altın ihracatı ağustos ayında 23.7 ton olarak gerçekleşti. İsviçre’nin dünyanın en büyük rafine ve transit merkezi olması ülke verilerinin küresel pazar trendlerine yönelik fikir vermesini sağlıyor.

İsviçre’den Türkiye’ye altın ihracatı ağustos ayında 23.7 ton ile Haziran 2013 yılından bu yana görülen en yüksek seviyeye yükseldi. Temmuz ayında bu rakam 20.1 ton düzeyindeydi.

NTV’nin haberine göre İsviçre gümrük verilerine göre ülkeden Çin’e yapılan ihracat ise ağustos ayında temmuzdaki 5.5 yılın zirvesinden geriledi.

Altın fiyatlarında son aylarda yaşanan düşüşler ile güvenli liman yatırımlarından olan altının ABD ve İngiltere’de bulunan ticari depolardan talebin daha yüksek olduğu ve genelde fiyatlardaki düşüşün iştah yarattığı Asya’daki ülkelere satışların artmasına neden oldu.

İsviçre’nin dünyanın en büyük rafine ve transit merkezi olması ülke verilerinin küresel pazar trendlerine yönelik fikir vermesini sağlıyor.

Veriler aynı zamanda ağustos ayında İsviçre’nin Rusya’dan ithal ettiği altın miktarının Nisan 2020’den bu yana görülen en yüksek seviyeye ulaştığını ve 320 milyon dolar değerinde 5.7 ton altın ithal edildiğini gösterdi. İsviçreli yetkililer bu altının Rusya orjinli olsa da İngiltere’den geldiğini ifade etmişlerdi.

Paylaşın

Avrupa Birliği’nden Türkiye’ye ‘Tutarlı Dış Politika’ Çağrısı

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Sözcüsü Stano, Türkiye’nin ‘Rusya’ya yaptırımları aşacak çözümler sunmaması’ gerektiğini, Ankara’nın AB üyeliğine aday bir ülke olarak yaptırımlarla ilgili adımlar da dahil olmak üzere dış politikasını Brüksel ile koordine etmesi önemli olduğunu belirtti.

Stano, “AB’nin önemli bir komşu, AB ortağı ve AB üyeliğine aday ülke olan Türkiye ile etkileşiminden bahsederken, Türkiye’nin dış politikasının yaptırımlarla ilgili adımlar da dahil olmak üzere AB’nin dış politika kararları ve politikalarıyla tutarlı olmasının önemini vurguluyoruz” dedi ve ekledi;

“Türkiye’nin Rusya’ya mevcut AB yaptırımlarını aşmaya yönelik çözüm önermemesi de önemli. Bu konudaki durumu yakından takip etmeye devam edeceğiz”

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Sözcüsü Peter Stano, Rus İzvestiya gazetesine verdiği demecinde dikkat çeken açıklamalarda bulundu.

Peter Stano, demecinde Türkiye’nin ‘Rusya’ya yaptırımları aşacak çözümler sunmaması’ gerektiğini, Ankara’nın AB üyeliğine aday bir ülke olarak yaptırımlarla ilgili adımlar da dahil olmak üzere dış politikasını Brüksel ile koordine etmesi önemli olduğunu belirtti.

Sputnik’in aktardığına göre Stano, “AB’nin önemli bir komşu, AB ortağı ve AB üyeliğine aday ülke olan Türkiye ile etkileşiminden bahsederken, Türkiye’nin dış politikasının yaptırımlarla ilgili adımlar da dahil olmak üzere AB’nin dış politika kararları ve politikalarıyla tutarlı olmasının önemini vurguluyoruz. Türkiye’nin Rusya’ya mevcut AB yaptırımlarını aşmaya yönelik çözüm önermemesi de önemli. Bu konudaki durumu yakından takip etmeye devam edeceğiz” diye konuştu.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan daha 25 Mart tarihinde Ankara’nın Rusya’ya karşı yaptırımlara katılmayacağını açıklamıştı.

TourDom sitesi geçen çarşamba günü Türkiye’de iki otel zincirinin Mir kartlarını kabul etmeyi reddettiğini bildirmişti. Ardından Mir sistemini işleten Rusya Ulusal Kart Ödeme Sistemi, söz konusu haberi yalanlayarak Mir kartlarının Türkiye’de olağan düzende çalıştığını duyurmuştu.

Açıklamada ayrıca ‘ABD’nin uyguladığı yaptırımların Mir ödeme sisteminin ve NSPK tarafından desteklenen diğer sistemlerin Rusya’daki çalışmalarını etkilemeyeceği’ ifade edilmişti.

Paylaşın

Dikkat Çeken Yorum: ABD, Türkiye’yi Denklem Dışına Çıkardı

Emekli general ve Esenyurt Üniversitesi uluslararası ilişkiler öğretim üyesi Prof. Dr. Sait Yılmaz, ABD’nin Türkiye’yi denklem dışına çıkardığını söyledi. Yılmaz’a göre Türkiye’de bir kesim sürekli olarak “İncirlik Hava Üssü’nü kapatalım” diyerek baskı oluşturdu. ABD de ne var ne yok götürüp Katar ve Ürdün’e dağıttı.

İncirlik’te sadece soğuk savaş döneminden kalma nükleer silahın kaldığını ve bunların götürülmesinin kolay olmadığı için bırakıldığını aktaran Yılmaz, “ABD zaten bizi dışlamıştı. Dışlamanın ötesinde ittifakın güney kanadının artık Yunanistan’dan başlayarak tedbir alıyor. Dedeağaç’a üs kurması ve Rum tarafını ihya etmesinin altında bu var” dedi.

Türkiyesiz bir NATO’nun fiiliyata geçtiğini Ankara’nın işine gelmediği için bunu itiraf etmediğinin altını çizen Yılmaz, “Adamların politikası Rusya’yı Ortadoğu’dan çıkarmak. Rumlara ‘siz buradan üs vermeyin, ambargoyu kaldıracağız’ dediler ve şu an bunu yerine getirdiler. Bu sürpriz değil. Daha geçen sene bunu açıklamışlardı. Bununla ders vermek istiyorlar ve tüm bunların Türkiye’ye karşı yapıldığı çok açık. Doğrusu gizlemiyorlar da. Her durumda bu sıkıntıları dile getiriyorlar” diye konuştu.

Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri (ABD) arasında bugüne kadar pek çok sorun yaşandı. Halkbank, Suriye’de Türkiye’nin terör örgütü olarak gördüğü gruplara silah gönderilmesi, S-400 ve F-35’ler yaşanan sorunlardan sadece birkaçı.

Diğer bir deyişle uzun süreden beri Ankara’nın Washington ile inişli-çıkışlı bir ilişkisi var. Ancak son dönemde yaşanan birtakım gelişmeler, ilişkilerin daha kötü olacağına işaret ediyor.

ABD Kıbrıs Rum Kesimi’ne 1987’de getirdiği ve 2020 yılında hafiflettiği silah ambargosunu tamamen kaldırdı.

Ermenistan’ı ziyaret eden ABD Temsilciler Meclis Başkanı Nancy Pelosi, Washington’un Erivan’ı desteklemek için elinden geleni yapacağını söyledi. Öte yandan ABD’nin Yunanistan’ın Türkiye sınırına 45 kilometre mesafedeki liman kenti Dedeağaç’a askeri yığınağı sürüyor.

Son açıklama sorunlara tuz-biber oldu

Bu gelişmeler yaşanırken Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Özbekistan dönüşü yaptığı açıklama tabiri caizse var olan sorunlara tuz-biber oldu. Erdoğan, bir soru üzerine tek hedeflerinin Şangay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) üye olmak olduğunu söyledi.

Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne (NATO) üye olan Türkiye’nin ŞİÖ’ye üyeliği gerçekleşir mi bilinmez ancak daha şimdiden akla birçok soru gelmeye başladı. Yaşananları sebebi eksen kayması mı? ABD, Ankara’yı denklem dışına mı çıkartıyor?

Dedeağaç’a askeri yığınak, Kıbrıs Rum Kesimi’ne ambargonun kaldırılması ve Pelosi’nin Erivan ziyareti Türkiye’ye karşı mı yapılıyor?

Konuyu Independent Türkçe’den Abdulhakim Günaydın’a değerlendiren uzmanlar, farklı görüşte.

“ABD, Türkiye’yi denklem dışına çıkardı”

Emekli general ve Esenyurt Üniversitesi uluslararası ilişkiler öğretim üyesi Prof. Dr. Sait Yılmaz, ABD’nin Türkiye’yi denklem dışına çıkardığını söyledi. Yılmaz’a göre Türkiye’de bir kesim sürekli olarak “İncirlik Hava Üssü’nü kapatalım” diyerek baskı oluşturdu. ABD de ne var ne yok götürüp Katar ve Ürdün’e dağıttı.

İncirlik’te sadece soğuk savaş döneminden kalma nükleer silahın kaldığını ve bunların götürülmesinin kolay olmadığı için bırakıldığını aktaran Yılmaz, “ABD zaten bizi dışlamıştı. Dışlamanın ötesinde ittifakın güney kanadının artık Yunanistan’dan başlayarak tedbir alıyor. Dedeağaç’a üs kurması ve Rum tarafını ihya etmesinin altında bu var” dedi.

Türkiyesiz bir NATO’nun fiiliyata geçtiğini Ankara’nın işine gelmediği için bunu itiraf etmediğinin altını çizen Yılmaz, “Adamların politikası Rusya’yı Ortadoğu’dan çıkarmak. Rumlara ‘siz buradan üs vermeyin, ambargoyu kaldıracağız’ dediler ve şu an bunu yerine getirdiler. Bu sürpriz değil. Daha geçen sene bunu açıklamışlardı. Bununla ders vermek istiyorlar ve tüm bunların Türkiye’ye karşı yapıldığı çok açık. Doğrusu gizlemiyorlar da. Her durumda bu sıkıntıları dile getiriyorlar” diye konuştu.

“NATO yoksa ŞİÖ’ye gireriz demek çok büyük aptallık olur”

Türkiye’nin bir eksen kayması yaşadığına değinen uluslararası ilişkiler uzmanı Prof. Dr. Yılmaz, şöyle devam etti:

Ankara neden ŞİÖ’ye gidiyor? Mesele PKK’ya indirgendi ama bizim ABD ile olan sorunumuz bundan daha büyük. ABD diyor ki; Hem NATO’ya üye olup hem Rusya’ya yanaşamazsın. Ya burada ya da öbür tarafta olacaksın. Ancak bizimkiler ‘arafta olacağız’ dediler, hatta şimdi gittikçe öbür tarafa doğru yanaşıyorlar.

Şangay İşbirliği Örgütü’nün Orta Asya’daki Türk dünyası, Doğu Türkistan ve Kafkasya’daki Türkleri yok etmek istediğini belirten Prof. Dr. Sait Yılmaz, “Bunları terörist ilan eden bir kuruluş. Amacı zaten terörle mücadele ve askeri bir birlik değildir. Türk dünyasını yok etmek için kurulmuş bir örgüte biz üye olmaya kalkıyoruz. NATO yoksa ŞİÖ’ye gireriz demek çok büyük aptallık olur. Ancak Çin ve Rusya, Ankara’nın hiçbir zaman NATO’dan kopmayacağını biliyor” değerlendirmesinde bulundu.

“ABD, Asya’da bir birliği tehdit olarak algılar”

Okan Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Poyraz Gürson ise son gelişmelerle ABD’nin Ankara’nın hamlelerini dizginlemeye çalıştığı görüşünde. Erdoğan’ın New York’taki “ABD ile stratejik işbirliğine hazırız” açıklamasını hatırlatan Prof. Dr. Gürson, “Asya’da bir birliğin kurulması Washington’un istemediği bir şey ve bunu bir tehdit olarak algılar” ifadelerini kullandı.

ABD’nin Ankara’nın kendi ulusal bağımsızlık politikalarını uygulamamasını ve eskiden olduğu gibi denileni yapmasını istediğini dile getiren Gürson, şunları kaydetti:

Washington, Türkiye’nin hamlelerini dizginlemeye çalışıyor. Türkiye bu hamlelerini ileriye doğru taşıdıkça ABD çatışmayı ortalayabilir. Çatışan iki taraf olarak Türkiye’nin NATO’dan ayrılması gündeme gelirse o zaman bir eksen kaymasından söz edilebilir. Böyle bir durumda da Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) hemen NATO’ya üye olur. Özellikle şunun altını çizmek istiyorum ki Türkiye’nin üyeliği NATO’ya her zaman güç katıyor. Türkiye NATO’da olmazsa ŞİÖ’de daha sonra oluşabilecek gelişmelerde ne kadar güçlü olur? Veya ŞİÖ’ye üyeyken NATO’da ne kadar güçlü olur? İkisi birbirine güç katan parametreler. ABD buna ne kadar izin verir, bekleyip göreceğiz

“Biden’dan destek bulamayan Erdoğan, Putin’e yanaşmaya çalıştı”

Uluslararası ilişkiler uzmanı Prof. Dr. İlhan Üzgel ise Türkiye’nin denklem dışına çıkarıldığını düşünmediğini söyledi. Var olan problemlerin karşılıklı yaşandığını, Joe Biden yönetiminden beklediği desteği bulamayan Erdoğan’ın Vladimir Putin’e yanaşmaya çalıştığını aktaran Prof. Dr. Üzgel, “ABD bunu gördü ve tepkisini gösteriyor” dedi.

Yaşanan gelişmeler nedeniyle ABD’nin bir anlamda stratejik konularda Türkiye ile daha az işbirliği yapmaya başladığına dikkati çeken Üzgel, “Ankara’nın ekseni kaymaz. Erdoğan, Washington yönetimine başka araçların elinde olduğunu göstermeye çalışıyor” dedi ve sözlerini şöyle tamamladı:

“Bu eksen kayması değildir. Türkiye, Batı sistemine kurumsal, iktisadi ve sınıfsal olarak çok bağlıdır ve eksenini değiştirebilecek konumda değildir. Çünkü bu çok ciddi bir şeydir. Şu anki koşullar bunu göstermiyor. Erdoğan yönetimindeki Türkiye’nin Rusya’yı veya Avrasyacılığı bir koz olarak kullanması yani Batı’yı dengelemeye çalışmasıyla eksen kayması birbirinden çok farklı şeyler. Dolayısıyla şu an herhangi bir eksen kaymasından söz edemeyiz.”

Paylaşın

Türkiye, AİHM’deki Osman Kavala Davasında Yolun Sonuna Geldi Mi?

Avrupa Konseyi Bakanlar Konseyi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Dairesi’nin 11 Temmuz’da verdiği ve Osman Kavala’nın mahkeme kararına rağmen serbest bırakılmaması yüzünden Ankara’nın sorumluluklarını yerine getirmeyip ihlali sürdürdüğü yolundaki kararını, yarın başlayıp üç gün sürecek toplantılarda ele alacak.

Euronews Türkçe’nin Avrupa Konseyi kaynaklarından aldığı bilgiye göre, bu toplantıda Türkiye aleyhine bir karar çıkması kesin olmakla birlikte Ankara aleyhine çıkacak metin konusu hala kesinlik kazanmadı.

AİHM’in Büyük Dairesi, 11 Temmuz’da Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 46. maddesinin 1. fıkrası uyarınca sorumluluklarını yerine getirmediğine hükmederken, karar 1’e karşı 16 oyla alınmış, sadece Türk yargıç karşı oy kullanmıştı.

Bakanlar Komitesi, 13 Temmuz’da ise Türkiye’ye Kavala’nın derhal serbest bırakılması yolunda çağrı yaparken, Bakanlar Komitesi Sekreteryası’ndan AİHM kararını detaylı bir şekilde inceleyip, Eylül ayındaki oturum için kendisine görüş sunmasını talep etmişti.

Delegeler Komitesi ne kararı verecek?

AİHM’in Büyük Dairesi’nin son kez Türkiye aleyhine ihlal kararı vermesinin ardından Ankara aleyhine “mahkeme kararlarına uymadığı” gerekçesiyle “ihlal süreci” başlatan Bakanlar Komitesi’nin üç gün içinde vereceği karar büyük önem taşıyor.

Büyükelçiler seviyesinde Bakanlar Komitesi adına toplanan Delegeler Komitesi’nin Türkiye’nin üyeliğini askıya alması masadaki seçenekler arasında yer alıyor.

Büyük Daire, 11 Temmuz’da aldığı kararda, AİHM’in ilgili dairesinin 10 Aralık 2019 yılında Türkiye aleyhine verdiği kararda Kavala’nın derhal serbest bırakılmasını istediğini kaydeden Büyük Daire, Türkiye’nin sorumluluklarını yerine getirmediğine karar vermişti.

Gerekçeli karar: Türkiye iyi niyetle davranmadı

AİHM’in ilgili dairesi tarafından verilen karar sonrası Kavala’nın 18 Şubat’ta 2020 tarihinde serbest bırakıldığını belirten Büyük Daire, savcılık kararıyla “darbe teşebbüsü” suçlamasıyla iş insanının aynı gün yeniden tutuklandığını bildirmişti.

Büyük Daire, Kavala’ya yönelik ne yeni tutuklama kararının ne de yeni suçlamaların somut gerekçelere ve delillere dayanmadığına hükmetmişti.

Türkiye’nin savunmasında belirttiği tedbir ve önlemlere atıfta bulunan gerekçeli kararda, “Büyük Daire, taraf devletin iyi niyetle, Kavala kararının sonuçları ve ruhuna veya buna uygun bir şekilde hareket ettiği sonucuna varmasına izin vermediğine hütmetmişti.

Dışişleri Bakanlığı’ndan tepki: ‘İnsan hakları sistemi bir kez daha sorgulandı’

Dışişleri Bakanlığı, AİHM Büyük Dairesi’nin Osman Kavala kararını, Türkiye’nin, AİHM’e ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesine yaptığı bildirimlere rağmen almasına tepki göstermişti.

Bakanlık açıklamasında, “Ancak ne yazık ki, AİHM konuyla ilgili olarak bugün açıkladığı kararla beklentilerimizi boşa çıkarmış ve Avrupa insan hakları sisteminin itibarının bir kez daha sorgulanmasına sebep olmuştur” denildi.

Davanın geçmişi

Bakanlar Komitesi, AİHM’in ilgili dairesinin 10 Aralık 2019’da verdiği ihlal kararı ve Kavala’nın derhal serbest bırakılmasına ilişkin hükmü yerine getirmediği gerekçesiyle Türkiye aleyhine “ihlal süreci” başlatmıştı.

Türkiye’den konu ile ilgili daha önce bilgi isteyen Bakanlar Komitesi, “ihlal süreci”nin son aşaması olarak 2 Şubat 2022’de davayı AİHM’in Büyük Dairesi’ne göndermişti.

Komite, Kavala davasının AİHM’ye havale edilmesine dair ara kararı oy çokluğuyla kabul etmişti.

Dışişleri Bakanlığı ise yaptığı açıklamada, “Avrupa Konseyi’nin Türkiye’de devam eden bağımsız yargı sürecine müdahale niteliği taşıyan yaklaşımını devam ettirdiğini ve yargı sürecine saygı ilkesini ihlal ettiğini” iddia etmişti.

Avrupa Konseyi’nde şu ana kadar üyelikten atılan ülke var mı?

Yunanistan’da, Cunta döneminde Atina aleyhindeki devlet davasında Cunta yönetiminden istenenin yerine getirilmemesi dışında bu tarihe kadar uygulamaya konmayan bir Divan kararı mevcut değildi.

Yunanistan Avrupa Konseyi’nden ihraç edilmemek için “Albaylar Cuntası” döneminde 1967 yılında kendi isteğiyle üyeliğini sona erdirdi.

Son olarak Bakanlar Komitesi, Ukrayna’yı işgal eden Rusya’nın üyeliğinin askıya alınmasını kararlaştırdı. Ancak, bu karar yürürlüğe girmeden Moskova, kenti isteğiyle üyelikten ayrıldığını duyurdu.

AİHM kararına uymadığı için şu ana kadar hangi ülkeye dava açıldı?

AİHM kararlarını uygulamadığı için bir Konsey üyesine karşı ilk dava 2017 yılında Azeri muhalif Ilgar Mammadov’un tutukluluğu nedeniyle Azerbaycan’a karşı açılmıştı. Mammadov, Ağustos 2018’de serbest bırakıldı.

Paylaşın

İktidar, Rekor Bütçe Açığına Doğru Koşuyor!

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Adana Milletvekili Burhanettin Bulut, bugün yaptığı yazılı açıklamada, yıl bitmeden TBMM’den ikinci bütçeyi çıkaran iktidarın, aldığı ek ödeneği de faize aktardığını vurguladı.

“Merkezi yönetim bütçesi, KİT’lere borç verme, iç ve dış borçlar ile bankaların toplayıp kredi olarak sattığı kur korumalı mevduatlar (KKM) için faiz ödeme bütçesine dönüştü diyen Bulut, “Bu yılın ilk sekiz aylık döneminde iç ve dış borç faiz ödemeleri 169,6 milyar liraya yükseldi. KKM için ödenen 75,6 milyar liralık faiz ödemeleri de dahil edildiğinde, toplam faiz ödemesi 245,2 milyar liraya ulaştı. Bütçe, faiz ödemeleri nedeniyle kevgire döndü. AKP döneminde bütçeden yapılan faiz ödemeleri, 1 trilyon 543 milyar liraya kadar ulaştı. Yıl sonuna kadar bütçeden iç ve dış borçlar için toplam 330 milyar lira faiz ödenmesi öngörülüyor. Bu tutar, KKM için yapılacak faiz ödemesiyle birlikte 500 milyar liraya yakın bir büyüklük oluşturacak” ifadelerini kullandı.

Bulut, şunları kaydetti: Hiçbir şekilde rakamları tutmayan Orta Vadeli Program’da, 17 Ekim’de TBMM’ye sunulacak olan 2023 yılı bütçesiyle iç ve dış borçlar için ödenecek faiz tutarı şimdiden 565,6 milyar lira olarak öngörülüyor. Gelecek yıl KKM için ne kadarlık bir faiz farkı ödemesi yapılabileceğine ilişkin tahmin henüz belli değil. KKM’nin bütçeye yükü, kartopu gibi günden güne büyüyor.

Bütçeye yükünün ne kadar olacağı henüz belli olmasa da en iyi ihtimalle 200 milyar liraya yaklaşacak KKM faiziyle birlikte 2023 yılında bütçenin faiz yükünün en az 750 milyar liraya bulacağı belirtiliyor. Sadece iç ve dış borç faiz ödemesi için 2023 yılında ayrılan tutar, 2022 yılındaki 330 milyar liraya göre yüzde 71,5 oranında artacak ve bütçenin en yüksek artan kalemi olacak.

“İktidar, rekor bir bütçe açığına doğru gidiyor”

Hem bu yılın hem de gelecek yılın bütçesinde büyüyen bir başka kalem ise KİT’lere bütçeden verilecek ‘borç’ olarak gözüküyor. Bu yılın ilk sekiz aylık döneminde bu kuruluşlara bütçeden verilen borç, geçen yıla göre 6 kat artarak 150 milyar lirayı geçti. Bu rakamın, bu yılın tamamında 292 milyar lirayı, gelecek yıl ise 359 milyar lirayı bulması bekleniyor. Bütçede ‘borç verme’ adıyla sınıflandırılsa da KİT’lere verilen bu tür borçlar geri tahsil edilemiyor. Seçim yılı olan 2023 için kesenin ağzını açacak olan iktidar, rekor bir bütçe açığına doğru gidiyor.”

Paylaşın