Türkiye Seçimlere Giderken, Demografik Yapı Kimden Yana?

Türkiye hızla seçimlere giderken partiler kemikleşmiş tabanlarının yanı sıra halen yüksek bir oranda olarak gösterilen kararsız seçmenlerin de oylarını almak için çabalıyor. Yüksek Seçim Kurulu (YSK) verilerine göre 24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı seçiminde kayıtlı seçmen sayısı toplam 56 milyon 322 bin 632 idi.

2023 seçiminde ise tahminlere göre 5-6 milyon kadar yeni seçmen oy kullanabilecek. Yani Türkiye için bu çok önemli seçimde her 10 seçmenden yaklaşık birinin yeni seçmen olacağı düşünülüyor.

Gençlerin seçimdeki önemini gösteren bu rakam nasıl hesaplanıyor? Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerine göre her yıl 1 milyon 250 bin – 1 milyon 300 bin kadar genç 17 yaşından 18’ine giriyor ve seçmen oluyor. O esnada her yıl yaklaşık 400 bin kadar seçmen de hayatını kaybediyor. Bu kaba hesapla her yıl ortalama 900 bin yeni seçmen sisteme giriyor. Bu hesaptan hareket edilerek 2018 yılından bu yana Haziran ayına kadar yaklaşık 5-6 milyon yeni seçmenin olduğu öngörülüyor.

Peki demografik bu değişimler, yani genç seçmenin payının bu kadar yüksek olması siyasi partileri nasıl etkiliyor? Bu sorunun yanıtı ise uzmanlara göre gençlerin siyaset kurumundan ve siyasetçilerden ne istediği, kendileri için nasıl bir gelecek hayal ettiği soruları ile yakından alakalı.

AREA Araştırma’nın Kasım ayı içindeki anketine göre kararsız seçmenin oranı yüzde 17,3 civarında. “Bugün milletvekili seçimi olsa hangi partiye oy verirsiniz?” sorusuna “Kararsızım” ya da “Hiçbiri” yanıtını veren yüzde 17,3’lük seçmenin demografik analizi yapıldığında ise yüzde 10,2’lik gibi büyük bir bölümünün 18-34 yaş aralığı olduğu görülüyor.

AREA Araştırma Başkanı Murat Karan, kararsız seçmen kitlesine eğitim açısından bakıldığında ortaöğretim ve üst eğitim düzeyinde kararsızlık oranının daha yüksek olduğunu belirterek ancak buna rağmen kendisinin bu seçimde yüzde 90 gibi bir katılım beklediğini, çünkü rekabetin çok yüksek olduğunu ifade ediyor.

Peki kararsız genç seçmen için sandık şu an için neden çekici değil?

Karan’a göre bunun farklı gerekçeleri var. Eleştirel bakış açısının genç yaşlarda daha yüksek olduğunu ve hangi ideoloji ya da kimliğe ait olursa olsun o ideolojik kimliği temsil ettiğini iddia eden siyasi partiyi ya da genel başkanını eleştirdiği için kararsız kaldıklarını belirten Karan, şu anda her iki ittifakın da kendi genç seçmenlerini motive etme ve sandığa götürme konusunda zorluk yaşadığını aktarıyor.

Kritik seçmen: 18-34 yaş arası

Seçimlere yönelik farklı ittifaklar ya da partilere yönelik analizler yapılırken, aynı zamanda yaş aralıklarına göre oy tercihleri de merak ediliyor.

Karan’a göre seçimdeki kritik seçmen kümelerinden biri “çok politik olmayan ve şu an için kararsız, kentli, genç ve eğitimli seçmenler”, yani seçmenin yüzde 40’ı civarındaki 18-34 yaş aralığındaki kesim olacak.

Bu kesimle ilişki kurabilen ve onları sandığa götüren partinin ipi göğüsleyebileceğini söyleyen Karan, “Bu seçimde gençlere ulaşan siyasi parti başarılı olacak” diyor.

Gençler siyaset kurumundan ne bekliyor?

Peki bu seçimde ilk kez oy kullanacak olan ve hayatları boyunca başka bir partinin iktidarını görmeyen, belki de halen oy verip vermeyeceği ya da kime oy vereceği konusunda kararsız kalan gençler siyaset kurumundan ne bekliyor?

Sosyoloji Mezunları Derneği’nin (SOMDER) Eylül-Ekim aylarında yaptığı araştırmaya göre “Mevcut siyasi partiler Türkiye’nin sorunlarını çözebilir mi?” diye sorulduğunda katılımcıların yüzde 81,6’sı “Hayır”, yüzde 17,8’i ise “Evet” cevabını veriyor.

DW Türkçe’den Gülsen Solaker’e değerlendirmesinde 18-35 yaş aralığında büyük oranda “genç yoksulluk” gözlemlediklerini belirten SOMDER Başkanı Özgür Aktükün, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Araştırmayı yaparken metot olarak önce gençlere sorunlarını anlattırdık. Sonra da bu sorunların kaynağı nedir diye sorduğumuzda çok net bir şekilde tüm sektörlerde ve tüm yaş gruplarında ‘siyaset’ yanıtını aldık. Kimse sorumlu ailem ya da şu kesim demedi.”

Gençlerde siyasi kurumlara ve siyasetçilere yönelik yüksek oranda bir güvensizlik bulunduğunu da belirten Aktükün, araştırmanın kendileri için çarpıcı bir başka sonucunu da aktarıyor:

“Sorumluların, yani ülkenin içine geldiği durumun ve yaşam şartlarının zorlaştırılmasının sorumlularından hesap sorulması beklentisi çok yüksek çıktı. Biz böyle bir algının gençler arasında bu kadar güçlü olabileceğine dair bir öngörüde bulunamamıştık. Bu beklentinin bu kadar yüksek olması ve bunu çok net bir şekilde ifade ediyor olmaları bizi şaşırtan bulgulardan bir tanesiydi.”

Siyasetçilerin günümüzde sorun olarak ortaya koyduğu şeylerin gençler açısından bir karşılığının genelde bulunmadığına da işaret eden Aktükün, “Mesela bir türban meselesi ya da bir aidiyet meselesi. Bu tür konularda son derece netler. Bu tür konuların bu yüzyılda bir ülkenin gündeminde ana sorun gibi konuşulmasına dair aşırı tepkileri var” diyor.

Aktükün, “Çünkü onlar gerçek sorunlara sahipler” diyerek bu gerçek sorunlarla ilgili hamaset yapılmasından hoşlanmadıklarını ve somut çözümler istediklerini belirtiyor.

Karan’a göre ise gençlerin siyasetten aradığı şey Avrupa’da ya da Amerika’daki yaşıtlarının hayatının kendisine de sağlanması. Karan bunun illa ekonomik açıdan ele alınmaması gerektiğine dikkat çekiyor:

“Gençler kendi yaşıtlarının hayatlarına sosyal medyadan bu teknoloji çağında rahat ulaşabiliyor ve oradaki gencin standartlarını istiyor. Bu standartlar içerisinde sadece ekonomik şartların daha iyi olması değil, aynı zamanda adalet, özgür yaşam, yaşam kalitesinin yüksekliği de var.”

Partilerin belki de en ıskaladıkları noktanın gençlere sadece gelecekleriyle eğitimleriyle ya de ekonomiyle ilgili vaatlerde bulunmasını gösteren Karan, “Halbuki o gençler sadece para istemiyor. Mesela en basiti yazın hükümetin yaptığı konser iptalleri gençlerin algıda seçiciliğine sebep oluyor. Yani orta ve üst yaş grubu konser iptallerinde bu kadar algıda seçici olmuyor ama gençler bunu algılıyor ve buna göre de tavır geliştiriyor” diyor.

Gençler apolitik mi?

Gençler zaman zaman apolitik olmakla ya da ülke sorunlarına kayıtsız kalmakla eleştirilebiliyorlar. Ancak araştırmalar gençlerin aslında apolitik olmadığını da gösteriyor.

Aktükün, araştırma sırasında siyaset kurumundan umutsuz olduğunu söyleyen gençlere siyaseti takip edip etmediklerine ilişkin sorular da sorarak ne kadar ilgili olduklarını ölçtüklerini belirterek bunun sonucunu şöyle aktarıyor:

“Kimin ne söylediğini görüyorlar, örnekler veriyorlar. Yani aslında siyaseti takip ediyorlar. Bu gençlerin durumu aslında sanki apolitik bir tavır gibi görünse de tam tersi son derece net bir politik tavırdır. Diyor ki ‘seni görüyorum, dinliyorum, anlıyorum ama kabul etmiyorum. Bu söylediklerin benim sorunuma çare olacak reçeteler içermiyor. Bu reçeteleri içermediği için de seninle arama mesafe koyuyorum.'”

Murat Karan da kararsız ya da tepkili olan gençlerin aslında “apolitik” olmadığını söyleyerek “Bu gençler teknolojiyi daha iyi kullandıkları için, sadece yurt içi değil yurt dışı haber kaynaklarını da takip ediyor. Aslında siyasi partiler onların hızına yetişememiş durumda” diyor.

Paylaşın

Fitch’ten 2023 Seçim Tahmini: Erdoğan 3 Senaryodan 2’sinde Kazanıyor

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings’in 2023 seçimlerine yönelik tahminlerine göre, 3 senaryonun 2’sinde AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yeniden seçilirken, muhalefet adayının kazanmasına ise yüzde 22,5 olasılık verildi.

Fitch, 2023 seçimlerine yönelik hazırladığı raporunu yayınladı. Üç senaryoyu değerlendiren Fitch, raporunda seçim sonuçlarına göre olası enflasyon, faiz ve dolar kuru beklentilerini de paylaştı.

Kurumun ilk senaryosuna göre, Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı seçimini yüzde 55 ihtimalle yeniden kazanacak, parlamentoda ise çoğunluğu kaybedecek.

Bu senaryoda muhalefet, hükümeti etkileyebilirse daha geleneksel ekonomik politikalara dönülebilir. Enflasyonla mücadele en önemli konu olacak, lira ise zayıf bir çizgide dengelenecek ve Erdoğan, Cumhurbaşkanı olduğu için yatırımcı güveni az olacak.

İlk senaryoda enflasyonun 2023 yılında yüzde 26,1’e, 2024 yılında 17,2’ye, 2025 yılında ise 16,1’e gerilemesi öngörülüyor.

Aynı senaryoda dolar kurunun 2023 yılında 23,2 lira , 2024 yılında 24,6 lira, 2025 yılında ise 24,5 lira seviyesinde olacağı tahmin ediliyor.

Para politikası faizinin ise 2023 yılında yüzde 15,5, 2024 yılında yüzde 21, 2025 yılında ise yüzde 17,5 olması bekleniyor.

Kurum diğer iki senaryoya da yüzde 22,5 olasılık veriyor.

Bu senaryolardan birinde Erdoğan, Cumhurbaşkanı olurken Cumhur İttifakı da TBMM’de çoğunluğunu koruyor.

Bu senaryonun “politik istikrar” anlamına gelse bile Türkiye ekonomisi için en olumsuz senaryo olacağını vurgulayan Fitch’e göre, böyle bir durumda seçimlerde hile olduğu şüphesiyle protestolar başlayacak ve ilk yıllar hükümete güvensizlikle geçecek. Hükümet 2020 öncesi faiz politikalarına ve ekonomilerine kısa bir dönüş yaparak ekonomiyi rahatlatmayı ve liraya güveni artırmayı planlayacak ama sonra yine faiz düşürme politikalarına dönecek; liranın değeri düşecek ve enflasyon artacak.

Fitch, bu durumda enflasyonun 2023 yılında yüzde 32’ye, 2024 yılında 25,7’ye, 2025 yılında ise 22,4’e düşeceğini öngörüyor.

Dolar kurunun da 2023 yılında 28 lira, 2024 yılında 39,9 lira, 2025 yılında 39,7 lirayı bulacağı tahmin ediliyor.

Bu durumda para politikası faizinin ise 2023 yılında yüzde 9,3, 2024 yılında yüzde 9,5, 2025 yılında ise yüzde 12 olarak belirlenmesi bekleniyor.

Kurumun üçüncü senaryosunda ise yüzde 22,5 olasılıkla muhalefet hem cumhurbaşkanlığını hem parlamento çoğunluğunu kazanıyor.

Ülkede doğabilecek olası karışıklıklardan sonra, yeni hükümet geleneksel faiz politikalarına ve Merkez Bankası’nın bağımsızlığına odaklanacak. Pazarlar önce rejim değişikliğinden endişe duyacaklar fakat sonra güven tekrardan sağlanacak. Başta parasal sıkıntılardan kısa süreli bir gerileme olsa da ekonomi güçlü bir büyüme açısına sahip olacak, doların değeri artacak ama kriz öncesi dönemine geri dönemeyecek.

Bu senaryoda enflasyon 2023 yılında yüzde 23,1’e, 2024 yılında 12,2’ye, 2025 yılında ise tek hanelere inerek 9,3’e kadar düşecek.

Dolar kuru 2023’te 24,2 lira, 2024’te 22,5 lira, 2025’te 18,2 lira seviyesinde olacak.

Politika faizinin ise 2023’te yüzde 19,6, 2024’te yüzde 27,3, 2025’te yüzde 20 olması öngörülüyor.

(Kaynak: Gazete Duvar)

Paylaşın

CHP’de Belediye Başkanlarına Adaylık Yolu Kapandı Mı?

2023’te yapılacak cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimleri yaklaşırken partilerde de hazırlıklar hız kazandı. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) yönetimi, il ve ilçe başkanlıklarına gönderdiği genelgeyle, 2023 seçimlerinde milletvekili adayı olmak isteyen örgüt yöneticilerine, mevcut görevlerinden istifa için 26 Aralık’a kadar süre verdi.

Aday olmak isteyen, il, ilçe ve belge yöneticilerini kapsayan genelgede, belediye başkanlarının kapsam dışı tutulması, “Belediye başkanlarına adaylık yolu kapandı mı?” tartışmasını da beraberinde getirdi.

CHP kaynaklarının BBC Türkçe’den Ayşe Sayın’a verdiği bilgiye göre belediye başkanlarının milletvekili adayı olmalarına karşı “kesin bir yasak yok”. Ancak, aday olmak için istifa etmek isteyen belediye başkanları, Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun; belediye meclisi üyeleri ise Genel Başkan Yardımcısı Seyit Torun’un onayını almak zorunda kalacak.

Belediye başkan ve meclis üyeleri için istifa süreci, Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) takvimine göre işletilecek.

İstisnalar dışında adaylığa vize yok

CHP yönetimi, adaylık istifasına ilişkin genelgeyi hafta başında yapılan Merkez Karar Yönetim Kurulu (MYK) toplantısında şekillendirdi. Aday adayı olmak isteyen örgüt yöneticilerinin istifa sürecinin öne çekilerek yerlerine yeni atama yapılması için zaman kazanılması, böylece örgütlerde boşluk oluşmasının önlenmesi kararı alındı.

Edinilen bilgiye göre toplantıda, belediye başkanları ve belediye meclis üyelerinin adaylığı ve istifa takvimi de görüşüldü. Hatta genelgeye belediye başkan ve meclis üyeleri için de istifa tarihi konulup konulmaması tartışıldı. Ancak belediye başkan ve meclis üyelerinin, çok önemli istisnalar dışında aday olmalarına sıcak bakılmazken, istifa tarihi konulmasının da “teşvik edici olabileceği” değerlendirmesi yapıldı.

Ayrıca belediye başkanlarının “kamu görevlisi” olmaları ve erkenden istifa takvimi ilan edilmesinin belediye çalışmalarında zaafa yol açabileceği dikkate alınarak, YSK’nın seçim takviminin esas alınması görüşü benimsendi.

Buna göre aday adayı olmak isteyen belediye başkanları ve meclis üyeleri, YSK’nın kamu görevlileri için ilan ettiği takvime göre istifa edebilecekler.

Adaylık süreci başlatıldı

CHP Genel Sekreteri Selin Sayek Böke ve örgütlerden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Oğuz Kaan Salıcı’nın imzasıyla, dün il ve ilçe başkanlıklarına gönderilen genelgeyle, 2023 seçimleri için adaylık süreci başlatılmış oldu.

Partinin hafta başında yapılan MYK toplantısında alınan karar uyarınca, 2023’te yapılacak seçimlerde milletvekili aday adayı olmak isteyen il, ilçe, belde başkan ve yönetim kurulu üyelerinin, 5-26 Aralık tarihleri arasında mevcut görevlerinden istifa etmeleri gerekiyor.

İstifa edenlerin yerine ise parti örgütünün ve örgütlerden sorumlu genel başkan yardımcısının bilgisi olmadan herhangi bir seçim ya da atama yapılamayacak.

Kılıçdaroğlu ve Torun’un onayı aranacak

MYK toplantısından çıkan eğilim doğrultusunda, belediye başkanları çok özel istisnalar dışında aday gösterilmeyecek.

Partinin belediyede azınlığa düşmesi sonucunu doğuran yerlerde de belediye meclis üyelerinin adaylık için istifasına vize verilmeyecek.

Bu çerçevede, aday olmak isteyen belediye başkanı CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, belediye meclisi üyesi ise CHP Genel Başkan Yardımcısı Seyit Torun’un onayını alması halinde görevinden ayrılabilecek.

Seçim takviminin açıklanmasından sonra da süreç yeniden değerlendirilecek.

Parti kaynakları, söz konusu kararın sadece milletvekili adaylığı ile ilgili olduğunu, cumhurbaşkanı adaylığı konusunda ise Altılı Masa’nın kararının bekleneceğini ifade ediyorlar.

İstisnalar neler?

CHP kulislerinde, belediye başkan veya meclis üyelerinin hangi koşullarda aday olabileceği ise şöyle ifade ediliyor:

“İlkesel olarak belediye başkan veya meclis üyelerinin istifa etmemesi isteniyor. Ama yerelde çok özel durumlar olabiliyor. Mesela bir belediye meclis üyesi öyle parlıyor ki, bu kişi sayesinde ilk kez oradan milletvekili çıkarabiliriz.

Veya belediye meclisinde CHP çoğunluktaysa ve belediye başkanının istifası halinde yine CHP’li bir isim seçilebiliyorsa ve bu başkan partinin oyunu çok artırır diye düşünülüyorsa, bu durumda aday gösterilebiliyor. Ama bu da çok istisnai hallerde başvurulacak bir durum.”

Paylaşın

İktidarın ‘Başörtüsü’nü Referanduma Götürme Hesabı: Çarpan Etkisi

Siyaset kulislerinde iktidarın Haziran ya da Mayıs ayında yapılacak cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimlerinde üçüncü bir sandık koyarak, gerek başörtüsü düzenlemesinin olumlu gerekse toplumda eşcinsellikle ilgili olumsuz eğilimin ivmesiyle sonuçlarda “çarpan etkisi” yaratmak istediği yorumları yapılıyor.

Kulislerde, bu nedenle teklifin sunulmasının seçim takvimine uygun şekilde geciktirilmekte olduğu da belirtiliyor. Teklifin, referanduma gidilebilmesi için 360 milletvekili gerekiyor ve bu sayıya ulaşmak için muhalefetten herhangi bir partinin teklife “evet” demesi ya da AK Parti’nin en az 26 milletvekili bulması gerekiyor.

AK Parti’nin başörtüsü ve aile düzenlemesini içeren anayasa değişikliği teklifini muhalefet partilerinden alınan görüşlerle revize etmekte olduğu ve bu nedenle teklifin bu hafta TBMM’ye sunulmayacağı belirtilirken, iktidar partisi düzenlemeyi referanduma götürmeyi ve seçimde üçüncü bir sandık konulması ihtimalini dışlamıyor.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “helalleşme” politikası çerçevesinde başörtüsü ile ilgili yasa değişikliği yapılması teklifine iktidar, üst düzey bir AK Partili yetkilinin tabiriyle “el yükselterek” yanıt vermiş ve anayasa değişikliği yapılmasının daha kalıcı bir çözüm olacağını belirtmişti.

AK Parti anayasa değişikliğinin sadece başörtüsü ile sınırlı olmaması gerektiğini de savunarak, “aile kurumunun korunması” gerekçesiyle eşcinsel evliliklerin kanunen mümkün olamaması ile ilgili bir düzenlemeyi de bu paketin içine koymuştu.

AK Partili yetkililerden edinilen bilgiye göre AK Parti’nin değişiklik paketine göre anayasanın 24. maddesiyle “hiçbir kadının başının açık veya kapalı olması nedeniyle kamu hizmetlerinden, temel hak ve özgürlüklerden yararlanmasının yasaklanamayacağı” şeklinde bir hüküm getirilecek.

“Eş” yerine “kadın-erkek” ifadesi

Teklifte başörtüsü düzenlemesinin yanı sıra anayasanın 41. maddesindeki “Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır” ifadesinin değiştirilmesi de yer alacak. Bu cümlenin “Aile, Türk toplumunun temelidir ve kadın ile erkek arasında eşitliğe dayanır” şeklinde düzenlenmesi öngörülüyor.

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ve AK Parti grup yönetimi geçen hafta TBMM’de muhalefet partilerini ziyaret etmiş ve anayasa değişikliği paketi için destek isteyerek görüşlerini almıştı.

Başörtüsü konusunda ilk yasa teklifini veren CHP, temel hakların referandum konusu yapılmaması gerektiğini belirtirken, aynı zamanda “yeni anayasa, yeni parlamentonun işi olmalı” diyerek iktidara destek olmayacağını belirtiyor.

Anayasa tartışmaları sürerken Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın dünkü kabine toplantısının ardından yaptığı referandum açıklaması da ‘acaba değişiklikte geri adım mı var?’ yorumlarına yol açmıştı.

Erdoğan, “Prensip olarak, temel hak ve özgürlüklerle ilgili konuların halk oylamasına götürülmesini doğru bulmuyorum. Temennimiz de Meclis’te bu değişikliği doğrudan kabul edecek bir çoğunluğun sağlanabilmesi. Ancak milletimize sözümüz gereği, Meclis denkleminde başka bir mecburiyet ortaya çıkarsa onun gereğini yapmanın da boynumuzun borcu olduğuna inanıyoruz” demişti.

Seçimde üçüncü sandık mı konulacak?

DW Türkçe’den Gülsen Solaker‘in aktardığına göre, AK Parti Grup Başkanvekili Bülent Turan, bugün TBMM’de parlamento muhabirleri ile yaptığı sohbet toplantısında anayasa düzenlemesinde bir geri adımın söz konusu olmadığını belirterek, zaten referanduma gidilmesi durumunda halka temel bir insani hakkın olup olmaması gibi bir soru yöneltilmeyeceğini kaydetti. Turan şöyle konuştu:

“Bizim önerdiğimiz metin, başörtüsü serbest olsun mu olmasın mı gibi bir insan hakkının millete sorulması değil. Çünkü gerçekten insan hakkı olan konular referandum konusu olamaz. Buradaki konu bir insan hakkının olup olmaması değil, tam aksine usulü soruyoruz. O yüzden konu bir insan hakkının oylaması değil, usul değişikliği tartışmasıdır.”

Turan, referanduma gidilmesi ihtimalini dışlamadıklarını da şu sözlerle aktardı:

“Bu ülkenin referandumla, erken seçimle ne kadar bedel ödediğini hepimiz biliyoruz. O yüzden bu konunun referandum konusu olmasını bile doğru bulmuyoruz. Ancak çözüm buysa bunu da yaparız. İsteriz ki CHP başta tüm partiler konuya makul yaklaşır ve değil 400, 600 oyla geçirelim istiyoruz.”

AK Parti’nin eşcinsel evliliklerin yasaklanmasını da içeren anayasa değişikliği teklifi için seçim stratejisi kapsamında, cumhurbaşkanı ve parlamento seçimi sandıklarının yanına üçüncü bir sandık koymayı planladığı ve muhalefetin de bu nedenle çekincesi olduğu yorumlarının hatırlatılmasına karşılık Turan, şu yanıtı verdi:

“Muhalefetin bir çekincesi olmaması lazım. Millete gitmekten çekinilmez. Ama eğer böyle bir çekincesi de varsa metne evet desin ne referandum konuşalım ne de üç sandık. 600 milletvekili ile geçirelim o zaman.”

“Çarpan etkisi” hesabı

Siyaset kulislerinde iktidarın Haziran ya da Mayıs ayında yapılacak bir genel seçimde üçüncü bir sandık koyarak, gerek başörtüsü düzenlemesinin olumlu gerekse toplumda eşcinsellikle ilgili olumsuz eğilimin ivmesiyle sonuçlarda “çarpan etkisi” yaratmak istediği yorumları yapılıyor. Bu nedenle teklifin sunulmasının seçim takvimine uygun şekilde geciktirilmekte olduğu da belirtiliyor.

Bu yöntemin benzerini daha önce Macaristan’da Victor Orban kullanmıştı.

Cumhur İttifakı’nın oy kullanamayan TBMM Başkanı Mustafa Şentop haricinde toplam 334 sandalyesi bulunuyor. Referanduma gidilebilmesi için 360 milletvekili gerekiyor ve bu sayıya ulaşmak için muhalefetten herhangi bir partinin teklife “evet” demesi ya da AKP’nin en az 26 milletvekili bulması gerekiyor. AK Parti ile MHP’nin 400 milletvekilini bulabilmesi durumunda ise referanduma gerek kalmadan anayasa değişikliği geçebiliyor.

Turan: Elimizde metin var, revize edilecek

Bu arada AK Parti’nin teklifinin Meclis’e sunulması bu hafta başı olarak bekleniyordu ancak bu hafta mümkün olmayacağı belirtiliyor.

Turan, düzenleme ile ilgili ellerinde bir metin bulunduğunu ancak muhalefet partileri ile görüşmelerinde metni “şık ve usule uygun olmadığı” için onlara vermediklerini belirterek, başta ittifak ortakları MHP olmak üzere diğer tüm partilerle konuşarak bu adımı atmak istediklerini kaydetti.

“Muhalefet partilerinin de görüşleri ile elimizdeki metin şu anda revize oluyor” diyen Turan, teklifi önümüzdeki hafta Meclis’e sunabileceklerini ifade etti. Metnin son halini belki yeniden muhalefetle görüşebileceklerini söyleyen Turan, TBMM’nin gündeminde zaten şu anda bütçe olduğunu hatırlatıyor.

Paylaşın

2023 Seçimi 2002 Etkisinde Olur Mu?

2002 seçimi çok sayıda ve farklı gelişmelerin yaşandığı bir 20 yılın kapısını açarken yaklaşan seçimlerin de aynı şekilde çok kritik sonuçları olacağına dikkat çekiliyor. Prof. Dr. Menderes Çınar, Haziran 2023 seçiminin Türkiye’de otoriter rejimin konsolide olup olmaması ile ilgili olacağını söyledi ve ekledi:

“Eğer AKP kazanırsa kendi rejimini konsolide etme fırsatını yakalamış olacak. Kaybederse belki hemen demokrasiye dönmeyeceğiz ama demokrasiye dönme imkanını yakalamış olacağız. O açıdan kritik bir seçim olacak.”

Eski Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ise, Türkiye’nin 2015 seçiminin ardından koalisyon ihtimalinin ortadan kalkmasıyla 2017’ya kadar fiili, 2017’den sonra da hukuken bir tek adam rejimi ile yönetildiğini belirterek şunları not düşüyor:

“Kuruluşundan ve ilk 10 yıllık yürüyüşünden çok farklı bir yere savrulan bir AK Parti ile Erdoğan ve Türkiye hikayesi var karşımızda. Yoksullukla, yasaklarla savaşacağız diye gelen bir parti 20 yıl sonra yasakçı, yoksulluğu ve yolsuzlukları göz ardı eden bir yapıya dönüştü. Bu gidecek. Bunun gitmesi tabiatın gereği. Halkın kendi çıkarlarını koruması içgüdüsüdür de. Biz Kuzey Kore değiliz. Ne öyle bir geçmişimiz var ne de öyle bir geleceğimiz olabilir, olmayacak.”

Türkiye yaz aylarında kritik iki seçime hazırlanıyor. Bu yıl yapılacak cumhurbaşkanlığı ve meclis seçimlerini önemli hale getiren siyasi gelişmelerin başlangıcı ise bundan tam 20 yıl önce, 3 Kasım 2002’de yapılan genel seçime uzanıyor. Türkiye için bir dönüm noktası olan bu seçimlerin gerek siyasetteki gerekse toplumsal hayattaki etkileri hâlâ devam ediyor.

3 Kasım 2002 seçiminde Refah Partisi’nden ayrılan yenilikçilerin kurduğu Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), oyların yüzde 34,3’ünü alırken, yüzde 10 baraj nedeniyle CHP dışındaki partilerin Meclis’e girememesiyle tek başına iktidar oldu ve TBMM’nin yaklaşık yüzde 66’sına karşılık gelen 363 milletvekilliği kazandı.

1999-2002 arasında iktidar olan koalisyon hükümetinin ortakları DSP, MHP ve ANAP’ın yanı sıra muhalefetteki DYP, Saadet Partisi ve Yeni Türkiye Partisi barajı aşamayarak TBMM dışında kaldı ve böylelikle oyların yüzde 46,3’ü ise TBMM’de temsil edilemedi.

Türkiye’nin son 20 yılına şekil veren 3 Kasım seçiminin yıldönümünde uzmanlara ve AKP’de eskiden siyaset yapan isimlere göre AKP geçen zaman içinde ortaya çıkan farklı etkenlerle bir taraftan kendisi “tek adam partisi” haline gelirken diğer taraftan Türkiye’yi de daha kutuplaşmış bir toplumsal yapıya ve otoriter bir yönetime dönüştürdü.

3 Kasım sonucu “geliyorum” demiş miydi?

Peki sonuçlarıyla 2002’de deprem etkisi yaratan 3 Kasım seçimleri hangi açılardan önemli ve öncesinde böyle bir sonuç çıkacağı tahmin edilebilmiş miydi?

DW Türkçe’den Gülsen Solaker’e konuşan siyaset bilimci Prof. Dr. Menderes Çınar, 3 Kasım seçimlerinin aslında 1990’lı yıllarda yaşanan bir dizi krizin sonucu olduğunu belirtiyor ve bu krizlerin toplam sonucunun 3 Kasım’daki kırılma olduğunu söylüyor.

Susurluk skandalı, 1999 depremi, ekonomik kriz, Sivas katliamı ve buna benzer pek çok sorunun “merkez siyasetlerin erimesine ve uç siyasetlerin yükselmesine” yol açtığını söyleyen Çınar, seçim öncesindeki atmosferi şu sözlerle anlatıyor:

“3 Kasım’da Refah Partisi’nin içinden çıkarak AKP’yi kuran yenilikçilerin güçlü bir şekilde geleceği aslında anlaşılıyordu. AKP’yi kuranlar da siyasetin içinden geliyordu ve boşluğu gördüler. Zaten onlara Refah Partisi’nden ayrılma motivasyonu veren faktörlerden biri de Türkiye siyasetinin bir temsil krizi içinde olduğunu görmekti.”

AKP’ye 2007 de katılan ve 2013’e kadar Kültür ve Turizm Bakanlığı yapan deneyimli siyasetçi Ertuğrul Günay da 3 Kasım öncesi dönemi şöyle aktarıyor:

“1999 depreminde devletin bütün kurumlarının sergilediği acziyet ve ardından gelen ekonomik kriz gibi nedenlerden ötürü genel görüntü parlamentonun iktidarıyla ve muhalefetiyle ülkeyi yönetemediği görüntüsüydü. Bu ortamda Adalet ve Kalkınma Partisi bir yeni parti görüntüsüyle ve başka kesimlerden de gelen kadrolarıyla ortaya çıktı. O nedenle seçim sonucu aslında sürpriz değildi.”

Bu kapsamda Çınar’a göre 3 Kasım seçimi Türkiye siyasetinin o döneme kadarki CHP dışındaki tüm yerleşik aktörlerini “oyun dışı bırakması” açısından önemli ve seçim sonuçları bir açıdan “merkez sağ partilerin krizi” olarak da okunabilir.

Merkez partilerin 1990’larda meydana gelen bir dizi kriz ve bunlara karşılık uyguladıkları yanlış politikaların etkisiyle inişlerinin ardından son 20 yılda halen bu boşluğun tam olarak doldurulmadığına da dikkat çekiliyor.

Çınar, “AKP merkez sağ partilerin bıraktığı boşluğu işgal ediyor olabilir ama bir merkez sağ parti değil” diyerek partinin hem ideolojik olarak hem de geldiği köken itibariyle merkez sağ gelenekle uyuşmadığını kaydediyor. Çınar’a göre AKP’nin başından beri iddiası zaten bir merkez sağ parti olmak değil Türkiye’nin merkezini yeniden kurmaktı.

Seçimden sonra ilk dönem ve kırılma noktaları

AKP’nin isminde de yer verdiği şekilde topluma o dönemin kanayan yaraları olan adalet ve kalkınma için vaatler vererek iktidara geldiğini hatırlatan Günay, şöyle devam ediyor:

“İtiraf etmek gerekir ki ilk sıralarda dönemin şartlarına uygun da hareket edildi. Yani Türkiye’nin ihtiyacı neydi? Adaletti, eşitlikti, toplum kesimleri arasındaki gelir uçurumunun azaltılmasıydı, AB yürüyüşünün pekiştirilmesi ve 12 Eylül’den kalma Kürtçe yasakları gibi yasakların kaldırılmasıydı. Bütün bunlar yapıldı ilk dönemde.”

Bunun yanı sıra AKP ilk dönemlerinde merkez sol ve sağ siyasetçilere de kapısını açtı. İslami siyasetten gelen Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç gibi isimlerin yanı sıra Cemil Çiçek, Abdülkadir Aksu, Köksal Toptan, Yaşar Yakış gibi merkez sağ ya da Ertuğrul Günay, Haluk Özdalga gibi merkez sol isimler de 20 yılın ilk yarısında partide yer aldı.

Ancak içlerinde Günay’ın da olduğu bu isimlerin çoğuyla şu anda yollar ayrılmış durumda.

Günay, 2008’de AKP için açılan kapatma davası ve ardından yaşanan Ergenekon süreci, AB içinde Türkiye’nin üyeliğine karşıtlığın gelişmesi gibi bazı etkenlerin belli başlı kırılma noktaları olduğunu belirterek ancak asıl 2011’de AKP’nin üçüncü kez seçimi kazanmasının ilk dönemki çizgisinden ayrılmasında belirleyici olduğunu şöyle ifade ediyor:

“Bütün bu tartışmalı ortam içinde 2011’de AKP oylarını yine arttırarak seçimi kazandı. Bu bizim demokrasi tarihimizde bir ilktir. Üçüncü seçimini oyunu artırarak kazanan yoktur. Bundan sonra Sayın Erdoğan’da aşırı bir özgüven belirdi. Güç zehirlenmesi denilen şeyi ben somut olarak gördüğümü rahatlıkla ifade edebilirim.”

20 yılın önemli dönüm noktaları

2010 referandumu ve 2011 seçimlerinin yanı sıra son 10 yılda gerek AKP için gerek Türkiye için çok sayıda dönüm noktası sayılabilecek gelişme yaşandı.

2002’de iktidara geldiğinde sadece 14 aylık bir parti olan AKP’nin kimliğinin her ne kadar muhafazakâr demokrat olarak zikredilse de ilk başta tam oturmadığını belirten Çınar, “AKP’nin bugünkü hale gelmesi biraz aşama aşama oldu. Zaten Türkiye’nin otoriterleşmesi de aşama aşama oldu” diyor.

Çınar, AKP’nin aslında 2005’te yani AB ile tam üyelik müzakerelerinin başlamasıyla reform gündemini bıraktığını belirterek o dönemdeki süreci şöyle özetliyor:

“Ordu zaten Ergenekon gibi davalarla pasifize edilmişti. 2010 referandumu ile de yüksek yargıda kontrol sağlanmış oldu. 2011 seçimini kazanmasının ardından 2012’de düzenlenen parti kongresi bence dönüm noktasıdır. Bu kongrede Erdoğan iki şeyi ilan etti; birincisi partinin muhafazakâr demokrat kimliği artık terk ettiğini gösterdi. İkincisi de başkanlık sistemine mutlaka geçilmesini içeren 2023 Vizyon Belgesi yayımlandı.”

Çınar, 2011’den itibaren de AKP’nin demokratikleşme diye bir gündemi olmadığını, çözüm süreci adı altında başlatılan inisiyatifin de aslında Kürtlerden başkanlık için destek alma amacını taşıdığını da ifade ediyor.

Arap Baharı, Gezi olayları ve Gülen Cemaati’nden kopuş

Dönemin önemli gelişmeleri o günlerde sadece içerde yaşanmıyordu. Günay, AKP’nin demokratikleşme ve AB hedefinden uzaklaşmasında Arap Baharı olaylarını da önemli bir etken olarak görüyor ve o günlerde AKP’ye egemen olan durumu şöyle aktarıyor:

“Arap Baharı bazı çevrelere AB kapısında boşuna uğraşmak yerine Arap dünyasında yeni demokratikleşme rüzgarının önüne geçme ve orada lider olma gibi olmayacak bir hayal kurdurdu. Bilhassa Sayın Erdoğan da bu hayali biraz tercih etti. Bu da bir eksen kırılmasına, Batı’dan ve çoğulcu demokrasiden içeriye dönük bir yere savrulmaya yol açtı.”

Günay, Suriye savaşının ilk zamanları, kendisi henüz bakan iken bu hayalin yanlış olduğu eleştirisini açıkça yaptığını belirterek Erdoğan’ın ise kendisine “Kaygılarınızı anlıyorum ama sizden rica ediyorum 6 ay dişinizi sıkın, 6 ay sonra böyle bir sorun kalmayacak” dediğini aktarıyor.

Bakanlığının son döneminde Gezi Parkı’na yapılaşma projelerine karşı çıkan Günay, Erdoğan’ın 2013 Gezi olaylarını da çevre duyarlılığı kapsamında değil bir çeşit Arap Baharı’nın da parçası olan kitlesel eylem gibi okuduğunu söylüyor.

20 yılın ikinci yarısının önemli gelişmelerinden birisi de Fethullah Gülen Cemaati ile kopuş oldu. “Uzun süren iktidarlar bir süre sonra yorulurlar, yorulmakla kalmaz, yıpranırlar. Yıpranmakla da kalmaz kirlenmeye başlarlar” diyen Günay, AKP’deki yolsuzlukların Gülen Cemaati tarafından deşifre edilmesinin partide “kırılma, kime güveneceğini bilememe, içe kapanma ve kendi kadrolarına çekilmeye” yol açtığını söylüyor ve şunu ekliyor:

“Bütün bunlar üst üste geldikten sonra Erdoğan artık kimseye güvenmeyen, kendi içine kapanmış, en yakınlarıyla siyaset yapmaya çalışan bambaşka bir yere savruldu. Ama kendisiyle birlikte partiyi de savurdu.”

Yaklaşan seçim 2002 etkisinde olur mu?

2002 seçimi çok sayıda ve farklı gelişmelerin yaşandığı bir 20 yılın kapısını açarken yaklaşan seçimlerin de aynı şekilde çok kritik sonuçları olacağına dikkat çekiliyor.

Menderes Çınar Haziran 2023 seçiminin Türkiye’de otoriter rejimin konsolide olup olmaması ile ilgili olacağını düşünüyor ve şöyle konuşuyor:

“Eğer AKP kazanırsa kendi rejimini konsolide etme fırsatını yakalamış olacak. Kaybederse belki hemen demokrasiye dönmeyeceğiz ama demokrasiye dönme imkanını yakalamış olacağız. O açıdan kritik bir seçim olacak.”

Günay ise Türkiye’nin 2015 seçiminin ardından koalisyon ihtimalinin ortadan kalkmasıyla 2017’ya kadar fiili, 2017’den sonra da hukuken bir tek adam rejimi ile yönetildiğini belirterek şunları not düşüyor:

“Kuruluşundan ve ilk 10 yıllık yürüyüşünden çok farklı bir yere savrulan bir AK Parti ile Erdoğan ve Türkiye hikayesi var karşımızda. Yoksullukla, yasaklarla savaşacağız diye gelen bir parti 20 yıl sonra yasakçı, yoksulluğu ve yolsuzlukları göz ardı eden bir yapıya dönüştü. Bu gidecek. Bunun gitmesi tabiatın gereği. Halkın kendi çıkarlarını koruması içgüdüsüdür de. Biz Kuzey Kore değiliz. Ne öyle bir geçmişimiz var ne de öyle bir geleceğimiz olabilir, olmayacak.”

Paylaşın

Danimarka’da Seçimlerin Galibi Sosyal Demokratlar

Danimarka’da halkın dün yapılan genel seçimlerde Sosyal Demokratlar Partisi’ne yeniden hükümet kurma yetkisi verdiğini gösteriyor. Sosyal Demokratlar yüzde 27,5 oy oranıyla yine parlamentonun en büyük grubu olurken, bu, 20 yılı aşkın süredir Sosyal Demokratların aldığı en yüksek oy oranı.

Haber Merkezi / Danimarka’da dün yapılan genel seçimlerin resmi olmayan sonuçlarına göre Başbakan Mette Frederiksen’in Sosyal Demokratlar Partisi, oyların yüzde 27.5’ini kazanarak en yüksek oyu alan parti oldu.

Jakob Ellemann-Jensen liderliğindeki sağ görüşlü mavi blok ise parlamentoda en büyük ikinci grup olurken, Eski Başbakan Rasmussen’in 6 altı ay önce kurduğu Ilımlı Partisi ise parlamentonun en büyük üçüncü grubu oldu.

Haziran 2019’da göreve gelen Başbakan Frederiksen liderliğindeki azınlık Sosyal Demokrat hükümeti, salgında toplumu virüsün mutasyonundan korumak için milyonlarca sağlıklı vizonun öldürülmesi emrini verdiği gerekçesiyle eleştirilerin odağındaydı.

Kesinleşmeyen sonuçlara göre sol blok, 179 sandalyeli parlamentoda 87 sandalye elde ediyor; bu da Faroe Adası ve Danimarka’nın egemen bir toprağı olan ve genellikle sol adayları tercih eden Grönland’dan henüz belirlenmemiş iki sandalyenin desteğiyle çoğunluğu elde etmesini sağlayacak.

Sonuçlar, 14 partinin yarıştığı seçimlerde, merkez sol ve sağ partilerin, 179 sandalyeli parlamentoda hükümet kurmak için yeterli olan 90 sandalyeye tek başına sahip olmadığını gösteriyor. Bu, koalisyon anlamına geliyor.

Muhalefetteki Liberal Parti lideri Jakob Ellemann-Jensen ise çarşamba sabahı yaptığı açıklamada yenilgiyi kabul etti. Kesinleşmeyen sonuçlara göre Ellemann-Jensen’in partisi, Meclis’te sahip olduğu mevcut 43 sandalyeden 19’unu kaybetti.

Öte yandan Başbakan Frederiksen’in, eski Başbakan Lars Lokke Rasmussen’in yeni kurduğu ve çıkış anketlerine göre oyların yaklaşık yüzde 9’unu alan Moderaterne Partisi’nin desteğini alması halinde liderliğini koruyabileceğini gösteriyor.

Başbakan Frederiksen, iktidarda kalacağının belirginleşmesinin ardından yaptığı açıklamada Kraliçe’ye azınlık hükümetinin istifasını sunacağını ve geniş bir hükümet kurmaya çalışacağını dile getirdi.

Frederiksen yaptığı konuşmada, “Çok heyecanlı ve gururluyum. Son 20 yılın en iyi seçim sonucunu aldık. Oylarıyla bize güvenen tüm Danimarkalılara teşekkürler. Bu büyük bir güven oyu. Bu süreçte bazılarınızın şüpheleri olduğunu biliyorum. Şimdi zorluklarla karşı karşıyayız, Avrupa’daki savaş, enerji kıtlığı, enflasyon, iklim zorlukları ile krizler birleşiyor” diye konuştu. Frederiksen, hükümetinin istifasını yarın Kraliçe Margrethe’e sunacağını söyledi.

Tüm taraflar, koalisyon görüşmelerine kimin liderlik edeceğine karar vermek için Kraliçe Margrethe’i ziyaret edecek, ancak bu görevin Mette Frederiksen’e verilmesi bekleniyor. Frederiksen, görev verilmesi halinde geniş tabanlı bir hükümet kurmaya çalışacağını ifade etti.

Paylaşın

HDP, ‘Cumhurbaşkanı Adayı’ Belirleme Çalışmalarına Hız Verdi

Emekçi Hareket Partisi (EHP), Türkiye İşçi Partisi (TİP), Halkların Demokratik Partisi (HDP), Emek Partisi (EMEP), Sosyalist Meclisler Federasyonu (SMF) ve Toplumsal Özgürlük Partisi’nin (TÖP) oluşturduğu Emek ve Özgürlük İttifakı’nın cumhurbaşkanı adayına ilişkin isimler konuşulurken HDP’nin  adayı belirleme ve seçim stratejisi için komisyon kurduğu iddia edildi.

AK Parti ve MHP’nin ana omurgasını oluşturduğu Cumhur İttifakı, adayını Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olarak açıklarken, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), İYİ Parti, Saadet Partisi, Gelecek Partisi, Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi ve Demokrat Parti’den oluşan Altılı Masa ise henüz adayını duyurmadı.

BirGün’den Hüseyin Şimşek‘in haberine göre; Emek ve Özgürlük İttifakı adı altında üçüncü ittifakın kuruluşunu ilan eden HDP’de, cumhurbaşkanı adayı belirleme ve seçim stratejisi için komisyon kuruldu.

Edinilen bilgiye göre, HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar’ın yanı sıra eski Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Gençay Gürsoy ve eski AİHM Yargıcı Rıza Türmen’in adı tartışılırken tabanda, kadın aday gösterilmesi talebi de öne çıktı. Kadın aday adayları arasında Eş Genel Başkan Pervin Buldan öne çıkıyor.

Bu konuda önce diğer muhalefet partileri ile görüşüleceği, ortak aday üzerinde anlaşmaya varılamaması halinde ittifak komisyonunun üzerinde uzlaşıya vardığı ismin aday olarak gösterilmesi kararlaştırıldı.

Kapatma davası

Bir yandan seçimler için pozisyon belirleme çalışmalarını sürdüren HDP, diğer yandan kapatma davasına karşı çalışmalarını sürdürüyor. Dosyaya sunulan yeni deliller için ek savunma süresi talep eden parti yönetimine AYM tarafından 26 Kasım’a kadar süre verildi.

Parti yönetimi ayrıca olası kapatma kararına karşı B planını da hazırlıyor. Bu kapsamda, 41 ilde örgütlenme çalışmasını tamamlayan ve kongresini toplayan Yeşil Sol Parti’nin alternatif parti olmasına artık kesin gözüyle bakılıyor.

Yeşil Sol Parti, son kongresinde genel başkanlık düzeyini ifade eden eş sözcülük makamına eski HDP İstanbul İl Başkanı Çiğdem Kılıçgün Uçar ile eski HDP PM Üyesi İbrahim Akın seçildi. Aynı kongrede partinin logosu da HDP logosuna benzetilerek yenilendi.

Paylaşın

İstanbul Barosu’nun İlk Kadın Başkanı ‘Filiz Saraç’ Oldu

Haliç Kongre Merkezi’nde yapılan İstanbul Barosu 52’nci Genel Kurulu sona erdi. Seçimi, Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu adayı Avukat Filiz Saraç kazandı. Böylece, Filiz Saraç, 144 yıllık İstanbul Barosu’na ilk kez bir kadın başkanı oldu.

Seçimlerin ardından konuşma yapan Filiz Saraç, “Bana bu onuru yaşatan bütün meslektaşlarıma teşekkür ediyorum. İstanbul Barosu 144 yıllık tarihiyle hak mücadelesinin simgesidir. Cumhuriyetimizin yüzüncü yılına girerken, 144 yıllık baromuzun ilk kadın başkanı olmanın onuru yaşatan İstanbul Baro’muza teşekkür ediyorum. Atatürk ve Cumhuriyetin kazanımları sayesinde bugün bu onuru yaşıyorum. Huzurunda saygıyla eğiliyorum” dedi.

Filiz Saraç kimdir?

1968 yılında Trabzon’da doğan Av. Filiz Saraç 1988’de Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Kamu Hukuku Dalında yüksek lisans yaptı. 32 yıldır kesintisiz olarak serbest avukatlık yapan yeni İstanbul Barosu başkanı, İngiltere’de MBA işletme hazırlık eğitimini tamamladı. 1996 yılında İstanbul Barosu Yönetim Kurulu’na seçildi.

İstanbul Barosu 125. yıl Belgeseli’ni hazırlayan ekibin başkanlığını yaptı. 2004-2006 döneminde, İstanbul Barosu başkan yardımcısı olarak görev aldı. 6 yıl süreyle Yeditepe Üniversitesi’nde ders verdi. 2006’dan bu yana Türkiye Barolar Birliği delegesi ve TBB eğitim danışma kurulu üyesi olarak görev yaptı.

İstanbul Barosu seçimi

Dünyanın en büyük barosu olan İstanbul Barosu başkanlık seçimleri bugün Haliç Kongre Merkezi’nde yapıldı. 56 bin avukatın kayıtlı olduğu baro seçimleri için saat 09.00’da oy verme işlemi başladı. Seçimler saat 17.00 itibariyle sona erdi. Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu adayı Filiz Saraç, 7 bin 96 oyla baronun yeni başkanı oldu. Böylece 144 yıllık İstanbul Barosu’na ilk kez bir kadın başkan seçildi.

Başkanlık için yarışan isimler

  • Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu adayı Filiz Sara
  • İstanbul Barosu Yönetim Kurulu Üyesi ve Önce Avukat Grubu’nun adayı Avukat Elif Görgülü
  • Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu Yükseliş Hareketi adayı olan Hasan Kılıç
  • Bağımsız Avukatlar Grubu’nun adayı Gülden Sönmez
  • Avukat Hakları Grubu’nun adayı Mustafa Gökhan Ahi
  • Avukat Mert Er Karagülle
  • Milliyetçi Avukatlar Grubu adına Hakan Çatak
  • İstanbul Avukatlar Birliği adına Metin Uracin
  • Genç Hukuk Hareketi’nden Türkan Kara
Paylaşın

Erdoğan’ın ‘Referandum’ Çağrısına İYİ Parti’den ‘Seçim’ Yanıtı

İYİ Parti Sözcüsü Kürşat Zorlu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başörtüsü için “referanduma götürelim, millet karar versin” çağrısına, “Milletimiz bugün bir referandum değil, derhal seçim sandığını beklediğine inanıyoruz” şeklinde yanıt verdi.

Haber Merkezi / Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Malatya’da Battalgazi Devlet Hastanesi, Hekimhan Tünelleri, Kuru Kayısı Lisanslı Depo ve Borsası ile Yapımı Tamamlanan Diğer Projelerin Toplu Açılış Töreni’nde konuştu.

Başörtüsü tartışmalarına değinen Erdoğan, “referanduma gitme” çağrısı yaptı. Erdoğan’ın konuya ilişkin açıklaması şöyle:

“CHP Genel Başkanı milletimizin kabuk bağlamış, başörtüsü tartışmasını yeniden açtı. Bu tartışma vesilesiyle milletimizin sahip olduğu tüm haklar gibi başörtüsü özgürlüğünü de hazmedemeyenlerin yüzlerindeki sahte maskenin aralandığını gördük. Biz kadınlarımızı başı açık veya kapalı diye sınıflandırmadık. Birileri bunu aşabilmiş değil.

Başörtüsü özgürlüğünü anayasa güvencesi altına alalım. Bakalım gelebilecek mi? Biz hazırlıkları yaptık. Bu anayasa değişikliğini Meclis’e göndereceğiz. Maksat tüm milletimiz bunu görsün. Yandaşlarını da tanısın, altılı masayı da tanısın.

Hayati bir diğer konu olan sapkın akımların dayatmalarına karşı bir anayasa değişikliğini hazırladık. Meclis’e sunulan teklif kabul edilirse Türkiye için önemli bir kazanım olur. Aksi yönde bir durum olursa ülkemizi sivil, özgürlükçü anayasaya kavuşturma mücadelemizi seçimden sonra sürdüreceğiz. Hadi sıkıyorsa bu işi referanduma götürelim. Bu işin kararını millet versin.”

İYİ Parti Sözcüsü Kürşad Zorlu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu açıklamasına sosyal medyadan cevap verdi.

Zorlu, Erdoğan’ın yeni anayasaya için referandum çağrısına, “Milletimizin zor ve çetin günler yaşadığı bugünlerde kapanmış tartışmaların siyasi saiklerle yeniden gündeme getirilmesi çabasının ülkemize bir kazanç getirmeyeceğine inanıyoruz. Bu doğrultuda milletimizin bugün bir referandum değil, derhal seçim sandığını beklediğine inanıyoruz” karşılığını verdi.

“Var mı sende o cesaret?”

Öte yandan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başörtüsüyle ilgili yaptığı referandum çağrısına yanıt verdi.

Sosyal medya hesabından cevap veren Kılıçdaroğlu, Macaristan Başbakanı Viktor Orban’ı kastederek, “Ne oldu, çakma Orban’lık mı yapacaksın Erdoğan? Burası Türkiye, Macaristan değil.

Kanun teklifini destekle, ne referandumu… Kaçmazsan bu iş çözülür; erkekler kadınların giyim kuşamını konuşamaz hale gelir. Var mı sende o cesaret?” dedi.

Paylaşın

FT’den Dikkat Çeken Yazı: Erdoğan Seçim Öncesi ‘Çılgınlığa’ Hazırlanıyor

Birleşik Krallık merkezli uluslararası iş gazetesi Financial Times, 2023’te yapılacak olan milletvekilliği ve cumhurbaşkanlığı seçimlerine ilişkin dikkat çeken bir analize yer verdi. Gazete, Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın seçim öncesi yapmaya hazırlandığı harcama çılgınlığına dikkat çekti.

Analizde, seçimler için “Erdoğan’ın 20 yıllık iktidarı boyunca karşılaştığı en zorlu yarışma” değerlendirmesinde bulunulurken, AK Parti iktidarının zafer için her şeyi yapabileceği ifade edildi.

Financial Times’ta yayımlanan Laura Pitel imzalı haberde şu ifadeler kullanıldı:

“Analistler ve muhalefet yetkilileri, düşük gelirli ailelerin konut edinmesine yardımcı olmayı amaçlayan 50 milyar dolarlık devlet destekli projeyi seçim öncesinde büyük bir harcama kampanyasının açılış hamlelerinden biri olarak görüyor. Bu seçimler Erdoğan’ın yaklaşık 20 yıllık iktidarı boyunca karşılaştığı en zorlu yarışma olacak.”

Haberde ayrıca 2022’nin ilk dokuz ayında bütçe dengesinin korunmaya çalışıldığı belirtilirken bu açığın son aylarda artmasının planlandığı aktarıldı. İlk dokuz ayda merkezi bütçe 45 milyar TL açık verirken haberde eylülde yayınlanan Orta Vadeli Plan’da yıl sonu bütçe açığı hedefinin 460 milyar TL olduğu hatırlatıldı. Haberde konu ile ilgili, “Bu büyük bir harcama çılgınlığına işaret ediyor” değerlendirmesine yer verildi.

FT’ye değerlendirmelerde bulunan King’s College London’da finans profesörü olan Gülçin Özkan, “Geçmişte yaptıkları her şeyin de ötesinde ellerinden gelen her şeyi yapmalarını bekliyorum çünkü bunlar son derece riskli seçimler. Mali paketin veya kredi garantilerinin boyutu açısından hiçbir şey beni şaşırtmaz” dedi.

“Seçim yüzünden yapmıyoruz”

Türkiye’nin Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum ise konut planının seçim propagandası olduğu iddiasını reddetti. Kurum FT’ye verdiği demeçte, “Bu, yaklaşan seçimlerle ilgili endişeler nedeniyle yaptığımız bir proje değil. Aksine vatandaşlarımızın ihtiyaçlarını her zaman dinledik” dedi.

Kurum ayrıca konut inşaatlarının hazineye ne kadar mâl olacağı ile ilgili bilgi vermezken maliyetlerin önemli bir kısmının TOKİ aracılığı ile karşılanacağını, bir kısmının hazineden ödeneceğini belirtti.

Asgari ücret zammı etkili oldu

Haberde Türkiye’deki enflasyon ve artan yaşam maliyetleri hatırlatılırken Metropoll anketlerinde ekonominin kötü yönetildiğini düşünenlerin oranının temmuzda yapılan asgari ücret zamlarından sonra gerilediği belirtildi.

Haberde, “Analistler önümüzdeki aylarda Erdoğan’ın asgari ücrette bir başka büyük artışın yanı sıra eski destekçilerinin desteğini geri kazanmak için memur maaşlarında, emeklilere verilen promosyonlarda artış ve ucuz krediler açıklamasını bekliyor” ifadeleri kullanıldı.

Muhalefet tepkili

Muhalefet yetkilileri ise konut projesini ve artan sosyal harcamaları eleştirerek bunun daha önce yapılması gerektiğini, ekonomik ve gerçekçi olmadığını ve Erdoğan’ın inşaat sektöründeki dostlarına fayda sağlamayı amaçladığını belirtti.

FT’ye konuşan İYİ Parti Ekonomi Politikaları Başkanı Bilge Yılmaz, “Diyorlar ki: Bakın, seçimi kazanırsak size bunu vereceğiz ama diğerleri gelirse bu imkânları vermezler” değerlendirmesinde bulundu.

‘Enflasyonu tetikleyebilir’

Son olarak FT’ye konuşan ekonomist Atilla Yeşilada, harcama çılgınlığının Erdoğan’ın popülaritesinde ‘geçici artışla’ sağlasa bile, bunun enflasyonu ve ithalat talebini artırarak geri tepeceğini belirtti. Yeşilada, “Erdoğan’ın bu kadar para harcamasıyla enflasyonun yükselmemesi ve dövizin sabit kalması mucize olur” dedi.

Paylaşın