Koşullar Beyninizi Nasıl Değiştirir?

Yaşlandıkça vücudunuz fark edilir şekilde değişikliğe uğrar. Saçlarınız grileşir, cildiniz kırışır ve elastikiyetini kaybeder. Daha az belirgin olan ise beyninizde meydana gelen değişikliklerdir.

Haber Merkezi / Normal yaşlanma süreci bilişsel yeteneklerde ince değişikliklere neden olurken, travmatik bir şey yaşadığınızda, beyniniz “kaç ya da savaş” tepkisini tetikler. Çoğu durumda beyin travma ile başa çıkar, ama bazı durumlarda travmaya bağlı bilişsel bozukluklar yaşanabilir.

Depresyon: Depresyon sadece ruh halinizi etkilemez, bozukluk beyninizi de değiştirebilir. Uzmanlar, depresyonun beyinin bazı bölgelerindeki aktiviteyi azalttığını söylüyor.

Bir araştırma, on yıldan uzun süre depresyonda olan kişilerin yaklaşık yüzde 30 daha fazla beyin iltihabına sahip olduğunu ortaya koydu. Bu durum, beyin hücresi kaybına yol açabilir, bu da hafıza sorunları ve bunama olasılığını artırabilir.

Felç: Felç, beyninizin bir kısmına giden kan akışı durduğunda meydana gelir. Bu durum, kalıcı beyin hasarına neden olur ve ölüme ve sakatlığa yol açabilir.

Alkol bozukluğu: Alkol, bulanık görüşe, peltek konuşmaya ve hafıza kaybına neden olabilir. Bunun nedeni alkolün beyin hücrelerini öldürmesidir. Araştırmalar, alkol tüketiminin beynin belirli kısımlarını da küçültebileceğini ortaya koyuyor.

Şizofreni: Şizofreni hastalarının beyinleri, bu bozukluğu olmayanlardan farklıdır. Taramalar, beyni oluşturan yağlı madde olan gri ve beyaz maddeyi kaybettiklerini göstermektedir. Beyaz madde, bilginin taşındığı beynin derinliklerinde yer alır. Gri madde onu çevreler ve beynin bilgiyi işlemesine yardımcı olur.

Alzheimer: Beyinde nöron adı verilen hücreler bulunur. Bunlar kimyasal ve elektriksel sinyaller aracılığıyla birbirleriyle “konuşur” ve vücudunuzun geri kalanına mesajlar gönderir. Alzheimer, bu iletişimi bozar. Bozulmanın iki proteinin, amiloid ve taunun birikmesinden kaynaklandığı düşünülmektedir.

Migren: Migreni olan kişilerin beyinlerindeki bazı sinirler stres veya parlak ışık gibi tetikleyicilere aşırı tepki verir. Bu, kimyasalların beyindeki kan damarlarını daraltmasına neden olan bir aktivite dalgası başlatır. Bu da baş ağrısına ve diğer semptomlara neden olur. Zamanla, kronik migren, beyindeki gri ve beyaz madde kaybına neden olabilir.

Beyin Anevrizması: Beyin anevrizması, bir kan damarındaki zayıf noktadır. Bu nokta veya noktalar şişer veya dışarı doğru çıkıntı yapar. Zamanla yırtılır ve kan sızdırır. Bu, beyinde veya beyin ile astarı arasındaki bölgede kanamaya neden olur. Bunlar hemorajik inmelerdir. Bu durum, baş ağrısına, mide bulantısına, nöbetlere ve hatta ölüme yol açabilir.

Beyin sarsıntısı: Birçok talihsizlik beyin sarsıntısına neden olabilir. Beyin sarsıntıları beyindeki kimyasalların dengesini bozarak sinir hücresi işlevine zarar verir ve iltihaplanmaya neden olur.

Multipl skleroz: Multipl skleroz durumunda, bağışıklık sistemi beyindeki ve omurilikteki sinirlere saldırır. Vücut, sinirlerin etrafındaki yalıtım tabakası olan miyeline zarar vermek için beyaz kan hücreleri gönderir. Bu, sinir hasarına neden olur ve beyne giden ve beyinden gelen bilgi akışını bozar.

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu: Uzmanlar, dikkat eksikliği ve hiperaktivite gibi DEHB semptomlarının beyin farklılıklarından kaynaklandığını düşünüyor. Araştırmalar, DEHB’li kişilerde daha az gri ve beyaz madde olduğunu gösteriyor.

Paylaşın

Güvenli Hamilelik İçin Uyulması Gereken Beş Şey

Hamilelik her kadın için heyecan verici bir yolculuktur ve herkes sağlıklı bir hamilelik geçirmek ister. Yaşam tarzınız, beslenmeniz, egzersiziniz vb. hamileliğinizi ve bebeğinizin sağlığını önemli ölçüde etkileyebilir.

Haber Merkezi / Bu nedenle, hamileliğinizi sağlıklı ve keyifli hale getirmek için belirli şeylere uymanız önemlidir. İşte daha güvenli bir hamilelik için yapılması ve yapılmaması gerekenler:

Dengeli beslenin: Vitaminler, mineraller ve önemli miktarda besinle dolu bir beslenme, hem annenin hem de bebeğin sağlığı için çok önemlidir. Beslenmenize yapraklı sebzeler, meyveler, tam tahıllar, yağsız proteinler ve süt ürünleri ekleyin. Ayrıca, gün boyunca bol su için.

Doğum öncesi vitaminleri alın: Doğum öncesi vitaminler, bir bebeğin gelişimi için uygun besinleri içerecek şekilde tasarlanmıştır. Genellikle doğum öncesi vitaminler, doğum kusurlarını önlemek ve bebeğin büyümesini ve gelişimini desteklemek için folik asit, DHA ve demir içerir.

Düzenli kontroller yaptırın: Doğum öncesi kontroller bebeğin sağlıklı gelişimini garanti altına alma ve annenin de sağlıklı kalması için çok önemli. Doktorunuzun tavsiyelerine uyun ve planlanan tüm randevulara katılmaya çalışın.

Fiziksel olarak aktif kalın: Yürüyüş gibi hafif egzersizler, vücut ağırlığınızı düzenler, sizi stresten uzak tutar ve vücudunuzu doğum için güçlendirir. Ancak, herhangi bir egzersiz rutinine başlamadan önce doktorunuza danışın.

Zihinsel sağlığınıza odaklanın: Hamilelikte gereksiz stresten kaçınmak ve pozitif kalmaya çalışmak çok işe yarayacaktır.

Güvenli bir gebelik için 5 yapılmaması gerekenler

Sigara veya alkol içmeyin: Sigara ve alkol kullanımı, doğmamış bebeğin sağlığı ve gelişimi için ciddi tehditlerdir, doğum kusurları, erken doğum ve düşük doğum risklerini artırır.

Pastörize edilmemiş veya çiğ gıdalar tüketmeyin: Gıda kaynaklı hastalık riskini en aza indirmek için pastörize edilmemiş süt, yumuşak peynirler, çiğ yumurtalar, suşi ve az pişmiş etlerden kaçınılmalıdır.

Doktorunuza danışmadan ilaç almayın: Hamilelik sırasında güvenli olduklarından emin olmak için herhangi bir ilaç, takviye veya bitkisel preparat almadan önce daima doktorunuza danışın.

Kafeini aşırı kullanmayın: Yüksek kafein seviyesi düşük yapma riskini artırır. Kafein alımınızı günde 200 mg ile sınırlayın.

Vücudunuzun sinyallerini göz ardı etmeyin: Şiddetli ağrılarınız, kanamanız, baş dönmeniz veya olağandışı bir şey varsa, asla çok geç olana kadar beklemeyin; sadece doktorunuzu veya sağlık uzmanınızı arayın. Bu erken müdahale her şeyi değiştirebilir.

Paylaşın

Sağlıklı Kalmanın Sırrı “Esneklik”

Esneklik, genel sağlığınız hakkında düşündüğünüzde aklınıza gelen ilk şey olmayabilir, ancak esneklik vücudunuzun genel sağlığını korumak için en önemli unsurlardan biridir.

Haber Merkezi / Basitçe söylemek gerekirse, esneklik kaslarınızın ve eklemlerinizin ne kadar kolay esneyebildiği ve hareket edebildiğiyle ilgilidir. Yüksek bir raftan bir şey almak için uzanmak veya ayakkabınızı bağlamak için eğilmek gibi basit hareketler bile belirli bir esneklik seviyesi gerektirir.

Yaralanmaları önler: Esnek olmanın en büyük faydalarından biri, kas zorlanmaları ve burkulmalar da dahil olmak üzere yaralanma riskini azaltmaktır.

Çalışmalar düzenli esnemenin özellikle yaşlı yetişkinlerde yaralanma riskini önemli ölçüde azaltabileceğini göstermektedir. Esneme, kas – tendon birimlerini (kasın tendonla birleştiği yer) daha esnek hale getirir, bu da kasların aşırı esnemeye direnmesine yardımcı olur ve daha az yaralanmaya yol açar.

Eklem ve kas sağlığını için haftada üç kez düzenli olarak esneme yapmanız önerilir.

Daha iyi denge ve duruş: Tüm gün bir masada oturmanın nasıl sert ve kambur hissettirebileceğini fark ettiniz mi? Esneklik egzersizleri bu konuda yardımcı olabilir. Esneme, uzun vadede daha iyi bir duruş ve denge sağlamanıza yardımcı olur.

Bu, özellikle yaşlandıkça önemlidir çünkü kötü duruş düşmelere ve diğer yaralanmalara yol açabilir.

Performans: İster spor yapın, ister koşuya çıkın, ister sadece çocuklarınızı okula yetişmeye çalışın, esneklik performansınızda büyük fark yaratabilir. Esnek kaslar daha geniş bir hareket aralığına izin verir, bu da güç, hız ve çeviklik gerektiren hareketleri gerçekleştirmeyi kolaylaştırır.

Kas gerginliği ve ağrısı: Çoğumuz zamanımızın büyük bölümünü oturarak geçiriyoruz, bu da, özellikle sırt ve boyunda, kasların gerginleşmesine ve kronik ağrıya yol açabilir. Esneme egzersizleri bu gerginliği va ağrıyı hafifletmeye yardımcı olabilir.

Sağlıklı kan dolaşımı: Genel sağlığınız için iyi kan akışı dolaşım şarttır ve esneklik egzersizleri bunu iyileştirmeye yardımcı olabilir. Esnediğinizde kaslarınıza giden kan akışını artırırsınız, bu da kaslarınızın daha sağlıklı kalmasına yardımcı olur.

İyi kan dolaşımı kalbinize de fayda sağlar ve kardiyovasküler hastalık gibi uzun vadeli sağlık sorunlarını önlemeye yardımcı olabilir.

Paylaşın

Göbek Yağı Vücudun Her Yerinde Ağrıya Neden Olabilir

Vücudunuzun orta bölgesinde birkaç kilo fazlalık mı taşıyorsunuz? Karın bölgesinde taşıdığınız bu birkaç kilo fazlalık vücudunuzun her yerinde kronik ağrıya neden olabilir.

Haber Merkezi / Yeni bir araştırma, karın bölgesinde oluşan yağ ile kas – iskelet ağrısı arasında bağlantı olduğunu ortaya koydu.

Tasmanya Üniversitesi’nden bilim insanları, karın yağı ile kronik ağrı arasındaki ilişkiyi incelemek için Birleşik Krallık Biyobankası çalışmasına katılan 32 binden fazla katılımcının verilerini analiz etti.

Bilim insanları, gelişmiş MRI görüntüleme tekniklerini kullanarak, iki farklı karın yağı türünü ölçtüler: İç organları çevreleyen viseral yağ dokusu (VAT) ve cildin hemen altında bulunan deri altı yağ dokusu (SAT).

Sonuç, bir kişi karın bölgesinde ne kadar fazla yağ taşıyorsa, vücudunun birden fazla bölgesinde kronik ağrı yaşama olasılığı o kadar yüksek oluyor.

Peki, karın yağı neden ağrıya katkıda bulunuyor?

Araştırmada yer alan bilim insanları birkaç olası nedeni öne sürüyor: Aşırı yağ dokusu, sinirleri hassaslaştırabilen ve vücuttaki ağrı sinyallerini artırabilen iltihaplı bileşikler üretiyor. Ayrıca aşırı yağ dokusu, eklemler ve dokular üzerinde artan mekanik strese neden oluyor.

Araştırma ilk olarak Regional Anesthesia & Pain Medicine dergisinde yayınlandı.

Paylaşın

Antibiyotik Direnci Her Yıl Bir Milyondan Fazla Can Alıyor

The Lancet dergisinde yayımlan yeni bir araştırma, 1990 ile 2021 yılları arasında dünya genelinde her yıl bir milyondan fazla insanın antibiyotik direnci nedeniyle öldüğünü ortaya koydu.

Haber Merkezi / Araştırma göre, antibiyotik direncinin 2025 – 2050 yılları arasında toplam 39 milyondan fazla ölüme doğrudan neden olacağı ve 169 milyon ölümle daha ilişkili olacağı tahmin ediliyor.

Washington Üniversitesi’nden araştırmanın yazarı Dr. Mohsen Naghavi, “Antibiyotikler modern sağlık hizmetlerinin temel taşlarından biri ve bunlara karşı artan direnç büyük bir endişe kaynağı” dedi. Naghavi, araştırmanın, antibiyotik direncin “on yıllardır önemli bir küresel sağlık tehdidi olduğunu ve bu tehdidin giderek büyüdüğünü” ortaya koyduğunu söyledi.

Naghavi, “Antibiyotiklerin ölümlerindeki eğilimlerin zaman içinde nasıl değiştiğini ve gelecekte nasıl değişme olasılığının olduğunu anlamak, hayat kurtarmaya yardımcı olacak bilinçli kararlar almak için hayati önem taşıyor” diye ekledi.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), antibiyotik direncini “küresel çapta en büyük halk sağlığı ve kalkınma tehditlerinden biri” olarak niteliyor.

Antibiyotik Direnci

İlaçların belirli bir dozda oluşturduğu etkinin aynı dozda tekrarlayan kullanımlarından sonra azalması veya aynı etkiyi oluşturmak için daha yüksek dozda kullanılmalarının gerekliliği, ilaç etkisine karşı direnç gelişimi olarak tanımlanmaktadır.

Aynı durum, etki mekanizması vücutta hastalık oluşturan patojenleri öldürmek veya baskılamak olan ilaçlar (antibiyotikler, antineoplastikler) için geçerli olduğunda, ilaca dirençli patojenlerden bahsedilir.

Bakterilerde antibiyotiklere karşı direnç gelişiminden sorumlu olan genler spontan ya da indüklenen mutasyonlarla veya direnç genlerinin başka bakterilerden transfer edilmesiyle kazanılmaktadır.

Antibiyotiklere maruziyet durumunda bu direnç genleri, bu genleri taşıyan bakterilerin hayatta kalma şansları daha fazla olduğu için, doğal olarak seçilmekte ve bu genleri taşıyan bakterilerin ekosistemde kapladığı yer artmaktadır.

Antibiyotiklere karşı direnç gelişimi, antibiyotiklerin keşif sürecinin ilk zamanlarından itibaren bilinmektedir. Zira penisilini keşfeden Alexander Fleming, 1945 yılında Nobel ödülünü alırken yaptığı konuşmasında, laboratuvar ortamında mikroorganizmaların kendilerini öldürmeye yetmeyen dozlarda penisiline belirli bir süre maruz kalmaları durumunda penisilin direnci kazanacaklarını ve aynı durumun vücutta da geçerli olduğunu söylemiştir.

Doğada antibiyotik direnç genlerinin varlığının kökeninin incelenmesine yönelik çalışmalar bu genlerin ve dolayısıyla bakterilerde gözlenen antibiyotik direncinin insanların tedavi amaçlı olarak antibiyotikleri kullanmaya başlamalarından çok daha önce de var olan doğal bir fenomen olduğunu göstermektedir.

Doğada antibiyotik varlığının antibiyotiklerin keşfinden çok daha önce de mevcut olduğu düşünüldüğünde bunun beklenilen bir durum olduğu kabul edilebilir.

Günümüzde antibiyotik direnç mekanizmaları bakterilerin evrimsel sürecinin bir parçası olarak kabul edilmektedir. Buna göre, antibiyotik direncinin hep var olduğu gibi her zaman da var olacağı ve etkisine direnç olmayan bir antibiyotiğin olmadığı ve olmayacağı öngörülmekte ve antibiyotik direnciyle mücadele planının bu varsayım üzerinden gerçekleştirilmesi gerektiği kabul edilmektedir.

Paylaşın

Cildiniz Yaşlanmaya Mı Başladı? Süreci Yavaşlatmak İçin Dört İpucu

Yaş aldıkça cildimizin yaşlanma belirtileri göstermeye başlaması doğaldır. Yaşlanma sürecini tamamen durduramasak da sağlıklı, genç görünümlü bir cildi korumaya yardımcı olmak için atabileceğimiz adımlar mevcuttur.

Haber Merkezi / Cilt yaşlanması hakkında bilmeniz gereken bazı önemli noktalar ve cildin yaşlanmasını yavaşlatmaya yardımcı olabilecek bazı ipuçları şunlardır:

Kolajen ve elastin kaybı: Kolajen ve elastin, cildimize yapı ve elastikiyet sağlayan proteinlerdir. Yaşlandıkça, vücudumuz bu proteinlerden daha az üretir ve bu da ciltte sarkma kırışıklığa yol açar.

Ciltte incelme: Cilt zamanla doğal olarak daha ince ve kuru hale gelir. Bu onu daha kırılgan ve nemi daha az tutabilir hale getirir.

Güneş hasarı: Güneşten gelen ultraviyole (UV) ışınlarına maruz kalmak cilt yaşlanmasına büyük katkıda bulunur. UV ışığı cildin DNA’sına zarar vererek kırışıklıklara, yaşlılık lekelerine ve düzensiz cilt tonuna yol açar.

Hücre  yenilenmesi: Yaşlandıkça cilt hücrelerimiz kendilerini daha yavaş yeniler. Bu, daha donuk, daha düzensiz bir cilt tonuna ve yüzeyde ölü deri hücrelerinin birikmesine neden olur.

Yağ dağılımındaki değişiklikler: Yaş ilerledikçe cildin altındaki yağ yastıkçıkları aşağı doğru inmeye başlar ve özellikle göz çevresi, yanaklar ve çene hattında cildin sarkmasına ve kırışmasına neden olur.

Hormonal dalgalanmalar: Özellikle menopoz döneminde yaşanan hormonal değişiklikler cildin yağ üretimini, elastikiyetini ve nem tutma özelliğini etkileyebilir.

Yaşam tarzı faktörleri: Sigara, aşırı alkol tüketimi ve yüksek stres seviyesi gibi alışkanlıklar yaşlanma sürecini hızlandırabilir ve erken kırışmaya ve sarkmaya yol açabilir.

Cilt yaşlanmasını yavaşlatmaya yardımcı olmak için uygulayabileceğimiz bazı adımlar:

Güneş kremi kullanın: Her gün SPF değeri 30 veya üzeri olan geniş spektrumlu bir güneş kremi uygulamak, güneşin zararlarına karşı korunmanın en etkili yollarından biridir.

Yaşlanma karşıtı ürünler kullanın: Retinoidler, C ve E vitaminleri ve hyaluronik asit gibi bileşenler kolajen üretimini artırmaya, cilt elastikiyetini iyileştirmeye ve ince çizgilerin ve kırışıklıkların görünümünü azaltmaya yardımcı olabilir.

Sağlıklı bir yaşam tarzını sürdürün: Besin açısından zengin bir beslenme, bol su, yeterli uyku ve stresi yönetme, daha sağlıklı ve daha genç görünen bir cilde sahip olmanıza katkıda bulunabilir.

Kozmetik tedavileri düşünün: Kozmetik tedaviler, kolajen üretimini uyararak ve kırışıklıkları gidererek belirli yaşlanma belirtilerinin giderilmesine yardımcı olabilir.

Paylaşın

Karma Ciltler İçin En İyi Bakım Rutini

Karma ciltler yüzün aynı anda iki veya daha fazla farklı cilt tipinin olması anlamına gelir. Bu tip ciltlerde dengeyi sağlamak için doğru cilt bakım ürünlerini kullanmak çok önemlidir.

Haber Merkezi / Bu bazen cildinizin farklı bölgeleri için farklı ürünler kullanmanız gerektiği anlamına gelse bile.

Karma cildinizin dengesini geri kazanmanın ilk adımı, cildinizi hafif, kokusuz bir ürünle temizlemektir. Yağlı ve kuru ciltlerin bir karışımına sahipseniz, jel bazlı bir temizleyici veya hafif köpüren bir temizleyici kullanmanız en iyisidir.

Rosacea veya güneş hasarı belirtileri gösteren daha kuru bir cildiniz varsa, hafif, kremsi bir losyon temizleyici kullanın.

Cildinizi onarmak için, içbir tahriş edici bileşen içermeyen, bir tonik kullanın. Yani alkol, mentol ve koku (sentetik veya doğal) gibi. Sadece sağlıklı bileşenler içeren bir tonik kullanın.

Güneş filtresi içeren bir gündüz kremi kullanarak cildinizi güneş hasarından koruyun (en az SPF 30). Cilt tipinize bağlı olarak daha zengin (normalden kuruya cilt) veya daha açık dokuya sahip (yağlı cilt) bir ürün seçin.

Cildiniz hassassa veya rosacea hastasıysanız, güneş filtresi olarak yalnızca titanyum dioksit ve / veya çinko oksit içeren bir ürün seçin.

Ölü deri hücrelerini temizlemek için peeling yapın. Beta hidroksi asit (salisilik asit bir BHA’dır ) veya alfa hidroksi asit (AHA, glikolik asit gibi) içeren bir peelingin düzenli kullanımı, normal, sağlıklı cildinizi tekrar ortaya çıkarır.

AHA, güneş hasarı olan kuru veya donuk görünümlü bir ciltte iyi sonuç verir: Ölü deri hücrelerini temizler ve cildi nemlendirir.

BHA, normal veya yağlı bir ciltte ve / veya siyah noktalara ve sivilcelere eğilimli bir ciltte özellikle etkilidir çünkü BHA tıkalı gözeneklere de nüfuz eder. Dahası, BHA lekelerin enfekte olmasını önler.

Cildin farklı bölgelerine yönelik lokal bakım:

Cildinizin kuru bölgelerine losyon veya krem ​​formunda bir nemlendirici, yüzünüzün hafif yağlı bölgelerine losyon veya jel formunda bir nemlendirici ürün kullanın. Cildinizin çok yağlı bölgelerine ise sadece tonik sürmek bile cildi nemli tutmak için yeterli olur.

Eğer cildinizin hem kuru hem de yağlı bölgeleri varsa, mat bitişli bir fondöten kullanın, ancak kuru bölgelere altına nemlendirici bir serum uygulayın.

Göz çevrenizdeki cilt kuru ise zengin içerikli bir yüz kremi kullanın. Yüzünüzün yağlı bölgelerine yoğun içerikli ürünler kullanmaktan kaçının, bu durum cildinizin daha da yağlanmasına ve parlak bir görünüme neden olacaktır.

Sadece en iyi ürünleri seçin:

Cildinizi iyileştiren, yatıştıran, sakinleştiren ve sağlıklı kalmasına yardımcı olan antioksidanlar ve içeriklerle dolu hafif ürünler kullanın. Mümkün olduğunca hava ve ışık geçirmez ambalajlarda, yani şeffaf olmayan paketlerdeki ürünlerin satın alın.

Paylaşın

Kolajen Kaybına Ne Sebep Olur?

Vücudumuzdaki proteinlerinin yaklaşık yüzde 30’unu oluşturan kolajenin lif benzeri yapısı bağ dokusunun oluşumuna yardımcı olur ve cilt, kemikler, kaslar, kıkırdak ve tendonların önemli bir bileşenidir.

Haber Merkezi / Dokularımızı güçlendirmeye yardımcı olan kolajen, cildimize güç ve elastikiyet verir, ölü deri hücrelerinin yenilenmesinde rol oynar, yeni hücrelerin büyümesine yardımcı olur, eklem sağlığına katkıda bulunur ve organlarımız için koruyucu bir tabaka oluşturur.

İnsan vücudunda 28 çeşit kolajen vardır ve bunların yüzde 90’ından fazlası tip I kolajendir. Yara dokusunda, tendonlarda, bağlarda, kemiklerde, dermiste, dentin ve organ kapsüllerinde bulunur.

Tip II kolajen, eklem desteği sağlayan elastik kıkırdakta bulunur. Tip III kolajen, büyük kan damarlarında, rahimde ve bağırsakta önemli bir yapısal bileşendir.

Kolajen kaybına ne sebep olur?

Yaşlandıkça vücudumuz giderek daha az kolajen üretmeye başlar, ancak aşırı güneşe maruz kalma, sigara ve alkol, uyku ve egzersiz eksikliği, çok fazla şeker ve rafine karbonhidrat tüketimi gibi dış etkenler kolajen seviyesinin daha hızlı düşmesine neden olur.

Güneş ışığına uzun süre maruz kalmak, kolajenin hızla parçalanmasına ve üretiminin azalmasına neden olur.

Sigara içmek, onarım mekanizmalarına zarar veren ve kolajen ile elastin sentezini azaltan serbest radikallerin oluşmasına neden olarak cildin erken yaşlanmasına yol açar.

Düzenli alkol tüketimi cildin antioksidan savunma sistemini azaltır, cildi kurutur (bu da kırışıklıkların oluşmasına neden olur), yüzdeki kılcal damarların genişlemesine neden olur, bu da cildin kızarmasına yol açar.

Uyku, bağışıklık sisteminin onarılmasında hayati bir rol oynar ve bağışıklık tepkisindeki değişiklikler kolajen üretimini etkileyebilir; aslında, uzun süreli uyku eksikliği cilt bariyerinin işlevini bozar.

Şeker, iki kolajen lifini çapraz bağlayarak cildin yaşlanmasına neden olur ve bu da ikisinin de kolayca onarılamaz hale gelmesine yol açar.

Glikasyon, bir karbonhidratın protein, lipit veya DNA gibi başka bir biyomoleküle eklenmesidir. Glikasyon ve ileri glikasyon son ürünleri (AGE’ler) ilk olarak diyabet bağlamında tanımlanmıştır.

Ancak çalışmalar, insan dokusunda AGE’lerin birikmesinin, mekanik strese karşı direncin azalması, daha yavaş yara iyileşmesi ve bozulmuş dermal damarlanma gibi cilt yaşlanmasıyla da bağlantılı olduğunu göstermektedir.

Paylaşın

Daha Sağlıklı Saçlar İçin 10 İpucu

Sağlam bir saç bakım rutini, görünümünüzde ve hislerinizde önemli bir fark oluşturabilir. Amacınız ister sade görünmek ister profesyonel bir imaj oluşturmak olsun, uygun saç bakımına olan ihtiyacınız yadsınamaz.

Haber Merkezi / Peki, vücudunuzun ışıltısıyla uyumlu, gür ve sağlıklı saçlara nasıl kavuşabilirsiniz? İşte saç rutininizi dönüştürmenize yardımcı olacak 10 ipucu:

Doğru şampuan ve saç kremini seçin: Temel saç bakımı ipuçlarından biri doğru şampuan ve saç kremini seçmektir. Saç tipinize uygun ürünler kullanın; yağlı, kuru veya herhangi bir kombinasyon. Daha sağlıklı saçlar için paraben ve sülfat içermeyen seçenekleri tercih edin.

Saçınızı düzenli olarak yıkayın: Saçınızı düzenli yıkamak, kir ve yağdan arınmasına yardımcı olur. Ancak aşırı yıkama, saçınız için hayati öneme sahip yağların yok olmasına neden olabilir. Saçınızı haftada iki ila üç kez yıkamaya çalışın.

Ilık su kullanın: Sıcak su hoş olsa da saçınıza zarar verebilir. Saçınızı kurutur ve kırılgan hale getirir, doğal yağları yok eder. Bunun yerine saçınızı ılık suyla yıkamaya çalışın.

Isıyla şekillendirme aletlerinden kaçının: Saç kurutma makineleri, düzleştiriciler ve maşaların aşırı kullanımı, saçınıza ciddi şekilde zarar verebilir. Bunları kullanmanız gerekiyorsa, önce ısı koruyucu sprey sıkarak hasarı en aza indirin. Saçınızı sağlıklı tutmak için, mümkün olduğunca kendi kendine kurumasına izin verin.

Düzenli saç kesimi: Saçınızın düzgün ve sağlıklı görünmesi için düzenli saç kesimi yaptırmak önemlidir. Sık sık saç kesimi yaptırmak, kırık uçlardan kurtulmanıza ve daha fazla hasarı önlemenize yardımcı olur.

Dengeli beslenin: Beslenmeniz saçınızın durumu üzerinde doğrudan etkilidir. Vitamin ve mineraller açısından zengin dengeli bir beslenme saç büyümesini ve gücünü destekler.

Su içmeye devam edin: Sağlıklı saçlara sahip olmak nemlendirmeyi gerektirir. Yeterli su almak saç derinizi sağlıklı tutar ve saçlarınızın güçlü ve parlak görünmesini sağlar. Saçınızın sağlığına içeriden dışarıya yardımcı olmak için her gün yeterli su içmeyi hedefleyin.

Saç derinize masaj yapın: Saç derinize düzenli olarak masaj yapmak saçlarınızın çok daha sağlıklı olmasına yardımcı olur. Saç derinize masaj yapmak saç köklerine kan akışını teşvik eder, saç büyümesini ve köklerin güçlenmesini destekler.

Haftada birkaç kez, beş ila on dakika boyunca parmak uçlarınızla dairesel hareketlerle saç derinize yumuşak bir şekilde masaj yapın. Masaj sırasında, nane veya biberiye gibi uçucu yağlar kullanabilirsiniz.

Saç yağı veya serumu kullanın: Özellikle saçlarınız kuru veya kıvırcıksa, saç bakım rutininize saç yağı veya serumu eklemek büyük bir etki yaratabilir.

Saç spa tedavisini düşünün: Saç spası bakımı saçınızın en doğal şekilde görünmesini sağlayacaktır. Saçınızın durumunu korumak için her ay kendinize bir saç spası yaptırın.

Paylaşın

Diyabet İle Beslenme: Sağlıklı Bir Beslenme İçin 7 Kural

Diyabetin (tip 1 veya tip 2) yönetiminde sağlıklı beslenme çok önemlidir. Bunun nedeni, ister parlak, kırmızı bir elma, ister bir çatal dolusu makarna veya peynir olsun, yediğiniz her lokmanın kan dolaşımınıza farklı seviyelerde şeker salmasıdır.

Haber Merkezi / Vücudunuza giren şeker miktarını azaltmak, diyabet semptomlarını yönetmenize, muhtemelen hipoglisemi ve hiperglisemiyi önlemenize ve böbrekleriniz, kalbiniz, gözleriniz, ayaklarınız ve daha fazlasında diyabetin ciddi komplikasyonlarından korumanıza yardımcı olabilir.

Diyabeti yönetmek için sağlıklı beslenmede aklınızda bulundurmanız gerekenler:

Gerekirse kilo verin: Uzmanlar, fazla kiloları vermenin insülin duyarlılığınızı artırabileceğini ve diyabetle ilgili komplikasyon riskinizi azaltabileceğini ifade ediyor. Bu, sizin için sağlıklı olan yemekleri seçmenin yanı sıra porsiyon boyutlarını da izlemeniz gerektiği anlamına geliyor.

Karbonhidratlara dikkat edin: Karbonhidratlar sağlıklı bir beslenmenin kritik bir parçasıdır (ve onları yemeyi bırakmanız gerekmez) ancak belirli bir öğünde veya atıştırmalıkta ne kadar tükettiğinizi izlemek istersiniz. Bu, her kişi için yaşa, kiloya, aktivite seviyesine ve hangi ilaçları aldıklarına bağlı olarak değişmektedir.

Öğün atlamayın: Öğün atlamak, kalorileri azaltmanın ve kilo vermenin basit bir yolu gibi görünüyor, ancak diyabetle başa çıkmak için akıllıca bir strateji değil.

Tabağınızı dengeleyin: Doymuş yağ, kalori ve karbonhidratları yönetmek, tabağın içeriğini dinsel bir şekilde incelemek anlamına gelmez. Tabağın yarısı meyve ve sebzeler, dörtte biri tam tahıllar ve kalan dörtte biri balık gibi yağsız proteinler gibi.

Daha fazla lif tüketin: Lifin tok hissetmenize, kan şekeri yönetimine ve kilo vermeye yardımcı olmak gibi birçok faydası vardır. Lifi tam tahıllar, fasulye, sebzeler ve meyveler gibi yiyeceklerde bulabilirsiniz.

Belirli yiyecekleri azaltın: Bunlara soda, şekerli meyve suları, yüksek tuzlu yiyecekler ve kızarmış yiyecekler dahildir.

Kendinize ölçülü davranın: Evet, diyabet hastaları kesinlikle tatlı yiyebilirler, ancak bunu planlamalılar. Örneğin, yemekten sonra kek olacağını biliyorsanız, akşam yemeğinde yediğiniz karbonhidratları (pirinç veya ekmeği) azaltın.

Paylaşın