Kortizol Nedir Ve Vücudu Nasıl Etkiler?

Kortizol, böbrek üstü bezlerinde üretilen bir steroid hormondur ve stres hormonu olarak bilinir. Vücudun stres, metabolizma ve bağışıklık sistemiyle başa çıkmasında önemli bir rol oynar.

Haber Merkezi / Vücut strese tepki olarak kortizol salgılar ve bu da kan basıncını, kan şekerini ve enerji kullanımını düzenlemeye yardımcı olur.

Ancak stres çok uzun sürerse, kortizol seviyesi yüksek kalabilir ve bu da ruh sağlığı sorunlarına, kilo alımına ve uyku sorunlarına yol açabilir.

İşte kortizolün ne olduğu ve vücudu nasıl etkilediği hakkında temel bilgiler:

Kortizol Nedir?

Kortizol, böbrek üstü bezlerinin korteks bölgesinde üretilir ve glukokortikoidler sınıfına aittir.
Vücudun “savaş ya da kaç” tepkisini düzenler ve stresli durumlarda salgılanır.
Gün içinde seviyeleri değişir; sabahları en yüksek, gece en düşük seviyededir (sirkadiyen ritim).

Kortizolün İşlevleri:

Stres Tepkisi: Kortizol, stresli durumlarda enerji sağlamak için kan şekerini artırır ve vücudun hızlı tepki vermesine yardımcı olur.

Metabolizma Düzenlemesi: Karbonhidrat, yağ ve protein metabolizmasını kontrol eder. Kan şekeri seviyelerini yükseltir ve enerji üretimini destekler.

Bağışıklık Sistemi: İltihaplanmayı azaltır ve bağışıklık sistemini düzenler. Ancak uzun süre yüksek kortizol, bağışıklığı baskılayabilir.

Kan Basıncı ve Kalp Fonksiyonu: Kan basıncını düzenler ve kalp-damar sistemini destekler.

Uyanıklık ve Enerji: Günlük ritmi düzenleyerek sabahları uyanıklık sağlar.

Kortizolün Vücuda Etkileri

Normal Seviyelerde: Vücudun dengeli çalışmasını sağlar, enerji verir ve stresle başa çıkmayı kolaylaştırır.

Yüksek Seviyelerde (Kronik Stres):

Fiziksel Etkiler: Kilo artışı (özellikle karın bölgesinde), yüksek kan şekeri, kas zayıflığı, kemik erimesi, yüksek tansiyon.
Zihinsel Etkiler: Anksiyete, depresyon, hafıza sorunları, uyku bozuklukları.
Bağışıklık Sistemi: Enfeksiyonlara karşı direnci azaltabilir.
Cushing Sendromu: Aşırı kortizol üretimi bu hastalığa yol açabilir.

Düşük Seviyelerde: Yorgunluk, halsizlik, düşük kan şekeri, kilo kaybı.

Kortizol Seviyesini Etkileyen Faktörler

Kronik stres, uyku eksikliği, kötü beslenme, aşırı kafein veya bazı ilaçlar kortizolü artırabilir.
Düzenli egzersiz, meditasyon, yeterli uyku ve dengeli beslenme kortizolü dengeleyebilir.

Paylaşın

Hangi Ürünler Sivilcelerin Artmasına Neden Olur?

Başta gençler olmak üzere bir çok bireyi etkileyen sivilceler, aşırı sebum (yağ) üretimi, bakteriler, hormonal dalgalanmalar, tıkalı gözenekler ve iltihaplanma gibi çeşitli faktörlerden etkilenmektedir.

Haber Merkezi / Ancak, yeni araştırmalar beslenmenin cilt sağlığında önemli bir rol oynadığını vurgulamaktadır.

Daha temiz bir cilde sahip olmayı hedefliyorsanız, sorunu içten dışa ele almayı düşünün. İşte kaçınmanız gereken besinler:

Kahve ve kafeinli içecekler: Aşırı kahve tüketimi, stresten sorumlu hormon olan kortizol üretimini artırabilir. Bu da yağ bezlerini harekete geçirerek sivilcelere neden olabilir.

Yağlı süt ürünleri: Peynir, dondurma ve krema yağlı cildi tetikleyebilir ve sivilce oluşumunu kötüleştirebilir.

Şekerli ve unlu besinler: Şeker, çikolata, kek ve tatlılar kandaki insülin seviyesini artırabilir, bu da cildi olumsuz etkiler ve akneye neden olabilir.

Fast food ve hazır yemekler: Hamburger, patates kızartması ve sosisli sandviçler düşük kaliteli yağlar, mayonez ve ketçap içerir; bunların hepsi sivilceleri kötüleştirebilir.

Paylaşın

Tek Bir Antrenmanla Kansere Karşı Mücadele Edebilirsiniz

Yeni yayınlanan bir araştırma, meme kanseri atlatanlardan egzersizden hemen sonra alınan kan örneklerinin, egzersizin kanser hücresi büyümesini yüzde 30’a kadar azaltabildiğini ortaya koydu.

Haber Merkezi / Bu etkinin, egzersiz sırasında doğal olarak salgılanan ve kanser karşıtı özelliklere sahip olduğu görülen miyokin adı verilen kas salgılı proteinlerin neden olduğu tespit edildi.

Edith Cowan Üniversitesi’nden (ECU) Francesco Bettariga liderliğindeki ekip, araştırmada I ve III. evre meme kanseri için birincil tedavisini tamamlamış 32 kadının verilerini inceledi.

Katılımcılar, direnç antrenmanı (RT) veya yüksek yoğunluklu aralıklı antrenman (HIIT) seansları için rastgele seçildi. Kan örnekleri egzersizden önce, hemen sonra ve 30 dakika sonra alındı. Bu örnekler daha sonra üçlü negatif meme kanseri hücrelerini tedavi etmek için kullanıldı.

Bettariga, “Araştırmanın sonuçları, her iki egzersiz türünün de meme kanseri hastalarında bu kanser karşıtı miyokinleri üretmede gerçekten işe yaradığını gösteriyor” dedi.

Miyokinler, kas kasılmalarına yanıt olarak kaslar tarafından salgılanan hormon benzeri moleküllerdir. Bilim insanları metabolizmayı ve iltihabı düzenlemeye yardımcı olduklarını biliyorlardı, ancak bu araştırma tümör biyolojisi üzerindeki doğrudan etkilerini vurguluyor.

Bilim insanları, egzersizden birkaç dakika sonra incelenen dört temel miyokinden üçünde önemli artışlar gözlemlediler ve bunu kanser hücresi çoğalmasında azalmalar izledi.

Bettariga, egzersizin, kanser tedavisinde terapötik bir müdahale olarak ortaya çıktığını vurgulayarak, “Egzersizin, kanser tedavisi sırasında veya sonrasında güvenli ve etkili olduğunu gösteren çok sayıda kanıt bulunmaktadır” dedi.

Breast Cancer dergisinde yayınlanan araştırma, egzersizin meme kanseri hastalarında inflamasyonu ve uzun vadeli sonuçları nasıl etkilediğine dair daha kapsamlı bir araştırmanın parçasıdır.

Kalıcı inflamasyonun, bağışıklık savunmalarını baskılayarak ve hücre sağkalımını ve yayılmasını destekleyerek tümör ilerlemesine ve tekrarlamasına katkıda bulunduğu bilinmektedir.

Paylaşın

“Kaygı Bozukluğu”nun 10 Gizli Belirtisi

Kaygı bozukluğunun belirtilerini fark etmek her zaman kolay değildir ve kişiden kişiye büyük ölçüde değişir. Bazıları panik atak geçirirken, bazıları da fobiler geliştirir.

Haber Merkezi / Kaygı bozukluğu, genellikle belirgin belirtilerle kendini gösterse de, bazen daha az fark edilen, gizli belirtilerle de ortaya çıkabilir.

İşte, kaygı bozukluğunun daha az bilinen, ancak dikkat edilmesi gereken belirtileri:

Sürekli endişe ve aşırı düşünme: Zihnin sürekli “ya olursa” senaryolarıyla dolu olması, küçük sorunları büyütme eğilimi veya olayları kontrol edememe korkusu.

Fiziksel belirtiler:

Nedensiz yorgunluk veya enerji eksikliği.
Kas gerginliği, özellikle boyun, omuz veya çene bölgesinde.
Mide problemleri (örneğin, hazımsızlık, karın ağrısı).
Baş ağrısı veya migren.
Ellerde titreme veya terleme.

Uyku problemleri: Uykuya dalmakta zorluk, sık uyanma veya huzursuz uyku. Kaygı, zihni gece boyunca aktif tutabilir.

Karar vermede zorluk: Basit kararlar bile (örneğin, ne yiyeceğine karar verme) zorlayıcı hale gelebilir, çünkü birey yanlış yapma korkusu taşır.

Mükemmeliyetçilik: Hata yapmaktan aşırı korku, her şeyi kontrol etme ihtiyacı veya sürekli onay arayışı.

Duygusal dalgalanmalar:

Ani sinirlilik veya tahammülsüzlük.
Aşırı duygusal tepkiler (örneğin, küçük bir eleştiriye aşırı üzülme).
Sürekli bir huzursuzluk hissi.

Sosyal kaçınma: Sosyal etkinliklere katılmaktan kaçınma, başkalarının ne düşündüğü hakkında aşırı endişelenme veya sosyal ortamlarda rahatsızlık hissi.

Konsantrasyon sorunları: Zihnin dağınık olması, odaklanamama veya sık sık dalgınlık hali.

Aşırı kontrol ihtiyacı: Planların sürekli değişmesinden rahatsızlık duyma, belirsizliğe tahammül edememe.

Kendini eleştirme: Kendi kendine olumsuz konuşma, yetersizlik hissi veya sürekli kendini suçlama.

Ne Yapılabilir?

Farkındalık ve tanı: Bu belirtileri fark etmek, kaygı bozukluğunu anlamanın ilk adımıdır. Eğer bu belirtiler günlük yaşamı etkiliyorsa, bir uzmana (psikolog veya psikiyatrist) başvurmak önemlidir.

Nefes ve rahatlama teknikleri: Derin nefes egzersizleri veya meditasyon kaygıyı hafifletebilir.

Destek sistemi: Güvenilir bir arkadaş veya aile üyesiyle konuşmak, duyguları paylaşmak yardımcı olabilir.

Paylaşın

Her İki Dizde Ağrının Nedeni Ne Olabilir?

Diz eklemleri, insan vücudundaki en büyük ve en fazla yük taşıyan eklemler arasındadır. Her iki dizde de sürekli ağrı genellikle kemiklerde, eklemlerde, kaslarda ve damar sistemindeki değişikliklerle ilişkilidir.

Haber Merkezi / Bu durum kadınlarda, yaşlı bireylerde ve ağır fiziksel işlerde çalışanlarda daha yaygındır. Her iki dizde ağrıya aşağıdaki durumlar neden olabilir:

Eklemdeki metabolik süreçlerin bozulması: Artroz veya artrit gibi eklem hastalıklarına, kemik uçlarını kaplayan dokuların bozulması eşlik eder. Bu gibi durumlarda, hareket sırasında dizde basınç, çıtırtı, ağrı ve ağırlık hissi oluşabilir.

Kalsiyum ve tuz birikimi: Kemik yapısında yer alan mineral maddelerin eşit olmayan dağılımı, eklemlerde tuz birikmesine neden olur. Bu durum kemik hareketini kısıtlar ve ağrıya neden olur.

Zararlı ortamlara uzun süre maruz kalma: Soğuk ve nemli yerlerde çalışmak diz eklemlerine baskı uygular. Özellikle zeminde, beton yüzeylerde veya rüzgarlı havalarda çalışanlar arasında yaralanmalar sıklıkla görülür.

Mekanik yaralanmalar: Ağır kaldırma, yanlış hareket veya travma diz yaralanmalarına neden olabilir. Bunlardan bazıları anında ağrıya neden olurken, bazıları zamanla ağrımaya başlar.

Ağrıyla birlikte hangi belirtiler ortaya çıkar?

Oturma ve ayağa kalkmada zorluk;
Uzun mesafe yürüyememe veya aksayarak yürüme;
Yürürken ağırlık hissi, sinir çekilmesi hissi;
Bağdaş kurarak oturulduğunda kaslarda uyuşma ve gerginlik;
Bacaklarda şişlik ve damarların belirginleşmesi;
Soğuğa karşı hassasiyet, hatta yazın sıcak giyinme isteği.

Bazı hastalarda varisli damar genişlemesi de görülebilir. Bu gibi durumlarda, şişlik ve kan dolaşımı sorunlarını daha da kötüleştirebileceğinden ısı tedavisi önerilmez.

Diz ağrısından kurtulmak için ne yapılmalı?

Öncelikle hastanın profesyonel bir tıbbi muayene ve testlerden geçmesi gerekir. Teşhis için röntgen, biyokimyasal kan testleri ve bazı durumlarda BT taramaları kullanılabilir.

Ciddi bir değişiklik saptanmadığı halde ağrı devam ediyorsa fizyoterapi yöntemleri etkili olabilir. Radon ve kükürt banyoları, sıcak kumla tedavi ve sanatoryum-tatil köyü ortamında yapılan terapiler dizlerdeki kan dolaşımını iyileştirerek ağrıyı azaltır.

Önlenebilir mi?

Diz ağrısının önlenmesine erken yaşlardan itibaren başlanmalıdır. Düzenli fiziksel aktivite, koşu, hafif egzersizler, yüzme ve doğru duruşu korumak dizlere binen yükü azaltır.

Ayrıca, doğru beslenme ve kalsiyum ve D vitamini açısından zengin besinler tüketmek de kemiklerin güçlenmesine yardımcı olur.

Paylaşın

Hipotiroidizm Neden Metabolik Bir Bozukluktur?

Metabolizma kelimesini duyduğumuzda genellikle vücudun kalorileri ne kadar hızlı yaktığını düşünürüz. Ancak metabolizma bundan çok daha fazlasıdır. Yiyeceklerin enerjiye dönüştürülmesi ve hücrelerin onarılması gibi bizi hayatta tutan tüm kimyasal süreçleri kapsar.

Haber Merkezi / Peki bu süreçler yavaşladığında ne olur? Olası nedenlerden biri de, yavaş metabolizma, kilo alımı ve sürekli üşüme hissiyle ilişkilendiren hipotiroidizmdir.

Hipotiroidizm, boyunda bulunan ve kelebeğe benzeyen tiroid bezinin yeterli tiroid hormonu üretmemesiyle ortaya çıkar. Bu hormonlar, özellikle tiroksin (T4) ve triiyodotironin (T3), çok önemlidir. Kalbimizin ne kadar hızlı attığını, vücudumuzun ne kadar sıcak kaldığını ve enerji için ne kadar hızlı kalori yaktığımızı kontrol ederler.

Tiroid hormonu seviyeleri düştüğünde vücut yavaşlar. Sanki biri vücudunuzun tüm sistemlerine “yavaş çekim” düğmesine basmış gibi. Bu durum kalp atış hızınızı, sindiriminizi ve enerji seviyenizi etkileyebilir.

Hipotiroidizmi metabolik bir bozukluk olarak düşünebilir miyiz? Evet, düşünebiliriz. Metabolik bozukluklar, vücudun enerjiyi işleme biçimiyle ilgili sorunları içerir. Hipotiroidizm bu enerji işleme sürecini yavaşlattığı için bu kategoriye girer.

Hipotiroidizm belirtileri bu yavaşlamayı yansıtır. Kilo alımı yaygındır; sadece fazla yağdan değil, aynı zamanda vücudun kalorileri verimli bir şekilde yakmamasından da kaynaklanır. Diğer belirtiler arasında yorgunluk, kabızlık, kuru cilt ve üşüme hissi bulunur; bunların hepsi vücut sistemlerinin daha yavaş çalıştığının işaretleridir.

Hipotiroidizmin çeşitli nedenleri vardır. En yaygın olanı, bağışıklık sisteminin yanlışlıkla tiroid bezine saldırdığı Hashimoto tiroiditi adı verilen bir otoimmün hastalıktır. Diğer nedenler arasında bazı ilaçlar ve radyasyon tedavileri yer alır. Bu nedenler, bağışıklık sistemi, hormonlar ve metabolizmanın nasıl bağlantılı olduğunu gösterir.

Doktorlar genellikle hipotiroidizmi kan testiyle teşhis eder. TSH (tiroid uyarıcı hormon) ve T4 seviyelerini kontrol ederler. TSH yüksek ve T4 düşükse, vücut tiroid bezini daha fazla çalıştırmaya çalışsa da, bu tiroid bezinin yeterli hormon üretmediği anlamına gelir.

Tedavi, vücudun üretemediği hormonları yerine koymak için sentetik tiroid hormonları almayı içerir. Bu, metabolizmanın normale dönmesine yardımcı olur ve semptomları hafifletir.

Paylaşın

Majör Depresif Bozukluğu Ne Tetikliyor?

Majör depresif bozukluk, kısaca depresyon olarak da bilinir, bireylerin hissetme, düşünme ve davranma biçimlerini derinden etkileyen ciddi bir zihin sağlığı sorunudur.

Haber Merkezi / Majör depresif bozukluk, duygusal ve fiziksel sorunlara neden olabilir ve günlük yaşamı zorlaştırabilir. Peki bu durumu aslında ne tetikliyor?

Depresyonun en yaygın tetikleyicilerinden biri strestir. İş yerindeki sorunlar, maddi sıkıntılar veya ilişki sorunları gibi uzun süreli stres, beynin çalışma şeklini değiştirebilir. 

Bireyler sürekli stresle karşı karşıya kaldıklarında, vücutları kortizol adı verilen bir hormonun daha yüksek seviyelerini üretir. Zamanla, aşırı kortizol, özellikle hipokampüs adı verilen beyin bölgesi olmak üzere, zihin haliyle bağlantılı beyin bölgelerini etkileyebilir.

Yapılan araştırmalar depresyon yaşayan kişilerin hipokampüslerinin genellikle daha küçük olduğunu gösteriyor ve araştırmacılar bunun stresin ve yüksek kortizol seviyelerinin zararlı etkilerinden kaynaklanabileceğini düşünüyor.

Bir diğer önemli tetikleyici de genetiktir. Ailede depresyon geçirmiş biri varsa, risk daha yüksek olabilir. Bilim insanları, bazı genlerin beynin zihin hali ve stresi işleme biçimini etkileyerek depresyon riskini artırabileceğini buldular.

Ancak bu genlere sahip olmak, bireyin kesinlikle depresyona gireceği anlamına gelmiyor; sadece riskin daha yüksek olduğu anlamına geliyor.

Beyin kimyasındaki değişiklikler de büyük rol oynar. Beyin, zihin halini düzenlemeye yardımcı olmak için serotonin, dopamin ve norepinefrin gibi nörotransmitter adı verilen kimyasallara güvenir. Bu kimyasalların dengesi bozulduğunda, depresyon belirtileri ortaya çıkabilir. Birçok antidepresan ilaç, bu beyin kimyasallarının dengesini yeniden sağlamaya yardımcı olarak etki eder.

Depresyon, hayattaki önemli olaylardan da kaynaklanabilir. Sevilen birini kaybetmek, boşanmak veya işini kaybetmek duygusal olarak bunaltıcı olabilir.

Bu tür olaylardan sonra üzüntü hissetmek normal olsa da, bazı bireyler için üzüntü geçmez ve depresyona dönüşür. Evlenmek veya çocuk sahibi olmak gibi olumlu yaşam değişiklikleri bile, hassas bireylerde depresyonu tetikleyebilecek strese yol açabilir.

Sağlık sorunları da bir diğer faktördür. Diyabet, kanser veya kalp hastalığı gibi kronik hastalıklar depresyon riskini artırabilir. Bu durum, hem fiziksel rahatsızlıktan hem de ciddi bir rahatsızlığı yönetmenin duygusal yükünden kaynaklanabilir. Bu hastalıkları tedavi etmek için kullanılan bazı ilaçlar da zihin halini etkileyebilir.

Sosyal izolasyon da önemli bir tetikleyicidir. Kendini yalnız hisseden veya güçlü bir sosyal desteğe sahip olmayan bireylerin depresyona girme olasılığı daha yüksektir.

Son olarak, çocukluk çağı travması zihin sağlığı üzerinde uzun süreli etkilere sahip olabilir. Çocukken istismara, ihmale veya istikrarsız ev ortamına maruz kalan bireyler, hayatlarının ilerleyen dönemlerinde depresyona yakalanma riski daha yüksektir.

Araştırmalar, erken yaşta yaşanan travmanın beynin gelişimini değiştirebileceğini ve yetişkinlikte stresle başa çıkmayı zorlaştırabileceğini gösteriyor.

Özetle majör depresif bozukluk genetik, biyolojik, çevresel ve psikolojik faktörlerin bir karışımıyla tetiklenebilir.

Herkesin depresyon deneyimi farklıdır ve bir bireyde depresyonu tetikleyen şey, bir başkasında aynı şekilde etkili olmayabilir. Bu tetikleyicileri anlamak, daha iyi tedavi ve önleme yolunda önemli bir adımdır.

Paylaşın

Asit Reflüsü Ve GERD: Aynı Şey Mi?

Asit reflü ve gastroözofageal reflü hastalığı (GERD) yakından ilişkilidir, ancak terimler aynı anlama gelmez. Asit reflü, mide asidinin boğazı mideye bağlayan özofagus adı verilen tüpe geri kaçmasıdır.

Haber Merkezi / Asit reflü atağı sırasında, göğüste yanma hissi hissedilebilir; bu, genellikle mide ekşimesi olarak adlandırılır. Bu, ağır bir yemek yedikten veya kahve ya da alkol tükettikten sonra ortaya çıkabilir.

Bazen asit reflü, daha şiddetli bir reflü türü olan GERD’e dönüşür. GERD’in en yaygın belirtisi, haftada iki veya daha fazla yaşanan mide ekşimesidir. Diğer belirtiler arasında yiyecek veya ekşi sıvıların geri gelmesi, yutma güçlüğü, öksürük, hırıltılı solunum ve özellikle geceleri yatarken görülen göğüs ağrısı yer alabilir.

Eğer ara sıra asit reflüsü yaşıyorsanız, şu yaşam tarzı değişikliklerini deneyin:

Fazla kilolarınızdan kurtulun,
Daha küçük öğünler yiyin,
Yatmadan 2-3 saat önce yemek yemeyin,
Yatağınızın baş kısmını yükseltin,
Kızarmış veya yağlı yiyecekler, çikolata ve nane gibi mide ekşimesine neden olabilecek yiyecekleri tüketmeyin,
Karnınızın çevresini sıkan giysiler giymeyin,
Alkol ve tütün ürünleri tüketmeyin.

GERD’inizin olduğundan şüpheleniyorsanız, semptomlarınız kötüleşiyorsa veya mide bulantısı, kusma ya da yutma güçlüğü çekiyorsanız, doktorunuzla görüşün.

Paylaşın

Sivilce İzleri: En İyi Tedavi Yöntemi Hangisidir?

Sivilceler iyileştikten sonra geride kalan kırmızımsı veya kahverengi izler herhangi bir tedaviye gerek kalmadan kaybolabilir. Ancak sivilceleri sıkmak veya koparmak, iz kalma riskini de artırabilir.

Haber Merkezi / Sivilce izlerini iyileştirmek için çeşitli yöntemler uygulanabilir, ancak tek bir tedavi yöntemi herkes için en iyisi olmayabilir.

Aşağıdaki yaklaşımlardan biri veya birkaçı, sivilce izine, cilt tipine ve sivilce izinin şiddetine bağlı olarak cildin görünümünü iyileştirebilir.

Evde cilt bakımı: Güneş kremi kullanmak, sivilce izi olmayan cilt ile sivilce izi arasındaki kontrastı azaltmaya yardımcı olabilir. Azelaik asit veya hidroksi asit içeren bazı tıbbi kremler de faydalı olabilir.

Yumuşak doku dolguları: Kolajen, yağ veya diğer maddelerin deri altına enjekte edilmesi, sivilcelerin bıraktığı çukur izlerin üzerindeki cildi dolgunlaştırabilir. Bu yöntemin cilt renginde değişiklik riski çok düşüktür.

Steroid enjeksiyonu: Bazı kabarık sivilce izlerine steroid enjekte etmek cildin görünümünü iyileştirebilir.

Lazerle cilt yenileme: Genellikle daha önce dermabrazyon ile tedavi edilmiş sivilce izlerinde kullanılıyor. Bu tekniğin, koyu tenli veya keloid geçmişi olan kişilerde yan etki riski daha yüksektir.

Diğer enerji bazlı işlemler: Darbeli ışık kaynakları ve radyofrekans cihazları, cildin dış tabakasına zarar vermeden sivilce izlerinin daha az fark edilir olmasına yardımcı olur. 

Dermabrazyon: Bu işlem genellikle daha ciddi sivilce izleri için kullanılır. Doktor, cildin üst tabakasını hızla dönen bir fırça veya başka bir cihazla temizler. Yüzeysel sivilce izleri tamamen giderilebilir ve daha derin sivilce izleri daha az belirgin görünebilir.

Kimyasal peeling: Doktor, cildin üst tabakasını soymak ve daha derin izlerin görünümünü en aza indirmek için yara dokusuna kimyasal bir solüsyon uygular. Olası yan etkiler arasında, özellikle koyu ciltlerde kullanılan derin peelinglerde cilt renginde değişiklikler yer alır.

Cilt iğnelemesi: Doktor, alttaki dokuda kolajen oluşumunu teşvik etmek için iğneli bir cihazı cildin üzerinde gezdirir. Sivilce izleri için güvenli, basit ve etkili bir tekniktir.

Ameliyat: Doktor, punch eksizyonu adı verilen küçük bir işlemle sivilce izlerini tek tek keser ve yarayı dikiş veya deri grefti ile onarır. Subsizyon adı verilen bir teknikle, doktor sivilce izinin altındaki lifleri gevşetmek için deri altına iğneler yerleştirir.

OnabotulinumtoxinA (Botoks): Bazen sivilce izlerinin etrafındaki ciltte kırışıklıklar meydana gelir. Botoks enjeksiyonu, çevredeki cildi rahatlatarak akne izinin görünümünü iyileştirebilir.

Paylaşın

Saç Derisi Egzaması Nedir? Nedenleri, Belirtileri Ve Tedavisi

Saç derisi egzaması, tıbbi adıyla seboreik dermatit, esas olarak kafa derisini etkileyen, yüzde ve vücudun diğer yağlı bölgelerinde de görülen kronik bir cilt hastalığıdır.

Haber Merkezi / Saç derisi egzaması, genellikle kaşıntı, kızarıklık ve pullanma ile karakterizedir.

Nedenleri: Seboreik dermatitin kesin nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte, birden fazla faktörün bir araya gelmesiyle ortaya çıktığı düşünülür:

Malassezia mantarı: Saçlı deride doğal olarak bulunan bu mantar, bazı insanlarda aşırı çoğalarak ciltte tahrişe yol açabilir.
Yağ üretimi: Saçlı deri ve diğer yağlı bölgelerdeki sebum (cilt yağı) artışı, egzamayı tetikleyebilir.
Genetik yatkınlık: Ailede seboreik dermatit öyküsü olanlarda risk daha yüksektir.
Bağışıklık sistemi: Zayıf veya aşırı aktif bağışıklık tepkileri, hastalığın ortaya çıkmasında rol oynayabilir.
Çevresel faktörler: Soğuk ve kuru hava, cildi kurutarak egzamayı kötüleştirebilir.
Hormonal değişiklikler: Hormon dalgalanmaları (örneğin ergenlik, hamilelik) hastalığı tetikleyebilir.
Diğer faktörler: Parkinson hastalığı, HIV/AIDS gibi bağışıklık sistemini etkileyen durumlar, bazı ilaçlar (ör. lityum) ve yetersiz cilt bakımı riski artırabilir.

Belirtileri: Saçlı deri egzamasının belirtileri şunlardır:

Pullanma ve kepek: Saçlı deride beyaz veya sarımsı pullar (kepek) oluşur. Bunlar saçta veya kıyafetlerde görünebilir.
Kızarıklık: Etkilenen bölgelerde kırmızı, tahriş olmuş cilt.
Kaşıntı: Hafif ila şiddetli kaşıntı, bazen rahatsız edici boyutta olabilir.
Yağlı görünüm: Saçlı deride yağlı, nemli bir his veya pullar.
Ciltte kabuklanma: İleri durumlarda pullar kalınlaşarak kabuklu bir görünüm alabilir.
Yayılma: Saçlı deriden kulak arkası, alın, kaşlar veya burun kenarlarına yayılabilir.

Tedavisi: Seboreik dermatit tamamen iyileşmeyebilir, ancak belirtileri kontrol altına almak mümkündür. Tedavi, hastalığın şiddetine ve bireysel duruma göre değişir:

Evde uygulanabilecek tedaviler:

Kepek şampuanları: Aktif bileşenler içeren şampuanlar (ör. ketokonazol, selenyum sülfit, salisilik asit, kömür katranı) pullanma ve kaşıntıyı azaltır.
Nazik temizlik: Parfümsüz, alkolsüz ürünler kullanılmalı. Aşırı sıcak suyla yıkamaktan kaçınılmalı.
Nemlendirme: Saçlı deriyi nemli tutmak için hipoalerjenik nemlendiriciler kullanılmalı.
Stres yönetimi: Yoga, meditasyon veya egzersizle stresi azaltmak, belirtileri hafifletebilir.
Beslenme: Omega-3 yağ asitleri (balık, ceviz) ve probiyotik içeren gıdalar (yoğurt, kefir) bağışıklığı destekleyebilir.

 Tıbbi tedaviler:

Topikal kortikosteroidler: Hidrokortizon veya betametazon içeren kremler/losyonlar, kızarıklık ve kaşıntıyı azaltır. Uzun süreli kullanımda dikkatli olunmalı.
Antifungal kremler: Ketokonazol veya siklopiroks içeren kremler, Malassezia mantarını hedefler.
Kalsinörin inhibitörleri: Takrolimus veya pimekrolimus, kortikosteroid alternatifi olarak kullanılabilir.
Fototerapi: Nadir durumlarda, UVB ışın tedavisi uygulanabilir.
Oral ilaçlar: Şiddetli vakalarda antifungal haplar veya bağışıklık düzenleyici ilaçlar reçete edilebilir.

Paylaşın