Erdoğan, Giderek Artan Tepkileri Yatıştırma Arayışında

Avrupa Dış İlişkiler Konseyi (ECFR), Türkiye’de sığınmacı karşıtı siyasi iklimin oluşturduğu “riskler” konusunda Avrupalı siyasetçileri uyardı. ECFR’nin yayımladığı “Türkiye’nin açık kapısı kapanıyor” başlıklı yeni analizde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 1 milyon Suriyeli sığınmacıyı ülkelerine geri gönderme projesi ve bunun gerisinde yatan nedenler mercek altına alınırken, çarpıcı tespitlere yer verildi.

Düşünce kuruluşu ECFR’nin Ortadoğu ve Kuzey Afrika Program Koordinatörü Kelly Petillo tarafından kaleme alınan analizde, Erdoğan’ın projesinin uygulanmasının önünde hem hukuki hem siyasi engeller bulunduğu belirtildi.

Yazıda, Türkiye’de siyasi yelpazenin her kanadında, ekonomik krizin sorumluluğunu Suriyelilere yükleyen siyasetçiler bulunduğu, siyasetçilerin sığınmacı karşıtı söylemlerinin de nefret suçları ve şiddete yol açtığı aktarıldı.

Avrupalı siyasi karar alıcılara, “Türkiye’deki dinamikleri dikkate alma” ve “Erdoğan’ın geri gönderme planına proaktif tepki gösterme” çağrısı yapılan analizde, sığınmacıların geri gönderilmeye zorlanması halinde bunun hem Suriyelilerin ülkelerine güvenli, gönüllü ve onurlu geri dönüşlerini sağlama hedefine zarar vereceği, hem de Avrupa’ya yeni bir sığınmacı akınını tetikleyebileceği aktarıldı.

ECFR uzmanı Kelly Petillo, analizinde yer verdiği tespit, uyarı ve çağrılarla ilgili olarak DW Türkçe’den Değer Akal’ın sorularını yanıtladı.

Analizinizde, Türkiye iç siyasetinde tırmanan “Suriyeli sığınmacıları geri gönderme” tartışmalarını, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 1 milyon sığınmacıyı geri gönderme projesini, mercek altına alıyorsunuz. Bu projenin, yaklaşan seçimler öncesinde Erdoğan üzerinde artan baskının bir göstergesi olduğunu belirtiyorsunuz. Sizce son gelişmeler, AKP hükümetinin Suriye ve Suriyeli sığınmacılara yönelik tutumunda, “açık kapı” politikasında, değişikliğe gittiğinin bir göstergesi mi?

Ben Türkiye’nin Suriye politikasının genelinde bir değişikliğe gittiğini düşünmüyorum, bu hamlelerin daha çok içerideki baskıya bir yanıt vermenin bir gereği olarak görüldüğü kanaatindeyim. Erdoğan, bir yandan sığınmacıları geri göndererek Esad’a destek anlamına gelecek bir adım atmak istemiyor ama aynı zamanda, Türkiye’de önümüzdeki sene yapılacak seçimler öncesinde sığınmacılar konusunda giderek artan tepkileri yatıştırma arayışında. Erdoğan’ın, Türkiye’nin kuzey Suriye’de kontrolü altında bulundurduğu bölgelere Suriyelilerin dönmesi için destek sağlanacağı yönündeki duyurusu, işte bu iki akımı dengeleme arayışını yansıtıyor. Mevcut Türk hükümeti, Suriye politikasında kapsamlı değişime gitmemiş olsa da, 2023 seçimlerini göz önünde bulundurarak, güçlü bir mesaj vermek istedi. Ayrıca, 1 milyon Suriyeliyi kendi himayesi altındaki bölgelere göndermek aslında aynı zamanda Türkiye’nin Suriye’ye ilişkin diğer iki kilit hedefleriyle de örtüşüyor…

Nedir bu hedefler?

Türk hükümeti, Suriye’de güvenli bölge inşa etme politikasını aynı zamanda ‘sığınmacı derdine deva’ olarak sunmaya çalışıyor. 2016 yılında oluşturulan güvenli bölgeler, Türkiye’nin Suriye politikaları ile ilgili iki ana hedefine yanıt niteliği de taşıyor: Suriyeli Kürtlerle Türkiye arasında bir tampon bölge oluşturmak ve Suriyeli sığınmacıları bu bölgelere geri göndermek, ki Türkiye son beş yılda bunu belirli aralıklarla yaptı da.

Peki, 1 milyon Suriyelinin Türkiye’nin kontrolü altındaki bu bölgelere gönderilmesi planını hem hukuki hem siyasi bakımdan nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hukuka uygunluğu sorgulanması gerekiyor. Türkiye’nin, Suriyelilerin kitlesel geri dönüşlerini hayata geçirmesi, zorla geri gönderme kapsamına girer. Çünkü Suriye’deki mevcut koşullar, geri dönüşler için uygun değil.

“Zorla geri gönderme kapsamına girer” diyorsunuz… Size göre bu proje, uluslararası insan hakları hukukundaki “Geri göndermeme” ilkesinin ihlali, yani kimsenin işkence, insanlık dışı aşağılayıcı ceza ve muameleye maruz kalabilecekleri, telafi edilemeyecek zarar görebilecekleri ülkelere geri gönderilmemesini düzenleyen ilkenin ihlali anlamına mı gelir?

Suriye’nin kuzeyindeki ekonomik durum, ülkenin geri kalanından daha iyi olmasına rağmen koşullar geri dönüşlere uygun değil. İdlib Eyaleti’nde yaşayan 4 milyon kişinin dörtte üçü zaten yerinden edilmiş insanlardan oluşuyor. Bu ortama yeni bir sığınmacı dalgası, hem istikrarsızlığa, hem de insani sorunlara yol açar. Temel hizmetlerin eksikliği nedeniyle zaten bölge halkının büyük acılar çektiği İdlib’de ciddi güvenlik riski de var. Ayrıca Ukrayna savaşının bu bölgeye de Rusya kaynaklı olumsuz yansımaları olabilir, Rusya bu bölgeye insani yardım geçişlerini durdurabilir… Öte yandan bölgedeki başat güç, AB ve ABD tarafından halen terör örgütü olarak tanınan Heyet Tahrir el-Şam… Üstelik Suriye’nin farklı bölgelerinden Türkiye’ye sığınmış Suriyelileri, Suriye’nin kuzeyine göndermek, siyasi olarak da uygulanabilir değil.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın projesini neden siyasi olarak uygulanabilir bulmadığınızı açar mısınız?

Türkiye’deki Suriyelilerin bir bölümü kuzeyden değil. İzin verildiğinde, şartlar elverişli olduğunda, geldikleri bölgelere, ülkenin diğer bölgelerine dönmek isteyebilirler. Suriye’de uzun vadeli demografik değişikliklere de yol açabilecek bu proje kusurlu ve siyasi olarak da sürdürülebilir değil. Pek çok farklı lojistik sorun da var. Örneğin bu bölgelerde verilecek dokümanlar Suriye’nin başka bölgelerinde de geçerli olabilecek mi? Ayrıca Suriyeliler bu konutlar ve Türkiye tarafından sunulacak diğer hizmetler için nasıl ödeme yapacak? Bayramda Suriye’nin kuzeyine gidenler bile milisler tarafından kaçırılma riskiyle karşı karşıya kaldı. Bu nedenlerden ötürü Suriyelilerin bu bölgelerde nasıl yaşayabilecekleriyle ilgili çok önemli, ciddi tereddüt söz konusu.

Türk yetkililer, bölgede inşa edilen “briket evlerin”, Suriyelileri gönüllü geri dönüş konusunda ikna edebileceği görüşünde…

Suriyelilerin gerçek endişesi yeni bir ev değil, onlar için asıl önemli olan güvenlik ve iş bulmak, eğitime ve temel ihtiyaçlara erişim. Defolu, baştan kusurlu olan bu proje, Suriyelileri geri dönmeye teşvik etmeyecektir. Çünkü koşullar, güvenli ve onurlu bir yaşamı karşılamıyor.

Türk basınında, Erdoğan’ın Esad ile yeniden bir diyalog sürecini başlatmak istediği yönünde haberler yayımlandı. Hatta muhalefet de iktidara geldiğinde bu konuyu Esad ile çözebileceği iddiasında… Bu gerçekten de bir çözüm sağlayabilir mi?

Esad da Suriyelilerin ülkelerine dönmelerini istemiyor ki. Kitlesel geri dönüşlerle başa çıkamayacağı için bundan da bir sonuç çıkmayacaktır…

Peki, Suriyelilerin geri dönüşü için gerekli koşullar neler?

Suriyelilerin uluslararası tartışmalara katılmaları, geri dönmek için talep ettikleri koşulları açıkça dile getirmeleri kilit öneme sahip. Güvenlik, her şeyden önemli. Suriyeli erkeklerin büyük bir bölümü askere alınmaktan, hatta tutuklanmaktan korkuyor. Büyük bir bölümü mülklerine, topraklarına verilen zararın tazmin edilmesini ya da bir ödeme yapılmasını istiyor. Ayrıca gıda, elektrik, eğitim ve iş gibi temel hizmetlere erişim sorunu var… Suriye’deki ekonomik durum o kadar endişe verici ki, böyle bir dönemde kitlesel geri dönüş olabileceğini düşünebilmek bile saçma… Bazı olumlu gelişmeler olsa bile, herkes dönmek istemeyecektir, dolayısıyla sadece Suriye’de uygun koşulların yaratılmasına odaklanmamak gerek. Aynı zamanda, yeni bir ülkeye yerleşimlerini sağlamak, Türkiye, Lübnan, Ürdün ve Irak’ta yaşam koşullarının iyileştirilmesi gibi ilave çözüm yolları aranmalı.

Türkiye’de, Suriyelilerin kalıcı olmadıkları, ülkelerine dönecekleri düşüncesi hakim. Siyasi iletişim de bu şekilde yapılıyor. Oysa uzmanlar, uzun yıllardır bunun gerçekçi bir beklenti olmadığı, kamuoyuna bunun anlatılması ve uyum politikalarına odaklanılması gerektiği konusunda uyarılar yapıyorlar…

Türkiye’deki Suriyeli sığınmacılar geçici koruma kapsamında “misafir” olarak nitelendiriliyor, büyük çoğunluğa uzun dönemli oturma izni alabilecekleri süreçleri kullanma fırsatı tanınmıyor. Suriye’deki ihtilafın uzun süreli doğasına rağmen, yıllardır geçici statüde, hatta turist vizesi ile yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Onların geçici süreyle kalacakları konusunda ısrar eden mevcut politikaların risk ve sonuçlarını, Türkiye’de artan sığınmacı karşıtı iklimde açıkça görülebiliyor. Ve bu pek çok vesileyle trajedilere yol açabiliyor, bu aynı zamanda sığınmacılar için de belirsizliği artırıyor…

Türkiye ekonomisindeki kötü gidişat aynı zamanda sığınmacı karşıtlığını da artırıyor. Siz de analizinizde, siyasetçilerin sığınmacı karşıtı söylemlerinin, nefret suçları ve şiddete yol açmakta olduğuna dikkat çekiyorsunuz…

Suriyelilere ev sahipliği yapan ülkelerde sığınmacılara yönelik şiddet ve nefret suçlarının artması riski kesinlikle mevcut. Bunu sadece Türkiye’de değil, siyasetçiler ve ana akım medyanın, dezenformasyon kampanyalarıyla ülkedeki ekonominin çöküşünün sorumlusu olarak Suriyeliler ve diğer göçmenlere işaret ettikleri Lübnan’da da görüyoruz. Ürdün’de durum biraz farklı, Türkiye ve Lübnan’a kıyasla Suriyelilere yaklaşım daha olumlu…

Yazınızda, Ukrayna’ya odaklanmış durumda olan Avrupalı siyasi karar alıcılarının Türkiye’deki dinamikleri gözden kaçırmamaları, gelişmeleri büyük bir dikkatle izlemeleri gerektiğini vurguluyor, Avrupa Birliği’nin (AB) yeni bir sığınmacı dalgasıyla karşı karşıya gelebileceği uyarısını yapıyorsunuz. Türkiye’deki bu gelişmeler, AB için de bir güvenlik sorunu oluşturur mu?

Gayet tabii ki. Yapılan araştırmalar şunu ortaya koyuyor: Suriyeliler bugün onlara ev sahipliği yapan bölge ülkelerinden ayrılmak durumunda kalmaları halinde ülkelerine dönmeyecek, Avrupa’ya ulaşmak için çabalayacaklar. Ve göç, Avrupa için önemli bir güvenlik sorunudur.

Sizce AB’nin atması gereken adımlar neler?

Türkiye gibi Suriyeli sığınmacılara ev sahipliği yapan ülkeler, mali ve siyasi bakımdan zaten sınırları zorlamış durumda. Biz Avrupa olarak bu sorumluluğu bu ülkelere yüklemeye, sorunu taşeronlaştırmaya devam edemeyeceğimizi kabul etmek zorundayız. Ayrıca Avrupa’dan daha tutarlı mesajlar göndermemiz gerekiyor. Şayet, Suriyelilerin ancak güvenli, onurlu ve gönüllü bir şekilde ülkelerine dönebilecekleri bizim gerçekten resmi politikamız ise ve Suriye şu anda güvenli değilse, o zaman Almanya’nın yaptığı gibi, Suriyelilerin oturumlarını iptal etme ya da Suriyeli sığınmacıların ülkelerine sınır dışı edilmelerini engelleyen yasaları askıya alma gibi baskı kurma taktiklerine girişmemeliyiz. Çünkü Suriyelilere ev sahipliği yapan ülkeler bizim ne yaptığımızı dikkatle izliyor ve “Şayet Avrupa yapıyorsa, o zaman biz neden yapmayalım?” diyorlar.

Türkiye’de AB karşıtlığı artıyor. AB’nin Mülteci Mutabakatı ile Türkiye’yi mültecilerin Avrupa’ya geçişini önleyen “tampon ülke” konumuna düşürdüğü belirtilerek sert eleştiriler yöneltiliyor. Bu tepki ve eleştirileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Avrupa’nın Suriye sığınmacı krizinin yükünü dışsallaştırdığı, yükü ev sahibi ülkelerin omuzlarına yüklediği kesinlikle doğru. Türkiye de, AB’den ciddi ölçüde para alacağı için bu mutabakatı kabul etti. Her iki taraf da hesaplarını, kısa vadeli kazanım için, uzun vadeli etkileri büyük ölçüde göz ardı ederek yaptı. Ve bunu Suriye halkının sırtından yaptılar…

Makalenizde AB’nin bu konuda daha uzun vadeli ve sürdürülebilir bir yaklaşım sergilemesi gerektiğini vurguluyorsunuz. Nedir Avrupalı siyasi karar alıcılarından beklentiniz?

Avrupalılar sığınmacılara yönelik yeni bir siyasi çerçeve geliştirmeli ve Türkiye gibi ev sahibi ülkeleri desteklemeli. Bunu salt kısa vadeli bir hedefe, sığınmacıları Avrupa dışında tutmaya indirgememeli. “Sürdürülebilir çözümlere” vurgu yapılmalı. Bu, uzun vadeli planlama ve Suriyelilerin yaşadıkları bölge halklarının, sivil toplum ve yerel hükümet dışı örgütler ile yardım kuruluşlarının desteklenmesi gibi yerel yaklaşımlar içermeli. Bu aynı zamanda, sığınmacıların başka ülkelere yerleştirilmesine imkan sağlayan fırsatları da kapsamalı. Suriyeliler ülkelerine daha yakın bir yerde yaşamak isteyebilecekleri için bu tercihen bölge ülkeleri olmalı. Sığınmacılara ev sahipliği yapan ülkelerle daha fazla dayanışma içerisinde olunmalı. Gelecekte üzerinde anlaşılacak yeni bir mülteci mutabakatı, sığınmacıların Avrupa dışında tutulmaları üzerine inşa edilmemeli. Yeni bir mülteci mutabakatı, Suriyelilerin onlara ev sahipliği yapan ülkelerde onurlu bir yaşam sürdürmeleri, istedikleri zaman, koşullar da uygun olduğu takdirde, ülkelerine dönebilmelerine imkan sağlamalı.

Paylaşın

Erdoğan, 20 İlin Valisini Değiştirdi

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 20 ilin valisini değiştirdi. Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Valiler Kararnamesi ile 9 ilin valisi görevden alınarak yerlerine yeni vali atandı. 10 ilin valisi ise yer değiştirdi.

Haber Merkezi / Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan imzalı Valiler Kararnamesi Resmi Gazete’de yayımlandı. Valiler Kararnamesiyle 10 ilin valisi yer değiştirdi, 9 ile yeni vali atandı. Görevden almalar ve atamalar şöyle;

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakan Yardımcısı Kübra Güran Yiğitbaşı Afyonkarahisar Valisi, İller İdaresi Genel Müdür Yardımcısı Nurtaç Arslan Bartın Valisi, Edirne Valisi Ekrem Canalp Batman Valisi, Sivil Toplumla İlişkiler Genel Müdür Vekili Erkan Kılıç Bolu Valisi,

Mersin Valisi Ali İhsan Su Diyarbakır Valisi, İller İdaresi Genel Müdürü Hüseyin Kürşat Kırbıyık Edirne Valisi, Malatya Valisi Aydın Baruş Isparta Valisi, Mülkiye müfettişi Tuncay Akkoyun Karaman Valisi, Afyonkarahisar Valisi Gökmen Çiçek Kayseri Valisi,

Çankaya Kaymakamı Hüdayar Mete Buhara Kırşehir Valisi, Mülkiye başmüfettişi Birol Ekici Kırklareli Valisi, Batman Valisi Hulusi Şahin Malatya Valisi, Şırnak Valisi Ali Hamza Pehlivan Mersin Valisi, Kağıthane Kaymakamı Mustafa Koç Niğde Valisi, Niğde Valisi Yılmaz Şimşek Sivas Valisi,

Sivas Valisi Salih Ayhan Şanlıurfa Valisi, Kırklareli Valisi Osman Bilgin Şırnak Valisi, Gaziosmanpaşa Kaymakamı Numan Hatipoğlu Tokat Valisi, Teftiş Kurulu Başkanı Turan Ergün Uşak Valisi, Tokat Valisi Ozan Balcı Van Valisi olarak görevlendirildi.

Paylaşın

Erdoğan, Sığınmacılar Konusunda U-Dönüşüne Hazırlanıyor

Suriyeli sığınmacılar siyasetinde U-dönüşüne hazırlanan Cumhurbaşkanı Erdoğan, seçimlerde sırtını güvenle dayanacağına inandığı MÜSİAD çevresinin talebini kabul etmiş bunun için de bir fatura kesmiş görünüyor.

Gazeteci Murat Yetkin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yakın zamanda “Huzurlu ve güvenli bir ortam sağlandıktan sonra sığınmacılar zaten kendileri gönüllü olarak oraya dönecektir” ifadesiyle bahsettiği ‘briket ev’ projesinde yaşanan gelişmeleri yorumladı.

Yetkinreport.com’da yayımlanan yazısında Erdoğan’ın Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği’nde (MÜSİAD) yaptığı konuşmada adeta “Madem işinize yarayanlar kalsın istiyorsunuz, o zaman işinize yaramayanların masrafını siz üstlenirsiniz” dediği görüşünü dile getiren Yetkin, şunları kaydetti:

“Bunun anlamı Suriye’de dönenler için yeni briket evlerin yapım maliyetinin iş dünyasından çıka(rıl)acağı, bu amaçla bir briket-ev havuzu kurulacağı idi.

Zaten Asmalı hemen orada Suriye’de ‘640 hanelik bir MÜSİAD Köy’ kurulmasını üstlendiklerini ilan etti.

O kadarla kurtaracaklarını pek sanmıyorum, Cumhurbaşkanına siyasetini değiştirtmenin bir maliyeti olacaktır. Ama denklem de ortada, seçmen baskısıyla Suriyeli sığınmacılar siyasetinde U-dönüşüne hazırlanan Erdoğan, seçimlerde sırtını güvenle dayanacağına inandığı MÜSİAD çevresinin talebini kabul etmiş bunun için de bir fatura kesmiş görünüyor.

Tabii bu faturayı sadece MÜSİAD ödemeyecek, başta kamudan iş alan müteahhitler olmak üzere Erdoğan’ın etki alanındaki pek çok yatırımcı ödeyecek. Onlar bu faturayı kime yansıtacak dersiniz?
Evet, bildiniz.”

Paylaşın

Ekonomi Ve Sığınmacılar Konusu AK Parti’yi Zorluyor

Türkiye gazetesi, ekonomi ve sığınmacılar konusunun “AK Parti’yi zorladığını” yazdı. Yücel Kayaoğlu imzalı haberde, AK Parti’nin 2023 seçimlerine Türkiye’nin en önemli gündem başlıkları arasında yer alan ekonomi ve sığınmacılar konusunu çözerek girmeyi hedeflediği belirtildi.

AK Parti vekillerinin bayram boyunca seçim bölgelerinde yaptıkları temaslarda benzer şikâyetler olduğu belirtilen haberde seçmenin nabzı tutuldu ve vekillerin izlenimleri aktarıldı. AK Parti’nin oy oranının yüzde 35 olduğu belirtilirken, yüzde 10’luk bir kitlenin kararsız olduğu ifade edildi. Haberde şu ifadeler yer aldı:

“AK Parti milletvekilleri ramazan ayı ve bayram boyunca seçim bölgelerinde temaslarını sürdürdü. Bu temaslarda hayat pahalılığı ve mültecilerle ilgili şikâyetler başı çekti. Bu iki konu dışında en önemli başlıklardan biri ise EYT’liler oldu. AK Parti, 2023 seçimlerine Türkiye’nin en önemli gündem başlıkları arasında yer alan ekonomi ve mülteciler problemini çözerek girmeyi hedefliyor. AK Parti’deki seçim stratejisi toplantılarında da son dönemde en fazla sığınmacılar ve ekonomi üzerinde değerlendirilmeler yapılıyor. Ramazan ayı ve bayram boyunca, AK Parti yönetimi, milletvekilleri ve teşkilatların yaptıkları saha çalışmalarındaki ortak izlenim, değerlendirmeler şöyle sıralanıyor:

Hayat pahalılığı ilk sırada. Son dönemde mülteciler de gündem oldu. Ama mülteci sorununun sahada pek bir etkisi yok. Muhalefet, mültecileri ‘siyasi açıdan istismar’ aracı olarak kullanıyor. ‘Suriyeliler yüzünden iş bulamıyorsunuz, bunlar yüzünden sıkıntı çekiyorsunuz’ diyerek kullanıyor. Suriyeli sığınmacılarla ilgili yalan-yanlış bilgiler yayılıyor.

Vatandaş, mültecileri çok büyük problem olarak görmüyor ama ekonomik sıkıntı çektiği için bunları bahane ederek tepki gösterenler var. Bir yandan da özellikle hizmet sektöründe ve tarım-hayvancılıkta çalıştıracak adam bulamadıkları için Afgan veya Suriyelileri çalıştıranlar var. ‘Mülteciler olmazsa işimiz zor’ deniyor. Genel olarak vatandaş nezdinde bir ‘Suriyeli’ tartışması yapılmıyor. Ama siyaseten kullanılıyor.

Sahada görünen, AK Parti’nin çekirdek seçmeni hâlen partide. Toplumun yüzde 35’lik kesimi AK Parti’ye oy vereceğini söylüyor. Ancak yüzde 10’dan fazla bir kararsız kitle var. Bu kitle daha önce AK Parti’ye oy veren, ama şimdi kafası karışık olan bir kitle. Muhalefet cephesine de gitmek istemiyor. Çünkü onlar da umut vermiyor bu kitleye. Bu kesim şimdilik ne AK Parti’ye ne de muhalefete yanaşıyor. Gri alanda bekliyorlar.

AK Parti’ye yakın olan bu kesimler, ‘Köprü, yol baraj gibi söylemleri bırakın artık. Vatandaşın bireysel taleplerini karşılayın’ diyor. Türkiye’de seçimler muhtarlık seçimlerine döndü iyice, yani Kanal İstanbul’u veya başka otoyolları anlatarak seçim kazanmak zor. Vatandaş ‘Benim için ne yaptın’ diyor. Bireysel talepler karşılanmalı. Bu nedenle dar gelirlileri rahatlatmaya yönelik yeni bazı adımların atılması bekleniyor. Özellikle 9’uncu aydan itibaren hükûmet dar gelirlileri rahatlatmaya yönelik bazı adımlar atarsa, sıkıntı ortadan kalkar.”

Paylaşın

Erdoğan ‘Partisini İktidarda Tutmak İçin’ Taviz Veriyor

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Suudi Arabistan ziyareti ile ilgili Rai al-Youm gazetesinde yer alan bir başyazıda, Prens Muhammed Bin Selman’ın açık ara kazanan olduğu kaydediliyor.

Arapça yayın yapan Londra merkezli gazete, ziyaretin ekonomik yönünü öne çıkarıyor.

Yazıda, Suudi Arabistan’ın Türkiye’den gelen mallara boykot uyguladığı, Suudi turistlerin de ülkeyi ziyaret etmeyi bırakmasına dikkat çekiliyor.

BBC İzleme Servisi’nin aktardığı başyazı bu gelişmelerin önemli bir ekonomik etki yarattığını savunuyor:

“Bu durumun birçok kaybedeni arasında siyasi İslam ama asıl olarak da Müslüman Kardeşler yer alıyor. Biraz daha az da olsa, Erdoğan’ın en yakın müttefiki Katar da yer alıyor.

“Türk lirasını kurtarmak için Türk hazinesine iki kez yatırım ve mevduattan oluşan 35 milyar dolar pompalayan Katar artık onun (Erdoğan’ın) mali taleplerini karşılayamıyor.”

30 Nisan tarihli başyazıya göre ekonomik gerekçeler Erdoğan’ı, Cemal Kaşıkçı davası dahil tavizlere itti.

Aynı tavizler arasında Müslüman Kardeşler’le bağlantılı, Türkiye’den yayın yapan Mekameleen televizyonunun kapatılması da sayılıyor.

Yazıda, Ukrayna savaşının Türkiye’deki ekonomik krizi derinleştirmesi ihtimali dile getiriliyor ve “Erdoğan’ın politikalarını belirleyen yeni pusula bu. Yaklaşan cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimleri öncesi partisini iktidarda tutmak için tavizler veriyor” deniliyor.

‘Duruşu ona, milyarlara mal oldu’

Guardian gazetesinin Orta Doğu muhabiri Martin Chulov’un ziyarete ilişkin analiz yazısında ise Prens Selman’ın ödül kazanmış biri gibi göründüğü belirtiliyor.

Erdoğan’ın son üç senede Veliaht’ı uluslararası alanda “utandırmak” için hiçbir fırsatı kaçırmadığını söyleyen Chulov, konuştuğu Suudi yetkililerin zafer kazanmış gibi olduklarını yazdı.

Gazeteciye konuşan bir yetkili, “Onun (Erdoğan) bize, bizim ona olandan daha fazla ihtiyacımız var ve bize gelen de o. Duruşu ona, milyarlara mal oldu. Yapılacak herhangi bir ticaret bizim şartlarımızla olacak.” dedi.

Çavuşoğlu ziyareti açıkladı

Ziyaretle ilgili Venezuela dönüşü uçakta soruları yanıtlayan Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, “Başta Suudi Arabistan bize mesafe koymuştu. İlişkileri geliştirmek istediğinde, yok efendim sen geçmişte bize soğuktun denebilir mi?” şeklinde konuştu.

Habertürk’te sözleri yer alan Çavuşoğlu, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ile benzer süreçleri hatırlattı ve “ilişkileri normalleştirme stratejimizin bir parçası” dedi.

Mısırla ilişkilere de değinen bakan, “Mısır ile süreç daha önce başladı ama biraz daha yavaş ilerliyor. Temaslarımızı artıracağız” şeklinde konuştu.

Paylaşın

Erdoğan’ın Ziyareti Hem Siyaset Hem De Ticaret

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Suudi Arabistan ziyareti, yerel iktisatçılar ve iş insanlarınca Riyad ve Ankara arasındaki ticaret, yatırım ve ekonomik ilişkilerin yanı sıra siyasetin bir uzantısı olarak görüldü.

Suudi yorumcu Fethurrahman Yusuf, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Suudi Arabistan ziyaretini yorumlarken, ziyaretin Rusya-Ukrayna krizinin küresel ekonomi, tedarik zincirleri ve gıda üzerindeki etkisi ışığında, iki ülke arasındaki kapsamlı stratejik ilişkiler bağlamında gerçekleştiğini vurguluyor.

Yusuf’un Şarkulavsat’ta yer alan değerlendirmesine göre, “iktisatçılar ve iş insanları ise, bu ziyareti Riyad ve Ankara arasındaki ticaret, yatırım ve ekonomik ilişkilerin yanı sıra siyasetin bir uzantısı olarak gördü.

Suudi Arabistan’ın Cizan kentindeki Al-Şoruk Ekonomik Araştırmalar Merkezi Başkanı Dr. Abdurrahman Başin, Erdoğan’ın ziyaretinin iki ülke arasında ekonomik ilişkilerin güçlendirilmesi, ticaretin artırılması ve stratejik ortaklıklara ulaşılmasına katkı sağlayacağını dile getirdi.

Suudi Arabistan’ın “2030 Vizyonu”

Başin, Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda, 2030 Vizyonu’nun birçok alanda sunduğu iddialı projeler ve Suudi Arabistan’ın özellikle Türkiye’nin zengin deneyime sahip olduğu sağlık ve eğitim sektörlerinde sunduğu özelleştirme programları ışığında, Suudi Arabistan-Türkiye ekonomik ilişkilerinin önümüzdeki dönemde istikrarlı bir gelişmeye tanık olmasını beklediğini ifade etti.

Al-Şoruk Ekonomik Araştırmalar Merkezi Başkanı, Erdoğan’ın ziyaretinin inşaat, finans ve bankacılık yatırımları sektörlerinde Suudi şirketlerinin Türkiye pazarındaki varlığının yeniden kazandırılması ve iki ülkenin iş sektörleri arasında gelecekteki temel bir anlayışın teşvik edilmesine ek olarak, Suudi Arabistan’daki altyapı projeleri alanında çalışan birçok Türk şirketine olumlu yansıyacağını belirtti.

Suudi Arabistan’ın sahip olduğu 2030 Vizyonu’nun kalkınma projelerinin sunduğu fırsatlarla, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın önemli bir ticaret ortağı olacağına vurgu yapan Başin, bunun Türklere Suudi ekonomisinin gücü ve daha fazla yatırım çekme ve fırsatlar sunma kabiliyetinden yararlanma fırsatı sağlayacağını söyledi.

Suudi Arabistan Türk sermayesini çekmek istiyor

Suudi Arabistan’ın ülkede çeşitli alanlardaki Türk yatırımlarını artırma isteğini dile getiren Başin, Erdoğan’ın ziyaretinin ortak iş konseyi toplantıları ve ticaret heyetleri ziyaretlerinin başlamasıyla birlikte tüm yatırım olanaklarından yararlanma fırsatlarını artıracağını ve her iki ülkedeki yatırımcıların önündeki tüm engellerin kalkmasını kolaylaştıracağını ifade etti.

Başin, söz konusu ziyaretin, uluslararası ekonomik arenada bir gücü temsil eden Suudi Arabistan ve Türkiye’de mevcut olan avantaj ve yeteneklerden yararlanmak için iki ülkenin sürdürülebilir ittifaklar ve ortaklıklar kurulmasını sağlayacağını da sözlerine ekledi.

Paylaşın

Erdoğan Ve Bahçeli, Kılıçdaroğlu’nun Söylediği Noktaya Geldi

Gazeteci Murat Yetkin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin sığınmacılar konusunda CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile aynı noktaya geldiğini söyledi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve devamında AK Partili kurmayların Türkiye’deki sığınmacılarla ilgili politikalarını değiştirmeye başlaması, son günlerde en çok tartışılan konularından biri.

Yaklaşık bir ay önce “Muhalefet, seçimi kazanırsak Suriyelileri göndereceğiz diyor. Biz göndermeyeceğiz. Ensarın ne olduğunu biliyoruz” diyen Erdoğan, geçtiğimiz günlerde “Suriyeli kardeşlerimizin gönüllü ve onurlu geri dönüşleri için elimizden gelen gayreti gösteriyoruz” ifadesiyle ‘fikir değiştirdi.’ Ardından MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de, aslında bir süredir ittifak ortağıyla ters düştüğü görüşünü yineledi:

“Suriyeli sığınmacıların ülkelerinden ayrılık ve kopuşlarına neden olan ağır şartlar ortadan kalkınca geldikleri gibi uğurlamak bizim asıl hedefimizdir. Misafirliğin süresi kısıtlıdır. Her insanın kendi yurdunda, emniyetli ve esenlik içinde yaşamaya hakkı vardır. Önümüzdeki bayram günlerinde ülkelerine gidebilen Suriyeli sığınmacıların geri dönmelerine gerek yoktur.”

Gazeteci Murat Yetkin, yetkinreport.com’da yayınlanan yazısında Erdoğan’ın da Bahçeli’nin de CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun yıllardır söylediği noktaya geldiğini söyledi.

Ana muhalefet partisi liderinin 18 Nisan’da parti genel merkezine astırdığı dev pankart ile AKP hükümetine dört soru sorduğunu hatırlatan Yetkin, yazısının ilerleyen bölümlerinde şu görüşü dile getirdi:

“Erdoğan’ın da Bahçeli’nin de Kılıçdaroğlu’nun yıllardır söylediği noktaya doğru geldiği görülüyor. Kılıçdaroğlu bunu kaçırır mı? 19 Nisan’da TBMM Grubuna ‘3 milyon 800 bin Suriyeliyi besliyoruz. Herhalde anket yaptırdı ve halkın da bu siyasetine karşı olduğunu gördü’ dedi; ‘Bu halkın nabzını tutan, ırkçılık yapmayan partinin de CHP olduğunu gösteriyor’.”

Yazının tamamı için TIKLAYIN

Paylaşın

Erdoğan’ın Kafasındaki Seçim Planı: Son Altı Ay

Halktv yazarlarından Mehmet Tezkan, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kafasındaki seçim planıyla ilgili bugünkü yazısında oldukça dikkat çeken bir öngörüde bulundu. 

Yazısında AK Parti hükümetini “İktidar bizler gibi oturmuş bekliyor… Oyuncu değil izleyici!..” sözleriyle eleştiren Mehmet Tezkan, yazısının devamında Erdoğan ve kurmaylarının seçimi kazanmak için son 6 ay kala harekete geçeceğini iddia etti.

AK Parti son altı aya hazırlanıyor

“Erdoğan son altı aya oynuyor!” başlıklı yazısında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türkiye’nin kötü gidişatını kabul ettiğini ve bu durumun farkına vardığını söyleyen Tezkan, “Erdoğan uyandı gibi ama çaktırmıyor. Şimdilik hayal satmaya devam ediyor. Seçime kadar da satacak ama inanıyorum ki son altı aya hazırlanıyor. Son altı aya oynuyor…” ifadelerini kullandı.

Erdoğan’ın Siyaset bilimci Maurice Duverger’in “halk daima iktidarların son altı aylık uygulamalarına bakarak oy verir” söylemiyle yola çıkarak seçime 6 ay kala seçimi kazanmak için faaliyetlere başlayacağını öne süren Mehmet Tezkan “İktidarın tek sığınağı tek umudu Duverger’in bu tespiti. 2023’ün ilk yarısı ‘yağdır mevlam’ dönemi olabilir” diye yazdı.

Yazının tamamı için TIKLAYIN

Paylaşın

Kabinede Revizyon İddiası: MHP’li İki İsim Bakan Olabilir

MHP Lideri Bahçeli’nin “kendilerini muhalefet” olarak ilan etmelerine rağmen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, MHP’den bazı isimlerin kabinede yer almasını istediği, bu çerçevede MHP içerisinden iki ismin kabineye atanabileceği ifade edildi.

Milli Gazete’den Muhammed Vefa’nın kulis haberine göre, Hazine ve Maliye Bakanlığı, Tarım ve Orman Bakanlığında yaşanan bakan değişiminin ardından bazı bakanların daha görevden alınacağı konuşuluyor. Özellikle son günlerde Cumhur İttifakı kulislerinde, MHP’li bazı isimlerin kabinede yer alabileceği sık sık ifade ediliyor.

İki isim atanabilir

Haberde, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “kendilerini muhalefet” olarak ilan etmelerine rağmen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, MHP’den bazı isimlerin kabinede yer almasını istediği, bu çerçevede MHP içerisinden iki ismin kabineye atanabileceği ifade edildi.

Hedef ‘heyecan’ oluşturmak

Cumhur İttifakı kulislerine dayandırılan haberde, söz konusu MHP’li isimlerin kabineye atanması halinde Cumhur İttifakı’nın seçime daha büyük heyecanla gidebileceğinin düşünüldüğü belirtildi. Buna göre MHP teşkilatlarında bir rahatsızlık oluşması da önlemeye çalışılacak. AK Partili bazı isimler de kabineye MHP’li bakanların atanmasına sıcak bakıyor.

Paylaşın

Yargıtay’ın Man Adası Kararı Ne İfade Ediyor?

Yargıtay, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın akrabalarının vergi cenneti Man Adası’ndaki şirketlere 18 milyon dolar aktardığına dair açıklamaları doğrulayan karara imza attı. 2017’de Cumhurbaşkanı’nın yakınlarının adları Man Adası’nda kayıtlı bir offshore şirketle gündeme geldi.

İddiaya göre Erdoğan’ın oğlu, kardeşi, eniştesi, dünürü ve eski özel kalem müdürü, 2011’de bu şirkete tam 18 milyon dolar gönderdi. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, konuyla ilgili bilgileri partisinin 28 Kasım 2017’deki grup toplantısında kamuoyuyla paylaştı. CHP lideri, 2011’de gerçekleşen para transferleriyle ilgili swift mesajları ve dekontları da gösterdi.

“İtiraz edilen olay gerçek”

İddialar Erdoğan cephesinden yalanlanırken, Kılıçdaroğlu üç ayrı davayla tazminata mahkûm edildi. Ancak Yargıtay 4. Hukuk Dairesi toplamda 631 bin lirayı bulan bu tazminat kararlarını bozdu.

DW Türkçe’den Pelin Ünker’e konuşan Uluslararası Şeffaflık Örgütü Türkiye Temsilcisi Oya Özarslan, Yargıtay kararına göre “iddiaların olgusal gerçeklere dayandığına” işaret ediyor. Bu ifadenin kritik olduğunu vurgulayan Özarslan, “Hatta bu kişilerin hesaplarına para aktarıldığına ilişkin bankadan gelen cevabın, MASAK cevabıyla da MASAK değerlendirmesiyle de uygun olduğunu belirtiyor. Bu aslında, yani itiraz edilen, inkâr edilen bu para aktarılması olayının gerçek olduğunu işaret eder” diyor.

Yargıtay kararında ayrıca, Kılıçdaroğlu’nun, Erdoğan’a yönelik ifadelerinin, ifade özgürlüğünün sınırlarını aşmadığı vurgulandı.

Süper zenginler adası

İrlanda denizinde yer alan bir vergi cenneti olan Man Adası, kuyruksuz Manx kedilerinin yanı sıra dünyanın süper zenginlerine karşı hoşgörülü vergi muamelesi ile tanınıyor.

Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu’nun (ICIJ) 2017’de gerçekleştirdiği Paradise Papers araştırmasına göre zenginlere kamu denetiminden uzak ön onaylı muafiyetler sağlayan Ada, özel jetlerin kaydedildiği en önemli merkez. Man Adası hükümeti, o dönem, Ada’da kayıtlı 231 jet için KDV iadesinin 1 milyar dolardan fazla olduğunu açıklamıştı.

Erdoğan’ın akrabalarının düşük vergi oranları ve yüksek düzeyde kurumsal gizlilik sunan Man Adası’na gönderdiği paranın kaynağı ise belirsiz.

Oya Özarslan, parayı gönderenlerden birinin bir emekli öğretmen olduğuna dikkat çekerek “O dönemde bu para nereden, nasıl geliyor gibi sorular da sorulmuştu. Ama bunların hepsi havada kaldı tabi” diyor.

Siyasi sonuçları olur mu?

Yargıtay’ın bozma kararının siyasi sonucu olup olmayacağının ise belirsiz olduğunu vurgulayan Özarslan, “Çünkü siyasi açıdan çok da önemli bir iddiada bulunulmuştu. İspat edilirse siyaseti de bırakırım, Cumhurbaşkanlığı’nda bırakırım filan gibi bir iddia olmuştu” diye ekliyor.

Türkiye’de Ocak 2006’dan itibaren, Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 30’uncu maddesinin 7 no’lu bendi değiştirilerek, vergi cenneti ülkelerinde yapılan ticari işlemlerde yüzde 30 vergi uygulanması kararlaştırılmıştı.

Vergi uzmanı Nedim Türkmen, daha önce Bakanlar Kurulu, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçildikten sonra ise Cumhurbaşkanı Erdoğan vergi cennetleri listesini açıklamadığı için bu vergi tevkifatının yapılamadığına dikkat çekiyor.

Bu yüzden Maliye Bakanlığı harekete geçemiyor. Hazine ise gelir kaybına uğruyor.

Türkmen, “Kurumlar Vergisi Kanunu’nun bu hükmü uygulanmadığı için vergi cennetlerinde bulunan şirketler Türkiye’deki şirketlere faturalar düzenliyorlar. Bunların çok büyük bir bölümü gider faturası. Dolayısıyla bu da şirketlerin Türkiye’de daha az kurumlar vergisi ödemesini sağlıyor” ifadelerini kullanıyor.

“Vergi cenneti listesi açıklanmalı”

Vergi cennetlerinde şirket kurmanın ya da hesap açmanın suç olmadığının altını çizen Türkmen, “Bunun suç olabilmesi için ya bir suç gelirinin aklanması faaliyetinde bulunmak gerekiyor ya da örneğin Türkiye’de vergi kaçırdınız, bunları offshore şirketlere aktarmanız durumunda konu gündeme gelebilir” diyor.

Vergide zamanaşımının beş yıl olduğunu ifade eden Türkmen, kara paraya ilişkin bir suçlama yöneltebilmek için ise öncelikle öncü suçun olması gerektiğini söylüyor. Türkiye’de bu anlamda yapılan incelemelerde şimdiye dek çok bir mesafe katedilmediğini dile getiren Türkmen, “Hükümetin yapması gereken OECD’nin vergi cennetleri listesini Türkiye için de geçerli olacak şekilde açıklamak. Ondan sonra Türk şirketleriyle vergi cennetlerinde bulunan offshore şirketleri arasındaki ilişkilerin, para hareketlerinin azalacağını söyleyebiliriz” diye konuşuyor.

Vatandaşın üzerindeki vergi yükü

Oya Özarslan da Türkiye’de dolaylı vergilerin vatandaşın üzerinde büyük bir yük oluşturduğuna işaret ederek “Deprem gibi nedenlerle çıkarılmış dolaylı vergileri bile hala ödemeye devam ediyoruz. Ama bir yandan vergi cennetlerine giden paraları vergilendirmemekte ısrar ediyoruz, bunlara gözümüzü kapatıyoruz” ifadelerini kullanıyor. Özarslan, bunun vergi adaleti duygusunu, eşitlik duygusunu da zedeleyen bir olgu olduğunu söylüyor.

Türkiye’de vergi cennetleriyle mücadele, paranın kaçışını önlemekten ziyade halihazırda vergi cennetlerine aktarılmış kayıt dışı zenginliğin ülkeye dönmesi ve kayıt altına alınmasına yönelik. Kamuoyunda “Varlık Barışı” olarak bilinen ve periyodik olarak çıkarılan bu düzenlemeler, offshore ile mücadele yerine teşvik ettiği yönünde eleştiriliyor.

Varlık Barışı düzenlemelerinin 2008’den bu yana, neredeyse iki yılda bir çıktığını belirten Oya Özarslan, en son yedinci kez çıkarılan Varlık Barışı’nın 30 Haziran 2020’ye kadar uzatıldığını söylüyor.

Varlık Barışı’yla getirilen paranın üzerinden herhangi bir vergi ödenmesi ihtimalinin ortadan kaldırıldığını dile getiren Özarslan, bu paraların vergi cezasına ya da denetime tabi tutulmadığını da ekliyor.

“Kara para aklamada risk”

Son getirilen düzenlemeyle para, altın, döviz, menkul kıymetler ve hatta bavulla getirilen paraların bile kaynağının ne olduğu sorulmadan sistemin içine sokulmasına imkân tanındığını vurgulayan Özarslan, “Bu kara para aklama açısından büyük bir riske işaret eder. Çünkü kara para aklamada, özellikle de nakitle el değiştiren para en büyük risk noktalarından birisi olarak gözükür” diyor.

Man Adası belgelerini 2017’den bu yana tartışan Türkiye, geçen yıl kara paranın aklanmasını engellemede başarılı olamadığı için OECD Mali Eylem Gücü tarafından gri listeye alınmıştı.

11,3 trilyon dolar vergi cennetlerinde

Verginin daha yüksek olduğu ülkelerde kazanılıp vergi oranlarının çok daha düşük olduğu vergi cennetlerine kaçırılan yıllık para miktarının kesin olarak ne kadar olduğu bilinmiyor. Fakat Paris merkezli Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) 2020 yılında yaptığı bir araştırmaya göre, en az 11,3 trilyon ABD Doları offshore sisteminde tutuluyor.

Offshore sisteminin karmaşıklığı ve gizliliği nedeniyle, bu servetin ne kadarının vergi kaçakçılığı ve diğer suçlarla bağlantılı olduğunu veya ne kadarının yetkili makamlara rapor edildiğini bilmek ise mümkün değil.

Paylaşın