Çocuklarda Oyun Bağımlılığı: Nedenleri Ve Çözümleri

Çocuklarda oyun bağımlılığı, çocukların oyunlara aşırı derecede bağlılık geliştirmesi ve bu durumun günlük yaşamlarını, sosyal ilişkilerini, akademik başarılarını, fiziksel ve zihinsel sağlıklarını olumsuz yönde etkilemesi durumudur.

Haber Merkezi / Dünya Sağlık Örgütü (WHO), 2018’de “Oyun Oynama Bozukluğu” (Gaming Disorder) olarak bu durumu Uluslararası Hastalık Sınıflandırması’na (ICD-11) eklemiş ve bir sağlık sorunu olarak tanımıştır.

Çocuklarda Oyun Bağımlılığının Nedenleri:

Dijital Oyunların Tasarımı:

Bağımlılık Yaratıcı Mekanikler: Çoğu video oyunu, ödül sistemleri (örneğin, puanlar, seviyeler, nadir eşyalar), sürekli yenilenen içerik ve sosyal etkileşim unsurlarıyla bağımlılık yaratacak şekilde tasarlanır. Bu, çocukların oyuna daha fazla zaman ayırmasına neden olur.

Erişim Kolaylığı: Akıllı telefonlar, tabletler ve bilgisayarlar sayesinde çocuklar oyunlara her an, her yerde ulaşabilir.

Psikolojik ve Duygusal Faktörler:

Kaçış Mekanizması: Çocuklar, stres, kaygı, aile içi sorunlar veya okul baskısı gibi gerçek dünya problemlerinden kaçmak için oyunlara yönelebilir. Oyunlar, sanal bir dünyada başarı ve kontrol hissi sağlar.

Düşük Özdenetim: Çocukların prefrontal korteksi (özdenetim ve karar verme merkezi) henüz tam gelişmemiştir, bu da oyun süresini sınırlamalarını zorlaştırır.

Duygusal Boşluk: Yetersiz sosyal bağlar veya yalnızlık hissi, çocukları oyunların sunduğu sanal topluluklara yöneltebilir.

Aile ve Çevre Faktörleri:

Ebeveyn Denetiminin Eksikliği: Ebeveynlerin oyun sürelerini sınırlamaması veya oyun içeriklerini denetlemeden serbest bırakması bağımlılığı tetikleyebilir.

Rol Model Etkisi: Ebeveynlerin veya büyük kardeşlerin aşırı ekran kullanımı, çocuklarda benzer davranışları normalleştirebilir.

Sosyal İzolasyon: Arkadaş çevresi eksikliği veya pandemi gibi durumlar, çocukların oyunlara daha fazla yönelmesine neden olabilir.

Toplumsal ve Kültürel Faktörler:

Teknoloji Odaklı Kültür: Toplumda teknolojinin yüceltilmesi ve oyunların popüler kültürün bir parçası haline gelmesi, çocukların oyunlara ilgisini artırır.

Reklam ve Medya: Oyun şirketlerinin agresif pazarlama stratejileri, çocukları hedef alarak oyunları cazip hale getirir.

Biyolojik Faktörler:

Dopamin Salınımı: Oyunlar, beyinde dopamin salgısını tetikleyerek haz ve ödül hissi yaratır. Bu, özellikle ergenlik çağındaki çocuklarda bağımlılık riskini artırır.

Oyun Bağımlılığının Belirtileri:

Oyun oynamaya aşırı zaman harcama ve diğer aktiviteleri ihmal etme.
Oyun oynama düşüncesiyle sürekli meşgul olma.
Oyun süresi kısıtlandığında öfke, huzursuzluk veya kaygı gibi yoksunluk belirtileri.
Akademik başarıda düşüş, sosyal ilişkilerde zayıflama.
Fiziksel sorunlar (örneğin, göz yorgunluğu, uyku bozuklukları, hareketsizlik).

Çözüm Önerileri

Ebeveyn Denetimi ve Rehberliği:

Süre Sınırlamaları: Dünya Sağlık Örgütü ve Amerikan Pediatri Akademisi, 2-5 yaş için günde 1 saat, 6-12 yaş için ise 2-3 saat ekran süresi önerir. Ebeveynler, bu sınırları net bir şekilde belirlemeli ve uygulamalıdır.

Oyun İçeriği Kontrolü: Oyunların yaşa uygun olup olmadığını kontrol etmek için ESRB veya PEGI gibi derecelendirme sistemlerini kullanın.

Açık İletişim: Çocukla oyunların neden sınırlandırıldığı hakkında konuşun ve onların ilgi alanlarını anlamaya çalışın.

Alternatif Aktiviteler Sunma:

Fiziksel Aktiviteler: Spor, dans veya açık hava oyunları gibi fiziksel aktiviteler teşvik edilmelidir. Bu, hem dopamin salgısını doğal yollarla sağlar hem de hareketsizliği azaltır.

Sosyal Etkileşim: Çocukların akranlarıyla yüz yüze vakit geçirebileceği kulüpler, hobi grupları veya aile aktiviteleri düzenlenmelidir.

Yaratıcı Faaliyetler: Resim, müzik veya el sanatları gibi yaratıcı uğraşlar, çocukların ilgisini oyunlardan uzaklaştırabilir.

Psikolojik ve Eğitimsel Destek:

Psikolojik Danışmanlık: Bağımlılık ciddi bir boyuttaysa, bir çocuk psikoloğu veya terapistten destek alınabilir. Bilişsel davranışçı terapi (BDT), bağımlılıkla başa çıkmada etkilidir.

Zaman Yönetimi Eğitimi: Çocuklara zaman yönetimi becerileri öğretilerek oyun sürelerini kontrol etmeleri sağlanabilir.

Okul Desteği: Okul danışmanlarıyla iş birliği yaparak çocuğun akademik ve sosyal sorunları ele alınabilir.

Teknolojik Araçların Kullanımı:

Ebeveyn Kontrol Uygulamaları: Qustodio, Net Nanny veya Google Family Link gibi uygulamalar, ekran süresini izlemek ve sınırlamak için kullanılabilir.

Oyun İçi Sınırlar: Bazı oyunlarda yerleşik süre sınırlama veya ödül kısıtlama özellikleri bulunur; bunları aktive edin.

Aile İçi Bağların Güçlendirilmesi:

Birlikte Zaman Geçirme: Ailece oyun geceleri, geziler veya ortak hobiler, çocuğun yalnızlık hissini azaltır ve oyunlara olan bağımlılığı kırabilir.

Pozitif Rol Model: Ebeveynler kendi ekran kullanımlarını sınırlandırarak çocuklara örnek olmalıdır.

Eğitim ve Farkındalık:

Medya Okuryazarlığı: Çocuklara, oyunların bağımlılık yaratıcı mekaniklerini anlamaları için medya okuryazarlığı eğitimi verilebilir.

Okul Programları: Okullarda oyun bağımlılığına karşı farkındalık seminerleri düzenlenmelidir.

Paylaşın

Kene Kaynaklı Lyme Hastalığı Nedir? Belirtileri, Tedavisi

Lyme hastalığı, Borrelia burgdorferi veya nadiren Borrelia mayonii bakterilerinin neden olduğu, genellikle siyah bacaklı kene (yaygın olarak “geyik kenesi” olarak bilinir) ısırığıyla insanlara geçen bulaşıcı bir hastalıktır.

Haber Merkezi / Kene, bakteriyi genellikle enfekte bir hayvan (örneğin geyik, fare veya kuş) üzerinden alır ve insana aktarır. Bakterinin bulaşması için kenenin genellikle 36-48 saat ciltte tutunmuş olması gerekir.

Lyme Hastalığının Belirtileri

Lyme hastalığının belirtileri, hastalığın evresine bağlı olarak değişir ve üç ana evrede incelenir: erken lokalize, erken yaygın ve geç yaygın. Belirtiler bireyler arasında farklılık gösterebilir ve bazı kişilerde tüm evreler görülmeyebilir.

1. Erken Lokalize Evre (3-30 Gün)

Eritema migrans (EM) döküntüsü: Kene ısırığı bölgesinde, genellikle 3-30 gün içinde ortaya çıkan, yuvarlak veya oval, kırmızı bir döküntü. Çoğunlukla (yaklaşık %70-80) “hedef tahtası” veya “boğa gözü” görünümündedir, ortası açık, kenarları kırmızıdır. Döküntü sıcak olabilir ancak genellikle ağrılı veya kaşıntılı değildir.

Grip benzeri belirtiler: Ateş, titreme, baş ağrısı, yorgunluk, kas ve eklem ağrıları, şişmiş lenf düğümleri.

Not: Bazı kişilerde döküntü hiç oluşmaz veya fark edilmez, bu da teşhisi zorlaştırabilir.

2. Erken Yaygın Evre (Haftalar-3 Ay)

Tedavi edilmezse, bakteri kan yoluyla vücuda yayılır ve daha ciddi belirtiler ortaya çıkar:

Çoklu döküntüler: Vücudun başka bölgelerinde ek eritema migrans döküntüleri.

Sinir sistemi sorunları: Yüz felci (Bell paralizisi), şiddetli baş ağrısı, boyun sertliği, menenjit, ellerde veya ayaklarda uyuşma, karıncalanma veya ağrı.

Kalp sorunları (Lyme kardit): Düzensiz kalp atışları, kalp bloğu, nefes darlığı, bayılma hissi.

Göz sorunları: Göz sinirlerinde ağrı veya görme kaybı, göz kapağında şişlik.

3. Geç Yaygın Evre (Aylar-Yıllar)

Tedavi edilmediğinde, hastalık kronik sorunlara yol açabilir:

Lyme artriti: Özellikle dizler gibi büyük eklemlerde ağrı, şişlik ve sertlik. Bu, tedavi edilmeyen vakaların yaklaşık yüzde 60’ında görülür.

Nörolojik sorunlar: Hafıza sorunları, konsantrasyon güçlüğü, “beyin sisi”, uyku bozuklukları, kol ve bacaklarda uyuşma veya karıncalanma.

Cilt sorunları (Avrupa’da yaygın): Akrodermatitis kronika atrofikans, ellerin ve ayakların sırtında ciltte renk değişikliği ve şişlik.

Kronik belirtiler: Tedavi sonrası bazı kişilerde (yaklaşık %5-15) yorgunluk, eklem ağrıları ve baş ağrısı gibi belirtiler devam edebilir; bu durum tedavi sonrası Lyme hastalığı sendromu (PTLDS) olarak adlandırılır.

Çocuklarda Belirtiler

Çocuklar genellikle yetişkinlerle aynı belirtileri gösterir, ancak 2019 tarihli bir incelemeye göre ek olarak şu psikolojik belirtiler de görülebilir:

Öfke veya agresiflik
Ruh hali değişiklikleri
Depresyon
Kâbuslar

Lyme Hastalığının Tedavisi

Lyme hastalığının tedavisi, hastalığın evresine ve semptomların şiddetine bağlıdır. Erken teşhis ve tedavi, tam iyileşme şansını artırır.

1. Erken Evre Tedavisi

Oral antibiyotikler: Erken lokalize evrede genellikle 10-21 gün süreyle ağızdan alınan antibiyotikler kullanılır.

Yaygın ilaçlar:Doksisiklin: Yetişkinler ve 8 yaş üstü çocuklar için tercih edilir.
Amoksisilin veya Sefuroksim: Çocuklar, hamileler ve doksisikline alerjisi olanlar için kullanılır.

Erken tedavi genellikle hızlı ve tam iyileşme sağlar.

2. Geç Evre veya Yaygın Enfeksiyon Tedavisi

İntravenöz (IV) antibiyotikler: Sinir sistemi (örneğin, menenjit) veya kalp (Lyme kardit) tutulumu varsa, 14-28 gün süreyle damar yoluyla antibiyotik verilir (örneğin, seftriakson).

Lyme artriti: Genellikle 28 gün oral antibiyotikle tedavi edilir.

Hastane izlemi: Kalp ritmi bozuklukları gibi ciddi durumlarda hastanede gözlem gerekebilir.

3. Tedavi Sonrası

Lyme Hastalığı Sendromu (PTLDS): Bazı hastalarda tedavi sonrası yorgunluk, ağrı veya bilişsel sorunlar devam edebilir. Bunun nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte, bağışıklık sisteminin hasarı veya bakterinin tam temizlenememesi olası teorilerdir.

Ek antibiyotik tedavisi genellikle etkili değildir. Bu durumda, semptomları yönetmek için ağrı kesiciler, antidepresanlar, fizik tedavi, yoga veya diyet değişiklikleri gibi destekleyici tedaviler uygulanır.

Kene Isırığı Sonrası Yapılması Gerekenler

Kene çıkarma: Kene, ince uçlu cımbızla deriye yakın yerden nazikçe çekilerek çıkarılmalı. Kene ezilmemeli, petrol jel veya sıcak cisim kullanılmamalıdır. Isırık bölgesi sabun ve suyla yıkanmalı, alkolle dezenfekte edilmelidir.

Doktor ziyareti: Kene 36 saatten uzun süre deride kaldıysa veya döküntü, ateş gibi belirtiler ortaya çıkarsa doktora başvurulmalıdır.

Koruyucu antibiyotik: Yüksek riskli bölgelerde, kene ısırığından sonra doktor bazen tek doz doksisiklin önerebilir, ancak bu rutin değildir.

Önemli Notlar:

Teşhis zorluğu: Lyme hastalığı, belirtileri diğer hastalıklarla (örneğin, grip, fibromiyalji) karışabildiği için teşhisi zor olabilir. İki aşamalı kan testi (ELISA ve Western blot) kullanılır, ancak erken evrede testler negatif çıkabilir.

Bulaşıcılık: Lyme hastalığı insandan insana bulaşmaz (dokunma, öpüşme, cinsel temas, yiyecek veya su yoluyla).

Paylaşın

Bebeklerde Egzama: Ebeveynlerin Bilmesi Gerekenler

Ciltte kuruluk, kızarıklık, kaşıntı ve bazen pullanma ile karakterize olan egzama veya atopik dermatit, bebeklerde en sık görülen cilt rahatsızlıklarından biridir.

Haber Merkezi / Dünya genelinde bebeklerin yüzde 20’sini etkileyen egzama hakkında ebeveynlerin bilmesi gereken temel noktalar şunlardır:

Egzama, bebeklerde genellikle yanaklar, kollar, bacaklar veya gövdede kırmızı, kaşıntılı döküntülerle ortaya çıkar.

Bebeklerde egzamaya genetik yatkınlık, cilt bariyerinin zayıflığı, çevresel tetikleyiciler (alerjenler, sabunlar, kumaşlar) ve bağışıklık sistemi tepkileri neden olur.

Egzama, bebeklerin yaklaşık yüzde 10-20’sinde görülür ve genellikle 1 – 5 yaş arasında ortaya çıkar.

Bebeklerde egzamanın belirtileri:

Kuru, pullu cilt
Kırmızı veya iltihaplı lekeler
Şiddetli kaşıntı (bebeklerde huzursuzluk veya uykusuzluk olarak görülebilir)
Kabuklanma veya sızıntı (şiddetli durumlarda)

Bebeklerde egzamanın tetikleyici faktörleri:

Çevresel: Sert sabunlar, deterjanlar, yünlü kıyafetler, sıcak veya soğuk hava.
Gıdalar: Süt, yumurta, fıstık gibi alerjen gıdalar bazı bebeklerde egzamayı kötüleştirebilir.
Stres ve irritanlar: Ter, tükürük veya cildi tahriş eden maddeler.
Alerjiler: Ev tozu akarları, polen veya hayvan tüyleri.

Ebeveynler için bakım önerileri:

Nemlendirme: Parfümsüz, hipoalerjenik nemlendiriciler kullanarak cildi günde 2-3 kez nemlendirin. Dimetikon içeren ürünler cilt bariyerini destekleyebilir.
Nazik temizleyiciler: Sabun içermeyen, alkolsüz ve kokusuz temizleyiciler kullanın.
Kısa ve ılık banyolar: Bebeği 5-10 dakika ılık suda yıkayın ve hemen ardından nemlendirici uygulayın.
Doğru kıyafetler: Pamuklu, yumuşak ve bol kıyafetler tercih edin; yün veya sentetik kumaşlardan kaçının.
Tırnak bakımı: Kaşımayı önlemek için bebeğin tırnaklarını kısa tutun ve gerekirse eldiven kullanın.
Tetikleyicilerden kaçınma: Potansiyel alerjenleri (yiyecek, deterjan, parfüm) tespit edip uzak tutun.

Tedavi seçenekleri:

Topikal kremler: Doktor önerisiyle düşük doz kortikosteroid kremler (örn. hidrokortizon) veya kalsinörin inhibitörleri kaşıntı ve iltihabı azaltmak için kullanılabilir.
Antihistaminikler: Şiddetli kaşıntı için doktor kontrolünde verilebilir.
Islak bandaj tedavisi: Ciddi vakalarda nemli bandajlar cildi sakinleştirebilir.
Alerji testleri: Gıda veya çevresel alerjilerden şüpheleniliyorsa test yapılabilir.

Önemli Notlar:

Her bebeğin cildi farklıdır; bir ürünü kullanmadan önce küçük bir alanda test edin.
Egzama, astım veya alerjik rinit gibi diğer atopik hastalıklarla ilişkilendirilebilir; aile öyküsüne dikkat edin.
Bebeğin cildini kaşımaması için rahatlatıcı yöntemler (ör. ılık banyo, masaj) deneyin.

Paylaşın

Zaman Körlüğü Nedir Ve Nasıl Başa Çıkılabilir?

Zaman körlüğü, genellikle dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) ile ilişkilendirilen zaman yönetimi zorluklarını tanımlamak için kullanılan bir terimdir.

Haber Merkezi / Zaman körlüğü ayrıca otizm bozuklukları, anksiyete, depresyon ve travmatik beyin yaralanmalarıyla da bağlantılı olabilir.

Zaman körlüğü, bir kişinin zamanı algılama, yönetme veya takip etme konusunda zorluk çekmesi durumudur. Genellikle nörolojik farklılıklar, özellikle DEHB (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu), otizm spektrum bozukluğu veya diğer bilişsel durumlarla ilişkilidir.

Zaman körlüğü yaşayan bireyler, zamanın geçişini doğru bir şekilde tahmin edemeyebilir, görevleri planlamada zorlanabilir veya sık sık geç kalabilir.

Zaman Körlüğünün Özellikleri

Zamanın ne kadar geçtiğini anlamada zorluk (örneğin, 5 dakika ile 1 saat arasındaki farkı hissetmeme).
Görevlerin ne kadar süreceği konusunda yanlış tahminler.
Planlama ve önceliklendirme zorluğu.
Son teslim tarihlerini unutma veya sürekli erteleme (prokrastinasyon).
Günlük rutinlerde aksaklıklar (örneğin, toplantılara geç kalma).

Zaman Körlüğünün Nedenleri

Nörolojik Faktörler: DEHB’de beynin prefrontal korteksindeki işlev bozuklukları, zaman algısını etkileyebilir.
Stres ve Anksiyete: Zihinsel yük, zaman yönetimini zorlaştırabilir.
Duygusal Durumlar: Yoğun odaklanma (hiperfokus) veya dikkatin dağılması, zamanın geçişini fark etmeyi engelleyebilir.
Uyku Bozuklukları: Yetersiz uyku, zaman algısını bozabilir.

Zaman Körlüğü ile Başa Çıkma Yöntemleri

Zaman körlüğünü yönetmek için pratik stratejiler ve alışkanlıklar geliştirilebilir:

Zaman Yönetim Araçlarının Kullanımı:

Alarm ve Hatırlatıcılar: Telefon veya akıllı saatle düzenli hatırlatmalar ayarlamak.
Zamanlayıcılar: Görevler için belirli süreler belirlemek (örneğin, Pomodoro tekniği: 25 dakika çalışma, 5 dakika mola).
Takvim Uygulamaları: Google Calendar, Todoist gibi uygulamalarla görevleri ve son teslim tarihlerini planlamak.

Görevleri Küçük Parçalara Ayırma:

Büyük görevleri küçük, yönetilebilir adımlara bölerek zaman tahminini kolaylaştırmak. Örneğin, “proje yaz” yerine “giriş bölümünü yaz (30 dakika)” gibi.

Görsel Hatırlatıcılar Kullanma:

Duvara bir saat asmak veya masaüstünde analog bir saat kullanmak.
Zaman çizelgeleri veya renkli notlar ile görsel planlar oluşturmak.

Rutinler Oluşturma:

Günlük sabit rutinler (örneğin, her sabah 10 dakikalık planlama) zaman algısını güçlendirir.
Belirli görevler için sabit saatler belirlemek (örneğin, e-postaları 09:00’da kontrol et).

Hiperfokus ve Dikkat Dağınıklığı Yönetme:

Dikkati çeken bir görevde kaybolmamak için zamanlayıcı kullanmak.
Dikkat dağıtıcı unsurları (sosyal medya, gürültü) en aza indirmek.

Gerçekçi Zaman Tahminler Yapılmalı:

Görevlerin süresini tahmin ederken, normalden yüzde 50 daha fazla zaman ayırmak (örneğin, 1 saatlik bir iş için 1,5 saat planlayın).
Geçmiş deneyimlerden öğrenerek tahminleri geliştirmek.

Profesyonel Destek:

Bir terapist veya koçla çalışmak (özellikle DEHB koçları) zaman yönetimi becerilerini geliştirebilir.
Psikiyatrik değerlendirme, altta yatan bir durum (DEHB, anksiyete) varsa tedavi için faydalı olabilir.

Farkındalık ve Öz-Şefkat:

Zaman körlüğünü bir eksiklik olarak görmek yerine, farkındalıkla yaklaşmak.
Meditasyon veya nefes egzersizleri, stresi azaltarak zaman algısını iyileştirebilir.

Paylaşın

Kortizol Nedir Ve Vücudu Nasıl Etkiler?

Kortizol, böbrek üstü bezlerinde üretilen bir steroid hormondur ve stres hormonu olarak bilinir. Vücudun stres, metabolizma ve bağışıklık sistemiyle başa çıkmasında önemli bir rol oynar.

Haber Merkezi / Vücut strese tepki olarak kortizol salgılar ve bu da kan basıncını, kan şekerini ve enerji kullanımını düzenlemeye yardımcı olur.

Ancak stres çok uzun sürerse, kortizol seviyesi yüksek kalabilir ve bu da ruh sağlığı sorunlarına, kilo alımına ve uyku sorunlarına yol açabilir.

İşte kortizolün ne olduğu ve vücudu nasıl etkilediği hakkında temel bilgiler:

Kortizol Nedir?

Kortizol, böbrek üstü bezlerinin korteks bölgesinde üretilir ve glukokortikoidler sınıfına aittir.
Vücudun “savaş ya da kaç” tepkisini düzenler ve stresli durumlarda salgılanır.
Gün içinde seviyeleri değişir; sabahları en yüksek, gece en düşük seviyededir (sirkadiyen ritim).

Kortizolün İşlevleri:

Stres Tepkisi: Kortizol, stresli durumlarda enerji sağlamak için kan şekerini artırır ve vücudun hızlı tepki vermesine yardımcı olur.

Metabolizma Düzenlemesi: Karbonhidrat, yağ ve protein metabolizmasını kontrol eder. Kan şekeri seviyelerini yükseltir ve enerji üretimini destekler.

Bağışıklık Sistemi: İltihaplanmayı azaltır ve bağışıklık sistemini düzenler. Ancak uzun süre yüksek kortizol, bağışıklığı baskılayabilir.

Kan Basıncı ve Kalp Fonksiyonu: Kan basıncını düzenler ve kalp-damar sistemini destekler.

Uyanıklık ve Enerji: Günlük ritmi düzenleyerek sabahları uyanıklık sağlar.

Kortizolün Vücuda Etkileri

Normal Seviyelerde: Vücudun dengeli çalışmasını sağlar, enerji verir ve stresle başa çıkmayı kolaylaştırır.

Yüksek Seviyelerde (Kronik Stres):

Fiziksel Etkiler: Kilo artışı (özellikle karın bölgesinde), yüksek kan şekeri, kas zayıflığı, kemik erimesi, yüksek tansiyon.
Zihinsel Etkiler: Anksiyete, depresyon, hafıza sorunları, uyku bozuklukları.
Bağışıklık Sistemi: Enfeksiyonlara karşı direnci azaltabilir.
Cushing Sendromu: Aşırı kortizol üretimi bu hastalığa yol açabilir.

Düşük Seviyelerde: Yorgunluk, halsizlik, düşük kan şekeri, kilo kaybı.

Kortizol Seviyesini Etkileyen Faktörler

Kronik stres, uyku eksikliği, kötü beslenme, aşırı kafein veya bazı ilaçlar kortizolü artırabilir.
Düzenli egzersiz, meditasyon, yeterli uyku ve dengeli beslenme kortizolü dengeleyebilir.

Paylaşın

Hangi Ürünler Sivilcelerin Artmasına Neden Olur?

Başta gençler olmak üzere bir çok bireyi etkileyen sivilceler, aşırı sebum (yağ) üretimi, bakteriler, hormonal dalgalanmalar, tıkalı gözenekler ve iltihaplanma gibi çeşitli faktörlerden etkilenmektedir.

Haber Merkezi / Ancak, yeni araştırmalar beslenmenin cilt sağlığında önemli bir rol oynadığını vurgulamaktadır.

Daha temiz bir cilde sahip olmayı hedefliyorsanız, sorunu içten dışa ele almayı düşünün. İşte kaçınmanız gereken besinler:

Kahve ve kafeinli içecekler: Aşırı kahve tüketimi, stresten sorumlu hormon olan kortizol üretimini artırabilir. Bu da yağ bezlerini harekete geçirerek sivilcelere neden olabilir.

Yağlı süt ürünleri: Peynir, dondurma ve krema yağlı cildi tetikleyebilir ve sivilce oluşumunu kötüleştirebilir.

Şekerli ve unlu besinler: Şeker, çikolata, kek ve tatlılar kandaki insülin seviyesini artırabilir, bu da cildi olumsuz etkiler ve akneye neden olabilir.

Fast food ve hazır yemekler: Hamburger, patates kızartması ve sosisli sandviçler düşük kaliteli yağlar, mayonez ve ketçap içerir; bunların hepsi sivilceleri kötüleştirebilir.

Paylaşın

Tek Bir Antrenmanla Kansere Karşı Mücadele Edebilirsiniz

Yeni yayınlanan bir araştırma, meme kanseri atlatanlardan egzersizden hemen sonra alınan kan örneklerinin, egzersizin kanser hücresi büyümesini yüzde 30’a kadar azaltabildiğini ortaya koydu.

Haber Merkezi / Bu etkinin, egzersiz sırasında doğal olarak salgılanan ve kanser karşıtı özelliklere sahip olduğu görülen miyokin adı verilen kas salgılı proteinlerin neden olduğu tespit edildi.

Edith Cowan Üniversitesi’nden (ECU) Francesco Bettariga liderliğindeki ekip, araştırmada I ve III. evre meme kanseri için birincil tedavisini tamamlamış 32 kadının verilerini inceledi.

Katılımcılar, direnç antrenmanı (RT) veya yüksek yoğunluklu aralıklı antrenman (HIIT) seansları için rastgele seçildi. Kan örnekleri egzersizden önce, hemen sonra ve 30 dakika sonra alındı. Bu örnekler daha sonra üçlü negatif meme kanseri hücrelerini tedavi etmek için kullanıldı.

Bettariga, “Araştırmanın sonuçları, her iki egzersiz türünün de meme kanseri hastalarında bu kanser karşıtı miyokinleri üretmede gerçekten işe yaradığını gösteriyor” dedi.

Miyokinler, kas kasılmalarına yanıt olarak kaslar tarafından salgılanan hormon benzeri moleküllerdir. Bilim insanları metabolizmayı ve iltihabı düzenlemeye yardımcı olduklarını biliyorlardı, ancak bu araştırma tümör biyolojisi üzerindeki doğrudan etkilerini vurguluyor.

Bilim insanları, egzersizden birkaç dakika sonra incelenen dört temel miyokinden üçünde önemli artışlar gözlemlediler ve bunu kanser hücresi çoğalmasında azalmalar izledi.

Bettariga, egzersizin, kanser tedavisinde terapötik bir müdahale olarak ortaya çıktığını vurgulayarak, “Egzersizin, kanser tedavisi sırasında veya sonrasında güvenli ve etkili olduğunu gösteren çok sayıda kanıt bulunmaktadır” dedi.

Breast Cancer dergisinde yayınlanan araştırma, egzersizin meme kanseri hastalarında inflamasyonu ve uzun vadeli sonuçları nasıl etkilediğine dair daha kapsamlı bir araştırmanın parçasıdır.

Kalıcı inflamasyonun, bağışıklık savunmalarını baskılayarak ve hücre sağkalımını ve yayılmasını destekleyerek tümör ilerlemesine ve tekrarlamasına katkıda bulunduğu bilinmektedir.

Paylaşın

“Kaygı Bozukluğu”nun 10 Gizli Belirtisi

Kaygı bozukluğunun belirtilerini fark etmek her zaman kolay değildir ve kişiden kişiye büyük ölçüde değişir. Bazıları panik atak geçirirken, bazıları da fobiler geliştirir.

Haber Merkezi / Kaygı bozukluğu, genellikle belirgin belirtilerle kendini gösterse de, bazen daha az fark edilen, gizli belirtilerle de ortaya çıkabilir.

İşte, kaygı bozukluğunun daha az bilinen, ancak dikkat edilmesi gereken belirtileri:

Sürekli endişe ve aşırı düşünme: Zihnin sürekli “ya olursa” senaryolarıyla dolu olması, küçük sorunları büyütme eğilimi veya olayları kontrol edememe korkusu.

Fiziksel belirtiler:

Nedensiz yorgunluk veya enerji eksikliği.
Kas gerginliği, özellikle boyun, omuz veya çene bölgesinde.
Mide problemleri (örneğin, hazımsızlık, karın ağrısı).
Baş ağrısı veya migren.
Ellerde titreme veya terleme.

Uyku problemleri: Uykuya dalmakta zorluk, sık uyanma veya huzursuz uyku. Kaygı, zihni gece boyunca aktif tutabilir.

Karar vermede zorluk: Basit kararlar bile (örneğin, ne yiyeceğine karar verme) zorlayıcı hale gelebilir, çünkü birey yanlış yapma korkusu taşır.

Mükemmeliyetçilik: Hata yapmaktan aşırı korku, her şeyi kontrol etme ihtiyacı veya sürekli onay arayışı.

Duygusal dalgalanmalar:

Ani sinirlilik veya tahammülsüzlük.
Aşırı duygusal tepkiler (örneğin, küçük bir eleştiriye aşırı üzülme).
Sürekli bir huzursuzluk hissi.

Sosyal kaçınma: Sosyal etkinliklere katılmaktan kaçınma, başkalarının ne düşündüğü hakkında aşırı endişelenme veya sosyal ortamlarda rahatsızlık hissi.

Konsantrasyon sorunları: Zihnin dağınık olması, odaklanamama veya sık sık dalgınlık hali.

Aşırı kontrol ihtiyacı: Planların sürekli değişmesinden rahatsızlık duyma, belirsizliğe tahammül edememe.

Kendini eleştirme: Kendi kendine olumsuz konuşma, yetersizlik hissi veya sürekli kendini suçlama.

Ne Yapılabilir?

Farkındalık ve tanı: Bu belirtileri fark etmek, kaygı bozukluğunu anlamanın ilk adımıdır. Eğer bu belirtiler günlük yaşamı etkiliyorsa, bir uzmana (psikolog veya psikiyatrist) başvurmak önemlidir.

Nefes ve rahatlama teknikleri: Derin nefes egzersizleri veya meditasyon kaygıyı hafifletebilir.

Destek sistemi: Güvenilir bir arkadaş veya aile üyesiyle konuşmak, duyguları paylaşmak yardımcı olabilir.

Paylaşın

Her İki Dizde Ağrının Nedeni Ne Olabilir?

Diz eklemleri, insan vücudundaki en büyük ve en fazla yük taşıyan eklemler arasındadır. Her iki dizde de sürekli ağrı genellikle kemiklerde, eklemlerde, kaslarda ve damar sistemindeki değişikliklerle ilişkilidir.

Haber Merkezi / Bu durum kadınlarda, yaşlı bireylerde ve ağır fiziksel işlerde çalışanlarda daha yaygındır. Her iki dizde ağrıya aşağıdaki durumlar neden olabilir:

Eklemdeki metabolik süreçlerin bozulması: Artroz veya artrit gibi eklem hastalıklarına, kemik uçlarını kaplayan dokuların bozulması eşlik eder. Bu gibi durumlarda, hareket sırasında dizde basınç, çıtırtı, ağrı ve ağırlık hissi oluşabilir.

Kalsiyum ve tuz birikimi: Kemik yapısında yer alan mineral maddelerin eşit olmayan dağılımı, eklemlerde tuz birikmesine neden olur. Bu durum kemik hareketini kısıtlar ve ağrıya neden olur.

Zararlı ortamlara uzun süre maruz kalma: Soğuk ve nemli yerlerde çalışmak diz eklemlerine baskı uygular. Özellikle zeminde, beton yüzeylerde veya rüzgarlı havalarda çalışanlar arasında yaralanmalar sıklıkla görülür.

Mekanik yaralanmalar: Ağır kaldırma, yanlış hareket veya travma diz yaralanmalarına neden olabilir. Bunlardan bazıları anında ağrıya neden olurken, bazıları zamanla ağrımaya başlar.

Ağrıyla birlikte hangi belirtiler ortaya çıkar?

Oturma ve ayağa kalkmada zorluk;
Uzun mesafe yürüyememe veya aksayarak yürüme;
Yürürken ağırlık hissi, sinir çekilmesi hissi;
Bağdaş kurarak oturulduğunda kaslarda uyuşma ve gerginlik;
Bacaklarda şişlik ve damarların belirginleşmesi;
Soğuğa karşı hassasiyet, hatta yazın sıcak giyinme isteği.

Bazı hastalarda varisli damar genişlemesi de görülebilir. Bu gibi durumlarda, şişlik ve kan dolaşımı sorunlarını daha da kötüleştirebileceğinden ısı tedavisi önerilmez.

Diz ağrısından kurtulmak için ne yapılmalı?

Öncelikle hastanın profesyonel bir tıbbi muayene ve testlerden geçmesi gerekir. Teşhis için röntgen, biyokimyasal kan testleri ve bazı durumlarda BT taramaları kullanılabilir.

Ciddi bir değişiklik saptanmadığı halde ağrı devam ediyorsa fizyoterapi yöntemleri etkili olabilir. Radon ve kükürt banyoları, sıcak kumla tedavi ve sanatoryum-tatil köyü ortamında yapılan terapiler dizlerdeki kan dolaşımını iyileştirerek ağrıyı azaltır.

Önlenebilir mi?

Diz ağrısının önlenmesine erken yaşlardan itibaren başlanmalıdır. Düzenli fiziksel aktivite, koşu, hafif egzersizler, yüzme ve doğru duruşu korumak dizlere binen yükü azaltır.

Ayrıca, doğru beslenme ve kalsiyum ve D vitamini açısından zengin besinler tüketmek de kemiklerin güçlenmesine yardımcı olur.

Paylaşın

Hipotiroidizm Neden Metabolik Bir Bozukluktur?

Metabolizma kelimesini duyduğumuzda genellikle vücudun kalorileri ne kadar hızlı yaktığını düşünürüz. Ancak metabolizma bundan çok daha fazlasıdır. Yiyeceklerin enerjiye dönüştürülmesi ve hücrelerin onarılması gibi bizi hayatta tutan tüm kimyasal süreçleri kapsar.

Haber Merkezi / Peki bu süreçler yavaşladığında ne olur? Olası nedenlerden biri de, yavaş metabolizma, kilo alımı ve sürekli üşüme hissiyle ilişkilendiren hipotiroidizmdir.

Hipotiroidizm, boyunda bulunan ve kelebeğe benzeyen tiroid bezinin yeterli tiroid hormonu üretmemesiyle ortaya çıkar. Bu hormonlar, özellikle tiroksin (T4) ve triiyodotironin (T3), çok önemlidir. Kalbimizin ne kadar hızlı attığını, vücudumuzun ne kadar sıcak kaldığını ve enerji için ne kadar hızlı kalori yaktığımızı kontrol ederler.

Tiroid hormonu seviyeleri düştüğünde vücut yavaşlar. Sanki biri vücudunuzun tüm sistemlerine “yavaş çekim” düğmesine basmış gibi. Bu durum kalp atış hızınızı, sindiriminizi ve enerji seviyenizi etkileyebilir.

Hipotiroidizmi metabolik bir bozukluk olarak düşünebilir miyiz? Evet, düşünebiliriz. Metabolik bozukluklar, vücudun enerjiyi işleme biçimiyle ilgili sorunları içerir. Hipotiroidizm bu enerji işleme sürecini yavaşlattığı için bu kategoriye girer.

Hipotiroidizm belirtileri bu yavaşlamayı yansıtır. Kilo alımı yaygındır; sadece fazla yağdan değil, aynı zamanda vücudun kalorileri verimli bir şekilde yakmamasından da kaynaklanır. Diğer belirtiler arasında yorgunluk, kabızlık, kuru cilt ve üşüme hissi bulunur; bunların hepsi vücut sistemlerinin daha yavaş çalıştığının işaretleridir.

Hipotiroidizmin çeşitli nedenleri vardır. En yaygın olanı, bağışıklık sisteminin yanlışlıkla tiroid bezine saldırdığı Hashimoto tiroiditi adı verilen bir otoimmün hastalıktır. Diğer nedenler arasında bazı ilaçlar ve radyasyon tedavileri yer alır. Bu nedenler, bağışıklık sistemi, hormonlar ve metabolizmanın nasıl bağlantılı olduğunu gösterir.

Doktorlar genellikle hipotiroidizmi kan testiyle teşhis eder. TSH (tiroid uyarıcı hormon) ve T4 seviyelerini kontrol ederler. TSH yüksek ve T4 düşükse, vücut tiroid bezini daha fazla çalıştırmaya çalışsa da, bu tiroid bezinin yeterli hormon üretmediği anlamına gelir.

Tedavi, vücudun üretemediği hormonları yerine koymak için sentetik tiroid hormonları almayı içerir. Bu, metabolizmanın normale dönmesine yardımcı olur ve semptomları hafifletir.

Paylaşın