Gerçeklik Sorunu: Marksist Bir Sorgulama

Kapitalist sistem, kendi sürekliliği için gerçekliği parçalamak, bulanıklaştırmak ve sınıfsal içeriğinden arındırmak zorundadır. Marksist eleştiri ise bu parçaları yeniden bir araya getirme, görünmeyeni görünür kılma çabasıdır.

Haber Merkezi / Günümüz toplumunda “gerçeklik” hiç olmadığı kadar tartışmalı bir kavram hâline gelmiş durumda. Hakikat sonrası çağdan, algı yönetiminden, dezenformasyondan söz ediliyor. Ancak bu tartışmalar çoğu zaman yüzeyde kalıyor; gerçekliğin neden bu kadar kırılgan hâle geldiği sorusu sistemli biçimde ele alınmıyor. Marksist bir perspektiften bakıldığında ise “gerçeklik sorunu”, yalnızca epistemolojik değil, doğrudan sınıfsal ve maddi bir sorundur.

Marksizm, gerçekliği düşünceden değil maddi yaşamdan türetir. Marx’ın ünlü ifadesiyle, “insanların bilinci onların varlığını değil, toplumsal varlıkları bilinçlerini belirler.” Bu nedenle bugün yaşanan gerçeklik krizi, öncelikle kapitalist üretim ilişkilerinin ve bu ilişkilerin ideolojik üstyapısının bir ürünüdür. Gerçekliğin parçalanması, kapitalizmin kendi çelişkilerini görünmez kılma ihtiyacının sonucudur.

Kapitalist toplumda gerçeklik, meta biçimiyle örtülür. Meta fetişizmi, toplumsal ilişkilerin şeyler arasındaki ilişkilermiş gibi görünmesine yol açar. Emek sömürüsü, piyasa “doğallığı” içinde erir; sınıf ilişkileri bireysel başarı ya da başarısızlık anlatılarına indirgenir. Bu koşullarda gerçeklik, çıplak haliyle değil, piyasanın ve ideolojinin filtrelerinden geçerek algılanır. İnsanlar yaşadıkları hayatın neden böyle olduğunu değil, bu hayata nasıl uyum sağlayacaklarını düşünmeye zorlanır.

Bugün medya ve dijital platformlar bu süreci daha da derinleştiriyor. Gerçeklik, artık yalnızca çarpıtılmıyor; parçalara ayrılıyor, hızla tüketiliyor ve duygusal tepkilere indirgeniyor. Marksist açıdan bu durum rastlantı değildir. Sermaye, bütünlüklü bir gerçeklik algısından korkar; çünkü bütünlük, sistemin yapısal eşitsizliklerini görünür kılar. Bunun yerine parçalı, bağlamından kopuk, sürekli akan bir “şimdi” hali üretilir. İşsizlik bir istatistik, yoksulluk kişisel kader, savaş ise soyut bir “güvenlik sorunu” olarak sunulur.

“Gerçeklik sorunu”nun bir diğer boyutu da ideolojinin gündelik hayata nüfuz etme biçimidir. Egemen ideoloji, kendisini ideoloji olarak değil, “sağduyu” olarak dayatır. Alternatifsizlik söylemi (“başka türlü olamaz”) bu noktada kilit rol oynar. Kapitalist gerçeklik, tek mümkün gerçeklik gibi sunulur. Marksist eleştiri ise tam da burada devreye girer: Gerçekliğin tarihsel ve değiştirilebilir olduğunu hatırlatır. Mevcut düzenin “doğal” değil, belirli sınıf çıkarlarının ürünü olduğunu açığa çıkarır.

Gerçeklik, sınıfsal bir filtreden geçirilerek yeniden üretilir

Bu bağlamda, gerçeklik sorunu aynı zamanda bir mücadele alanıdır. Gerçekliği tanımlama gücü, siyasal iktidarın en önemli araçlarından biridir. Hangi sorunların “gerçek”, hangilerinin “abartı” ya da “marjinal” olduğu bu güç ilişkileri içinde belirlenir. Emekçilerin yaşadığı yapısal sorunlar görünmez kılınırken, sermayeyi tehdit etmeyen kültürel tartışmalar öne çıkarılabilir. Böylece gerçeklik, sınıfsal bir filtreden geçirilerek yeniden üretilir.

Marksist perspektif, bu sis perdesini dağıtmayı hedefler. Gerçekliği, bireysel algıların toplamı olarak değil, toplumsal ilişkilerin somut bir sonucu olarak ele alır. Bu nedenle marksist sorgulama, yalnızca “ne oluyor?” sorusunu değil, “kimin çıkarına oluyor?” sorusunu da sorar. Gerçeklik, bu sorudan kaçıldığında değil, bu soruyla yüzleşildiğinde anlaşılır.

Sonuç olarak, günümüzde yaşanan gerçeklik krizi, hakikatin kaybolmasından çok, hakikatin bastırılmasıyla ilgilidir. Kapitalist sistem, kendi sürekliliği için gerçekliği parçalamak, bulanıklaştırmak ve sınıfsal içeriğinden arındırmak zorundadır. Marksist eleştiri ise bu parçaları yeniden bir araya getirme, görünmeyeni görünür kılma çabasıdır. Gerçeklik sorunu, ancak bu kolektif ve maddi zeminde ele alındığında aşılabilir. Çünkü gerçeklik, yalnızca yorumlanacak bir şey değil, aynı zamanda değiştirilecek bir şeydir.

Paylaşın

“Maddeci”likten Kaçış

Teorik ve politik bağlamlarda farklı anlamlar taşıyabilen “maddecilikten kaçış” kavramı, genel olarak, ekonomik altyapının belirleyiciliğinden uzaklaşarak ideolojik, kültürel veya manevi unsurlara aşırı vurgu yapmayı ifade eder.

Kurtuluş Aladağ / Felsefi bağlamda, maddecilik, evrenin ve toplumsal gerçekliğin maddi temeller üzerine inşa edildiğini ve bilincin, ruhun ya da manevi unsurların maddi süreçlerin bir ürünü olduğunu savunur. Buna karşılık, idealizm, bilincin ya da düşüncenin maddi gerçeklikten bağımsız ya da ondan üstün olduğunu öne sürer.

“Maddecilikten kaçış”, bu bağlamda, materyalist açıklamaları reddederek idealist veya dualist (madde ve ruhu ayrı kabul eden) yaklaşımlara yönelmeyi ifade eder.

Marksist felsefede, tarihsel materyalizm, toplumsal değişimi ekonomik üretim ilişkileri ve sınıf mücadeleleri üzerinden açıklar. Ancak bazı düşünürler, bu açıklamayı “mekanik” ya da “indirgemeci” bularak, kültürel, dini veya manevi unsurları daha fazla merkeze alan yaklaşımlara yönelmişlerdir. Bu tür yönelimler, “maddecilikten kaçış” olarak değerlendirilebilir.

20. yüzyılda, bazı Marksist düşünürler (örneğin, Antonio Gramsci), kültürel hegemonya gibi kavramlarla maddi temellerin ötesine geçerek ideolojik ve kültürel unsurlara daha fazla ağırlık vermişlerdir. Bu, “maddecilikten kaçış” olarak yorumlanmıştır, ancak Gramsci’nin kendisi bu yaklaşımı materyalist bir çerçevede temellendirmiştir.

Marksist teoride, “maddecilikten kaçış” kavramı, tarihsel materyalizmin temel ilkelerinden sapma olarak değerlendirilebilir. Marksizm, toplumsal gerçekliği anlamak için ekonomik altyapının (üretim ilişkileri, üretim araçları) belirleyici olduğunu ve üstyapının (kültür, hukuk, din, ideoloji) bu altyapı tarafından şekillendirildiğini savunur.

Bazı Marksist düşünürler veya Marksizm’den etkilenen akımlar, bu altyapı – üstyapı ilişkisini katı bir şekilde yorumlamayı reddederek, üstyapının daha özerk bir rol oynadığını öne sürmüşlerdir. Bu, “maddecilikten kaçış” olarak yorumlanabilir.

Frankfurt Okulu gibi Marksist akımlar, klasik Marksizmin ekonomik determinizmini eleştirerek kültürel ve ideolojik unsurlara daha fazla vurgu yapmışlardır. Bu, geleneksel Marksistler tarafından “maddecilikten kaçış” olarak görülmüştür.

Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe gibi post-Marksist düşünürler ise, Marksizmin sınıf merkezli analizini reddederek, kimlik, söylem ve kültürel hegemonya gibi konuları merkeze almışlardır. Bu tür yaklaşımlar, klasik Marksist perspektiften bakıldığında, “maddecilikten kaçış”ın örnekleri olarak değerlendirilebilir.

Toplumsal ve politik düzeyde, “maddecilikten kaçış”, ekonomik ve sınıfsal temelli analizlerden uzaklaşarak, kimlik, kültür, din veya etnisite gibi unsurları merkeze alan yaklaşımları ifade eder.

Örneğin, 20. yüzyılın ikinci yarısında, sınıf mücadelesine dayalı politik hareketlerin yerini kimlik (feminizm, etnik hareketler, çevrecilik vb.) politikalarına bıraktığını görürüz. Bu dönüşümler, bazı Marksist teorisyenler tarafından, maddi gerçeklikten uzaklaşma ve idealist bir çerçeveye kayma olarak eleştirilmiştir.

Ulusal kurtuluş hareketleri gibi hareketler ise, sınıf mücadelesini ikinci plana atarak ulusal kimlik veya kültürel değerler üzerine yoğunlaşmıştır. Bu durum, Marksist perspektiften bakıldığında, “maddecilikten kaçış” olarak değerlendirilebilir.

Paylaşın

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping: Marksizm, 21. Yüzyılda Yeniden Dirilişte

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, Marksizm’in 21’inci yüzyılda yeniden diriliş gösterdiğini belirtti ve bütün Marksist siyasi partileri zamanın ve kendi uluslarının koşullarına uygun şekilde teoriler geliştirmeye çağırdı. 

Çin’in başkenti Pekin’de düzenlenen Çin Komünist Partisi ve Dünya Marksist Siyasi Partiler Forumu’nda konuşan Jinping, Marksizm’in açık, gelişen bir teori olduğunu ifade etti. Çinli lider Marksizm’in ancak ülkelerin şartlarına adapte edildiğinde o ülkede kök salabileceğini ve zamanı yakalarsa canlılığını koruyabileceğini kaydetti.

Jinping, dünya çapındaki Marksist siyasi partilerin zorlu arayışları ve ortak çabaları sayesinde Marksizm’in 21’inci yüzyılda yeni ufuklara açıldığını ve giderek daha fazla canlılık gösterdiğini belirtti.

Dünya genelinde yüzyıldır görülmemiş derin değişikliklerin hızla evrildiğini ve insanlığın yeniden tarihi bir dönemeçte durduğunu kaydeden Jinping, Marksizm’i ulusal koşullara ve zamana uygun hale getirmenin ve insanlığın önündeki yolu gerçeğin ışığıyla aydınlatmanın ortak sorumluluğunun Marksist siyasi partilere düştüğünün altını çizdi.

Başkanı olduğu Çin Komünist Partisi’nin Marksist prensipleri ülkesinin özel koşulları ve ince Çin gelenekleriyle bütünleştirdiğini, zamane koşullara adapte ettiğini ve sosyalizm yolundan sapmadan Çinlilerin özellikleriyle hızla ilerlediğini belirten Jinping, partisinin diğer ülkelerdeki Marksist siyasi partilerle kendi ulusal koşulları ve zamanın eğilimlerini dikkate alarak, alışveriş ve diyaloğu güçlendirmeye hazır olduğunu vurguladı.

70 ülkeden 100 Marksist parti katıldı

Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin uluslararası departmanı tarafından düzenlenen foruma 70 ülkeden 100 Marksist partinin 300’den fazla temsilcisi katıldı. Vietnam, Küba ve Rus delegelerin üst düzey temsilcileri forumdan övgüyle söz etti.

Ekonomik faaliyetlerde üretim modelinin toplumları etkilediğini savunan ve kapitalistler ile işçi sınıfı arasındaki güç mücadelesine odaklanan Marksizm, 1800’lerin başında Alman filozoflar Karl Marx ve Friedrich Engels’in çalışmaları sonucu sol görüşlü bir sosyoekonomik analiz metodu olarak gelişti ve dünya genelinde siyaset, ekonomik, sosyal, kültürel ve diğer birçok alanda köklü etkilerin önünü açtı.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın