“Kaygı Bozukluğu”nun 10 Gizli Belirtisi

Kaygı bozukluğunun belirtilerini fark etmek her zaman kolay değildir ve kişiden kişiye büyük ölçüde değişir. Bazıları panik atak geçirirken, bazıları da fobiler geliştirir.

Haber Merkezi / Kaygı bozukluğu, genellikle belirgin belirtilerle kendini gösterse de, bazen daha az fark edilen, gizli belirtilerle de ortaya çıkabilir.

İşte, kaygı bozukluğunun daha az bilinen, ancak dikkat edilmesi gereken belirtileri:

Sürekli endişe ve aşırı düşünme: Zihnin sürekli “ya olursa” senaryolarıyla dolu olması, küçük sorunları büyütme eğilimi veya olayları kontrol edememe korkusu.

Fiziksel belirtiler:

Nedensiz yorgunluk veya enerji eksikliği.
Kas gerginliği, özellikle boyun, omuz veya çene bölgesinde.
Mide problemleri (örneğin, hazımsızlık, karın ağrısı).
Baş ağrısı veya migren.
Ellerde titreme veya terleme.

Uyku problemleri: Uykuya dalmakta zorluk, sık uyanma veya huzursuz uyku. Kaygı, zihni gece boyunca aktif tutabilir.

Karar vermede zorluk: Basit kararlar bile (örneğin, ne yiyeceğine karar verme) zorlayıcı hale gelebilir, çünkü birey yanlış yapma korkusu taşır.

Mükemmeliyetçilik: Hata yapmaktan aşırı korku, her şeyi kontrol etme ihtiyacı veya sürekli onay arayışı.

Duygusal dalgalanmalar:

Ani sinirlilik veya tahammülsüzlük.
Aşırı duygusal tepkiler (örneğin, küçük bir eleştiriye aşırı üzülme).
Sürekli bir huzursuzluk hissi.

Sosyal kaçınma: Sosyal etkinliklere katılmaktan kaçınma, başkalarının ne düşündüğü hakkında aşırı endişelenme veya sosyal ortamlarda rahatsızlık hissi.

Konsantrasyon sorunları: Zihnin dağınık olması, odaklanamama veya sık sık dalgınlık hali.

Aşırı kontrol ihtiyacı: Planların sürekli değişmesinden rahatsızlık duyma, belirsizliğe tahammül edememe.

Kendini eleştirme: Kendi kendine olumsuz konuşma, yetersizlik hissi veya sürekli kendini suçlama.

Ne Yapılabilir?

Farkındalık ve tanı: Bu belirtileri fark etmek, kaygı bozukluğunu anlamanın ilk adımıdır. Eğer bu belirtiler günlük yaşamı etkiliyorsa, bir uzmana (psikolog veya psikiyatrist) başvurmak önemlidir.

Nefes ve rahatlama teknikleri: Derin nefes egzersizleri veya meditasyon kaygıyı hafifletebilir.

Destek sistemi: Güvenilir bir arkadaş veya aile üyesiyle konuşmak, duyguları paylaşmak yardımcı olabilir.

Paylaşın

Her İki Dizde Ağrının Nedeni Ne Olabilir?

Diz eklemleri, insan vücudundaki en büyük ve en fazla yük taşıyan eklemler arasındadır. Her iki dizde de sürekli ağrı genellikle kemiklerde, eklemlerde, kaslarda ve damar sistemindeki değişikliklerle ilişkilidir.

Haber Merkezi / Bu durum kadınlarda, yaşlı bireylerde ve ağır fiziksel işlerde çalışanlarda daha yaygındır. Her iki dizde ağrıya aşağıdaki durumlar neden olabilir:

Eklemdeki metabolik süreçlerin bozulması: Artroz veya artrit gibi eklem hastalıklarına, kemik uçlarını kaplayan dokuların bozulması eşlik eder. Bu gibi durumlarda, hareket sırasında dizde basınç, çıtırtı, ağrı ve ağırlık hissi oluşabilir.

Kalsiyum ve tuz birikimi: Kemik yapısında yer alan mineral maddelerin eşit olmayan dağılımı, eklemlerde tuz birikmesine neden olur. Bu durum kemik hareketini kısıtlar ve ağrıya neden olur.

Zararlı ortamlara uzun süre maruz kalma: Soğuk ve nemli yerlerde çalışmak diz eklemlerine baskı uygular. Özellikle zeminde, beton yüzeylerde veya rüzgarlı havalarda çalışanlar arasında yaralanmalar sıklıkla görülür.

Mekanik yaralanmalar: Ağır kaldırma, yanlış hareket veya travma diz yaralanmalarına neden olabilir. Bunlardan bazıları anında ağrıya neden olurken, bazıları zamanla ağrımaya başlar.

Ağrıyla birlikte hangi belirtiler ortaya çıkar?

Oturma ve ayağa kalkmada zorluk;
Uzun mesafe yürüyememe veya aksayarak yürüme;
Yürürken ağırlık hissi, sinir çekilmesi hissi;
Bağdaş kurarak oturulduğunda kaslarda uyuşma ve gerginlik;
Bacaklarda şişlik ve damarların belirginleşmesi;
Soğuğa karşı hassasiyet, hatta yazın sıcak giyinme isteği.

Bazı hastalarda varisli damar genişlemesi de görülebilir. Bu gibi durumlarda, şişlik ve kan dolaşımı sorunlarını daha da kötüleştirebileceğinden ısı tedavisi önerilmez.

Diz ağrısından kurtulmak için ne yapılmalı?

Öncelikle hastanın profesyonel bir tıbbi muayene ve testlerden geçmesi gerekir. Teşhis için röntgen, biyokimyasal kan testleri ve bazı durumlarda BT taramaları kullanılabilir.

Ciddi bir değişiklik saptanmadığı halde ağrı devam ediyorsa fizyoterapi yöntemleri etkili olabilir. Radon ve kükürt banyoları, sıcak kumla tedavi ve sanatoryum-tatil köyü ortamında yapılan terapiler dizlerdeki kan dolaşımını iyileştirerek ağrıyı azaltır.

Önlenebilir mi?

Diz ağrısının önlenmesine erken yaşlardan itibaren başlanmalıdır. Düzenli fiziksel aktivite, koşu, hafif egzersizler, yüzme ve doğru duruşu korumak dizlere binen yükü azaltır.

Ayrıca, doğru beslenme ve kalsiyum ve D vitamini açısından zengin besinler tüketmek de kemiklerin güçlenmesine yardımcı olur.

Paylaşın

Hipotiroidizm Neden Metabolik Bir Bozukluktur?

Metabolizma kelimesini duyduğumuzda genellikle vücudun kalorileri ne kadar hızlı yaktığını düşünürüz. Ancak metabolizma bundan çok daha fazlasıdır. Yiyeceklerin enerjiye dönüştürülmesi ve hücrelerin onarılması gibi bizi hayatta tutan tüm kimyasal süreçleri kapsar.

Haber Merkezi / Peki bu süreçler yavaşladığında ne olur? Olası nedenlerden biri de, yavaş metabolizma, kilo alımı ve sürekli üşüme hissiyle ilişkilendiren hipotiroidizmdir.

Hipotiroidizm, boyunda bulunan ve kelebeğe benzeyen tiroid bezinin yeterli tiroid hormonu üretmemesiyle ortaya çıkar. Bu hormonlar, özellikle tiroksin (T4) ve triiyodotironin (T3), çok önemlidir. Kalbimizin ne kadar hızlı attığını, vücudumuzun ne kadar sıcak kaldığını ve enerji için ne kadar hızlı kalori yaktığımızı kontrol ederler.

Tiroid hormonu seviyeleri düştüğünde vücut yavaşlar. Sanki biri vücudunuzun tüm sistemlerine “yavaş çekim” düğmesine basmış gibi. Bu durum kalp atış hızınızı, sindiriminizi ve enerji seviyenizi etkileyebilir.

Hipotiroidizmi metabolik bir bozukluk olarak düşünebilir miyiz? Evet, düşünebiliriz. Metabolik bozukluklar, vücudun enerjiyi işleme biçimiyle ilgili sorunları içerir. Hipotiroidizm bu enerji işleme sürecini yavaşlattığı için bu kategoriye girer.

Hipotiroidizm belirtileri bu yavaşlamayı yansıtır. Kilo alımı yaygındır; sadece fazla yağdan değil, aynı zamanda vücudun kalorileri verimli bir şekilde yakmamasından da kaynaklanır. Diğer belirtiler arasında yorgunluk, kabızlık, kuru cilt ve üşüme hissi bulunur; bunların hepsi vücut sistemlerinin daha yavaş çalıştığının işaretleridir.

Hipotiroidizmin çeşitli nedenleri vardır. En yaygın olanı, bağışıklık sisteminin yanlışlıkla tiroid bezine saldırdığı Hashimoto tiroiditi adı verilen bir otoimmün hastalıktır. Diğer nedenler arasında bazı ilaçlar ve radyasyon tedavileri yer alır. Bu nedenler, bağışıklık sistemi, hormonlar ve metabolizmanın nasıl bağlantılı olduğunu gösterir.

Doktorlar genellikle hipotiroidizmi kan testiyle teşhis eder. TSH (tiroid uyarıcı hormon) ve T4 seviyelerini kontrol ederler. TSH yüksek ve T4 düşükse, vücut tiroid bezini daha fazla çalıştırmaya çalışsa da, bu tiroid bezinin yeterli hormon üretmediği anlamına gelir.

Tedavi, vücudun üretemediği hormonları yerine koymak için sentetik tiroid hormonları almayı içerir. Bu, metabolizmanın normale dönmesine yardımcı olur ve semptomları hafifletir.

Paylaşın

Majör Depresif Bozukluğu Ne Tetikliyor?

Majör depresif bozukluk, kısaca depresyon olarak da bilinir, bireylerin hissetme, düşünme ve davranma biçimlerini derinden etkileyen ciddi bir zihin sağlığı sorunudur.

Haber Merkezi / Majör depresif bozukluk, duygusal ve fiziksel sorunlara neden olabilir ve günlük yaşamı zorlaştırabilir. Peki bu durumu aslında ne tetikliyor?

Depresyonun en yaygın tetikleyicilerinden biri strestir. İş yerindeki sorunlar, maddi sıkıntılar veya ilişki sorunları gibi uzun süreli stres, beynin çalışma şeklini değiştirebilir. 

Bireyler sürekli stresle karşı karşıya kaldıklarında, vücutları kortizol adı verilen bir hormonun daha yüksek seviyelerini üretir. Zamanla, aşırı kortizol, özellikle hipokampüs adı verilen beyin bölgesi olmak üzere, zihin haliyle bağlantılı beyin bölgelerini etkileyebilir.

Yapılan araştırmalar depresyon yaşayan kişilerin hipokampüslerinin genellikle daha küçük olduğunu gösteriyor ve araştırmacılar bunun stresin ve yüksek kortizol seviyelerinin zararlı etkilerinden kaynaklanabileceğini düşünüyor.

Bir diğer önemli tetikleyici de genetiktir. Ailede depresyon geçirmiş biri varsa, risk daha yüksek olabilir. Bilim insanları, bazı genlerin beynin zihin hali ve stresi işleme biçimini etkileyerek depresyon riskini artırabileceğini buldular.

Ancak bu genlere sahip olmak, bireyin kesinlikle depresyona gireceği anlamına gelmiyor; sadece riskin daha yüksek olduğu anlamına geliyor.

Beyin kimyasındaki değişiklikler de büyük rol oynar. Beyin, zihin halini düzenlemeye yardımcı olmak için serotonin, dopamin ve norepinefrin gibi nörotransmitter adı verilen kimyasallara güvenir. Bu kimyasalların dengesi bozulduğunda, depresyon belirtileri ortaya çıkabilir. Birçok antidepresan ilaç, bu beyin kimyasallarının dengesini yeniden sağlamaya yardımcı olarak etki eder.

Depresyon, hayattaki önemli olaylardan da kaynaklanabilir. Sevilen birini kaybetmek, boşanmak veya işini kaybetmek duygusal olarak bunaltıcı olabilir.

Bu tür olaylardan sonra üzüntü hissetmek normal olsa da, bazı bireyler için üzüntü geçmez ve depresyona dönüşür. Evlenmek veya çocuk sahibi olmak gibi olumlu yaşam değişiklikleri bile, hassas bireylerde depresyonu tetikleyebilecek strese yol açabilir.

Sağlık sorunları da bir diğer faktördür. Diyabet, kanser veya kalp hastalığı gibi kronik hastalıklar depresyon riskini artırabilir. Bu durum, hem fiziksel rahatsızlıktan hem de ciddi bir rahatsızlığı yönetmenin duygusal yükünden kaynaklanabilir. Bu hastalıkları tedavi etmek için kullanılan bazı ilaçlar da zihin halini etkileyebilir.

Sosyal izolasyon da önemli bir tetikleyicidir. Kendini yalnız hisseden veya güçlü bir sosyal desteğe sahip olmayan bireylerin depresyona girme olasılığı daha yüksektir.

Son olarak, çocukluk çağı travması zihin sağlığı üzerinde uzun süreli etkilere sahip olabilir. Çocukken istismara, ihmale veya istikrarsız ev ortamına maruz kalan bireyler, hayatlarının ilerleyen dönemlerinde depresyona yakalanma riski daha yüksektir.

Araştırmalar, erken yaşta yaşanan travmanın beynin gelişimini değiştirebileceğini ve yetişkinlikte stresle başa çıkmayı zorlaştırabileceğini gösteriyor.

Özetle majör depresif bozukluk genetik, biyolojik, çevresel ve psikolojik faktörlerin bir karışımıyla tetiklenebilir.

Herkesin depresyon deneyimi farklıdır ve bir bireyde depresyonu tetikleyen şey, bir başkasında aynı şekilde etkili olmayabilir. Bu tetikleyicileri anlamak, daha iyi tedavi ve önleme yolunda önemli bir adımdır.

Paylaşın

Asit Reflüsü Ve GERD: Aynı Şey Mi?

Asit reflü ve gastroözofageal reflü hastalığı (GERD) yakından ilişkilidir, ancak terimler aynı anlama gelmez. Asit reflü, mide asidinin boğazı mideye bağlayan özofagus adı verilen tüpe geri kaçmasıdır.

Haber Merkezi / Asit reflü atağı sırasında, göğüste yanma hissi hissedilebilir; bu, genellikle mide ekşimesi olarak adlandırılır. Bu, ağır bir yemek yedikten veya kahve ya da alkol tükettikten sonra ortaya çıkabilir.

Bazen asit reflü, daha şiddetli bir reflü türü olan GERD’e dönüşür. GERD’in en yaygın belirtisi, haftada iki veya daha fazla yaşanan mide ekşimesidir. Diğer belirtiler arasında yiyecek veya ekşi sıvıların geri gelmesi, yutma güçlüğü, öksürük, hırıltılı solunum ve özellikle geceleri yatarken görülen göğüs ağrısı yer alabilir.

Eğer ara sıra asit reflüsü yaşıyorsanız, şu yaşam tarzı değişikliklerini deneyin:

Fazla kilolarınızdan kurtulun,
Daha küçük öğünler yiyin,
Yatmadan 2-3 saat önce yemek yemeyin,
Yatağınızın baş kısmını yükseltin,
Kızarmış veya yağlı yiyecekler, çikolata ve nane gibi mide ekşimesine neden olabilecek yiyecekleri tüketmeyin,
Karnınızın çevresini sıkan giysiler giymeyin,
Alkol ve tütün ürünleri tüketmeyin.

GERD’inizin olduğundan şüpheleniyorsanız, semptomlarınız kötüleşiyorsa veya mide bulantısı, kusma ya da yutma güçlüğü çekiyorsanız, doktorunuzla görüşün.

Paylaşın

Sivilce İzleri: En İyi Tedavi Yöntemi Hangisidir?

Sivilceler iyileştikten sonra geride kalan kırmızımsı veya kahverengi izler herhangi bir tedaviye gerek kalmadan kaybolabilir. Ancak sivilceleri sıkmak veya koparmak, iz kalma riskini de artırabilir.

Haber Merkezi / Sivilce izlerini iyileştirmek için çeşitli yöntemler uygulanabilir, ancak tek bir tedavi yöntemi herkes için en iyisi olmayabilir.

Aşağıdaki yaklaşımlardan biri veya birkaçı, sivilce izine, cilt tipine ve sivilce izinin şiddetine bağlı olarak cildin görünümünü iyileştirebilir.

Evde cilt bakımı: Güneş kremi kullanmak, sivilce izi olmayan cilt ile sivilce izi arasındaki kontrastı azaltmaya yardımcı olabilir. Azelaik asit veya hidroksi asit içeren bazı tıbbi kremler de faydalı olabilir.

Yumuşak doku dolguları: Kolajen, yağ veya diğer maddelerin deri altına enjekte edilmesi, sivilcelerin bıraktığı çukur izlerin üzerindeki cildi dolgunlaştırabilir. Bu yöntemin cilt renginde değişiklik riski çok düşüktür.

Steroid enjeksiyonu: Bazı kabarık sivilce izlerine steroid enjekte etmek cildin görünümünü iyileştirebilir.

Lazerle cilt yenileme: Genellikle daha önce dermabrazyon ile tedavi edilmiş sivilce izlerinde kullanılıyor. Bu tekniğin, koyu tenli veya keloid geçmişi olan kişilerde yan etki riski daha yüksektir.

Diğer enerji bazlı işlemler: Darbeli ışık kaynakları ve radyofrekans cihazları, cildin dış tabakasına zarar vermeden sivilce izlerinin daha az fark edilir olmasına yardımcı olur. 

Dermabrazyon: Bu işlem genellikle daha ciddi sivilce izleri için kullanılır. Doktor, cildin üst tabakasını hızla dönen bir fırça veya başka bir cihazla temizler. Yüzeysel sivilce izleri tamamen giderilebilir ve daha derin sivilce izleri daha az belirgin görünebilir.

Kimyasal peeling: Doktor, cildin üst tabakasını soymak ve daha derin izlerin görünümünü en aza indirmek için yara dokusuna kimyasal bir solüsyon uygular. Olası yan etkiler arasında, özellikle koyu ciltlerde kullanılan derin peelinglerde cilt renginde değişiklikler yer alır.

Cilt iğnelemesi: Doktor, alttaki dokuda kolajen oluşumunu teşvik etmek için iğneli bir cihazı cildin üzerinde gezdirir. Sivilce izleri için güvenli, basit ve etkili bir tekniktir.

Ameliyat: Doktor, punch eksizyonu adı verilen küçük bir işlemle sivilce izlerini tek tek keser ve yarayı dikiş veya deri grefti ile onarır. Subsizyon adı verilen bir teknikle, doktor sivilce izinin altındaki lifleri gevşetmek için deri altına iğneler yerleştirir.

OnabotulinumtoxinA (Botoks): Bazen sivilce izlerinin etrafındaki ciltte kırışıklıklar meydana gelir. Botoks enjeksiyonu, çevredeki cildi rahatlatarak akne izinin görünümünü iyileştirebilir.

Paylaşın

Saç Derisi Egzaması Nedir? Nedenleri, Belirtileri Ve Tedavisi

Saç derisi egzaması, tıbbi adıyla seboreik dermatit, esas olarak kafa derisini etkileyen, yüzde ve vücudun diğer yağlı bölgelerinde de görülen kronik bir cilt hastalığıdır.

Haber Merkezi / Saç derisi egzaması, genellikle kaşıntı, kızarıklık ve pullanma ile karakterizedir.

Nedenleri: Seboreik dermatitin kesin nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte, birden fazla faktörün bir araya gelmesiyle ortaya çıktığı düşünülür:

Malassezia mantarı: Saçlı deride doğal olarak bulunan bu mantar, bazı insanlarda aşırı çoğalarak ciltte tahrişe yol açabilir.
Yağ üretimi: Saçlı deri ve diğer yağlı bölgelerdeki sebum (cilt yağı) artışı, egzamayı tetikleyebilir.
Genetik yatkınlık: Ailede seboreik dermatit öyküsü olanlarda risk daha yüksektir.
Bağışıklık sistemi: Zayıf veya aşırı aktif bağışıklık tepkileri, hastalığın ortaya çıkmasında rol oynayabilir.
Çevresel faktörler: Soğuk ve kuru hava, cildi kurutarak egzamayı kötüleştirebilir.
Hormonal değişiklikler: Hormon dalgalanmaları (örneğin ergenlik, hamilelik) hastalığı tetikleyebilir.
Diğer faktörler: Parkinson hastalığı, HIV/AIDS gibi bağışıklık sistemini etkileyen durumlar, bazı ilaçlar (ör. lityum) ve yetersiz cilt bakımı riski artırabilir.

Belirtileri: Saçlı deri egzamasının belirtileri şunlardır:

Pullanma ve kepek: Saçlı deride beyaz veya sarımsı pullar (kepek) oluşur. Bunlar saçta veya kıyafetlerde görünebilir.
Kızarıklık: Etkilenen bölgelerde kırmızı, tahriş olmuş cilt.
Kaşıntı: Hafif ila şiddetli kaşıntı, bazen rahatsız edici boyutta olabilir.
Yağlı görünüm: Saçlı deride yağlı, nemli bir his veya pullar.
Ciltte kabuklanma: İleri durumlarda pullar kalınlaşarak kabuklu bir görünüm alabilir.
Yayılma: Saçlı deriden kulak arkası, alın, kaşlar veya burun kenarlarına yayılabilir.

Tedavisi: Seboreik dermatit tamamen iyileşmeyebilir, ancak belirtileri kontrol altına almak mümkündür. Tedavi, hastalığın şiddetine ve bireysel duruma göre değişir:

Evde uygulanabilecek tedaviler:

Kepek şampuanları: Aktif bileşenler içeren şampuanlar (ör. ketokonazol, selenyum sülfit, salisilik asit, kömür katranı) pullanma ve kaşıntıyı azaltır.
Nazik temizlik: Parfümsüz, alkolsüz ürünler kullanılmalı. Aşırı sıcak suyla yıkamaktan kaçınılmalı.
Nemlendirme: Saçlı deriyi nemli tutmak için hipoalerjenik nemlendiriciler kullanılmalı.
Stres yönetimi: Yoga, meditasyon veya egzersizle stresi azaltmak, belirtileri hafifletebilir.
Beslenme: Omega-3 yağ asitleri (balık, ceviz) ve probiyotik içeren gıdalar (yoğurt, kefir) bağışıklığı destekleyebilir.

 Tıbbi tedaviler:

Topikal kortikosteroidler: Hidrokortizon veya betametazon içeren kremler/losyonlar, kızarıklık ve kaşıntıyı azaltır. Uzun süreli kullanımda dikkatli olunmalı.
Antifungal kremler: Ketokonazol veya siklopiroks içeren kremler, Malassezia mantarını hedefler.
Kalsinörin inhibitörleri: Takrolimus veya pimekrolimus, kortikosteroid alternatifi olarak kullanılabilir.
Fototerapi: Nadir durumlarda, UVB ışın tedavisi uygulanabilir.
Oral ilaçlar: Şiddetli vakalarda antifungal haplar veya bağışıklık düzenleyici ilaçlar reçete edilebilir.

Paylaşın

Hipertansiyon İçin Sekiz Risk Faktörü Ve Önlenmesi

Yüksek tansiyon veya hipertansiyon, kişinin kan basıncı ölçümünün 130/80 mmHg olması durumudur. Bu durum aynı zamanda yüksek tansiyonun birnci evresi olarak da bilinir. İkinci evre hipertansiyon, kan basıncı ölçümünün 140/90 mmHg veya daha yüksek olmasıyla karakterizedir. 

Haber Merkezi / Uluslararası Kardiyoloji Hipertansiyon Dergisi’ne göre, dünya genelinde yaşayan insanların neredeyse üçte biri hipertansiyon hastası olduğunun farkında değil. Bunun nedeni ise, yüksek tansiyonun genellikle herhangi bir belirti göstermemesidir. Bu nedenle bu hastalığa genellikle “sessiz katil” denir.

İşte hipertansiyonun bazı olası belirtileri:

Şiddetli baş ağrıları,
Burun kanamaları,
Yorgunluk ve uyuşukluk,
Görme sorunları,
İdrarda kan,
Nefes darlığı,
Göğüs ağrısı,
Düzensiz kalp atışı,
Nöbetler.

Yüksek tansiyonun atardamar duvarlarına aşırı baskı yapması, kan damarlarına ve organlara zarar verebilir. Kontrol altına alınamayan kan basıncı ne kadar yüksekse, hasarın boyutu da o kadar büyük olur. Yüksek tansiyonun yol açabileceği bazı komplikasyonlar şunlardır:

Hipertansiyon böbrek hasarına, böbrek kan damarlarının daralmasına veya zayıflamasına neden olabilir.

Hipertansiyon gibi görme sorunları göz damarlarının kalınlaşmasına, daralmasına veya yırtılmasına neden olabilir.

Metabolik sendrom, metabolik bozuklukların bir grubudur.

Demans, atardamarların daralması veya tıkanması sonucu beyne giden kan akışını kısıtlayabilir.

Anevrizma. Artan kan basıncı, kan damarlarını zayıflatıp genişleterek anevrizma oluşumuna neden olabilir.

Kalp krizi veya felç; hipertansiyon, kan damarlarının sertleşmesine ve kalınlaşmasına neden olarak kalp krizi ve felce yol açabilir.

Kalp yetmezliği. Yüksek tansiyon ayrıca kalbin kan pompalamak için daha fazla çalışmasına neden olur, bu da kalp odacığının duvarlarının kalınlaşmasına ve sonunda kalp yetmezliğine yol açabilir .

Hipertansiyon risk faktörleri: 

Hipertansiyon için bilmeniz gereken birkaç risk faktörü şunlardır:

Yaşlılık: Yaşlandıkça yüksek tansiyon riski artar. Erkeklerde 64 yaşına kadar hipertansiyon görülme olasılığı daha yüksekken, kadınlarda 65 yaşından sonra yüksek tansiyon görülme olasılığı daha yüksektir.

Aile geçmişi: Aynı rahatsızlığa sahip bir ebeveyniniz veya kardeşiniz varsa, yüksek tansiyona sahip olma olasılığınız daha yüksektir. Sağlıksız bir yaşam tarzıyla birlikte hipertansiyon riski artabilir ve kötüleşebilir.

Yüksek tuz alımı: Besin alımının düşük olması ve tuzlu veya yüksek sodyumlu besinlerin tüketilmesi vücudun su tutmasına ve damarlara sıvı çekmesine neden olarak yüksek tansiyona yol açabilir.

Düşük potasyum alımı: Hipertansiyon için bir diğer risk faktörü de potasyum açısından zengin gıdaların yetersiz tüketimidir. Çünkü potasyum, vücut hücrelerindeki tuz dengesini sağlamada hayati önem taşır. Potasyum açısından zengin gıdalar arasında muz, kuru üzüm, hurma, mantar, patates, tatlı patates ve yeşil sebzeler bulunur.

Fiziksel aktivite eksikliği: Fiziksel olarak hareketsiz olmak veya tembelce egzersiz yapmak kilo alımına yol açarak yüksek tansiyon riskini artırabilir. Ayrıca, hareketsiz bireylerin kalp atış hızları daha yüksek olma eğilimindedir.

Sigara içmek: Sigaralardaki kimyasalların kan damarı duvarlarına zarar verdiği ve kan damarlarının daralmasına neden olduğu bilinmektedir. Kan basıncının yükselmesine katkıda bulunduğu düşünülmektedir. Aşırı alkol tüketimi de yüksek tansiyonu tetikleyebilir.

Yüksek stres seviyeleri: Yüksek stres seviyeleri, bireylerin sigara, aşırı alkol tüketimi, fiziksel aktivite ve egzersiz eksikliği gibi sağlıksız alışkanlıklara yönelmesine neden olur. Bu alışkanlıklar aynı zamanda hipertansiyon riskini de artırabilir.

Belirli sağlık koşulları: Sağlıksız bir yaşam tarzının yanı sıra, altta yatan sağlık sorunları nedeniyle de yüksek tansiyon ortaya çıkabilir. Hipertansiyon için risk faktörü olarak kabul edilebilecek bazı durumlar şunlardır:

Gebelik,
Obezite veya aşırı kilolu olmak,
Uyku apnesi,
Böbrek hastalığı.

Hipertansiyon riski nasıl belirlenir?

Hipertansiyon riskiniz olup olmadığını belirlemek için kullanabileceğiniz en az dört yöntem vardır:

Düzenli kan basıncı ölçümü: Tansiyonunuzu düzenli olarak ölçmek, hipertansiyon riskini izlemenin etkili bir yoludur. Normalde normal bir tansiyon değeri 120/80 mmHg’nin altındadır. Tansiyonunuz sürekli olarak bu değerlerin üzerindeyse, hipertansiyon riskiniz olabilir.

Sağlık puanı değerlendirmesi: Hipertansiyon sağlık puanı, bir kişinin hipertansiyon geliştirme riskini veya yaşadığı hipertansiyon rahatsızlığının şiddetini değerlendirmek için kullanılan bir yöntemdir. Bu sağlık puanı, kan basıncı, tıbbi geçmiş, yaşam tarzı ve hipertansiyonla ilişkili diğer faktörler gibi çeşitli faktörler göz önünde bulundurularak elde edilir.

Doktora danışma: Hipertansiyon riskinin varlığını veya yokluğunu belirlemenin bir yolu da doktora danışmak olabilir. Doktor, konsültasyon sırasında genellikle aşağıdaki gibi belirli sorular soracaktır:

Sağlık ve aile geçmişi,
Beslenme ve günlük yaşam tarzı,
Belirti ve bulgular.

Genomik test: Atabileceğiniz bir diğer adım ise genomik testlerden, özellikle TENSrisk testinden geçmektir.

Bu inceleme, hipertansiyonla ilişkili genetik profillere ve hipertansiyonla ilişkili obezite, lipid metabolizması bozuklukları ve kronik böbrek hastalığı gibi durumlara dayanarak riski belirlemeye yardımcı olur.

Hipertansiyon nasıl önlenir?

Yüksek tansiyonu önlemenin ilk adımı, sağlıklı bir yaşam tarzını sürekli olarak benimsemektir. Bu, sağlıklı bir beslenme düzenini sürdürerek ve günlük sağlıklı alışkanlıklar uygulayarak yapılabilir.

Sağlıklı beslenme: Yüksek tansiyonu kontrol altına almak ve yönetmek için DASH (Hipertansiyonu Durdurmak İçin Beslenme Yaklaşımları) beslenme planını izleyin.

Sağlıklı alışkanlıklar: Sağlıklı beslenme düzeninin yanı sıra hipertansiyonu önlemek için aşağıdaki alışkanlıklar da önemlidir:

Düzenli egzersiz veya fiziksel aktivite yapın,
İdeal vücut ağırlığınızı koruyun ve fazla kilolu veya obezseniz kilo verin,
Sigaradan uzak durun ve alkol tüketimini sınırlayın,
Stresi etkili bir şekilde yönetin,
Yetişkinler için en az 7 saat olmak üzere yeterli dinlenme sağlayın.

Not: Yukarıdaki açıklamaları anladıktan sonra, yüksek tansiyonu hafife almamak önemlidir. Hipertansiyon risk faktörlerini ne kadar erken tespit ederseniz, durumun kötüleşmesini önlemek için o kadar erken önlem alabilirsiniz.

Paylaşın

Alışkanlıklar Ve Yaşlanma Kanser Riskini Nasıl Etkiler?

Kanserin ne kadarının alışkanlıklar veya çevresel faktörlerden, ne kadarının ise yaşlanma veya genlerdeki rastgele değişikliklerin sonucu olduğu merak edilen konuların başında geliyor.

Haber Merkezi / İşte bu faktörlerin kanser riskine olan etkileri:

Alışkanlıklar:

Sigara ve tütün kullanımı: Sigara ve tütün kullanımı, Akciğer, ağız, boğaz ve pankreas kanseri gibi birçok kanser türüyle doğrudan bağlantılıdır. Sigara, kanser vakalarının yaklaşık yüzde 30’undan sorumludur.

Beslenme: İşlenmiş gıdalar, kırmızı et ve şekerli içeceklerin fazla tüketimi kolorektal, meme ve karaciğer kanseri riskini artırabilir. Buna karşın, sebze, meyve ve tam tahıl ağırlıklı beslenme riski azaltabilir.

Fiziksel aktivite: Düzenli egzersiz, meme, kolon ve endometrium kanseri riskini düşürebilir. Hareketsiz yaşam tarzı ise kanser riskini artırabilir.

Alkol tüketimi: Aşırı alkol tüketimi, karaciğer, meme, ağız ve yemek borusu kanseri riskini artırabilir.

Obezite: Fazla kilolu olmak, meme, kolorektal, pankreas ve böbrek kanseri gibi birçok kanser türüyle ilişkilidir.

Yaşlanma

Hücresel hasar birikimi: Yaş ilerledikçe, DNA’da biriken hasarlar ve onarım mekanizmalarının zayıflaması kanser riskini artırabilir. Çoğu kanser 50 yaşından sonra daha sık görülür.

Bağışıklık sistemi zayıflığı: Yaşla birlikte bağışıklık sistemi zayıflar, bu da kanser hücrelerini tespit etme ve yok etme yeteneğini azaltabilir.

Kronik iltihap: Yaşlanmayla artan kronik iltihap, kanser gelişimini teşvik edebilir.

Çevresel faktörler:

Radyasyon maruziyeti: UV ışınları (güneş, solaryum) cilt kanserine, iyonize radyasyon (X-ışınları, radon gazı) ise akciğer ve diğer kanserlere neden olabilir.

Kimyasal maddeler: Asbest (mezotelyoma), benzen (lösemi) ve pestisitler gibi kimyasallar kanser riskini artırabilir.

Hava ve su kirliliği: Partikül madde, ağır metaller ve içme suyundaki kirleticiler (ör. arsenik) kanser riskini yükseltebilir.

Enfeksiyonlar: HPV (rahim ağzı kanseri), hepatit B/C (karaciğer kanseri) ve Helicobacter pylori (mide kanseri) gibi mikroorganizmalar kanserle ilişkilidir.

Genetik faktörler

Kalıtsal mutasyonlar: BRCA1/BRCA2 (meme ve yumurtalık kanseri), Lynch sendromu (kolorektal kanser) gibi gen mutasyonları yüksek risk oluşturur.

Aile öyküsü: Ailede kanser öyküsü, genetik yatkınlık veya ortak çevresel faktörler nedeniyle riski artırabilir.

Genetik polimorfizmler: Bazı gen varyasyonları, çevresel faktörlere karşı hassasiyeti artırarak kanser riskini dolaylı olarak etkileyebilir.

Paylaşın

Tip 5 Diyabet Nedir? Nedenleri, Belirtileri Ve Tedavisi

Genellikle tip 1 ve tip 2 diyabet bilinmektedir. Ancak son zamanlarda yeni bir terim daha dikkat çekmeye başladı: tip 5 diyabet. Tip 5 diyabet, yetersiz beslenmeye bağlı bir diyabet türüdür.

Haber Merkezi / Tip 5 diyabet, Yetersiz Beslenmeye Bağlı Diyabet (MRDM) olarak da bilinmektedir.

Tip 5 Diyabetin Nedenleri

Tip 1 (otoimmün yanıtla tetiklenir) ve tip 2’nin (insülin direnciyle oluşur) aksine, tip 5 diyabet uzun süreli temel besin eksikliğinden kaynaklanır.

Vücut yeterli besin alamadığında zamanla insülin üretimi bozulur. Bu durum, kan şekeri seviyelerinin giderek artmasına ve kontrol edilmesinin zorlaşmasına neden olur.

Tip 5 Diyabet Belirtileri

Aşırı susuzluk,
Sık idrara çıkma,
Açıklanamayan kilo kaybı,
Kronik yorgunluk,
Bulanık görme,
Yavaş iyileşen yaralar.

Ayrıca, tip 5 diyabetli çocuklarda sindirim enzimi üretiminin azalmasıyla ilgili semptomlar görülebilir, bu nedenle kısmen sindirilmiş yiyecekler sindirim sisteminde kalır. Bu durum karın ağrısı, şişkinlik ve ishal gibi çeşitli semptomlara neden olabilir.

Tip 5 Diyabet Teşhisi ve Tedavisi

Ancak doktorlar tip 5 diyabetin teşhisi için aşağıdaki destekleyici testleri önerebilirler:

Açlık kan şekeri testi,
HbA1c testi,
Pankreas fonksiyon testi,
Beslenme durumu değerlendirmesi.

Test sonuçları tip 5 diyabet tanısı doğrularsa, tedavi ilaç tedavisi ve beslenme düzenlemesinin bir kombinasyonunu içerebilir.

Antidiyabetik ilaçlar, pankreasın insülin üretmesine yardımcı olmayı ve vücudun bu hormona verdiği yanıtı artırmayı amaçlar.

Bu arada sağlıklı ve besleyici bir beslenme düzeninin benimsenmesi ve gerekli besin takviyelerinin sağlanmasıyla beslenmede iyileşme sağlanır.

Paylaşın