İran’daki Savaş Doğayı Boğuyor

İran’daki savaş yalnızca şehirleri ve altyapıyı değil, havayı, suyu ve ekosistemleri de hedef alıyor. Petrol tesislerinin bombalanması, “siyah yağmur”, toksik duman ve artan karbon salımları, savaşın çevreye bıraktığı uzun vadeli ve görünmez maliyetleri ortaya koyuyor.

Haber Merkezi / Savaşların bilançosu çoğu zaman ölü sayıları, yıkılan şehirler ve ekonomik kayıplarla ölçülür. Oysa her savaşın daha sessiz bir cephesi vardır: doğa. İran’da süren çatışmalar, yalnızca askeri ve siyasi dengeleri değil, bölgenin çevresel geleceğini de tehdit eden ağır bir ekolojik tahribat yaratıyor.

Son haftalarda İran’ın petrol depoları ve enerji altyapısına yönelik saldırılar, gökyüzünü kilometrelerce uzaktan görülebilen siyah duman bulutlarıyla kapladı. Bu yangınlardan yükselen kurum ve kimyasal parçacıklar atmosfere karışarak “siyah yağmur” olarak adlandırılan kirli yağışlara yol açtı. Uzmanlara göre bu yağışlar, havadaki is, kül ve petrol türevlerinin yağmurla birleşmesi sonucu oluşuyor ve solunum yolu hastalıklarından kanser riskine kadar uzanan ciddi sağlık tehlikeleri barındırıyor.

Tahribatın boyutu yalnızca hava kirliliğiyle sınırlı değil. Petrol tesislerinin bombalanması ve yanması, atmosfere büyük miktarda karbon dioksit, metan ve diğer sera gazlarının salınmasına yol açıyor. Bu durum, savaşın küresel iklim krizini de derinleştirdiğini gösteriyor. Araştırmalar, büyük savaşların atmosfere saldığı karbon miktarının bazı ülkelerin yıllık emisyonlarına eşdeğer olabildiğini ortaya koyuyor.

Savaşın çevresel maliyeti çoğu zaman yıllar sonra ortaya çıkar. Bombardımanların yarattığı yıkım, büyük miktarda “yıkım tozu” ve kimyasal kalıntı üretir. Bu parçacıklar rüzgârla yeniden havaya karışarak uzun süreli hava kirliliği dalgaları yaratabilir. Özellikle zaten ciddi hava kirliliği sorunu yaşayan Tahran gibi şehirlerde bu durum çevresel krizi daha da derinleştiriyor.

Dahası, çatışmalar sadece karada değil, denizlerde de ekolojik riskler doğuruyor. Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı çevresinde artan askeri faaliyetler ve saldırılar, petrol sızıntıları ve deniz kirliliği riskini büyütüyor. Bu bölge, dünyanın en hassas deniz ekosistemlerinden biri ve küresel enerji taşımacılığının da merkezlerinden biri. Olası bir büyük petrol sızıntısı yalnızca İran’ı değil, tüm Körfez ekosistemini etkileyebilir.

Uzmanlar, bugüne kadar İran ve çevresinde çevresel risk taşıyan yüzlerce saldırı ve olayın kaydedildiğini belirtiyor. Hedef alınan noktalar arasında hava üsleri, petrol tesisleri ve askeri depolar gibi çevre açısından hassas alanlar bulunuyor. Bu tür tesislerin vurulması, zehirli kimyasalların yayılması ve uzun süreli toprak-su kirliliği riskini artırıyor.

Savaşın çevresel boyutu çoğu zaman siyasi tartışmaların gölgesinde kalır. Ancak doğa, savaş bittikten sonra bile bu yükü taşımaya devam eder. Kirlenen yeraltı suları, zehirli topraklar ve atmosfere karışan karbon yıllarca hatta on yıllarca etkisini sürdürebilir.

İran’daki savaş bize bir kez daha hatırlatıyor: Savaşlar sadece ülkeleri değil, gezegeni de yaralar. Ve doğanın ödediği bedel çoğu zaman tarihin en geç fark edilen faturasıdır.

Paylaşın

İran Savaşı’nın Gölgesinde NATO’nun Geleceği: İttifak Bunalımda Mı?

ABD–İsrail ile İran arasındaki savaş, sadece Orta Doğu’yu sarsmakla kalmıyor; NATO’nun stratejik yönünü, ittifak dayanışmasını ve Avrasya güvenlik mimarisini sorgulatan bir dönemeçte ittifakın geleceğini belirsizliğe sürüklüyor.

Haber Merkezi / Son dönemde ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonları, bölgesel dengeleri altüst etmekle kalmıyor; aynı zamanda Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nün (NATO) varlık nedenini ve geleceğini de sorgulayan bir tabloyu uluslararası gündeme taşıyor.

ABD Başkanı tarafından yapılan açıklamalar, Avrupa müttefiklerin aktif katılımı olmadan İran savaşı bağlamında kritik deniz yollarını açma çabalarının NATO’yu “çok kötü bir geleceğe” sürükleyebileceği uyarısı içeriyor. Bu çağrı, ittifak içinde artan gerilimleri ve dayanışma zorluklarını gözler önüne seriyor.

Bu savaş aynı zamanda Avrupa Birliği ülkelerinin, özellikle Avrupa devletlerinin, bölgesel güvenliğe katkı konusunda nasıl bir yol haritası çizecekleri konusunda belirsizlik yarattı. AP düzeyinde, Hürmüz Boğazı gibi kilit lojistik arterlerin korunması konusu ciddi müzakerelere konu olurken, somut askeri taahhütler henüz netleşmiş değil.

NATO’nun geleceğini tartışırken, ittifakın kuruluş felsefesinden bu yana karşılaştığı en karmaşık sınavlardan biriyle yüzleştiğini söylemek mümkün. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana esnek adaptasyon kabiliyetiyle ayakta kalan NATO, bugün farklı bir testle karşı karşıya: üye devletler arasında stratejik önceliklerin ayrışması, savunma harcamalarındaki eşitsizlikler ve ortak tehdit algısının kırılganlığı… hepsi ittifakın kolektif savunma idealini sorgulatıyor.

Bu gelişmeler, savunma ve güvenlik politikalarının yeniden değerlendirilmesini ve NATO’nun sadece askeri iş birliği değil, aynı zamanda politik bir dayanışma platformu olarak yeni bir kimlik arayışına girmesini gerekli kılıyor. Böyle bir ortamda, Orta Doğu kaynaklı bir savaşın küresel ittifaklara etkisi kaçınılmaz olarak daha kapsamlı stratejik düşünmeyi zorunlu kılıyor.

Paylaşın

ABD Ve İsrail’in İran’a Saldırıları: Üç Haftada Derinleşen Kriz

28 Şubat 2026’dan bu yana süren ABD ve İsrail saldırıları, İran’da sivil kayıpları, altyapı yıkımını ve enerji koridorlarında kesintileri derinleştirerek bölgesel gerilimi tırmandırdı.

Haber Merkezi / Diplomasi çağrıları artsa da çatışmanın etkileri ekonomik ve güvenlik boyutuyla küresel ölçekte hissediliyor.

28 Şubat 2026’da ABD ve müttefiki İsrail’in İran’a yönelik başlattığı askeri operasyonlar, geride en az üç haftalık ağır bir bilanço bıraktı.

Başlangıçta İran’ın stratejik askeri ve liderlik hedeflerine yönelik düzenlenen hava saldırıları, Tahran ve çevresinde büyük patlamalarla sonuçlandı. Hedeflenen noktalarda İran’ın savunma kapasitesine ciddi darbe vurulsa da saldırılar zamanla geniş çaplı bir çatışmaya dönüştü.

İran, bu saldırılara misilleme olarak Körfez’deki ABD üslerine ve İsrail hedeflerine balistik füzeler ve insansız hava araçlarıyla karşılık verdi. Bu durum, çatışmanın bölge dışına yayılmasına ve sivil bölgelerin de tehlikeye girmesine yol açtı.

Üç haftalık süreçte, sağlık kuruluşları ve sivil altyapı hatları ciddi zarar gördü. Dünya Sağlık Örgütü’nün doğruladığı üzere, İran’da 18 sağlık tesisi doğrudan saldırıların hedefi oldu. Hastaneler, sağlık çalışanları ve hastalar ağır risk altında kalırken, bunun yol açtığı insani kriz giderek derinleşiyor.

Aynı dönemde Hürmüz Boğazı’nda güvenlik krizi ve enerji arzı sorunları da uluslararası piyasaları etkiledi; petrol fiyatlarındaki dalgalanmalar ve ticaret yollarının risk primi yükseldi.

Saldırıların ilk günlerinde İran’ın askeri liderlik yapısına yönelik hedefler dikkat çekerken, ilerleyen günlerde çatışmanın kapsamı değişti. İran’ın savunma sistemleri baskı altında kalmasına rağmen karşı saldırılar, özellikle Körfez devletleri ve Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri gibi bölge ülkelerine de ulaştı.

UAE’de altı sivilin yaşamını yitirdiği, yüzlerce kişinin yaralandığı ve kritik enerji tesislerinin etkilendiği bildirildi. Bu tablo, savaşın sadece cephedeki askerleri değil, sivilleri ve bölge ekonomilerini de doğrudan hedef aldığını ortaya koyuyor.

ABD yönetimi, operasyonların süreceğini açıklarken, İran da İsrail’in yakıt depoları ve enerji altyapılarına yönelik saldırıları “ekosisteme karşı ciddi bir yıkım” olarak nitelendirdi. Bu sert açıklamalar, bölgede diplomatik çözüm arayışlarını zorlaştırdı.

Avrupa Birliği ve bazı uluslararası aktörler, taraflara itidal çağrısı yaparak çatışmanın tırmanmasının önlenmesi gerektiğini vurguladı; ancak somut adımlar henüz çatışmayı durdurmaya yetmedi.

Enerji koridorlarında yaşanan sorunlar ve ticaret yollarındaki risk artışı, küresel ekonomiye de yansıyor. Hürmüz Boğazı’ndaki güvenlik gerilimi, navlun maliyetlerini artırırken petrol piyasalarında belirsizlikleri derinleştirdi. Bu durum, hem bölge ülkeleri hem de küresel enerji ithalatçıları için yeni bir risk unsuru oluşturdu.

Uluslararası kuruluşlar ve barış grupları, insani yardımın erişimini kolaylaştırma ve sivillerin korunmasına yönelik çağrılarda bulunuyor. Ancak sahadaki gerilimin devam etmesi, çatışmanın insani ve ekonomik etkilerini daha da artırma riski taşıyor.

Bu üç haftalık süreç, sadece kayıplar ve yıkımla değil, bölgesel güvenlik mimarisi ve küresel enerji piyasaları üzerindeki etkileriyle de uzun süre tartışılacak bir kriz olarak kayıtlara geçiyor.

Paylaşın

Petrol, Güç Ve Savaş: İran Üzerinden Yeni Dünya Düzeni

İran etrafında yükselen gerilim, yalnızca bölgesel bir kriz değil; enerji yolları, petrol piyasaları ve büyük güç rekabeti üzerinden şekillenen yeni küresel düzenin habercisi olarak görülüyor.

Orta Doğu, bir kez daha dünya siyasetinin merkezinde. İran etrafında yükselen gerilim yalnızca bölgesel bir çatışmanın habercisi değil; aynı zamanda enerji, güç ve küresel düzenin geleceğine ilişkin daha büyük bir mücadelenin parçası. Uluslararası analizler, yaşananları sadece askeri bir kriz olarak değil, küresel güç dengelerinin yeniden şekillenme süreci olarak değerlendiriyor.

Enerji jeopolitiği bu denklemde belirleyici rol oynuyor. Dünya petrol ticaretinin önemli bir bölümü Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor ve İran bu stratejik hattın hemen yanında yer alıyor. Enerji piyasalarını yakından takip eden kuruluşlar, bölgede yaşanacak geniş çaplı bir çatışmanın petrol fiyatlarını kısa sürede küresel kriz boyutuna taşıyabileceğini belirtiyor. Bu nedenle İran meselesi yalnızca Washington ile Tahran arasında bir gerilim değil; Avrupa’dan Asya’ya kadar uzanan geniş bir ekonomik zinciri doğrudan ilgilendiriyor.

ABD’nin Orta Doğu politikası uzun süredir iki temel hedef etrafında şekilleniyor: enerji akışının güvenliği ve bölgesel güç dengelerinin kontrolü. İsrail ise İran’ı kendi güvenliği açısından en büyük tehdit olarak görüyor. Bu nedenle Tahran’a yönelik baskı politikası, askeri ve diplomatik araçların iç içe geçtiği bir strateji olarak sürdürülüyor. Ancak birçok uluslararası analist, bu yaklaşımın bölgedeki istikrarsızlığı daha da derinleştirdiğini vurguluyor.

Öte yandan İran artık yalnız değil. Çin ve Rusya ile gelişen ilişkiler, küresel güç rekabetinin Orta Doğu’ya daha fazla taşınmasına yol açıyor. Pekin’in enerji güvenliği açısından İran’la kurduğu ekonomik bağlar ve Moskova’nın askeri-stratejik işbirliği, krizi yalnızca bölgesel değil küresel bir satranç oyununa dönüştürüyor. Bu tablo, dünyanın giderek daha belirgin hale gelen çok kutuplu bir sisteme doğru ilerlediğinin de işareti.

Uluslararası kurumlar ve diplomasi kanalları ise bu karmaşık denklemde giderek daha zayıf görünüyor. Birleşmiş Milletler’in sınırlı etkisi, büyük güçlerin kendi çıkarlarını önceleyen politikaları ve bölgesel rekabetler, barış ihtimalini zorlaştırıyor. Bu nedenle İran etrafındaki gerilim, yalnızca bir ülkenin hedef alınması meselesi değil; küresel sistemin ne kadar kırılgan hale geldiğini de ortaya koyuyor.

Bugün yaşananların arkasında yalnızca ideolojik ya da güvenlik temelli gerekçeler yok. Enerji yollarının kontrolü, stratejik bölgelerde nüfuz mücadelesi ve küresel ekonomik rekabet bu çatışmanın görünmeyen ama belirleyici boyutlarını oluşturuyor. İran krizi bu nedenle sadece bir bölgesel gerilim değil; petrolün, gücün ve yeni dünya düzeninin nasıl şekilleneceğine dair büyük bir hesaplaşmanın parçası.

Kısacası mesele, İran’dan çok daha büyük. Çünkü Orta Doğu’da yaşanan her sarsıntı, aslında dünyanın güç haritasının yeniden çizildiği bir dönemin habercisi. Ve bu haritanın nasıl şekilleneceği, yalnızca savaşın değil, diplomasinin ve uluslararası aklın ne kadar güçlü kalacağıyla da yakından ilgili.

Paylaşın

İran’ın Yeni Dini Lideri Mücteba Hamaney Kimdir?

İran’da dini liderlik makamına Ayetullah Mücteba Hamaney’in getirildi. Babası Ali Hamaney’den sonra göreve gelen Hamaney, İran’da ilk kez liderliğin aynı aile içinde devam etmesi nedeniyle uluslararası kamuoyunda geniş yankı uyandırdı.

İran’da siyasal ve dini sistemin en güçlü makamı olan “Yüce Liderlik” koltuğuna, Ayetullah Mücteba Hamaney getirildi. Babası ve İran’ın ikinci dini lideri olan Ali Hamaney’in ölümünün ardından ülkenin en üst otoritesini belirleme yetkisine sahip Uzmanlar Meclisi, 56 yaşındaki din adamını İran’ın üçüncü dini lideri olarak seçti.

Uluslararası basına göre bu karar, 1979’daki İran İslam Devrimi’nden bu yana İran’da ilk kez liderliğin aynı aile içinde devam etmesi anlamına geliyor ve ülkenin siyasi yapısında önemli bir dönüm noktası olarak değerlendiriliyor.

Devrim Sonrası Kuşağın Temsilcisi

Mücteba Hamaney, 8 Eylül 1969’da İran’ın Meşhed kentinde doğdu. İran İslam Cumhuriyeti’nin kurucu kadrolarından biri olan Ali Hamaney’in ikinci oğludur. Çocukluğu, babasının devrim sonrası yükselen siyasi kariyerinin gölgesinde geçti.

Orta öğrenimini tamamladıktan sonra Kum’daki dini eğitim merkezlerinde İslam hukuku ve Şii teolojisi üzerine eğitim aldı. Daha sonra Kum havzasında ilahiyat çalışmaları yaptı ve din adamı olarak yetişti.

İran–Irak Savaşı’ndan Güç Ağlarına

Hamaney genç yaşta İran’ın güvenlik kurumlarıyla ilişki kurdu. 1987’de İran Devrim Muhafızları Ordusu (IRGC) saflarına katıldı ve İran-Irak Savaşı sırasında cephede görev yaptı.

2000’li yıllardan itibaren İran siyasetinde “perde arkasındaki güçlü figür” olarak anılmaya başladı. Uluslararası analizlerde, Hamaney’in özellikle Besic milis gücü ve güvenlik bürokrasisi üzerinde önemli etkisi olduğu belirtiliyor.

Bazı uzmanlar onu İran’daki siyasi ve güvenlik elitleri arasında bir “aracı güç merkezi” olarak tanımlıyor. Babasının ofisine erişimi kontrol eden ve birçok siyasi karar sürecinde etkili olan bir isim olarak uzun süre gölgede kalmayı tercih ettiği ifade ediliyor.

Yaptırımlar ve tartışmalar

Mücteba Hamaney’in yükselişi uzun süredir tartışma konusuydu. ABD yönetimi, 2019 yılında onu İran yönetiminin iç ve dış politikalarını yönlendirmedeki rolü nedeniyle yaptırım listesine almıştı.

Batılı analistler, onun İran’daki muhafazakâr ve güvenlik yanlısı kanadın güçlü destekçisi olduğunu ve özellikle Devrim Muhafızları ile yakın ilişkiler kurduğunu vurguluyor. Bu durumun İran’ın dış politikası ve nükleer programı konusunda daha sert bir çizgiye işaret edebileceği değerlendirmeleri yapılıyor.

İran’da “hanedanlaşma” tartışması

Uluslararası basında en çok dikkat çeken konu ise liderliğin baba–oğul arasında devredilmiş olması. Analistler, İslam Devrimi’nin monarşiye karşı yapılmış olmasına rağmen bu gelişmenin İran’da “hanedan benzeri bir güç aktarımı” tartışmasını gündeme getirdiğini belirtiyor.

Yeni liderin göreve gelişi, aynı zamanda Orta Doğu’da artan gerilimlerin ve İran’ın Batı ile yaşadığı sert krizlerin ortasında gerçekleşti. Bu nedenle Mücteba Hamaney’in yönetiminin hem iç politikada hem de bölgesel dengelerde önemli etkiler yaratması bekleniyor.

Paylaşın

Emperyalizmin Kuralsız Yüzü: İran Üzerinden Bir Analiz

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik operasyonları, emperyalizmin kural tanımamazlığını gözler önüne seriyor. Hukuk ve etik çoğu zaman güçlülerin çıkarlarının gölgesinde kalıyor.

Haber Merkezi / Orta Doğu bir kez daha küresel güçlerin sahnesi haline geldi. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik operasyonları, uluslararası hukukun sınırlarını zorlayan bir gerilim dalgası yarattı. Saldırılar, sadece bölgesel bir çatışma değil, aynı zamanda emperyalizmin kural tanımamazlığının somut bir örneği.

ABD ve İsrail saldırılarını “meşru savunma” gerekçesiyle haklı göstermeye çalışıyor. Ancak uluslararası toplumun farklı kesimleri, bu eylemleri uluslararası hukuka aykırı olarak değerlendiriyor.

Avrupa ülkeleri ve bazı Asya aktörleri, diplomatik kanallardan itidale çağırırken, İran’ın karşı saldırıları ve bölgedeki vekil grupların tepkileri, gerilimi tırmandırıyor. Bu durum, emperyalizmin sadece askeri güçle değil, diplomatik ve ekonomik baskılarla da kural tanımadığını gösteriyor.

Günümüzde emperyal stratejiler yalnızca silah ve bombardımanla sınırlı değil. Tek taraflı yaptırımlar, ekonomik izolasyon ve diplomatik baskılar, hukuk ve etik sınırlarının esnetildiği araçlar olarak öne çıkıyor.

İran örneği, bu stratejinin canlı bir göstergesi: Güç, hukukun önüne geçiyor; normlar esnetiliyor; uluslararası etik ise ikinci plana atılıyor. Bu durum, özellikle küçük ve orta ölçekli devletlerin egemenlik haklarını savunmada zorlandığını ve uluslararası adaletin sürekli test edildiğini ortaya koyuyor.

Savaşın etkisi sadece İran ile sınırlı kalmıyor. Lübnan, Yemen ve Azerbaycan gibi bölgesel aktörler de sahaya dahil oluyor. Her yeni çatışma, emperyal stratejinin tırmandırıcı etkisini ve güç kullanımı ile hukukun çarpıcı çatışmasını gözler önüne seriyor.

Uluslararası toplum, eleştirilerini yükseltse de güçlü devletlerin çıkarlarını maksimize etme eğilimi, normların evrensel geçerliliğini sürekli gölgede bırakıyor.

Hukuk, Etik ve Güç Arasındaki Sürekli Gerilim

İran üzerinden yükselen bu kriz, emperyalizmin kuralsız doğasının ve güç odaklı mantığının bir aynası. Güçlü devletler, kendi çıkarlarını maksimize etmek için uluslararası kuralları gerektiğinde görmezden geliyor. Her yeni saldırı ve yaptırım, hukukun ve adaletin evrensel geçerliliğini sorgulatıyor.

Bugün İran sahnesinde yaşananlar, emperyalizmin temel mantığını gözler önüne seriyor: Hukuk ve etik çoğu zaman güçlülerin çıkarlarının gölgesinde kalıyor, ve uluslararası sistem adalet iddiasını her geçen gün daha fazla tartışmaya açıyor.

Paylaşın

İran Ve ABD‑İsrail Savaşının Seyri Ve Olası Sonuçları

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik operasyonları beşinci gününde sürerken çatışma bölgesel ve küresel riskler yaratıyor. Savaşın seyri ve olası sonuçları belirsizliğini koruyor.

Haber Merkezi / ABD ile İsrail’in İran’a karşı başlattığı geniş çaplı askeri operasyon, bölgesel ve küresel istikrar üzerinde derin etkiler doğuruyor. Saldırılar, çatışmayı sadece iki ülke arasındaki bir gerilimden çıkarıp daha geniş bir krize dönüştürdü; sonuçları da giderek daha karmaşık bir tablo ortaya koyuyor.

Yoğun Saldırılar ve Misillemeler

ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta “Operation Epic Fury” (Destansı Öfke Operasyonu) ile İran’a yönelik ortak askeri saldırıları, Tahran’daki stratejik hedefleri vurmakla sınırlı kalmadı. Operasyonun ilk 100 saati içinde bu iki aktörün İran’daki yaklaşık 2 bin hedefi vurduğu bildirildi; saldırılar, hava savunma sistemleri, balistik füze rampaları, karargâhlar ve radar ünitelerine yöneldi.

İran ise buna misilleme niteliğinde füze ve insansız hava araçlarıyla karşılık veriyor. ABD üsleri, müttefik askeri tesisler ve bölge genelindeki hedeflere düzenlenen saldırılar, çatışmanın tek bir cephede kalmadığını, Orta Doğu’nun geniş bir coğrafyasını içine aldığını gösteriyor.

Bölgesel Yayılma ve Sivil Kaybı

Çatışma, yalnızca askeri hedeflerle sınırlı kalmadı; insani maliyeti de ağır. Uluslararası insan hakları örgütleri ve çeşitli kaynaklar, İran’da sivil kayıplarının yüzlerce ile binler arasında değişebileceğini bildiriyor; bu ölümler arasında kadın ve çocuklar da bulunuyor.

Ayrıca Lübnan’daki Hizbullah’ın İsrail’e füze saldırıları düzenlemeye devam etmesi çatışmayı genişleten faktörlerden biri olarak öne çıkıyor. Bu durum, Orta Doğu’daki istikrarsızlığı dramatik biçimde artırıyor.

Diplomasi, Müzakere ve Sert Tutumlar

Diplomatik kanallar ve müzakereler savaşın başlangıcından beri gündemde olsa da sonuçsuz kalıyor. İran yönetimi resmi açıklamalarda “ABD ile müzakere yapmayacaklarını” belirtti ve bir savaşın uzun süre devam edebileceğini ima ediyor. Bir İran yetkilinin “8 yıl sürebilecek bir direnç”ten söz etmesi, gerilimin kısa vadede sona ermeyeceğine işaret ediyor.

Buna karşılık ABD ve İsrail tarafı da saldırılarını sürdürme niyetinde olduklarını belirterek, İran’ın askeri kapasitesini zayıflatmaya ve tehdidi ortadan kaldırmaya odaklandıklarını vurguladı. Bu sert tutum, diplomatik çıkış yollarını daraltıyor.

Bölgesel ve Küresel Riskler

Çatışmanın yayılmasıyla birlikte komşu ülkelerde gerilim artıyor. Orta Doğu’daki ABD üslerine ve müttefik tesislerine yapılan saldırılar, çatışmanın sadece İran ile sınırlı kalmadığını gösteriyor. Ayrıca Körfez ülkelerinde ekonomik altyapı hedef alındı, bu da bölgesel güvenlik dinamiklerini sarsıyor.

Devam Eden Kriz ve Belirsizlik

Bu savaşın olası sonuçları, sadece askeri değil stratejik ve ekonomik boyutlarıyla da derin.

Sürekli çatışma ihtimali: Taraflar arasındaki sert tutum ve diplomatik çıkmaz, savaşın daha uzun sürebileceğini gösteriyor. İran yönetimi “müzakere yok” mesajı verirken, ABD‑İsrail cephesi de saldırıları sürdürme niyetinde.

Bölgesel yayılma: Hizbullah ve diğer İran destekli grupların aktif misillemeleri, çatışmanın Lübnan ve Basra Körfezi’ne kadar yayılmasına neden oldu. Bu durum, bölge genelinde güvenlik riskini artırıyor.

Enerji ve ekonomi: Hürmüz Boğazı ve petrol nakliye yollarındaki riskler, küresel enerji piyasalarını olumsuz etkileyebilir; bu da dünya ekonomisinin maliyetini artırma potansiyeli taşıyor.

İnsani kriz: Sivil kayıplar, yerinden edilmiş nüfus ve altyapı hasarı, uzun vadeli bir insani krize işaret ediyor.

Belirsizlik Egemen

Orta Doğu’da patlak veren bu çatışma, sadece iki devlet arasındaki bir askeri mücadele olmanın ötesine geçti. Bölgesel aktörlerin dahil olması, diplomatik çıkmazlar ve küresel ekonomik kaygılar, savaşın seyri üzerinde belirleyici rol oynuyor.

Hem bölge ülkeleri hem de dünya aktörleri, bu krizin daha geniş bir savaşa dönüşmesini engellemek için arayış içinde; ancak mevcut tablo, belirsizliği koruyor ve olası sonuçların birden çok senaryoda kendini gösterebileceğine işaret ediyor.

Paylaşın

Gazze’de İsrail Saldırılarında Can Kaybı 70 Bin 365’e Yükseldi

Gazze Şeridi’nde İsrail saldırılarında hayatını kaybedenlerin sayısı 70 Bin 365’e yükseldi. Gazze’de İsrail saldırılarında yaralananların sayısı ise 171 bin 058’e çıktı.

Haber Merkezi / Gazze’de İsrail saldırılarında ölenlerin yüzde 70’ini çocuklar ve kadınların oluşturduğu aktarılırken, saldırılar sonucu oluşan yıkımdan dolayı çok sayıda kişinin hala enkaz altında olduğu vurgulandı.

Sivil savunma ve acil sağlık ekiplerinin bu kişilere ulaşmakta zorluk yaşadığı kaydedildi.

ABD Başkanı Donald Trump’ın öncülüğünde hazırlanan 20 maddelik barış planı 10 Ekim’de devreye girmişti. Plan kapsamında Hamas’ın silah bırakması ve Gazze’nin geleceğinde söz sahibi olmaması isteniyor.

Ayrıca bölgeye “Uluslararası İstikrar Gücü” (ISF) konuşlandırılması öngörülüyor. Buna yönelik ABD tasarısı, 18 Kasım’da BMGK’de kabul edilmişti.

Paylaşın

Gazze’de Barış İçin Tarihi Adım

20’den fazla ülkenin liderlerinin katılımıyla gerçekleştirilen Şarm el-Şeyh Barış Zirvesi’nde Gazze’deki ateşkes anlaşması için kritik bir adım atıldı. Zirveye katılan liderler, Gazze için ortak niyet beyanını imzaladı. 

İmza töreni sonrası açıklamalarda bulunan ABD Başkanı Donald Trump, bölgedeki gelişmeleri değerlendirdi. Trump, “Orta Doğu’da barışa ulaştık” diyerek, “Gazze’de savaşı hep birlikte bitirdik. Gazze’de yeniden inşa başlıyor” ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı Trump, 9 Ekim’de Mısır’daki müzakerelerde İsrail ile Hamas’ın Gazze’de ateşkes planının ilk aşamasını onayladığını açıklamıştı. Anlaşma, 10 Ekim itibarıyla yürürlüğe girmiş ve İsrail ordusunun belirlenen “sarı hat”tan çekilmesi ile ateşkes aynı gün saat 12.00’de hayata geçirilmişti.

Mısır’ın Şarm eş-Şeyh kentinde gerçekleştirilen tarihi zirvede, Gazze’de barışın sağlanması amacıyla önemli adımlar atıldı. Zirveye katılan liderler, Gazze için ortak niyet beyanını imzaladı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ABD Başkanı Donald Trump, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ve Katar Emiri Al-Sani, barış ve istikrarın sağlanması için birlikte hareket etme mesajı verdi.

ABD Başkanı Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a övgüde bulunarak, “Çetin bir adam ve benim dostum” dedi. Trump, Erdoğan’ın ordusunun çoğu kişinin sandığından daha güçlü olduğunu ve son dönemdeki çatışmalarda hep ön safta yer alarak başarılı olduğunu vurguladı.

Zirve, Gazze Şeridi’ndeki savaşı sona erdirmeyi, Orta Doğu’da barış ve istikrarı güçlendirmeyi ve bölgesel güvenlik için yeni bir sayfa açmayı hedefliyor. Toplantıya Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yanı sıra Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Ürdün Kralı 2. Abdullah, Bahreyn Kralı Hamed bin İsa Al Halife, İngiltere Başbakanı Keir Starmer, İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, Almanya Başbakanı Friedrich Merz ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan gibi 20’den fazla ülke lideri katıldı.

İran’ın Tesnim Haber Ajansı, İranlı yetkililerin katılmayacağını bildirirken, Katar, BAE, Suudi Arabistan ve Endonezya’dan katılım olacağı ancak düzeylerinin açıklanmadığı belirtildi. İsrail Başbakanlık Ofisi zirveye İsrail’den katılım olmayacağını duyurdu, Filistin yönetimi ise açıklama yapmadı. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres ve AB Konseyi Başkanı Antonio Costa da zirvede yer aldı.

Gazze’de varılan ateşkes anlaşması da zirvede değerlendirildi. ABD Başkanı Trump, 9 Ekim’de Mısır’daki müzakerelerde İsrail ile Hamas’ın Gazze’de ateşkes planının ilk aşamasını onayladığını açıklamıştı. Anlaşma, 10 Ekim itibarıyla yürürlüğe girmiş ve İsrail ordusunun belirlenen “sarı hat”tan çekilmesi ile ateşkes aynı gün saat 12.00’de hayata geçirilmişti.

Paylaşın

Gazze’de Ateşkes: Trump’tan Erdoğan’a Teşekkür

İsrail ile Hamas’ın Gazze Şeridi’nde yaklaşık iki yıldır devam eden çatışmaları sona erdirmek için ateşkes anlaşmasına vardığı bildirildi. Anlaşma, Gazze’yi harap eden savaşı sona erdirmek için önemli bir adım olarak görülüyor.

Haber Merkezi / Gazze Şeridi’nde İsrail saldırılarında hayatını kaybedenlerin sayısı 67 bin 194’e yükseldi. Gazze’de İsrail saldırılarında yaralananların sayısı ise 169 bin 890’a çıktı.

Gazze’de İsrail saldırılarında ölenlerin yüzde 70’ini çocuklar ve kadınların oluşturduğu aktarılırken, saldırılar sonucu oluşan yıkımdan dolayı çok sayıda kişinin hala enkaz altında olduğu vurgulandı. Sivil savunma ve acil sağlık ekiplerinin bu kişilere ulaşmakta zorluk yaşadığı kaydedildi.

Savaş, Gazze’de geniş bir bölgeyi dümdüz etti. Gazze Şeridi’nin 2,3 milyonluk nüfusunun yaklaşık yüzde 90’ını yerlerinden edildi, birçoğu da birden fazla kez kaçmak zorunda kaldı. Yüzbinlerce kişi, yiyecek ve diğer temel ihtiyaçlara sınırlı erişimle sahil boyunca yayılan çadır kamplarda toplanmış durumda.

İsrail hükümeti yeni anlaşma için bir takvim açıkladı. Buna göre Binyamin Netanyahu hükümeti 9 Ekim akşamı anlaşmayı oylamak için toplanacak. Ardından İsrail ordusu 24 saatlik hukuki itiraz süresi sonunda belirlenen hatta çekilecek.

Rehine aramayı da içeren 72 saatlik sürenin bu 24 saatin dolması sonrası başlayacağı ifade ediliyor. Bu da 10 Ekim Cuma günü geç saatlere ya da cumartesi sabahı arama çalışmalarının başlayacağı anlamına geliyor.

Plan ayrıca, sahadaki durum için uluslararası bir gücün kurulmasını da öngörüyor.

9 Ekim Perşembe günü Paris’te bu amaçla Avrupa ülkeleri ve Arap ülkelerinden üst düzey yetkililerin katılacağı bir toplantı yapılacak. Gazze’nin gelecekteki yönetiminin nasıl olacağı, yardım, yeniden inşa ile silahsızlanma gibi konular da görüşülecek.

Mısır ve Katar ile birlikte, ABD’nin öncülüğünde yürütülen müzakerelerde arabulucu rolü üstelenen Türkiye adına en üst düzey açıklama AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan geldi. Sosyal medya hesabından açıklama yapan Erdoğan, görüşmelerin ateşkesle sonuçlanmasından memnuniyet duyduğunu vurgulayarak şu ifadeleri kullandı:

“İsrail hükümetinin ateşkese teşvik edilmesinde gerekli siyasi iradeyi ortaya koyan ABD Başkanı Sayın Trump başta olmak üzere, anlaşmaya varılmasında önemli destekleri olan kardeş ülkeler Katar ve Mısır’a hassaten teşekkür ediyorum.

Türkiye olarak anlaşmanın harfiyen uygulanmasının yakın takipçisi olacak ve sürece katkı sunmaya devam edeceğiz. Aynı şekilde Filistin’de 1967 sınırları temelinde, başkenti Doğu Kudüs olan, bağımsız, egemen ve coğrafi bütünlüğü haiz bir Filistin devleti kurulana dek mücadelemizi sürdüreceğiz.”

ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’daki kabine toplantısının ardından yaptığı açıklamada, Gazze’de ateşkes sürecine yaptığı katkılardan dolayı Erdoğan’a teşekkür etti: Erdoğan, Hamas ve diğer bazı gruplar konusunda bizzat ilgilendi ve harika bir iş çıkardı.

Paylaşın