Antarktika’da Çiçeklerin Yayılma Hızı On Kat Arttı

Antarktika’daki Güney Orkney Adaları’nın bir parçası olan Signy Adası’nda incelemelerde bulunan araştırmacılara göre, 2009’dan bu yana bitkilerdeki artış, önceki 50 yılın toplamından daha fazla oldu ve söz konusu artış hızla yükselen hava sıcaklıkları ve kürklü fok sayısındaki azalmayla aynı zamana denk geldi.

Antarktika kıl otu (Deschampsia antarctica) ve Antarktika inci otu (Colobanthus oldukçansis) popülasyonları adadaki bilim insanları tarafından 1960’tan bu yana inceleme altında.

Araştırmalar, kıl otunun 2009 ile 2018 yılları arasında 1960 ve 2009 yılları arasında olduğundan beş kat daha hızlı yayıldığını buldu. Araştırmaya göre; inci otu için bu artış neredeyse on kat daha fazla.

Ekosistem küresel ısıtmaya hızla tepki veriyor

Yeşil Gazete’nin Guardian’dan aktardığına göre; son on yılda, 2012’de kaydedilen güçlü soğumaya rağmen, yaz aylarındaki ısınma 0.02°C’den 0.27°C’ye yükseldi. İtalya’daki Insubria Üniversitesi’nden baş araştırmacı Prof. Nicoletta Cannone, “Antarktika karasal ekosistemleri bu iklimsel faktörlere hızla tepki veriyor” dedi:

“Bu bitkilerde bir artış bekliyordum ama bu büyüklükte değil, Antarktika’da büyük bir değişimin meydana geldiğine dair çok sayıda kanıtımız var.”

Yaz sıcaklığı ilk sebep

Antarktika’daki bitki örtüsündeki değişikliklerin en uzun kayıtlarından birini ortaya koyan araştırmaya göre, değişimin birincil itici gücü yaz mevsiminin daha sıcak geçmesi. İkincil bir neden, adada bitkileri çiğneyen daha az kürklü fok olması.

Araştırmaya göre; fok sayısının neden azaldığı bilinmemekle birlikte, gıda mevcudiyeti ve deniz koşullarındaki değişikliklerle ilgili olması muhtemel.

Analizler, kürklü fokların 1960’tan 2009’a kadar olan değişiklikleri etkilediğini, 2009 ve 2018 arasındaki ana itici gücün ise sıcaklık artışı olduğunu gösteriyor.

Isınma eğilimleri devam edecek

Gelecek on yıllarda iklim krizinin daha fazla buzsuz alanın oluşmasına neden olması ve ısınma eğilimlerinin devam etmesi bekleniyor. Bilim insanları Signy Adası’ndan elde edilen bulguların bölgede daha genel olarak meydana gelen süreçleri temsil ettiğini söylüyor.

Araştırmacılar, Current Biology‘de yayınlanan makalede, “Bulgularımız, gelecekteki ısınmanın bu kırılgan Antarktika ekosistemlerinde önemli değişiklikleri tetikleyeceği hipotezini destekliyor” diyor.

“Karasal ekositemin tüm bileşenlerinde sonuçları olacak”

Araştırmaya göre, bu türlerin yayılması, toprak asitliğinde, topraktaki bakteri ve mantarlarda ve organik maddenin nasıl ayrıştığı konusunda değişikliklere sebep olacak.

Ek olarak Cannone, toprak kimyasındaki değişikliklerin yanı sıra donmuş toprağın bozulmasının “karasal ekosistemlerin tüm bileşenleri üzerinde sonuçları olan” bir dizi değişikliğe neden olacağını söylüyor.

“Bitkiler hızlı adapte oluyor”

Buna göre bazı bitkiler çok kısa bir büyüme mevsimine adapte oldu ve 0°C’nin altındaki hava sıcaklıkları ile karlı koşullarda fotosentez yapabiliyor. Ancak hızlı ve zorlu iklim koşullarında üreyebilmelerine rağmen, diğer yerli olmayan bitkilerle rekabet etmede iyi değiller.

Araştırmacılar, ısınmanın bazı yerli türlere izolasyonda fayda sağlayabilmesine rağmen, yerli türleri geride bırakabilecek ve geri dönüşü olmayan vahşi yaşam kaybını tetikleyebilecek yerli olmayan türlerin oluşma riskini büyük ölçüde artırdığı konusunda uyarıyor.

Örnek olarak da 2018’de, genellikle golf sahalarında kullanılan “Poa annua” adlı istilacı bir çim türü Signy Adası’nı kolonize etmesi gösteriliyor. Cannone, “Yabancı türlerin girişi, milyonlarca yıllık evrim ve hayatta kalma gerektiren Antarktika’nın doğal biyolojik çeşitliliğinde dramatik bir kayba neden olabilir. Ayrıca bitki örtüsü değişikliği karasal ekosistemlerin tüm biyotası üzerinde bir domino etkisi yaratacaktır” ifadelerini kullanıyor.

“İnsan faaliyetleri değişimde etkili”

Pliyosen ortalarında, Antarktika’da türlerin Güney Amerika’dan Antarktika’ya kendiliğinden göç etmesine ve bunun tam tersine neden olan ısınma olayları yaşandı.

Bilim insanları, Antarktika’da mevcut ısınma seviyelerinin, insan faaliyeti – yani artan turizm seviyeleri – nedeniyle bu tür yosun, liken ve omurgasız göçlerini zaten tetiklemiş olabileceği konusunda uyarıyor.

British Antarctic Survey‘de karasal ekolojist olan ve çalışmaya dahil olmayan Dr Kevin Newsham, “Çalışma, önümüzdeki yıllarda Antarktika’nın ısınmasıyla bölgenin yeşillenmesine yol açacağı için bu bitki türlerinin popülasyonlarında daha fazla artışın beklenebileceğini, ancak yabancı bitki türlerle bağlantılı ekosistemler için artan risklerin de olabileceğini gösteriyor” diyor.

Kutuplar daha hızlı ısınıyor

Bilim insanları, küresel ısıtmanın, kutup bölgelerinin dünyanın geri kalanına göre daha hızlı ısınmasına yol açtığı konusunda uyarıyor. Eriyen buzul miktarındaki artışın, güneş ışınlarının yansıtılmasını önemli derece azaltacağı, buna bağlı olarak denizin ve toprağın daha fazla ısınacağı, dolayısıyla ısınmanın çok daha hızlanabileceğine işaret ediyor.

Ancak araştırmaların sonuçları olumlu yönde değil. Greenpeace’in Ulusal Kar ve Buz Merkezi’nden aktardığına göre, Kuzey Kutbu’nda buz kütlesi 15 Eylül 2020’de 3,74 milyon kilometre kareye ulaştı. Bu miktar bugüne kadar ölçülen en düşük 2. seviye.

Nature Climate Change adlı dergide yayımlanan başka bir araştırmanın sonuçlarına göre ise yerkürenin yüksek kesimlerindeki buzul göllerinin kapladığı alanın 1990’dan 2018 yılına kadar yüzde 51 arttı.

Leeds ve Edinburgh üniversiteler ile University College London’da görevli bilim insanlarının yaptığı araştırmaya göre de yeryüzünde 1994 yılından bu yana toplam 28 trilyon ton buzul eridi. 28 trilyon ton buzul, İngiltere’nin tüm yüzeyini 100 metre kalınlığında donmuş bir su tabakasıyla kaplayabiliyor.

ABD Havacılık ve Uzay Ajansı’nın (NASA) fotoğrafları da bu araştırmayı destekledi. Yeryüzü gözlem uydularının çektiği 254 bin 795 fotoğrafı inceleyen araştırmacılar, 28 yıllık sürede, buzul göllerinin sayısının yüzde 53, kapladığı alanın ise yüzde 51 arttığını tespit etti.

Paylaşın

Bilim İnsanlarından ‘Kimyasal Kirlilik’ Uyarısı

Bilim insanları, kimyasal kirliliğin insanlık için güvenli sınırı geçtiği uyarısında bulundu. Yapılan yeni araştırmada pestisitler, endüstriyel bileşikler, antibiyotikler dahil olmak üzere 350 bin kimyasal ürün ve özellikle plastiklerin büyük endişe kaynağı olduğu kaydedildi.

Kimyasal kirliliğin küresel ekosistemlerin istikrarını tehdit edecek boyuta ulaştığı belirtilen çalışmada ‘poliklorlu bifeniller (PCB) gibi bazı toksik kimyasalların uzun ömürlü ve yaygın olduğuna dikkat çekildi.

İsveç’te Stockholm Resilience Centre’da (SRC) doçent ve baş araştırmacı Sarah Cornell: “Uzun zamandır insanlar kimyasal kirliliğin kötü bir şey olduğunu biliyordu. Ancak bunu küresel düzeyde düşünmüyorlar. Bu çalışma, kimyasal kirliliği, özellikle plastikleri, insanların gezegeni nasıl değiştirdiğini hesaba katıyor.” diyor.

Guardian’ın haberine göre, çalışmaya katkı sağlayan, SRC’de araştırma görevlisi olan Patricia Villarrubia-Gomez de 2050’ye kadar kimyasal üretimin üç kat artacağı görüşünde: “1950’den bu yana kimyasal üretimde 50 kat artış oldu. Bunun 2050 yılına kadar tekrar üç katına çıkması bekleniyor. Toplumların üretip çevreye yeni kimyasallar salma hızı, insanlık için güvenli bir alan oluşturmayla tutarlı değil.” diye konuştu.

5 alanda sınır aşıldı

Bilim insanları, çevre krizinde dokuz alandan beşinde ‘güvenli sınırın’ aşıldığını söylüyor. Onlar arasında küresel ısınma, vahşi yaşam alanlarının yok edilmesi, biyolojik çeşitlilik kaybı, aşırı azot ve fosfor kirliliği bulunuyor.

Verilerin birçok alanda sınırlı olduğu kabul edilen araştırmada elde edilen göstergelerin ‘gezegen sınırının ihlaline işaret ettiği’ kaydedildi.

Çalışmada, ozon tabakasını tahrip eden kloroflorokarbon (CFC) kimyasalları ve zararlı ultraviyole ışınları gibi konuların büyük ölçüde ele alındığını belirten bilim insanları, kimyasal kirliliğin tüm yaşamı destekleyen biyolojik ve fiziksel süreçlere zarar vererek Dünya’nın sistemini tehdit ettiğini kaydetti.

Ne yapılabilir?

Araştırma ekibinin parçası olan Göteborg Üniversitesi’nden Bethanie Carney Almroth, “Toplam plastik kütlesi artık tüm yaşayan memelilerin toplam kütlesini aşıyor. Bu, bir sınırı geçtiğimizin oldukça açık bir göstergesi. Ama bazılarını tersine çevirmek için yapabileceğimiz şeyler var.” dedi.

Environmental Science & Technology dergisinde yayınlanan çalışmada kimyasal üretim ve tüketiminde üst sınır belirlemenin hayati öneme sahip olduğunu kaydedildi.

Villarrubia-Gomez, “Döngüsel ekonomiye geçiş gerçekten önemli. Bu, malzeme ve ürünleri boşa harcamadan yeniden kullanılabilecek şekilde değiştirmek anlamına geliyor.” diye konuştu

Paylaşın

2021’de Tarihin En Yüksek Okyanus Sıcaklıkları Kaydedildi

Atmosfer Bilimlerinde Gelişmeler adlı dergide yayımlanan yeni bir araştırmaya göre, 2021’de tarihteki en yüksek okyanus sıcaklıkları kaydedildi, bu rekor üst üste altıncı kez kırılmış oldu.

2021’de, Pasifik’teki suları soğutan, periyodik bir iklim özelliği olan ve devam eden bir La Niña etkinliğine rağmen, dünyadaki tüm okyanusların ilk 2000 metre derinliği için bir ısı rekoru görüldü.

2021 rekoru, 1955’e kadar uzanan bir dizi modern rekoru geride bıraktı. Okyanuslar için en sıcak ikinci yıl 2020, en sıcak üçüncü yıl ise 2019 oldu.

Geçen yıl, ısınmanın çoğunun meydana geldiği okyanusun yüzeyindeki ilk 2 bin metre, 2020’de olduğundan 14 daha fazla zettajoule ısı (ZJ – bir sekstilyon jul’e eşit bir elektrik enerjisi birimi) emdi. Bu, bir ZJ’nin yaklaşık yarısı olan dünyanın tüm elektrik üretiminden 145 kat daha fazla.

Aşırı hava olaylarını tetikleyebilir

Bilim insanları, okyanusların ısınmasının temel nedeni olarak insan kaynaklı iklim krizini işaret etti ve aslında küresel ısıtmayı basitçe temsil ettiğini kaydetti.

Colorado’daki Ulusal Atmosferik Araştırma Merkezi’nde iklim bilimcisi ve araştırmanın ortak yazarı Kevin Trenberth, “Okyanus ısı içeriği, küresel boyutta durmaksızın artıyor ve bu, insan kaynaklı iklim değişikliğinin birincil göstergesi” dedi.

Makaleye göre, daha sıcak okyanus suları; şiddetli sel, fırtına, kasırga ve aşırı yağışları güçlendirmeye neden olacak etkiye sahip.

Akdeniz’de rekor

Yeni araştırma, uzun vadeli okyanus ısınmasının Atlantik ve Güney okyanuslarında en güçlü yaşandığını, ancak Kuzey Pasifik’in 1990’dan bu yana ısıda “dramatik” bir artış olduğunu ve Akdeniz’in geçen yıl net bir şekilde yüksek sıcaklık rekoru kırdığını belirtiyor.

St Thomas Üniversitesi’nde termal bilimler uzmanı ve çalışmanın ortak yazarlarından John Abraham’a göre, ısınma eğilimi o kadar belirgin ki, sadece dört yıllık kayıtlarda insan etkisinin parmak izini tespit etmek çok açık:

“Okyanus ısı içeriği, iklim değişikliğinin en iyi göstergelerinden biridir.”

Penn State Üniversitesi’nde iklim bilimcisi ve 23 araştırmacıdan bir diğeri olan Michael Mann de “Net sıfır emisyona ulaşana kadar, bu ısınma devam edecek ve bu yıl yaptığımız gibi okyanus ısı rekorlarını kırmaya devam edeceğiz” diyor.

Makale üzerinde çalışan diğer araştırmacılardan bir diğeri ise “Okyanusların daha iyi bilinmesi ve anlaşılması, iklim değişikliğiyle mücadele eylemlerinin temelidir” diye ekliyor.

Isının yüzde 93’ü okyanuslarda birikiyor

Sağlıklı okyanuslar, karbonu güvenli bir şekilde atmosferden uzak tutarak iklim krizinin etkilerini azaltmaya yardımcı oluyor. Yani Dünya, fosil yakıtların yanması, ormansızlaşma ve diğer faaliyetlerden dolayı ısınırken, okyanuslar, ekstra ısının yükünü alıyor. Okyanusların en az yüzde 30’unu kapsayan okyanus koruma alanları oluşturularak iklim krizine karşı daha iyi bir direnç sağlanabilir.

Dünya genelinde fosil yakıtlardan gelen ve atmosferde sıkışmış olan gazların oluşturduğu sera etkisi ile meydana gelen ısının yüzde 93’ü okyanuslarda birikiyor. (Son 50 yılda üretilen ısının yüzde 90’ından fazlası okyanuslar tarafından emilerek, geçici olarak insanlığın ve diğer karada yaşayan türlerin zaten felaket seviyede olacak sıcaklıklardan korunmasına yardımcı oldu.)

Okyanusların ne kadar ısındıklarını ölçmek de bilim insanları için küresel ısınma oranı hakkında doğruluğu yüksek bilgi anlamına geliyor.

Bilim insanları, 2020’de Avustralya’yı aylarca kavuran orman yangınları gibi felaketler ile okyanusların ısınması arasında açık bir bağlantı olduğunu da söylüyor.

ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi (NOAA) verilerine göre, deniz suyu sıcaklığı son 120 yılda 1,1 derece arttı.

(Kaynak: bianet)

Paylaşın

‘Küresel Isınma’ Böbrek Taşı Hastalarını Artıracak

ABD’de yapılan yeni bir araştırma, iklim krizi dolayısıyla artan küresel ısının böbrek taşı vakalarının yüzde 2,2 ile 3,9 arasında yükselmesine yol açacağını gösterdi. Hekimler, “ısınan gezegenin özellikle çocuklarınki başta, insan sağlığı üzerinde etkileri olması kaçınılmaz diyor.”

Araştırmaya göre, iklim krizi nedeniyle artan sıcaklıklar, ısı ve su kaybıyla şiddetlenen ağrı verici böbrek taşı rahatsızlığı çekenlerin çoğalmasına yol açacak.

The Guardian gazetesinin haberine göre ABD’de yaklaşık her 10 kişiden birinin muzdarip olduğu böbrek taşı rahatsızlığının görülme sıklığının (insidans) ülkenin kuzeyinden güneyine indikçe artmakta olduğu gerçeğinden yola çıkan araştırmacılar, Güney Carolina eyaletinde ısı ve nemle bağlantılı böbrek taşı sorununun yüzyıl sonuna kadar nasıl seyredeceğini öngörmek üzere iki iklim senaryosu uyguladılar.

İklim krizi daha çok böbrek taşı üretecek

Philadelphia Çocuk Hastanesinden (Chop) elde edilen verilere göre sera gazı salımının bugünkü oranlarda sürüp sürmemesine veya orta düzeye çekilip çekilmemesine bağlı olarak vaka sayısının yüzde 2,2 ile 3,9 arasında artacağı ve bunun her iki durumda da sağlık harcamalarında büyük bir artışa yol açacağı görüldü.

Böbrek taşlarına, yoğunlaşmış idrarda gelişen ve idrar yolundan geçerken dayanılmaz ağrılara yol açan sert mineral birikintileri (çoğunlukla kalsiyum) neden oluyor. Son yirmi yılda böbrek taşı görülme sıklığı, özellikle beyaz olmayanlar, kadınlar ve ergenler arasında arttı.

Gezegenin ısınması bir halk ve çocuk sağlığı sorunu

Böbrek taşı rahatsızlığının artışına beslenme alışkanlıklarında ve yaşam tarzında gerçekleşen değişiklikler de katkıda bulunuyor. Ancak önceki araştırmalar, yaşam alanlarındaki yüksek sıcaklıklarının riski artırdığını gösteriyor. Su kaybı riskinin arttığı çok sıcak günlerden sonra böbrek taşından ötürü hastanelere başvuranların sayısı da artıyor.

Chop pediatrik ürologu Gregory Tasian, “İklim değişikliğinin özellikle çocuklar açısından, insan sağlığı üzerindeki etkisi üzerinde çok konuşulmuyor, ancak ısınan gezegenin insan sağlığı üzerinde önemli etkileri olacak” diyor.

Scientific Reports’ta yayınlanan çalışmanın sonuçlarına göre, değişik iklim modelleriyle yapılan araştırmalardan elde edilen sonuçlara göre yüzyılın sonuna kadar ortalama sıcaklık 1,1 ile 5,4 derece (Santigrad) artacak.

(Kaynak: bianet)

Paylaşın

Rüzgar Enerjisi, Küresel Isınmaya Karşı Mücadelede Yapbozun Bir Parçası Olabilir

Enerji sektörü, küresel sera gazı emisyonlarının ana itici güçlerinden biri olmaya devam ediyor. Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) , kömürün yanmasından kaynaklanan CO2 emisyonlarının, sanayi öncesi seviyelerden bu yana küresel ortalama sıcaklıklardaki 1ºC’lik artışın 0,3ºC’den fazlasından sorumlu olduğunu tahmin ediyor.

Haber Merkezi / Bu da kömürü sıcaklık artışının ana kaynağı haline getiriyor. Dolayısıyla, iklim değişikliğiyle mücadele etmek istiyorsak, kömürü yenilenebilir enerjiyle değiştirmeliyiz.

Son yılarda özellikle güneş ve rüzgar kaynaklı enerji üretimi dikkate değer bir artış kaydetti. Ama henüz yeterli değil. Fosil yakıtlar hala her alanda ve küresel olarak enerji talebinin ana bileşeni. Bu nedenle, Paris İklim Anlaşması’nda yer alan enerji sektörünün karbondan arındırılması, hala yerine getirilmesi önemli bir hedef olmaya devam ediyor.

Cornell Üniversitesi’nden bilim insanları, artmaya devam eden sıcaklıklarla mücadelede rüzgar enerjisinin ne anlama geleceğini araştırdılar. Rüzgar enerjisi, elektrik üretiminin en ucuz enerji kaynaklarından biri olduğunu kanıtlanmış olgun bir teknolojidir. Rüzgar türbinleri şu anda 90’dan fazla ülkede kullanılmaktadır.

Rüzgar enerjisinin genişlemesi

Bilim insanları, 2020 yılına kadar 35 GW’ı denizde olmak üzere toplam 742 GW rüzgar enerjisi kapasitesinin kurulduğunu tahmin ediyor. Çin, Almanya ve ABD bu teknolojiyle enerji üretimine öncülük etmekte.

Şu anda yenilenebilir elektrik üretimine hidroelektrik hakim olsa da (4325 TWh, toplam elektrik arzının yaklaşık % 16’sı), geleceğe yönelik senaryolarda, rüzgar ve güneş kaynaklı enerji üretiminde büyük gelişme öngörülmektedir. Rüzgar enerjisi üretimi 2005’te 104 terawatt-saatten (TWh) 2018’de 1273 TWh’ye yükseldi.

Bilim insanları, rüzgar enerjisinin etkin bir şekilde kullanıldığında, emisyonları 2030 yılına kadar yaklaşık beş gigaton ve 2050 yılına kadar 10 gigatondan fazla azaltacağını tahmin ediyor. Bu, yüzyılın sonuna kadar küresel ortalama sıcaklığı 0.8ºC’ye kadar düşürebilir. Bu hedefe ulaşmak için, rüzgar enerjisini yaygınlaştırması gerekiyor.

Paylaşın

İklim Değişikliği: Balıklar Yavaş Yavaş Boğuluyor

İklim değişikliğini düzeltmek için hemen çalışmaya başlasak bile, anlamlı bir ilerleme oldukça uzun zaman alacaktır. Santa Barbara ve Güney Carolina Üniversitesi’nden yapılan yeni araştırma, balıkların yavaş yavaş boğulduğu konusunda bizi uyarıyor.

Haber Merkezi /  Ekolojideki değişikliklerin yanı sıra iklim değişikliği, su sıcaklığı ve okyanusun daha derin katmanlarının çözünmüş oksijen içeriğini kaybetmesine neden oluyor. Bu da balıkları ya yüzeye yaklaşmaya ya da boğulmaya zorluyor.

Önemsiz bir konu gibi görünebilir, ancak bu değişim deniz ekosistemlerinde geniş çaplı değişikliklere neden oluyor. Bulgular, 15 yıllık kayıtlara, anketlere ve ölçümlere dayanmaktadır.

Bu bulgular, değişen derinliklerde alınan su numunelerindeki çözünmüş oksijen, sıcaklık, tuzluluk ölçümlerini ve belirli balık türlerinin toplanma eğiliminde olduğu ortalama derinlik araştırmalarını içeriyor.

Veriler, 1995’ten 2009’a kadar her sonbaharda toplanırken araştırma ekibi, Güney Kaliforniya’daki Anacapa ve Santa Cruz adaları arasındaki üç resife odaklandılar.

Bu süre zarfında 23 balık türünde derinlik değişiklikleri gözlemlediler. Bu balık türlerinden dördü daha derin sulara doğru kayarken, diğer 19 balık türü düşük oksijen koşullarına tepki olarak yüzeye doğru hareket ettiler.

Araştırmada yer alan bilim insanları, çalışmalarının nispeten küçük bir alanı kapsadığını, ancak araştırmanın nihai amacı olan çok çeşitli derinlikleri içerdiğini kabul ediyor.

Bu daha dar alan aslında kafa karıştırıcı faktörlerin azaltılmasına yardımcı oluyor, çünkü çoğu koşulun (derinlik dışında) tüm araştırma alanlarında sabit olmasına izin veriyor.

Bilim insanları, balıkların düşük oksijenli suyu sevmediğini göstermek için laboratuar deneyleride gerçekleştirdiler.

Araştırma ekibi, iklim değişikliğinin deniz ekosistemleri üzerinde ve dolaylı olarak Dünyadaki tüm yaşam üzerinde oldukça ciddi olumsuz etkileri olabileceğini açıklıyor.

UC Santa Barbara Deniz Bilimleri Enstitüsü’nden araştırmacı Milton Love, “türlerin hayatta kalamayacakları derinlik aralıklarına zorlandıkları bir nokta bile görebiliyorduk.” dedi.

Ayrıca, birçok balık türünün de yüksek su sıcaklıklarına tahammül edemediğini ve daha düşük derinliklere doğru göç ettiğini gösteren önceki araştırmalara da atıfta bulunan araştırma ekibi, “bu faktörler birçok türü imkansız bir durumda bırakabilir; çok derinlerde nefes alamazlar, yüzeye çok yakın olurlarsa ısıya dayanamazlar” ifadelerini kullanıyorlar.

İklim değişikliğini düzeltmek için hemen çalışmaya başlasak bile, anlamlı bir ilerleme oldukça uzun zaman alacaktır.

O zamana kadar, politika yapıcıların balık türlerinin karşılaştığı baskıları tanıması ve bunlara tepki vermesi ve onları mümkün olan en iyi şekilde koruyan düzenlemeler yapması ya da dünya okyanuslarında geniş çaplı ekolojik çöküşü riske atması gerekiyor.

Paylaşın

Mercanlar İklim Değişikliğine Karşı Mücadele Ediyor

İklim değişikliği, dünya genelinde biyolojik çeşitlilik ve özellikle mercan resifleri üzerindeki baskıyı hızla yoğunlaştırıyor. Ancak, resiflerin geleceği düşündüğümüz kadar kasvetli olmayabilir. İki yeni çalışmada araştırmacılar, mercanların iklim değişikliğiyle düşündüğümüzden daha iyi başa çıkabileceğini, hatta dayanıklılıklarını yavrularına aktarabileceğini keşfetti.

Haber Merkezi / Barındırdığı birçok deniz türüyle, gezegendeki en canlı ekosistemlerden biri olan mercanlar, iklim krizi ve genişleyen deniz ısı dalgaları nedeniyle çok fazla baskı altında bulunmakta.

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Kuzeybatı Hawaii Adaları ve Avustralya’daki Great Barrier Reef gibi mercan resifleri, son yıllarda kaydedilen en kötü ağartmaları yaşadı ve bu sadece başlangıç ​​olabilir. Küresel ısınmanın artmaya devam etmesi mercanlar için daha da kötü sonuçlar anlamına gelecektir.

Bununla birlikte, bazı mercan popülasyonlarının iklim krizinin etkilerinden kurtulma yeteneğine sahip olduğuna dair sinyaller var. Bir araştırma, deniz ısı dalgalarının Pasifik Okyanusu’ndaki Phoenix Adaları Koruma Alanları (PIPA) yakınlarındaki mercan toplulukları üzerindeki etkisinin zamanla azaldığı ve bazı mercanlar için umut verdiğini ortaya koydu.

Woods Hole Oşinografi Enstitüsü’nden araştırmacılar, 400.000 kilometrekarelik korunan bir alan olan PIPA içindeki dört adadaki mercan topluluklarını izledi. 2002-2003, 2009-2010 ve 2015-2016’daki bir dizi sıcak hava dalgasının buradaki mercanları nasıl etkilediğini incelemek için günlük uydu verilerini ve sıcaklık kaydedicilerini kullandılar.

Çalışma, 2002-2003 sıcak dalgasından ciddi şekilde etkilenirken, mercanların 2009-2010 sıcak dalgasında minimum kayıp yaşadığı, 2015-2016’daki başka bir sıcak hava dalgasında yaşanan kayıp beklenenden daha azdı. Dikkat çekici olsa da, bilim insanları, mercanların bunu nasıl başarabildiğinden gerçekten emin değiller. Bilim insanları yine de, iklim krizi kötüleşirse mercanların aşılabilecek sınırları olduğuna dikkat çekiyorlar.

James Cook Üniversitesi’ndeki ARC Mercan Resifi Araştırmaları Merkezi’ndeki araştırmacıların yaptığı bir araştırma ise, mercanların iklim değişikliğine uyum sağlama kapasitesinin büyük ölçüde kendilerine miras kalan özelliklere bağlı olduğunu öne sürüyor. Araştırmacılar, sera gazı emisyonları artmaya devam ederse bu adaptasyon kapasitesinin yeterli olmayacağı konusunda uyarıyorlar. Bu, iklim krizi konusunda şimdi harekete geçmek için başka bir neden.

Paylaşın