Türkiye’de Kiralar Bir Yılda Yüzde 66 Arttı

2024 yılının üçüncü çeyreğinde 954,5 olan Türkiye kira endeksi, 2025’in üçüncü çeyreğinde 1.588 puana yükseldi. Bu, 12 aylık sürede Türkiye’de kira fiyatlarının yüzde 66,4 oranında arttığını gösteriyor.

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD), 2025 yılının üçüncü çeyreğine ilişkin kira fiyat endeksini yayımladı. 2015 yılını 100 baz puan kabul eden sisteme göre hazırlanan veriler, Türkiye’de kira fiyatlarının son bir yılda keskin bir artış gösterdiğini ortaya koydu.

2024 yılının aynı döneminde 954,5 olan Türkiye kira endeksi, 2025’in üçüncü çeyreğinde 1.588 puana yükseldi. Bu veriler, yalnızca 12 aylık sürede Türkiye’de kira fiyatlarının yüzde 66,4 oranında arttığını gösteriyor.

Aynı dönemde OECD genelinde kira artışı çok daha sınırlı kaldı. 2024’ün üçüncü çeyreğinde 141 olan OECD ortalaması, 2025’in aynı döneminde 149,8’e çıktı. Bu da OECD ülkeleri genelinde kira fiyatlarının yüzde 6,2 oranında arttığını ortaya koyuyor.

OECD’ye üye ülkeler arasında Türkiye, kira fiyatlarının en fazla arttığı ülke oldu. 2025’in üçüncü çeyreğinde Türkiye’yi izleyen ülkeler arasında Macaristan (204,6), Litvanya (184,1) ve İzlanda (177,7) yer aldı. Ancak bu ülkelerin endeks değerleri bile 200 puanın altında kalırken, Türkiye’nin değeri 1.500 seviyesini aşarak istatistiksel olarak uç bir noktaya ulaştı.

Kira endeksindeki bu seviye, Türkiye’de kiraların 2015 yılına göre yüzde 1.488 oranında arttığını ortaya koyuyor. OECD ortalamasında aynı dönem için artış sadece yüzde 49,8 düzeyinde gerçekleşti.

Türkiye’de son yıllarda konut maliyetlerindeki genel artışa paralel şekilde seyreden kira artışları, özellikle büyükşehirlerde barınma sorununu daha da derinleştiriyor. Geliri sınırlı kesimlerin kent merkezlerinden dışlanması, üniversite öğrencilerinin barınacak yer bulmakta zorlanması ve tek maaşla geçinen ailelerin taşınabilir ev bulamaması gibi sorunlar, giderek daha görünür hale geliyor.

2024-2025 arasında yaşanan kira artış hızının, OECD ortalamasının yaklaşık 11 katı olması, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sosyal açıdan da ciddi bir ayrışmaya işaret ediyor.

(Kaynak: Karar)

Paylaşın

Folik Asit Eksikliği Depresyona Neden Olabilir Mi?

Folik asit, sinir sistemi sağlığı ve nörotransmitterlerin sentezi için önemlidir. Eksikliği, nörotransmitterlerin üretimini etkileyebilir ve bu da depresyon belirtilerine yol açabilir.

Haber Merkezi / Araştırmalar, folik asit eksikliği olan bireylerde depresyon riskinin artabileceğini ve folik asit takviyesinin bazı hastalarda depresyon tedavisine yardımcı olabileceğini göstermektedir.

Ancak, depresyonun nedenleri çok yönlüdür ve folik asit eksikliği tek başına bir sebep olmayabilir.

Folik asit (folat veya B9 vitamini) eksikliğinin başlıca nedenleri:

Yetersiz Beslenme: Folat açısından zengin gıdaların (yeşil yapraklı sebzeler, baklagiller, tam tahıllar, yumurta, karaciğer) az tüketilmesi.

Emilim Bozuklukları: Çölyak hastalığı, Crohn hastalığı veya bağırsak cerrahisi gibi durumlar folat emilimini azaltabilir.

Artan İhtiyaç: Hamilelik, emzirme, hızlı büyüme dönemleri (çocukluk, ergenlik) veya kanser gibi durumlarda vücudun folat ihtiyacı artar.

İlaçlar: Metotreksat, bazı antiepileptik ilaçlar (ör. fenitoin) veya sülfasalazin gibi ilaçlar folat metabolizmasını etkileyebilir.

Alkol Tüketimi: Aşırı alkol tüketimi folat emilimini ve metabolizmasını bozabilir.

Sigara Kullanımı: Sigara, folat metabolizmasını olumsuz etkileyebilir.

Genetik Faktörler: MTHFR gen mutasyonları gibi genetik durumlar folatın vücutta kullanımını zorlaştırabilir.

B12 Vitamini Eksikliği: B12 eksikliği, folat metabolizmasını etkileyerek dolaylı olarak folik asit eksikliğine yol açabilir.

Eksiklik belirtileri (yorgunluk, halsizlik, anemi, sinirlilik) fark edilirse, bir doktora danışarak kan testiyle folat seviyeleri kontrol edilmelidir.

Folik asitin faydaları:

DNA ve Hücre Bölünmesi: Folik asit, DNA sentezi ve onarımı ile hücre bölünmesi için gereklidir, bu da büyüme ve doku yenilenmesi için önemlidir.

Hamilelikte Fetal Gelişim: Hamilelikte folik asit, nöral tüp defektleri (ör. spina bifida) riskini azaltır ve bebeğin sağlıklı gelişimini destekler.

Anemi Önlenmesi: Kırmızı kan hücrelerinin üretimini destekleyerek megaloblastik anemi gibi durumları önler.

Sinir Sistemi Sağlığı: Nörotransmitter sentezinde rol oynar, bu da depresyon, anksiyete ve bilişsel işlevlerin desteklenmesinde yardımcı olabilir.

Kalp Sağlığı: Homosistein seviyelerini düşürerek kalp hastalığı ve inme riskini azaltabilir.

Bağışıklık Sistemi Desteği: Folat, bağışıklık hücrelerinin üretiminde rol oynar ve genel bağışıklık fonksiyonunu destekler.

Cilt ve Saç Sağlığı: Hücre yenilenmesini teşvik ederek sağlıklı cilt ve saç gelişimine katkıda bulunabilir.

Kanser Riskini Azaltma: Bazı çalışmalar, yeterli folat alımının kolon ve meme kanseri gibi belirli kanser türlerinin riskini azaltabileceğini öne sürmektedir.

Paylaşın

Siyah Deri, Beyaz Maskeler: Sömürgecilik, Irkçılık Ve Kimlik

20. yüzyılın önemli düşünürlerinden Frantz Fanon’un 1952 yılında yayınlanan “Siyah Deri, Beyaz Maskeler” adlı eseri, sömürgecilik, ırkçılık ve kimlik meselelerini derinlemesine inceleyen klasik bir metindir.

Haber Merkezi / Fanon, bu kitabında siyah bireylerin sömürge toplumlarında karşılaştığı psikolojik ve sosyolojik yabancılaşmayı analiz etmektedir. Eser, hem kişisel deneyimlere hem de felsefi ve psikanalitik yaklaşımlara dayanarak, ırkçılığın birey ve toplum üzerindeki yıkıcı etkilerini ele almaktadır.

İçerik ve Temalar:

Siyah Kimlik ve Yabancılaşma: Fanon, siyah bireyin beyaz egemen kültürde kendisini nasıl “öteki” olarak gördüğünü ve bu durumun psikolojik bir bölünmeye yol açtığını tartışmaktadır. Siyah birey, beyaz toplumun değerlerini içselleştirmeye zorlanarak kendi kimliğinden uzaklaşır ve bir tür “beyaz maske” takmaktadır.

Sömürgecilik ve Psikoloji: Fanon, sömürgeciliğin yalnızca fiziksel bir tahakküm değil, aynı zamanda zihinsel bir baskı aracı olduğunu belirtmektedir. Siyah bireyin kendini beyaz normlar üzerinden tanımlama çabası, aşağılık kompleksi ve özsaygı kaybına neden olmaktadır

Dil ve Kültür: Fanon, dilin sömürgecilikteki rolüne dikkat çekmektedir. Siyah bireyin ana dilinden uzaklaşarak sömürgecinin dilini (örneğin Fransızca) benimsemesi, kültürel bir asimilasyon sürecinin parçasıdır. Bu, kimlik krizini derinleştirmektedir.

Irkçılığın Evrenselliği: Fanon, ırkçılığın yalnızca bireysel değil, sistematik ve yapısal bir sorun olduğunu vurgulamaktadır. Beyaz toplumun siyah bireye dayattığı stereotipler, hem sosyal hem de ekonomik eşitsizlikleri pekiştirmektedir.

Özgürleşme ve Direniş: Kitap, siyah bireyin özgürleşme sürecini de ele almaktadır. Fanon, gerçek özgürlüğün ancak kendi kimliğini yeniden inşa ederek ve sömürgeci zihniyetten kurtularak mümkün olacağını savunmaktadır.

Fanon, eserde otobiyografik unsurları, psikanalitik teorileri (özellikle Freud ve Jung’dan etkilenerek) ve Marksist düşünceyi harmanlamaktadır. Kendi deneyimlerinden yola çıkarak yazdığı için metin, hem akademik hem de kişisel bir tona sahiptir. Anlatımı yer yer öfkeli ve polemiktir, bu da Fanon’un ırkçılığa duyduğu derin tepkiyi yansıtmaktadır.

Fanon’un ırkçılığı hem bireysel hem de sistemik düzeyde ele alması, eseri zamansız kılmaktadır. Psikolojik ve sosyolojik analizlerin birleşimi olan eser, ırkçılığın karmaşık doğasını anlamada etkili bir çerçeve sunmaktadır.

Kitap, sömürgecilik sonrası (postkolonyal) teorinin temel taşlarından biri olarak kabul edilir ve Edward Said, Homi K. Bhabha gibi düşünürleri etkilemiştir.

Fanon’un genellemeleri (özellikle siyah ve beyaz kimliklere dair) bazı eleştirmenlerce fazla indirgemeci bulunmaktadır. Kadın deneyimlerine yeterince odaklanmaması, feminist eleştirmenler tarafından eksiklik olarak görülmektedir. Yer yer yoğun ve akademik üslup, genel okuyucu için erişimi zorlaştırmaktadır.

Siyah Deri, Beyaz Maskeler, günümüzde hâlâ ırkçılık, kimlik ve sömürgecilik sonrası çalışmalar için temel bir referans kaynağı olma özelliğini korumaktadır. “Black Lives Matter” hareketi ve küresel ırkçılık karşıtı mücadeleler bağlamında, Fanon’un fikirleri yeniden tartışılmaktadır.

Eser, ırkçılığın yalnızca tarihsel bir mesele olmadığını, modern toplumlarda da devam ettiğini hatırlatmaktadır.

Paylaşın

Ali Babacan: Yargı İle Muhalefet Şekillendirilmek İsteniyor

DEVA Partisi Lideri Ali Babacan, CHP İl Başkanlığına “Kayyum” atanmasına ilişkin, “Şu anda iktidar yargı kullanarak, yargı üzerindeki nüfuzunu kullanarak muhalefeti şekillendirmeye çalışıyor” dedi ve ekledi:

“Bundan bir süre önce Sayın Erdoğan’ın ifadesi olmuştur. Yani “Türkiye’deki muhalefeti de şekillendirmek, dizayn etmek galiba bize düşecek” demişti. Yani şu anda fiilen onu yapmaya başladı.”

Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Silivri’deki Marmara Cezaevi’nde tutuklu bulunan Gazeteci Fatih Altaylı’nın “Boş Koltuk” programına konuk oldu.

Ali Babacan, CHP İstanbul İl Kongresi’nin iptaline ilişkin soruya verdiği cevapta şunları söyledi: Şu anda iktidar yargı kullanarak, yargı üzerindeki nüfuzunu kullanarak muhalefeti şekillendirmeye çalışıyor. Bundan bir süre önce Sayın Erdoğan’ın ifadesi olmuştur. Yani “Türkiye’deki muhalefeti de şekillendirmek, dizayn etmek galiba bize düşecek” demişti. Yani şu anda fiilen onu yapmaya başladı.

Tabii ki dosyaların derinlerine inip, derinlerine bakınca her bir belediyeyle ilgili ne vardır ne yoktur, o yargı süreçlerinden hepsi ortaya çıkacaktır ama yani çok benzer durumlarda olan bir AK Partili belediyeyle CHP’li belediyeye eğer farklı muamele yapılıyorsa, yani yargı süreçleri CHP’li belediyelerle ilgili çok sert yürütülürken AK Partili belediyelerle ilgili hemen hemen hiçbir yargı denetimi yapılmıyorsa burada bir taraflı bir duruş var. Burada bir yargıyı siyasi amaçlar hedefiyle etkilemek var. Yani bu tabii çok vahim bir durum.

“Bu ülkede enflasyon düşmez, ekonomi düzelmez”

Babacan hükümetin ekonomi politikaları ile ilgili de şunları söyledi: Enflasyon sadece faiz artırarak inmez. Enflasyon aynı zamanda devletin tasarruf etmesiyle iner. Bakın, ilk başta özelleşme dediniz değil mi? Biz ne yaptık? Özelleşme gelirinin tamamını borcu azaltmakta kullandık. O kadar borca faiz ödemedik. Diyelim ki o gün 8 milyar dolar para geldiyse, 8 milyar dolar borcu azaltınca 8 milyar doların faizinden kurtulduk mesela, değil mi? Bu nedir? Onu harcayabilirdik o gün ama öyle bir ekonomi programı yazdık ki, ‘yok’ dedik. Böyle bir şey olmaz. Devlet bunu böyle har vurup harman savuramaz.

Madem borcumuz var, varlığımız var; eğer bir özelleşme varsa bu sadece borç ödemede kullanılır dedik. Şu anda öyle bir şey yok. Bir tasarruf kaygısı yok devletin. Vatandaşa diyorlar ki: ‘Sabır, tasarruf edeceksin, biraz daha bunlara katlanacaksın. Türkiye’nin düşmanı çok.’ Peki, devlet olarak sen hangi tasarrufu yaptın bugüne kadar? Hangi harcamanı azalttın? Neye dikkat ettin? Vatandaştan istediğin tasarrufu devlet olarak sen yapmazsan bu ülkede enflasyon düşer mi? Düşmez.

Mesela Mehmet Şimşek, Cevdet Yılmaz. Bunların ne yapması lazım? Tasarruf için gidip Erdoğan’ı ikna etmeleri lazım. ‘Efendim olmaz, bakın bu kadar vatandaş perişan, bizim de devlet olarak tasarruf etmemiz lazım’ diye ikna etmeleri lazım. Ne yapmaları lazım? Kamu İhale Yasası’nı değiştirmeleri lazım. Biliyorum ki şu anda masalarının üzerinde hazır Kamu İhale Yasası var. Hangi yasa? Avrupa Birliği’ndeki 27 ülkenin uyguladığı, hatta ayrılan İngiltere’nin de uygulamaya devam ettiği; Avrupa Birliği’ndeki 33 fasıldan bir tanesi olan Kamu İhale Yasası’nın Türkiye’de de uygulanması lazım. Biz hep bunu savunuyoruz.

Diyoruz ki: Bu kadar ülke bunu uyguluyorsa, Türkiye’den çok daha büyük ekonomisi olan ülkeler yatırım yaparken, kamu parasını harcarken bu kurallara uyuyorsa biz neden kaçıyoruz? Bugün ben bu ülkenin cumhurbaşkanı olsam, halkımızdan o yetkiyi alsam inanın bir ayda bunun meclisten geçmesini sağlarım. En geç üç ayda da yeni Kamu İhale Yasası’nı uygulamaya başlarım. Siz o zaman tasarrufu görürsünüz. Şu anda 3 liraya mal ettikleri deprem konutunu, bakın iddialı söylüyorum, biz 1 liraya mal ederiz. 200 bin konut bitirdik diyorlar değil mi? Biz aynı parayla 600 bin konutu yapardık. Hepsi açık. Mimarlar, mühendisler odalarının açıkladıkları inşaat maliyet tablosu var. Bir de bu deprem konutlarına verdikleri fiyatlar var.

Verdikleri fiyat diyorum çünkü ihale falan yok. Bakın, Türk Telekom’da 13-14 firmadan bahsediyorum; 4 firma gelmiş kıyasıya rekabet etmiş, öyle özelleştirilmiş. Burada rekabet falan da yok. ‘Arkadaş, şurada 4 bin deprem konutu var, bunu sen yap. Şurada da 3.000 konut var, bunu da sen yap.’ Yarışma yok. ‘Kim daha ucuza yaparsa ben ona vereceğim’ demek yok. Dolayısıyla bakıyorsunuz inşaat maliyet tablolarına, bir de verdikleri fiyatlara, korkunç farklar var. Sadece deprem konutu bu değil mi? Memleketin en acil ihtiyacı. Tasarruf olmayınca, yani Kamu İhale Yasası değişmeyince, bu ülkede enflasyon düşmez, ekonomi düzelmez.

Çünkü ‘itibardan tasarruf olmaz’ diye bir mottosu var ya Sayın Erdoğan’ın. Öyle ki, o bana verilmiş bir cevaptır. Ben zamanında tasarruf derken, ülkenin en hızlı büyüdüğü dönemlerde görevliydim. ‘Bugünler iyi günler, bugünlerde tasarruf etmeliyiz ki kötü günler geldiğinde o tasarruflarımızı kullanalım, bir denge sağlayalım’ dedim. Ak akçe kara gün içindir dedik, değil mi? Biriktirdiğimiz her şeyi sıfırladılar. Merkez Bankası’nın döviz rezervlerini sıfırladıkları gibi, Merkez Bankası’nın yedek akçelerini de sıfırladılar. O günlerde bu dikkatten kaçtı. Damat döneminde Merkez Bankası’nın yıllardır biriktirdiği yedek akçeler bir günde sıfırlandı ve bütçe harcamasına eridi gitti para. İçim cızladı. ‘Yazık’ dedim. Yıllardır bu ülkenin kara günü için biriktirdiği Merkez Bankası’nın yedek akçesidir bu. Yapılır mı? Sırf kötü yönetimin sonucunu kapatmak için yaptıkları işler bunlar maalesef.

“Geçmiş kaliteye özlem var”

Babacan konuşmasında şunları kaydetti: TRT tamamen bu ülkenin vergileriyle finanse edilen bir kuruluş. Yani herkes KDV ödüyor, ÖTV ödüyor. Gidiyorsunuz bir ekmek alıyorsunuz, onun içinde yüzde 1 de olsa bir KDV var, o paradan TRT’ye para gidiyor. Şimdi böyle bir kuruluşa DEVA Partisi kuruldu kurulalı bir kere bile davet edilmedim. Benimle ilgili tek bir haber yaptı TRT, o da Covid olduğumda. Hangi duygularla o haberi yaptılar bilmiyorum ama baktım, akşam ana haberlerde ‘Ali Babacan Covid oldu’ haberi. Yani haber bu, tek haber. 5 yıldır TRT’de benimle ilgili çıkan haber bu.

E şimdi bu adil değil ki. Eskiden biliyorsunuz TRT ne yapardı? Bütün liderlere eşit dakikalı programlar yapardı değil mi? TRT’de açık oturumlar, liderler açık oturumları olurdu. O dönemin siyasetine, siyasetçilerin kalitesine bakıyorum; Türkiye Avrupa’ya daha kaliteli ürün satıyor ama siyasette bazen o dönemlerin kalitesini arıyor insan. Gazetecilikte, habercilikte, siyasette bir geçmiş kaliteye özlem var. O da yazık bu ülke için. Dolayısıyla geniş kitlelere ulaşacak mecralarla ilgili de sorunumuz var.

Mesela Anadolu Ajansı… Bizimle ilgili çok nadir haber geçer. Çok nadir, o da birkaç satırla. Onun dışında yok. Eskiden Anadolu Ajansı dediğimiz kurum bir referans haber kaynağıydı. Gerçekten tarafsız, objektif; her gün yüzlerce haber akışı sağlardı ve her medya kuruluşu onu sağlam, güvenilir bir referans olarak alıp televizyonlarda, gazetelerde, internet haber sitelerinde görürdü. Ama şu anda öyle değil. Çok kısa, bazı konuları görmeyen ya da çoğu zaman iktidarın propagandasını yapan bir aygıt haline dönüşmüş durumda. Yazık. Bunlar devlet kuruluşu olduğu için söylüyorum.

Paylaşın

Stres, Vertigoya Neden Olabilir Mi?

Vertigo, kişinin kendisinin veya çevresinin döndüğünü hissettiği bir baş dönmesi durumudur. Gerçek bir hareket olmaksızın denge kaybı, sersemlik veya dünya etrafında dönüyormuş hissiyle karakterizedir.

Haber Merkezi / Vertigo, genellikle iç kulak, beyin veya sinir sistemiyle ilgili sorunlardan kaynaklanır.

Vertigonun Başlıca Nedenleri:

Benign Paroksismal Pozisyonel Vertigo (BPPV): İç kulaktaki kalsiyum kristallerinin yer değiştirmesiyle oluşan, başın belirli pozisyonlarında tetiklenen vertigo.

Meniere Hastalığı: İç kulakta sıvı birikimi sonucu baş dönmesi, kulak çınlaması ve işitme kaybı.

Vestibüler Nörit veya Labirentit: İç kulak iltihabı veya viral enfeksiyonlar.

Migren: Migrenle ilişkili vertigo (vestibüler migren).

Stres ve Anksiyete: Stres, vertigo semptomlarını tetikleyebilir veya kötüleştirebilir.

Nörolojik Sorunlar: Beyin tümörleri, inme veya multipl skleroz gibi durumlar nadiren vertigoya yol açabilir.

Vertigonun Başlıca Belirtileri:

Baş dönmesi veya çevre dönüyormuş hissi
Bulantı, kusma
Denge kaybı
Nistagmus (gözlerde istemsiz hareketler)
Terleme veya kulak çınlaması

Stres, Vertigoya Neden Olabilir Mi?

Stres vertigoya neden olabilir veya vertigo semptomlarını tetikleyebilir. Stres, vücudun sinir sistemini ve denge mekanizmalarını etkileyebilir. Özellikle yoğun stres veya anksiyete, iç kulakta dengeyi sağlayan vestibüler sistemi dolaylı olarak etkileyebilir. Ayrıca, stres kaynaklı kas gerginlikleri, baş dönmesi hissini artırabilir.

Bununla birlikte, vertigo genellikle iç kulak sorunları (örneğin, benign paroksismal pozisyonel vertigo – BPPV, Meniere hastalığı), migren veya diğer nörolojik durumlarla ilişkilidir. Stres, bu altta yatan koşulları kötüleştirebilir veya semptomları daha belirgin hale getirebilir.

Stres ve Vertigo ile Başa Çıkma:

Stres ve vertigo ile başa çıkmak için hem stres yönetimini hem de vertigo semptomlarını hafifletmeye yönelik yöntemleri bir arada kullanmak etkili olabilir.

Stresle Başa Çıkma Yöntemleri:

Meditasyon ve Nefes Egzersizleri: Derin nefes alma (örneğin, 4 saniye nefes al, 4 saniye tut, 4 saniye ver) veya rehberli meditasyon, sinir sistemini sakinleştirir.

Yoga veya Hafif Egzersiz: Düzenli yoga, tai chi veya yürüyüş, stres hormonlarını azaltır ve dengeyi destekler.

Zaman Yönetimi: Günlük iş yükünü planlayarak stres kaynaklarını azaltın.

Uyku Düzeni: Yeterli ve kaliteli uyku, stresle başa çıkmada kritik. Her gece 7-8 saat uyumaya özen gösterin.

Psikolojik Destek: Kronik stres veya anksiyete için bir terapist veya psikologdan destek almak faydalı olabilir.

Hobiler ve Sosyalleşme: Keyif aldığınız aktiviteler veya sevdiklerinizle vakit geçirmek stresi azaltabilir.

Vertigo ile Başa Çıkma Yöntemleri:

Doktor Kontrolü: Vertigonun nedeni (BPPV, Meniere, migren vb.) için bir KBB uzmanına veya nörologa başvurun. Tanıya göre tedavi (örneğin, Epley manevrası, ilaçlar) uygulanabilir.

Tetkikleyici Hareketlerden Kaçınma: Hızlı baş hareketleri veya ani pozisyon değişiklikleri vertigoyu tetikleyebilir. Yavaş ve kontrollü hareket edin.

Vestibüler Rehabilitasyon: Bir fizyoterapistle denge egzersizleri yapmak, iç kulak ve beyin arasındaki koordinasyonu güçlendirebilir.

Hidrasyon ve Beslenme: Susuz kalmamak ve tuz alımını dengelemek (özellikle Meniere hastalığında) semptomları azaltabilir. Kafein ve alkolden uzak durun.

Güvenli Ortam: Vertigo atakları sırasında düşme riskini azaltmak için çevrenizi düzenleyin (örneğin, kaymaz zemin, destekleyici mobilyalar).

Paylaşın

Yeni Bir Jeopolitik Alan: Yapay Zeka

Devletler, şirketler ve hata uluslararası örgütler, jeopolitik arenada hızla yeni bir güç alanı haline gelen Yapay Zeka (Artificial Intelligence / AI) teknolojilerinin ekonomik, askeri ve toplumsal etkilerini kontrol etmek için rekabet etmektedir.

Haber Merkezi / Bu durum, küresel güç dengelerini yeniden şekillendirirken, AI’nın etik ve stratejik yönetimi, bu yeni jeopolitik alanın en büyük sınavı olacaktır.

Ekonomik Rekabet ve Teknolojik Üstünlük: AI, endüstrilerden sağlık hizmetlerine, finanstan lojistiğe kadar her alanda hızlı bir dönüşüm yaratmaktadır. ABD, Çin ve Avrupa Birliği gibi önde gelen aktörler, AI geliştirme ve uygulamada liderlik için yarışmaktadır.

Örneğin, Çin’in 2030 AI liderlik hedefi ve ABD’nin ulusal AI stratejileri bu rekabetin göstergeleri. Ekonomik üstünlük, AI patentleri, yetkin iş gücü ve veri kontrolüyle doğrudan bağlantılıdır.

Askeri ve Güvenlik Boyutu: AI, otonom silahlar, siber savaş, istihbarat analizi ve lojistik optimizasyonu gibi alanlarda orduların gücünü artırmaktadır. Devletler, AI tabanlı savunma sistemlerine yatırım yaparken, bu teknolojilerin kötüye kullanımı (örneğin, derin sahtecilik veya otonom dronlar) yeni güvenlik riskleri yaratmaktadır.

Veri ve Altyapı Mücadelesi: AI’nın yakıtı veri. devletler ve şirketler, veri toplama, işleme ve saklama kapasitesini artırmak için yarışmaktadır. Bu, 5G ağları, bulut bilişim ve kuantum hesaplama gibi altyapı yatırımlarını kritik hale getirmektedir.

Örneğin, Çin’in “Dijital İpek Yolu” girişimi, veri altyapısında küresel nüfuzunu artırmayı hedeflemektedir.

Etik ve Düzenleyici Savaşlar: AI’nın etik kullanımı, gizlilik, önyargı ve hesap verebilirlik gibi konularda uluslararası normlar oluşturmayı gerektirmektedir. Ancak, farklı ülkelerin kültürel ve politik yaklaşımları, küresel bir AI yönetişim çerçevesi oluşturmayı zorlaştırmaktadır.

Küresel Güç Dengeleri: AI, geleneksel güç yapılarını sarsmaktadır. AI, yeni bir “dijital sömürgecilik” riskini ortaya çıkarmaktadır. Aynı zamanda, Hindistan, Japonya ve Güney Kore gibi ülkeler, AI’da bölgesel liderlik için fırsat kollamaktadır.

Paylaşın

Okula Başlama Masrafı Asgari Ücretin Üç Katı

Eğitim-İş Genel Başkanı Kadem Özbay, alnızca okula başlama maliyetinin asgari ücretin 3 katına çıktığını vurgulayarak, “Eğitim ciddi bir maliyet haline dönüşmüş durumda. Velilerin kara kara düşündüğü bir tablo ile karşı karşıyayız” dedi.

Yeni eğitim-öğretim yılı, milyonlarca öğrenci, veli ve öğretmen için başlıyor. Okulların açılmasıyla birlikte beslenmeden ulaşıma, kırtasiye giderlerinden eğitim kurumlarının fiziki koşullarına kadar pek çok başlık yeniden gündeme taşındı.

Eğitim-İş Genel Başkanı Kadem Özbay da eğitimde yaşanan yapısal sorunları ve veliler ile öğrenciler üzerinde artan ekonomik yükleri Radyo Sputnik’te yayınlanan İsmet Özçelik’le Ankara Farkı programında değerlendirdi. Özbay, şunları söyledi:

Yeni eğitim-öğretim yılının tüm paydaşlar için sorunlarla başladığını belirten Özbay, eğitimde fırsat eşitsizliğinin derinleştiğini, velilerin ekonomik yük altında ezildiğini, öğretmen ve eğitim emekçilerinin ise yetersiz koşullar ile karşı karşıya olduğunu dile getirdi:

“Okullar açılırken öğretmeni, eğitim çalışanı, velisi, öğrencisi dertlenmiş durumda. Sorunları ile bir kez daha eğitim ortamlarında baş başa bırakılacakları bir süreci yaşıyoruz. Eğitimin bütün yükünün velinin sırtına, ailelerin cüzdanına yüklendiği bir süreç. Eğitim emekçileri, öğretmenler, eğitim çalışanları açısından da hem çalıştıkları ortamın yetersizliği hem de ekonomik açıdan, mesleki açıdan sorunlarla beraber başlıyor.

Eğitimin ülkede artık tamamen bir ayrıcalık haline dönüştüğünü görüyoruz. Türkiye’de eğitim hakkına ulaşmak tamamen velilerin cüzdanı ile alakalı bir durum. Öğretmenin, eğitim çalışanının mesleki itibarının yerle bir edildiği bir süreci yaşıyoruz. Ekonomik olarak daha da fazla yoksullaştığını, yoksulluğun daha da derinleştiğini görüyoruz.

Ülkenin geleceğini ilgilendiren bir konu olan eğitimdeki sorunlar aslında ülkenin en esaslı sorunu olarak görülmesi lazım. 20 milyona yakın öğrenciden bahsediyoruz. Gençlerin bir ülkenin geleceği olduğu şiarından yola çıktığımızda eğitim ortamlarındaki birçok yoksunlukları da aslında ülkenin geleceğindeki yoksunlukları, eksiklikleri de beraberinde getirecek.”

Özbay, kayıt parası, servis, kırtasiye ve giyim masraflarının asgari ücretin çok üzerinde olduğunu açıkladı. Velilerin yalnızca okul başlangıcında bile büyük bir mali yük altına girdiğini söyleyen Özbay, şu ifadeleri kullandı:

“Öncelikle veliler kayıt parasıyla karşılaşıyor. 3 bin lira isteyen de, yüz bin lira isteyen de var. Türkiye’de eğitim tamamen taşımalı hale gelmiş. Servislerde kısa ve uzun mesafeye göre rakamlar değişiyor. Kısa mesafede 30 bin, uzun mesafede 45 bin liralara da yıllık ücretlerin olduğunu görüyoruz. Kırtasiye ihtiyaçları var; 5 bin lira gibi. Tabii bu söylediğim rakamlar minimum rakamlar.

Ortalama rakamları aldığımızda; çocuğun kırtasiye, giyim ihtiyacını karşılasa asgari ücretin yüzde 80’inden fazla bir ücret çıkıyor. Bugün asgari ücretli maaşı ile çocuğunun okula başlangıcını karşılayamıyor. Buna servis de girerse, peşin ödemeye kalktığında asgari ücretin 2-3 katı rakamlar ortaya çıkıyor. Bugün çalışanların yüzde 40’ı asgari ücret ya da ona yakın ücretle çalışıyor. Bu ortamda yalnızca okula başlama maliyeti, servis de devreye girerse 2-3 katı üzerinde olduğunu görüyoruz.

Bir de bunun okula gittiğinde kantin masrafı var. Bu beslenme değil, yalnızca çocuğun midesine bir şey gitmesi. En az 100 lira. O nedenle eğitim çok ciddi bir maliyet haline dönüşmüş durumda. Her okul döneminde velilerin artık kara kara düşündüğü, çocuğunun okula gidişinden, dönüşünden mutlu olmadığı kara bir tablo ile karşı karşıyayız. Asgari ücretli ağırlıklı yaşam standardının olduğu bir ülkede ücretlerin okula başlama masraflarını karşılamaya yetmediğini görüyoruz.”

Velilerden ‘bağış’ adı altında zorunlu ödemeler alındığını dile getiren Özbay, bunun aslında açıkça kayıt parası olduğunu söyledi. Okul yöneticileri ve öğretmenlerin de Bakanlığın yetersiz bütçesi nedeniyle bu sisteme mecbur bırakıldığını kaydeden Özbay, şöyle konuştu:

“Eğitim bir hak olmaktan çıktı. Tamamen bir ayrıcalık. Ciddi rakamlar harcayarak eğitim almaya çalışan 1 milyonun üzerinde çocuğumuz olduğu özel okul sistemi var. Bunun yanında devlet okullarına geldiğimizde devletin, yani aslında siyasi iktidarın bir tercihi bu, ayırdığı bütçenin okulların ve oradaki öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzak olduğunu görüyoruz. Her adım paralı hale geldi. Bakıyoruz ki okula kayıt da bir sorun ile karşı karşıya kalıyor.

Adına kayıt parası denmiyor ama ‘bağış’ adı altında ya da çeşitli kurumlara, şirketlere yapılan yardım adı altında aslında birebir kayıt parası alınıyor. Sizin aracılığınızla sesleneyim, hodri meydan; bütün Okul-Aile Birlikleri’nin hesaplarını inceleyelim. O okulların iş birliği içerisinde oldukları, kırtasiyeleri, temizlik şirketlerini inceleyelim. Bunların hesaplarına nerelerden para gitmiş, bu kadar yüklü para gitmesinin sebebi ne? Anayasanızda güvence altına aldığınız, en temel insan hakkı olan eğitim hakkında yurttaşlar neden bağış yapmak zorunda kalır?

Bunun aslında bağış değil bir zorundalık olduğunu hepimiz biliyoruz. Bunun adı çok net kayıt parası. Bu kayıt parası dediğimiz sistemi oradaki okul müdürü ve öğretmene mi yükleyeceğiz? Tabii ki hayır. Çünkü okul müdürü ve öğretmen de okulun temel ihtiyaçları karşılanamadığı için aslında Milli Eğitim Bakanlığı’nın mecbur bıraktığı bir sisteme maalesef ki uyum sağlamış oluyor. Yani kendi mesleğinin dışında, bir nevi tahsildara dönüşmüş oluyor.”

‘Eğitim kurumları ticarethaneye dönüşmüş halde’

Özel okulların sayısındaki artışı eleştiren Özbay, devlet okullarının ise kalabalık sınıflar, yetersiz temizlik ve güvenlik gibi sorunlarla baş başa bırakıldığını ifade etti. Eğitimin metalaştığını ve ticarethaneye dönüştüğünü söyleyen Özbay, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Eğitim ile paranın yan yana gelmesi büyük bir utanç. Bunun devlet tarafından sağlanması lazım, yani kamucu bir bakış açısına sahip olmak lazım. Özel okul diye okul olmaz. Çünkü velilerden, yurttaşlardan vergi alıyorsunuz. Bu verginin karşılığında ilk sağlayacağınız hak eğitim, sağlık. Bunlar devletin asli görevlerindendir. Ama maalesef eğitim bizde tamamen metalaşmış durumda. Eğitim kurumları adeta ticarethaneye dönüşmüş durumda.

Özel okulların olmadığı bir sistemi var etmek gerekir. Cumhuriyetin temeli de bu. Çünkü okullarda sadece bireyin akademik gelişimini sağlamıyorsunuz, okullarda yurttaş yetiştiriyorsunuz, o topluma insan yetiştiriyorsunuz. O nedenle onlara eşit eğitim hakkını sağlama zorunluluğunuz var. Peki neden yurttaşlar özel okullara yönleniyor? Kendi çocuğumdan bahsedeyim, şimdi ortaokula geçti.

Sınıfı 44 kişi. Özel okullarda 30 kişilik sınıf bulamazsınız. 50-60 kişilik okullar var. Devlet okullarında sınıflar kalabalık, temizlenmeyen okullar, güvenlik görevlisi olmayan okullar var. Öğrencinin sosyal alanları yok. Temel ihtiyaçlar anlamında birçok eksiklikler var. Bu eksiklikler velilere mecburi bir istikamet oluşturuyor.”

Ailelerin eğitim harcamaları için kredi çekmek zorunda kaldığına dikkat çeken Özbay, “Eskiden çocuklar okula başlarken evde bayram havası olurdu. Artık televizyon kanallarına bakın; en çok reklamı yapılan şey ne? Eğitim kredisi. Olay bu noktaya geldi. Türkiye ailelerin eğitime en çok para harcamak zorunda kaldığı ülkelerin başında geliyor. Kamunun buradan çekildiği, piyasalaşmanın ve gericiliğin içerisindeki kıskaçta can çekişen bir eğitim sisteminden bahsediyoruz” dedi.

Paylaşın

Bilginin Metalaştırılması Ve Rantiye Kapitalizmi

Bilginin metalaştırılması ve rantiye kapitalizmi, kapitalist sistemin temel özelliklerinden olan kar güdüsü ve özel mülkiyetin bir yansımasıdır. Bilgi, kamusal bir değer olmaktan çıkıp bir rant aracı haline gelirken, rantiye kapitalizmi eşitsizlikleri ve adaletsizlikleri pekiştirir.

Kurtuluş Aladağ / Bu süreçten çıkmanın yolu, bilginin kamusallaştırılması ve rantiye yapıların düzenlenmesi veya ortadan kaldırılması için toplumsal mücadelelerdir.

Bilginin Metalaştırılması: Bilginin metalaştırılması, kapitalist sistemde bilginin bir mal veya hizmet gibi alınıp satılabilir bir meta haline getirilmesi sürecini ifade eder. Karl Marx’ın Kapital’de belirttiği gibi, kapitalizm, her şeyi (doğal kaynaklar, emek, kültür, bilgi vb.) değişim değeri üzerinden meta biçimine dönüştürür.

Bilgi, özellikle bilgi teknolojilerinin (BT) gelişimiyle, ekonomik bir değer olarak özel mülkiyete konu olmuş ve “fikri mülkiyet” kavramıyla koruma altına alınmıştır. Bu, bilgiye erişimin paralı hale gelmesi ve yalnızca maddi gücü olanların bilgiye ulaşabilmesi anlamına gelir.

Örneğin, dijital platformlar üzerinden veri toplama ve bu verilerin pazarlanması, bilginin metalaşmasının modern bir biçimidir. Bu süreç, bilginin kamusal bir ortak değer olmaktan çıkıp özel sektörün kâr aracı haline gelmesine yol açar.

Bilgi teknolojilerindeki ilerlemeler, kapitalist sistemde hem üretim süreçlerini hem de toplumsal ilişkileri dönüştürmüştür. Ancak bu dönüşüm, bilginin demokratik bir şekilde paylaşılmasını sağlamak yerine, sermaye birikimini artırmak ve sömürüyü sürdürmek için kullanılmıştır. Bilgi ticareti, yüzlerce milyar dolarlık bir ekonomik hacme ulaşmış ve kapitalist sistemde önemli bir sektör haline gelmiştir.

Rantiye Kapitalizmi: Rantiye kapitalizmi, ekonomik sistemde üretken faaliyetlerden (üretim, inovasyon) ziyade, ayrıcalıklı konumlar veya mülkiyet (arsa, finans, veri vb.) üzerinden aşırı kazanç (rant) elde etmeye dayalı bir yapıyı tanımlar. Bu sistemde, bazı kişi veya kurumlar, piyasadaki veya siyasetteki hakimiyetleri sayesinde, mal ve hizmet arzının gerektirdiğinden fazla kazanç sağlar.

Örneğin, Türkiye’de arsa rantları veya yeni teknolojilerin yarattığı veri rantları bu kapsama girer. Rantiye kapitalizmi, gelir eşitsizliğini ve adaletsizliği artırarak servet birikimini üretimden çok mülkiyet üzerinden şekillendirir.

Bilginin metalaştırılması, rantiye kapitalizmiyle doğrudan bağlantılıdır. Teknoloji şirketleri, kullanıcı verilerini toplayarak ve bunları pazarlayarak tekelci rant alanları yaratır.

Örneğin, Facebook gibi platformlar, kullanıcıların kişisel verilerini ücretsiz hizmetler sunarak toplar ve bu verileri reklamcılara satarak büyük kazançlar elde eder. Bu, bilginin özel mülkiyete dönüşmesi ve rantiye kapitalizminin yeni bir biçimi olarak ortaya çıkmasıdır.

Sonuç olarak; Bilginin metalaştırılması, rantiye kapitalizminin bir sonucu ve destekleyici bir unsuru olarak işler. Kapitalist sistem, bilgiyi bir kamu malı olarak değil, kâr aracı olarak görür ve bu, bilgiye erişimde eşitsizlik yaratır. Aynı zamanda, rantiye kapitalizmi, bilginin üretim ve dağıtım süreçlerini kontrol edenlerin aşırı kazanç sağlamasına olanak tanır.

Bu durum, toplumsal eşitsizlikleri derinleştirir ve bilginin özgürleştirici potansiyelini kısıtlar. Eleştirel bir bakış açısıyla, bu sistemde teknoloji ve bilginin, insanlığın ortak yararına hizmet etmek yerine, sermaye birikimini artırmak için kullanıldığı söylenebilir.

Paylaşın

İmamoğlu’ndan “Kayyum” Tepkisi: Asla Pes Etmeyeceğiz

Ekrem İmamoğlu, CHP İstanbul İl Başkanı’nın görevden alınıp yerine kayyum atanmasına ilişkin, “Demokrasiye karşı yapılan bu saldırıyı durduracak kudret; sizin gönlünüzde, aklınızda, ruhunuzda, Türkiye’ye ve demokrasiye olan inancınızda mevcuttur. Yorulmayacağız ve asla pes etmeyeceğiz. Hep birlikte geleceğimize ve demokrasimize sahip çıkacağız” dedi.

Haber Merkezi / Silivri’deki Marmara Cezaevi’nde tutuklu bulunan İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu, Zeytinburnu’nda gerçekleştirilen “Millet İradesine Sahip Çıkıyor” mitingine bir mektup gönderdi.

İmamoğlu, mektubunda şu ifadeleri kullandı: “Fatih Sultan Mehmet’in öncülüğünde kurulan, tarihi ve doğal mirasımız Zeytinburnu’nda; demokrasi, adalet ve özgürlük için bir aradayız. Cennet vatanımızı siyasi mühendislikle, davalarla, tutuklamalarla, masa başı planlarıyla ve kayyımlarla ele geçirmeye çalışanlara karşı, 19 Mart’tan bu yana direnişteyiz. Demokrasiyi siyasi vesayetlerle bitirmeye çalışanlara karşı en büyük umudumuz, 19 Mart’ta Saraçhane’yi gür sesiyle inleten milletimizdir. Bitirmeye çalıştıkları bu umut seferberliğini ne bizleri esir alarak ne de CHP’yi tehdit ederek durdurabilirler.

Türkiye Cumhuriyeti’ni darbeler değil, demokrasi yönetecektir. Millete savaş açmayı tercih edenler, devletin kurumlarını milli irade gaspı için kullananlar ve kayyımlardan medet umanlar, sizin iradenize yenilecek ve kaybedeceklerdir. Dün, yargı eliyle yapılan kumpas da bir kez daha göstermiştir ki; milletin kendi kaderini tayin etme ve demokratik yollarla iktidarı değiştirme hakkını gasp etmeye çalışıyorlar. Bunu da devletimize ve milletimize yaşatılan bütün kötülüklerin önünde, sarsılmaz bir iradeyle duran Cumhuriyet Halk Partisi’ni yok ederek yapmak istiyorlar.

Bu yönüyle, ilk günden beri diyoruz; mesele, Türkiye meselesidir. Türkiye’nin özgür, adil ve refah dolu yarınlarıdır. Şunu iyi bilsinler; Cumhuriyet’i kuran iradeyi, Türkiye’nin birinci partisini ve milletin egemenliğini hiçbir kuvvet esir alamayacaktır. Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve demokrasimizin sigortasıdır. Tertemiz olan İstanbul İl Kongremizi ve Kurultayımızı lekelemeye çalışarak, partimizi kayyımla tehdit ederek ve delegelerimizin iradesini hiçe sayarak sonuç alabileceklerini sanıyorlar.

Buradan güçlü bir şekilde ifade ediyorum; CHP kongreleri ve İl Başkanımız Özgür Çelik onurumuzdur. Bilsinler ki, ‘Ben CHP’liyim’ diyen hiçbir siyasetçi, bu irade gaspına ve onursuzluğa alet olmaz. Demokrasiye karşı yapılan bu saldırıyı durduracak kudret; sizin gönlünüzde, aklınızda, ruhunuzda, Türkiye’ye ve demokrasiye olan inancınızda mevcuttur. Yorulmayacağız ve asla pes etmeyeceğiz. Hep birlikte geleceğimize ve demokrasimize sahip çıkacağız.

“Baskıyla, tehditle, şantajla…”

6 yıl boyunca, İstanbul’un 39 ilçesini birbirinden ayırmadan çalıştık. Bu şehrin her bir köşesini, bize teslim edilmiş kutsal bir emanet olarak gördük. Her zaman, İstanbul’un muhafızı olma bilinciyle hareket ettik. Bu sayede, İstanbul tarihinin yıllık ortalamada en çok metro üreten, en fazla altyapı ve çevre yatırımı yapan, en çok sosyal yardımda bulunan yönetimi olduk. Şimdi, bizi bir suç örgütüymüş gibi göstermeye çalışanlar, yıllardır bizi sürekli inceleme, soruşturma ve teftişten geçiriyorlar. Bin küsur inceleme, soruşturma ve teftişle bulamadıklarını, iktidarın emri altına girmiş bir kısım yargı mensubu aracılığıyla, şimdi bizzat kendileri yaratmaya çalışıyorlar. Baskıyla, tehditle, şantajla insanları iftiracı yapmaya, delil üretmeye, suç uydurmaya çalışıyorlar.

Sabırla, iddianamenin hazırlanmasını, yargılamanın başlamasını bekliyoruz. O gün geldiğinde, kim kimi yargılıyor, herkes görecek. Milletin vicdanında çoktan kaybettikleri bu davayı, bir de bizlerin karşısında kaybedecekler. Başaramayacaklar. Hukuku, milletin vicdanını ve iradesini yok sayarak, tarihin akışını tersine çeviremeyecekler. Bu ülkenin dört bir yanında, maruz kaldığı adaletsizliklerle mücadele etmek zorunda kalan, yüreği acı dolu on milyonlar var.

Haklıdan değil, güçlüden yana çalışan, kurum ve kuralların değil, bir avuç insanın kontrolü altında işleyen bir sistemde adalet olmaz. Adalet olmayınca da ne refah olur ne huzur. Onun için herkes adalet arıyor. Bu millet, yalnız mahkemelerde değil, hayatın her alanında adalet arıyor. Elde ettiği gelirde, ödediği vergide, devletin sunduğu imkân ve fırsatlarda adaleti arıyor millet. Biz, milletimizin adalet arayışına son vermek, adaleti yalnız devletimizin değil, mutluluğumuzun, kardeşliğimizin, zenginliğimizin temeli haline getirmek için mücadele ediyoruz.

Birlik olacağız ve hep birlikte başaracağız. Devlet, gücünü baskıdan ve zorbalıktan değil, adil olduğuna duyulan güvenden alacak. Bu ülkede artık kişilerin değil, kurumların ve kuralların dediği olacak. Devlet; her bir vatandaşa, her bir partiye, toplumun her kesimine eşit mesafede olacak, kamu hizmetlerini ayrımcılık yapmadan sunacak. Bir asır önce, bu aziz milletin o büyük şahlanışı, ‘ya istiklal ya ölüm’ diyerek başlamıştı.

Biz de bu yola ‘ya adalet ya esaret, ya adalet ya sefalet’ diyerek çıktık. Yolun sonunda bizi bekleyen güzel günlere erişmeden asla durmayacağız. Hepimiz, birer vatandaş olarak üzerimize düşen görevleri yerine getireceğiz ve bu güzel memleket adalete, hürriyete kavuşacak. Herkes için ve her yerde önce adalet, önce hürriyet diyenler kazanacak. Her şey çok güzel olacak. Ekrem İmamoğlu. Silivri Zindanı.”

Paylaşın

Erken Seçim İsteyenlerin Oranı Yüzde 67,8

Muhalefetin “erken seçim” çağrılarına, iktidar “en erken 2027” yanıtını verse de, yapılan son seçim anketine katılan katılımcıların yüzde 67,8’i “erken seçim” yapılmalı cevabını verdi.

Ser – Ar Araştırma Şirketi’nin 25 – 28 Ağustos tarihleri arasında gerçekleştirdiği iki ayrı ankette, hem Cumhurbaşkanlığı seçiminde aday tercihleri hem de erken seçim beklentisine dair çarpıcı veriler ortaya kondu.

26 ilde 2100 kişiyle yapılan çalışmaya göre, Erdoğan’ın karşısında muhalefet adayları avantajlı bir konumda yer alırken, seçmenin önemli bir kısmı da önümüzdeki bir yıl içinde erken seçim yapılmasını istiyor.

Katılımcılara yöneltilen “Cumhurbaşkanlığı seçiminde adaylar bu şekilde olsa hangi adaya oy verirsiniz?” sorusuna verilen yanıtlarda, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı (İBB) ve CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu yüzde 44,5 ile ilk sırada yer aldı.

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise yüzde 41,9 oy oranında kaldı. Aradaki fark 2,6 puan olarak hesaplandı.

Aynı ankette yer alan ikinci senaryoda, Ankara Büyükşehir Belediye (ABB) Başkanı Mansur Yavaş ile Erdoğan karşı karşıya geldi. Bu eşleşmede Yavaş yüzde 46,9 oyla Erdoğan’ın (yüzde 40,9) 6 puan önünde yer aldı. Sonuçlar, her iki adayın da Erdoğan karşısında önde olduğunu gösterirken, Yavaş’ın farkı daha yüksek tutturduğu dikkat çekti.

Aynı saha çalışmasında yöneltilen “Sizce önümüzdeki 1 yıl içinde erken seçim olmalı mı, olmamalı mı?” sorusuna ise seçmenin ezici çoğunluğu “Evet” yanıtı verdi. Erken seçim isteyenlerin oranı yüzde 67,8 olurken, “Hayır” diyenlerin oranı yüzde 28,5’te kaldı.

Yüzde 3,7’lik bir kesim ise fikir belirtmedi. Ankete göre her 10 seçmenden yaklaşık 7’si, mevcut siyasi tabloda sandığın bir yıl içinde yeniden kurulmasını istiyor.

Paylaşın