Yeni Bir Jeopolitik Alan: Yapay Zeka

Devletler, şirketler ve hata uluslararası örgütler, jeopolitik arenada hızla yeni bir güç alanı haline gelen Yapay Zeka (Artificial Intelligence / AI) teknolojilerinin ekonomik, askeri ve toplumsal etkilerini kontrol etmek için rekabet etmektedir.

Haber Merkezi / Bu durum, küresel güç dengelerini yeniden şekillendirirken, AI’nın etik ve stratejik yönetimi, bu yeni jeopolitik alanın en büyük sınavı olacaktır.

Ekonomik Rekabet ve Teknolojik Üstünlük: AI, endüstrilerden sağlık hizmetlerine, finanstan lojistiğe kadar her alanda hızlı bir dönüşüm yaratmaktadır. ABD, Çin ve Avrupa Birliği gibi önde gelen aktörler, AI geliştirme ve uygulamada liderlik için yarışmaktadır.

Örneğin, Çin’in 2030 AI liderlik hedefi ve ABD’nin ulusal AI stratejileri bu rekabetin göstergeleri. Ekonomik üstünlük, AI patentleri, yetkin iş gücü ve veri kontrolüyle doğrudan bağlantılıdır.

Askeri ve Güvenlik Boyutu: AI, otonom silahlar, siber savaş, istihbarat analizi ve lojistik optimizasyonu gibi alanlarda orduların gücünü artırmaktadır. Devletler, AI tabanlı savunma sistemlerine yatırım yaparken, bu teknolojilerin kötüye kullanımı (örneğin, derin sahtecilik veya otonom dronlar) yeni güvenlik riskleri yaratmaktadır.

Veri ve Altyapı Mücadelesi: AI’nın yakıtı veri. devletler ve şirketler, veri toplama, işleme ve saklama kapasitesini artırmak için yarışmaktadır. Bu, 5G ağları, bulut bilişim ve kuantum hesaplama gibi altyapı yatırımlarını kritik hale getirmektedir.

Örneğin, Çin’in “Dijital İpek Yolu” girişimi, veri altyapısında küresel nüfuzunu artırmayı hedeflemektedir.

Etik ve Düzenleyici Savaşlar: AI’nın etik kullanımı, gizlilik, önyargı ve hesap verebilirlik gibi konularda uluslararası normlar oluşturmayı gerektirmektedir. Ancak, farklı ülkelerin kültürel ve politik yaklaşımları, küresel bir AI yönetişim çerçevesi oluşturmayı zorlaştırmaktadır.

Küresel Güç Dengeleri: AI, geleneksel güç yapılarını sarsmaktadır. AI, yeni bir “dijital sömürgecilik” riskini ortaya çıkarmaktadır. Aynı zamanda, Hindistan, Japonya ve Güney Kore gibi ülkeler, AI’da bölgesel liderlik için fırsat kollamaktadır.

Paylaşın

Okula Başlama Masrafı Asgari Ücretin Üç Katı

Eğitim-İş Genel Başkanı Kadem Özbay, alnızca okula başlama maliyetinin asgari ücretin 3 katına çıktığını vurgulayarak, “Eğitim ciddi bir maliyet haline dönüşmüş durumda. Velilerin kara kara düşündüğü bir tablo ile karşı karşıyayız” dedi.

Yeni eğitim-öğretim yılı, milyonlarca öğrenci, veli ve öğretmen için başlıyor. Okulların açılmasıyla birlikte beslenmeden ulaşıma, kırtasiye giderlerinden eğitim kurumlarının fiziki koşullarına kadar pek çok başlık yeniden gündeme taşındı.

Eğitim-İş Genel Başkanı Kadem Özbay da eğitimde yaşanan yapısal sorunları ve veliler ile öğrenciler üzerinde artan ekonomik yükleri Radyo Sputnik’te yayınlanan İsmet Özçelik’le Ankara Farkı programında değerlendirdi. Özbay, şunları söyledi:

Yeni eğitim-öğretim yılının tüm paydaşlar için sorunlarla başladığını belirten Özbay, eğitimde fırsat eşitsizliğinin derinleştiğini, velilerin ekonomik yük altında ezildiğini, öğretmen ve eğitim emekçilerinin ise yetersiz koşullar ile karşı karşıya olduğunu dile getirdi:

“Okullar açılırken öğretmeni, eğitim çalışanı, velisi, öğrencisi dertlenmiş durumda. Sorunları ile bir kez daha eğitim ortamlarında baş başa bırakılacakları bir süreci yaşıyoruz. Eğitimin bütün yükünün velinin sırtına, ailelerin cüzdanına yüklendiği bir süreç. Eğitim emekçileri, öğretmenler, eğitim çalışanları açısından da hem çalıştıkları ortamın yetersizliği hem de ekonomik açıdan, mesleki açıdan sorunlarla beraber başlıyor.

Eğitimin ülkede artık tamamen bir ayrıcalık haline dönüştüğünü görüyoruz. Türkiye’de eğitim hakkına ulaşmak tamamen velilerin cüzdanı ile alakalı bir durum. Öğretmenin, eğitim çalışanının mesleki itibarının yerle bir edildiği bir süreci yaşıyoruz. Ekonomik olarak daha da fazla yoksullaştığını, yoksulluğun daha da derinleştiğini görüyoruz.

Ülkenin geleceğini ilgilendiren bir konu olan eğitimdeki sorunlar aslında ülkenin en esaslı sorunu olarak görülmesi lazım. 20 milyona yakın öğrenciden bahsediyoruz. Gençlerin bir ülkenin geleceği olduğu şiarından yola çıktığımızda eğitim ortamlarındaki birçok yoksunlukları da aslında ülkenin geleceğindeki yoksunlukları, eksiklikleri de beraberinde getirecek.”

Özbay, kayıt parası, servis, kırtasiye ve giyim masraflarının asgari ücretin çok üzerinde olduğunu açıkladı. Velilerin yalnızca okul başlangıcında bile büyük bir mali yük altına girdiğini söyleyen Özbay, şu ifadeleri kullandı:

“Öncelikle veliler kayıt parasıyla karşılaşıyor. 3 bin lira isteyen de, yüz bin lira isteyen de var. Türkiye’de eğitim tamamen taşımalı hale gelmiş. Servislerde kısa ve uzun mesafeye göre rakamlar değişiyor. Kısa mesafede 30 bin, uzun mesafede 45 bin liralara da yıllık ücretlerin olduğunu görüyoruz. Kırtasiye ihtiyaçları var; 5 bin lira gibi. Tabii bu söylediğim rakamlar minimum rakamlar.

Ortalama rakamları aldığımızda; çocuğun kırtasiye, giyim ihtiyacını karşılasa asgari ücretin yüzde 80’inden fazla bir ücret çıkıyor. Bugün asgari ücretli maaşı ile çocuğunun okula başlangıcını karşılayamıyor. Buna servis de girerse, peşin ödemeye kalktığında asgari ücretin 2-3 katı rakamlar ortaya çıkıyor. Bugün çalışanların yüzde 40’ı asgari ücret ya da ona yakın ücretle çalışıyor. Bu ortamda yalnızca okula başlama maliyeti, servis de devreye girerse 2-3 katı üzerinde olduğunu görüyoruz.

Bir de bunun okula gittiğinde kantin masrafı var. Bu beslenme değil, yalnızca çocuğun midesine bir şey gitmesi. En az 100 lira. O nedenle eğitim çok ciddi bir maliyet haline dönüşmüş durumda. Her okul döneminde velilerin artık kara kara düşündüğü, çocuğunun okula gidişinden, dönüşünden mutlu olmadığı kara bir tablo ile karşı karşıyayız. Asgari ücretli ağırlıklı yaşam standardının olduğu bir ülkede ücretlerin okula başlama masraflarını karşılamaya yetmediğini görüyoruz.”

Velilerden ‘bağış’ adı altında zorunlu ödemeler alındığını dile getiren Özbay, bunun aslında açıkça kayıt parası olduğunu söyledi. Okul yöneticileri ve öğretmenlerin de Bakanlığın yetersiz bütçesi nedeniyle bu sisteme mecbur bırakıldığını kaydeden Özbay, şöyle konuştu:

“Eğitim bir hak olmaktan çıktı. Tamamen bir ayrıcalık. Ciddi rakamlar harcayarak eğitim almaya çalışan 1 milyonun üzerinde çocuğumuz olduğu özel okul sistemi var. Bunun yanında devlet okullarına geldiğimizde devletin, yani aslında siyasi iktidarın bir tercihi bu, ayırdığı bütçenin okulların ve oradaki öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzak olduğunu görüyoruz. Her adım paralı hale geldi. Bakıyoruz ki okula kayıt da bir sorun ile karşı karşıya kalıyor.

Adına kayıt parası denmiyor ama ‘bağış’ adı altında ya da çeşitli kurumlara, şirketlere yapılan yardım adı altında aslında birebir kayıt parası alınıyor. Sizin aracılığınızla sesleneyim, hodri meydan; bütün Okul-Aile Birlikleri’nin hesaplarını inceleyelim. O okulların iş birliği içerisinde oldukları, kırtasiyeleri, temizlik şirketlerini inceleyelim. Bunların hesaplarına nerelerden para gitmiş, bu kadar yüklü para gitmesinin sebebi ne? Anayasanızda güvence altına aldığınız, en temel insan hakkı olan eğitim hakkında yurttaşlar neden bağış yapmak zorunda kalır?

Bunun aslında bağış değil bir zorundalık olduğunu hepimiz biliyoruz. Bunun adı çok net kayıt parası. Bu kayıt parası dediğimiz sistemi oradaki okul müdürü ve öğretmene mi yükleyeceğiz? Tabii ki hayır. Çünkü okul müdürü ve öğretmen de okulun temel ihtiyaçları karşılanamadığı için aslında Milli Eğitim Bakanlığı’nın mecbur bıraktığı bir sisteme maalesef ki uyum sağlamış oluyor. Yani kendi mesleğinin dışında, bir nevi tahsildara dönüşmüş oluyor.”

‘Eğitim kurumları ticarethaneye dönüşmüş halde’

Özel okulların sayısındaki artışı eleştiren Özbay, devlet okullarının ise kalabalık sınıflar, yetersiz temizlik ve güvenlik gibi sorunlarla baş başa bırakıldığını ifade etti. Eğitimin metalaştığını ve ticarethaneye dönüştüğünü söyleyen Özbay, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Eğitim ile paranın yan yana gelmesi büyük bir utanç. Bunun devlet tarafından sağlanması lazım, yani kamucu bir bakış açısına sahip olmak lazım. Özel okul diye okul olmaz. Çünkü velilerden, yurttaşlardan vergi alıyorsunuz. Bu verginin karşılığında ilk sağlayacağınız hak eğitim, sağlık. Bunlar devletin asli görevlerindendir. Ama maalesef eğitim bizde tamamen metalaşmış durumda. Eğitim kurumları adeta ticarethaneye dönüşmüş durumda.

Özel okulların olmadığı bir sistemi var etmek gerekir. Cumhuriyetin temeli de bu. Çünkü okullarda sadece bireyin akademik gelişimini sağlamıyorsunuz, okullarda yurttaş yetiştiriyorsunuz, o topluma insan yetiştiriyorsunuz. O nedenle onlara eşit eğitim hakkını sağlama zorunluluğunuz var. Peki neden yurttaşlar özel okullara yönleniyor? Kendi çocuğumdan bahsedeyim, şimdi ortaokula geçti.

Sınıfı 44 kişi. Özel okullarda 30 kişilik sınıf bulamazsınız. 50-60 kişilik okullar var. Devlet okullarında sınıflar kalabalık, temizlenmeyen okullar, güvenlik görevlisi olmayan okullar var. Öğrencinin sosyal alanları yok. Temel ihtiyaçlar anlamında birçok eksiklikler var. Bu eksiklikler velilere mecburi bir istikamet oluşturuyor.”

Ailelerin eğitim harcamaları için kredi çekmek zorunda kaldığına dikkat çeken Özbay, “Eskiden çocuklar okula başlarken evde bayram havası olurdu. Artık televizyon kanallarına bakın; en çok reklamı yapılan şey ne? Eğitim kredisi. Olay bu noktaya geldi. Türkiye ailelerin eğitime en çok para harcamak zorunda kaldığı ülkelerin başında geliyor. Kamunun buradan çekildiği, piyasalaşmanın ve gericiliğin içerisindeki kıskaçta can çekişen bir eğitim sisteminden bahsediyoruz” dedi.

Paylaşın

Bilginin Metalaştırılması Ve Rantiye Kapitalizmi

Bilginin metalaştırılması ve rantiye kapitalizmi, kapitalist sistemin temel özelliklerinden olan kar güdüsü ve özel mülkiyetin bir yansımasıdır. Bilgi, kamusal bir değer olmaktan çıkıp bir rant aracı haline gelirken, rantiye kapitalizmi eşitsizlikleri ve adaletsizlikleri pekiştirir.

Kurtuluş Aladağ / Bu süreçten çıkmanın yolu, bilginin kamusallaştırılması ve rantiye yapıların düzenlenmesi veya ortadan kaldırılması için toplumsal mücadelelerdir.

Bilginin Metalaştırılması: Bilginin metalaştırılması, kapitalist sistemde bilginin bir mal veya hizmet gibi alınıp satılabilir bir meta haline getirilmesi sürecini ifade eder. Karl Marx’ın Kapital’de belirttiği gibi, kapitalizm, her şeyi (doğal kaynaklar, emek, kültür, bilgi vb.) değişim değeri üzerinden meta biçimine dönüştürür.

Bilgi, özellikle bilgi teknolojilerinin (BT) gelişimiyle, ekonomik bir değer olarak özel mülkiyete konu olmuş ve “fikri mülkiyet” kavramıyla koruma altına alınmıştır. Bu, bilgiye erişimin paralı hale gelmesi ve yalnızca maddi gücü olanların bilgiye ulaşabilmesi anlamına gelir.

Örneğin, dijital platformlar üzerinden veri toplama ve bu verilerin pazarlanması, bilginin metalaşmasının modern bir biçimidir. Bu süreç, bilginin kamusal bir ortak değer olmaktan çıkıp özel sektörün kâr aracı haline gelmesine yol açar.

Bilgi teknolojilerindeki ilerlemeler, kapitalist sistemde hem üretim süreçlerini hem de toplumsal ilişkileri dönüştürmüştür. Ancak bu dönüşüm, bilginin demokratik bir şekilde paylaşılmasını sağlamak yerine, sermaye birikimini artırmak ve sömürüyü sürdürmek için kullanılmıştır. Bilgi ticareti, yüzlerce milyar dolarlık bir ekonomik hacme ulaşmış ve kapitalist sistemde önemli bir sektör haline gelmiştir.

Rantiye Kapitalizmi: Rantiye kapitalizmi, ekonomik sistemde üretken faaliyetlerden (üretim, inovasyon) ziyade, ayrıcalıklı konumlar veya mülkiyet (arsa, finans, veri vb.) üzerinden aşırı kazanç (rant) elde etmeye dayalı bir yapıyı tanımlar. Bu sistemde, bazı kişi veya kurumlar, piyasadaki veya siyasetteki hakimiyetleri sayesinde, mal ve hizmet arzının gerektirdiğinden fazla kazanç sağlar.

Örneğin, Türkiye’de arsa rantları veya yeni teknolojilerin yarattığı veri rantları bu kapsama girer. Rantiye kapitalizmi, gelir eşitsizliğini ve adaletsizliği artırarak servet birikimini üretimden çok mülkiyet üzerinden şekillendirir.

Bilginin metalaştırılması, rantiye kapitalizmiyle doğrudan bağlantılıdır. Teknoloji şirketleri, kullanıcı verilerini toplayarak ve bunları pazarlayarak tekelci rant alanları yaratır.

Örneğin, Facebook gibi platformlar, kullanıcıların kişisel verilerini ücretsiz hizmetler sunarak toplar ve bu verileri reklamcılara satarak büyük kazançlar elde eder. Bu, bilginin özel mülkiyete dönüşmesi ve rantiye kapitalizminin yeni bir biçimi olarak ortaya çıkmasıdır.

Sonuç olarak; Bilginin metalaştırılması, rantiye kapitalizminin bir sonucu ve destekleyici bir unsuru olarak işler. Kapitalist sistem, bilgiyi bir kamu malı olarak değil, kâr aracı olarak görür ve bu, bilgiye erişimde eşitsizlik yaratır. Aynı zamanda, rantiye kapitalizmi, bilginin üretim ve dağıtım süreçlerini kontrol edenlerin aşırı kazanç sağlamasına olanak tanır.

Bu durum, toplumsal eşitsizlikleri derinleştirir ve bilginin özgürleştirici potansiyelini kısıtlar. Eleştirel bir bakış açısıyla, bu sistemde teknoloji ve bilginin, insanlığın ortak yararına hizmet etmek yerine, sermaye birikimini artırmak için kullanıldığı söylenebilir.

Paylaşın

İmamoğlu’ndan “Kayyum” Tepkisi: Asla Pes Etmeyeceğiz

Ekrem İmamoğlu, CHP İstanbul İl Başkanı’nın görevden alınıp yerine kayyum atanmasına ilişkin, “Demokrasiye karşı yapılan bu saldırıyı durduracak kudret; sizin gönlünüzde, aklınızda, ruhunuzda, Türkiye’ye ve demokrasiye olan inancınızda mevcuttur. Yorulmayacağız ve asla pes etmeyeceğiz. Hep birlikte geleceğimize ve demokrasimize sahip çıkacağız” dedi.

Haber Merkezi / Silivri’deki Marmara Cezaevi’nde tutuklu bulunan İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu, Zeytinburnu’nda gerçekleştirilen “Millet İradesine Sahip Çıkıyor” mitingine bir mektup gönderdi.

İmamoğlu, mektubunda şu ifadeleri kullandı: “Fatih Sultan Mehmet’in öncülüğünde kurulan, tarihi ve doğal mirasımız Zeytinburnu’nda; demokrasi, adalet ve özgürlük için bir aradayız. Cennet vatanımızı siyasi mühendislikle, davalarla, tutuklamalarla, masa başı planlarıyla ve kayyımlarla ele geçirmeye çalışanlara karşı, 19 Mart’tan bu yana direnişteyiz. Demokrasiyi siyasi vesayetlerle bitirmeye çalışanlara karşı en büyük umudumuz, 19 Mart’ta Saraçhane’yi gür sesiyle inleten milletimizdir. Bitirmeye çalıştıkları bu umut seferberliğini ne bizleri esir alarak ne de CHP’yi tehdit ederek durdurabilirler.

Türkiye Cumhuriyeti’ni darbeler değil, demokrasi yönetecektir. Millete savaş açmayı tercih edenler, devletin kurumlarını milli irade gaspı için kullananlar ve kayyımlardan medet umanlar, sizin iradenize yenilecek ve kaybedeceklerdir. Dün, yargı eliyle yapılan kumpas da bir kez daha göstermiştir ki; milletin kendi kaderini tayin etme ve demokratik yollarla iktidarı değiştirme hakkını gasp etmeye çalışıyorlar. Bunu da devletimize ve milletimize yaşatılan bütün kötülüklerin önünde, sarsılmaz bir iradeyle duran Cumhuriyet Halk Partisi’ni yok ederek yapmak istiyorlar.

Bu yönüyle, ilk günden beri diyoruz; mesele, Türkiye meselesidir. Türkiye’nin özgür, adil ve refah dolu yarınlarıdır. Şunu iyi bilsinler; Cumhuriyet’i kuran iradeyi, Türkiye’nin birinci partisini ve milletin egemenliğini hiçbir kuvvet esir alamayacaktır. Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve demokrasimizin sigortasıdır. Tertemiz olan İstanbul İl Kongremizi ve Kurultayımızı lekelemeye çalışarak, partimizi kayyımla tehdit ederek ve delegelerimizin iradesini hiçe sayarak sonuç alabileceklerini sanıyorlar.

Buradan güçlü bir şekilde ifade ediyorum; CHP kongreleri ve İl Başkanımız Özgür Çelik onurumuzdur. Bilsinler ki, ‘Ben CHP’liyim’ diyen hiçbir siyasetçi, bu irade gaspına ve onursuzluğa alet olmaz. Demokrasiye karşı yapılan bu saldırıyı durduracak kudret; sizin gönlünüzde, aklınızda, ruhunuzda, Türkiye’ye ve demokrasiye olan inancınızda mevcuttur. Yorulmayacağız ve asla pes etmeyeceğiz. Hep birlikte geleceğimize ve demokrasimize sahip çıkacağız.

“Baskıyla, tehditle, şantajla…”

6 yıl boyunca, İstanbul’un 39 ilçesini birbirinden ayırmadan çalıştık. Bu şehrin her bir köşesini, bize teslim edilmiş kutsal bir emanet olarak gördük. Her zaman, İstanbul’un muhafızı olma bilinciyle hareket ettik. Bu sayede, İstanbul tarihinin yıllık ortalamada en çok metro üreten, en fazla altyapı ve çevre yatırımı yapan, en çok sosyal yardımda bulunan yönetimi olduk. Şimdi, bizi bir suç örgütüymüş gibi göstermeye çalışanlar, yıllardır bizi sürekli inceleme, soruşturma ve teftişten geçiriyorlar. Bin küsur inceleme, soruşturma ve teftişle bulamadıklarını, iktidarın emri altına girmiş bir kısım yargı mensubu aracılığıyla, şimdi bizzat kendileri yaratmaya çalışıyorlar. Baskıyla, tehditle, şantajla insanları iftiracı yapmaya, delil üretmeye, suç uydurmaya çalışıyorlar.

Sabırla, iddianamenin hazırlanmasını, yargılamanın başlamasını bekliyoruz. O gün geldiğinde, kim kimi yargılıyor, herkes görecek. Milletin vicdanında çoktan kaybettikleri bu davayı, bir de bizlerin karşısında kaybedecekler. Başaramayacaklar. Hukuku, milletin vicdanını ve iradesini yok sayarak, tarihin akışını tersine çeviremeyecekler. Bu ülkenin dört bir yanında, maruz kaldığı adaletsizliklerle mücadele etmek zorunda kalan, yüreği acı dolu on milyonlar var.

Haklıdan değil, güçlüden yana çalışan, kurum ve kuralların değil, bir avuç insanın kontrolü altında işleyen bir sistemde adalet olmaz. Adalet olmayınca da ne refah olur ne huzur. Onun için herkes adalet arıyor. Bu millet, yalnız mahkemelerde değil, hayatın her alanında adalet arıyor. Elde ettiği gelirde, ödediği vergide, devletin sunduğu imkân ve fırsatlarda adaleti arıyor millet. Biz, milletimizin adalet arayışına son vermek, adaleti yalnız devletimizin değil, mutluluğumuzun, kardeşliğimizin, zenginliğimizin temeli haline getirmek için mücadele ediyoruz.

Birlik olacağız ve hep birlikte başaracağız. Devlet, gücünü baskıdan ve zorbalıktan değil, adil olduğuna duyulan güvenden alacak. Bu ülkede artık kişilerin değil, kurumların ve kuralların dediği olacak. Devlet; her bir vatandaşa, her bir partiye, toplumun her kesimine eşit mesafede olacak, kamu hizmetlerini ayrımcılık yapmadan sunacak. Bir asır önce, bu aziz milletin o büyük şahlanışı, ‘ya istiklal ya ölüm’ diyerek başlamıştı.

Biz de bu yola ‘ya adalet ya esaret, ya adalet ya sefalet’ diyerek çıktık. Yolun sonunda bizi bekleyen güzel günlere erişmeden asla durmayacağız. Hepimiz, birer vatandaş olarak üzerimize düşen görevleri yerine getireceğiz ve bu güzel memleket adalete, hürriyete kavuşacak. Herkes için ve her yerde önce adalet, önce hürriyet diyenler kazanacak. Her şey çok güzel olacak. Ekrem İmamoğlu. Silivri Zindanı.”

Paylaşın

Erken Seçim İsteyenlerin Oranı Yüzde 67,8

Muhalefetin “erken seçim” çağrılarına, iktidar “en erken 2027” yanıtını verse de, yapılan son seçim anketine katılan katılımcıların yüzde 67,8’i “erken seçim” yapılmalı cevabını verdi.

Ser – Ar Araştırma Şirketi’nin 25 – 28 Ağustos tarihleri arasında gerçekleştirdiği iki ayrı ankette, hem Cumhurbaşkanlığı seçiminde aday tercihleri hem de erken seçim beklentisine dair çarpıcı veriler ortaya kondu.

26 ilde 2100 kişiyle yapılan çalışmaya göre, Erdoğan’ın karşısında muhalefet adayları avantajlı bir konumda yer alırken, seçmenin önemli bir kısmı da önümüzdeki bir yıl içinde erken seçim yapılmasını istiyor.

Katılımcılara yöneltilen “Cumhurbaşkanlığı seçiminde adaylar bu şekilde olsa hangi adaya oy verirsiniz?” sorusuna verilen yanıtlarda, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı (İBB) ve CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu yüzde 44,5 ile ilk sırada yer aldı.

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise yüzde 41,9 oy oranında kaldı. Aradaki fark 2,6 puan olarak hesaplandı.

Aynı ankette yer alan ikinci senaryoda, Ankara Büyükşehir Belediye (ABB) Başkanı Mansur Yavaş ile Erdoğan karşı karşıya geldi. Bu eşleşmede Yavaş yüzde 46,9 oyla Erdoğan’ın (yüzde 40,9) 6 puan önünde yer aldı. Sonuçlar, her iki adayın da Erdoğan karşısında önde olduğunu gösterirken, Yavaş’ın farkı daha yüksek tutturduğu dikkat çekti.

Aynı saha çalışmasında yöneltilen “Sizce önümüzdeki 1 yıl içinde erken seçim olmalı mı, olmamalı mı?” sorusuna ise seçmenin ezici çoğunluğu “Evet” yanıtı verdi. Erken seçim isteyenlerin oranı yüzde 67,8 olurken, “Hayır” diyenlerin oranı yüzde 28,5’te kaldı.

Yüzde 3,7’lik bir kesim ise fikir belirtmedi. Ankete göre her 10 seçmenden yaklaşık 7’si, mevcut siyasi tabloda sandığın bir yıl içinde yeniden kurulmasını istiyor.

Paylaşın

CHP’li Avcılar Ve Beşiktaş Belediyelerine Operasyon: 7 Gözaltı

İBB’ye yönelik soruşturması kapsamında Avcılar ve Beşiktaş belediyelerine operasyon düzenlendi. Operasyonun “Aziz İhsan Aktaş suç örgütünün” ihale süreçleri ile ilgili olduğu açıklandı.

CHP’li belediyelere yönelik, 30 Ekim 2024’te Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in şafak baskınıyla gözaltına alınmasıyla başlayan operasyonlar devam ediyor.

Etkin pişmanlıktan yararlandırılarak tahliye edilen iş insanı Aziz İhsan Aktaş’la ilgili soruşturma kapsamında Avcılar ve Beşiktaş belediyelerinde görevli yedi kişi hakkında gözaltı kararı verildi.

İstanbul Emniyet Müdürlüğü Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerince düzenlenen operasyonda bu sabah yedi belediye görevlisinin adreslerinde arama ve el koyma işlemi yapıldı.

Ne olmuştu?

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) çalışanlarına yönelik bir önceki gözaltı dalgası 25 kişi gözaltına alınmıştı.

29 Temmuz’da gözaltına alınan kişiler hakkında “İSFALT ve İETT’den alınan ihalelere fesat karıştırıldığı” suçlaması bulunuyordu.

Bu gözaltıların da “Aziz İhsan Aktaş suç örgütüne yönelik soruşturma” kapsamında yapıldığı ifade edilmişti.

Aziz İhsan Aktaş’ın etkin pişmanlık kapsamında verdiği ifadelerle, İstanbul, Antalya, Çanakkale, Trabzon, Bursa ve Giresun’daki adreslerde eş zamanlı arama ve el koyma işlemleri yapıldı. Aktaş, 30 Nisan ve 11 Mayıs’ta ek ifade verdi ve 4 Haziran’da tahliye edildi.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik “yolsuzluk” soruşturması kapsamında 19 Mart’ta gözaltına alınan Ekrem İmamoğlu, 23 Mart’ta tutuklanmıştı. İmamoğlu suçlamaları reddediyor. CHP operasyonların siyasi olduğunu savunuyor.

Paylaşın

Üretici Enflasyonu Yüzde 24,19

Yurt içi üretici enflasyonu, ağustos ayında bir önceki aya göre yüzde 2,48, bir önceki yılın aralık ayına göre yüzde 20,62, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 25,16 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 26,28 arttı.

Haber Merkezi / Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi (Yİ-ÜFE) Ağustos 2025 verilerini açıkladı.

Buna göre; Yurt içi üretici enflasyonu, ağustos ayında bir önceki aya göre yüzde 2,48, bir önceki yılın aralık ayına göre yüzde 20,62, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 25,16 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 26,28 arttı.

Sanayinin dört sektörünün yıllık değişimleri; madencilik ve taş ocakçılığında yüzde 27,62, imalatta yüzde 24,73, elektrik, gaz üretimi ve dağıtımında yüzde 26,68 ve su temininde yüzde 55,35 arttı.

Ana sanayi gruplarının yıllık değişimleri; ara mallarında yüzde 22,02, dayanıklı tüketim mallarında yüzde 30,22, dayanıksız tüketim mallarında yüzde 28,94, enerjide yüzde 24,76 ve sermaye mallarında yüzde 26,61 arttı.

Sanayinin dört sektörünün aylık değişimleri; madencilik ve taş ocakçılığında yüzde 1,97, imalatta yüzde 1,78, elektrik, gaz üretimi ve dağıtımında yüzde 10,09 ve su temininde yüzde 0,82 arttı.

Ana sanayi gruplarının aylık değişimleri; ara mallarında yüzde 1,34, dayanıklı tüketim mallarında yüzde 1,26, dayanıksız tüketim mallarında yüzde 3,21, enerjide yüzde 6,39 ve sermaye mallarında yüzde 1,11 arttı.

Paylaşın

Türkiye Edebiyatında “Köy”

Türkiye edebiyatında “köy”, hem bir mekan hem de toplumsal meselelerin bir yansıması olarak önemli bir yer tutar. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e ve günümüze kadar farklı biçimlerde işlenen bu tema, Türkiye toplumunun dönüşümünü anlamak için önemli bir yer sunmaktadır.

Haber Merkezi / Yakup Kadri, Sabahattin Ali, Mahmut Makal, Fakir Baykurt ve Yaşar Kemal gibi yazarlar, köyü edebiyatın merkezine taşıyarak Türkiye edebiyatına derinlik katmıştır.

Türkiye’de edebiyat, özellikle 20. yüzyılda, köy yaşamını ve köylülerin sorunlarını ele alan önemli bir tema olan “köy” etrafında şekillenmiştir. Türkiye edebiyatında köy, hem romantik bir pastoral mekan hem de toplumsal sorunların, yoksulluğun, cehaletin ve eşitsizliğin sembolü olarak işlenmiştir.

Bu tema, özellikle Cumhuriyet dönemiyle birlikte daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmış ve farklı edebi akımlarla birlikte çeşitli biçimlerde ele alınmıştır.

Osmanlı Dönemi ve Erken Cumhuriyet:

Osmanlı edebiyatında köy, daha çok pastoral şiirlerde idealize edilmiş bir mekan olarak yer almaktadır. Ancak, köye dair gerçekçi tasvirler 19. yüzyıl sonlarında, Tanzimat dönemiyle birlikte başlamaktadır. Nabizade Nazım’ın Karabibik (1890) adlı eseri, Türkiye edebiyatında köyü ve köylüyü gerçekçi bir şekilde ele alan ilk romanlardan biri olarak kabul edilmektedir. Bu eser, köylünün günlük yaşamını, geçim sıkıntılarını ve doğayla mücadelesini sade bir dille aktarmaktadır.

Cumhuriyet Dönemi ve Köy Romanının Yükselişi:

Cumhuriyetin ilanıyla birlikte, köy ve köylü, yeni kurulan devletin modernleşme ve kalkınma hedeflerinin bir yansıması olarak edebiyatta önemli bir yer bulmaktadır. 1930’lardan itibaren köyü konu alan eserler, toplumsal gerçekçilik akımının etkisiyle artmaktadır. Köy enstitülerinin kurulması (1940’lar), köyden çıkan öğretmen ve yazarların edebiyata katkısı, bu temanın daha derinlemesine işlenmesini sağlamaktadır.

Önemli Yazarlar ve Eserler:

Yakup Kadri Karaosmanoğlu: Yaban (1932), Türkiye edebiyatında köyü ve köylüyü ele alan en önemli eserlerden biridir. Roman, bir Aydınlanma idealiyle köye giden bir aydının köylülerle yaşadığı çatışmayı ve yabancılaşmayı anlatmaktadır. Köy, cehaletin ve geri kalmışlığın sembolü olarak resmedilmektedir.

Sabahattin Ali: Kuyucaklı Yusuf (1937), köydeki feodal düzenin ve bireysel dramların işlendiği bir eserdir. Köy, hem doğal güzellikleriyle hem de toplumsal eşitsizlikleriyle ele alınmaktadır.

Mahmut Makal: Bizim Köy (1950), köyün yoksulluğunu, cehaletini ve toplumsal sorunlarını gerçekçi bir şekilde yansıtan bir dönüm noktasıdır. Makal, kendi köyü olan Demirci’yi anlatır ve köylünün sesini edebiyata taşımaktadır.

Fakir Baykurt: Yılanların Öcü (1959), köydeki toprak kavgalarını ve feodal düzeni eleştirmektedir. Köy, hem dayanışmanın hem de çatışmanın mekanı olarak işlenmektedir.

Talip Apaydın: Sarı Traktör gibi eserlerinde köyün modernleşme sürecindeki dönüşümünü konu edinmektedir.

Dursun Akçam, Ümit Kaftancıoğlu gibi yazarlar da köy enstitüsü kökenli olup köy yaşamını eserlerinde işlemaktedir.

Köy Romanının Temaları:

Türkiye edebiyatında köy teması, farklı dönemlerde farklı vurgularla işlenmiştir:

Toplumsal Eleştiri: Köy romanları, genellikle köydeki feodal düzen, ağalık sistemi, yoksulluk, cehalet ve sağlık sorunları gibi konuları eleştirmektedir.

Aydın-Köylü Çatışması: Yakup Kadri’nin Yaban’ında olduğu gibi, şehirli aydınların köylüyle kurduğu ilişki ve bu ilişkideki kopukluk sıkça işlenmektedir.

Modernleşme ve Değişim: Köy enstitülerinin etkisiyle, köyün modernleşme süreci ve bu süreçteki çatışmalar da önemli bir tema olmaktadır.

Doğa ve İnsan: Köy, doğayla insanın iç içe geçtiği bir mekan olarak romantik bir şekilde de tasvir edilmaktedir.

Köy Temasının Evrimi:

1960’lardan sonra köy romanları, toplumsal gerçekçilikten bireysel ve psikolojik derinliğe doğru evrilmektedir. Orhan Kemal ve Yaşar Kemal gibi yazarlar, köyü ve köylüyü daha geniş bir perspektifte ele almaktadır:

Yaşar Kemal: İnce Memed (1955) serisi, köydeki eşkıyalık olgusunu ve feodal düzeni epik bir dille işlemektedir. Çukurova’nın köyleri, hem doğanın hem de insan mücadelesinin sahnesi olmaktadır.

Orhan Kemal: Bereketli Topraklar Üzerinde gibi eserlerinde köyden kente göç ve köylünün şehirdeki mücadelesini konu edinmektedir.

1970’lerden itibaren köyden kente göçün artmasıyla, köy teması yerini yavaş yavaş kent yaşamına ve işçi sınıfı sorunlarına bırakmaktadır. Ancak köy, Türkiye edebiyatında her zaman nostaljik ve toplumsal bir sembol olarak varlığını sürdürmektedir.

Çağdaş Edebiyatta Köy:

Günümüzde köy teması, daha çok bireysel hikayeler ve nostaljik bir bakış açısıyla işlenmektedir. Modern yazarlar, köyü genellikle çocukluk anıları, doğayla bağ kurma veya kaybolan bir yaşam biçiminin izleri olarak ele almaktadır. Bununla birlikte, köy artık yalnızca bir mekan değil, aynı zamanda kimlik, aidiyet ve geçmişle hesaplaşma temalarının bir metaforudur.

Paylaşın

Bahçeli’den Özgür Özel’e Ağır Sözler: İşbirlikçi, Kimliksiz…

MHP Lideri Devlet Bahçeli, CHP Lideri Özgür Özel’in Sinop’ta yaptığı konuşmayı sert bir dille eleştirerek, “Savunma Sanayi’ndeki tarihi atılımları yüzsüzce baltalama çabası, balıkları düşündüğü kadar vatanı ve milleti düşünmemesi işbirlikçi ve kimliksiz bir siyasetçinin basit ve buruşuk sözleri olarak anılmaya mahkumdur” dedi ve ekledi:

“Özgür Özel’in utanmadan füze denemelerinden yakınması, yabancı turistlerin kafaları üzerinden füzelerin uçurulduğunu iddia etmesi, adeta denize dalarak yerinde müşahede etmiş gibi balıkların yuvalarından kaçtığını mizahi karakterleri aratmayacak şekilde gündeme taşıması dangul dungul konuşmanın daniskası, abuk sabuk zihniyetin alameti farikasıdır. Emperyalizmin oltasına takılan Özgür Özel çıldırsa da o füze denemeleri inşallah devam edecektir. Özgür Özel’in uykuları kaçsa da Türkiye milli savunma sanayinde dev adımları azimle atmayı sürdürecektir.”

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, gündeme ilişkin yazılı bir açıklamada bulundu. Devlet Bahçeli, açıklamasında şu ifadeleri kullandı:

“Saf ahlak, safi akıl, samimi mizaç, sağlam ve sağduyulu iradenin teşekkül ettiği siyaset ve düşünce insanları yaşadıkları dönemin şuuru, yaşanan hayatın huzur ve güven şuralarıdır. Bu sayede sorun çözme kültürünün işler ve işlevsel olması, devlet-millet dayanışmasının en üst düzeyde tecelli etmesi elbette mukadderdir. Cumhur İttifakı milli ve manevi değerlerin refakatinde ahlaki, tarihi ve milli sorumluluğun izindedir, idrakindedir. Türkiye’mizin temel sorun alanlarına kararlılıkla müdahale edilmektedir.

Yıllara sari kronik ve kumanda edilen sorunların böyle gelse de böyle gitmeyeceği, daha doğrusu gidemeyeceği artık gün gibi meydandadır. Türk milleti gelecek umutlarının gerçekleşeceğine inanmış, yüksek hedeflerine ulaşacağına ikna olmuş, bunların da Cumhur İttifakı’nın cesur, dürüst ve ilkeli mücadelesiyle hayat bulacağını takdir ve tensip etmiştir. Artık hiçbir şey eski usul ve esaslar çemberinde sıkışıp kalmayacaktır. Yeni dünyanın Türk yorumu Türkiye Yüzyılı olarak formüle edilmiştir. Devrin Türk milletinin devri olduğu netleşmiştir. Bu devir aynısıyla barış devri, kardeşlik devri, istikrar ve huzur devri olarak sivrilecektir.

Kökeni, yöresi ve anasının dili ne olursa olsun Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan bütün kardeşlerimiz eşit, hakkaniyetli ve onurlu bir beraberliğin, aynı şekilde muhabbet ve mehabetle bezenmiş kucaklaşma hissiyatının ikamesi ve inkarı asla düşünülmeyecek beşeri cevheri olmuşlardır. Türk ile Kürt arasındaki sarsılamaz, sorgulanamaz, sulandırılamaz birliğe ve bütünlüğe gölge düşürmeye, leke sürmeye, nifak saçmaya teşebbüs ve tevessül edenlerin tezgahı bozulmuştur. Milli irade muazzam bir destek ve sahiplenmeyle “Terörsüz Türkiye”nin arkasında yerini ve tartışmaya kapalı pozisyonunu almıştır. Yeni Yüzyıl köklü huzur ve kalıcı barışın timsali olacaktır.

Siyonist emperyalist plan ve projelerin tahrik ve tesiri kalmayacaktır. ‘Terörsüz Türkiye’ hedefi kapsamında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kurulan ‘Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’ çalışmalarına devam etmektedir. Bu komisyonun çalışma usul ve esaslarının yanı sıra tespiti yapılan yol haritası mucibince sarih amacı ortadayken görev alanı dışına çıkarma, mahzurlu ve maksatlı gündem başlıklarını araya sıkıştırma arayışları son derece yanlıştır. PKK’nın silah bırakma ve tasfiye aşamalarının teknik ve hukuki çerçevesini oluşturup olgunlaştırma çabalarının sabote edilmesi veya buna teşne olunması iyi niyetle açıklanamayacaktır.

Bazı mesleki kuruluşlarla CHP’nin başını çektiği siyasi ve ideolojik sabotaj girişimleri ‘Terörsüz Türkiye’nin doğasıyla çelişmekte ve çekişmektedir. Nitekim mezkur komisyonun çalışmalarına hız vermesi, görev sahası dışına taşmadan asıl ve yakın hedeflerine odaklanarak vaki toplantılarını ikmal etmesi hayırlı gelişmeleri birbiri ardına eklemleyecektir. En azından inancımız, beklentimiz ve ümidimiz bu şekildedir.

PKK’nın kongresini toplayarak fesih işlemini tamamlaması, bir grup PKK’lının da 11 Temmuz’da silahlarını yakması temkinli iyimserliğimizi güçlendirmiştir. Fakat o günden bugüne bir durgunluğun, bir ayak sürümenin, zamana karşı oynamanın, ısrarla top çevirmenin kimi hallerde telaşı kimi hallerde de kurnazlığı gözlerden kaçmamıştır. Lağvedilen PKK terör örgüne mensup terörist unsurlarının kademe kademe SDG/YPG’ye katılıp katılmadığı henüz tam berraklaşmayan bir muamma olarak önümüzdedir. 27 Şubat 2025 tarihinde PKK’nın kurucu önderi tarafından yapılan ‘Barış ve Demokratik Toplum’ çağrısı bölücü terör örgütünün bütün bileşenleri için bağlayıcı mahiyettedir. SDG/YPG bu çağrıdan muaf ve istisna değildir.

Bölücü terör örgütü türevlerinin bütünüyle önderleri nezdinde sadakat ve samimiyet testinden geçtiği, Siyonist alçaklığın mı yoksa İmralı’nın mı belirleyeceği olacağı yakında iyice anlaşılacaktır. PKK’nın ve PKK’lı teröristlerin önderi konumundaki İmralı’ya SDG/YPG’nin aynısıyla bağlılık göstermesi, 27 Şubat açıklamasına uygun davranış ve tavır içinde bulunması herkesin çıkarına olduğu kadar terörsüz geleceğe ve bölgesel huzura da azami düzeyde katkı sağlayacaktır. Terör devleti İsrail, Suriye’nin bölünmesi ve parçalanması hususunda devamlı el yükseltmektedir. Görünen odur ki, SDG/YPG İsrail’in yörüngesindedir.

YPG’li teröristbaşı Mazlum Abdi’nin, Almanya’da düzenlenen ‘Rojavalı Gençler Ulusal Konferansı’na gönderdiği video mesajında, Suriye’nin kuzeydoğusunda yürürlükte olan ateşkesin devam etmeyebileceği, çatışmaların başlama ihtimalini dile getirmesi hain niyet ve eylemsel heveslerin tetikte beklediğine işaret etmektedir.

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın’ın 10 Temmuz 2025 tarihinde, ‘Hepimizin uzlaşması ve şu sonuca varması gerekiyor: Tek millet, tek halk, tek ordu, tek Suriye’ açıklamasından bir gün sonra, ‘SDG’ye bağımsız devlet kurma borcumuz yok. SDG dediğimiz YPG’dir. YPG, PKK’nın bir türevidir. Suriye şunu savunuyor; federal bir sistemle Suriye olamaz.’ değerlendirmeleri ne kadar isabetliyse, 30 Ağustos 2025 tarihinde, ‘PKK, Türkiye tarafından terör örgütü olarak tanımlanmıştır. ABD de PKK’yı yabancı bir terör örgütü ilan etmiştir. Ancak artık PKK ile ilişkili olmayan başka bir örgüt var, SDG ve YPG. Bunlar IŞİD karşıtı savaşta bizim müttefiklerimiz oldu. Onların kökeni PKK’ya dayanıyordu’ sözleri bir o kadar sakıncalı ve sakattır.

Maalesef ABD-İsrail konsorsiyumu Suriye’de kanlı bir iç savaş ve ayrışmanın temelini günbegün kazmaktadır. Soykırımcı İsrail örtülü operasyonlarla, silahlı ve zora dayalı şekilde Suriye’nin siyasi ve toprak bütünlüğüne alenen kast etmektedir. Bu durum sadece Suriye için değil Türkiye’yi de çok sıcak ve birebir ilgilendiren aşırı güvenlik tehdididir. Aynı zamanda ‘Terörsüz Türkiye, Terörsüz Bölge’ hedeflerini bozma ve bitirme gayesiyle ilişkili mütecaviz hamlelerin sert adımlardır.

Türkiye’nin Suriye politikası şeffaf ve açıktır. Bu ülkenin siyasi ve toprak bütünlüğüyle üniter yapısı vazgeçilmez politik tasavvur ve tercihimizdir. Nihayet bu tasavvur ve tercihten tavizin bedeli öngörülemeyecek kadar tehlikeli olabilecektir. Suriye için teklifi yapılan ‘Federasyonun bir tık altı’ beyanatları maskeli bölünme ve bölücülük önerisidir. SDG/YPG’nin sürekli yeni dayatmalarla gündemi meşgul etmesi, özerklikten bağımsızlığa varıncaya kadar sıralı talep listelerini paylaşması, nitekim ABD-İsrail’in oyuncağına dönüşmesi vahim bir karmaşanın ön habercisidir.

Geldiğimiz bu aşamada iki seçenek kalmıştır: Suriye’de ya huzur, barış ve istikrar hakim olacak; ya da İsrail’in tahayyülündeki parçalanma ve iç çatışma ortamı vasat bulacaktır. Netenyahu isimli caninin ‘Suriye’de aslında kiminle mücadele ettiğimizi biliyorum’ sözleri Türkiye ile İsrail’in görüş açısı sıfıra inmiş, hatta sıcak temasın muhtemel olduğu mahut cepheleşmesinin de itirafından başka bir şey değildir. Türkiye Cumhuriyeti stratejik akılla, siyasi kararlılıkla, diplomasi sahasındaki sabır ve sebatıyla Suriye’de oyun kurmaya ve masa başı haritaları çizmenin arzusunda olan zalimlere direniş göstermektedir. Bu direniş meşru ve soylu bir direniştir.

Sayın Cumhurbaşkanımızın ve Cumhurbaşkanlığı Kabinesi’nin tutumu ve takip ettiği politika süreci hem iç güvenliğimize hem de bölgesel huzura büyük bir hizmettir. Türkiye Cumhuriyeti komşu coğrafyalarda oldubittilere müsaade etmeyecek güç, caydırıcılık, kabiliyet ve yetenektedir. SDG/YPG’nin Suriye yönetimi ile 10 Mart 2025 tarihinde imzaladığı mutabakat zaptına riayet ve gereğini harfiyen yapması, aksi halde Ankara ile Şam’ın ortak iradesiyle askeri müdahalenin kaçınılmaz hale geleceği herkesçe bilinmelidir. Sözün yapamadığını yeri gelirse nice kahramanlık sahneleri başaracaktır.

‘Terörsüz Türkiye, Terörsüz Bölge’ hedefi tarihin, kardeşlik hukukunun, kader ortaklığının, hiç kuşkusuz üzerinde yaşadığımız geniş coğrafyanın diriliş ve toparlanış kararıdır. Bu kararı tahrip etmeye, temelinden dinamitlemeye kalkışanlar buna pişman edilecektir. Kürt kardeşlerim oynanan oyunun bilincindedir. Üstelik hiçbir Kürt kardeşim Siyonizm’in avucuna düşmeyecek, soykırımcıların telkin ve göz boyayan vahşi hesaplarına kurban verilmeyecektir. Suriye’de yaşayan Türkmenler, Kürtler, Araplar ve diğer unsurlar kardeşimizdir ve kurulan tuzaklar el birliğiyle kırılıp atılacaktır.

“İşbirlikçi ve kimliksiz bir siyasetçinin…”

Çevremizde bu kadar boğucu ve sancılı olaylar vuku buluyorken, CHP Genel Başkanı’nın Sinop’ta yaptığı konuşma ve içeriği rezalet ve kepazeliğin daha ötesidir. Özgür Özel akıl tutulmasının dibindedir. Bu patolojik vaka aynısıyla şunları söylemiştir: ‘Ben de Büyük Taarruz’un emrini veren, Kurtuluş Savaşı’nı kazanan kişi olmak istiyorum. Savaş kazanan kumandan olmak istiyorum.’ Bu hezeyanla dolup taşan, tarif ve tanımında kelimelerin kifayetsiz kaldığı çarpık ifadelerin muhatabını sağlıklı ve sağgörülü addetmek mümkün değildir.

Demokrasi yolunda beraber yürümekten bahis açan, bu suretle Cumhur İttifakı’nda sanki sorun varmış gibi yaygara yapan Özgür Özel’in uçurumlarla ihata edilen inişli çıkışlı yolunun bizim hak ve hakikat yolumuzla kesişmesi hayal mahsulü bile değildir. Sivil siyaset ve demokratik mücadele halinde olduğunu iddia eden bir partinin sipariş başkanının düşmanın kim olduğunu, kime karşı taarruz yapacağını, hangi savaşı kazanacağını, kumandanlık görevini ne şekilde üstleneceğini berraklığa kavuşturması acil bir ihtiyaçtır.

Kendi dışındakileri düşman gören siyaset anlayışı 1930’lu-1940’lı yılların Hitler kafasıdır ve korkunç bir skandaldır. Türkiye’de düşman gözleyen ve gözetleyen Özgür Özel’in derhal bir sağlık merkezine müracaatı ya da ille de düşman arıyorsa etrafına bakması tavsiyemizdir. Sinop’ta Savunma Sanayi’ndeki tarihi atılımları yüzsüzce baltalama çabası, balıkları düşündüğü kadar vatanı ve milleti düşünmemesi işbirlikçi ve kimliksiz bir siyasetçinin basit ve buruşuk sözleri olarak anılmaya mahkumdur.

Özgür Özel’in utanmadan füze denemelerinden yakınması, yabancı turistlerin kafaları üzerinden füzelerin uçurulduğunu iddia etmesi, adeta denize dalarak yerinde müşahede etmiş gibi balıkların yuvalarından kaçtığını mizahi karakterleri aratmayacak şekilde gündeme taşıması dangul dungul konuşmanın daniskası, abuk sabuk zihniyetin alameti farikasıdır. Emperyalizmin oltasına takılan Özgür Özel çıldırsa da o füze denemeleri inşallah devam edecektir. Özgür Özel’in uykuları kaçsa da Türkiye milli savunma sanayinde dev adımları azimle atmayı sürdürecektir.

Aziz Atatürk’ü anladığını zanneden, ancak baştan ayağa yanlış anlayan bu şahsın Milli Mücadele yıllarında vatanımıza musallat olan müstevli emellerinden hiçbir farkı olmadığı ibret verici düzeyde karşımızdadır. CHP havlu atmış, mefluç hale gelmiş, ipe un sermiş, siyasi komaya girmiştir. Bu ilkel ve ilkesiz siyasi zihniyetin evvelemirde, yüzyılın en büyük rüşvet, hırsızlık ve yolsuzluk davası olarak anılan devasa vurgun ve yağmayla yüzleşmesi, bunun da demokratik ve hukuki hesabını vermesi adalet namusunun konusudur.

Dileğimiz, yeni adli dönemde görülecek yolsuzluk davalarının iddianame hazırlığının yapılarak süratle lazım gelen hükmün tesisi, kimin mücrim kimin masum hukuken tefrik ve tayin edilmesidir. CHP’nin sonu karanlık, millet nazarındaki itibarı da sıfırdır. Allah’ın izniyle Cumhur İttifakı istikbalin kudretli devletini inşa edecek, istiklal ve egemenlik haklarımızı fedayı can inancıyla sonuna kadar muhafaza edecektir.”

Paylaşın

Sermayenin Merkezileşmesinde Alışveriş Sitelerinin Rolü

Sermayenin merkezileşmesini, ekonomik gücün ve kaynakların giderek daha az sayıda büyük aktörde (şirketler veya platformlar) toplanması şeklinde tanımlanabilir.

Kurtuluş Aladağ / Alışveriş siteleri, özellikle büyük e-ticaret platformları (Amazon, Alibaba ve eBay gibi), sermayenin merkezileşmesi veya belirli bir grubun elinde toplanması sürecinde önemli rol oynamaktadırlar.

Büyük alışveriş siteleri, geniş müşteri tabanları, lojistik ağları ve teknolojik altyapıları sayesinde piyasada dominant bir konuma ulaşırlar. Bu durum, küçük işletmelerin rekabet etme şansını azaltır ve sermayenin birkaç büyük platformda toplanmasını sağlar.

Alışveriş siteleri, kullanıcı davranışları, satın alma alışkanlıkları ve talepler hakkında devasa veri setleri toplarlar. Bu veriler de, alışveriş sitelerinin stratejik kararlar almasında büyük bir avantajlar sağlamaktadır. Bu da, alışveriş sitelerinin pazar paylarını artırmalarına olanak tanımakta ve sermaye birikimini hızlandırmaktadır.

Büyük platformlar, ölçek ekonomilerinden faydalanarak lojistik ve tedarik zincirinde maliyet avantajı sağlamaktadırlar. Bu durum, küçük rakiplerin ayakta kalmasını zorlaştırırken, sermayenin de bu platformlarda yoğunlaşmasını desteklemektedir.

Alışveriş siteleri, satıcıların platformlarında satış yapması için komisyon alırlar. Bu, küçük satıcıların kar marjlarını düşürürken, platformların gelirlerini artırmakta ve sermaye birikimini güçlendirmektedir.

Küresel ölçekte faaliyet göstererek daha fazla kullanıcı ve satıcıyı kendine çeken büyük platformlar, ağ etkisiyle (daha fazla kullanıcı, daha fazla satıcıyı çeker) piyasayı domine ederler ve sermaye birikimini hızlandırırlar.

Büyük alışveriş siteleri, elde ettikleri sermayeyi yeni teknolojilere, yapay zekaya ve otomasyona yatırarak rekabet avantajlarını artırırlar. Bu da, sermayenin daha da merkezileşmesine yol açmaktadır.

Sonuç olarak, alışveriş siteleri veya büyük platformlar, ölçek ekonomileri, veri kontrolü, ağ etkisi ve pazar hakimiyeti yoluyla sermayenin merkezileşmesini hızlandırmaktadır.

Bu süreç, küçük işletmeler ve yerel ekonomiler üzerinde baskı oluştururken, alışveriş sitelerinin veya büyük platformların ekonomik güçlerini pekiştirmektedir.

Paylaşın