Esad’ın Devrilmesinden Bu Yana 509 Bin Suriyeli Geri Döndü

Ülkesine dönen Suriyelilerin sayısına ilişkin açıklama yapan İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, “8 Aralık 2024 tarihi sonrasında toplam 509 bin 387 Suriyeli kardeşimiz ülkelerine geri dönüş yaptı” dedi.

Suriyeli silahlı muhalifler, 13 yıllık iç savaşın ardından Şam’a girerek geçen sene 8 Aralık’ta Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ı devirmişti.

İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, sosyal medya hesabından ülkesine dönen Suriyelilerin sayısını paylaştı. Yerlikaya, paylaşımda şu ifadeleri kullandı:

“Suriye’nin Özgürleşmesinden sonra 509 Bin 387 Suriyeli Kardeşimiz Ülkelerine Dönüş yaptı. Türkiye dün olduğu gibi gönüllü geri dönüş sürecinde de Suriyeli kardeşlerimizin yanında. 8 Aralık 2024 sonrasında Suriye’de meydana gelen gelişmelerin ardından gönüllü geri dönüşler hız kazandı.

8 Aralık 2024 tarihi sonrasında toplam 509 bin 387 Suriyeli kardeşimiz ülkelerine geri dönüş yaptı. 2016 yılından bu yana gönüllü geri dönüş yapan Suriyelilerin sayısı 1 milyon 249 bin 390 kişiye ulaştı.

Ülkemiz göç yönetimini, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde yürütmekte; tarihsel tecrübesi, insani yaklaşımı ve rasyonel bakış açısıyla dünyaya örnek bir model ortaya koymaktadır. Ülkesine gönüllü, güvenli, onurlu ve düzenli bir şekilde dönmek isteyen Suriyelilerin işlemlerini gerçekleştirdikleri en önemli merkezlerden birisi, Adana Sarıçam’daki Gönüllü Geri Dönüş Koordinasyon Merkezi.

Gönüllü geri dönüş yapan Suriyeliler hüzün ve sevinci bir arada yaşıyor. Suriyeli kardeşlerimizin gönüllü geri dönüş işlemlerini Göç İdaresi Başkanlığımız koordinasyonunda büyük bir hassasiyetle yürütmeye devam ediyoruz.”

Paylaşın

İran, Mossad Adına Casusluk Yaptığı Gerekçesiyle Bir Kişiyi İdam Etti

İran, İsrail’in istihbarat teşkilatı Mossad adına casusluk yapmakla suçladığı bir kişiyi idam etti. İran’da bu yıl şimdiye kadar binden fazla idam cezasının infaz edildiği belirtiliyor.

İran, İsrail’e casusluk yapmakla suçladığı bir kişiyi idam ettiğini açıkladı. İran yargısına bağlı Mizan internet sitesinde yayımlanan açıklamada, İsrail’in dış istihbarat servisi Mossad’a çalışmakla suçlanan Behmen Çubi Asl adlı kişinin bu sabah asılarak idam edildiği bildirildi.

“Siyonist rejimin İran’daki önde gelen ajanlarından biri” olarak nitelendirilen kişinin bir telekomünikasyon şirketinde çalıştığı ve “İran’ın kritik ve egemen veri tabanlarına ayrıcalıklı erişim imkânının bulunduğu” belirtildi. Açıklamada, söz konusu kişinin ne zaman tutuklandığına dair bir bilgi ise yer almadı.

Haziran ayında İsrail’in İran’daki hedeflere hava saldırıları düzenlemesiyle başlayan ve İran’ın da İsrail topraklarına yönelik misilleme saldırıları düzenlediği 12 günlük bir savaşyaşanmıştı. İran rejimi, savaşın ardından İsrail ile iş birliği yapmakla suçlanan kişilere karşı yargı süreçlerinin hızlandırılacağını açıklamıştı.

İran yargısından 9 Ağustos’ta yapılan açıklamada, İsrail ile bağlantılı oldukları şüphesiyle 20 kişinin tutuklandığı bildirilmişti.

Uluslararası Af Örgütü verilerine göre İran’da bu yıl gerçekleştirilen infaz sayısı, son 15 yılın en üst seviyesine çıktı. Bu yıl şimdiye kadar binden fazla idam cezasının infaz edildiği belirtiliyor.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Tuncer Bakırhan: Meclis Artık Barış Yasalarını Gündemine Almalı

Meclis’teki komisyonun yeterince toplumun dinamiklerini dinlediğini, artık yeni bir sayfa açmanın zorunluluk olduğunu ifade eden DEM Parti Eş Genel Başkan Tuncer Bakırhan, “Meclis artık barış yasalarını gündemine almalı” dedi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Barış ve Demokratik Toplum Buluşmaları kapsamında Diyarbakır’da bölge baroları ve sivil toplum kurumlarının temsilcileri ile bir araya geldi. Toplantının açılış konuşmasını yapan Bakırhan, şunları söyledi:

“Değerli arkadaşlar, barışın inşası konuşulacaksa tabi ki öncelikle konuşulacak kentlerden birisi Amed’dir. Bu başlıkla düzenlenen toplantının yapılması önemlidir. Amed’de başta baro yöneticileri olmak üzere buradaki kurum ve STK temsilcileriyle bir arada olmak önemlidir. Bu süreci beraber öreceğiz. Tartışacağız, konuşacağız, yol açacağız.

Yol üzerindeki engelleri kaldırmak için aynı sorumluluk ve kararlılıkla birlikte hareket edeceğiz. Çünkü barış dediğimiz şey toplumun tamamını ilgilendiriyor. İnşa edilirken de toplumun bütün dinamiklerini aktif bir şekilde bu sürece katmak gibi bir sorumluluğumuz var. Umutluyum. Kendi adımıza ve Amed adına ne kadar kararlı, samimi, disiplinli olduğumuzu ve önemli bir çalışma yürüttüğümüzü herkese kanıtlamaya çalışacağız.

Evet başkan da söyledi. Yaklaşık tam bir yıl önce el sıkışmayla başlayan ve bir yıldır da devam eden çok anlamlı ve tarihi bir süreci devam ettiriyoruz. Bu süreç 86 milyonu ilgilendiren bir süreçtir. Siz de takip ettiniz, hatta yer yer burada da bir araya gelip konuştuk. Sürekli parti olarak diyalog ve müzakerenin ne kadar kıymetli ve önemli olduğunu anlatmaya çalıştık. Bu zemini güçlendirmek için elimizden gelen çabaları ortaya koyduk.

Ama sadece bununla yetinmedik, aynı zamanda ülkedeki anti demokratik uygulamalar karşısında da bir muhalefet partisi olarak duruşumuzu net bir şekilde ortaya koyduk. Bu süreci güvenlik zemininden diyalog ve müzakere zeminine çekmek için elimizden gelen bütün çabaları ortaya koyduk. Bu tartışmaları güvenlik zemininden de çıkarmak çok önemli bir çalışmadır.

Geçen bir yılda önemli gelişmeler oldu. Çatışmaların neredeyse olmaması çok kıymetliydi. Diyalog zemininin oluşması ve bir yıldır devam etmesi de en az bu kadar kıymetliydi. Ayrıca, mecliste de ilk defa Kürt meselesinin tartışıldığı bir komisyonun oluşturulması da bizim için değerli ve kıymetlidir. Sayın Öcalan ve hareketinin bir yıl içinde ortaya koymuş oldukları duruş da takdire değerdir. Birçok eşiğin aşılmasına sebebiyet verdiler. Bununla birlikte mecliste komisyonun oluşmasını da önemsiyoruz.

Fakat  bu geçen bir yıla bakınca aslında çok daha önemli bir noktada olabilirdik. Bir yıl içinde Türkiye ve bölgeyi rahatlatabilecek adımların atılmasını hep birlikte sağlayabilirdik. Haklar, hukuk, adalet ve yerel demokrasi konusunda başta iktidar olmak üzere ülkeyi yönetenler daha cesur davranabilirlerdi. Bu konuda biraz tutuk kalma söz konusu oldu. Ama şunu söyleyebilirim ki tüm provokasyonlara, tüm karşı duruşlara rağmen bir yıldır bu sürecin devam etmesi çok değerlidir ve tarihi önemdedir.

Bu sürecin bozulması için birileri neredeyse cenaze marşı çalmak için büyük bir heves içinde yaşıyorlar. Ama çok heveslenmesinler. Başta Amed halkı, Amed’deki çok değerli bileşenler, Sayın Öcalan ve partimiz kimseyi bu konuda heveslendirmeyecektir. Çünkü biz bu sürecin kıymetli olduğunu biliyoruz ve bu sürecin devam etmesi ve yürümesi için elimizden gelen çabayı ortaya koyacağız. Bu sürecin barışla, demokratik toplumla buluşması için de 7/24 çalışmalarımızı sürdürmeye kararlı olduğumuzu söylüyoruz.

Şimdi Amed’de yapılan toplantıların benzerlerini Türkiye’nin dört bir yanında yapıyoruz. Yeni bir durum ortaya çıktı. Bir yıl oldu. Yeterince tartıştık, toplantılar aldık. Meclis Komisyonu neredeyse toplumun hatırı sayılır dinamiklerini dinledi. Artık bir yol haritası hazırlamak, daha kapsayıcı bir yol haritasıyla birlikte yeni bir sayfa açmak gibi bir zorunluluğumuzun olduğunu da belirtmek istiyorum.

Meclisteki komisyon, çalışmalarını yürütüyor. Baro başkanı da belirtti. Abdulkadir Başkan’ın dediklerine de katılıyorum. Mecliste Kürtçe sesi kısma ve bunun gibi yapılan birkaç eksikliğin dışında meclis çok önemli bir iş de yaptı. Bunun hakkını da vermek gerekiyor. Bu eksiklerin yanında bugüne kadar yapmış olduğu çalışmaları da önemsediğimizi belirtmek istiyorum. Neredeyse bir yıldır toplumun hemen hemen çok önemli dinamikleri dinlendi, düşünceleri alındı. Bunlara değer biçiyoruz.

Bugüne kadar akademisyenlerin, baroların, sivil toplum örgütlerinin bu meseleyi birebir yaşayan ve bunun ceremesini çekenlerin mecliste öne sürdükleri talepleri, önerileri alt alta sıralarsak ve sadece bu mecliste dile getirilenleri hayata geçirebilirsek emin olun Kürt meselesini büyük oranda çözmüş olacağız. Dolayısıyla Meclisin elinde çok önemli doneler var. Bu meselenin birebir mağdurları, bu meseleyi yaşayanların ortaya koymuş olduğu çözüm önerileri var. Önümüz dönem meclisin de bunu değerlendireceğini ve bu çerçevede yol alacağını da bekliyoruz. Artık meclis dinlemeleri bırakmalı, barış yasalarını gündemle almalı.

Barış yasalarını hayata geçirecek kanunlar çıkarmalıdır. Geldiğimiz nokta biraz odur. Meclis demokratik entegrasyonun tam olarak başarıya ulaşması için de yasalar geçirerek bunun altyapısını oluşturmalıdır. Ekim ayında meclisin açılışıyla birlikte tam da başkanın (Baro Başkanı) söylediği gibi en başta geçiş yasaları olmak üzere terörle mücadele kanunu, Türk Ceza Kanunu, Ceza Mahkemeleri Usul Kanunu gibi temel yasalar, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, infaz kanunu, tutuksuz yargılamayı keyfilikten çıkaracak yasal düzenlemeleri hızlı bir şekilde gündemine almalı ve bunları meclisten geçirmelidir. Çünkü bunlar toplumun genel talepleridir ve beklentileridir.

Yine demokratik entegrasyon dedik. Aslında meclis demokratik entegrasyonun tam olarak başarıya ulaşması için de yasalar geçirerek bunun altyapısını oluşturmalıdır. Evet, demokratik entegrasyon demişken kimi çevreler demokratik entegrasyonun bir asimilasyon süreci olduğunu belirtiyor. Bazıları da demokratik entegrasyonu bir teslimiyet süreci olarak değerlendiriyor. İkisi de değil.

Demokratik entegrasyon başta Kürtler olmak üzere herkesin hukuk içerisinde eşit yurttaşlar olarak yaşaması demektir. Demokratik entegrasyon aynı zamanda birlikte yaşamanın formülüdür. Hukuka dayanan bir ortak yaşam sözleşmesidir. Biz hukuka ve yaşama kendi bilincimizle, kendi rengimizle, kendi sesimizle, kendi varlığımızla katılmak istiyoruz. Barış ve demokrasiyi sağlamanın teminatı bütüncül hukuku hayata geçirmektir. Birinci  yüzyılda Kürtler hukuk dışına itildiler.

Bu ülkede yaşamadığımız acı kalmadı. 86 milyonun tamamı, ülkenin tamamı ama aslında Kürtlerin hukuk dışına itirilmesinden dolayı birçok olumsuzluk yaşadılar. 2. yüzyılda bu olumsuzlukların tekrar yaşanmamasını, Kürtlerin eşit hukuka dayalı yurttaşlar olarak demokratik bir cumhuriyette yaşamasını istiyoruz. Sadece biz istemiyoruz. Toplumun tamamı da bunu istiyor. Çözüm çok açık. Kürdü tanıyan hukuk ve demokratik Türkiye’yi oluşturmakla mümkündür.

Yanı başımızda da Suriye’nin çatışmalardan çıkmasından sonra çözüm arayışları içerisine girmiş. Henüz orada rejimin karakteri tam belli olmadığı için oradaki tartışmalar da devam ediyor. Türkiye’de de bir süreç yürüyor. Burada Amed’de basın mensuplarının huzurunda şunu belirtmek istiyorum. Suriye’deki mesele Türkiye’de tartışılan bu çözüm sürecinin önüne bir set olarak konulmamalıdır.

Suriye’deki mesele Suriye’deki dinamikleri bağlıyor. Tam tersine eğer Türkiye’de bu süreci başarıyla ulaştırabilirsek, Türkiye’deki bu süreç Suriye’de de aslında bir model olabilir. Orada değişimin lokomotifi olabilir. Ama bu sürecin önüne Suriye’deki meseleyi set olarak, koşul olarak koymak bu süreci zedeleyecektir. Türkiye’de esecek bir çözüm süreci sadece kendi sınırlarımızın içini rahatlatmayacak, aynı zamanda Qamişlo’yu, Hewlêr’i, Halep’i de ferahlatacaktır.

Bir şeyin altını özellikle çizerek konuşmama devam etmek istiyorum. Sayın Öcalan’ın koşullarının artık düzeltilmesi gerekiyor. Bu artık söz ve laf yapılacak noktayı aştı. Söylenen söylendi. Bu meselenin en temel dinamiği ve aktörü bugün İmralı Cezaevi’nde bulunuyor. 12 metrekarelik bir hücrede emin olun çok önemli bir barış diploması yürütüyor. 26 yıldır tutsak olan, 26 yıldır toplumla bir biçimle bağı kesilen Sayın Öcalan’ın barış diplomasisi konusunda ortaya koymuş olduğu sorumluluk değerli ve kıymetlidir. Bunu biz söylemiyoruz.

Hükümetin ortakları da söylüyor. Bunu bürokrasi de söylüyor. Türkiye’deki bütün renkler de dile getiriyor. Sayın Öcalan’ın özgür çalışma ve özgür iletişim koşulları artık sağlanmalıdır. Eğer Sayın Öcalan’ın özgür çalışma ve özgür iletişim koşulları değiştirilirse Sayın Öcalan’ın rahat koşullarında daha kapsayıcı, daha sorun çözümüne dönük bir tutum ortaya koyacağına inanıyorum. 26 yıldır cezaevindedir. Artık bu duruma bir son verilmelidir. Burada Sayın Bahçeli’nin bir yıl önce 22 Ekim’de söylediği Umut Hakkı için artık gerekli adımlar atılmalıdır. Bu konuda artık kulakları tıkamanın bir gereği yoktur.

“Barışı demokratik adımlar ve adaleti sağlayarak tesis edebiliriz”

Yine bu süreç iki temel direk üzerine kurulmuştur. Birincisi demokrasidir, ikincisi barıştır. Bunlar arasında bir tercih yapmıyoruz. İkisi bir parçanın olmazsa olmaz iki bütünüdür. Bunlar rekabet halinde olamaz. Birbirinden ayrı düşünülemez, barışsız demokrasi olamaz. Demokrasi olmadan da barış kalıcı olamaz. İkisi birden olacak. Barışsız demokrasi bir yanılsama olur. Demokrasisiz barış da geçici bir serap olur. Barışı demokratik adımlar ve adaleti sağlayarak tesis edebiliriz.

Yine başkan çok önemli şeyler söyledi. Ben tekrar önemli olduğu için altını çizerek devam etmek istiyorum. Toplumda gerilime neden olan ama olumlu adımlar atılması halinde de siyasi iklimi yumuşatacak kimi adımlar atılabilinir. Bu çerçevede öncelikle Sayın İmamoğlu tutuksuz yargılanmalı. Sayın Demirtaş ve Sayın Figen Yüksekdağ ile cezaevinde yargılanan arkadaşlarımız özgürlüklerine kavuşmalıdır. Seçilmiş insanların tutuklu bulunması demokrasiyle bağdaşmaz. Bu süreçte hiç bağdaşmaz. Hasta tutsaklar derhal serbest bırakılmalı, cezaevleri de artık boşaltılmalıdır diyoruz.

Türkiye’nin demokratik ve adil geleceğinde siz değerli hukukçulara, STK temsilcilerine, kanaat önderlerine çok büyük görev ve sorumluluklar düşüyor. Kürt meselesi bir hukuk meselesidir. Eşit yurttaşlar olma meselesidir. Bu hukuk meselesinde de el birliğiyle hep birlikte kendi kurumlarımız başta olmak üzere toplumun bütün zeminlerinde hukuk zemini oluşturmak için birlikte sorumluluk almalıyız. Bu mesele sadece partiler arasında yürüyecek ve partilerle sonuçlanacak bir mesele değildir. Kürdü tanıyan hukuk demokratik cumhuriyetin kapısını aralar.

Demokratik, Kürdü tanıyan hukuku hep birlikte desteklemeliyiz. Kürdü tanıyan hukuk olmadığı için seçilmiş belediye başkanları cezaevindedir. Kürdü tanıyan hukuku hep birlikte gerçekleştirmediğimiz için sadece Kürt illerindeki belediyelere değil, batıdaki belediyelere de kayyımlar atanıyor. Onun için önce Kürdü tanıyan hukuku birlikte savunmalıyız ki demokratik cumhuriyetin kapısını aralayalım. O demokratik cumhuriyette de kayyımsız, baskısız, eşit yurttaşlar olarak birlikte yaşayalım.

22 Ekim’de bir trenin sireni çaldı. 27 Şubat’ta tren hareket etmeye başladı. Biz Amed’den bir kez daha şunu söylüyoruz. Bu tren hiçbir durağı atlamadan, hiçbir rengi, hiçbir farklılığı dışında bırakmadan tamamını kapsamalı ve böyle yürümeli. Bu şekilde yürüyen bu tren emin olun 86 milyona eşit yaşayacakları demokratik bir cumhuriyeti getirebilir.

Aksi halde bu treni kaçırırsak tekrar 100 yıl önceki kaosu, krizi bu topluma yaşatmak durumda kalacağız. Bu treni bu sefer kaçırmayacağız. Kaçırmamak için el birliği, güç birliği ile omuz omuza mücadele edeceğiz. Tekrar bizi sabırla dinlediğiniz için, onure ettiğiniz için, bu toplantıya katıldığınız için her birinize tek tek teşekkür etmek istiyorum. Hepinize başarılar diliyorum.”

Paylaşın

Ortalama Dünya Sendromu: İnsan Beyninin Sınırları

“Ortalama Dünya Sendromu” (Middle World Syndrome) kavramı, genellikle insanların evrimsel süreçte, günlük yaşamlarında karşılaştıkları “orta ölçekli” dünya ile sınırlı bir algıya sahip olmalarını ifade etmektedir.

Haber Merkezi / Bu terim, Richard Dawkins’in The Selfish Gene gibi çalışmalarında popülerleşmiştir ve insanların makro (evren ölçeği) veya mikro (kuantum fiziği ölçeği) dünyaları anlamakta zorlanmasını anlatmaktadır.

Ortalama Dünya Sendromu’na göre; İnsan beyni, hayatta kalmak için çevresindeki orta ölçekli dünyayı (örneğin, avlanma, sosyal ilişkiler, fiziksel tehlikeler) anlamak üzere evrimleşmiştir. Bu nedenle insan beyninin, çok büyük (galaksiler, evren) veya çok küçük (atomlar, kuantum mekaniği) ölçeklerdeki olayları sezgisel olarak kavraması zordur.

Örneğin, ışık hızı, kara delikler veya evrenin genişlemesi gibi kavramlar, günlük deneyimlerimizden uzak olduğu için anlaşılması güçtür. Kuantum fiziğindeki belirsizlik ilkesi veya süperpozisyon gibi kavramlar, insan sezgisine aykırıdır.

Bu sendrom, bilimsel keşiflerde ve modern teknolojinin anlaşılmasında bir engel oluşturabilir. İnsanlar, bu tür soyut kavramları anlamak için matematik, modeller veya analojiler gibi araçlara ihtiyaç duymaktadır.

Popüler Kültürde “Ortalama Dünya Sendromu”

Popüler kültürde “Ortalama Dünya Sendromu” doğrudan bir terim olarak sıkça kullanılmasa da, bu kavramın yansımaları bilimkurgu, felsefi tartışmalar ve modern hikaye anlatımında kendine yer bulmaktadır.

İnsanların evrimsel olarak orta ölçekli dünyaya adapte olmuş algılarının, evrenin veya mikro dünyanın karmaşık gerçeklikleriyle çatışması, popüler kültürde çeşitli şekillerde işlenmektedir.

Bilimkurgu ve Fantastik Eserlerde:

Filmler ve Diziler:

Interstellar (2014) gibi filmler, uzay-zaman, kara delikler ve beş boyutlu gerçeklik gibi kavramları ele alarak insan algısının sınırlarını zorlamaktadır. İzleyiciler, bu tür filmlerdeki makro ölçekli olayları anlamaya çalışırken Ortalama Dünya Sendromu’nun etkisini hissetmektedir; çünkü bu kavramlar günlük deneyimlerimizden çok uzaktadır.

The Matrix (1999) veya Rick and Morty gibi yapımlar, gerçekliğin doğasını sorgularken kuantum fiziği veya çoklu evrenler gibi mikro ve makro ölçekli fikirleri popüler bir şekilde sunmaktadır. Bu eserler, seyircinin alışkın olduğu “ortalama dünya” algısını sarsmaktadır.

Edebiyat:

Carl Sagan’ın Kozmos veya Douglas Adams’ın Otostopçunun Galaksi Rehberi gibi eserleri, evrenin büyüklüğünü ve insanın bu büyüklük karşısında ne kadar sınırlı bir perspektife sahip olduğunu mizahi veya düşündürücü bir şekilde işlemektedir. Bu, Ortalama Dünya Sendromu’nun popüler kültürdeki bir yansımasıdır.

Video Oyunları:

No Man’s Sky veya Elite Dangerous gibi oyunlar, oyuncuları galaksi ölçeğinde bir evrene taşımaktadır. Bu oyunlar, insan algısının alışık olduğu orta ölçekli dünyadan çıkarak, yıldız sistemleri ve gezegenler arasında gezinmeyi içermektedir. Oyuncular, bu tür oyunlarda evrenin büyüklüğünü anlamaya çalışırken Ortalama Dünya Sendromu’nun sınırlarıyla karşılaşabilirler.

Portal veya Antichamber gibi oyunlar, kuantum fiziği veya non-Öklid geometrisi gibi kavramları kullanarak oyuncuların alışık olduğu fiziksel kuralları altüst etmektedir.

Mizah ve Memler:

İnternet kültüründe, özellikle bilimle ilgili memlerde, Ortalama Dünya Sendromu dolaylı olarak işlenmektedir. Örneğin, kuantum fiziği veya evrenin sonsuzluğu hakkında yapılan espriler, insan beyninin bu kavramları anlamakta zorlanmasını tiye almaktadır.

Örneğin, “kuantum mekaniğini anlamaya çalışıyorum ama beynim ‘sadece bir elma ye ve hayatta kal’ modunda” tarzı espriler, bu sendromun popüler kültürdeki ironik bir yansımasıdır.

Felsefi ve Varoluşsal Temalar:

Popüler kültürde, özellikle Black Mirror gibi distopik dizilerde veya Everything Everywhere All at Once (2022) gibi filmlerde, çoklu evrenler ve insan algısının sınırları sıkça işlenmektedir. Bu eserler, Ortalama Dünya Sendromu’nun felsefi bir yansıması olarak, insanın evrendeki yerini ve algı sınırlarını sorgulamaktadır.

Bu tür yapımlar, seyirciyi kendi “ortalama dünya” perspektifinden çıkmaya ve daha büyük veya küçük ölçekli gerçeklikleri düşünmeye itmektedir.

Eğitim ve Medya:

Popüler bilim programları (örneğin, Neil deGrasse Tyson’ın Cosmos: A Spacetime Odyssey serisi) veya YouTube kanalları (Kurzgesagt, Veritasium), Ortalama Dünya Sendromu’nu dolaylı olarak ele almaktadır. Bu platformlar, karmaşık bilimsel kavramları basit animasyonlar ve analojilerle açıklayarak, insanların evrenin makro ve mikro ölçeklerini anlamasına yardımcı olmaktadır.

Bu tür içerikler, popüler kültürde bilime olan ilgiyi artırarak, Ortalama Dünya Sendromu’nun etkilerini azaltmaya çalışmaktadır.

Paylaşın

Minnettarlığın Nörobilimi Ve Psikolojisi

Minnettarlık, nörobilimsel olarak beynin ödül, duygu düzenleme ve sosyal bağlarla ilgili bölgelerini aktive ederken, psikolojik olarak pozitif duyguları artırır, negatif duyguları azaltır ve sosyal ilişkileri güçlendirir.

Haber Merkezi / Düzenli minnettarlık pratiği, hem bireysel refahı hem de toplumsal uyumu destekleyen güçlü bir araçtır.

Minnettarlık, bir iyilik veya olumlu bir deneyim karşısında duyulan takdir ve şükran hissi olarak tanımlanır. Bu duygu, hem zihinsel hem de fiziksel sağlığı olumlu yönde etkilerken, beyindeki belirli bölgeler ve süreçlerle de ilişkilidir.

Nörobilim, minnettarlığın beyindeki etkilerini anlamak için fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) gibi yöntemler kullanır. Minnettarlık hissi, beynin çeşitli bölgelerini ve nörokimyasal süreçleri aktive eder:

Beyin Bölgeleri:

Prefrontal Korteks (PFC): Minnettarlık, özellikle medial prefrontal korteks (mPFC) ile ilişkilidir. Bu bölge, sosyal biliş, öz-referanslı düşünme ve ödül işleme gibi süreçlerde rol oynar. Minnettarlık pratiği, mPFC’deki aktiviteyi artırarak daha olumlu bir duygusal durum ve karar alma süreci sağlar.

Anterior Singulat Korteks (ACC): Bu bölge, duygusal düzenleme ve empatiyle bağlantılıdır. Minnettarlık hissi, başkalarına yönelik pozitif duyguları güçlendirirken ACC’yi aktive eder.

Ventromediyal Prefrontal Korteks (vmPFC): Ödül ve değer atfetme süreçlerinde rol oynar. Minnettarlık, bir iyiliğe veya deneyime değer biçerken bu bölgeyi harekete geçirir.

Limbik Sistem (Amigdala ve Hipokampus): Minnettarlık, amigdaladaki stres tepkilerini azaltabilir ve hipokampusu destekleyerek pozitif anıların oluşumunu kolaylaştırabilir.

Nörotransmitterler:

Dopamin ve Serotonin: Minnettarlık, ödül ve mutluluk hissiyle ilişkili dopamin ve serotonin salınımını artırır. Örneğin, bir minnettarlık günlüğü tutmak, dopamin salınımını tetikleyerek zevk ve tatmin hissini güçlendirebilir.

Oksitosin: Minnettarlık, sosyal bağları güçlendiren “sevgi hormonu” oksitosin salınımını teşvik edebilir, özellikle bir başkasına teşekkür edildiğinde.

Nöroplastisite: Düzenli minnettarlık uygulamaları (örneğin, her gün şükran duyulan şeyleri yazmak), beynin yapısını ve işlevini değiştirebilir. Araştırmalar, 8 haftalık minnettarlık pratiğinin prefrontal korteks ve amigdala arasındaki bağlantıları güçlendirdiğini, böylece duygusal düzenlemeyi iyileştirdiğini gösteriyor.

Minnettarlığın Psikolojisi:

Psikolojik açıdan, minnettarlık pozitif psikolojinin temel taşlarından biridir ve bireylerin refahını artıran bir duygu olarak kabul edilir. Martin Seligman gibi pozitif psikoloji öncüleri, minnettarlığın mutluluk ve yaşam doyumu üzerindeki etkilerini vurgulamıştır.

Duygusal Etkiler:

Pozitif Duyguların Artışı: Minnettarlık, mutluluk, umut ve neşe gibi pozitif duyguları artırır. Barbara Fredrickson’ın “Genişlet ve İnşa Et” teorisine göre, minnettarlık gibi pozitif duygular, bireyin zihinsel esnekliğini ve sosyal bağlarını güçlendirir.

Negatif Duyguların Azalması: Minnettarlık, kaygı, depresyon ve stres gibi negatif duyguları azaltır. Örneğin, bir çalışma, minnettarlık pratiği yapan bireylerde depresyon belirtilerinin %30’a kadar azaldığını göstermiştir.

Sosyal Bağlar:

Minnettarlık, bireyler arası ilişkileri güçlendirir. Bir başkasına teşekkür etmek veya minnettarlık ifade etmek, güven ve yakınlık duygusunu artırır. Robert Emmons’un araştırmaları, minnettarlığın sosyal bağları güçlendirerek yalnızlık hissini azalttığını ortaya koymuştur.

Minnettarlık, “karşılıklılık normunu” destekler; yani bir iyiliğe minnettarlık duyan kişi, başkalarına yardım etme eğiliminde olur.

Bilişsel Etkiler:

Dikkat Yeniden Yönlendirme: Minnettarlık, bireyin dikkatini olumsuz olaylardan olumlu olaylara yönlendirir. Örneğin, zor bir günün ardından şükran duyulan şeylere odaklanmak, bilişsel çerçeveyi değiştirerek daha olumlu bir bakış açısı sağlar.

Anlam Arayışı: Minnettarlık, yaşamda anlam bulmayı kolaylaştırır. Viktor Frankl’ın logoterapi yaklaşımıyla bağlantılı olarak, minnettarlık bireyin zorluklar karşısında dayanıklılığını artırabilir.

Paylaşın

Negritude Hareketi

Aime Cesaire, Leopold Sedar Senghor ve Leon-Gontran Damas gibi isimler öncülük ettiği Negritude, 1930’larda Fransızca konuşan Afrikalı ve Karayipli entelektüeller tarafından başlatılan bir edebi ve kültürel harekettir.

Haber Merkezi / Hareket, siyah kimliğini, kültürünü ve tarihini yüceltmeyi, sömürgecilik ve ırkçılığın dayattığı aşağılık kompleksine karşı koymayı amaçlamıştır.

Negritude, Afrika ve diaspora edebiyatında derin bir etki bırakmış, post – kolonyal teorilere ve siyah bilinç hareketlerine zemin hazırlamıştır.

Negritude Hareketinin Ana Özellikleri:

Siyah Kimliğinin Kutlanması: Afrikalı ve diaspora kültürlerinin değerini vurgulamış, siyahların tarih, sanat ve geleneklerini onurlandırmıştır.

Sömürgecilik Karşıtlığı: Batı merkezli anlatılara meydan okumuş, Afrikalıların kendi seslerini ifade etmesini savunmuştur.

Edebi ve Felsefi Boyut: Şiir, deneme ve roman gibi türlerde, siyah bilincini ve estetiğini merkeze almıştır.

Hareket, 1930’larda Paris’te, Harlem Rönesansı ve diğer siyah özgürlük hareketlerinden ilham alarak doğmuştur.

Cesaire’in Cahier d’un retour au pays natal (1939) gibi eserler, Negritude’un manifestosu niteliğindedir. Senghor ise Afrika’nın manevi ve estetik değerlerini vurgulayan felsefi bir yaklaşım geliştirmiştir.

Bazıları, Negritude’un siyah kimliğini romantikleştirerek stereotipleri pekiştirdiğini savunmuştur. Frantz Fanon gibi düşünürler, hareketin sömürgecilik sonrası mücadelede yeterli olmadığını öne sürmüştür.

Siyah Bilinç Hareketleri:

Siyah bilinç hareketleri, siyah bireylerin ve toplulukların kimliklerini, özgüvenlerini ve özerkliklerini güçlendirmeyi hedefleyen, ırkçılık ve sömürgecilik karşıtı sosyal, politik ve kültürel hareketlerdir.

Bu hareketler, siyahların tarihsel ve kültürel mirasını yüceltirken, sistemik baskıya karşı mücadele etmiştir.

Negritude hareketi dışında öne çıkan siyah bilinç hareketleri:

Harlem Rönesansı (1920’ler-1930’lar, ABD): New York’un Harlem bölgesinde siyah sanatçıların, yazarların ve müzisyenlerin (Langston Hughes, Zora Neale Hurston) öncülük ettiği kültürel bir patlamadır. Siyah kimliğini ABD’de yeniden tanımlamış ve küresel siyah bilinç hareketlerine ilham vermiştir.

Siyah Bilinç Hareketi (1960’lar-1970’ler, Güney Afrika) Steve Biko’nun liderliğindeki bu hareket, apartheid rejimine karşı siyah Güney Afrikalıların özsaygısını ve birliğini güçlendirmiştir. “Siyah güzeldir” sloganıyla öne çıkan hareket, apartheid karşıtı mücadelede önemli bir rol oynadı, genç nesilleri mobilize etmiştir.

Black Power Hareketi (1960’lar-1970’ler, ABD): Malcolm X, Stokely Carmichael ve Black Panther Party gibi figürler ve gruplar, siyahların siyasi ve ekonomik özerkliğini savunmuştur. Sivil haklar mücadelesini radikalleştiren hareket, siyah topluluklarda öz – örgütlenmeyi teşvik etmiştir.

Black Lives Matter (2013-günümüz, Küresel): ABD’de polis şiddetine ve sistemik ırkçılığa karşı Alicia Garza, Patrisse Cullors ve Opal Tometi tarafından başlatılmıştır. Hareket, ırkçılık karşıtı mücadelede yeni bir dalga yaratmış, dünya çapında protestolar ve politik değişimlere yol açmıştır.

Sonuç olarak; Siyah bilinç hareketleri, siyah bireylerin kendilerini Batı merkezli standartlara göre değil, kendi kültürel ve tarihsel miraslarıyla tanımlamasını teşvik etmiştir.

Paylaşın

Taliban, İktidarını Güçlendirmek İçin Kadın Haklarını Kısıtlıyor

Yeni yayınlanan bir raporda, Taliban’ın Afganistan’da iktidarını güçlendirmek için kadın haklarına getirilen kısıtlamaları silah olarak kullandığı, aynı zamanda dini okulları yayarak radikalliği körüklediği uyarısı yapıldı.

Haber Merkezi / Kanada merkezli Farageer tarafından hazırlanan “Alarm Zili: Afgan Kadınların Cinsiyet Ayrımcılığı ve Artan Aşırılık Tehlikesi Konusundaki Tanıklıkları” raporu New York’ta düzenlenen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun (BMGK) Afganistan etkinliğinde açıklandı.

Taliban’ın diğer aşırılıkçı gruplar gibi, Afgan toplumunu kontrol etmek ve gücünü korumak için kadın haklarının kısıtlanmasından yararlandığı belirtilen raporda, Taliban’ın kadın düşmanı radikal ideolojisine yönelik eğitimin sadece erkek çocukları ve genç erkeklerle sınırlı olmadığı, kız çocukları ve genç kadınları da kapsadığı belirtiliyor.

Taliban Eğitim Bakanlığı’ndan alınan verilere dayanarak yapılan araştırmada, Afganistan’da şu anda 22 bin 972 dini okulun bulunduğu ve üç milyondan fazla öğrencinin kayıtlı olduğu belirtildi. 2021 yılında Taliban’ın iktidarı ele geçirmesinden önce bu sayı yaklaşık 5 bindi. Son dört yılda Taliban sadece 269 modern okul inşa etti; bu da her yeni modern okula karşılık 85 dini okul kurulduğu anlamına geliyor.

14 ilde 600’ü kadın olmak üzere 700’den fazla kişiyle yapılan görüşmelere dayanan raporda, çoğunluğun Taliban’ın iktidara geri dönmesinden bu yana Afgan toplumunun daha radikal hale geldiğine inandığı ortaya çıktı.

Etkinlikte konuşan BM Afganistan İnsan Hakları Özel Raportörü Richard Bennett, Taliban’ın cihatçı ve dini okullara odaklanmasının Afganistan’ın geleceğini tehlikeye attığını söyledi. Bennett, grubun dini, özellikle Taliban politikalarının “boyunduruğu” altında yaşayan kadın ve kız çocuklarını kontrol etmek için bir araç haline getirdiğini belirtti.

Bennett, Taliban’ın “Erdemin Teşviki ve Kötülüğün Önlenmesi Yasası”na dikkat çekerek, bunu “katı ve baskıcı” bir toplumsal düzen dayatarak Taliban kontrolünü sağlamlaştırmak için hesaplı bir stratejinin parçası olarak nitelendirdi. Bennett, Yasanın hem Taliban baskısının bir belirtisi hem de bir aracı olduğunu söyledi.

Bennett, artan yoksulluk, sınırlı eğitim ve istihdam olanakları ve hak ve özgürlükler üzerindeki daha fazla kısıtlamanın radikalleşme tehdidini artırdığını ve bunun bölgesel ve küresel güvenlik açısından sonuçlar doğurduğunu da sözlerine ekledi.

Bennett, soruşturma mekanizmaları, cinsiyet ayrımcılığının insanlığa karşı bir suç olarak tanınması ve özellikle kadın örgütleri olmak üzere sivil topluma verilen desteğin güçlendirilmesi de dahil olmak üzere kapsamlı bir uluslararası müdahale çağrısında bulundu.

Etkinlikte konuşan Afgan sivil toplum kuruluşları üyeleri, aktivistler, eski hükümet yetkilileri ve akademisyenler de bu endişeleri dile getirerek, BM ve uluslararası toplumu durumun daha da kötüleşmeden harekete geçmeye çağırdı.

Paylaşın

Mahmut Arıkan: 50+1’i Yakalamak İçin İttifak Mecburiyeti Var

Gazetecilere konuşan Saadet Partisi Lideri Mahmut Arıkan, “Bu sistemde hiçbir siyasi parti ‘tek başımıza seçime gireceğiz’ diyemez. 50+1’i yakalamak için ittifak mecburiyeti var” dedi.

Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan, Erzurum’daki Müceldiği Konağı’nda düzenlenen “Medya Buluşmaları” programında gazetecilere yaptığı açıklamada, ziyaretlerinde elinden geldiğince yerel basınla bir araya gelip dertleştiğini ve medyanın önemini yakinen bilen biri olduğunu ifade etti.

Yapılacak ilk seçimlerde iktidar olacaklarını söyleyen Arıkan, “4+4+4 eğitim modeline son vereceğiz. Bugün 12 yıl kesintisiz eğitimden sonra çocuk ‘Bu kadar okudum bari bir de üniversiteye gideyim’ diyor. Sınavlarda 3-5 doğru cevap verdiğinde herhangi bir üniversiteye yerleşme imkanına kavuşuyor. Hasbelkader üniversiteyi de bitiriyor, 24-25 yaşına geliyor ve evde oturmaya başlıyor. 4+4+4 kesintisiz eğitimi 4+4’e düşüreceğiz, gençlerin meslek kazanmalarına yönelik eğitimler vereceğiz.” diye konuştu.

Seçimlerde ittifak konusuna değinen Arıkan, şunları kaydetti: “Bugün 50+1 gibi ucube bir sistemle Türkiye yönetilmek durumunda. İktidar da bundan hoşnut değil, bir tek MHP hoşnut olan parti. Sayın Erdoğan ara ara çıkıyor bu 50+1’in bazı sıkıntıları var, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin bazı eksikleri var, bunları gidermemiz gerekiyor diyor.

Bir hafta sonra Sayın Bahçeli her şey dört dörtlük gidiyor, bunu uzatmaya gerek yok diyor ve bir anda tartışma bitiyor. Bu sistemde hiçbir siyasi parti ‘tek başımıza seçime gireceğiz’ diyemez. 50+1’i yakalamak için ittifak mecburiyeti var. Saadet Partisi de özeleştiri yapıyor. Eğer Türkiye’de 23 yıllık bir parti hep iktidardaysa, 23 yıldır muhalefet olmayı beceremiyorsa, bizim de dönüp kendimize bakmamız gerekir. Bazı şeyler eksik olmuş demek ki. 2014, 2018 ve 2023’te üç tane halk oylarıyla cumhurbaşkanı seçildi.

Üç seçimi de muhalefet kaybettiyse, 2027’deki seçimde eski ezberlerden değil, yeni uygulamalar yapmamız gerekiyor. Buna çalışıyoruz. Hangisi en doğrudur, bugün bunun cevabımı veremiyorum ama bildiğim tek bir şey var. İktidar ve muhalefet arasında sıkışmış seçmene bir adres ihtiyacı var. Saadet Partisi bu adresin öncülüğünü yapacak bir parti. Geçmişte biz bunu yaptık.”

Paylaşın

Gözetim Kapitalizmi: Bireysel Verilerin Ve Davranışların Sömürülmesi

Shoshana Zuboff’un popülerleştirdi “Gözetim Kapitalizmi” kavramı, dijital çağın en tartışmalı ekonomik modellerinden biri olarak, bireysel verilerin ve davranışların şirketler tarafından izinsiz toplanıp, ticari kazanca dönüştürülmesini tanımlar.

Haber Merkezi / Harvard İşletme Okulu emekli profesörü, sosyal psikolog ve düşünür Zuboff’un 2019 tarihli kitabı Gözetim Kapitalizmi Çağı: Yeni Güç Sınırında İnsani Bir Gelecek İçin Mücadele (The Age of Surveillance Capitalism: The Fight for a Human Future at the New Frontier of Power), bu fenomeni detaylı bir şekilde ele alır ve kapitalizmin yeni bir mutasyonunu olarak nitelendirir.

Kitap, endüstriyel kapitalizmin doğayı sömürdüğü gibi, gözetim kapitalizminin de insan doğasını sömürdüğünü savunur – davranış verilerini “ücretsiz hammadde” olarak kullanarak bireysel özerkliği tehdit eder.

Shoshana Zuboff’a göre, Google ve Meta (eski Facebook) gibi devler, 2 binlerin başında davranışsal verileri (tıklama, arama ve sosyal etkileşimler) toplayarak “davranış fazlalığı” (behavioral surplus) yaratır. Bu veriler, makine öğrenimiyle işlenerek “tahmin ürünleri”ne dönüştürülür: Ne yapacağınızı, ne isteyeceğinizi öngören ve hatta şekillendiren algoritmalar.

Sonuç? Demokrasiyi zayıflatma, eşitsizliği derinleştirme ve bireysel özgürlüğü “demir kafes”e hapsetme. Zuboff, bu durumu “yukarıdan bir darbe” olarak tanımlar: Halkın egemenliğini gasp eden, seçilmemiş şirketlerin bilgi hakimiyeti.

Gözetim Kapitalizminin Ana Unsurları:

Davranış Fazlalığı: Kullanıcı verilerinin (konum, tercihler, duygular) ücretsiz toplanması ve sahiplenilmesi. Örneğin, Google’ın arama verilerini reklam için kullanması; bireysel deneyim “fabrika hammaddesi”ne dönüşür.

Instrumentaryen Güç: Davranışları öngörmekle kalmayıp değiştiren algoritmik güç; totaliter bir düzen yaratır.
Örneğin, Facebook’un seçimleri etkilemesi veya hedefli reklamlarla tüketimi manipüle etmesi.

Epistemik Darbe: Şirketlerin “Kim bilir?” sorusunu kontrol etmesi; bilgi akışını yöneterek demokrasiyi baltalaması. Örneğin, sosyal medyada yalan haberlerin yayılması ve algoritmik sansür.

Ekonomik Mantık: Rekabetçi kapitalizmin kurallarını (kar maksimizasyonu, büyüme) veri sömürüsüyle birleştirme. Örneğin, Amazon’un tüketici profillerini “eylem ekonomisi”ne dönüştürmesi.

Bu model, endüstriyel kapitalizmin doğayı sömürdüğü gibi, insan doğasını sömürür ve “bilgi uygarlığı”nın temelini atar – ama özgürlük yerine gözetim getirir. Zuboff, mevcut gizlilik yasalarının (örneğin GDPR) yetersiz olduğunu, çünkü sorunun sadece veri koruması değil, davranış modifikasyonu olduğunu vurgular.

Kısaca Shoshana Zuboff

Shoshana Zuboff (d. 1951), Chicago Üniversitesi’nde felsefe, Harvard’da sosyal psikoloji eğitimi aldı. 1981 yılında Harvard İşletme Okulu’na katılarak, dijital devrimin iş gücüne etkilerini araştırdı (örneğin, “otomatize/informatize” diyalektiği). “Gözetim Kapitalizmi” kitabından önce In the Age of the Smart Machine (1988) gibi eserlerle tanınan Zuboff, eşi James Maxmin ile de (2016 yılında vefat etti) kitaplar yazdı.

2020 yılında Facebook Denetim Kurulu’na atanan Zuboff, 2024 yılında McGill Üniversitesi’nden onursal doktora aldı. Zuboff, 2023 yılında Harvard Kennedy School’da “Gözetim Kapitalizmi mi Demokrasi mi?” programını Mathias Risse’yle yönetti.

Paylaşın

Bahçeli, “Türkiye, Rusya Ve Çin” İttifakı Önerisine Açıklık Getirdi

Türkiye – Rusya – Çin (TRÇ) ittifakı önerisine açıklık getiren MHP Lideri Devlet Bahçeli, “Aslolan Türkiye’nin ahdi hak ve menfaatleridir. Ne yaptığımızı biliyoruz. Hep dediğim gibi. ‘Benim aklım hep Türkiye’dir.'” dedi.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Türk Akademisi Siyasi Sosyal Stratejik Araştırmalar Vakfı Başkanı ve MHP Ekonomik ve Sosyal Politikalardan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı İsmail Faruk Aksu’ya “TRÇ ittifakı” ile ilgili yaptığı değerlendirmelerin üçüncü kısmı Türkgün gazetesinde yayımlandı.

Bahçeli’nin açıklamalarından öne çıkanlar şöyle: Türkiye’nin millî menfaatlerini korumak ve geliştirmek; çevremizde barış, istikrar ve güvenlik odaklı bir ‘huzur kuşağı’ oluşturmak; bütün ülkelerle karşılıklı saygı ve menfaate dayalı uzun vadeli dostane ilişkiler kurmak; mevcut sorunları Türkiye’nin hak ve çıkarları korunarak uluslararası hukuk çerçevesinde adil ve kalıcı çözümlere kavuşturmak dış politikamızın özünü oluşturmaktadır.

Partimiz, uluslararası ilişkilerde diğer devletlerin bağımsızlık, ülke bütünlüğü ve iç işlerine karışmamayı temel ilke olarak benimsemekte, diğer devletlerden de bu ilkeye uygun bir tutum beklemektedir. Tüm ülkelerle dostane ilişkiler kurulup ilerletilmesi, bölgesel iş birliği oluşumlarının teşvik edilmesi, çok taraflı uluslararası kuruluşların etkili bir üyesi olarak anlaşmazlıkların barışçı yollardan çözülmesi, bölgesel ve küresel düzeyde barış, istikrar, güvenlik ve ortak refaha katkı sunulması, iş birliği odaklı dış politikamızın öncelikleri arasındadır.

Bu ilke ve esaslar temelinde inşa edilen dış politikamız, kudretli, itibarlı, sözü dinlenen, dostluğu aranan ve dostluğuna güvenilen bir ülke olarak 2053’e gelindiğinde Türkiye’nin dünya siyasetine yön veren küresel bir güç olmasını hedeflemektedir.

Mevcut bölgesel ve küresel bloklar içerisinde kırılmaların, yeni ittifak arayışlarının ve güç dengelerine ilişkin mücadelenin sürdüğü günümüzde Türkiye bize göre, oyun kurucu ve oyun bozucu vasfını güçlendirerek egemenlik haklarını koruma kararlılığından taviz vermeden bölgesel güç ve küresel önemli bir aktör olarak öne çıkmaktadır. Türkiye’nin sahip olduğu maddi ve kültürel sermaye unsurları ile çağdaş gelişmelere yönelik ilgi, yetenek ve kazanımları milletimize önemli fırsatlar sunmaktadır.

Avrasya jeopolitiğinin merkezinde bulunmanın sunduğu fırsatları stratejik bir vizyonla değerlendirebilen Türkiye, bölge ülkelerinde barış ve istikrarın sağlanması ve korunması amacıyla siyasi, ekonomik ve kültürel iş birliği projelerini hayata geçirebilecektir.

Türk Devletleri Teşkilatı’nın tesisi hem fikrî, hem siyasi hem de duygusal anlamda yüksek bir heyecan uyandırmıştır. Türk Devletleri Teşkilatı’nın kurulmasını müteakip Türk devletlerinin ortak çıkarlarının bulunduğu muhtelif alanlarda rehberlik edecek stratejik bir belge olan Türk Dünyası 2040 Vizyonu’nun kabul edilmesi, Türk devletlerine çok önemli iş birliği imkânları sunmaktadır.

Geliştirilecek güçlü ortak ilişkiler, Türk devletlerini ve topluluklarını birbirine yakınlaştırmakla kalmayacak, bölgesel ve küresel barışa da katkı sağlayacaktır. Partimizin dış politika anlayışında özel bir önem taşıyan ‘Türk Kuşağı’ büyük stratejisi; ortak tarih, dil, kültür ve değerler etrafında kenetlenmiş Türk toplulukları ve Türk devletleri arasındaki bağların güçlendirilmesini ve ikili ve çok taraflı diyalog ve ilişkilerin sürdürülebilir bir istikrara kavuşturulmasını esas almaktadır.

‘Türk Kuşağı’, uluslararası sistemin unsurlarını dikkate alan, dünya genelindeki çatışma dinamiklerini söndürecek ve kutuplaşmaları törpüleyecek tarihî, siyasi, ekonomik ve kültürel müktesebata sahiptir. ‘Türk Kuşağı’ olarak tanımladığımız stratejik bölge; beşeriyetin barış ve huzura susadığı, istikrar ve güvenliğe özlem duyduğu bir dönemde, insanlığın ümitle beklediği adil, insani ve vicdani gelişmeleri destekleyen bir cazibe merkezi olarak sivrilecek ve ‘barış adası’ olarak öne çıkacaktır.

Bu çerçevede Türkiye, kendisini merkeze alıp yakın ve uzak çevresinde olan biten ekonomik, sosyal ve siyasi her türlü gelişmede söz sahibi olmak, başkalarının ortaya koyduğu bölgesel ve küresel projelerin uygulayıcısı değil, kendi özgün projelerinin senaristi, yönetmeni ve başrol oyuncusu olmak, kural ve kurumlarını bu vizyon ile belirlemek, bu yönde güçlü bir toplumsal mutabakat oluşturmak durumundadır.

Türkiye; Türk ve İslam ülkeleri ile siyasi ve askeri iş birlikleri yapmak suretiyle Türk ve İslam dünyası için ana eksen ve cazibe merkezi olabilecek, bölgesel ve küresel barış ve istikrara katkı sunabilecektir.

NATO kapsamında bir müttefikimiz olan ABD ile ilişkilerimiz; Avro-Atlantik bölgesi ve hatta dünya barış ve istikrarı açısından kritik önem taşıdığı gerçeğine uygun ve Türkiye’nin menfaatleri doğrultusunda politikalar izlenerek aynı zamanda ekonomik, siyasi ve güvenlik boyutlarıyla her iki tarafın çıkarlarına hizmet edecek şekilde, eşitlik ve karşılıklılık temelinde yürütülmesi esas olmalıdır.

21’inci yüzyılın stratejik odağı durumundaki Avrasya’nın merkezinde yer alan Türkiye’nin, başta Rusya, Çin ve İran olmak üzere Karadeniz ve Hazar Havzası ülkeleriyle bölgesel barış ve istikrarı güçlendirmeyi, iş birliği imkânlarını geliştirmeyi hedefleyen çok boyutlu ve uzun vadeli politikalar izlenmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Uluslararası ilişkilerin değişen ve karmaşıklaşan yapısı dikkate alındığında, terörizm, yasa dışı göç, iklim değişikliği gibi küresel sorunlara kalıcı ve kapsamlı çözümler üretmek hiçbir ülkenin tek başına başaramayacağı bir sorumluluktur. Partimiz, uluslararası ilişkilere herhangi bir ön yargı ile yaklaşmamakta, gelişmeleri ve sorunları gerçekçi, çok yönlü ve çok boyutlu millî bir strateji çerçevesinde değerlendirmektedir.

Bu çerçevede Türkiye’nin millî güç kaynaklarının topyekûn seferber edilmesiyle akılcı, kararlı ve tutarlı bir dış politika izlenmesi esastır ve Milliyetçi Hareket Partisi, program ve politikalarını bu anlayış doğrultusunda şekillendirmektedir.

Biliyor ve inanıyoruz ki, geride bıraktığımız yüzyılın başında Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde verilen millî kurtuluş mücadelesiyle yeniden dirilişe geçen Türkiye, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında daha da yükselerek küresel güç hâline gelecektir. Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’nin sağladığı yönetim istikrarı ile Cumhuriyetimizin yeni yüzyılında da aynı ruh, azim ve heyecanla, millî kaynak ve kabiliyet potansiyelini harekete geçirerek “lider ülke Türkiye” ülküsünü gerçekleştirecek, “Türk ve Türkiye Yüzyılı”nı inşa edecek güçtedir.

Dünya ekonomisinin yoğun olarak Asya-Pasifik bölgesine doğru kaymaya başladığı yıllar yeni bloklaşmaların da hayata geçmeye başladığı dönem olmuştur. Soğuk savaş sonrası dönemle başlayan süreçte G7 ülkelerinin oluşturduğu blok zaman içinde ekonomik açıdan yavaş bir ilerleme katederken, E7 “emerging 7” ülkeleri olarak tabir edilen “gelişmekte olan 7” ülkenin ekonomik güçleri her geçen gün artmıştır. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu bu ülkeler gelecekteki ekonomik gücü oluşturacak olan ülkeler olarak öne çıkmıştır. Dünyanın en güçlü ekonomileri arasına giren ve tamamı G20 üyesi olan E7 ülkelerinin yakın bir gelecekte G7’nin üstüne çıkabilecek bir potansiyele sahip olduğu, o dönem tartışılan en önemli konulardan birisi olmuştur.

Küresel ekonomik ve siyasi gelişmelerin seyrinin mevcut ekonomik ve siyasi düzenin bütünüyle tartışmaya açılmasına yol açtığı bir süreçte gelişmekte olan söz konusu ülkeler ekonomik, aynı zamanda da siyasi iş birliklerine yönelik ittifaklar, iş birlikleri ve bloklar oluşturmaya başlamışlardır. İkinci Dünya Savaşı’nın galiplerinden oluşan devletlerin oluşturduğu savunma, güvenlik ve ekonomik kurumların adaletsiz ve kuruluş ilkelerine uygun olmayan tutum ve davranışları bu kurumlara güveni azaltmıştır. Soğuk savaş sonrası ABD’nin tek kutuplu dünya tasarımı, diğer birçok ülke bakımından kabul edilemez olarak değerlendirilmiş, yeni alternatif ittifak arayışları hızlanmıştır. Bu ittifaklar ekonomik gücün de kaydığı Pasifik coğrafyasında yoğunlaşmıştır.

BRICS böylesi bir yaklaşımın sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Pasifik kıyılarındaki ülkelerle birlikte diğer coğrafyalardaki tek kutupluluğa karşı olan ülkelerin oluşturduğu BRICS’e üye ülkeler 2024 yılı itibarıyla 9’a çıkmıştır. 2028 yılı projeksiyonlarına göre dünya hasılası içerisinde G7’nin payı yüzde 30’un altında kalırken, BRICS’in payının yüzde 40’lara çıkacağı tahmin edilmiştir.

Türkiye, dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasında yer alma hedefini bu süreçte yakalayacak ve çok kutuplu dünya düzeni içinde yeni bir kutup başı olarak dünya ekonomi ve siyaset sahnesindeki yerini alacaktır. Türkiye’nin BRICS üyeliğini, lider ülke ve küresel güç olma hedefi doğrultusunda değerlendirmesi, aynı zamanda da çok yönlü ve çok boyutlu ilişkilerden vazgeçmeden hem Doğu’ya hem Batı’ya bakan bir politikanın tezahürü olarak görmesi, Doğu–Batı ikilemi yerine ilişki biçimine odaklanarak milli menfaatler, demokratik değerler, hukuki ve insani ilkeler bağlamında konuya yaklaşması yerinde olacaktır.

Küresel GSYİH’nin yaklaşık yüzde 27’si ve küresel petrol üretiminin yaklaşık %32’sini bir araya getiren bir platform niteliği kazanan BRICS, G7’yi geride bırakmış, yeni katılacak ülkelerle birlikte gelecekte etkisinin çok daha fazla olacağı bir potansiyele sahip hâle gelmiştir. BRICS’in gelişmekte olan ekonomiler ile karşılıklı yarar sağlanabilecek ilişkiler kurmak ve geliştirmek isteği Türkiye açısından da karşılık bulmakta, jeoekonomik ağırlık merkezinin Asya-Pasifik’e kaydığı bu dönemde Türkiye’nin BRICS’e ilgisi ekonomik iş birliği olanağını artırma, yeni uluslararası finansal kuruluşlara entegre olabilme, bir yandan da ekonomik ve siyasi alternatifler yaratma isteğini desteklemektedir.

BRICS’in yapısına bakıldığında Batı çıkarlarına doğrudan bir tehdit teşkil etmemekte; OECD, NATO ya da AB muadili olmamaktadır. Brezilya ve Hindistan gibi üye ülkeler Batı’ya Çin ve Rusya’dan daha yakın bulunmaktadır. Türkiye’nin bulunduğu coğrafya itibarıyla mal ve enerjinin taşıma koridorları üzerinde bulunması, Türkiye’yi Doğu-Batı, güney-kuzey ekseninin merkezi konumuna taşımaktadır. Bu nedenle küresel sistemde çok boyutlu bir diplomasinin daha önemli hâle geldiği bir dönemde Türkiye, her durumda Doğu-Batı arasında yarattığı denge siyasetini devam ettirmek durumunda olacaktır.

1952 yılında NATO’ya giren Türkiye, güçlü bir orduya sahiptir ve soğuk savaş döneminde çok önemli rol üstlenen NATO’nun güney kanadında güçlü bir müttefik olarak üzerine düşeni yapmıştır. 20’nci yüzyılın son çeyreğinde ve 21’nci yüzyılın başlarında dünyadaki köklü ve hızlı değişiklikler Türkiye’yi NATO’nun bir kanat ülkesi konumundan çıkarmış Avrasya, Afrika ve Orta Doğu bölgelerinin kesişme noktasında merkezi bir ülke konumuna getirmiştir.

BRICS, Türkiye için Batı’nın, daha açık deyişle NATO ve AB’nin alternatifi değildir ve Türkiye’nin BRICS ilgisine Batı’dan vazgeçme, Doğu’yla bütünleşme olarak bakmamak gerekir.

Şanghay İşbirliği Örgütü ile ilişkiler de benzer nitelik taşımaktadır. Rusya, Çin, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan, Hindistan, Pakistan ve İran’dan oluşan dokuz üyeli bir bölgesel iş birliği teşkilatıdır. Temel hedefleri arasında, bölgesel barış, güvenlik ve istikrarı sağlamak ve korunması için çoklu iş birliğini geliştirmek, yeni tehditlere karşı ortak hareket etmek, üye ülkelerin ekonomik büyümeleri ve sosyal-kültürel gelişimlerini desteklemek sayılmıştır.

Bu hedefler doğrultusunda ŞİÖ, üyeleri arasındaki iş birliğini pek çok alanı kapsayacak şekilde genişletmiştir. Gelinen noktada ŞİÖ dünyanın en büyük bölgesel organizasyonu olarak 34 milyon km² alanı ve Avrasya kıtasının %60’ını, dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde 30’unu kapsamaktadır. Ayrıca 3 milyarı aşan nüfusu ile dünya nüfusunun yaklaşık yarısını teşkil etmektedir.

Türkiye, Nisan 2013’de ŞİÖ ile diyalog ortaklığı anlaşması imzalamış ve örgütle hukuki ilişkisinin temellerini atmıştır. Bu anlaşma, 2017’de TBMM’de onaylanmış ve yürürlüğe girmiştir. Diyalog ortağı Türkiye ile ŞİÖ arasında, başta bölgesel güvenlik, terörle mücadele, uyuşturucu kaçakçılığı ve organize suçların önlenmesi ile ekonomik ve kültürel alanlar olmak üzere çeşitli konularda iş birliğinin geliştirilebileceği öngörülmektedir.

Türkiye’nin, dünya nüfusunun yaklaşık yarısının, Avrasya coğrafyasının yüzde 60’ının ve dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde 30’unun bir araya geldiği bir yapı ile iş birliği her açıdan çok değerlidir.

Türkiye bölgesel bir güç olmanın da ötesine geçerek hem Batı hem de Doğu ile diyalog kurabilen nadir bir ülke örneği sergileyerek Asya’daki güvenlik ve politik denklemi etkileyebileceğini göstermektedir. Bu girişimler esasen yeni de değildir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk döneminden itibaren de Türkiye milli hedefler ve menfaatler doğrultusunda Selçuklu kartalı misali hem Doğu’ya hem de Batı’ya bakan bir anlayışla Türkiye merkezli politikalar belirlemiştir. Bu iki örgütle ilişki de Türkiye’nin kökü çeyrek asır öncesine dayanan Asya-Pasifik açılımı sürecinin bir devamıdır.

Günümüzde ABD ve Avrupa devletleri ekonomik olarak görece güç kaybederken mevcut uluslararası düzenin kurumlarını ve kurallarını da çalıştırmamaktadır. BM sistemi de IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası kuruluşlar da etkinliğini kaybetmiştir.

Esasen NATO ve AB açısından yapılması gereken değerlendirme, NATO müttefiklerinin Türkiye için tehdit teşkil eden unsurlara, girişimlere ve ittifaklara alenen neden destek verdikleri olmalıdır. Türkiye’nin Batı blokundan uzaklaştığını iddia edenlerin öncelikle hem NATO müttefiklerimizin bu yaklaşımını hem de 1963 yılından beri AB’nin bizi kapısında bekletip, bizden çok daha sonra başvuran ve ekonomik ve siyasi anlamda çok gerimizde olan ülkeleri üyeliğe kabul ettiğini sorgulamaları gerekmektedir.

Çok kutuplu bir dünya düzenine geçiş arayışlarının arttığı, yeni paylaşım savaşlarının ve güç kaymalarının yaşandığı bir dönemde Türkiye’nin Batı’dan vazgeçmeden Doğu ile yani Asya ile ekonomik, siyasi ve kültürel iş birliğini geliştirmesi Türkiye’nin gelecek hedefleriyle uyumlu olacaktır.

Türkiye’nin dünyanın jeopolitik merkezinde yer aldığı bilinci ile hareket ederek Doğu-Batı ve kuzey-güney dengelerine dikkat eden çok yönlü bir dış politika izlemesi kaçınılmazdır. Doğu’dan da, Batı’dan da, kuzeyden de, güneyden de kopmayız, vazgeçmeyiz. Eksen değişikliği, ideolojik sapma, yanlış yöne gitme gibi söylemlerin bizim nazarımızda önemi yoktur. Aslolan Türkiye’nin ahdi hak ve menfaatleridir.

Ne yaptığımızı biliyoruz. Hep dediğim gibi. “Benim aklım hep Türkiye’dir.” Türkiye’nin ve Türk milletinin hak ve çıkarlarını, güvenli ve müreffeh geleceğimizi düşünüyor, onu planlıyoruz. Üçüncü bin yılın ilk yüzyılında dünyada yeni bir paylaşım süreci yaşanırken, Türkiye’de çok önemli tarihi, siyasi ve ekonomik bir süreçten geçmektedir.

Küresel hegemonyanın tüm dünyayı rahatsız ettiği, ahlaki değerlerin erozyona uğradığı, iki kutuplu dünyadan tek kutuplu yeni bir dünya düzenine geçişin getirdiği sorunlar ve çok kutuplu düzene doğru yol alış sancılarının yaşandığı şu dönemde, milli varlığa sahip çıkarak, öz güvenle yeni dönemin dinamiklerini iyi anlamanın bir zorunluluk olduğunu düşünüyoruz.

“Türkiye, jeopolitik ve jeostratejik konumu itibarıyla dünyanın merkezindedir”

Ekonomik gelişmişlik açısından kuzey ve güneyin ortasında, kültür ve medeniyet akımları açısından da Doğu ile Batı’nın arasında bir köprü görevi gören Türkiye, jeopolitik ve jeostratejik konumu itibarıyla dünyanın merkezindedir. Ne yazık ki tüm etnik ve bölgesel çatışmalar, bunlardan kaynaklanan kaos ve kargaşa Türkiye’nin bulunduğu bölgede yaşanmış ve yaşanmaktadır.

Coğrafi olarak Asya, Afrika ve Avrupa’yı birbirine bağlayan bir köprü rolü üstlenen Türkiye, önemli doğal ve beşeri kaynaklara sahiptir. Türkiye, ABD ve AB’nin başını çektiği Batı ile Rusya, Çin, Hindistan ve Japonya’nın başat olduğu Doğu’daki güç odaklarının tam merkezindedir.

Öte yandan Türkiye, dünya coğrafyasında büyük askeri güç olan NATO’nun güney kanadını oluşturan, bütün faaliyetlerinde ve tatbikatlarında etkin rol alan bir devlettir. Türkiye, jeokültürel olarak da İslam dünyası ile Hristiyan Batı ve Hindu-Budist Doğu dünyasının sınır bölgesinde bulunan Müslüman nüfusa sahip ama laik bir devlettir.

Kısacası, jeopolitik ve jeokültürel hatların odağında olan Türkiye, aynı zamanda dünya kültür ve medeniyetlerinin kesişme noktasında yer almaktadır. Bunun bilinciyle çok yönlü ve çok boyutlu bir yaklaşımla politikalarımızı belirliyoruz. Türkiye’nin başka ittifaklara üyeliği, ne AB katılım süreci açısından ne de NATO üyeliği açısından bir zafiyet anlamına gelmemektedir. Türkiye hâlen kendi taahhüt ve sorumluluklarının arkasındadır.

Ancak bir tarafın devamlı taviz verdiği, devamlı geri adım attığı, devamlı mahkûm olduğu bir diyaloğun ne dostlukla, ne müttefiklikle, ne de komşuluk değerleriyle bağı olacaktır.

Türkiye’nin jeopolitik ve jeostratejik konumu temkinli, tedbirli ve çok boyutlu bir dış siyaset takibini gerektirmektedir. Bizim TRÇ ittifakı önerimiz de bu doğrultudadır ve gelişmeler karşısında Türkiye için akla, diplomasiye, siyasetin ruhuna, coğrafi şartlara ve yeni yüzyılın stratejik ortamına en uygun seçenek olarak Türkiye, Rusya ve Çin’den müteşekkil “TRÇ” ittifakının inşa edilmesini öngörmektedir.

Bu durum milli siyasetimize, devlet ve millet yapımıza, gelecek tasavvurumuza uygundur. Milliyetçi Hareket Partisi, Türkiye merkezli yeni bir medeniyet ve yeni bir dünya tesisini kendisine siyasi misyon olarak belirlemiştir. Bu misyonumuzun kökleri, Türk milletinin tarihi ve kültürel gerçeklerine dayanan ve geleceği kucaklayan bir anlayışın tezahürüdür.

Cumhuriyet’in yeni yüzyılında iç ve dış kaynaklı tüm kamburlardan kurtulmak milli gayemizdir. Türk milleti ve Türkiye Cumhuriyeti yeni yüzyılda çaresizliği reddetmiş, çözümsüzlüğü dışlamış, ümitsizliği elinin tersiyle itmiştir. Milli birlikle yükseliş iradesini her alanda ortaya koyma kararlılığındadır.

Paylaşın