Mansur Yavaş’tan Melih Gökçek’e Yönelik Sert Sözler

Beypazarı ilçesinde katıldığı festival açılışında gazetecilerin sorularını yanıtlayan ABB Başkanı Mansur Yavaş, Melih Gökçek’e yönelik “Türkiye’nin yüz karası olan bu ailenin her şeyini ifşa edeceğiz” dedi.

Etkin pişmanlık dilekçesinin savcılığa değil Osman Gökçek’e verilmesini eleştiren Mansur Yavaş, “Şimdi operasyonu Ankara adliyesi mi yapıyor, emniyet mi yapıyor, Gökçek ailesi mi yapıyor?” diye sordu.

Ankara Büyükşehir Belediye (ABB) Başkanı Mansur Yavaş, Beypazarı ilçesinde katıldığı festival açılışında gazetecilerin sorularını yanıtladı.

ABB’ye yönelik konser organizasyonu soruşturması kapsamında 14 kişinin gözaltına alınması, bunlardan 5’inin tutuklanması, 9’unun adli kontrolle serbest bırakılmasına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Yavaş, “Tabii ki siyasi buluyorum her şeyden önce. Hukukun genel prensipleri var. Bunu ben sadece Cumhuriyet Halk Partili belediyeler için değil, Türkiye’deki bütün uygulamalarda bu şekilde yapılması gerektiği kanaatindeyim” dedi.

Yavaş, soruşturma sürecinde kişilerin gece yarısı evlerinden alınmasını eleştirerek, “Bu iktidar döneminde yasa çıktı. Kimse gece yarısı sabaha karşı evi basılıp evinden alınmayacak. Kendisine davetiye çıkarılacak. Hangi konuda çağrıldığı da o tebliğatta yazılı olacaktı ama bunların artık hiçbirisi yok. Dolayısıyla evlerin aranıp yaka paça götürülmesini son derece yanlış buluyorum. Bu insanların hepsi uzun yıllardır kamu görevi yapan insanlar. Çağırdığınız zaman zaten ifadeye gelecekler” ifadelerini kullandı.

Soruşturmanın medya üzerinden yönlendirilmesini de eleştiren Yavaş, “Ankara’da ailesinin tümü yolsuzluklarla anılan Melih Gökçek gece vakti operasyonu Twitter’da bildiriyor. Şimdi operasyonu Ankara adliyesi mi yapıyor, emniyet mi yapıyor, Gökçek ailesi mi yapıyor? Yani bu nereden haberi oluyor? Daha sonra yok falan filan dedi ama açıkça belli. Operasyona dahil oldukları belli” diye konuştu.

Yavaş, mülkiye müfettişlerinin daha önce incelediği dosyada şimdi bazı bürokratlara teknik konularla ilgili suçlamalar yöneltildiğini belirtti. “Burada enteresan olan şeyler şunlar: Sıradan bürokratlara büyük bir organizasyonla ilgili sorular soruluyor. O organizasyonda kullanılan makinelerin, araçların birçoğunun ne bedelini, ne adını ben de bilmiyorum. Onların hiçbirisinden bilmesi mümkün değil. Şunu söyledik biz: Gidin dedik. Aynı işi yapan, aynı model arabayla aynı model aracın fiyatını kıyaslayın. Pahalı alınıp alınmadığı oradan belli olur. Varsa pahalı herkes cezasını çekecektir” dedi.

Ancak raporun tek bir kişinin ifadesine dayandığını öne süren Yavaş, “Hiç bu konudan anlamayan birisinin bir kişi ifadesine dayanarak bu iş yanlış olmuştur dedik. Ankara Başsavcılığı’nda aynı mülkiye müfettişleri soruşturması üzerinden geçen basın toplantısında adı geçen bilirkişileri çağırarak aynı şekilde raporu verdirmiş ve 153 milyon kamu zararı bulmuş. Bu kamu zararı nereden çıkmış? Kimsenin bildiği yok” ifadelerini kullandı.

Yavaş, konser fiyatlarının karşılaştırılması yönündeki taleplerin yanıtsız bırakıldığını belirterek, “Bu arada yakın zamanda Atatürk Orman Çiftliği’nde yapılan, 1,5 ay önce yapılan o tarihten Tarkan konserinin fiyatlarına bakın. Jennifer Lopez konserinin fiyatlarına bakın gibi dilekçelere hiçbir zaman cevap verilmedi maalesef. Bu da ayrıca savcının lehe olan delilleri toplama yetkisini kullanmadığını ortaya çıkıyor” dedi.

Soruşturma kapsamında sonradan şüpheli sayısının 14’e çıktığını belirten Yavaş, dosyada etkin pişmanlık dilekçesi veren bir kişinin konumuna dikkat çekti. “Mülkiye Müfettişi 9 kişi hakkında soruşturma izni istemiş, 6’sına vermişti. Bunların içerisinde etkin pişmanlıktan yararlanan insan adı falan yok. Yani bu şahıs şüpheli falan değil. Ancak bugün anladığımız kadarıyla dosyada bulunan MASAK raporunda bizim bürokratlarımızın tersine o çalışanın bu şirketlerden para aldığı ortaya çıkıyor” dedi.

Bu kişinin savcılığa değil Osman Gökçek’e başvurduğunu iddia eden Yavaş, “Birden bire sanki aklı başına gelmiş, başına taş düşmüş gibi bu raporu piyasaya açıklanmadan 10 gün önce Osman Gökçek’e gidip bu dosyanın şikayetçisi bu diye BeyazTV’de etkin pişmanlık dilekçesi veriyor. Bu da operasyonu kimin yönettiğini gösteriyor. Etkin pişmanlık dilekçesi verecekse götürüp bunu savcılığa vermesi lazım” dedi.

Etkin pişmanlıktan yararlanan kişinin serbest kaldığını, buna karşılık MASAK raporunda adı geçmeyen bürokratların tutuklandığını ifade eden Yavaş, “Bu şahıs şu anda adli kontrol ile serbest. Yani suç işlediği MASAK raporuyla tespit edilen insan serbest. MASAK raporunda haklarında hiçbir şey bulunmayan insanlar tutuklu. Böyle adalet olmaz” dedi.

Soruşturmada yeni bir dalga olabileceğine dair iddiaları da paylaşan Yavaş, “Gökçek ailesinin çenesi durmuyor. Yaptıklarını bir zafer gibi sağda solda anlatıyorlar. Şimdi yeni söyledikleri şu: Yakında ikinci dalga başlayacak. Başta Mansur Yavaş’ın özel kalemi olmak üzere 30’un üzerinde toplam şüpheli sayısı çıkacak diye sağda solda konuşuyorlar. Görelim bakalım böyle bir operasyon olacak mı? Olursa bu operasyonu kimin yönettiği de ortaya çıkmış olacak” dedi.

Yavaş, geçmişte yaptığı yolsuzluk başvurularına işlem yapılmadığını hatırlattı: “Benim yaptığım 1. şikayette ki içerisinde 1.5-2 milyarlık kamu zararları, yolsuzluklar var. Bırakın gözaltına almayı, bırakın adli kontrol uygulamayı. Bunların ifadesi dahi alınmadı 6 yıldır. Böyle adalet olmaz.”

“Türkiye’de hırsız polisi kovalar hale geldi”

Yolsuzluk yapanların değil, yolsuzluğu açığa çıkaranların hedef alındığını söyleyen Yavaş, “Medeni ülkelerde hukukun üstün olduğu yerlerde polis hırsızı kovalar. Türkiye’de hırsız polisi kovalar hale geldi. Yavuz hırsız ev sahibini bastıracağım diye sağa sola çamur atıyor ve haklarında hiçbir işlem yapılmıyor. Umuyorum ki bunların da hesabının sorulacağı, adaletin gerçekten herkese eşit uygulanacağı bir gün mutlaka gelecek” dedi.

Soruşturmalarda kendisinin adı geçmediğini hatırlatan Yavaş, “Bakın Osman Gökçek’in dahi bürokratlar hakkında yaptığı şikayetlerde şahsımla ilgili hiçbir şey yok. Sadece şunu demiş, zamanında şikayet etmedi. Kaldı ki biz duyar duymaz hem teftişe veriyoruz hem ihtiyaçlı olursa savcılığa kendimiz veriyoruz” diye konuştu.

Mal varlığı konusunda da kamuoyuna şeffaf olduğunu vurgulayan Yavaş, “1999’dan beri kamu görevi yapıyorum. Dört defa da Ankara Büyükşehir adayı oldum. Bunların tamamında da bugünkü iktidar vardı. E her türlü imkan ellerinde. Benim mal varlığım dahil bütün harcamalarımı inceledikleri muhakkak. Bir şey bulsalardı şimdiye kadar duman ederlerdi. Bunda hemfikir miyiz?” dedi.

Melih Gökçek’in sahibi olduğu iddia edilen lüks yaşam tarzına da atıf yapan Yavaş, “Bu şahıs 600 milyonluk villayı hangi parayla yapıyor? Söylüyorum açık açık. Yani kaç kişi çalıştırdınız? Şimdiye kadar ne kadar vergi verdiniz? Nereden bulduğun kanunu yok ama siyasetçiler kuruşuna kadar harcadıkları paraları, mal varlıklarını tamamını açıklamak durumundadırlar. Bunu açıklamaya davet ediyorum” ifadelerini kullandı.

Geçtiğimiz günlerde kamuoyuyla paylaştıkları belgelerin sadece küçük bir kısmı olduğunu ifade eden Yavaş, “Takipsizlik kararlarının nasıl aynı bilirkişiler tarafından verildiğini ve ne kadar gerekçesiz verildiğini o gün açıkladık. Bunlar küçük bir kısmı. Daha açıklayacağımız çok şey olacak. Çünkü yeni elde ettiğimiz deliller var, veriler var” dedi.

Yavaş, “Daha ayrıntılı çok şey var ispat edeceğimiz. Kamuoyuna serip bu ailenin Türkiye’nin yüz karası olan bu ailenin her şeyini ifşa edeceğiz. Görsün insanlar, görsün ki suç işleyenin yanına kar kalmıyor. Eninde sonunda bu açıklanıyor.” ifadelerini kullandı.

Son olarak kamu kaynaklarının spor kulübü ve televizyon aracılığıyla nasıl finanse edildiğine dair hazırladıkları şikayet dilekçesine de değinen Yavaş, “Bu şahısların mal varlıklarını nereye sakladıklarından tutun kimlerle işbirliği yaptığına kadar o verileri toplamaya çalışıyoruz” dedi ve ekledi: “Bu halk bize güvendiği için onların hakkını korumak adına ne yolsuzluk yapacağız, ne yiyeceğiz, ne yedireceğiz. Ama yolsuzluk yapanlardan da fitil fitil burundan da getirmek için sonuna kadar uğraşacağız.”

Paylaşın

Hammurabi Kanunları Modern Hukuk Sistemlerini Nasıl Etkilemiştir?

Hammurabi Kanunları (MÖ 1754 civarı), Babil Kralı Hammurabi tarafından oluşturulan ve tarihin en eski yazılı hukuk kodlarından biri olarak kabul edilen bir yasalar bütünüdür.

Haber Merkezi / Bu kanunlar, modern hukuk sistemlerinin oluşumunda doğrudan bir temel olmasa da, yazılı hukuk, cezai adalet, toplumsal düzen ve hukukta eşitlik gibi kavramlar üzerinde dolaylı ancak önemli etkiler bırakmıştır:

Yazılı Hukuk Geleneğinin Temeli:

Hammurabi Kanunları, yasaların yazılı bir şekilde kodlanmasının en erken örneklerinden biridir. Bu, hukukun şeffaf, erişilebilir ve standart hale getirilmesi fikrini ortaya koymuştur. Modern hukuk sistemlerinde de yazılı kanunlar (örneğin, anayasalar, medeni kanunlar) temel bir ilkedir.

Kanunların taş bir stel üzerine yazılması, hukukun kalıcı ve herkes için bağlayıcı olduğunu göstermiştir. Bu, modern hukukta yazılı anayasalar ve yasal metinlerin önemine ilham vermiştir.

“Göze Göz, Dişe Diş” İlkesi (Lex Talionis):

Hammurabi Kanunları’nda yer alan “göze göz” ilkesi, cezai adalette orantılılık kavramını tanıtmıştır. Bu ilke, cezaların suçla orantılı olması gerektiğini vurgulamış ve modern ceza hukukunda “orantılı ceza” anlayışının temelini oluşturmuştur.

Günümüz ceza hukukunda, cezaların suçun ağırlığına uygun olması gerektiği fikri (örneğin, hapis cezalarının süresi veya para cezalarının miktarı) bu ilkenin evrilmiş bir biçimidir. Ancak modern hukuk, intikam yerine ıslah ve caydırıcılığı daha fazla vurgulamaktadır.

Toplumsal Sınıflara Göre Hukuk Uygulaması:

Hammurabi Kanunları, toplumsal sınıflara (soylular, özgür insanlar, köleler) göre farklı cezalar ve haklar öngörmüştür. Bu, modern hukukta eşitlik ilkesine ters düşse de, o dönemde hukukun toplumsal düzeni koruma işlevi modern hukuk sistemlerinde de devam etmiştir.

Modern hukuk sistemleri, eşitlik ilkesini benimseyerek Hammurabi’nin sınıf temelli yaklaşımını reddetmiştir. Ancak, kanunların toplumsal düzeni sağlama amacı, modern anayasalarda ve medeni kanunlarda hala temel bir ilkedir.

Sözleşmeler ve Ticari Hukuk:

Hammurabi Kanunları, evlilik, borç, ticaret ve mülkiyet gibi konularda ayrıntılı düzenlemeler içermiştir. Örneğin, borç sözleşmeleri, faiz oranları ve mülkiyet devri gibi kurallar, ticari hukukun erken bir biçimini oluşturmuştur.

Modern hukukta sözleşme hukuku (örneğin, Borçlar Kanunu) ve ticari hukuk, Hammurabi Kanunları’nın bu düzenlemelerinden esinlenmiştir. Sözleşmelerin bağlayıcılığı ve ticari işlemlerin düzenlenmesi, günümüz hukuk sistemlerinin temel taşlarındandır.

Adaletin Kamusal Uygulanması:

Hammurabi Kanunları, adaletin kral adına ve kamusal bir otorite tarafından uygulanmasını sağlamıştır. Bu, hukukun bireysel intikamdan ziyade devlet kontrolünde olması gerektiği fikrini güçlendirmiştir.

Günümüzde devletlerin yargı sistemleri (mahkemeler, savcılıklar) aracılığıyla adaleti sağlama anlayışı, bu ilkenin bir uzantısıdır. Özel intikam yerine hukukun üstünlüğü, modern hukuk sistemlerinin temelidir.

Hukukun Toplumsal Normları Yansıtması:

Hammurabi Kanunları, Babil toplumunun değerleri, ahlaki normları ve ekonomik yapısına uygun yapılmıştır. Bu, hukukun toplumun ihtiyaçlarına göre şekillenmesi gerektiği fikrini ortaya koymuştur.

Modern hukuk sistemleri de toplumların kültürel, ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarına göre şekillenmektedir. Örneğin, insan hakları yasaları veya çevre yasaları, çağdaş toplumların değerlerini yansıtmaktadır.

Sınırlamalar ve Farklılıklar:

Hammurabi Kanunları, sınıfsal ve cinsiyet temelli eşitsizlikler içermektedir (örneğin, kadınlar ve köleler için daha ağır cezalar). Modern hukuk sistemleri, evrensel insan hakları ve eşitlik ilkelerine dayanmaktadır.

Hammurabi Kanunları’nda ölüm cezası ve fiziksel cezalar yaygındır. Modern hukukta ise cezalar genellikle ıslah ve topluma kazandırma odaklıdır.

Hammurabi Kanunları, dini otoriteye dayanmaktadır (Hammurabi, yasaları tanrı Şamaş’tan aldığını iddia etmiştir). Modern hukuk sistemleri ise genellikle laik bir temele dayanmaktadır.

Sonuç olarak; Hammurabi Kanunları, modern hukuk sistemlerini doğrudan oluşturmasa da, yazılı hukuk, orantılı ceza, sözleşme hukuku ve devlet otoritesiyle adaletin sağlanması gibi kavramlarla dolaylı olarak etkilemiştir. Modern hukuk, bu ilkeleri geliştirerek daha eşitlikçi, insan odaklı ve evrensel bir yapıya evrilmiştir.

Paylaşın

Toksik Stres Hakkında Bilinmesi Gerekenler

Toksik stres, bireyin uzun süreli, yoğun ve kontrol edilemeyen stres faktörlerine maruz kalması sonucu ortaya çıkan, fiziksel ve zihinsel sağlığı olumsuz etkileyen bir durumdur.

Haber Merkezi / Özellikle çocukluk döneminde, kronik ve aşırı stresin biyolojik sistemler üzerinde ciddi zararlar oluşturabileceği belirtilir. Normal stres, hayatta kalmak ve zorluklarla başa çıkmak için gerekliyken, toksik stres, bireyin başa çıkma mekanizmalarını aşar ve kalıcı hasarlara yol açabilir. Bu durum, genellikle destekleyici bir ortamın eksikliğiyle daha da kötüleşir.

Toksik Stresin Nedenleri:

Toksik stres, genellikle uzun süreli ve yoğun olumsuz yaşam olaylarından kaynaklanır. Başlıca nedenler şunlardır:

Çocukluk Dönemi Travmaları: Fiziksel, duygusal veya cinsel istismar, ihmal, aile içi şiddet, ebeveyn kaybı veya ayrılığı.
Kronik Stresörler: Yoksulluk, ayrımcılık, savaş, göçmenlik veya mülteci statüsü gibi sosyoekonomik zorluklar.
Aile İçi Sorunlar: Ebeveynlerin madde bağımlılığı, akıl sağlığı sorunları veya sürekli çatışma ortamı.
Kurumsal veya Çevresel Faktörler: Okulda zorbalık, iş yerinde mobbing, güvensiz yaşam koşulları.
Doğal Afetler veya Krizler: Deprem, sel, savaş gibi travmatik olaylar.
Destek Eksikliği: Stresle başa çıkmak için yeterli duygusal veya sosyal desteğin olmaması, toksik stresin etkilerini artırır.

Toksik Stresin Belirtileri:

Toksik stresin belirtileri, bireyin yaşına, çevresine ve stresin süresine bağlı olarak değişiklik gösterebilir. Yaygın belirtiler:

Fiziksel Belirtiler:

Kronik yorgunluk, baş ağrısı, kas gerginliği.
Uyku bozuklukları (uykusuzluk veya aşırı uyuma).
Bağışıklık sisteminin zayıflaması, sık hastalanma.
Kalp atış hızında artış, yüksek tansiyon.
Sindirim sorunları (örneğin, mide ağrısı, iştah değişiklikleri).

Zihinsel ve Duygusal Belirtiler:

Kaygı, depresyon, panik atak.
Konsantrasyon güçlüğü, hafıza sorunları.
Öfke patlamaları, sinirlilik veya duygusal dengesizlik.
Kendine güvensizlik, düşük özgüven.

Davranışsal Belirtiler:

Sosyal çekilme, yalnızlaşma.
Madde bağımlılığı veya riskli davranışlar.
Çocuklarda regresyon (örneğin, alt ıslatma, bebeksi davranışlar).

Çocuklarda Ek Belirtiler:

Gelişimsel gerilikler (konuşma, motor beceriler).
Öğrenme güçlükleri, okul performansında düşüş.
Aşırı korku veya agresif davranışlar.

Toksik Stresin Teşhisi:

Toksik stresin teşhisi, genellikle bir sağlık uzmanı (psikolog, psikiyatrist veya çocuk doktoru) tarafından yapılır. Teşhis süreci şunları içerir:

Klinik Görüşme: Bireyin yaşam öyküsü, stres faktörleri ve belirtileri detaylı bir şekilde değerlendirilir.
Anket ve Ölçekler: Stres düzeyini ölçmek için standart psikolojik testler (örneğin, ACEs – Olumsuz Çocukluk Deneyimleri anketi) kullanılabilir.
Fiziksel Muayene: Stresin fiziksel etkilerini değerlendirmek için kan basıncı, kalp atış hızı gibi ölçümler yapılabilir.
Biyolojik Belirteçler: Kortizol (stres hormonu) seviyeleri gibi biyolojik göstergeler incelenebilir, ancak bu genellikle araştırma amaçlıdır.
Farklı Tanıların Ayrımı: Toksik stres, anksiyete bozukluğu, depresyon veya travma sonrası stres bozukluğu (PTSD) gibi diğer durumlarla karışabilir. Bu nedenle ayırıcı tanı önemlidir.

Toksik Stresin Tedavisi:

Toksik stresin tedavisi, belirtileri hafifletmeye, bireyin başa çıkma becerilerini güçlendirmeye ve stres kaynaklarını azaltmaya odaklanır. Tedavi yöntemleri şunlardır:

Psikolojik Müdahaleler:

Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT): Olumsuz düşünce kalıplarını değiştirmek ve stresle başa çıkma becerilerini geliştirmek için kullanılır.
Travma Odaklı Terapi: Özellikle çocuklarda, travmatik deneyimlerin etkilerini azaltmak için uygulanır.
Aile Terapisi: Aile dinamiklerini iyileştirmek ve destekleyici bir ortam yaratmak için kullanılır.
Mindfulness ve Rahatlama Teknikleri: Meditasyon, nefes egzersizleri ve yoga, stres hormonlarını azaltmaya yardımcı olabilir.

Sosyal ve Çevresel Destek:

Destekleyici Ortamlar: Güvenli bir ev, okul veya topluluk ortamı oluşturmak, toksik stresin etkilerini azaltır.
Sosyal Destek Ağları: Aile, arkadaşlar veya topluluk desteği, bireyin dayanıklılığını artırır.
Eğitim ve Kaynaklar: Yoksulluk veya işsizlik gibi stres kaynaklarını azaltmak için sosyal hizmetler ve ekonomik destek sağlanabilir.

Tıbbi Müdahaleler:

İlaç Tedavisi: Anksiyete veya depresyon gibi eşlik eden durumlar için antidepresanlar veya anksiyolitikler reçete edilebilir. Ancak bu, genellikle son çaredir.
Fiziksel Sağlığın Desteklenmesi: Beslenme, egzersiz ve uyku düzeninin iyileştirilmesi, toksik stresin fiziksel etkilerini azaltır.

Çocuklara Özel Müdahaleler:

Oyun Terapisi: Çocukların duygularını ifade etmelerine yardımcı olur.
Okul Temelli Programlar: Öğretmenler ve danışmanlar aracılığıyla çocukların stresle başa çıkma becerileri geliştirilir.
Ebeveyn Eğitimi: Ebeveynlere, çocuklarının stresle başa çıkmasına yardımcı olacak beceriler öğretilir.

Önleyici Yaklaşımlar:

Erken Müdahale: Çocukluk döneminde toksik strese yol açabilecek risk faktörlerinin (ihmal, istismar) erken tespiti ve önlenmesi.
Toplum Programları: Toplum temelli destek programları, stresin uzun vadeli etkilerini azaltabilir.

Toksik stres, özellikle çocuklukta, beyin gelişimini, bağışıklık sistemini ve genel sağlığı olumsuz etkileyebilir. Yetişkinlikte kalp hastalığı, diyabet, depresyon ve bağımlılık gibi sorunlara yol açabilir. Bu nedenle erken teşhis ve tedavi, bireyin yaşam kalitesini artırmak için kritik öneme sahiptir.

Paylaşın

Özgür Özel: Ülkeyi Bir Daha Kurtaracağız

CHP Lideri Özgür Özel, baskılara karşı mücadele vurgusu yaparak, ülkeyi kuranların zor şartlarda mücadele ettiğini hatırlattı ve “Gerekirse ölümü göze alacağız, bu ülkeyi bir daha kurtaracağız” dedi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, Ankara’da katıldığı ‘Dil Devrimi 93. Yıl Kutlamaları Ödül Töreni’nde gündeme dair sert açıklamalarda bulundu.

Özel, “Hattı zatında saldırdıkları ne Ekrem İmamoğlu, ne Mansur Yavaş’tır. İstanbul’un iradesine saldırıyorlar, Ankara’nın iradesine saldırıyorlar. Türkiye’yi gelecekte yönetecek partiye, geleceğin iktidar partisine darbe yapmaya çalışıyorlar” ifadelerini kullandı.

İktidarın tüm kurumları, özellikle de yargıyı, muhalefeti sindirmek için araçsallaştırdığını belirten Özgür Özel, bu baskıların, iktidarın ömrünün kalmadığını gösterdiğini söyledi.

Konuşmasında bu baskılara karşı mücadele vurgusu yapan Özel, ülkeyi kuranların zor şartlarda mücadele ettiğini hatırlattı ve “Gerekirse ölümü göze alacağız, bu ülkeyi bir daha kurtaracağız” dedi.

Özel, partililere ve destekçilerine moral vererek, muhalefetin ahlaki ve psikolojik üstünlüğe sahip olduğunu belirtti: “Bu salonda, meydanlarda… her yerde ahlaki üstünlük bizdedir, psikolojik üstünlük bizdedir, çoğunluk enerjisi bizdedir. Biz haklılığın verdiği güçle ve birlikte olmanın bize vereceği kuvvetle hep birlikte başaracağız.”

Konuşmasında umut ve değişim vurgusu yapan Özel, ekonomik zorluklara ve yaşanan sıkıntılara rağmen karamsarlığa düşülmemesi gerektiğini söyledi.

Özel, “Bu zorlukların sonuna gelindiğinin ve iktidar değişimiyle birlikte hep birlikte… rahat nefeslerin alınacağı günlere adım adım yaklaşıyoruz. Kimse sakın umutsuzluğa kapılmasın” dedi. Özel, “Ahlaki üstünlük bizdedir, psikolojik üstünlük bizdedir, çoğunluk enerjisi bizdedir” diyerek, bu güçle hep birlikte başaracaklarını kaydetti.

Paylaşın

Filistin Kurtuluş Örgütü: Dünü Bugünü

1964 yılında kurulan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkı ile bağımsız bir devlet kurma mücadelesini temsil etmektedir.

Haber Merkezi / El Fetih, Halk Cephesi (FHKC) gibi çeşitli Filistinli grupları bünyesinde barındıran FKÖ, Filistinlilerin siyasi ve askeri temsilcisi olarak tanınmıştır ve 1974’te Birleşmiş Milletler (BM) tarafından Filistin halkının resmi temsilcisi olarak kabul edilmiştir.

FKÖ, Filistinlilerin İsrail işgaline karşı mücadelesini koordine etmek ve Filistin devletini kurmak amacıyla kurulmuştur. Başlangıçta silahlı mücadeleyi ön plana alan FKÖ, 1990’lardan itibaren diplomatik çabalara ağırlık vermiştir.

100’den fazla ülkede Filistin’in temsilcisi olarak tanınan FKÖ, BM’de gözlemci statüsüne sahiptir. FKÖ, 2015 yılında da Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) üye olmuştur.

1993’te İsrail ile imzalanan Oslo Anlaşmaları, FKÖ’nün İsrail’i tanımasını ve iki devletli çözüm için müzakerelere başlamasını sağlamıştır. Bu anlaşmalar, Filistin Yönetimi’nin (FÖY) kurulmasına yol açmıştır.

FKÖ, Filistin davasının uluslararası alanda savunulmasında hala önemli bir rol oynasa da, iç bölünmeler ve İsrail ile süren müzakerelerdeki tıkanıklıklar nedeniyle etkisi tartışma konusudur. Örgüt, iki devletli çözüm ve diplomatik çabaları desteklemeye devam etmektedir.

Yaser Arafat, 1969’dan 2004’teki ölümüne kadar FKÖ’nün lideriydi. Şu an ise Mahmud Abbas, FKÖ Yürütme Komitesi’nin başkanıdır.

Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) Dikkat Çeken Eylemleri:

FKÖ, kuruluşundan itibaren Filistin davasını hem silahlı mücadele hem de diplomatik yollarla ilerletmek için çeşitli eylemler gerçekleştirmiştir. FKÖ’nün dikkat çeken eylemleri, tarihsel olarak farklı dönemlerde farklı stratejilere dayanmıştır.

Silahlı Mücadele Dönemi (1960’lar-1970’ler):

FKÖ, özellikle 1960’lar ve 1970’lerde İsrail’e karşı silahlı mücadele yürütmüştür. Bu dönemde dikkat çeken eylemler:

1965 El Fetih Saldırıları: FKÖ’nün ana bileşeni El Fetih, 1965’te İsrail’e karşı ilk gerilla saldırılarını başlatmıştır. Bu, FKÖ’nün silahlı mücadele döneminin başlangıcı olarak kabul edilmektedir.

Kara Eylül (1970): Ürdün’deki Filistin mülteci kamplarından Ürdün hükümetine karşı eylemler düzenleyen FKÖ, Ürdün ordusuyla çatışmıştır. Bu olay, FKÖ’nün Ürdün’den Lübnan’a sürülmesine yol açmıştır.

Münih Olimpiyatları Saldırısı (1972): FKÖ’nün bir kolu olan Kara Eylül örgütü, 1972 Münih Olimpiyatları’nda İsrailli sporcuları rehin almıştır. Operasyon, 11 İsrailli sporcunun ölümüyle sonuçlanmış ve uluslararası alanda büyük yankı uyandırmıştır. FKÖ, bu eylemi resmî olarak üstlenmese de, olay örgüte bağlanmış ve büyük tartışma yaratmıştır.

Lübnan İç Savaşı (1975-1982): FKÖ, Lübnan’da üslendiği dönemde Lübnan İç Savaşı’na karışmış ve İsrail’e karşı sınır ötesi saldırılar düzenlemiştir. 1982’de İsrail’in Lübnan’ı işgaliyle FKÖ, Beyrut’tan Tunus’a çekilmek zorunda kalmıştır.

Diplomatik Eylemler (1980’ler-1990’lar):

FKÖ, 1980’lerden itibaren silahlı mücadeleden diplomasiye yönelmiş ve uluslararası alanda meşruiyet kazanmaya odaklanmıştır:

1988 Bağımsızlık İlanı: Yaser Arafat liderliğinde FKÖ, 15 Kasım 1988’de Filistin Devleti’ni ilan etmiştir. Bu, Filistin davasının uluslararası alanda tanınmasında önemli bir adım olmuş ve 100’den fazla ülke tarafından desteklenmiştir.

Oslo Anlaşmaları (1993): FKÖ, İsrail ile gizli görüşmeler sonucunda Oslo Anlaşmaları’nı imzalamıştır. Bu anlaşma, FKÖ’nün İsrail’i tanımasını ve iki devletli çözüm için müzakerelere başlamasını sağlamıştır. Filistin Yönetimi’nin kurulması, bu dönemin en önemli sonucu olmuştur.

BM’de Gözlemci Statüsü (1974 ve 2012): FKÖ, 1974’te Birleşmiş Milletler’de Filistin halkının temsilcisi olarak tanınmıştır. 2012’de ise Filistin, BM’de “üye olmayan gözlemci devlet” statüsü kazanmıştır. Bu, FKÖ’nün diplomatik başarısı olarak görülmüştür.

İkinci İntifada ve Sonrası (2000’ler):

İkinci İntifada (2000-2005): FKÖ’nün ana bileşeni El Fetih, İkinci İntifada’da aktif rol oynamıştır. Bu dönemde hem silahlı eylemler hem de sivil direniş dikkat çekmiştir. Ancak FKÖ, Hamas’ın yükselişiyle etkisini kısmen kaybetmiştir.

Uluslararası Diplomasi: FKÖ, 2000’lerde ve sonrasında Filistin davasını BM, Avrupa Birliği ve diğer uluslararası platformlarda savunmaya devam etmiştir. Özellikle İsrail yerleşim politikalarına karşı uluslararası mahkemelerde (örneğin, Uluslararası Ceza Mahkemesi) girişimlerde bulunmuştur.

Paylaşın

Bağımsızlık Hareketlerinde “Din”

Dinin bağımsızlık hareketlerindeki rolü, tarihsel ve kültürel bağlama bağlı olarak değişmektedir. Genellikle birleştirici, mobilize edici ve meşrulaştırıcı bir unsur olsa da, dini farklılıklar bazen çatışmalara ve bölünmelere yol açmıştır.

Kurtuluş Aladağ / Din, bağımsızlık mücadelelerinde sadece manevi bir güç değil, aynı zamanda pratik bir örgütlenme aracı olarak da işlev görmüştür.

Bağımsızlık hareketlerinde din, tarih boyunca hem birleştirici hem de mobilize edici bir güç olarak önemli roller oynamıştır. Din, toplulukların kimliklerini güçlendirmiş, ortak değerler etrafında bir araya gelmelerini sağlamış ve sömürgecilik veya baskıcı rejimlere karşı direnişi meşrulaştırmada etkili olmuştur.

Ancak, dinin rolü bağlama göre değişiklik göstermiştir; bazı durumlarda birleştirici bir ideoloji olurken, bazılarında ayrıştırıcı bir faktör olarak ortaya çıkmıştır.

Din, bağımsızlık hareketlerinde genellikle ortak bir kültürel ve manevi kimlik oluşturarak insanları bir araya getirmiştir. Örneğin:

Hindistan Bağımsızlık Hareketi: Mahatma Gandhi, Hinduizmin “Ahimsa” (şiddetsizlik) ilkesini kullanarak kitleleri mobilize etmiştir. Aynı zamanda, Müslüman liderler gibi farklı dini gruplar da İngiliz sömürgeciliğine karşı birleşmiştir, ancak din bazen Hindu-Müslüman gerilimlerini de körüklemiştir.

İrlanda Bağımsızlık Hareketi: Katoliklik, İrlandalıların İngiliz Protestan yönetimine karşı kimliklerini korumasında merkezi bir rol oynamıştır. Kilise, halkı birleştiren bir kurum olarak hareket etmiştir.

Din, sömürgeci güçlerin kültürel dayatmalarına karşı yerel kimliklerin korunmasında sembolik bir direniş aracı olmuştur.

Din, bağımsızlık mücadelelerine ahlaki ve manevi bir meşruiyet kazandırmıştır. Dini liderler ve söylemler, halkı harekete geçirmek için kullanılmıştır:

Cezayir Bağımsızlık Savaşı: İslam, Fransız sömürgeciliğine karşı direnişin temel dayanaklarından biri olmuştur. Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN), İslami değerleri kullanarak halkı birleştirmiş ve mücadelelerini dini bir cihad çerçevesinde meşrulaştırmıştır.

Amerikan Bağımsızlık Savaşı: Püriten ve diğer Hıristiyan mezhepleri, özgürlük ve adalet kavramlarını dini söylemlerle destekleyerek bağımsızlık fikrini güçlendirmiştir.

Dini kurumlar ve liderler, bağımsızlık hareketlerinde lojistik ve örgütsel destek sağlamışlardır:

Polonya’da Katolik Kilisesi: 19. ve 20. yüzyılda Polonya’nın Rus ve Prusya işgallerine karşı direnişinde Katolik Kilisesi, direnişçilerin buluşma noktası olmuştur.

Tibet’te Budizm: Dalai Lama gibi dini liderler, Çin’e karşı bağımsızlık mücadelesinde sembolik ve manevi bir liderlik sağlamıştır.

Camiler, kiliseler ve tapınaklar genellikle gizli toplantı yerleri olarak kullanılmıştır.

Din, bazı durumlarda bağımsızlık hareketlerini böldü veya karmaşık hale getirmiştir:

Hindistan  -Pakistan Ayrılığı: Hindistan’ın bağımsızlık mücadelesi sırasında Hindu ve Müslüman topluluklar arasındaki dini farklılıklar, nihayetinde bölünmeye ve Pakistan’ın kurulmasına yol açmıştır.

Nijerya’da Biafra Savaşı: Dini farklılıklar (Hıristiyan Igbo’lar ve Müslüman Hausa-Fulani’ler) etnik ve bölgesel çatışmaları derinleştirmiştir.

Sömürgeci Güçlere Karşı Direniş:

Din, sömürgecilerin kültürel hegemonyasına karşı bir direniş sembolü olarak kullanılmıştır:

Afrika’da Yerli Dinler: Sömürgecilik döneminde Hristiyan misyoner faaliyetlerine karşı yerel dinler, kültürel kimliğin korunmasında önemli bir rol oynamıştır. Örneğin, Kenya’daki Mau Mau İsyanı’nda geleneksel dini ritüeller direnişin bir parçasıydı.

Latin Amerika’da Katoliklik: İspanyol sömürgeciliğine karşı bağımsızlık hareketlerinde, Katoliklik hem birleştirici hem de yerel halkın haklarını savunan bir araç olarak kullanılmıştır (örneğin, Meksika’da Miguel Hidalgo’nun liderliği).

20. yüzyılın sonları ve 21. yüzyılda din, bazı bölgelerde bağımsızlık hareketlerinde hala etkili olmaktadır. Örneğin, İslam, Filistin’in İsrail’e karşı mücadelesinde halkın kimlik bilincinde önemli bir rol oynamaktadır.

Paylaşın

Sadece Beslenme Değişiklikleriyle Kilo Verilebilir Mi?

Kilo verme söz konusu olduğunda, diyet ve egzersizin birleşimi genellikle başarının anahtarı olarak öne sürülmektedir. Ancak birçok kişi, “Sadece beslenme alışkanlıkları değiştirilerek kilo verilebilir mi?” diye merak etmektedir.

Haber Merkezi / Sorunun cevabı “evet”, sadece beslenme alışkanlıkları değiştirilerek kilo verilebilir, ancak bu yöntem her zaman sürdürülebilir değildir.

Kilo vermede en önemli prensip kalori açığıdır; yani vücudun gün içinde yaktığı miktardan daha azını tüketmektir. Bu gerçekleştiğinde, vücut yağ depolarını kullanmak zorunda kalır. Her kişinin ihtiyaç duyduğu kalori miktarı cinsiyete, yaşa, boya, kiloya ve hatta genetiğe bağlıdır.

Beslenme düzeninde yapılan değişiklikler, bu açığı oluşturmanın en etkili yollarından biridir. Örneğin:

Porsiyon kontrolü: Daha küçük porsiyonlar tüketmek kalori alımını azaltır.
Dengeli beslenme: Sebze, tam tahıl, yağsız protein ve sağlıklı yağlar gibi besin değeri yüksek, düşük kalorili yiyeceklere odaklanmak tokluk sağlar ve aşırı yemeyi önler.
Şeker ve işlenmiş gıdaları azaltmak: Yüksek kalorili, düşük besin değerli gıdaları sınırlamak kalori alımını düşürür.
Yeme sıklığı ve zamanlaması: Düzenli öğünler veya aralıklı oruç gibi yöntemler, bazı kişilerde kalori kontrolünü kolaylaştırabilir.

Ancak, kilo verme süreci sadece beslenmeyle sınırlı kalmaz; kişinin metabolizması, hormonal durumu, yaşam tarzı ve genetik faktörler de rol oynamaktadır.

Egzersiz olmadan kilo vermek mümkün olsa da, fiziksel aktivite kas kütlesini korumaya ve metabolizmayı hızlandırmaya yardımcı olabilir. Ayrıca, sürdürülebilir bir beslenme planı uzun vadeli başarı için kritik önemdedir; aşırı kısıtlayıcı diyetler genellikle terk edilir ve kilo geri alınabilir.

Kısaca, beslenme değişiklikleri kilo vermede çok etkilidir, ancak kişiye uygun, dengeli ve sürdürülebilir bir plan önemlidir. Sağlık durumu veya özel ihtiyaçlar için bir diyetisyene danışmak faydalı olabilir.

Paylaşın

Türkiye, Avrupa’da Emekliye En Az Kaynak Ayıran Üçüncü Ülke

Türkiye, Avrupa’da, emeklilere milli gelirinden ayırdığı payda sondan üçüncü sırada yer aldı. Avrupa Birliği (AB) ülkeleri, ortalama milli gelirin yüzde 12,21, Türkiye ise milli gelirin sadece yüzde 5,27’si emeklilere ayrılıyor.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan’ın, “Çok şükür emeklilerin maaşını zor koşulda olsak da ödüyoruz” sözleri ve olası tasarruf tedbirleri için emeklileri işaret etmesi, kamuoyunda büyük bir tartışma başlattı. Bakan Işıkhan’ın bu açıklamalarının hemen ardından, finansal analist İnan Mutlu’nun Eurostat verilerine dayanarak hazırladığı grafik, Türkiye’nin emeklilere milli gelirinden ayırdığı payda Avrupa’da sondan üçüncü olduğunu gözler önüne serdi.

Bakan Vedat Işıkhan, katıldığı bir televizyon programında sosyal güvenlik sisteminin sürdürülebilirliğiyle ilgili endişelerini dile getirdi. “Almanya’da insanlar 40 yıl çalışıyor, 15-20 yıl emekli aylığı alıyor. Bizde ise 20 yıl prim toplayabiliyoruz, 40 yıl ödeme yapıyoruz” diyerek sistemin dengesizliğine dikkat çeken Işıkhan’ın, tasarruf tedbirlerinin emekli ve asgari ücretlilerden yapılabileceğini belirtmesi büyük tepki topladı. “Zor koşulda olsak da ödüyoruz” ifadesi ise, emekli maaşının bir hak değil, bir lütuf gibi sunulduğu eleştirilerine neden oldu.

Bakan’ın açıklamaları sonrası finansal analist İnan Mutlu, Avrupa İstatistik Ofisi (Eurostat) verileriyle hazırladığı bir grafiği paylaşarak tartışmaya yeni bir boyut getirdi. Grafiğe göre Türkiye, emeklilik harcamalarının milli gelire oranında Avrupa’da en alt sıralarda yer alıyor:

Avrupa Birliği (AB) ortalaması: Milli gelirin yüzde 12,21’i emeklilere ayrılıyor.
Türkiye’nin oranı: Milli gelirin sadece yüzde 5,27’si emeklilere ayrılıyor.

Bu oranla Türkiye, 35 Avrupa ülkesi arasında sondan üçüncü sırada yer alıyor. İnan Mutlu’nun vurguladığı gibi, “Tüm Balkan ülkeleri dahi emeklilerine Türkiye’den çok daha fazla kaynak ayırıyor.”

Bakan Işıkhan’ın son “tasarruf” sinyali, geçmişte verdiği “kalıcı refah artışı” sözleriyle çelişmesi nedeniyle de eleştiriliyor. Işıkhan, daha önceki açıklamalarında en düşük emekli aylığını artırma çalışmaları yaptıklarını ve “Emeklilerimizin refahını artırmak için yeni çalışmalarımızı hayata geçirmeye devam edeceğiz” vaadinde bulunmuştu.

Paylaşın

İmamoğlu Hakkındaki “Turpun Büyüğü” Davası 12 Aralık’a Ertelendi

Ekrem İmamoğlu, 27 Ocak’ta Saraçhane’de düzenlediği “Turpun Büyüğü” başlıklı basın toplantısı nedeniyle açılan davada ilk kez hakim karşısına çıktı. Dava 2 Aralık 2025’e ertelendi.

19 Mart operasyonuyla tutuklanan CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun “Turpun Büyüğü” başlıklı basın toplantısında adını açıkladığı bilirkişi S.B. ile ilgili sözleri nedeniyle hakim karşısına çıktı.

“Yargı görevini yapan bilirkişiyi veya tanığı etkilemeye teşebbüs” ve “adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs” suçlamalarıyla hakkında dava açılan İmamoğlu, Silivri’deki duruşmaya jandarma eşliğinde getirildi. İmamoğlu izleyiciler tarafından alkışlar, “Hak, hukuk, adalet” ve “Cumhurbaşkanı İmamoğlu” sloganlarıyla karşıladı.

İmamoğlu, 27 Ocak’ta Saraçhane’de düzenlediği “Turpun Büyüğü” isimli basın toplantısında bir bilirkişinin adını vererek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a seslenmiş, ardından hakkında bilirkişiyi hedef gösterdiği iddiasıyla soruşturma başlatılmıştı.

Ekrem İmamoğlu, soruşturmaya konu olan açıklamasında şunları söylemişti: “Evet Sayın Cumhurbaşkanı; sizde böyle maharetli bilirkişi S. beyler oldukça, siz de binlerce bilirkişi arasından, nokta atış S. bey bilirkişisini bulan yargı mensupları oldukça, bir davanın öncesinde ya da yürüyen sürecin öncesinde, heybenizde büyük turplar taşıdığınızı düşünebilirsiniz.

Ne var ki, sizin turp zannettikleriniz, bu milletin gönlünde zerre yer etmez. Sayın Cumhurbaşkanı; turpun büyüğü senin heybenden çıktı. Aslında işin çok kolay. Bu kadar heybe sırtında taşımana gerek yok. Bu kadar yük taşıyacağına, kendini sadece milletin sandıktaki vicdanına emanet ettiğin an rahatlayacaksın. Yastığa başınızı koyduğunuzda huzurla uyumak kadar güzeli yoktur.”

Soruşturma sonucunda açılan davanın ikinci duruşması bugün İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nce Silivri 1 no’lu duruşma salonunda görülüyor. İmamoğlu ve avukatları, ilk duruşmaya “duruşma yerinin hem mekan hem de zaman itibariyle hukuka aykırı olarak belirlendiği” gerekçesiyle duruşmaya katılmamıştı.

Bugünkü duruşmayı takip etmek üzere CHP Genel Başkanı Özgür Özel, CHP Grup Başkan Vekili Gökhan Günaydın, CHP Genel Başkan Yardımcısı Gül Çiftçi, önceki günkü olağanüstü kongrede yeniden CHP İstanbul İl Başkanlığı’na seçilen Özgür Çelik, CHP milletvekilleri Bülent Tezcan, Ali Gökçek, Fethi Açıkel, İBB Başkan Vekili Nuri Aslan, Bakırköy Belediye Başkanı Ayşegül Ovalıoğlu, İBB Genel Sekreteri Volkan Demir, İmamoğlu’nun annesi Havva İmamoğlu, babası Hasan İmamoğlu, eşi Dilek İmamoğlu, oğlu Selim İmamoğlu, CHP PM üyesi Berkay Gezgin ve çok sayıda isim Silivri’ye geldi.

“Zulümle kurulan her düzen yıkıldı”

Ekrem İmamoğlu’nun avukatlığını Avukat Hasan Fehmi Demir, Avukat Fikret İlkiz ve Avukat Tora Pekin üstlendi. Hakim İmamoğlu’na “sabıkanız var mı” diye sordu İmamoğlu, “yok Allah’a şükür” yanıtını verdi.

İddianame okunduktan sonra İmamoğlu savunma yaptı. İmamoğlu’nun savunması şöyle: “Burada kendi davamı savunurken kalbim başka yerlerde. Gazze için yardıma giden cesur insanların filosuyla beraberdir. Bu tüm dünyanın insanlık onurunu koruma mücadelesidir. İstanbul Büyükşehirde de daha önceki belediye görevlerimde de birlik ve beraberlik için devletin her kademesini davet etmişizdir. Elazığ’daki okul açılışına hiçbir devlet görevlisi gelemedi.

Bugün mahkemedeyim, hâkim burada. Bilirkişi şu anda hayatımızın her alanında yer alıyor. Yine bir telaş var. Savcılık başka bir suçlamayı niye bu iddianameye ekleme ihtiyacı hissediyor. Alınganlık davasının iddianamesinin bilirkişilik mevzusu ile ne ilgisi var? Adalet Bakanı bir partinin ilçe binası önünde demeç veriyor ama ben yargıyı etkilemişim. Ve diyor ki bunlar mı Türkiye’yi yönetecek?

Bilirkişiyi ve bilirkişi raporlarını eleştirmeye ilişkin bir engel yok. Benim bilirkişiyi eleştirmemi suç kabul etmiş. Doğruyu söyleseniz de eleştiri yapamazsınız, bunu suç kabul ederiz demişler. 11 aydır maruz kaldığımız saldırılarla, 19 Mart itibariyle yürütülen süreçle, Turpun Büyüğü, Ahtapotun Kolları diyerek daha soruşturma yokken suçlu ilan edenler ile karşı karşıyayız.

Bir Başkan Rahip Branson’u bırakacaksınız dedim bıraktılar dedi. Asıl bu yargıya müdahaledir. Saldırıyorlar, saldırsınlar. Korkmayacağız. Bu millet cesurdur. Zulümle kurulan her düzen yıkıldı, bu da yıkılacak. Hukukun olmadığı yerde hiçbir şey olmaz. Bilirkişi davasıymış, hadi oradan. Daha önce başvurulmuş çokça mahkemece hakimlerin reddettiği kayyum atanması talebini bir mahkeme kabul ediyor. Siyasi güdümlü harekete geçiliyor. Giden yine herkesin cebinden gidiyor.

Ahmak davası, Ekrem İmamoğlu’na siyasi yasak koymak için bir dava olacak. Peşinde koşacaksınız. Diplomamı iptal etmek için kendilerini paralıyorlar. Şimdi bir de çirkin davası. Bir siyasetçi sırıtarak bana fuarda laf atıyor. Bana terörist muamelesi yapmaya çalışıyor. Ona öyle öğretilmiş, her yol mübah demişler. Ben kendisine ne demişim?

Kürsüye çıktığında kendinden olmayan herkese hakaret etmeye alışmış olan bir kişi siyaset yapacak, ben yapamayacağım öyle mi? Devre arası hakem değiştirir gibi dava arası hakim değiştirmeler, heyet değiştirmeler. Yaptıkları ve yaşattıkları her şeye rağmen biz adil olmaya devam edeceğiz.

Beni bu noktaya getiren süreç sadece bir bireyin adalet arayışı değildir. Bu dava ve diğerleri temel hak ve özgürlükler mücadelesidir. Bu yapılanlar Türkiye’nin demokratik yapısına tehdittir. Ülkemiz yıllardır yargının siyasetin bir aracı haline gelmesini izliyor. Baskılar, yer değiştirmeler, her yerde aynı kişiler.

17 Ocak’ta AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı şu açıklamayı yapıyor ‘Daha turpların büyüğü heybede’. Masumiyet karinesini yerle bir eden bu ağır suçlamaya karşı ifade özgürlüğümü kullandım ve açıklama yaptım.

Bir kişinin iki dudağı arasında bir devlet olmaz. Bunun sonucu ağırdır. Attığımız her adıma, her hizmete sakıncalı bakan bu anlayışa göre biz suç işliyoruz. Bu parti devleti anlayışı. İktidarı demokratik yollardan değiştirme suçu işliyoruz. Onun için buradayız. Biz yapılan yanlışları ortaya çıkardığımız için buradayız, Silivri’deyiz. Ekrem İmamoğlu isminden korkuyorlar, bizi tehdit olarak görüyorlar. Asıl olarak milletin iktidarından korkuyorlar.

Günahları olanlar korkarlar, ben korkmuyorum. Kimin rekabetten kaçtığını milletimiz görüyor. Milleti akılsız zannedenler çok büyük bir yanılgı içerisindeler. Ben aziz milletimize sesleniyorum, adalet yoksa hangi barışı sağlayacağız? Korkuyla tehditle çatık kaşlarla mı sağlayacaksınız? Barışı ta okyanus ötesindeki ülkeyle mi sağlayacaksınız?

Bereketin olmadığı yerde milletimiz nasıl zenginleşecek? Nasıl adil paylaşacak? Refah yoksa kalkınma nasıl olacak? Beş yıldır bu ülke dış yatırımda sıfır çekiyor. Silahlar bırakılsın, infaz yasası çıksın ile terör bitecek diye bu milleti kandıramazsınız. AİHM kararını niye uygulamıyorsunuz, niçin Demirtaş hapiste? AYM kararlarını niçin tanımıyorsunuz niçin Can Atalay hapiste? Artık değişme zamanı geldi, millet gelecek bu tek kişilik sistem tıpış tıpış gidecek”

Duruşma ertelendi

İmamoğlu bu sözlerinin ardından savunmasını bitirdi. Avukatların savunmalarına geçildi. Avukatlar İmamoğlu’nun tutuklu avukatı Mehmet Pehlivan’ın duruşmaya katılmasını talep etti.  Mahkeme avukatların da ifadelerinden sonra ara kararını verdi. Karar şöyle: “Bilirkişinin dinlenmesi talebi reddedildi. Müdafilerin celbini istediği dosyaların kısmen kabulüne ve celbine ve duruşmanın 12 Aralık 2025 saat 10.00’a ertelenmesine karar verildi”

Paylaşın

Babacan’dan İktidara Sert Eleştiriler

DEVA Partisi Lideri Ali Babacan, Türkiye’de demokrasinin ciddi bir gerileme içinde olduğunu belirterek, “Bu ülke bunu hak etmiyor. Gençler daha demokratik, daha özgür bir ülkede yaşamayı hak ediyor” dedi.

Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Halk TV’ye konuştu. Babacan, iktidar medyasının ABD Başkanı Donald Trump’ın Erdoğan’a sandalye tutmasını gündeme taşımasına tepki göstererek, “Türkiye, bu kadar ezik bir ülke değil ya! Trump’ın Cumhurbaşkanını nereye oturttuğu onun değerini düşürmez de artırmaz da. Buradan meşruiyet devşirmek üzücü” dedi.

Trump’ın, “Erdoğan’dan Brunson’u istedim, verdi” sözlerine değinen Babacan, bu açıklamanın Türk yargısının bağımsız olmadığı gerçeğini dünya önünde ortaya koyduğunu söyledi. Babacan, “Yargının ne kadar iktidarın baskısı altında hareket etmek zorunda kaldığını görüyoruz. Cumhurbaşkanının talimatıyla insanların tutuklanıp bırakıldığını dünya basını önünde ilan etmiş oldu” ifadelerini kullandı.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun, “Trump’la görüşmek için yalvarıyorlar” sözlerine Türkiye’nin yanıt vermemiş olmasını da eleştiren Babacan, “Bu gerçekten hadsizliktir. Dışişleri Bakanı çıkar, gerekli cevabı verir. Ancak bizimkiler sessiz kalmayı tercih etti” dedi.

ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın, “Erdoğan’a meşruiyet veriyoruz” sözlerine tepki gösteren Babacan, “Bu kadar baskıyla sürdürülebilen bir iktidarın siyasi meşruiyet sorunu var demektir. Rakiplere hayat hakkının tanınmadığı, özgür bir ortamda seçim yapılmadığı bir ülkede meşruiyet sorgulanır. Yargıya aşırı müdahale, hukukla ilgili kararların meşruiyetini de sorgulatıyor” diye konuştu.

“Mesele Amerika olunca laf da yok, icraat da yok”

Babacan, Türkiye’nin Gazze konusunda söylemleriyle eylemlerinin uyuşmadığını savunarak, “Türkiye pek çok ülkenin gerisinde kaldı. Ticaret kesildi denildi ama İsrail’in en çok ithalat yaptığı ülkeler arasında Türkiye beşinci sırada. Mesele İsrail olunca laf çok, icraat yok. Mesele Amerika olunca laf da yok, icraat da yok” dedi.

CHP’ye yönelik davaları ve Ekrem İmamoğlu hakkında alınan kararları da değerlendiren Babacan, “Davaların usulüne baktığımızda tamamen siyasi operasyon olduğunu görüyoruz. İmamoğlu ‘cumhurbaşkanı adayıyım’ demeseydi diploması iptal edilir miydi? Bu koordinasyon ancak siyasi olabilir” ifadelerini kullandı.

Türkiye’de demokrasinin ciddi bir gerileme içinde olduğunu belirten Babacan, “Bu ülke bunu hak etmiyor. Gençler daha demokratik, daha özgür bir ülkede yaşamayı hak ediyor. İlk defa bir nesil, çocuklarının kendilerinden daha baskıcı ve daha fakir bir Türkiye’de yaşayacağından korkuyor” diye konuştu.

Dışişleri Bakanlığı’nın güvenlik odaklı bir yapıya dönüştürülmesinden endişe duyduğunu da söyleyen Babacan, “Dışişleri Bakanlığı binasına ‘karargâh’ denmez. Güvenlik enstrümanları sorun çözümünde tek başına yeterli değildir. Diplomasi kapısı her zaman açık olmalıdır” dedi.

Paylaşın