Ortalama Dünya Sendromu: İnsan Beyninin Sınırları

“Ortalama Dünya Sendromu” (Middle World Syndrome) kavramı, genellikle insanların evrimsel süreçte, günlük yaşamlarında karşılaştıkları “orta ölçekli” dünya ile sınırlı bir algıya sahip olmalarını ifade etmektedir.

Haber Merkezi / Bu terim, Richard Dawkins’in The Selfish Gene gibi çalışmalarında popülerleşmiştir ve insanların makro (evren ölçeği) veya mikro (kuantum fiziği ölçeği) dünyaları anlamakta zorlanmasını anlatmaktadır.

Ortalama Dünya Sendromu’na göre; İnsan beyni, hayatta kalmak için çevresindeki orta ölçekli dünyayı (örneğin, avlanma, sosyal ilişkiler, fiziksel tehlikeler) anlamak üzere evrimleşmiştir. Bu nedenle insan beyninin, çok büyük (galaksiler, evren) veya çok küçük (atomlar, kuantum mekaniği) ölçeklerdeki olayları sezgisel olarak kavraması zordur.

Örneğin, ışık hızı, kara delikler veya evrenin genişlemesi gibi kavramlar, günlük deneyimlerimizden uzak olduğu için anlaşılması güçtür. Kuantum fiziğindeki belirsizlik ilkesi veya süperpozisyon gibi kavramlar, insan sezgisine aykırıdır.

Bu sendrom, bilimsel keşiflerde ve modern teknolojinin anlaşılmasında bir engel oluşturabilir. İnsanlar, bu tür soyut kavramları anlamak için matematik, modeller veya analojiler gibi araçlara ihtiyaç duymaktadır.

Popüler Kültürde “Ortalama Dünya Sendromu”

Popüler kültürde “Ortalama Dünya Sendromu” doğrudan bir terim olarak sıkça kullanılmasa da, bu kavramın yansımaları bilimkurgu, felsefi tartışmalar ve modern hikaye anlatımında kendine yer bulmaktadır.

İnsanların evrimsel olarak orta ölçekli dünyaya adapte olmuş algılarının, evrenin veya mikro dünyanın karmaşık gerçeklikleriyle çatışması, popüler kültürde çeşitli şekillerde işlenmektedir.

Bilimkurgu ve Fantastik Eserlerde:

Filmler ve Diziler:

Interstellar (2014) gibi filmler, uzay-zaman, kara delikler ve beş boyutlu gerçeklik gibi kavramları ele alarak insan algısının sınırlarını zorlamaktadır. İzleyiciler, bu tür filmlerdeki makro ölçekli olayları anlamaya çalışırken Ortalama Dünya Sendromu’nun etkisini hissetmektedir; çünkü bu kavramlar günlük deneyimlerimizden çok uzaktadır.

The Matrix (1999) veya Rick and Morty gibi yapımlar, gerçekliğin doğasını sorgularken kuantum fiziği veya çoklu evrenler gibi mikro ve makro ölçekli fikirleri popüler bir şekilde sunmaktadır. Bu eserler, seyircinin alışkın olduğu “ortalama dünya” algısını sarsmaktadır.

Edebiyat:

Carl Sagan’ın Kozmos veya Douglas Adams’ın Otostopçunun Galaksi Rehberi gibi eserleri, evrenin büyüklüğünü ve insanın bu büyüklük karşısında ne kadar sınırlı bir perspektife sahip olduğunu mizahi veya düşündürücü bir şekilde işlemektedir. Bu, Ortalama Dünya Sendromu’nun popüler kültürdeki bir yansımasıdır.

Video Oyunları:

No Man’s Sky veya Elite Dangerous gibi oyunlar, oyuncuları galaksi ölçeğinde bir evrene taşımaktadır. Bu oyunlar, insan algısının alışık olduğu orta ölçekli dünyadan çıkarak, yıldız sistemleri ve gezegenler arasında gezinmeyi içermektedir. Oyuncular, bu tür oyunlarda evrenin büyüklüğünü anlamaya çalışırken Ortalama Dünya Sendromu’nun sınırlarıyla karşılaşabilirler.

Portal veya Antichamber gibi oyunlar, kuantum fiziği veya non-Öklid geometrisi gibi kavramları kullanarak oyuncuların alışık olduğu fiziksel kuralları altüst etmektedir.

Mizah ve Memler:

İnternet kültüründe, özellikle bilimle ilgili memlerde, Ortalama Dünya Sendromu dolaylı olarak işlenmektedir. Örneğin, kuantum fiziği veya evrenin sonsuzluğu hakkında yapılan espriler, insan beyninin bu kavramları anlamakta zorlanmasını tiye almaktadır.

Örneğin, “kuantum mekaniğini anlamaya çalışıyorum ama beynim ‘sadece bir elma ye ve hayatta kal’ modunda” tarzı espriler, bu sendromun popüler kültürdeki ironik bir yansımasıdır.

Felsefi ve Varoluşsal Temalar:

Popüler kültürde, özellikle Black Mirror gibi distopik dizilerde veya Everything Everywhere All at Once (2022) gibi filmlerde, çoklu evrenler ve insan algısının sınırları sıkça işlenmektedir. Bu eserler, Ortalama Dünya Sendromu’nun felsefi bir yansıması olarak, insanın evrendeki yerini ve algı sınırlarını sorgulamaktadır.

Bu tür yapımlar, seyirciyi kendi “ortalama dünya” perspektifinden çıkmaya ve daha büyük veya küçük ölçekli gerçeklikleri düşünmeye itmektedir.

Eğitim ve Medya:

Popüler bilim programları (örneğin, Neil deGrasse Tyson’ın Cosmos: A Spacetime Odyssey serisi) veya YouTube kanalları (Kurzgesagt, Veritasium), Ortalama Dünya Sendromu’nu dolaylı olarak ele almaktadır. Bu platformlar, karmaşık bilimsel kavramları basit animasyonlar ve analojilerle açıklayarak, insanların evrenin makro ve mikro ölçeklerini anlamasına yardımcı olmaktadır.

Bu tür içerikler, popüler kültürde bilime olan ilgiyi artırarak, Ortalama Dünya Sendromu’nun etkilerini azaltmaya çalışmaktadır.

Paylaşın

Minnettarlığın Nörobilimi Ve Psikolojisi

Minnettarlık, nörobilimsel olarak beynin ödül, duygu düzenleme ve sosyal bağlarla ilgili bölgelerini aktive ederken, psikolojik olarak pozitif duyguları artırır, negatif duyguları azaltır ve sosyal ilişkileri güçlendirir.

Haber Merkezi / Düzenli minnettarlık pratiği, hem bireysel refahı hem de toplumsal uyumu destekleyen güçlü bir araçtır.

Minnettarlık, bir iyilik veya olumlu bir deneyim karşısında duyulan takdir ve şükran hissi olarak tanımlanır. Bu duygu, hem zihinsel hem de fiziksel sağlığı olumlu yönde etkilerken, beyindeki belirli bölgeler ve süreçlerle de ilişkilidir.

Nörobilim, minnettarlığın beyindeki etkilerini anlamak için fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) gibi yöntemler kullanır. Minnettarlık hissi, beynin çeşitli bölgelerini ve nörokimyasal süreçleri aktive eder:

Beyin Bölgeleri:

Prefrontal Korteks (PFC): Minnettarlık, özellikle medial prefrontal korteks (mPFC) ile ilişkilidir. Bu bölge, sosyal biliş, öz-referanslı düşünme ve ödül işleme gibi süreçlerde rol oynar. Minnettarlık pratiği, mPFC’deki aktiviteyi artırarak daha olumlu bir duygusal durum ve karar alma süreci sağlar.

Anterior Singulat Korteks (ACC): Bu bölge, duygusal düzenleme ve empatiyle bağlantılıdır. Minnettarlık hissi, başkalarına yönelik pozitif duyguları güçlendirirken ACC’yi aktive eder.

Ventromediyal Prefrontal Korteks (vmPFC): Ödül ve değer atfetme süreçlerinde rol oynar. Minnettarlık, bir iyiliğe veya deneyime değer biçerken bu bölgeyi harekete geçirir.

Limbik Sistem (Amigdala ve Hipokampus): Minnettarlık, amigdaladaki stres tepkilerini azaltabilir ve hipokampusu destekleyerek pozitif anıların oluşumunu kolaylaştırabilir.

Nörotransmitterler:

Dopamin ve Serotonin: Minnettarlık, ödül ve mutluluk hissiyle ilişkili dopamin ve serotonin salınımını artırır. Örneğin, bir minnettarlık günlüğü tutmak, dopamin salınımını tetikleyerek zevk ve tatmin hissini güçlendirebilir.

Oksitosin: Minnettarlık, sosyal bağları güçlendiren “sevgi hormonu” oksitosin salınımını teşvik edebilir, özellikle bir başkasına teşekkür edildiğinde.

Nöroplastisite: Düzenli minnettarlık uygulamaları (örneğin, her gün şükran duyulan şeyleri yazmak), beynin yapısını ve işlevini değiştirebilir. Araştırmalar, 8 haftalık minnettarlık pratiğinin prefrontal korteks ve amigdala arasındaki bağlantıları güçlendirdiğini, böylece duygusal düzenlemeyi iyileştirdiğini gösteriyor.

Minnettarlığın Psikolojisi:

Psikolojik açıdan, minnettarlık pozitif psikolojinin temel taşlarından biridir ve bireylerin refahını artıran bir duygu olarak kabul edilir. Martin Seligman gibi pozitif psikoloji öncüleri, minnettarlığın mutluluk ve yaşam doyumu üzerindeki etkilerini vurgulamıştır.

Duygusal Etkiler:

Pozitif Duyguların Artışı: Minnettarlık, mutluluk, umut ve neşe gibi pozitif duyguları artırır. Barbara Fredrickson’ın “Genişlet ve İnşa Et” teorisine göre, minnettarlık gibi pozitif duygular, bireyin zihinsel esnekliğini ve sosyal bağlarını güçlendirir.

Negatif Duyguların Azalması: Minnettarlık, kaygı, depresyon ve stres gibi negatif duyguları azaltır. Örneğin, bir çalışma, minnettarlık pratiği yapan bireylerde depresyon belirtilerinin %30’a kadar azaldığını göstermiştir.

Sosyal Bağlar:

Minnettarlık, bireyler arası ilişkileri güçlendirir. Bir başkasına teşekkür etmek veya minnettarlık ifade etmek, güven ve yakınlık duygusunu artırır. Robert Emmons’un araştırmaları, minnettarlığın sosyal bağları güçlendirerek yalnızlık hissini azalttığını ortaya koymuştur.

Minnettarlık, “karşılıklılık normunu” destekler; yani bir iyiliğe minnettarlık duyan kişi, başkalarına yardım etme eğiliminde olur.

Bilişsel Etkiler:

Dikkat Yeniden Yönlendirme: Minnettarlık, bireyin dikkatini olumsuz olaylardan olumlu olaylara yönlendirir. Örneğin, zor bir günün ardından şükran duyulan şeylere odaklanmak, bilişsel çerçeveyi değiştirerek daha olumlu bir bakış açısı sağlar.

Anlam Arayışı: Minnettarlık, yaşamda anlam bulmayı kolaylaştırır. Viktor Frankl’ın logoterapi yaklaşımıyla bağlantılı olarak, minnettarlık bireyin zorluklar karşısında dayanıklılığını artırabilir.

Paylaşın

Negritude Hareketi

Aime Cesaire, Leopold Sedar Senghor ve Leon-Gontran Damas gibi isimler öncülük ettiği Negritude, 1930’larda Fransızca konuşan Afrikalı ve Karayipli entelektüeller tarafından başlatılan bir edebi ve kültürel harekettir.

Haber Merkezi / Hareket, siyah kimliğini, kültürünü ve tarihini yüceltmeyi, sömürgecilik ve ırkçılığın dayattığı aşağılık kompleksine karşı koymayı amaçlamıştır.

Negritude, Afrika ve diaspora edebiyatında derin bir etki bırakmış, post – kolonyal teorilere ve siyah bilinç hareketlerine zemin hazırlamıştır.

Negritude Hareketinin Ana Özellikleri:

Siyah Kimliğinin Kutlanması: Afrikalı ve diaspora kültürlerinin değerini vurgulamış, siyahların tarih, sanat ve geleneklerini onurlandırmıştır.

Sömürgecilik Karşıtlığı: Batı merkezli anlatılara meydan okumuş, Afrikalıların kendi seslerini ifade etmesini savunmuştur.

Edebi ve Felsefi Boyut: Şiir, deneme ve roman gibi türlerde, siyah bilincini ve estetiğini merkeze almıştır.

Hareket, 1930’larda Paris’te, Harlem Rönesansı ve diğer siyah özgürlük hareketlerinden ilham alarak doğmuştur.

Cesaire’in Cahier d’un retour au pays natal (1939) gibi eserler, Negritude’un manifestosu niteliğindedir. Senghor ise Afrika’nın manevi ve estetik değerlerini vurgulayan felsefi bir yaklaşım geliştirmiştir.

Bazıları, Negritude’un siyah kimliğini romantikleştirerek stereotipleri pekiştirdiğini savunmuştur. Frantz Fanon gibi düşünürler, hareketin sömürgecilik sonrası mücadelede yeterli olmadığını öne sürmüştür.

Siyah Bilinç Hareketleri:

Siyah bilinç hareketleri, siyah bireylerin ve toplulukların kimliklerini, özgüvenlerini ve özerkliklerini güçlendirmeyi hedefleyen, ırkçılık ve sömürgecilik karşıtı sosyal, politik ve kültürel hareketlerdir.

Bu hareketler, siyahların tarihsel ve kültürel mirasını yüceltirken, sistemik baskıya karşı mücadele etmiştir.

Negritude hareketi dışında öne çıkan siyah bilinç hareketleri:

Harlem Rönesansı (1920’ler-1930’lar, ABD): New York’un Harlem bölgesinde siyah sanatçıların, yazarların ve müzisyenlerin (Langston Hughes, Zora Neale Hurston) öncülük ettiği kültürel bir patlamadır. Siyah kimliğini ABD’de yeniden tanımlamış ve küresel siyah bilinç hareketlerine ilham vermiştir.

Siyah Bilinç Hareketi (1960’lar-1970’ler, Güney Afrika) Steve Biko’nun liderliğindeki bu hareket, apartheid rejimine karşı siyah Güney Afrikalıların özsaygısını ve birliğini güçlendirmiştir. “Siyah güzeldir” sloganıyla öne çıkan hareket, apartheid karşıtı mücadelede önemli bir rol oynadı, genç nesilleri mobilize etmiştir.

Black Power Hareketi (1960’lar-1970’ler, ABD): Malcolm X, Stokely Carmichael ve Black Panther Party gibi figürler ve gruplar, siyahların siyasi ve ekonomik özerkliğini savunmuştur. Sivil haklar mücadelesini radikalleştiren hareket, siyah topluluklarda öz – örgütlenmeyi teşvik etmiştir.

Black Lives Matter (2013-günümüz, Küresel): ABD’de polis şiddetine ve sistemik ırkçılığa karşı Alicia Garza, Patrisse Cullors ve Opal Tometi tarafından başlatılmıştır. Hareket, ırkçılık karşıtı mücadelede yeni bir dalga yaratmış, dünya çapında protestolar ve politik değişimlere yol açmıştır.

Sonuç olarak; Siyah bilinç hareketleri, siyah bireylerin kendilerini Batı merkezli standartlara göre değil, kendi kültürel ve tarihsel miraslarıyla tanımlamasını teşvik etmiştir.

Paylaşın

Taliban, İktidarını Güçlendirmek İçin Kadın Haklarını Kısıtlıyor

Yeni yayınlanan bir raporda, Taliban’ın Afganistan’da iktidarını güçlendirmek için kadın haklarına getirilen kısıtlamaları silah olarak kullandığı, aynı zamanda dini okulları yayarak radikalliği körüklediği uyarısı yapıldı.

Haber Merkezi / Kanada merkezli Farageer tarafından hazırlanan “Alarm Zili: Afgan Kadınların Cinsiyet Ayrımcılığı ve Artan Aşırılık Tehlikesi Konusundaki Tanıklıkları” raporu New York’ta düzenlenen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun (BMGK) Afganistan etkinliğinde açıklandı.

Taliban’ın diğer aşırılıkçı gruplar gibi, Afgan toplumunu kontrol etmek ve gücünü korumak için kadın haklarının kısıtlanmasından yararlandığı belirtilen raporda, Taliban’ın kadın düşmanı radikal ideolojisine yönelik eğitimin sadece erkek çocukları ve genç erkeklerle sınırlı olmadığı, kız çocukları ve genç kadınları da kapsadığı belirtiliyor.

Taliban Eğitim Bakanlığı’ndan alınan verilere dayanarak yapılan araştırmada, Afganistan’da şu anda 22 bin 972 dini okulun bulunduğu ve üç milyondan fazla öğrencinin kayıtlı olduğu belirtildi. 2021 yılında Taliban’ın iktidarı ele geçirmesinden önce bu sayı yaklaşık 5 bindi. Son dört yılda Taliban sadece 269 modern okul inşa etti; bu da her yeni modern okula karşılık 85 dini okul kurulduğu anlamına geliyor.

14 ilde 600’ü kadın olmak üzere 700’den fazla kişiyle yapılan görüşmelere dayanan raporda, çoğunluğun Taliban’ın iktidara geri dönmesinden bu yana Afgan toplumunun daha radikal hale geldiğine inandığı ortaya çıktı.

Etkinlikte konuşan BM Afganistan İnsan Hakları Özel Raportörü Richard Bennett, Taliban’ın cihatçı ve dini okullara odaklanmasının Afganistan’ın geleceğini tehlikeye attığını söyledi. Bennett, grubun dini, özellikle Taliban politikalarının “boyunduruğu” altında yaşayan kadın ve kız çocuklarını kontrol etmek için bir araç haline getirdiğini belirtti.

Bennett, Taliban’ın “Erdemin Teşviki ve Kötülüğün Önlenmesi Yasası”na dikkat çekerek, bunu “katı ve baskıcı” bir toplumsal düzen dayatarak Taliban kontrolünü sağlamlaştırmak için hesaplı bir stratejinin parçası olarak nitelendirdi. Bennett, Yasanın hem Taliban baskısının bir belirtisi hem de bir aracı olduğunu söyledi.

Bennett, artan yoksulluk, sınırlı eğitim ve istihdam olanakları ve hak ve özgürlükler üzerindeki daha fazla kısıtlamanın radikalleşme tehdidini artırdığını ve bunun bölgesel ve küresel güvenlik açısından sonuçlar doğurduğunu da sözlerine ekledi.

Bennett, soruşturma mekanizmaları, cinsiyet ayrımcılığının insanlığa karşı bir suç olarak tanınması ve özellikle kadın örgütleri olmak üzere sivil topluma verilen desteğin güçlendirilmesi de dahil olmak üzere kapsamlı bir uluslararası müdahale çağrısında bulundu.

Etkinlikte konuşan Afgan sivil toplum kuruluşları üyeleri, aktivistler, eski hükümet yetkilileri ve akademisyenler de bu endişeleri dile getirerek, BM ve uluslararası toplumu durumun daha da kötüleşmeden harekete geçmeye çağırdı.

Paylaşın

Mahmut Arıkan: 50+1’i Yakalamak İçin İttifak Mecburiyeti Var

Gazetecilere konuşan Saadet Partisi Lideri Mahmut Arıkan, “Bu sistemde hiçbir siyasi parti ‘tek başımıza seçime gireceğiz’ diyemez. 50+1’i yakalamak için ittifak mecburiyeti var” dedi.

Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan, Erzurum’daki Müceldiği Konağı’nda düzenlenen “Medya Buluşmaları” programında gazetecilere yaptığı açıklamada, ziyaretlerinde elinden geldiğince yerel basınla bir araya gelip dertleştiğini ve medyanın önemini yakinen bilen biri olduğunu ifade etti.

Yapılacak ilk seçimlerde iktidar olacaklarını söyleyen Arıkan, “4+4+4 eğitim modeline son vereceğiz. Bugün 12 yıl kesintisiz eğitimden sonra çocuk ‘Bu kadar okudum bari bir de üniversiteye gideyim’ diyor. Sınavlarda 3-5 doğru cevap verdiğinde herhangi bir üniversiteye yerleşme imkanına kavuşuyor. Hasbelkader üniversiteyi de bitiriyor, 24-25 yaşına geliyor ve evde oturmaya başlıyor. 4+4+4 kesintisiz eğitimi 4+4’e düşüreceğiz, gençlerin meslek kazanmalarına yönelik eğitimler vereceğiz.” diye konuştu.

Seçimlerde ittifak konusuna değinen Arıkan, şunları kaydetti: “Bugün 50+1 gibi ucube bir sistemle Türkiye yönetilmek durumunda. İktidar da bundan hoşnut değil, bir tek MHP hoşnut olan parti. Sayın Erdoğan ara ara çıkıyor bu 50+1’in bazı sıkıntıları var, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin bazı eksikleri var, bunları gidermemiz gerekiyor diyor.

Bir hafta sonra Sayın Bahçeli her şey dört dörtlük gidiyor, bunu uzatmaya gerek yok diyor ve bir anda tartışma bitiyor. Bu sistemde hiçbir siyasi parti ‘tek başımıza seçime gireceğiz’ diyemez. 50+1’i yakalamak için ittifak mecburiyeti var. Saadet Partisi de özeleştiri yapıyor. Eğer Türkiye’de 23 yıllık bir parti hep iktidardaysa, 23 yıldır muhalefet olmayı beceremiyorsa, bizim de dönüp kendimize bakmamız gerekir. Bazı şeyler eksik olmuş demek ki. 2014, 2018 ve 2023’te üç tane halk oylarıyla cumhurbaşkanı seçildi.

Üç seçimi de muhalefet kaybettiyse, 2027’deki seçimde eski ezberlerden değil, yeni uygulamalar yapmamız gerekiyor. Buna çalışıyoruz. Hangisi en doğrudur, bugün bunun cevabımı veremiyorum ama bildiğim tek bir şey var. İktidar ve muhalefet arasında sıkışmış seçmene bir adres ihtiyacı var. Saadet Partisi bu adresin öncülüğünü yapacak bir parti. Geçmişte biz bunu yaptık.”

Paylaşın

Gözetim Kapitalizmi: Bireysel Verilerin Ve Davranışların Sömürülmesi

Shoshana Zuboff’un popülerleştirdi “Gözetim Kapitalizmi” kavramı, dijital çağın en tartışmalı ekonomik modellerinden biri olarak, bireysel verilerin ve davranışların şirketler tarafından izinsiz toplanıp, ticari kazanca dönüştürülmesini tanımlar.

Haber Merkezi / Harvard İşletme Okulu emekli profesörü, sosyal psikolog ve düşünür Zuboff’un 2019 tarihli kitabı Gözetim Kapitalizmi Çağı: Yeni Güç Sınırında İnsani Bir Gelecek İçin Mücadele (The Age of Surveillance Capitalism: The Fight for a Human Future at the New Frontier of Power), bu fenomeni detaylı bir şekilde ele alır ve kapitalizmin yeni bir mutasyonunu olarak nitelendirir.

Kitap, endüstriyel kapitalizmin doğayı sömürdüğü gibi, gözetim kapitalizminin de insan doğasını sömürdüğünü savunur – davranış verilerini “ücretsiz hammadde” olarak kullanarak bireysel özerkliği tehdit eder.

Shoshana Zuboff’a göre, Google ve Meta (eski Facebook) gibi devler, 2 binlerin başında davranışsal verileri (tıklama, arama ve sosyal etkileşimler) toplayarak “davranış fazlalığı” (behavioral surplus) yaratır. Bu veriler, makine öğrenimiyle işlenerek “tahmin ürünleri”ne dönüştürülür: Ne yapacağınızı, ne isteyeceğinizi öngören ve hatta şekillendiren algoritmalar.

Sonuç? Demokrasiyi zayıflatma, eşitsizliği derinleştirme ve bireysel özgürlüğü “demir kafes”e hapsetme. Zuboff, bu durumu “yukarıdan bir darbe” olarak tanımlar: Halkın egemenliğini gasp eden, seçilmemiş şirketlerin bilgi hakimiyeti.

Gözetim Kapitalizminin Ana Unsurları:

Davranış Fazlalığı: Kullanıcı verilerinin (konum, tercihler, duygular) ücretsiz toplanması ve sahiplenilmesi. Örneğin, Google’ın arama verilerini reklam için kullanması; bireysel deneyim “fabrika hammaddesi”ne dönüşür.

Instrumentaryen Güç: Davranışları öngörmekle kalmayıp değiştiren algoritmik güç; totaliter bir düzen yaratır.
Örneğin, Facebook’un seçimleri etkilemesi veya hedefli reklamlarla tüketimi manipüle etmesi.

Epistemik Darbe: Şirketlerin “Kim bilir?” sorusunu kontrol etmesi; bilgi akışını yöneterek demokrasiyi baltalaması. Örneğin, sosyal medyada yalan haberlerin yayılması ve algoritmik sansür.

Ekonomik Mantık: Rekabetçi kapitalizmin kurallarını (kar maksimizasyonu, büyüme) veri sömürüsüyle birleştirme. Örneğin, Amazon’un tüketici profillerini “eylem ekonomisi”ne dönüştürmesi.

Bu model, endüstriyel kapitalizmin doğayı sömürdüğü gibi, insan doğasını sömürür ve “bilgi uygarlığı”nın temelini atar – ama özgürlük yerine gözetim getirir. Zuboff, mevcut gizlilik yasalarının (örneğin GDPR) yetersiz olduğunu, çünkü sorunun sadece veri koruması değil, davranış modifikasyonu olduğunu vurgular.

Kısaca Shoshana Zuboff

Shoshana Zuboff (d. 1951), Chicago Üniversitesi’nde felsefe, Harvard’da sosyal psikoloji eğitimi aldı. 1981 yılında Harvard İşletme Okulu’na katılarak, dijital devrimin iş gücüne etkilerini araştırdı (örneğin, “otomatize/informatize” diyalektiği). “Gözetim Kapitalizmi” kitabından önce In the Age of the Smart Machine (1988) gibi eserlerle tanınan Zuboff, eşi James Maxmin ile de (2016 yılında vefat etti) kitaplar yazdı.

2020 yılında Facebook Denetim Kurulu’na atanan Zuboff, 2024 yılında McGill Üniversitesi’nden onursal doktora aldı. Zuboff, 2023 yılında Harvard Kennedy School’da “Gözetim Kapitalizmi mi Demokrasi mi?” programını Mathias Risse’yle yönetti.

Paylaşın

Bahçeli, “Türkiye, Rusya Ve Çin” İttifakı Önerisine Açıklık Getirdi

Türkiye – Rusya – Çin (TRÇ) ittifakı önerisine açıklık getiren MHP Lideri Devlet Bahçeli, “Aslolan Türkiye’nin ahdi hak ve menfaatleridir. Ne yaptığımızı biliyoruz. Hep dediğim gibi. ‘Benim aklım hep Türkiye’dir.'” dedi.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Türk Akademisi Siyasi Sosyal Stratejik Araştırmalar Vakfı Başkanı ve MHP Ekonomik ve Sosyal Politikalardan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı İsmail Faruk Aksu’ya “TRÇ ittifakı” ile ilgili yaptığı değerlendirmelerin üçüncü kısmı Türkgün gazetesinde yayımlandı.

Bahçeli’nin açıklamalarından öne çıkanlar şöyle: Türkiye’nin millî menfaatlerini korumak ve geliştirmek; çevremizde barış, istikrar ve güvenlik odaklı bir ‘huzur kuşağı’ oluşturmak; bütün ülkelerle karşılıklı saygı ve menfaate dayalı uzun vadeli dostane ilişkiler kurmak; mevcut sorunları Türkiye’nin hak ve çıkarları korunarak uluslararası hukuk çerçevesinde adil ve kalıcı çözümlere kavuşturmak dış politikamızın özünü oluşturmaktadır.

Partimiz, uluslararası ilişkilerde diğer devletlerin bağımsızlık, ülke bütünlüğü ve iç işlerine karışmamayı temel ilke olarak benimsemekte, diğer devletlerden de bu ilkeye uygun bir tutum beklemektedir. Tüm ülkelerle dostane ilişkiler kurulup ilerletilmesi, bölgesel iş birliği oluşumlarının teşvik edilmesi, çok taraflı uluslararası kuruluşların etkili bir üyesi olarak anlaşmazlıkların barışçı yollardan çözülmesi, bölgesel ve küresel düzeyde barış, istikrar, güvenlik ve ortak refaha katkı sunulması, iş birliği odaklı dış politikamızın öncelikleri arasındadır.

Bu ilke ve esaslar temelinde inşa edilen dış politikamız, kudretli, itibarlı, sözü dinlenen, dostluğu aranan ve dostluğuna güvenilen bir ülke olarak 2053’e gelindiğinde Türkiye’nin dünya siyasetine yön veren küresel bir güç olmasını hedeflemektedir.

Mevcut bölgesel ve küresel bloklar içerisinde kırılmaların, yeni ittifak arayışlarının ve güç dengelerine ilişkin mücadelenin sürdüğü günümüzde Türkiye bize göre, oyun kurucu ve oyun bozucu vasfını güçlendirerek egemenlik haklarını koruma kararlılığından taviz vermeden bölgesel güç ve küresel önemli bir aktör olarak öne çıkmaktadır. Türkiye’nin sahip olduğu maddi ve kültürel sermaye unsurları ile çağdaş gelişmelere yönelik ilgi, yetenek ve kazanımları milletimize önemli fırsatlar sunmaktadır.

Avrasya jeopolitiğinin merkezinde bulunmanın sunduğu fırsatları stratejik bir vizyonla değerlendirebilen Türkiye, bölge ülkelerinde barış ve istikrarın sağlanması ve korunması amacıyla siyasi, ekonomik ve kültürel iş birliği projelerini hayata geçirebilecektir.

Türk Devletleri Teşkilatı’nın tesisi hem fikrî, hem siyasi hem de duygusal anlamda yüksek bir heyecan uyandırmıştır. Türk Devletleri Teşkilatı’nın kurulmasını müteakip Türk devletlerinin ortak çıkarlarının bulunduğu muhtelif alanlarda rehberlik edecek stratejik bir belge olan Türk Dünyası 2040 Vizyonu’nun kabul edilmesi, Türk devletlerine çok önemli iş birliği imkânları sunmaktadır.

Geliştirilecek güçlü ortak ilişkiler, Türk devletlerini ve topluluklarını birbirine yakınlaştırmakla kalmayacak, bölgesel ve küresel barışa da katkı sağlayacaktır. Partimizin dış politika anlayışında özel bir önem taşıyan ‘Türk Kuşağı’ büyük stratejisi; ortak tarih, dil, kültür ve değerler etrafında kenetlenmiş Türk toplulukları ve Türk devletleri arasındaki bağların güçlendirilmesini ve ikili ve çok taraflı diyalog ve ilişkilerin sürdürülebilir bir istikrara kavuşturulmasını esas almaktadır.

‘Türk Kuşağı’, uluslararası sistemin unsurlarını dikkate alan, dünya genelindeki çatışma dinamiklerini söndürecek ve kutuplaşmaları törpüleyecek tarihî, siyasi, ekonomik ve kültürel müktesebata sahiptir. ‘Türk Kuşağı’ olarak tanımladığımız stratejik bölge; beşeriyetin barış ve huzura susadığı, istikrar ve güvenliğe özlem duyduğu bir dönemde, insanlığın ümitle beklediği adil, insani ve vicdani gelişmeleri destekleyen bir cazibe merkezi olarak sivrilecek ve ‘barış adası’ olarak öne çıkacaktır.

Bu çerçevede Türkiye, kendisini merkeze alıp yakın ve uzak çevresinde olan biten ekonomik, sosyal ve siyasi her türlü gelişmede söz sahibi olmak, başkalarının ortaya koyduğu bölgesel ve küresel projelerin uygulayıcısı değil, kendi özgün projelerinin senaristi, yönetmeni ve başrol oyuncusu olmak, kural ve kurumlarını bu vizyon ile belirlemek, bu yönde güçlü bir toplumsal mutabakat oluşturmak durumundadır.

Türkiye; Türk ve İslam ülkeleri ile siyasi ve askeri iş birlikleri yapmak suretiyle Türk ve İslam dünyası için ana eksen ve cazibe merkezi olabilecek, bölgesel ve küresel barış ve istikrara katkı sunabilecektir.

NATO kapsamında bir müttefikimiz olan ABD ile ilişkilerimiz; Avro-Atlantik bölgesi ve hatta dünya barış ve istikrarı açısından kritik önem taşıdığı gerçeğine uygun ve Türkiye’nin menfaatleri doğrultusunda politikalar izlenerek aynı zamanda ekonomik, siyasi ve güvenlik boyutlarıyla her iki tarafın çıkarlarına hizmet edecek şekilde, eşitlik ve karşılıklılık temelinde yürütülmesi esas olmalıdır.

21’inci yüzyılın stratejik odağı durumundaki Avrasya’nın merkezinde yer alan Türkiye’nin, başta Rusya, Çin ve İran olmak üzere Karadeniz ve Hazar Havzası ülkeleriyle bölgesel barış ve istikrarı güçlendirmeyi, iş birliği imkânlarını geliştirmeyi hedefleyen çok boyutlu ve uzun vadeli politikalar izlenmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Uluslararası ilişkilerin değişen ve karmaşıklaşan yapısı dikkate alındığında, terörizm, yasa dışı göç, iklim değişikliği gibi küresel sorunlara kalıcı ve kapsamlı çözümler üretmek hiçbir ülkenin tek başına başaramayacağı bir sorumluluktur. Partimiz, uluslararası ilişkilere herhangi bir ön yargı ile yaklaşmamakta, gelişmeleri ve sorunları gerçekçi, çok yönlü ve çok boyutlu millî bir strateji çerçevesinde değerlendirmektedir.

Bu çerçevede Türkiye’nin millî güç kaynaklarının topyekûn seferber edilmesiyle akılcı, kararlı ve tutarlı bir dış politika izlenmesi esastır ve Milliyetçi Hareket Partisi, program ve politikalarını bu anlayış doğrultusunda şekillendirmektedir.

Biliyor ve inanıyoruz ki, geride bıraktığımız yüzyılın başında Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde verilen millî kurtuluş mücadelesiyle yeniden dirilişe geçen Türkiye, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında daha da yükselerek küresel güç hâline gelecektir. Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’nin sağladığı yönetim istikrarı ile Cumhuriyetimizin yeni yüzyılında da aynı ruh, azim ve heyecanla, millî kaynak ve kabiliyet potansiyelini harekete geçirerek “lider ülke Türkiye” ülküsünü gerçekleştirecek, “Türk ve Türkiye Yüzyılı”nı inşa edecek güçtedir.

Dünya ekonomisinin yoğun olarak Asya-Pasifik bölgesine doğru kaymaya başladığı yıllar yeni bloklaşmaların da hayata geçmeye başladığı dönem olmuştur. Soğuk savaş sonrası dönemle başlayan süreçte G7 ülkelerinin oluşturduğu blok zaman içinde ekonomik açıdan yavaş bir ilerleme katederken, E7 “emerging 7” ülkeleri olarak tabir edilen “gelişmekte olan 7” ülkenin ekonomik güçleri her geçen gün artmıştır. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu bu ülkeler gelecekteki ekonomik gücü oluşturacak olan ülkeler olarak öne çıkmıştır. Dünyanın en güçlü ekonomileri arasına giren ve tamamı G20 üyesi olan E7 ülkelerinin yakın bir gelecekte G7’nin üstüne çıkabilecek bir potansiyele sahip olduğu, o dönem tartışılan en önemli konulardan birisi olmuştur.

Küresel ekonomik ve siyasi gelişmelerin seyrinin mevcut ekonomik ve siyasi düzenin bütünüyle tartışmaya açılmasına yol açtığı bir süreçte gelişmekte olan söz konusu ülkeler ekonomik, aynı zamanda da siyasi iş birliklerine yönelik ittifaklar, iş birlikleri ve bloklar oluşturmaya başlamışlardır. İkinci Dünya Savaşı’nın galiplerinden oluşan devletlerin oluşturduğu savunma, güvenlik ve ekonomik kurumların adaletsiz ve kuruluş ilkelerine uygun olmayan tutum ve davranışları bu kurumlara güveni azaltmıştır. Soğuk savaş sonrası ABD’nin tek kutuplu dünya tasarımı, diğer birçok ülke bakımından kabul edilemez olarak değerlendirilmiş, yeni alternatif ittifak arayışları hızlanmıştır. Bu ittifaklar ekonomik gücün de kaydığı Pasifik coğrafyasında yoğunlaşmıştır.

BRICS böylesi bir yaklaşımın sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Pasifik kıyılarındaki ülkelerle birlikte diğer coğrafyalardaki tek kutupluluğa karşı olan ülkelerin oluşturduğu BRICS’e üye ülkeler 2024 yılı itibarıyla 9’a çıkmıştır. 2028 yılı projeksiyonlarına göre dünya hasılası içerisinde G7’nin payı yüzde 30’un altında kalırken, BRICS’in payının yüzde 40’lara çıkacağı tahmin edilmiştir.

Türkiye, dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasında yer alma hedefini bu süreçte yakalayacak ve çok kutuplu dünya düzeni içinde yeni bir kutup başı olarak dünya ekonomi ve siyaset sahnesindeki yerini alacaktır. Türkiye’nin BRICS üyeliğini, lider ülke ve küresel güç olma hedefi doğrultusunda değerlendirmesi, aynı zamanda da çok yönlü ve çok boyutlu ilişkilerden vazgeçmeden hem Doğu’ya hem Batı’ya bakan bir politikanın tezahürü olarak görmesi, Doğu–Batı ikilemi yerine ilişki biçimine odaklanarak milli menfaatler, demokratik değerler, hukuki ve insani ilkeler bağlamında konuya yaklaşması yerinde olacaktır.

Küresel GSYİH’nin yaklaşık yüzde 27’si ve küresel petrol üretiminin yaklaşık %32’sini bir araya getiren bir platform niteliği kazanan BRICS, G7’yi geride bırakmış, yeni katılacak ülkelerle birlikte gelecekte etkisinin çok daha fazla olacağı bir potansiyele sahip hâle gelmiştir. BRICS’in gelişmekte olan ekonomiler ile karşılıklı yarar sağlanabilecek ilişkiler kurmak ve geliştirmek isteği Türkiye açısından da karşılık bulmakta, jeoekonomik ağırlık merkezinin Asya-Pasifik’e kaydığı bu dönemde Türkiye’nin BRICS’e ilgisi ekonomik iş birliği olanağını artırma, yeni uluslararası finansal kuruluşlara entegre olabilme, bir yandan da ekonomik ve siyasi alternatifler yaratma isteğini desteklemektedir.

BRICS’in yapısına bakıldığında Batı çıkarlarına doğrudan bir tehdit teşkil etmemekte; OECD, NATO ya da AB muadili olmamaktadır. Brezilya ve Hindistan gibi üye ülkeler Batı’ya Çin ve Rusya’dan daha yakın bulunmaktadır. Türkiye’nin bulunduğu coğrafya itibarıyla mal ve enerjinin taşıma koridorları üzerinde bulunması, Türkiye’yi Doğu-Batı, güney-kuzey ekseninin merkezi konumuna taşımaktadır. Bu nedenle küresel sistemde çok boyutlu bir diplomasinin daha önemli hâle geldiği bir dönemde Türkiye, her durumda Doğu-Batı arasında yarattığı denge siyasetini devam ettirmek durumunda olacaktır.

1952 yılında NATO’ya giren Türkiye, güçlü bir orduya sahiptir ve soğuk savaş döneminde çok önemli rol üstlenen NATO’nun güney kanadında güçlü bir müttefik olarak üzerine düşeni yapmıştır. 20’nci yüzyılın son çeyreğinde ve 21’nci yüzyılın başlarında dünyadaki köklü ve hızlı değişiklikler Türkiye’yi NATO’nun bir kanat ülkesi konumundan çıkarmış Avrasya, Afrika ve Orta Doğu bölgelerinin kesişme noktasında merkezi bir ülke konumuna getirmiştir.

BRICS, Türkiye için Batı’nın, daha açık deyişle NATO ve AB’nin alternatifi değildir ve Türkiye’nin BRICS ilgisine Batı’dan vazgeçme, Doğu’yla bütünleşme olarak bakmamak gerekir.

Şanghay İşbirliği Örgütü ile ilişkiler de benzer nitelik taşımaktadır. Rusya, Çin, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan, Hindistan, Pakistan ve İran’dan oluşan dokuz üyeli bir bölgesel iş birliği teşkilatıdır. Temel hedefleri arasında, bölgesel barış, güvenlik ve istikrarı sağlamak ve korunması için çoklu iş birliğini geliştirmek, yeni tehditlere karşı ortak hareket etmek, üye ülkelerin ekonomik büyümeleri ve sosyal-kültürel gelişimlerini desteklemek sayılmıştır.

Bu hedefler doğrultusunda ŞİÖ, üyeleri arasındaki iş birliğini pek çok alanı kapsayacak şekilde genişletmiştir. Gelinen noktada ŞİÖ dünyanın en büyük bölgesel organizasyonu olarak 34 milyon km² alanı ve Avrasya kıtasının %60’ını, dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde 30’unu kapsamaktadır. Ayrıca 3 milyarı aşan nüfusu ile dünya nüfusunun yaklaşık yarısını teşkil etmektedir.

Türkiye, Nisan 2013’de ŞİÖ ile diyalog ortaklığı anlaşması imzalamış ve örgütle hukuki ilişkisinin temellerini atmıştır. Bu anlaşma, 2017’de TBMM’de onaylanmış ve yürürlüğe girmiştir. Diyalog ortağı Türkiye ile ŞİÖ arasında, başta bölgesel güvenlik, terörle mücadele, uyuşturucu kaçakçılığı ve organize suçların önlenmesi ile ekonomik ve kültürel alanlar olmak üzere çeşitli konularda iş birliğinin geliştirilebileceği öngörülmektedir.

Türkiye’nin, dünya nüfusunun yaklaşık yarısının, Avrasya coğrafyasının yüzde 60’ının ve dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde 30’unun bir araya geldiği bir yapı ile iş birliği her açıdan çok değerlidir.

Türkiye bölgesel bir güç olmanın da ötesine geçerek hem Batı hem de Doğu ile diyalog kurabilen nadir bir ülke örneği sergileyerek Asya’daki güvenlik ve politik denklemi etkileyebileceğini göstermektedir. Bu girişimler esasen yeni de değildir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk döneminden itibaren de Türkiye milli hedefler ve menfaatler doğrultusunda Selçuklu kartalı misali hem Doğu’ya hem de Batı’ya bakan bir anlayışla Türkiye merkezli politikalar belirlemiştir. Bu iki örgütle ilişki de Türkiye’nin kökü çeyrek asır öncesine dayanan Asya-Pasifik açılımı sürecinin bir devamıdır.

Günümüzde ABD ve Avrupa devletleri ekonomik olarak görece güç kaybederken mevcut uluslararası düzenin kurumlarını ve kurallarını da çalıştırmamaktadır. BM sistemi de IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası kuruluşlar da etkinliğini kaybetmiştir.

Esasen NATO ve AB açısından yapılması gereken değerlendirme, NATO müttefiklerinin Türkiye için tehdit teşkil eden unsurlara, girişimlere ve ittifaklara alenen neden destek verdikleri olmalıdır. Türkiye’nin Batı blokundan uzaklaştığını iddia edenlerin öncelikle hem NATO müttefiklerimizin bu yaklaşımını hem de 1963 yılından beri AB’nin bizi kapısında bekletip, bizden çok daha sonra başvuran ve ekonomik ve siyasi anlamda çok gerimizde olan ülkeleri üyeliğe kabul ettiğini sorgulamaları gerekmektedir.

Çok kutuplu bir dünya düzenine geçiş arayışlarının arttığı, yeni paylaşım savaşlarının ve güç kaymalarının yaşandığı bir dönemde Türkiye’nin Batı’dan vazgeçmeden Doğu ile yani Asya ile ekonomik, siyasi ve kültürel iş birliğini geliştirmesi Türkiye’nin gelecek hedefleriyle uyumlu olacaktır.

Türkiye’nin dünyanın jeopolitik merkezinde yer aldığı bilinci ile hareket ederek Doğu-Batı ve kuzey-güney dengelerine dikkat eden çok yönlü bir dış politika izlemesi kaçınılmazdır. Doğu’dan da, Batı’dan da, kuzeyden de, güneyden de kopmayız, vazgeçmeyiz. Eksen değişikliği, ideolojik sapma, yanlış yöne gitme gibi söylemlerin bizim nazarımızda önemi yoktur. Aslolan Türkiye’nin ahdi hak ve menfaatleridir.

Ne yaptığımızı biliyoruz. Hep dediğim gibi. “Benim aklım hep Türkiye’dir.” Türkiye’nin ve Türk milletinin hak ve çıkarlarını, güvenli ve müreffeh geleceğimizi düşünüyor, onu planlıyoruz. Üçüncü bin yılın ilk yüzyılında dünyada yeni bir paylaşım süreci yaşanırken, Türkiye’de çok önemli tarihi, siyasi ve ekonomik bir süreçten geçmektedir.

Küresel hegemonyanın tüm dünyayı rahatsız ettiği, ahlaki değerlerin erozyona uğradığı, iki kutuplu dünyadan tek kutuplu yeni bir dünya düzenine geçişin getirdiği sorunlar ve çok kutuplu düzene doğru yol alış sancılarının yaşandığı şu dönemde, milli varlığa sahip çıkarak, öz güvenle yeni dönemin dinamiklerini iyi anlamanın bir zorunluluk olduğunu düşünüyoruz.

“Türkiye, jeopolitik ve jeostratejik konumu itibarıyla dünyanın merkezindedir”

Ekonomik gelişmişlik açısından kuzey ve güneyin ortasında, kültür ve medeniyet akımları açısından da Doğu ile Batı’nın arasında bir köprü görevi gören Türkiye, jeopolitik ve jeostratejik konumu itibarıyla dünyanın merkezindedir. Ne yazık ki tüm etnik ve bölgesel çatışmalar, bunlardan kaynaklanan kaos ve kargaşa Türkiye’nin bulunduğu bölgede yaşanmış ve yaşanmaktadır.

Coğrafi olarak Asya, Afrika ve Avrupa’yı birbirine bağlayan bir köprü rolü üstlenen Türkiye, önemli doğal ve beşeri kaynaklara sahiptir. Türkiye, ABD ve AB’nin başını çektiği Batı ile Rusya, Çin, Hindistan ve Japonya’nın başat olduğu Doğu’daki güç odaklarının tam merkezindedir.

Öte yandan Türkiye, dünya coğrafyasında büyük askeri güç olan NATO’nun güney kanadını oluşturan, bütün faaliyetlerinde ve tatbikatlarında etkin rol alan bir devlettir. Türkiye, jeokültürel olarak da İslam dünyası ile Hristiyan Batı ve Hindu-Budist Doğu dünyasının sınır bölgesinde bulunan Müslüman nüfusa sahip ama laik bir devlettir.

Kısacası, jeopolitik ve jeokültürel hatların odağında olan Türkiye, aynı zamanda dünya kültür ve medeniyetlerinin kesişme noktasında yer almaktadır. Bunun bilinciyle çok yönlü ve çok boyutlu bir yaklaşımla politikalarımızı belirliyoruz. Türkiye’nin başka ittifaklara üyeliği, ne AB katılım süreci açısından ne de NATO üyeliği açısından bir zafiyet anlamına gelmemektedir. Türkiye hâlen kendi taahhüt ve sorumluluklarının arkasındadır.

Ancak bir tarafın devamlı taviz verdiği, devamlı geri adım attığı, devamlı mahkûm olduğu bir diyaloğun ne dostlukla, ne müttefiklikle, ne de komşuluk değerleriyle bağı olacaktır.

Türkiye’nin jeopolitik ve jeostratejik konumu temkinli, tedbirli ve çok boyutlu bir dış siyaset takibini gerektirmektedir. Bizim TRÇ ittifakı önerimiz de bu doğrultudadır ve gelişmeler karşısında Türkiye için akla, diplomasiye, siyasetin ruhuna, coğrafi şartlara ve yeni yüzyılın stratejik ortamına en uygun seçenek olarak Türkiye, Rusya ve Çin’den müteşekkil “TRÇ” ittifakının inşa edilmesini öngörmektedir.

Bu durum milli siyasetimize, devlet ve millet yapımıza, gelecek tasavvurumuza uygundur. Milliyetçi Hareket Partisi, Türkiye merkezli yeni bir medeniyet ve yeni bir dünya tesisini kendisine siyasi misyon olarak belirlemiştir. Bu misyonumuzun kökleri, Türk milletinin tarihi ve kültürel gerçeklerine dayanan ve geleceği kucaklayan bir anlayışın tezahürüdür.

Cumhuriyet’in yeni yüzyılında iç ve dış kaynaklı tüm kamburlardan kurtulmak milli gayemizdir. Türk milleti ve Türkiye Cumhuriyeti yeni yüzyılda çaresizliği reddetmiş, çözümsüzlüğü dışlamış, ümitsizliği elinin tersiyle itmiştir. Milli birlikle yükseliş iradesini her alanda ortaya koyma kararlılığındadır.

Paylaşın

Estetik Güzelliğin Modern Paradigması

Estetik güzellik, uyum, denge ve göze hoş gelen biçimlerin yaratılması olarak tanımlanmaktadır. Doğa veya insan yapımı eserlerde simetri, oran, renk, form ve anlam olarak ortaya çıkmaktadır.

Haber Merkezi / Estetik güzelliğin modern paradigması, bireysellik, çeşitlilik ve özgünlük üzerine kurulu bir anlayışa evrilmektedir. Geleneksel olarak simetri, orantı ve idealize edilmiş formlar güzelliğin temel ölçütleriyken, modern paradigma bu kavramları daha geniş ve kapsayıcı bir çerçeveye taşımaktadır.

Paradigma, bir alanda kabul görmüş düşünce, inanç veya yöntemler bütünüdür. Bilim, sanat veya toplumda olayları anlamlandırma ve problem çözme şeklini belirlemektedir. Örnek: Modernizm.

Günümüzde estetik güzellik:

Bireysellik ve Özgünlük: Sosyal medya ve dijital platformlar, kişisel ifadeyi ön plana çıkararak herkesin kendi estetik anlayışını tanımlamasına olanak tanımaktadır. Güzellik, artık tek tip bir ideale değil, bireyin özgün özelliklerine ve hikayesine bağlı olarak değerlendirilmektedir.

Kültürel Çeşitlilik: Küreselleşme ile birlikte farklı kültürlerin estetik anlayışları bir araya gelirken, Batı merkezli güzellik standartları sorgulanmaktadır. Örneğin, farklı ten renkleri, vücut tipleri ve yüz özellikleri artık daha fazla kabul görmektedir.

Teknoloji ve Yapaylık: Estetik cerrahi, filtreler ve dijital görüntü işleme araçları, güzelliğin yeniden tanımlanmasında rol oynamaktadır. Ancak bu, “doğal” güzellik ile “yapay” güzellik arasında bir gerilim yaratmaktadır.

Sürdürülebilirlik ve Etik: Modern estetik, çevre dostu ve etik üretim süreçlerine de vurgu yapılmaktadır. Kozmetik sektöründe vegan ürünler ve cruelty – free markalar popülerlik kazanmaktadır.

Cinsiyet ve Kimlik Esnekliği: Güzellik kavramı, cinsiyet normlarından bağımsız hale gelerek daha akışkan bir yapı kazanmaktadır. Unisex moda ve makyaj trendleri bunun örnekleridir.

Bu paradigma, güzelliği sadece fiziksel bir olgu olmaktan çıkararak sosyal, kültürel ve psikolojik boyutlarıyla ele almaktadır. Ancak, sosyal medyanın dayattığı yeni standartlar ve mükemmeliyetçilik baskısı, bireyler üzerinde farklı bir tür estetik kaygı yaratabilmektedir.

Paylaşın

Türkiye’de Yaklaşık 970 Bin Çocuk Kayıtlı İşçi Olarak Çalışıyor

Türkiye’de yaklaşık 970 bin çocuk, kayıtlı işçi olarak çalışıyor. Bu verilere MESEM’lerde çalışan 504 bin çocuk da eklendiğinde sayı 1,5 milyona ulaşıyor. Bu sayılar yalnızca kayıtlı işgücünü yansıtıyor, özellikle yaz aylarında çocuk işçi sayısı üç milyona ulaşıyor.

Öğrenci Veli Derneği (Veli-Der), “Kaybolan Çocukluğu ve Eğitim Hakkını Yeniden Kazanalım” adlı çalıştayın sonuç metnini Toplumsal Araştırmalar, Kültür ve Sanat İçin Vakıf (TAKSAV) İstanbul Şubesi’nde bugün kamuoyuyla paylaştı.

BirGün’den Bilge Su Yıldırım’ın aktardığına göre; Sonuç metninde, ülkede günden güne derinleşen ekonomik kriz sebebiyle iki milyona yakın çocuğun okullarını terk ettiği kaydedildi.

Araştırmanın, “Eğitimin daha çok piyasalaştığı, sermaye grupları ve gerici yapıların talebiyle zorunlu eğitim süresi ve karma eğitimin tartışıldığı, çocuk işçiliğinin 12 yaşlara çekildiği ,çalınan sınav soruları, sahte diplomalarla bu ülkenin tüm değerlerini yaratan emekçilerin çocukları için eğitim yoluyla bir gelecek kurma hayali yok edildiği” koşullarda “Nasıl bir eğitim olmalı” sorusuna cevap aramak amacıyla gerçekleştirildiği aktarıldı.

30-31 Ağustos tarihlerinde gerçekleştirilen çalıştayda özellikle eğitimin piyasalaşması, laiklik ve bilimsellikten uzaklaşması, karma eğitimin fiilen ortadan kaldırılması ve çocuk işçiliğin devlet eliyle teşvik edilerek yaygınlaştırılması gibi sorun alanlarının incelendiği kaydedildi.

Çocuk yoksulluğu ve işçiliğine dikkat çekilen basın metninde şu veriler yer aldı:

UNICEF’in her beş yılda bir yayımladığı Çocuk Refahı Raporu’na göre Türkiye, 36 OECD ülkesi arasında genel değerlendirmede sondan ikinci sırada.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı verilerine göre ailesinin yanında temel ihtiyaçları karşılanamayan ve ailesinden alınma riski bulunan çocuk sayısı 2018 yılında 122 bin 489 iken, son 7 yılda yüzde 40,33’lük artışla, 2025’in ilk altı ayında (Ocak-Haziran) 171 bin 895’e yükseldi.

İSİG Meclisi verilerine göre, Türkiye’de her yıl 60-70 civarında çocuk işçi tarımda, sanayide, inşaatlarda ve sokaklarda çalışırken hayatını kaybediyor.

İSİG uzmanları 2013 yılından beri en az 770 çocuğun çalışırken hayatını kaybettiğini söylüyor.

TÜİK verilerine göre 2024 yılında 15-17 yaş arasında işgücüne katılma oranı yüzde 24,9 olarak gerçekleşti. Buna göre yaklaşık 970 bin çocuk, kayıtlı işçi olarak çalışıyor. Bu verilere MESEM’lerde çalışan 504 bin çocuk da eklendiğinde sayı 1,5 milyona ulaşıyor.

Bu sayılar yalnızca kayıtlı işgücünü yansıtıyor, özellikle yaz aylarında çocuk işçi sayısı üç milyona ulaşıyor.

Çalıştayın incelediği bir diğer başlık olan karma eğitimin fiilen tasfiye edilmesi de ülkede yaşanan örneklerle desteklendi. Özellikle kız çocuklarının günden güne eğitimden koparılmasının çocuk evliliklerine kapı araladığı kaydedilirken ülkedeki çocuk yaşta doğum verileri de paylaşıldı. Bu başlıkta örnek ve veriler şöyle sıralandı:

Ülke genelinde beş ortaokuldan biri, bazı illerde ise iki veya üç okuldan biri karma eğitim vermemektedir.

İmam hatip okulları ve dini eğitim veren kurumlar, karma eğitimin en fazla kaldırıldığı alanlardır. İmam hatip liseleri, genel ortaöğretimin %13’ünü oluşturuyor; yaklaşık 443 bin çocuk karma eğitim hakkından mahrum. Ortaokullarda ise imam hatip oranı %20’ye ulaşmıştır.

Geçtiğimiz aylarda farklı illerde açılan 8 kız ortaokulu örneği, karma eğitimin kaldırılmasının hızlandırıldığını göstermektedir.

Bölgesel olarak bazı illerde imam hatip ortaokulları toplam ortaokulların yarısını veya üçte birini oluşturuyor.

Cinsiyet Eşitliği İzleme Raporu’na göre Türkiye’de 220 bin kız çocuğu örgün eğitimin dışında kalmaktadır. Bölgesel veriler ise kız çocukları için daha vahim bir tablo sergiliyor.

Muş’ta 16 ve 17 yaşındaki her üç kız çocuğundan biri eğitimin dışındadır.

Siirt, Bitlis ve Ağrı’da 17 yaşındaki her üç kız çocuğundan biri örgün eğitim dışındadır

TÜİK 2023 doğum istatistiklerine göre 15-17 yaş grubunda 6.515 doğum, 15 yaşın altında ise 130 doğum gerçekleşmiştir.

Son 24 yılda 18 yaş altı 590.000 çocuk doğum yapmıştır, bunların 21.000’i 15 yaş altındadır.10-19 yaş grubunda doğum yapan çocuk sayısı ise 2 milyonun üzerindedir.

2018’den itibaren çocuk yaşta doğumlara dair veli verileri artık kamuoyuyla paylaşılmamaktadır.

Eğitimden kopuşun ülke genelinde ulaştığı seviye ise ayrı bir tehlike olarak ele alındı. Bu başlıkta paylaşılan veriler ise şöyle ortaya kondu:

Meslek liselerinde 2023’te devamsızlık oranı %46,6. (Yaklaşık 2 çocuktan biri)

İmam hatip liselerinde 2023’te %29,3. (Yaklaşık 3 çocuktan biri)

6 yaşındaki her 10 çocuktan en az 1’i, 17 yaşındaki her 7 çocuktan 1’i eğitim dışında kalmaktadır.

Muş, Ağrı ve Gümüşhane’de 15-17 yaş grubundaki her üç çocuktan biri, Mardin’de her dört çocuktan biri, Batman, Urfa, Niğde ve Çankırı’da ise her beşçocuktan biri örgün eğitim dışındadır.

Geçtiğimiz yıl 300 bin üniversite öğrencisinin okulu terk ettiği görülmektedir

Çocukluk kaybedilirse gelecek kaybedilir

Bu alanlara ilişkin bulguların paylaşıldığı basın toplantısında, “Nasıl bir eğitim?” sorusunun çerçevesini belirleyen 25 öneri sıralandı. Basın metninde yer alan talep ve öneriler şu şekilde:

“1- Çocukluk eğitim hakkıyla birlikte kazanılmıştır. Çocukluk okul ortamındaki sosyalleşme üzerinden de ele alınmalıdır. Zorunlu eğitimde çocuk evliliği, iş hayatına erken atılma gibi konuların gündeme gelmesi zorunlu eğitim ve çocuklar için tehdit oluşturmaktadır. Çocukluğunu kaybeden geleceği de kaybetmekte.

Bütünlüklü yaklaşım ile çocukların eğitimde duygusal, sosyal, kültürler açıdan bütünlüklü birey olarak ele alınımını desteklenmelidir. Anayasanın ikinci maddesinde ‘insan haklarına dayalı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.’ tanımı bütünlüklü bir eğitim hakkı talebimizin temelini oluşturur.

2- Eğitim tüm öznelerinin katılımıyla kamucu, bilimsel, demokratik ve laik bir temelde yeniden yapılandırılmalıdır.

3- Temel bir insan hakkı ve yurttaşlık hakkı olan eğitim herkes için eşit, parasız, nitelikli olmalıdır.

4- Türkiye koşullarına göre Okul öncesi eğitimin en az 2 yıl zorunlu olması gerekmektedir. 2 yaştan itibaren oyun grupları ile başlatılıp temel eğitimle ortak paralelde devam ettirilmeli ve sürekli, ulaşılabilir, tüm çocukları kapsayacak ve tercihlere mahal bırakmayacak şekilde olmalıdır.

5- Kamusal eğitim hakkı için bütçeden yeterli kaynak ayrılmalıdır.

6- Eğitim kamusal haktır, satılamaz. Özel okullar, kurslar, yurtlar; tüm özel öğretim kurumları kamulaştırılmalıdır.

7- Bugüne kadar özel öğretim kurumlarına teşvik, destek vb isimlerle aktarılan tüm kamu kaynakları, kamu arazileri, binaları geri alınmalı, devlet okulları, kamusal eğitim hakkı için kullanılmalıdır.

8- Eğitimden servet edinmeye yönelik tüm girişimler yasaklanmalıdır.

9- Eğitimin tüm kademe ve türlerinde ‘katkı payı’, ‘harç’, ‘bağış’ adı altında para toplanmasına son verilmelidir.

10- Okul sayısı artırılmalı; köy okulları yeniden açılmalı, ihtiyacı olan tüm öğrencilere burs sağlanmalıdır.

11- Tüm okullarda ücretsiz bir öğün beslenme programı hayata geçirilmelidir.

12- Eğitime erişim, devam ve tamamlama süreçlerinde toplumsal cinsiyet eşitliğini tam olarak sağlayacak önlemlerin alınmalıdır.

13- Ortaöğretim düzeyinde çocuk emeği sömürüsünün mekanları haline getirilen mesleki ve teknik eğitim politikalarına son verilmeli; şirketlerin değil çocukların üstün yararı esas alınmalı, mesleki eğitim merkezleri kapatılmalı (MESEM) çocuk emeği sömürüsüne olanak veren uygulamalar ve çocuk işçiliği tamamen yasaklanmalıdır. MESEM’lerdeki çocukların okula geri dönüşü sağlanmalı, MESEM’ler için kamudan aktarılan kaynaklar çocuklara burs, eğitim desteği olarak verilmelidir.

14- Mesleki ve teknik eğitim politika belgesi, dört yeni okul modeli (sektör içi, sektöre entegre, bölge, ihtisas) uygulamaları çocukları okuldan koparmanın, çocuk yaşta işçileştirmenin adımlarıdır, sonlandırılmalıdır.

15- Karma eğitim ilkesini değiştirmeye yönelik uygulamalara son verilmelidir.

16- 12 yıllık zorunlu eğitimin kaldırılması, esnekleştirilmesi adıyla atılması planlanan adımlar çocukların en temel hakkı olan kamusal eğitim hakkını ellerinden alacaktır. Zorunlu 12 yıllık eğitim kesintisiz biçimde uygulanmalıdır.

17- Okul öncesi eğitim de (12 yıllık zorunlu eğitim süresine ek) zorunlu,parasız olmalı ve yaygın, kapsayıcı bir şekilde uygulanmalıdır.

18- Zorunlu eğitim evresinde açıköğretime geçişe neden olan esnek uygulamalara son verilmelidir.

19- Çocuk, genç, yetişkin tüm toplumun temel öğrenme ihtiyaçlarını karşılamaya dönük sosyal, kültürel ve mesleki kurslar parasız biçimde halk eğitimi merkezlerinde sunulmalıdır.

20- Eğitim kamusal bir haktır ve eğitimci niteliğine sahip eğitim emekçileri eliyle yürütülmelidir. MEB’in okullarda ve eğitim kurumlarında çeşitli faaliyet ve etkinlik yapmak üzere şirketlerle, STK adı altındaki çeşitli yapılarla, dini vakıf ve kurumlarla imzaladığı protokol ve anlaşmalara son verilmelidir.

21- Okullarda, tüm eğitim kurumlarında herhangi bir inancın ayrıcalıklı konum edinmesine yönelik her türlü teşvik, önlem ve düzenlemelere son verilmelidir.

22- Eğitimin niteliği, sürekliliği için esnek, güvencesiz çalıştırılma politikalarına son verilmelidir. Tüm eğitim emekçileri kadrolu istihdam edilmelidir.

23- Kamusal eğitim hakkı beslenme, ulaşım, barınma, kırtasiye haklarından ayrı değerlendirilemez. Beslenme, barınma, ulaşım, kırtasiye, ders materyalleri devlet tarafından ücretsiz karşılanmalıdır.

24- Tüm okullarda öğrencilerin kendilerini gerçekleştirmesine olanak sağlayacak olan kültür, sanat ve spor etkinliklerini teşvik eden ders, mekan, etkinlik seçenekleri oluşturulmalıdır.

25- Ortaöğretimde ve temel eğitimde farklı okul, okul türü uygulamasına son verilmeli tüm öğrencilerin ilgi ve yetenekleri doğrultusunda desteklendiği eşit, nitelikli, kapsayıcı eğitim hakkı esas alınmalıdır.”

Paylaşın

Sırt Ağrısı Daha Ciddi Sağlık Sorunlarının Habercisi Olabilir

Yeni yayınlanan bir araştırma, kronik sırt ağrısı çeken kişilerin kalp hastalığı, artrit, diyabet ve hatta kanser gibi diğer önemli sağlık sorunlarına yakalanma olasılığının daha yüksek olduğunu ortaya koydu.

Sidney Teknoloji Üniversitesi’nden Doçent Doktor Rafael Zambelli Pinto liderliğindeki araştırma, Brezilya Fizik Tedavi Dergisi’nde yayınlandı. Araştırma ekibinde Brezilya ve Avustralya’dan uzmanlar yer alırken, araştırmada 2019 Brezilya Ulusal Sağlık Araştırması’na katılan yaklaşık 90 bin kişiden elde edilen veriler kullanıldı.

Araştırmanın sonuçları, kronik sırt ağrısı olan kişilerin, sırt ağrısı olmayan kişilere kıyasla başka hastalıklara da sahip olma olasılığının daha yüksek olduğunu ortaya koydu. Sırt ağrısı çeken kişilerde en sık görülen sağlık sorunları arasında kalp hastalığı, artrit ve depresyon yer alıyordu. Bu kişilerde diyabet, kanser, astım veya diğer akciğer rahatsızlıkları görülme olasılığı da daha yüksekti.

Özellikle, sırt ağrısı çeken kişilerin kalp hastalığına yakalanma olasılığı yüzde 17, artrite yakalanma olasılığı yüzde 15 ve depresyona yakalanma olasılığı yüzde 12 daha yüksekti. Sadece Avustralya’da yaklaşık 4 milyon kişi sırt sorunlarıyla yaşıyor ve bunların neredeyse dörtte üçü 45 yaşın üzerinde ve en az bir başka sağlık sorununa sahipti.

Araştırma ayrıca, hem sırt ağrısı hem de artrit veya depresyon gibi başka bir sağlık sorununun günlük yaşamı çok daha zorlaştırdığını ortaya koydu. Bu kişilerin yürüme, temizlik yapma veya çalışma gibi günlük aktiviteleri yaparken ciddi sorunlar yaşadıklarını söyleme olasılıkları daha yüksekti.

Dr. Zambelli Pinto, sırt ağrısı ile diğer hastalıklar arasındaki bağlantıyı tam olarak anlamak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulduğunu, ancak bunların çoğunun ortak risk faktörleri taşıdığını söyledi. Bunlar arasında fiziksel aktivite eksikliği, aşırı kilo, stres ve yetersiz uyku yer alıyor; bunların hepsi hem fiziksel hem de ruhsal sağlığı etkileyebiliyor.

Dr. Zambelli Pinto ayrıca, sırt ağrısı olan hastaları tedavi ederken doktorların sadece ağrıyı yönetmenin ötesine bakmaları gerektiğini söyledi. Sırt ağrısı diğer ciddi sağlık sorunlarıyla da bağlantılı olabileceğinden, hastaların tüm sağlık ihtiyaçlarını karşılayan daha kapsamlı bir bakıma ihtiyaçları vardır.

Araştırma ekibi, sağlık sistemlerinin sırt ağrısı çeken kişilere yardımcı olmak için daha iyi bakım planları ve ekip tabanlı yaklaşımlar geliştirmesi gerektiğine inanıyor. Bu sayede, sadece ağrıyı değil, aynı zamanda hastanın sağlığını ve yaşam kalitesini etkileyebilecek diğer kronik rahatsızlıkları da yönetebilirler.

Paylaşın