Erdoğan’a Göre Ekonomide Her Şey Yolunda

Partisinin Ekonomi İşleri Başkanlığı Eğitim Programı’nda konuşan Erdoğan, “Hükümetimizin üretimi, yatırımı, istihdamı, ihracatı merkeze alan büyüme politikasında hiçbir değişiklik söz konusu değildir” dedi.

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, AK Parti Ekonomi İşleri Başkanlığı Eğitim Programı’nda konuştu. Erdoğan’ın konuşmasından öne çıkan bölümler şöyle;

“Dünkü çalıştayın ülkemiz milletimiz partimiz ve ekonomimiz için hayırlara vesile olmasını diliyorum. Toplumun farklı kesimleri ile istişare sürecini genişleterek devam ediyoruz. Yılın tamamında sanayicilerimizden ticaret erbablarımıza çiftçilerimizden gençlerimize tüm vatandaşlarımızın nabzını tutuyoruz.

24 yıldır daima milletin rehberliğinde yürüyen milletin rotasından çıkmayan bir siyasi hareket olarak Ekonomi İşleri Başkanlığı’mızın rolünü çok önemli buluyorum.

Şunu lütfen unutmayınız, sizler bizim sahadaki gözümüz, kulağımızsınız. Her biriniz aynı zamanda reel sektörler partimiz arasında güçlü bir köprü vazifesi görüyorsunuz. Ekonomi işleri başkanlarımız illerinde sivil toplum kuruluşları ve sektör temsilcileri ile sürekli temas halinde oluyor. Onların tekliflerine kulak kabartıyor bunları genel merkezimize düzenli olarak raporluyor. Biz de sizden gelen bilgiler çerçevesinde hem parti politikamıza hem de iktidar olarak atacağımız adımlara yön veriyoruz.

Değerli kardeşlerim, milletle inatlaşma olmaz. Bugüne kadar ne yaptıysak hep bu hassasiyetle yaptık. Başkaları gibi yukarıdan aşağıya doğru dikte eden değil her kademede istişare eden, farklı fikirleri can kulağı ile dinleyen yaklaşımla hareket ettik. İnşallah bundan sonra da aynı çizgide siyaset yapmaya devam ederiz.

Dün ve bugün gerçekleştirdiğimiz toplantılar ne için daha fazla çalışmamız, daha fazla koşturmamız gerektiğini inancım budur ki sizlere bir kez daha hatırlatmıştır. Rabbim şimdiden yar ve yardımcınız olsun diliyorum.

Küresel ekonomi COVID-19 salgını ile yaşadığı şokun etkilerini hala atlatamadı. Ticaret zincirinin kırılan halkaları henüz tam manasıyla onarılamadı. Dünyada bir ara son 60-70 yılın zirvelerini gören enflasyon ile üretim ve istihdam birçok ülkenin başını ağrıtmaya devam ediyor. Batılı ülkeler dahil pek çok yerde enflasyonun endişe kaynağı olmaktan çıktığını söyleyemeyiz.

Nitekim bunun işaretlerini yapılan açıklamalarda da yakinen görüyoruz. Enflasyonla mücadelede belli bir aşamada kaydeden ülkeler bile tedbiri, temkini elden bırakmıyor. Tabii buna bir de bizim coğrafyamızda yaşanan çatışmaları eklemek gerekiyor.

Neredeyse 4. yılına yaklaşan Rusya-Ukrayna arasındaki savaşın ekonomi ve finans piyasalarında yol açtığı tedirginliği hepimiz biliyoruz. Aynı şekilde ABD- Çin arasında son günlerde kızışan tarife gerilimi de ilave bir baskı oluşturuyor. Türkiye olarak işte böyle bir atmosferde hem ülkemizi çatışmalardan uzak tutmaya, hem 6 Şubat felaketinin yaralarını sarmaya hem de ekonomide belirlediğimiz hedeflere ulaşmaya çalışıyoruz.

Dün bölgemizin son 2 yıldır kanayan yarasına Gazze soykırımını durdurma noktasında önemli bir adım attık. Şarm El-Şeyh’te liderler olarak güçlü bir irade ortaya koyduk. ABD Başkanı Sayın Trump, Mısır Cumhurbaşkanı Sayın Sisi ve Katar Emiri Şeyh Temüm ile imzaladığımız dörtlü deklerasyonun bölgemizde kalıcı barışa giden yolda yeni bir kilometre taşı olmasını ümit ediyoruz.

Hamdolsun bugün Gazze’de buruk da olsa çocukların yüzü gülüyor. Yardım görevlileri hamdolsun şükür secdesi yapıyor. Anneler iki yıl sonra ilk defa çocuklarını sokağa bomba yağar korkusu olmadan gönderebiliyor. Sadece bunları görmek bile bizim için bahtiyarlıktır. Elbette bunları söylerken şu gerçeği unutmuyoruz: Geride 68 bin şehit, 170 binden fazla yaralı, yıkılmış şehirler, paramparça hayatlar bırakan soykırımın yol açtığı tahribatı arkada bırakmak belki de hiçbir zaman mümkün olmayacak.

Gazze’nin yeniden ayağa kaldırılması muhtemelen yıllar alacak. Olayın bir inşa süresi var bir de ihya süresi var. İnşa ve ihya Türkiye’nin üzerine burada önemli bir görev düşüyor. Tabii bunu başta ABD olmak üzere Körfez ülkeleri ile hep beraber görüşecek, tartışacak ve ne gibi adımlar atacağımızı bir karara bağlayacağız.

2023 seçimleri sonrasında uyguladığımız ekonomi programının etkilerini görmeye başladık. Enflasyon başta olmak üzere birçok yerde kayda değer sonuçlar aldık. Şüphesiz kat etmemiz gereken daha çok mesafe var. Hep söylediğim gibi bizim birinci önceliğimiz hayat pahalılığı sorununu kökten çözmektir. Kuraklık, zirai don, bölgesel krizler gibi kontrolümüz dışındaki engellere rağmen hedeflerimize ulaşmakta kararlıyız.

Depremin yaralarını hızla sarmaya devam ediyoruz. Bugüne kadar kamu olarak cari fiyatlarla 3,6 trilyon TL’lik yani yaklaşık 90 milyar dolarlık harcama yaptık. Geçen ay Malatya’da 304 bininci afet konutumuzun anahtarını hak sahibi kardeşlerimize teslim ettik. 2025 sonunda da toplamda 453 bin bağımsız bölümü teslim ederek deprem bölgemizi inşallah ayağa kaldırmış olacağız.

“Mali disiplinden ödün vermiyoruz”

Bu harcamaları önceliklendirirken mali disiplinden ödün vermiyoruz. Hala yüksek seyreden kiralar ve konut fiyatlarıyla ilgili de çok önemli bir projeyi hayata geçiriyoruz. Bundan böyle kira konusunda işin planlamasını devlet yapacak. Sosyal konutların bir kısmını vatandaşlarımıza uygun şartlarla kiralayacak, bilhassa dar gelirli ailelerimize rahat bir nefes aldıracağız.

Yüzyılın Konut Projesi adını verdiğimiz bu çalışmayla 81 ilimizde toplam 500 bin sosyal konut inşa edeceğiz. Konut projemiz sadece sosyal politikalarda değil enflasyonla mücadelede de elimizi güçlendirecek, tek haneli enflasyon hedefine ulaşmamıza katkı sunacaktır.

Burada şu hatırlarmayı da yapmak durumundayım. Hükümetimizin üretimi, yatırımı, istihdamı, ihracatı merkeze alan büyüme politikasında hiçbir değişiklik söz konusu değildir. Küresel ekonomideki belirsizliklere, ticaret ortaklarımızdaki düşük büyüme oranlarına rağmen Türkiye ekonomisi büyümesini sürdürmektedir.

2025’in ilk yarısında yıllık büyümemiz yüzde 3,6 olarak gerçekleşti. Milli gelirimiz yıllıklandırılmış bazda 1,5 trilyon dolara yaklaştı. Nereden nereye durmak yok, yola devam. Üretim cephesinde zirai dona bağlı olarak daralan tarım sektörü hariç tüm sektörlerde katma değer artışı oldu.

İşsizlik oranımız 28 aydır tek haneli seviyelerde. Bütün bunları umut verici rakamlar olarak görüyoruz. Ama bu süreçte reel sektörümüzün taleplerine de asla kulaklarımızı tıkamıyoruz. Bu süreçte sizden gelen bilgilerin ve sizin yapacağınız bilgilendirmelerin son derece mühim olduğunu tekrar hatırlatmak istiyorum. Ben sizlere ve bu kadroya inanıyor ve sonuna kadar güveniyorum.”

Paylaşın

Kahvaltı Yapmamak Obeziteye Neden Olur Mu?

Kahvaltı yapmamak tek başına obeziteye neden olmaz, ancak iştah kontrolü, metabolik düzenleme ve beslenme alışkanlıkları üzerindeki etkileri nedeniyle obezite riskini dolaylı olarak artırabilir.

Haber Merkezi / Kahvaltı ile obezite arasındaki ilişki, bireyin yaşam tarzı, beslenme alışkanlıkları ve genel sağlık durumuna bağlıdır:

Kahvaltının Atlanması ve İştah Kontrolü: Kahvaltı yapmamak, bazı insanlarda gün içinde açlık hissini artırabilir. Bu, daha fazla kalori alımıyla sonuçlanabilecek aşırı yemek yeme veya abur cubur tüketimine yol açabilir. Özellikle şekerli veya yüksek kalorili atıştırmalıklara yönelim obezite riskini artırabilir. Ancak, bu etki kişiden kişiye değişebilir. Bazı insanlar kahvaltıyı atladığında gün içinde daha az kalori tüketebilir ve bu durum kilo kontrolüne yardımcı olabilir.

Metabolik Etkiler: Kahvaltı, metabolizmayı “uyandırarak” gün boyunca enerji harcama oranını düzenleyebilir. Düzenli kahvaltı yapanlarda insülin duyarlılığının daha iyi olduğu ve kan şekeri seviyelerinin daha stabil olduğu gözlemlenmiştir. Kahvaltıyı atlamak, kan şekeri dalgalanmalarına ve insülin direncine katkıda bulunabilir, bu da uzun vadede obezite ve tip 2 diyabet riskini artırabilir. Ancak, bu etkiler genellikle uzun süreli ve düzensiz beslenme alışkanlıklarıyla daha belirgindir.

Kahvaltı ve Yaşam Tarzı: Kahvaltı yapanlar genellikle daha sağlıklı beslenme alışkanlıklarına sahip olabilir (örneğin, daha fazla lifli gıda tüketimi). Kahvaltıyı atlayanlar ise genellikle daha az planlı yemek yiyebilir ve bu, yüksek kalorili yiyeceklere yönelimi artırabilir. Öte yandan, aralıklı oruç gibi bazı diyet yaklaşımlarında kahvaltıyı atlamak bilinçli bir tercih olabilir ve bu, bazı insanlarda kilo kontrolüne yardımcı olabilir.

Bilimsel Bulgular: Bazı çalışmalar, kahvaltıyı düzenli yapanların obezite riskinin daha düşük olduğunu gösteriyor. Örneğin, 2017’de yapılan bir meta-analiz, kahvaltıyı atlamanın obezite riskini artırabileceğini öne sürmüştür. Ancak, nedensellik kesin değildir; yani kahvaltıyı atlamak doğrudan obeziteye yol açmaz, sadece risk faktörlerinden biri olabilir. Genetik, fiziksel aktivite düzeyi, uyku kalitesi ve genel diyet kalitesi gibi diğer faktörler daha belirleyici olabilir.

Paylaşın

Bahçeli’den Alevi Açılımı: Cami Ne Kadar Bizimse Cemevi De Bizimdir

Partisinin grup toplantısında konuşan MHP Lideri Devlet Bahçeli, “Gönül rahatlığıyla, vicdan huzuruyla, dahası samimiyetle diyorum ki, hem Alevi’yiz, hem Sünni; hepsinden evveli de Müslüman Türk milletiyiz” dedi.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda konuştu. Bahçeli, konuşmasında şunları söyledi:

“Etnik ve mezhebi kamplaşmanın ateş hattına düşürülmek amacıyla on yıllardır karanlık senaryolara maruz kalan Türk milletini felaha ve feraha eriştirmek hepimizin asil ve asli görevidir. Sanal ve sahte bir içerikten mülhem olan Türk-Kürt ayrışmasını tetikleyen iç ve dış düşman cephesidir. İnanan-inanmayan, laik-antilaik ikilemeni tırmandıran yine aynı odaklardır.

Dahası ve daha fevrisi ise Alevi-Sünni bloklaşmasını siyasi ve ideolojik dürtülerle süreklilik içinde tahrik ve tahkim etmeye kalkışan Türk ve İslam muhaliflerinin kara kampanyasıdır. İnanç ve ifade hakkıyla insan ve fikir hürriyetinin kullanımına ses çıkaran, itiraz eden, tepki gösteren, dudak büken kim varsa, buna her kim teşebbüs ve tenezzül ediyorsa ya akıl ve vicdan mahrumudur ya da taşeron olarak sahaya sürülen ajan provokatör mahluktur.

Yeri geldiği zaman, ihtiyaç duyulan her zeminde bilhassa Alevi İslam inancına aidiyetlik duyan kardeşlerimizle ilgili düşüncelerimizi samimi ve şeffaf biçimde paylaştık. Bir defa şu hususu açık yüreklilikle söylemek mecburiyetindeyim: İşin özünde hepimiz Müslüman değil miyiz? Hepimizin Allah’ı bir, Peygamberi bir, kitabı bir, kıblesi bir, itikadı bir değil mi? Hepimiz Türk milletinin onurlu ve şerefli mensupları değil miyiz? Aramıza duvar örmek, set çekmek, aşılmaz bariyerler dikmek için satıhtaki yapay etnik ve mezhebi ayrılıklar kimi mihraklar tarafından silah gibi kullanılmadı mı?

Birbirimize yan gözle bakmaktan yorulmadık mı? Birbirimizi çatık kaşlarla takipten bıkmadık mı? Yetmedi mi katlandığımız badire ve belalar? Yetmedi mi çektiğimiz çile ve eziyetler? Yetmedi mi maruz kaldığımız sosyal ve siyasal maliyetler? Yetmedi mi yanlış anlamalar ve peşin hükümler? Mayaları karanlıkla yoğrulmuş, kanları yaslı anaların gözyaşlarıyla tuzlanmış iblis uşaklarının tezgah ve tuzaklarını bozmanın ve buruşturup atmanın vakti gelmedi mi? Türk milletinin ebedi ve tarihi varlığında tek yürek olmayalım mı?

“Cami ne kadar bizimse Cemevi de bizimdir”

Gönül rahatlığıyla, vicdan huzuruyla, dahası samimiyetle diyorum ki, hem Alevi’yiz, hem Sünni; hepsinden evveli de Müslüman Türk milletiyiz. Bu düşüncelerim elbette Alevi İslam inancına mensup kardeşlerimizin geçmişe sari ve bugüne havi ihtiyaç ve beklentilerini seslendirmeye mani değildir. Sadece maksadım herkesin ve hepimizin üzerinde durması gereken, esasen milli ve manevi paydada ortak hissiyat olan yorum ve değerlendirmeleri açıklamaktır.

Alevi İslam inancına mensup kardeşlerimiz bizim canımız, can beraberimizdir. Onların her sorunu bizim de sorunumuz, onların her isteği bizim de isteğimizdir. Aleviliği asıl mecra ve muhtevasından kopartıp inanç ve kültür alanından çıkartanlar, bundan tehlikesi siyasi mevzi haline dönüştürmeye çalışanlar büyük bir yanlışın failleridir. Cami ne kadar bizimse Cemevi de bizimdir. Cem de bizim, semah da bizim, imanın ve İslam’ın mükellefiyetleri de bizimdir.

Tabulara sığınmanın, suni gerginlikleri ve korkuları diri tutmanın, insan ve inanç haklarına kapalı durmanın hiçbir sonu ve sonucu yoktur. Geldiğimiz bu aşamada diyeceğim şudur: Cemevinin ibadethane olarak tescili hususunda atılgan olmak, engelleri birer birer kaldıracak irade cesaretini sergilemek gerekmektedir. Alevi İslam inancına mensup kardeşlerimizin Cemevini ibadethane olarak görmelerine anlayış ve saygı duymak lazımdır.

Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesinde şahsımın fani hayattaki bir tasarrufunu Horasan Erenleri Dernekler Federasyonu’na hibe etmemizle birlikte yaklaşık 6 bin metrekarelik alana inşa edilip ilk etap açılışı yapılan, aynı zamanda dünyanın ve ülkemizin en büyük cemevi projesi olan Horasan Erenleri Dergahı Cemevi Külliyesi’nin milli birlik ve beraberliğimizin nişaneleri arasında yer alması Allah’tan niyazımdır.

Bu Cemevinin açılış tarihi Hacı Bektaş Veli’nin ebediyete irtihalinin de 754’üncü yıl dönümüne tekabül etmiştir. Ehli Beyt’in aydınlık meşalesi orada yanacak, yürekleri ısıtan manevi mesajları oradan yankılanacaktır. Edep ve hürmet mektebi, muhabbet ve meşveret meclisi orada kurulacaktır. Alevi inanç ve geleneğiyle temelleri kazılan kardeşlik ve kucaklaşma ocağı inanıyorum ki aşk ve ahlakla körüklenecektir. Manevi kurtuluşumuzun mihmandarı ve mimar başları olan Ehli Beyt’in aziz büyüklerini saygı ve rahmetle yad ediyorum. Ehli Beyt sevdalılarına selam ediyorum.

Gazze Şeridi’ni ihtiva eden 738 günlük şiddet ve dehşet süreci 9 Ekim 2025 tarihinde kısmen son bulmuş, nihayet İsrail ile Hamas arasında ateşkes rejimi 10 Ekim 2025 tarihinde itibaren de tesis edilmiştir. Mezkur anlaşmanın ilk aşamasının devreye girmesiyle esir takası, insani yardımların sağlanması ve İsrail askerlerinin belirlenen birinci etaba çekilmeleriyle ilgili müspet gelişmeler yaşanmaya başlamıştır.

Savaşı sona erdirmek amacıyla dün Mısır’da tertiplenen uluslararası zirvenin ve beliren geniş konsensüs ortamının sadece Filistin-İsrail ihtilafının çözüm iklimini değil Ortadoğu’nun istikrar ve barış arayışlarını da güçlendirmesini hassaten diliyorum. Asıl mesele yapılan ateşkes anlaşmasının sahadaki uygulaması ve çatışan tarafların taahhütlülerine ve imzalarına sadık kalmasıdır. İsrail’in güven vermeyen askeri ve politik tutumu karşısında da tedbirli ve ihtiyatlı hareket kaçınılmaz bir gerekliliktir.

7 Ekim 2023 tarihinden buyana tarihin gördüğü ve göreceği en dramatik, en vahim savaş ve soykırım suçu İsrail tarafından işlenmiştir. Bu suçun cezasız kalması diye bir şey asla ve kat’a düşünülemeyecektir. Eninde sonunda İsrail Başbakanı ve soykırımda payı olan vandallar küresel adalet ve vicdan huzurunda hesap verecekler, Gazzeli şehitlerin dökülen kanlarının misliyle bedelini ödeyeceklerdir.

Gazze taş, moloz ve toprak yığınına dönüşmüş, 356 kilometrekarelik sahil şeridi acı, hüzün, gözyaşı ve katliamla bezenmiş, enkaz ve harabeye gömülmüştür. İsrail ordusunun kısmi geri çekilmesi ve ateşkesin teminiyle birlikte yüz binlerce Filistinli ihtiyatlı bir iyimserlik ve zoraki bir tebessümle yıkık dökük evlerine geri dönmeye başlamışlardır. Gazze Şeridi’nin orta kesimi ile güney bölgelerinden kuzey istikametine doğru akan insan seli bir halkın hayat ve varlık mücadelesinde çektiği korkunç ıstırapların adeta geçit merasimini çağrıştırmaktadır. Temennimiz ateşkesin sağlıklı bir şekilde gerçekleşmesinin hitamında kalıcı barışın ve iki devletli çözüm ortamının yeşermesi, yerleşmesi ve herkesçe tasdik edilmesidir.

Akıbetinin ne olacağı henüz tam kestirilemeyen ateşkesle oyalanmanın, üç-beş esir takası yaşandı diye davul zurna çalmanın bir alemi yoktur. Gazze’de 67 bin 173 mazlumun canı alınmıştır. Gazze’yi emlak görenlere, nevzuhur Dubai projesi hazırlayanlara, Gazze’nin masum ve hakkı yenmiş Filistin halkının vatanıdır diyorum. 1967 sınırları temelinde, başkenti doğu Kudüs olan, bağımsız, egemen ve coğrafi bütünlüğüne kavuşmuş, iç siyasi istikrar ve demokratik işlerliğe ulaşmış, bunun yanı sıra Birleşmiş Milletler’de tam üyelik statüsünü elde etmiş bir Filistin Cumhuriyeti kurulmadıktan sonra mevzi kazanımlarla avunmak boşuna bir hevestir.

Türkiye ve bölge ülkelerinin girişimiyle, bir yanda huzurlu, güvenli, üniter, kaynaşmış ve iç barışını sağlamış Suriye Arap Cumhuriyeti’yle; diğer yanda küllerinden yeniden doğacak, Suriye’de umut ettiğimiz gelişmelere sahne olacak Filistin Cumhuriyeti’yle Ortadoğu fırtınalı atmosferinden kurtulacaktır.

Gazze’nin huzur, güvenlik ve istikrar amacının yanında; sivil, diplomatik ve teknik koordinasyonu sağlayacak bir mekanizma olarak planlanan Uluslararası Görev ve İstikrar Gücü’nün içinde Türkiye’nin yer alması bölgesel huzur ve sükûnete azami düzeyde katkı sağlayacaktır. Türkiye’miz adil ve akılcı arabulucu rolüyle bölgesel ve küresel diplomasinin kemer taşı haline gelmiştir. Bundan ziyadesiyle gurur ve memnuniyet duyduğumuzu söylemek isterim. Türkiye’nin kudret ve kifayeti artık herkesçe müsellemdir.

“İlk kıvılcımını yakan Türkiye’dir”

Ülkesine ve milletine yabancılaşmamış kim varsa bu sarih gerçeği kabullenecektir ki, bunun yegane istisnası Cumhuriyet Halk Partisi’nin Genel Başkanı ve yönetim kadrosudur. Az sonra temas edeceğim gibi, Özgür Bey’in İspanya ile başlayan yurt dışı turunun her ayağında ülkemizi kötülemesi, dahası Sayın Cumhurbaşkanımıza Gazze konusunda parmağını kıpırdatmadı diyerek iftira atması olacak ve sineye çekilecek şey değildir.

Gazze’de yaşanan insani felaketi dünyaya süreklilik içinde ve ısrarla anlatan Türkiye’nin vicdan, merhamet ve insan odaklı diplomasi vizyonudur. Körfez ülkelerine ve İslam dünyasıyla beraber kuzuların sessizliği içinde soykırımı tribünden izleyenlere boy aynası tutup gerçekleri haykıran, hala ne duruyorsunuz diye çağrıda bulunan Türkiye’dir. Gazze faciasını uluslararası topluma devamlı aktarıp Avrupa ve ABD’de geniş çaplı protesto gösterilerinin ve toplumsal kitlelerin eyleme geçmesinin ilk kıvılcımını yakan Türkiye’dir.

CHP Genel Başkanı geçen hafta bize parmak sallayarak konuştu. Öfkeden deliye dönmüş, sinirden sanki nöbet geçiriyormuş gibiydi. Kendisine sakinlik ve soğukkanlılığı temenni ediyorum. Ancak Özgür Bey’in yalan ve iftiralara sarılarak yaptığı çiğ ve çirkin siyasetin bizim nazarımızda delikli kuruşla ne bir değerinin ne de bir ederinin olmayacağını hatırlatıyorum. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim, kalabalıkta yapılan sahte kabadayılığın tenhada özrü kabul edilmez, edilemez. Bizim haddimiz, bu uçurum siyaset müelliflerinin haddini bildiği kadardır.

Özgür Bey’in yolu yol değildir, takip ettiği siyaseti ahlaklı siyaset hiç değildir. Bu muhalefet patırtısının yurt dışında ziyaret ettiği her ülkede Türkiye’mizi ve Cumhurbaşkanlığı Kabinesi’ni hedef alması işbirlikçi ve manda özlemi çeken bir siyasetçinin hezeyanıdır. Dünya genelinde hangi ülkeye bakarsanız bakınız, biraz sonra anlatacağım bazı istisnalar dışında hangi ülkenin muhalefetini incelerseniz inceleyiniz, ülke ve milletini şikayet eden çürümüşlüğe tesadüf edemezsiniz. Özgür Bey’in Brüksel’de ikram edilen meydanda yaptığı mitingde iktidarın Trump’a çalışmaya başladığını iddia etmesi, Türkiye’mizi ayaklar altına alması gayri milli ve gayri ahlaki bir siyasetin kokuşmuş örneğidir. Yazıklar olsun, yazıklar olsun, buna ortak olanlara da yuh olsun.

“CHP’de eksen kaymış, erdem kaybolmuştur”

Bakınız, bu yılki Nobel Barış Ödülü Venezuelalı sözde bir muhalefet liderine verildi. Bu hanımefendi, ABD’nin ülkesine müdahale etmesini isteyecek kadar zıvanadan çıktı. Siyonizm’in hayranları arasında yerini aldı. İsrail’in bile ülkesine askeri müdahale etmesini talep etti. Bildiğiniz gibi ödülü de ABD Başkanı’na ithaf etti.

Cezaevinde bulunan eski İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı da ‘Venezuela’da demokrasi ve özgürlük mücadelesi verenlerin başarısı’ diyerek bu bahsettiğim şahsı aldığı Nobel Barış Ödülü’nden dolayı kutladı. İşte CHP budur. Aziz Atatürk’ün kemikleri sızlamaktadır. CHP’de eksen kaymış, erdem kaybolmuş, Türkiye’ye ve Türk milletine muhalefet eden yabancı beslemesi bir anlayış maalesef yuvalanmıştır.

Dinamiti bulup insanlığın felaketine hizmet eden birisinin adına verilen ‘Barış Ödülü’ elbette ve kesinlikle bizim nezdimizde rüşvetin, hilenin, emperyal heveslerin ve su katılmamış rezaletlerin küresel dolaşımından başka bir şey olmayıp yok hükmündedir. Alın ödülünüzü tepe tepe kullanın, sonra da başınıza külah diye geçirin. Bizim için yegâne ödül Allah’ın rızasını kazanmak, milletimizin sevgi ve takdirine layık olmaktır.

Yabancı ülkelerde Türkiye’mize hakaretler yağdıran, seçilmiş Cumhurbaşkanına iftiralar savuran muhalif bir siyasetçinin adres ve yeri, hatta daha mutlu ve mesut olacağı memleketi de zannediyorum haricimizdeki herhangi bir ülkedir. Ayıptır ayıp, bu kadar ağır sıkleti millet terazinin çekmesi söz konusu değildir. İstiyoruz ki, kol kırılsın yen içinde kalsın. İstiyoruz ki, geçmişten tevarüs ettiğimiz yaraları saralım ve şifa dağıtalım.

Kardeşçe ve huzur içinde yaşayalım. Kimin ne meselesi, kimin ne diyeceği varsa oturup konuşalım, ortak aklın ve ortak iradenin refakatinde ülkemize müftehir bir siyaset ruhuyla hizmet edelim. Ülkemizi yabancılara şikayet etmek şerefli bir tavır değildir. Arsızın güçlü olması haklının suçlu olmasının yolunu açacaktır. Çok şükür arsızlar ve arsızlık kaybedecek, haklı ve ahlaklı olanlar mutlaka kazanacaktır. CHP yanlış rotadadır. CHP’nin başındaki zat histeri krizine tutulmuştur.

Bizim sağduyu ve sükûnetle perçinlenmiş kamil duruşun her kilidi açacak anahtar işlevine ihtiyacımız vardır. Aklıselim, kalbiselim ve zevkiselim sacayağında konuşmaya ve sorunları mutabakatla ele almaya asgari seviyede talebimiz olacaktır. ‘Terörsüz Türkiye’ de bu hedeflerden birisidir.

Bu süreçte heyecanla çılgınlık arasında kesin bir ayrım yapmak, yanlışa yorulabilecek şuursuz tezahürat ve telaffuzlardan kaçınmak elzemdir. Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu istişarelerinin sonuna yaklaşmaktadır. Mazisi 41 yılı bulan bölücü terör sorununun bir günde çözümünü elbet beklemiyoruz. Ancak herkesi ve özellikle muhataplarını sorumlu bir dil kullanmaya davet ediyoruz. Şehitlerimize gencecik cesetler demek doğru ve isabet kaydeden bir söz değildir. Çünkü şehitler ceset değildir, onlar bizim kahramanımız, manevi muhafızlarımızdır. Al-i İmran Suresinde buyurulduğu gibi, ‘Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler.’ TBMM çatısı altında taşkın sloganlara da asla yer ve gerek yoktur.

Herkes ve hepimiz ‘Terörsüz Türkiye’ hedefinin sekteye uğramamasına özenle dikkat etmeliyiz. Maksimalist taleplerin gündeme gelmesinden kaçınmalıyız. Sorumsuz ve suçlayıcı üsluptan uzak durmalıyız. Bilinmelidir ki, her şey Türkiye içindir. Hepimiz Türk milletiyiz. Denizi geçtikten sonra derede bocalamanın hiç kimseye faydası olmayacaktır. Terörsüz Türkiye Türk milletinin müşterek arzu ve amacıdır. Bu arzu ve amaçtan sarfınazar edenler ahlaken, tarihen, vicdanen ve siyaseten çok ağır sonuçlarla karışılacaklardır. 27 Şubat İmralı açıklaması dışında hiçbir söz, tez, teklif ve değerlendirmenin hükmü yoktur.”

Paylaşın

Bakırhan’dan CHP’ye: Ne Zaman Selahattin’ci, Figen’ci Oldunuz?

CHP’ye yönelik dikkat çeken mesajlar veren DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, “Siz ne zaman Selahattin’ci, Figen’ci oldunuz? Dokunulmazlıkların kaldırılmasına ‘evet’ oyu vermeseydiniz, bugün o insanlar partinin başında olacaktı, mücadelelerini yürüteceklerdi” dedi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, “Alan Burası” YouTube kanalında gündeme ve muhalefet partileriyle ilişkilerine dair önemli açıklamalarda bulundu.

Bakırhan, partisinin siyaset anlayışını “mücadele ve müzakere” kavramlarıyla tanımlayarak şöyle konuştu: Biz haksızlığa uğrayanın yanında olan bir siyasi partiyiz. Dün bize uygulanırken “bugün onlar neredeydi” diye sormayız. Bu, bizim anlayışımıza aykırıdır. Nerede bir zulüm varsa karşısında dururuz. Nerede bir hak arama mücadelesi varsa, yanında oluruz. Bu üç ilke bizi özetler. Cumhuriyet Halk Partisi’nin maruz kaldığı baskılar karşısında da doğru bir yerde durduk. Saraçhane’ye gittik, Sayın Özgür Özel’le birlikte açıklamalar yaptık. Ama biz sadece sokakta mücadele eden bir parti değiliz; aynı zamanda müzakere eden bir partiyiz.

Antidemokratik uygulamalara karşı dayanışırız, gerektiğinde sokaktayız. Ama bir masa kurulmuşsa, o masayı da yürütürüz. Müzakereyi de sonuca ulaştırmak için çaba gösteririz. Bizim ismimiz “mücadele ve müzakere partisi”dir. İkisi birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Tek başına sadece müzakere de değil, sadece mücadele de değil. Mücadele, müzakere içindir. Neden mücadele ediyoruz? Çünkü meselenin çözümü için müzakere etmek gerekir.

Ancak sadece sokakta değil, masada da mücadele ettiklerini vurgulayan Bakırhan, “Biz hem sokakta direniriz hem müzakere yürütürüz. Çünkü meselelerin çözümü için ikisi de şarttır,” dedi.

“Biz sizi defalarca destekledik”

CHP’ye doğrudan seslenen Bakırhan, son yıllardaki seçim süreçlerini hatırlattı: CHP tabanına şunu söylemek isterim: Çok uzak bir tarihten bahsetmiyorum, biraz hafızaları tazelemek gerekiyor. Biz iki yerel seçimde CHP’nin adaylarını desteklemiş bir partiyiz.  İki cumhurbaşkanlığı seçiminde de CHP’nin adayı için oy verdik. Kemal Kılıçdaroğlu’na desteğimiz, açık ve ilkeli bir tavrın sonucuydu. Peki bizim neyimizi sorguluyorlar? Bu meselenin çözümünü ne zaman sağlayacağız? CHP’nin iktidar olmasını mı bekleyeceğiz? Ya da başka bir partinin iktidar olması mı çözümün garantisi olacak?

Biz bir partinin iktidara gelmesini beklerken, yiten canlara, çöken ekonomiye, çürüyen sosyolojiye, açlığa ve işsizliğe göz mü yumacağız? Hayır. Biz ne AK Parti siyasetiyiz, ne CHP siyaseti. Biz üçüncü yolu temsil ediyoruz. Mücadele etmeyi, müzakere yürütmeyi bilen, bunu bir arada yürütebilen bir geleneğe sahibiz. Müzakere etmek, ilkelerden vazgeçmek değildir. Masada oturmak, diğer tarafın dediklerine yüzde yüz katılmak değildir. Müzakere, herkesin ilkelerini ortaya koyması ve ortak bir yol bulunmasıdır. Bu yol, hem sorunu yaşayanları hem de ülkeyi rahatlatır, demokrasiyi büyütür.

AK Parti’nin siyasetini benimsemek, onun seçim hesaplarına dahil olmak hiç değildir. Mücadelemiz kendi kulvarında, kendi zemininde sürüyor. Aynı anda müzakere de devam ediyor. Ekoloji mücadelesinden kadına yönelik şiddete kadar her gün sokaktayız. Şırnak’tan Muğla’ya kadar eko-kırım politikalarına karşı mücadele ediyoruz. Kadın meclisimizin yürüttüğü mücadele sadece Türkiye’de değil, dünyada örnek gösteriliyor. Bir masa kuruldu diye biz ilkelerimizden vazgeçmeyiz. Ama bazen öyle yorumlanıyoruz ki, bu bizi gerçekten şaşırtıyor.

Bakın, kimlik sorunu olmayan, işsizlik yaşamayan, konforlu alanında oturmuş bazı kesimler “Kürtler niye müzakere ediyor” diye konuşuyor. AK Parti’yi biz mi yarattık? Biz mi 22 yıldır iktidarda tuttuk? Sizin muhalefetsizliğiniz, sizin uzlaşmacılığınız bu iktidarı sürdürüyor. İmamoğlu tutuklanma tehlikesiyle karşı karşıyayken biz eleştirdik, dayanıştık. Ama Diyarbakır’da kayyım atandığında siz neredeydiniz? Kayyım yasasını Anayasa Mahkemesi’ne götürmeyen sizdiniz.

Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve içerideki seçilmiş arkadaşlarımızın isimlerini bugün siyaset malzemesi yapanlar var. Ama önce o insanların içeride olmasının öz eleştirisini versinler. Siz ne zaman Selahattin’ci, Figen’ci oldunuz? Dokunulmazlıkların kaldırılmasına “evet” oyu vermeseydiniz, bugün o insanlar partinin başında olacaktı, mücadelelerini yürüteceklerdi. O yüzden kimse bizim kararlılığımızı ve onurlu mücadelemizi, bir masa kuruldu diye sorgulamasın. Biz dün olduğu gibi bugün de, yarın da mücadele eden ve etmesini bilen bir gelenekten geliyoruz.

“Kapalı kapılar arkasında pazarlık yapmayız”

DEM Parti’nin “gizli pazarlık” yaptığı yönündeki iddiaları reddeden Bakırhan, müzakereleri tüm şeffaflığıyla yürüttüklerini belirtti:

Bugün bize “kapalı kapılar ardında bir şeyler yapıyorlar” diyenlerin geçmişine bakın. Bizim geçmişimiz tertemizdir. Biz hiçbir zaman kapalı kapılar ardında oturup, ırkçı, Kürt karşıtı, Alevi karşıtı ya da ezilenlere karşı protokol imzalamadık. Her şeyi açık yaparız. Müzakerelerimizi de açık yürütüyoruz. Her görüşmenin ardından, başta Sayın Özgür Özel olmak üzere tüm muhalefet partilerini bilgilendiriyoruz. Görüşmelerin içeriğini anlatıyoruz, fikirlerini alıyoruz ve bunları sürece katıyoruz. Kimse bizim kararlılığımızı sorgulamasın. Biz dün olduğu gibi bugün de, yarın da mücadele eden, onurlu bir geleneğin temsilcisiyiz.

Alan Burası

Paylaşın

Gazze’de Barış İçin Tarihi Adım

20’den fazla ülkenin liderlerinin katılımıyla gerçekleştirilen Şarm el-Şeyh Barış Zirvesi’nde Gazze’deki ateşkes anlaşması için kritik bir adım atıldı. Zirveye katılan liderler, Gazze için ortak niyet beyanını imzaladı. 

İmza töreni sonrası açıklamalarda bulunan ABD Başkanı Donald Trump, bölgedeki gelişmeleri değerlendirdi. Trump, “Orta Doğu’da barışa ulaştık” diyerek, “Gazze’de savaşı hep birlikte bitirdik. Gazze’de yeniden inşa başlıyor” ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı Trump, 9 Ekim’de Mısır’daki müzakerelerde İsrail ile Hamas’ın Gazze’de ateşkes planının ilk aşamasını onayladığını açıklamıştı. Anlaşma, 10 Ekim itibarıyla yürürlüğe girmiş ve İsrail ordusunun belirlenen “sarı hat”tan çekilmesi ile ateşkes aynı gün saat 12.00’de hayata geçirilmişti.

Mısır’ın Şarm eş-Şeyh kentinde gerçekleştirilen tarihi zirvede, Gazze’de barışın sağlanması amacıyla önemli adımlar atıldı. Zirveye katılan liderler, Gazze için ortak niyet beyanını imzaladı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ABD Başkanı Donald Trump, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ve Katar Emiri Al-Sani, barış ve istikrarın sağlanması için birlikte hareket etme mesajı verdi.

ABD Başkanı Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a övgüde bulunarak, “Çetin bir adam ve benim dostum” dedi. Trump, Erdoğan’ın ordusunun çoğu kişinin sandığından daha güçlü olduğunu ve son dönemdeki çatışmalarda hep ön safta yer alarak başarılı olduğunu vurguladı.

Zirve, Gazze Şeridi’ndeki savaşı sona erdirmeyi, Orta Doğu’da barış ve istikrarı güçlendirmeyi ve bölgesel güvenlik için yeni bir sayfa açmayı hedefliyor. Toplantıya Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yanı sıra Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Ürdün Kralı 2. Abdullah, Bahreyn Kralı Hamed bin İsa Al Halife, İngiltere Başbakanı Keir Starmer, İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, Almanya Başbakanı Friedrich Merz ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan gibi 20’den fazla ülke lideri katıldı.

İran’ın Tesnim Haber Ajansı, İranlı yetkililerin katılmayacağını bildirirken, Katar, BAE, Suudi Arabistan ve Endonezya’dan katılım olacağı ancak düzeylerinin açıklanmadığı belirtildi. İsrail Başbakanlık Ofisi zirveye İsrail’den katılım olmayacağını duyurdu, Filistin yönetimi ise açıklama yapmadı. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres ve AB Konseyi Başkanı Antonio Costa da zirvede yer aldı.

Gazze’de varılan ateşkes anlaşması da zirvede değerlendirildi. ABD Başkanı Trump, 9 Ekim’de Mısır’daki müzakerelerde İsrail ile Hamas’ın Gazze’de ateşkes planının ilk aşamasını onayladığını açıklamıştı. Anlaşma, 10 Ekim itibarıyla yürürlüğe girmiş ve İsrail ordusunun belirlenen “sarı hat”tan çekilmesi ile ateşkes aynı gün saat 12.00’de hayata geçirilmişti.

Paylaşın

Beyin, Obezitede Nasıl Bir Rol Oynar?

Beyin, obezitenin hem nedeni hem de sonucu olarak önemli bir rol oynar. İştah kontrolü, ödül mekanizmaları, stres tepkileri ve karar verme süreçleri, obeziteyi etkileyen temel beyin fonksiyonlarıdır.

Haber Merkezi / Bu nedenle, obezite tedavisinde sadece diyet ve egzersiz değil, aynı zamanda beyin temelli yaklaşımlar (örneğin, davranışsal terapiler, stres yönetimi) de önemlidir.

İşte beyin ve obezite arasındaki ilişkiyi açıklayan temel noktalar:

İştah ve Yeme Davranışının Düzenlenmesi: Beynin hipotalamus bölgesi, açlık ve tokluk sinyallerini algılar. Leptin ve ghrelin gibi hormonlar, enerji dengesini kontrol etmek için beyne sinyaller gönderir. Obezitede, leptin direnci gibi durumlar tokluk sinyallerinin doğru algılanmasını engelleyerek aşırı yemeye yol açabilir.

Ödül Sistemi ve Dopamin: Beynin ödül merkezi (nükleus akumbens), yüksek kalorili yiyeceklere (şekerli veya yağlı gıdalar) tepki olarak dopamin salgılar. Bu, yiyeceklere karşı bağımlılık benzeri bir davranış geliştirebilir, özellikle obez bireylerde bu sistem aşırı uyarılabilir.

Stres ve Duygusal Yeme: Beynin amigdala ve prefrontal korteks gibi bölgeleri, stres ve duygusal durumlarla başa çıkmada rol oynar. Kronik stres, kortizol seviyelerini artırarak iştahı tetikleyebilir ve duygusal yeme davranışını körükleyebilir, bu da obeziteye katkıda bulunur.

Karar Verme ve Öz Denetim: Prefrontal korteks, yeme alışkanlıkları üzerinde öz denetim sağlar. Obez bireylerde bu bölgedeki işlevsellik zayıflayabilir, bu da sağlıksız yiyeceklere yönelmeyi artırabilir.

Bağırsak-Beyin Ekseni: Bağırsak mikrobiyotası, beyinle iletişim kurarak iştah ve metabolizmayı etkiler. Obezitede bağırsak mikrobiyotasındaki dengesizlikler, beyne gönderilen sinyalleri bozabilir ve kilo alımını teşvik edebilir.

Nöroinflamasyon: Obezite, beyinde düşük seviyeli kronik iltihaplanmaya yol açabilir. Bu, nöronal işlevleri bozarak hem iştah düzenlemesini hem de metabolik süreçleri olumsuz etkileyebilir.

Paylaşın

Anket: Kadınların İlk Tercihi CHP

“Bu pazar genel seçim olsa, hangi partiye oy verirsiniz?” sorusunun yöneltildiği kadın seçmenlerin yüzde 36,2’i CHP yanıtını verirken, AK Parti diyenlerin oranı ise yüzde 27,5 oldu.

Haber Merkezi / Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) erken seçim çağrılarını sürdürürken araştırma ve anket sonuçları açıklanmaya devam ediyor.

ORC Araştırma 26 ilde 2 bin 160 kadın seçmenle 9-11 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirdiği anket sonuçlarının bulgularını paylaştı.

Katılımcılara siyasi parti isimleri okunarak, “Bu pazar genel seçim olsa, hangi partiye oy verirsiniz?” sorusu yöneltildi.

Katılımcıların yüzde 36,2’i CHP yanıtını verirken AK Parti diyenlerin oranı yüzde 27,5 oldu. İki parti arasındaki farkın yüzde 8,7 olduğu görüldü.

MHP diyenlerin oranı yüzde 6,3 olurken DEM Parti diyenlerin oranı da yüzde 5,9 olarak ölçüldü. Ankette İYİ Parti diyen kadın seçmenlerin oranı yüzde 5,7 olurken Zafer Partisi diyenlerin oranı da yüzde 5,4 olarak kaydedildi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP): Yüzde 36,2
Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti): Yüzde 27,5
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP): Yüzde 6,3
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti):  Yüzde 5,9
İYİ Parti: Yüzde 5,7

Zafer Partisi: Yüzde 5,4
Yerli ve Milli Parti (YMP): Yüzde 3,2
Yeniden Refah Partisi (YRP): Yüzde 2,9
Saadet Partisi: Yüzde 2,5
Diğer: Yüzde 4,4

Paylaşın

Gazap Üzümleri: Kapitalizmin İşçi Sınıfı Üzerindeki Yıkıcı Etkileri

John Steinbeck’in en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilen Gazap Üzümleri (The Grapes of Wrath / 1939), Büyük Buhran’ın Amerika’daki tarım işçilerini ve yoksul çiftçi ailelerini nasıl etkilediğini gözler önüne serer.

Haber Merkezi / Roman, 1930’ların Büyük Buhran döneminde, Oklahoma’daki toz fırtınaları (Dust Bowl) nedeniyle evlerini terk etmek zorunda kalan Joad ailesinin Kaliforniya’ya göç hikayesini anlatır. Eser, toplumsal adaletsizlik, sınıf mücadelesi ve insan dayanıklılığı gibi evrensel temaları işlerken, aynı zamanda bireysel ve kolektif mücadelelerin dokunaklı bir portresini sunar.

Roman, Büyük Buhran’ın Amerika’daki tarım işçilerini ve yoksul çiftçi ailelerini nasıl etkilediğini gözler önüne serer. Joad ailesi, Oklahoma’daki kuraklık ve ekonomik çöküş nedeniyle çiftliklerini kaybeder ve daha iyi bir yaşam umuduyla Kaliforniya’ya göç eder.

Ancak, vardıklarında karşılaştıkları sömürü, yoksulluk ve ayrımcılık, umutlarını gölgeler. Steinbeck, Joad ailesinin hikayesini, dönemin daha geniş toplumsal sorunlarını yansıtmak için bir mikrokozmos olarak kullanır.

Steinbeck, kapitalizmin yoksul işçiler üzerindeki yıkıcı etkilerini eleştirir. Kaliforniya’daki büyük tarım şirketlerinin işçileri düşük ücretlerle sömürmesi, romanın ana çatışmalarından biridir. Joad ailesi ve diğer göçmenler, sistemin onlara karşı nasıl işlediğini deneyimler.

Joad ailesi, zorluklara rağmen bir arada kalmaya çalışır. Roman, bireysel mücadelelerin ötesinde, topluluk ruhunu ve dayanışmayı yüceltir. Özellikle Ma Joad karakteri, aileyi bir arada tutan güçlü bir figür olarak öne çıkar.

Roman, insanların toprağa olan bağını ve bu bağın kapitalist sistem tarafından koparılmasını sorgular. Joad ailesinin çiftliklerini kaybetmesi, hem maddi hem de manevi bir kayıp olarak işlenir.

Steinbeck, umut ile umutsuzluk arasındaki gerilimi ustalıkla işler. Joad ailesinin Kaliforniya’ya olan yolculuğu, umutla başlar, ancak karşılaştıkları gerçekler bu umudu sınar.

Ana Karakterler:

Tom Joad: Ailenin oğlu, romanın ana kahramanı. Hapisten yeni çıkmış bir karakter olarak, hem kişisel bir dönüşüm geçirir hem de toplumsal adaletsizliğe karşı bir mücadeleciye dönüşür.

Ma Joad: Ailenin belkemiği, güçlü ve fedakar bir anne. Dayanıklılığı ve aileyi bir arada tutma çabası, romanın duygusal çekirdeğini oluşturur.

Jim Casy: Eski bir vaiz, romanın manevi rehberi. Bireysel inançtan toplumsal dayanışmaya geçişi temsil eder.

Rose of Sharon: Tom’un kız kardeşi. Romanın sonunda fedakarlığıyla insanlığın devamına dair güçlü bir sembol olur.

Steinbeck’in anlatımı, gerçekçi ve şiirsel bir denge kurar. Roman, Joad ailesinin hikayesini anlatan bölümlerle, dönemin toplumsal koşullarını yansıtan genel (interkalary) bölümler arasında geçiş yapar. Bu genel bölümler, romanın tarihsel ve sosyolojik bağlamını güçlendirir. Steinbeck’in dili, hem yalın hem de güçlü imgelerle doludur; özellikle doğa tasvirleri ve insanlık halleri, okuyucuda derin bir etki bırakır.

Semboller:

Üzümler: Romanın başlığı, hem bolluk hem de sömürü sembolüdür. Kaliforniya’nın vaat ettiği bereketli topraklar, aslında işçiler için “gazap üzümleri”ne dönüşür.

Yolculuk: Joad ailesinin Route 66 üzerindeki yolculuğu, hem fiziksel hem de manevi bir arayışı temsil eder.

Rose of Sharon’un Son Sahnesi: Romanın tartışmalı finalinde, Rose of Sharon’un bir yabancıyı emzirmesi, insanlık, fedakarlık ve dayanışmanın güçlü bir sembolüdür.

Gazap Üzümleri, yayımlandığında büyük yankı uyandırdı ve 1940’ta Pulitzer Ödülü’nü kazandı. Steinbeck’in eseri, Amerikan işçi sınıfının karşılaştığı zorluklara dikkat çekerek sosyal reform tartışmalarını ateşledi. Ancak, tarım şirketleri ve muhafazakar kesimler tarafından “komünist propaganda” olarak eleştirildi. Buna rağmen, roman, evrensel temaları ve güçlü anlatımıyla dünya çapında bir klasik haline geldi.

Steinbeck, Gazap Üzümleri’nde bireysel hikayeleri toplumsal bir eleştiriyle ustalıkla harmanlar. Roman, hem bir dönemin belgesi hem de insan ruhunun direncine dair zamansız bir öyküdür. Eleştirmenler, Steinbeck’in karakter derinliği ve toplumsal meselelere duyarlılığını överken, bazıları finaldeki sembolizmin abartılı olduğunu düşünmüştür. Yine de, romanın duygusal ve entelektüel etkisi tartışılmaz.

Paylaşın

Çocukların Dişlerini Mahveden Ebeveynlik Hataları

Diş hekimleri diyorlar ki: Çocuklar da tıpkı yetişkinler gibi günde iki kez dişlerini fırçalamalıdır; bir kez yatmadan önce, bir kez de kahvaltıdan önce veya sonra.

Haber Merkezi / Çocukların diş sağlığını olumsuz etkileyen ebeveynlik hataları genellikle bilgi eksikliği, alışkanlıkların yanlış yönlendirilmesi veya ihmalkarlıktan kaynaklanır.

İşte yaygın hatalar ve kısa açıklamaları:

Diş Fırçalama Alışkanlığını Geciktirme: Çocuklarda diş fırçalama alışkanlığına erken yaşta başlanmazsa, plak birikimi ve çürük riski artar. İlk diş çıkar çıkmaz (6-12 ay) fırçalamaya başlanmalı.

Şekerli Gıdalar ve İçeceklere Sınırsız İzin Verme: Şekerli atıştırmalıklar, meyve suları veya gazlı içecekler diş minesini aşındırır ve çürük oluşumunu hızlandırır. Özellikle yatmadan önce şekerli gıdalardan kaçınılmalı.

Düzenli Diş Kontrollerini İhmal Etme: Diş hekimi ziyaretleri genellikle sorun çıkana kadar ertelenir. Ancak çocuklar için 6 ayda bir kontrol şarttır.

Biberonla Uyutma: Uzun süre biberonla süt veya şekerli içecek tüketimi, “biberon çürüğü” denen ciddi diş çürümelerine yol açar.

Fırçalama Tekniklerini Öğretmeme: Çocuklar doğru fırçalama tekniğini bilmezse dişlerini yeterince temizleyemez. Ebeveynlerin rehberliği ve denetimi çok önemli.

Florürlü Diş Macunu Kullanımından Kaçınma: Florür, diş minesini güçlendirir. Ancak bazı ebeveynler yanlışlıkla florürsüz macun tercih ederler, bu da çürük riskini artırabilir.

Kötü Örnek Olma: Ebeveynler kendi diş bakımına özen göstermezse, çocuklar da bu alışkanlığı edinemez.

Paylaşın

“2025 Nobel Ekonomi Ödülü” Üç Bilim İnsanına Verildi

Bilim, edebiyat ve barış gibi alanlarda ilerlemeye katkı sağlayan kişilere verilen Nobel Ödülleri’nden 2025 Nobel Ekonomi Ödülü Joel Mokyr, Philippe Aghion ve Peter Howitt’e verildi.

Haber Merkezi / İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi tarafından yapılan açıklamaya göre, Mokyr “teknolojik gelişmeler yoluyla sürdürülebilir büyümenin ön koşullarını belirlediği” için bu ödülü kazanırken Aghion ve Howitt de “yaratıcı yıkım yoluyla sürdürülebilir büyüme teorisi” nedeniyle ödüllendirildi.

Ödülü kazanan isimlerden Mokyr, ABD’deki Northwestern Üniversitesi’nde; Howitt aynı ülkedeki Brown Üniversitesi’nde, Aghion ise Fransa’daki Collège de France ve INSEAD enstitüleriyle İngiltere’deki London School of Economics’te (Londra Ekonomi Okulu) çalışmalarını sürdürüyor.

Nobel ödülleri nedir?

Nobel Ödülleri, İsveçli mucit Alfred Nobel’in vasiyetiyle oluşturuldu. Nobel, servetinin, “önceki yıl insanlığa en büyük faydayı sağlayanlara” ödül olarak verilmesini istedi.

Alfred Nobel, 1895 yılında hayatını kaybetti ancak vasiyeti üzerindeki yasal mücadelenin ardından ilk Nobel Ödülleri ancak 1901 yılında verilebildi. Nobel, kimya ve fizik ödüllerinin İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi tarafından, edebiyat ödülünün ise İsveç Akademisi tarafından verilmesini şart koştu.

Fizyoloji veya tıp alanındaki ödülleri İsveç’teki Karolinska Enstitüsü’nün vermesini belirleyen Nobel, barış ödülünün ise Norveç parlamentosu tarafından verilmesini istedi. Nobel’in, o dönem İsveç ile bir birlik içinde olan Norveç’i barış ödülünün dağıtımı için neden seçtiği bilinmiyor.

1968 yılında İsveç Merkez Bankası, 300. yılını kutlarken, Nobel Vakfı’na yaptığı bağışla “Alfred Nobel Anısına Ekonomi Bilimleri Ödülü”nü kurdu. Bu ödül, diğer Nobel ödülleriyle aynı prensipler doğrultusunda İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi tarafından veriliyor.

Paylaşın