UEFA Avrupa Ligi: Galatasaray Galibiyeti Uzatmalarda Kaçırdı

UEFA Avrupa Ligi 6. hafta maçında Malmö ile Galatasaray, Yeni Malmö Stadyumu’nda karşı karşıya geldi. Hakem John Brooks’un yönettiği karşılaşma 2 – 2 eşitlikle sona erdi.

Haber Merkezi / Malmö’nün gollerini 24. dakikada Botheim ve 90+1. dakikada Sergio Pena, Galatasaray’ın gollerini ise 43. dakikada Jelert ve 65. dakikada Yunus Akgün kaydetti.

Yoluna namağlup devam eden Galatasaray, puanını 12’ye çıkardı. Malmö ise puanını 4’e çıkardı.

Bu sezon UEFA Avrupa Ligi’nde kaybetmeyen Galatasaray, 3 galibiyet, 3 beraberlik aldı. Galatasay bu süreçte PAOK’u 3-1,  Elfsborg’u 4-3 ve Tottenham 3-2 yenerken, RFS ile ise 1-1 ve AZ Alkmaar ile 1-1 berabere kaldı.

24. dakikada Larsen’in sağdan ortasında altıpas içinde arka direğe sarkan Botheim’in kafayla vurduğu top, uzak direğe çarparak ağlara gitti.

43. dakikada Kerem Demirbay’ın soldan ortasında altıpas gerisine hareketlenen Jelert’in vurduğu top filelerle buluştu: 1-1.

56. dakikada Dries Mertens ile verkaç sonrasında ceza sahası içine giren Yunus Akgün’ün sol çaprazdan yerden vuruşunda meşin yuvarlak ağlarla buluştu: 1-2

90+2. dakikada Busanello’nun pasıyla ceza sahası içine giren Sergio Pena’nın sol taraftan uzak direğe plase vuruşunda meşin yuvarlak ağlara gitti: 2-2

Stat:Yeni Malmö

Hakemler: John Brooks, Simon Bennett, Daniel Robathan

Malmö: Joakim Oscar Persson, Stryger Larsen, Colin Rosler, Nils Zatterström, Busanello, Lasser Berg Johnsen, Otto Rosengren (Sergio Pena dk. 74), Anders Christiansen (Isaac Thelin dk. 74), Hugo Bolin (Taha Abdi Ali dk. 65), Sören Rieks (Oliver Berg dk. 82), Erik Botheim

Galatasaray: Fernando Muslera, Metehan Baltacı, Davinson Sanchez (Kerem Demirbay dk. 32), Abdülkerim Bardakcı, Elias Jelert (Hakim Ziyech dk. 87), Lucas Torreira, Gabriel Sara (Efe Akman dk. 87), Berkan Kutlu, Yunus Akgün, Dries Mertens (Victor Nelsson dk. 73), Michy Batshuayi

Goller: Erik Botheim (dk. 24), Sergio Pena (dk. 90+2) (Malmö), Elias Jelert (dk. 43), Yunus Akgün (dk. 56) (Galatasaray)

Paylaşın

Özel’den Erdoğan’a “Beşar Esad” Yanıtı: Benim İçin Her Zaman Diktatördü

CHP Lideri Özgür Özel, Beşar Esad’ın düşüşü öncesinde yaptığı çağrıyı eleştiren Erdoğan’a yanıt veren, “Benim için Esad her zaman diktatördü. Her zaman Suriye’nin demokratikleşmesini savundum” dedi ve ekledi:

“Esad rejimi 61 yıl artı 12 günde yıkıldı. Cezaevinizde işkence varsa, siz zenginseniz halk yoksulsa, eninde sonunda rejim yıkılır. Esad babasının yaptıklarını da ödedi. Meseleyi Baas rejiminden demokrasiye evriltme noktasında fırsatı yakaladı, Erdoğan gibi çarçur ettiği gibi 13 yıl var. Ben hiçbir zaman Esad’çı olmadım, Esad’a ‘Esed’ demedim.”

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, Habertürk’te gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Özel’in açıklamalarından öne çıkan başlıklar şöyle:

“Cumhurbaşkanlığı sitesinde 6’sında ne söylenmiş. ‘Esad’a çağrımız olmuştu, ne yazık ki olumlu cevap alamadık. İdlib zaten tamam ama Humus muhaliflerin elinde. Bu sıkıntılı yürüyüşler arzu ettiğimiz şekilde değil, gönül bunları istemiyor maalesef bölge sıkıntıda’. Ertesi gün zafer. Erdoğan’ın elinde MİT var, sahada Türkiye Cumhuriyeti’nin birçok elemanı var. Biz ana muhalefet partisiyiz. Sağ olsunlar devletin bilgisi, belgesini kendilerine özel gibi tutuyor. Erdoğan ‘durum hiç istemediğimiz gibi ilerlemiyor, muhalifler Şam’a doğru ilerliyor’ diyor.

Bu sözü ben söylemiş olsam, bugünün 10 katı eleştiri alırdım. Ben ne dediğimin çok farkındayım. O gün değil Pazartesi Şam düşseydi, kimse Özgür Özel bunu dedi demezdi. Kilis’teyim o arada. O konuşmayı yaptıktan 16 saat sonra Esad’ın ülkeyi terk ettiğini öğrendik. Şimdi enteresan durum şu; ben o konuşmayı yaparken dünya kadar akrabası Hatay’da yaşayan Arap Aleviler var. Diplerinden geçip Şam’a gittiler. O gidenler kim? HTŞ. İdlib’den geçtiler. Şam’a gittiler. Lazkiye’nin dibinden geçtiler. 8 yıl önce ne görüntüler vardı. o HTŞ içinde unsurlar var. Şam düşünce neler olabilir?

İçinde dünya kadar selefi unsurların olduğu HTŞ’nin yakıp yıkmayacaklarını, Lazkiye’ye gidip, katliam yapmayacaklarını kim garanti edebilir? Bunu ancak Esad’la temas sağlanabilirse uluslararası güvenceler sağlanırdı. TSK bu noktada üstüne düşeni yapabilirdi. O gün olmayacağını birimiz garanti edebilir miydik? Cihatçılar haldır huldur gidiyor. Erdoğan ‘hiç istediğimiz gibi gitmiyor’ diyor.

Şimdi hepimiz açısından korkulanların olmadığı konuya elverince. Benden bir gün önce adam diyecek ki ‘Her an Şam düşebilir, keşke Esad bizle konuşsaydı’ diyecek, buna kimse bir şey demeyecek! Ben dedim ki ‘Esad’a çağrımdır, Erdoğan’la temas kurulmalı’ diyorum. Ben Erdoğan’la yaptığım görüşmede de KKTC Cumhurbaşkanı, sayın Aliyev’le yaptığım telefon görüşmesinde bir yerinde şunu söylerim ‘CHP şu anda ana muhalefet son seçimin galip, Türkiye’nin birinci partisi; ama yurt dışına gittiğinde Türkiye’nin partisi’ derim.

Biz dış politikaya böyle bakarken, Türkiye’nin çıkarlarını korumak için elimize düşen ne varsa yaparken, böyle meselede dönüp de ‘partisinin içindeki karışıklıklar’ diyorsa nezaketsizlik yapıyorsa, Erdoğan buna tenezzül ediyorsa hakikaten işi zor demektir. Erdoğan’ın bir gün önce ettiği lafı açıp da okuyunca kimsenin savunacak hali yok. Şimdi Erdoğan başardı etti deniyor. 13 yıl önce söylediği sözü sanki bugün onu haklı çıkarmış. Geçen 13 yıl boyunca her şey onu haksız çıkardı. 13 yıl boyunca, daha doğrusu 20 yıl boyunca Suriye’de inanılmaz zigzaglar yaşadı.

Ailecek görüştü Şam’da. O zaman da baskılar vardı Suriye’de. Sonra Esad’a Esed diyerek onu düşmanlaştırdı. Sığınmacı sorunu başımıza bela olunca ‘Esad’la diyalog kur’ deyince ‘Ben eli kanlı diktatörle görüşmem’ dedi. Son 1 yıl içinde ‘Ben de Esad’la görüşeceğim’ dedi. ‘Esad’la görüşme istedim Esad kabul etmedi’ dedi. Bunlar tutarsızlık. 13 yılda Türkiye 200 milyar dolar kaybetti. Resmi rakamlara göre 2 milyon 953 bin sığınmacımız var. Aylan bebekler karaya vurdu. Dünya kadar bebek, kadın öldü. 283 asker şehidimiz var.

Sivil şehitlerimiz var. Türkiye’de bu kadar büyük felaketleri yaşadı. Sonunda dediğim oldu. 13 gün değil 13 yıl. Türkiye’de pekçok siyasetçiye, genel başkana, başbakana nasip olmayan bir iktidar süresini aşan sürede başaramamışsınız. Orada asker kaybetmişsiniz, sonra ‘ben haklı çıktım’. Yok öyle şey. Şu anda yaşananlar, söylenenler, korkulanların daha gerisinde uzak bir tabloya işaret ediyor. Umut edelim aklı selim hakim olur. Bunu konuşuruz.

Ben tatile gitmedim ki yasını tutayım. Benim için Esad her zaman diktatördü. Her zaman Suriye’nin demokratikleşmesini savundum. Esad rejimi 61 yıl artı 12 günde yıkıldı. Cezaevinizde işkence varsa, siz zenginseniz halk yoksulsa, eninde sonunda rejim yıkılır. Esad babasının yaptıklarını da ödedi. Meseleyi Baas rejiminden demokrasiye evriltme noktasında fırsatı yakaladı, Erdoğan gibi çarçur ettiği gibi 13 yıl var. Ben hiçbir zaman Esad’çı olmadım, Esad’a ‘Esed’ demedim.

Dış politikada üçlü sacayağı dedik, komşunun iç işlerine karışma, devlet dışı unsurlarını muhatap alma dedik. Ben Şam’a gitseydim, Esad’la konuşsaydım, bu ülkede bu iktidarın sürmeyeceğini sonunun Irak’tan, Libya’dan, Kaddafi’den, Saddam’dan farklı olmayacağını, geçiş hükümetine iktidarını devretmesini, demokratik olarak Arap Alevilerin, Dürzilerin, Sünnilerin, Arapların, Türkmenlerin, Kürtlerin temsil edileceği demokratik meclisten bahsedecektim. Demokrasi varsa ekonomi iyiye gider. Ben Suriye’ye gidip de Esad’a ‘gel tavla oynayalım’ demeyecektim. Erdoğan da demez.

“Biz Suriye’de demokrasi telkin ettik”

Bu işin sonuna geldiği görülüyordu. Bu işin nereye gittiği görülüyordu. Belki 10 gün 20 gün, 50 günde düşecekti. Bir doğru çıkış planı bulunsaydı, Lazkiye’de onlara otonom bölge sağlanıp, Esad’ın da güvenliği sağladığı bölge temin edilerek iktidarı devretmesini. Suriye’de geçiş hükümetine, demokrasiye adım atsaydı bu hale gelmezdi. Biz Suriye’de demokrasi telkin ettik.

İbrahim Kalın bir devlet memuru. AK Parti’nin temsilcisi değil. Fiilen bunu sekteye uğratacak işler yapsa da. AK Parti’ye sunum yaptı, kendisine mektup yazdım. ‘Ne oluyoruz bize de gelmelisiniz’ dedim. Verilecek bir bilgi AK Parti açısından kıymetli, son seçimlerin birinci partisi açısından ne olabilir dedim. Allah’ı var geldi. 29 Ekim törenlerinde. ‘Sayın Başkan mektubunuzu aldım, hak veriyorum’ dedi.

Gününe karar verdik. İbrahim Kalın’a orada da dedim ‘Biz Türkiye’nin menfaatleri neyi gerektiriyorsa orada dururuz’ diye. Eleştireceğimiz zaman eleştiririz. Kurumları devletin kurumları sayarız. Bu kurumun başkanı Cumhurbaşkanı olabilir bir parti genel başkanı olabilir, bu da arizidir. O kurumun başında milli ismi vardır.

Bize eşit mesafede olması gereken bir kurum olarak görürüm MİT’i. Bugünkü gidişini siyasi şov gibi değerlendirmek istemem. 2012 yılında Erdoğan’ın ağzından ‘Çok yakında Emevi camiine gideceğiz’ demişti. 12 yıl önce. Bu namaz o namaz değil. Şimdi kılarsa da o namaz değil. O kadar şehit, dünya kadar sığınmacı var. O namaz o günkü namazdı. Erdoğan’ın namazının kazasını yapmak da MİT başkanına düşmez.”

Paylaşın

Venedik Komisyonu’ndan Türkiye’ye “Yargı Siyasileşiyor” Uyarısı

Venedik Komisyonu’nun, Türkiye’de Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) ve üyelerinin seçimine ilişkin raporunda, “hukukun üstünlüğünü, yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını” tesis etmekle yükümlü olan HSK’nın, özellikle 15 Temmuz darbe girişiminden ve “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine” geçilmesinden sonra siyasallaştığı vurgusu yer aldı.

Venedik Komisyonu raporunda, yeni anayasa tartışmalarında yargı bağımsızlığının tesis edilmesi ve HSK’nın yapısının bağımsız hale getirilmesi meselesinin ele alınmasının şart olduğunu belirterek bir dizi tavsiyede de bulundu.

Ankara’nın kurucu üyeleri arasında yer aldığı Avrupa Konseyi’nin, üye devletlerin anayasal konulardaki danışma organı olan, üye ülkelerdeki yasal ve kurumsal yapıların hukukun üstünlüğü alanlarındaki uluslararası deneyimle uyumlu hale getirilmesi amacıyla görev yapan Venedik Komisyonu’nun, Türkiye’de Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) ve üyelerinin seçimine ilişkin raporu yayımlandı.

Raporda, “hukukun üstünlüğünü, yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını” tesis etmekle yükümlü olan HSK’nın, özellikle 15 Temmuz darbe girişiminden ve ‘cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine’ geçilmesinden sonra siyasallaştığı vurgusu yer aldı. HSK üyelerinin seçilme biçimine eleştiriler getirilirken, Adalet Bakanı ile yardımcısının HSK üyeliğinden çıkarılması tavsiyesinin altı çizildi. Komisyon, yeni anayasa tartışmalarında yargı bağımsızlığının tesis edilmesi ve HSK’nın yapısının bağımsız hale getirilmesi meselesinin ele alınmasının şart olduğunu belirterek bir dizi tavsiyede de bulundu.

Venedik Komisyonu raporunda, HSK üyelerinin nasıl atandığı veya seçildiği konusu, Avrupa’daki ve dünyadaki standartlar çerçevesinde mercek altına alındı. Aynı zamanda, Türkiye’de parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçiş ve bunun, rapordaki ifadeyle, “en güçlü denge denetim mekanizmalarının gerektiren bağımsız yargı ile ve kuvvetler ayrılığı üzerindeki önemli etkisi” incelendi.

Komisyon, Türkiye’de yapılan son yasal değişikliklerle Adalet Bakanı ve Adalet Bakanı Yardımcısı’nın HSK’ya üye olduğunu, yedi üyenin TBMM Genel Kurulu tarafından, dört üyenin de Cumhurbaşkanı tarafından atandığını hatırlatarak şu ifadeleri kullandı:

“Venedik Komisyonu şunu hatırlatır ki, Avrupa standartlarına göre yargı konseyi üyelerinin en az yarısının ‘meslektaşları tarafından seçilmiş’ yargıçlar olması gerekiyor. Bu seçim yönteminin nedeni, yargı bileşenini siyasi müdahaleden yalıtmaktır. Yargı konseyinin yargı mensubu üyeleri sadece, yargıçlar ve savcıların bakış açısını temsil etmelidir.”

Raporda, HSK’da ise sekiz üyenin yargıç veya savcı olmakla beraber meslektaşları tarafından seçilmediği değil, yürütme tarafından atandığı veya parlamento tarafından seçildiği vurgulandı; “Gerçekten de, bu kişilerin dördü Cumhurbaşkanı tarafından takdir yetkisiyle atanıyor. Zira ne Anayasa ne de yasalar, belirli bir kategorinin resmi üyeliği dışında herhangi bir uygunluk veya uygunsuzluk kriteri belirlemiyor” denilerek şu eleştiriler getirildi:

“Dolayısıyla, Cumhurbaşkanı tarafından atanan dört HSK üyesi siyasi atama olarak görülmeli ve uluslararası standartlar anlamında ‘yargı üyesi’ olarak kabul edilmemeli.

Dahası, Meclis tarafından seçilen yedi üyenin çoğunluğunun da, özellikle de parlamento seçimlerinin cumhurbaşkanlığı seçimleriyle eş zamanlı yapılması göz önüne alındığında, Cumhurbaşkanı ile aynı siyasi görüşe sahip olması muhtemeldir.

Son olarak Cumhurbaşkanı’nın iki resen üyeyi [adalet bakanı ve yardımcısı] de ataması nedeniyle yürütme kurumu, HSK’nın 13 üyesinden en az 10’unu fiilen seçebilir ve böylece yargı üzerinde güçlü bir siyasi etki uygulayabilir.”

Venedik Komisyonu, kuvvetler ayrılığının ve hukukun üstünlüğünün temel taşı olan yargının bağımsızlığını sadece, “işleyişi yürütme ve yasama organlarının müdahalesinden korunan, bağımsız bir yargı kurulunun” garanti edebileceğini hatırlatarak “Hukukun üstünlüğüne saygı, demokratik bir ülkede vatandaşların hak ve özgürlüklerinin korunması için bir ön koşuldur” vurgusu yaptı.

Hangi tavsiyelerde bulundu?

Venedik Komisyonu’nun 30 sayfalık raporunda, Türkiye’ye şu tavsiyelerde bulunuldu:

HSK üyelerinin en az yarısının, yargı sisteminin farklı seviyeleri tarafından seçilmesi;

Üyeler arasında cinsiyet, azınlık ve coğrafi kapsam açısından uygun düzeyde çeşitliliğin sağlanması;

Cumhurbaşkanı’nın, resmi atama görevini yerine getirmesi dışında HSK üyelerinin belirlenmesi sürecinin dışında tutulması;

Meclis’in yargı kökenli üyeler konusunda seçme sürecinin dışında kalması;

Adalet Bakanı ve Adalet Bakanı Yardımcısı’nın HSK’dan çıkarılması;

HSK üyelerinin ve Meclis tarafından seçilen yargı dışı üyelerin sayısının artırılması;

Yürütme ve yasama organlarının üyeleri ile açık bir siyasi bağlantısı olan adayların dışarıda tutulması;

Barolar Birliği ve üniversiteler gibi diğer kurumların adayların ön seçimini yapmasını sağlayacak bazı yasal değişikliklerin yapılması;

HSK üyelerinin görev süresi güvencesi ve dokunulmazlıktan yararlanması için anayasal ve yasal düzenlemeler yapmak; yaptırım ve işten çıkarma için açık ve sınırlı gerekçeler belirlemek, görevlerinin icrasıyla ilgisi olmayan disiplin ve işten çıkarma gerekçeleri dışında güçlü güvenceler sağlamak;

HSK Başkanı’nın, kurumun üyeleri tarafından seçilen tarafsız bir kişi olması;

HSK Başkanı’nın genel yetkilerinin, bu göreve kimin geleceğinden bağımsız olarak azaltılması; özellikle de hâkim ve savcıların teftiş ve soruşturmalarına onay verme yetkisi ile HSYK üyeleriyle ilgili ceza soruşturmaları, disiplin soruşturmaları ve kovuşturmalarıyla ilgili yetkinin kaldırılması;

HSK’nın tüm kararlarına karşı yargısal inceleme getirilmesi;

Özellikle müfettişlerin hareketliliği açısından HSK’yı Adalet Bakanlığı’ndan açıkça ayırmak;

Anayasa’nın, HSK’ya ilişkin esasları belirleyen 159. maddesindeki bazı ifadelerin, yargı üzerinde “denetim” ve müdahale anlamına gelmeyecek şekilde değiştirilmesi.”

Venedik Komisyonu, raporun sonunda “Komisyon, Türk makamlarını, önümüzdeki aylarda Türkiye’de gerçekleşmesi beklenen ‘anayasa görüşmeleri’ sırasında yukarıda belirtilen önerileri ele almaya davet eder” ifadelerini kullandı; bu konuda daha fazla yardım için yetkililere ve Meclis’e destek olabileceklerini vurguladı.

(Kaynak: Artı Gerçek)

Paylaşın

CHP’li Alp: Kürt Sorunu Vardır

CHP Milletvekili İnan Akgün Alp, AK Parti’nin hala “Kürt sorunu yoktur” çizgisinde olduğunu belirterek, “Kürt vardır, Kürt sorunu da vardır, Kürtlerin hakları da vardır, Kürtçe de vardır” dedi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Kars Milletvekili İnan Akgün Alp, Meclis bütçe görüşmelerinde yaptığı konuşmada Kürt sorununa, Suriye’deki gelişmelere ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin açıklamalarına değindi.

Gazete Duvar’ın aktardığına göre; Alp, Suriye’de yaşanan gelişmelere dair, “Esad, ülkesini cihadçılara terk edip gitmek zorunda kalmıştır. Bu hadise bir kez daha bize göstermiştir ki ateş bizi yakmadan Kürt sorununu çözmek lazımdır” dedi. AK Parti’nin hala ‘Kürt sorunu yoktur’ çizgisinde olduğunu ifade eden Alp, “Kürt vardır, Kürt sorunu da vardır, Kürtlerin hakları da vardır, Kürtçe de vardır” dedi.

Kürt sorununun yıllarca uygulanan ret, inkar ve asimilasyon politikalarına dayandığını ifade eden Alp’e AK Parti sıralarından ‘Asimilasyonu bir açıkla, kim kimi asimile ediyor?’ Sorusu gelince Alp, Ehmedê Xanî’nin sözüyle Kürtçe cevap verdi ve “Şunu açıklıyorum asimilasyon politikasında; ‘Mirov li ser zimanê xwe şîn dibe, dar li ser koka xwe,’ Ne demek bu: İnsan diliyle ağaç da köküyle yaşar. Sen bunu 25 yıl anlayamadın” dedi.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin ‘İmralı’ çağrısını da değerlendiren Alp, “Devlet Bahçeli’nin uluslararası hukukun gereklerini yerine getirmek suretiyle Kürt sorununun çözümü yolunda bir üst anlaşmazlık noktasının aşılabileceği mesajını da içeren çağrısına ciddiyetle yaklaşmak gerekir. Böyle bir çağrı yapıldıktan sonra çağrının muhatabının da bir cevap vermesine olanak sağlanmalıdır” diye konuştu.

Paylaşın

RSF: Tutuklu Gazeteci Sayısı 550’ye Yükseldi

1 Aralık itibarıyla dünya genelinde 550 gazeteci tutuklu bulunuyor, 2023 yılında yıl bu sayı 513’tü. En fazla tutuklu gazetecinin bulunduğu ülke Çin (124). Çin’i Myanmar (61) ve İsrail takip etti (41).

Türkiye’de de gazetecilik faaliyetlerinden dolayı tutuklanan gazeteci sayısı ise 11 olarak kayıtlara geçti. Türkiye’de geçen yıl 7 gazeteci gazetecilik faaliyetleri nedeniyle tutukluydu.

Paris merkezli Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütü 2024 yılına ilişkin basın özgürlüğü raporunu açıkladı. Rapora göre, dünya genelinde tutuklu gazeteci sayısı 550’ye ulaşırken Türkiye’de adli kontrol ve online sansür mekanizmaları antidemokratik bir pratik olarak hızla yaygınlaşıyor.

RSF, geçen yıl dünyada 521, Türkiye’de ise 7 gazetecinin tutuklu olduğunu rapor etmişti. Bu yıl Türkiye’de gazetecilik faaliyetlerinden dolayı tutuklanan gazeteci sayısı ise 11 olarak açıklandı.

RSF’ye göre 2022 sonunda 30 gazetecinin tutuklu bulunduğu Türkiye’de, yolu cezaevinden geçen gazetecilerin sayısı, son iki yıldır kayda değer bir düşüş gösterse de bu durum demokratik anlamda bir iyileşmeye işaret etmiyor.

DW Türkçe’den Pelin Ünker’in aktardığına göre; RSF Türkiye temsilcisi Erol Önderoğlu, bilançoyla ilgili yaptığı değerlendirmede, “Düşüş gösteren tutuklu gazeteci sayısı, Türkiye’de adli kontrolün hızla yaygınlaşması gibi habercilerin hareket özgürlüğü ve zihinlerini teslim almaya dönük antidemokratik başka bir pratiğin varlığını gizlememelidir” uyarısında bulundu.

Önderoğlu, “Nitekim susturma girişimlerinin ve haberlerin etkisiz kılınmasının yolu olarak belki de tutuklamanın yerine geçecek tarzda, neredeyse sistematik endişe verici bir online sansür pratiğini gözlemliyoruz” diye de ekledi.

Türkiye’de “kişilik hakkı ihlali” gerekçesiyle binlerce haber ve sosyal medya içeriğinin erişime engellenmesi ve yayından çıkartılmasına yol açan 5651 sayılı yasanın 9’uncu maddesi, Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla 10 Ekim itibariyle yürürlükten kaldırıldı.

2024 yılında 54 gazeteci öldürüldü

Sınır Tanımayan Gazeteciler, 1995 yılından bu yana, yayınlandığı yılın 1 Ocak ve 1 Aralık tarihleri arasında derlenen kesin verilerden hareketle, gazetecilere yönelik ihlallere ilişkin yıllık bir rapor hazırlıyor.

2024 basın özgürlüğü bilançosu, dünyada artan çatışma ortamının gazetecilere yönelik hak ihlallerini de artırdığını ortaya koydu. Kuruluş, gazetecilerin ve gazeteciliğin korunması için acilen harekete geçilmesi çağrısında bulundu.

RSF’ye göre 2024’te 54 gazeteci kamuoyunu bilgilendirme çabası içerisindeyken öldürüldü. Bu gazetecilerden 31’inin çatışma bölgelerinde yaşamını yitirdiği raporlandı.

Habercilere yönelik saldırılardaki artışın endişe verici olduğunu vurgulayan RSF, Gazze’nin 2024 yılında dünyanın en tehlikeli bölgesi ve son beş yılda görev başında öldürülen gazeteci sayısının en yüksek olduğu bölge haline geldiğine dikkat çekti.

RSF’nin raporuna göre, 2024 yılında görev başında öldürülen gazetecilerin üçte biri Gazze Şeridi’nde İsrail ordusunca öldürüldü.

Kuruluş, Ekim 2023’ten bu yana İsrail tarafından 145’ten fazla gazetecinin öldürüldüğünü; bunların en az 35’inin görev başında hedef alındığını raporladı. Hedef göstermeyi kınamak için gazetecilerin ölümlerini araştırmaya devam ettiklerini vurgulayan RSF, İsrail’in gazetecilere karşı işlediği savaş suçları için Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (ICC) dört şikayette bulunduğunu bildirdi.

Rapora göre dünya genelinde, Ortadoğu, Irak, Sudan, Myanmar ve Ukrayna gibi çatışma bölgelerinde haber yaparken öldürülen gazetecilerin sayısı da son beş yılın en yüksek seviyesine ulaştı.

Yedi gazetecinin öldürüldüğü Pakistan’da ve eylemleri izlerken beş habercinin yaşamını yitirdiği Bangladeş’teki durum nedeniyle Asya kıtası, 2024 yılında en fazla medya çalışanının öldürüldüğü ikinci bölge haline geldi.

Aynı dönemde dünya hapishanelerinde tutulan gazetecilerin sayısının da geçen yıla göre yüzde 7 arttığı belirtilen RSF raporunda, “Genellikle hükümetler veya silahlı gruplarca tam bir cezasızlıkla girişilen bu şiddet, acil bir müdahaleyi zorunlu kılıyor” denildi.

Rapora göre tutuklu gazetecilerin sayısındaki artış özellikle Rusya (+8) ve İsrail’deki (+17) yeni tutuklamalardan kaynaklandı. Gazetecilere biçilen toplam ceza ise 250 yıl hapsi buldu.

Dünyanın en büyük dört hapishanesi Çin (11’i Hong Kong’da olmak üzere toplam 124), Myanmar (61), İsrail (41) ve Belarus (40) olarak sıralandı. RSF’ye göre bu dört ülkedeki cezaevleri, dünyada tutuklu bulunan her iki gazeteciden en az birini barındırıyor.

İsrail’in Gazze saldırısından bu yana gazeteci tutuklamalarının en fazla yaşandığı ülke olduğu belirtilen RSF raporunda, bir baskı aracı olarak tutuklamaya, özellikle Rusya’nın Ukrayna’daki, İsrail’in ise Gazze’deki saldırısında gözlemlendiğine işaret edildi. Rusya’nın, hapishanelerini bağımsız Rus (38) ve Ukraynalı sesleri (19) bastırmak için kullandığı ifade edildi.

RSF, 2024 Bilançosu’nda 95 kayıp habercinin tespit edildiğini, rehin tutulan 55 gazetecinin yüzde 70’inin de Suriye’de tutulduğunu duyurdu.

Raporu değerlendiren RSF Genel Direktörü Thibaut Bruttin, söz konusu vahim gidişatın önüne geçilmesi için, mücadele kadar yurttaş duyarlılığının da zorunlu olduğunu belirtti.

“Gazeteciler ölmüyor, öldürülüyorlar; hapiste değiller, rejimler onları içeri atıyor; kaybolmadılar, kaçırıldılar” diyen Bruttin, genellikle hükümetler ya da silahlı gruplarca düzenlenen bu suçların, uluslararası hukuku hiçe saymakla birlikte çoğu zaman cezasız da kaldığını vurguladı.

Bruttin, “Olayların gidişatını değiştirmeli ve vatandaşlar olarak kendimize, gazetecilerin bizim için, bizi bilgilendirmek için öldüğünü hatırlatmalıyız. Saymaya, adını koymaya ve kınamaya, soruşturmaya ve adaletin yerini bulmasını sağlamaya devam etmeliyiz. Kadercilik üstün gelemez. Bizi bilgilendirenleri korumak, gerçeği korumaktır” diye ekledi.

Paylaşın

UEFA Konferans Ligi: Başakşehir İlk Galibiyetini Aldı

UEFA Konferans Ligi 6. hafta maçında Başakşehir ile Heidenheim, Başakşehir Fatih Terim Stadyumu’nda karşı karşıya geldi. Hakem Marco Guida’nın yönettiği karşılaşma 3 – 1 sona erdi.

Haber Merkezi / Başakşehir’in gollerini 6. dakikada Deniz Türüç, 18. dakikada Crespo ve 68. dakikada Krzysztof Piatek, Heidenheim’in golünü ise Mathias Honsak kaydetti.

Başakşehir, bu galibiyet ile puanını 5’e çıkardı. Heidenheim ise 9 puanda kaldı.

İlk maçında Rapid Wien’e 2-1 mağlup olan Başakşehir, ikinci karşılaşmasında Celje’ye 5-1 yenilmişti. Başakşehir, üçüncü maçında Kopenhag ile 2-2, dördüncü maçında ise Petrocub ile 1-1 berabere kalmıştı.

6. dakikada Onur Ergün’ün pasında topla buluşan Piatek, ceza yayı sol tarafından ceza sahasına girip attığı pasta arka direkte Deniz Türüç’ün vuruşunda meşin yuvarlak ağlara gitti. 1-0

18. dakikada sol taraftan Deniz Türüç’ün kullandığı kornerde kale önünde iyi yükselen Piatek’in kafa vuruşunda top kaleci Eicher’den döndü. Yaşanan karambolde Kemen’den seken topu önünde bulan Crespo, sert bir vuruşla meşin yuvarlağı filelerle buluşturdu. 2-0

61. dakikada sağ taraftan Leo Scienza’nın kullandığı kornerde ceza sahasında yükselen Honsak vuruşunu yaptı. Başakşehir savunmasının uzaklaştıramadığı topu önünde bulan Honsak, altıpas içinde yaptığı ikinci vuruşta meşin yuvarlağı filelere gönderdi. 2-1.

68. dakikada orta sahada rakibinden topu kazanan Crespo’nun ara pasıyla sol kanattan ceza sahasına giren Piatek’in yerden sert şutunda, meşin yuvarlak ağlara gitti. 3-1.

Stat: Başakşehir Fatih Terim

Hakemler: Marco Guida, Davide Imperiale, Alessio Berti

Başakşehir: Muhammed Şengezer, Duarte, Hamza Güreler, Opoku, Lima, Kemen, Onur Ergün (Berat Özdemir dk. 24), Crespo, Deniz Türüç (Keny dk. 74), Davidson (Emre Kaplan dk. 86), Piatek (Pelkas dk. 86)

Heidenheim: Eicher, Busch (Traore dk. 72), Maloney (Föhrenbach dk. 61), Siersleben, Theuerkauf, Dorsch, Kerber, Leo Scienza (Negele dk. 61), Beck, Wanner (Schöppner dk. 30), Breunig (Honsak dk. 30)

Goller: Deniz Türüç (dk. 6), Crespo (dk. 18), Piatek (dk. 68) (Başakşehir), Honsak (dk. 61) (Heidenheim)

Paylaşın

Özel’den Erdoğan’a: Vatandaş İlk Seçimde Sizi Silkeleyip Atacak

CHP Lideri Özgür Özel, Erdoğan’ın CHP’li belediyelerin SGK borçları için verdiği “silkeleyin” talimatına verdiği yanıtta, Tayyip Bey’in de mutlu olması gerekirken hasetlik, kıskançlık yapıyor. Bu başarının bize yeni seçim başarıları, 31 Mart’lar ve iktidar başarıları getireceğini görüyor” dedi ve ekledi:

“Silkeleyin sözü aslında kapalı kapılar ardında CHP’li belediyelerin imkanını daraltın sözüdür. Bunlara nereden para giderse kesin, tamam efendim. Sonra bakıyor belediyeler çalışmaya devam ediyor. Bakana diyor ki biraz daha silkeleyelim. Siz bunu yapmaya devam ederseniz  vatandaş zaten sizden yaka silkiyordu, ilk seçimde de sizi silkeleyip atacak.”

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, Sancaktepe’de temel atma töreninde konuştu. AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan’a, belediyelerin SGK borçlarına yönelik verdiği “Kendilerini daha kararlı bir şekilde silkelemende fayda var” talimatına yanıt veren Özel, şunları söyledi:

“Bu ilçe birilerinin 31 Mart seçimlerinde CHP’nin kazanacağına hiç ihtimal vermedikleri bir ilçe. Bu ilçe halka hizmet etmek için değil de adeta kente karşı suç işlemeyi alışkanlık haline getirmiş yönetim nedeniyle halkta endişelerin yaratıldığı bir ilçeydi.  Birbirinden kıymetli pırıl pırıl, her biri Alper Başkan gibi değerli belediye başkanlarımız burada. Onların takım kaptanı, İstanbul’un kaderini değiştiren ve Türkiye’nin geleceğine umutla bakmasını sağlayan isim Ekrem İmamoğlu aramızda. Belediyelerimizin 7-8 aylık çalışmalarını ölçtürdük. Memnuniyet oranı yüzde 58. Yani bir seçim olsa alacağımız oy yüzde 58.

Tayyip Bey’in de mutlu olması gerekirken hasetlik, kıskançlık yapıyor. Bu başarının bize yeni seçim başarıları, 31 Mart’lar ve iktidar başarıları getireceğini görüyor. Silkeleyin sözü aslında kapalı kapılar ardında CHP’li belediyelerin imkanını daraltın sözüdür. Bunlara nereden para giderse kesin, tamam efendim. Sonra bakıyor belediyeler çalışmaya devam ediyor. Bakana diyor ki biraz daha silkeleyelim. Siz bunu yapmaya devam ederseniz  vatandaş zaten sizden yaka silkiyordu, ilk seçimde de sizi silkeleyip atacak.

Sürekli belediyelerinin Sosyal Güvenlik Kurumu’na olan borçlarından bahsediliyor. Bu borçların toplamı 100 lira, bu paranın 10 lirası belediyelere ait. Bu 10 liranın da içinde AK Partilisi var, MHP’lisi var, DEM’lisi var, CHP’lisi var. Hepsi 10 lira. Toplam borç 100 lira. Bu 10 liranın başında kıyamet koparıp, bu 10 lirayla size zulmetmeye, bize zulmetmeye kalkıyor. Önce bir kanun bunu söylüyor, ‘Sosyal Güvenlik Kurumu’na kimin borcu var, yukarıdan aşağıya bir açıkla bakalım.’ Bunu 6 ayda bir açıklamaları lazım, yıllardır açıklamıyorlar.

Nerede yandaş şirketler var, nerede bunların desteklediği bütün ihaleleri verdiği şirketler var, bu şirketler vergi vermiyorlar, sıfır matrah. 43 şirketleri var bunların 36-37’si hiç vergi vermemiş geçen sene. Ve sigortaya da öldür Allah para ödemiyorlar. Bu 10 lira borcu da geçmişte kendi belediyeleri yaptı. ‘Nasılsa Tayyip Bey af çıkarıyor, yatırırsak boşu boşuna öderiz, bu para dursun, af çıkar faizle silinir, taksitlere bölünür’ diye hesap ettiler de yaptılar.

Şimdi yeniden af gelecek, buradan söylüyorum. Tayyip Erdoğan, Ocak ayı içinde şirketlerin SGK borçlarının faizini silecek, eşit taksitlere bölecek, sırf bundan belediye şirketleri yararlanmasın diye şimdi bu işe tevessül ediyorlar, tenezzül ediyorlar. Bunun için biz bu işi en yakından takip ediyoruz, önümüzdeki günlerde bunu yaptığında, bütün Türkiye’de perdeyi açtığında karşısındaki duvarda görecek. Yolda yürürken yolda görecek. Eline verilen afişte görecek, bütün vatandaşlarımız Tayyip Erdoğan’ın nasıl bu hazımsızlıkla bu güzel hizmetleri engellemek için, bu yatırımları engellemek için, Ekrem Başkan’ın yaptığı işleri engellemek için bu işlere kalkıştığını her yerde görecek.

“Asgari ücret talebimiz 30, biz bunun altında yokuz”

Ayrıca asgari ücret belirlenmesi için toplandılar. Diyorlar ki, ‘Asgari ücrete zam yaparsak enflasyon artar.’ Hayatımda bu kadar bir yalan görmedim. Geçen yıl 17 bin liralık asgari ücreti, bir yıl boyunca bir kuruş zam yapmadılar. Seçimden önce diyorlardı ki ‘Üç kere zam yapacağız.’ Bir kere bile zam yapmadılar asgari ücrete. Ne oldu? Enflasyon yüzde 50 oldu. Asgari ücreti artırmamakla enflasyon baskılansa, geçen sene bu enflasyon olmazdı. Asgari ücretin enflasyona katkısı, yüzde 1 asgari ücret artırırsan, binde 0.7 enflasyona katkısı var.

Yani hiç alakası yok. Ama sırf bu emekçinin cebinden çalmak için böyle bir yalan uyduruyorlar. Onun için biz asgari ücret diye TÜİK‘in yani Tayyip Erdoğan’ı üzmeyen istatistik kurumunun verileri ile değil, gerçek asgari ücretlinin enflasyon rakamıyla zam istiyoruz. Geçen seneden bugüne bakıldığında asgari ücretlerin enflasyonu yüzde 76’dır. Kirasına, ekmeğe, suya, telefona, elektriğe, süte ve zorunlu mutfak harcamalarına yapılan artış yüzde 76. O yüzden de asgari ücretin en az yüzde 76 zam alması ve sadece enflasyonu telafi etmek için bile 30 bin lira olması lazımdır. Bugün birtakım yamyamlar ‘21 bin lira, 22 bin lira, Tayyip Bey belki yapar 23 bin 500 lira’ diyorlar.

23 bin 500 lirayla bir yıl geçim olmaz. Biz 30 bin lira yapılmasını ve temmuz ayında yeniden enflasyon ayarlanmasını talep ediyoruz. Ve buradan bir kez daha asgari ücret tespit komisyonuna, hükümete ve Tayyip Erdoğan’a sesleniyoruz: Asgari ücret talebimiz 30, biz bunun altında yokuz. Emeklilere de bir asgari ücret verilmeli. ömrünü, gözünün nurunu bu ülke içine akıtmış, elleri bu ülke için nasır olmuş, bu ülke için dirsekleri çürümüş emeklilerin kıymeti bilinmelidir. Emeklimize bir asgari ücret ve asgari ücretlimize 30, biz bunun altında yokuz arkadaşlar.”

Paylaşın

Almanya’dan Türkiye’ye 231 Milyon Euroluk Silah İhracatı

2024 yılında, Türkiye, Almanya’dan 230,8 milyon euro (242,5 milyon dolar) tutarında silah satın aldı. Bu, 2006 yılı sonrasının en yüksek rakam olarak kayıtlara geçti.

Almanya Başbakan Olaf Scholz da ekim ayında İstanbul’a gerçekleştirdiği ziyarette Türkiye’nin bir NATO üyesi olduğunu ve müttefik bir ülkeye savunma ihracatının doğal olduğunu vurgulamıştı.

Almanya’nın Türkiye’ye yönelik silah ihracat kısıtlamalarını kaldırmasının etkileri görülmeye başlandı. Alman hükümetinin bu yıl içinde Türkiye’ye toplam 230 milyon 800 bin euro değerinde savunma ihracatına onay verdiği bildirildi. Böylece ihracat izinlerinde 2006 yılı sonrasının en yüksek rakamına ulaşıldı.

Sol Parti’den kopan Sahra Wagenknecht İttifakı’ndan (BSW) milletvekili Sevim Dağdelen’in soru önergesine Ekonomi Bakanlığından verilen yanıta göre, ihracat izinlerinin 79 milyon 700 bin euroluk bölümü muharebe silahları ve 151 milyon 100 bin euroluk bölümü diğer savunma sanayisi ürünlerinden oluştu.

Türkiye’de 2016’da gerçekleşen darbe girişimi ve ardından Türk ordusunun Suriye’nin kuzeyine gerçekleştirdiği harekatlar sonrasında Almanya’dan Türkiye’ye silah ihracat izinleri durma noktasına gelmişti. Türkiye’ye ihracat izinleri son yıllarda tek haneli ya da düşük iki haneli rakamlarda gerçekleşmişti.

Alman hükümeti Türkiye’ye 2021’de 11 milyon 100 bin, 2022’de 4,5 milyon ve 2023’te Aralık ayına kadarki dönemde 1,2 milyon euroluk savunma ihracatına izin verdi. 2023 yılının tamamına dair rakamlar ise henüz açıklanmadı.

Alman Ekonomi Bakanlığı, Eylül ayı sonunda yaptığı açıklamada Türkiye’ye kapsamlı bir şekilde torpido, füze ve denizaltı parçaları ihracatına yeniden izin verildiğini bildirmişti.

Başbakan Olaf Scholz da Ekim ayında İstanbul’a gerçekleştirdiği ziyarette Türkiye’nin bir NATO üyesi olduğunu ve müttefik bir ülkeye savunma ihracatının doğal olduğunu vurgulamıştı.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Neandertaller, Modern İnsanlar Gibi Düşünebiliyorlardı

Bilim insanları, daha önce modern insanlara özgü olduğu düşünülen “düşünme” yeteneğinin yaklaşık 40 bin yıl önce soyu tükenen Neandertaller için de geçerli olduğunu öne sürüyorlar.

Haber Merkezi / Neandertaller, Homo Sapienslere (modern insanlar) göre, fiziksel olarak daha büyük organlara sahiptiler ve özellikle soğuk iklimlere daha iyi adapte olmuşlardı.

Yeni bir fosil keşfi, Neandertallerin insanlar ile etkileşime girmeden önce soyut düşünce ve fikirlere sahip olabileceğini gösteriyor.

Bilim insanları, Neandertallerin şimdiye kadar anlık deneyimlerinin ötesinde düşünme yeteneğinden yoksun olduklarını düşünüyorlardı.

Bilim insanları, İspanya’daki bir mağarada bulunan fosilleri analiz ettikten sonra, daha önce Homo Eapiense özgü olduğu düşünülen “düşünme” yeteneğinin Neandertaller için de geçerli olduğunu söylüyorlar.

İspanya’daki Burgos Üniversitesi ve Malaga Üniversitesi’nden araştırmacılar, Burgos’taki Prado Vargas Mağarası’nda bulunan 15 küçük deniz fosilini incelediler.

Deniz fosillerinin, Neandertaller için bir değeri olmadığı, bunun yerine koleksiyon amaçlı toplandıkları düşünülüyor.

Deniz fosillerinin, 39 bin 800 ila 54 bin 600 yıl öncesine ait olduğu ve Neandertallerin yaşadığı bir kampta bulunduğu ifade ediliyor.

Bilim insanları, deniz fosillerinin bir amaç için toplanmadığı, bu nedenle soyut düşünceye işaret ediyor olabileceğini düşünüyor: “Fosiller, alet olarak kullanıldıklarına dair hiçbir kanıt yok. Bu nedenle, fosiller, toplama faaliyetlerine atfedilebilir.

Bu faaliyetler çok sayıda somut ve soyut nedenden kaynaklanıyor olabilir; bu da toplama faaliyetlerinin ve bununla ilişkili soyut düşüncenin modern insanlardan önce Neandertallerde de mevcut olduğunu düşündürmektedir.”

Bulunan fosillerin amacı konusunda bazı tartışmalar yaşanmıştır; bunların çocuklar için oyuncak olduğu, takas için kullanıldığı, süs değeri taşıdığı veya grubun kültürel kimliği olarak hizmet ettiği yönünde teoriler ortaya atılmıştır.

Bilim insanları, “Bunlar kasıtlı olarak veya tesadüfen bulunmuş olabilir, ancak yaşam alanına taşınmaları kasıtlı olmalı, bu da bu fosilleri toplama dürtüsünü ima ediyor” diyor ve ekliyorlar: “Her iki durumda da, özel bir anlam ifade ederler.”

Paylaşın

TÜSİAD’dan Yabancı Sermaye İçin “Güçlü Hukuk Devleti Şart” Çıkışı

TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu (YİK) Başkanı Ömer Aras, konsey toplantısında yaptığı konuşmada, “Temmuz’dan bu yana ekonomik program olumlu sonuçlar veriyor. Uygulanmakta olan para politikası sayesinde enflasyon düşme eğilimine girdi. Daha önce de vurguladığımız gibi bu zaman alan bir süreç” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Sürecin başarılı olması için politikalarda kararlılık ve istikrar önemli. Sabırlı olmalıyız. Türkiye ekonomisinin sinyal niteliği en yüksek göstergelerinden olan cari açık hızla daralıyor. Eylül ayında yıllık cari açığın 10 milyar doların altına inmiş olması, önümüzdeki dönemin enflasyon ve kur gelişmeleri açısından memnuniyet verici. Cari açık daralırken döviz rezervleri de güçleniyor.”

Ömer Aras, “Ekonomideki düzelme uluslararası piyasalar tarafından da teyit edildi. Ülke risk primimizi gösteren CDS ve rating notlarımız iyileşti. Ama verimlilikle büyümeye en büyük katkıyı yapacak olan doğrudan sermaye yatırımları girişi çok sınırlı. Doğrudan sermaye yatırımları için makroekonomik istikrarla beraber güçlü bir hukuk devleti, adil, hızlı ve efektif işleyen bir adalet sisteminin de tesis edilmiş olması gerekiyor.” ifadelerini kullandı:

Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) Yüksek İstişare Konseyi toplantısı 12 Aralık Perşembe günü Ankara’da gerçekleştirildi. Toplantının açılış konuşmaları TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Ömer Aras ve TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Orhan Turan tarafından yapıldı.

Ömer Aras, konsey toplantısında yaptığı konuşmada şunları söyledi: Temmuz ayındaki konuşmamın başlığı, ‘Ülke Olarak Değişimi Kaçırmayalım’ idi. Dünyadaki değişimi iklim, demografik, jeopolitik ve teknolojik değişim olarak dört başlık altında toplayabiliriz demiştim. Değişimi kaçırmamak ve güçlü ve dayanıklı bir ekonomi yaratmak için Hukukun üstünlüğü, Eğitim ve liyakat, Teknoloji – İnovasyon, Verimlilik ve ihracata dayalı ekonomik büyüme konularına öncelik vermemiz gerektiğini belirtmiştim.

O tarihten bugüne kadar geçen sürede temel eğilimler aynı kaldı. Dolayısıyla odaklanmamız gereken konular da aynı. Bugünkü konuşmamın başlığını ise Toplumsal Uyumla Orta Gelir Tuzağından çıkmak olarak belirledim. Geçen hafta açıklanmış olan GSYH rakamları Orta Gelir Tuzağının üst sınırına yakın olduğumuzu gösteriyor. Orta Gelir Tuzağından artık kalıcı olarak çıkmalıyız, yüksek gelirli bir ülke olmalıyız. Toplumun tüm fertleri de bunu hissetmeli.

Bunun için toplum olarak başarısı teori ve uygulama ile ispatlanmış akılcı politikalar etrafında uzlaşalım diyorum. Biraz sonra değerli hocalarımızla yapacağımız panelde bu tartışmayı derinleştirmeyi dört gözle bekliyorum. Daha fazla vakit kaybetmeyelim, “Aklın yolu bir” diyerek ortak akıl etrafında bir araya gelelim. Dünyaya baktığımızda jeopolitik ve ekonomik etkileşimlerin her geçen gün daha fazla iç içe geçtiğini görüyoruz. Jeopolitik riskler artıyor. Bu da belirsizliği artırıyor. Artan belirsizlik yatırımları ve ticareti zayıflatıyor. Çatışma ve savaşların toplumlar ve ekonomiler üzerinde yarattığı etkiler giderek güçleniyor.

Küresel jeopolitikteki değişmelerin son örneği olarak Suriye’deki iktidarın hızla çökmesini görüyoruz. Suriye’de geçiş sürecinin de sancısız olmasını ve hızla tamamlanmasını temenni ediyoruz. Askeri çatışmaların yanı sıra ticaret savaşları ve enerji dönüşümü ivmeleniyor. ABD Başkanı Trump’ın ikinci döneminde muhtemelen ticaret savaşları daha da sertleşecek, korumacılık daha da yaygınlaşacak. Bu durum iki önemli trendi ön plana çıkartıyor:

1. Tedarik zincirlerine yaklaşım değişiyor. Ekonomik güvenlik endişeleri yükseliyor. Daha düşük maliyet arayışı yerini güven arayışına bırakıyor. Tedarik zincirlerinde bu yaklaşım değişimi gelişmekte olan ülkelerin ihracat erformanslarını etkiliyor.

2. İkinci trend çok önemli. Enerji üretiminde yenilenebilir enerjinin payı artarken fosil yakıtların rolü azalıyor. Elektrik talebi hızla yükselirken bu talep giderek artan bir şekilde güneş ve rüzgar enerjisi ile karşılanıyor. Fosil yakıt döneminden elektrik dönemine geçiyoruz. Bu geçişin arka planında çevre konusundaki duyarlılıktan daha etkili olan güneş ve rüzgar enerjisi ile üretilen elektriğin giderek daha verimli hale gelmesi, yani ucuzlaması var. Bu değişime adapte olamayan ekonomiler zorlanıyor.

Tedarik zinciri ve enerji politikalarındaki değişim, verimliliği ve rekabet gücünü çok ciddi şekilde etkiliyor. Bu etki önümüzdeki yıllarda azalmayacak tam tersine güçlenecek. Önlemlerimizi buna göre almalıyız. Temmuz ayından bu yana geçen süre içinde üç önemli rapor yayınlandı:

1. Eylül ayında Draghi raporu olarak bilinen Avrupa’nın rekabet gücü raporu
2. IMF’nin Dünya Ekonomik Görünüm (World Economic Outlook) raporu
3. Dünya Bankası’nın Ufuk Akçiğit hocanın katkılarıyla hazırlanmış olan Orta Gelir Tuzağı alt başlıklı 2024 Küresel Kalkınma raporu.

Her üç raporda da ortak konu, uzun vadeli istikrarlı büyümenin motoru olan, ‘ekonomik verimlilik’. Verimliliğin arttırılması için her üç raporda da hızla harekete geçilmesi çağrısı yapılıyor. Aciliyeti vurgulanıyor. Avrupa Merkez Bankası eski Başkanı Mario Draghi’nin uzun zamandır beklenen raporu Türkiye’de de çok konuşuldu. Avrupa geriye düşüyor. Dünya GSYH’daki payı son 30 yılda sürekli küçülerek %26 dan %17’ye geriledi. Aynı dönemde Çin %2 den %17 ye çıkarak Avrupa’yı yakaladı.

Avrupalı işletmeler “orta teknoloji tuzağında”. Avrupa ileri teknolojilerde ABD ve Çin ile inovasyon farkını kapatmak için harekete geçmek zorunda. Bu nedenle verimlilik artışı AB için varoluşsal önemde. Çözümün yolu da sanayi politikasının etkin bir biçimde değiştirilmesinden geçiyor. Draghi’nin bu raporda Avrupa için dikkat çektiği verimlilik riski Türkiye için fazlasıyla mevcut.

IMF raporunda, dünyanın resesyona girmeden ve işsizliğe yol açmadan enflasyonu yavaşlatabildiği müjdesini veriyor. Öte yandan dünya ekonomisinde büyümenin zayıf seyredeceğini ve küresel ticaretin artış hızının da neredeyse yarıya ineceğini belirtiyor. Büyümenin hızlandırılması için verimlilik bazlı reformların bir an önce yapılması gerektiğine dikkat çekiyor.

Dünya Bankası son yayınladığı Dünya Kalkınma raporunu orta gelir tuzağı konusuna ayırmış. Dünyada tam 108 ülkede yaşayan 6 milyar insan orta gelir tuzağından çıkmaya çalışıyor. Bu ülkelerden birisi de biziz. Küresel jeopolitikteki gerilimler, artan korumacılık, yükselen popülizm ve düşük küresel büyüme ülkelerin ekonomik performansını aşağı çekiyor. Dış ticaret ve yabancı yatırımlar büyümeyi ve verimlilik artışını eskisi gibi desteklemiyor. Ülkeler arasında artık daha sert bir rekabet var.

Şimdi, Temmuz’dan bu yana Türkiye’de neler oldu? diye bakalım Arka arkaya gelen gelişmeler ve yaşadığımız sarsıcı olaylar gündemin çok hızla değişmesine, daha birini çözememişken üzerine yenilerinin eklenmesine neden oluyor. Kız çocuklarına ve kadınlara yönelik şiddet hepimizi derinden etkiliyor. Çeteleşmenin sağlık alanına kadar uzanmış olduğu bilgisiyle sarsılıyoruz.

Eğitimde kaliteyi ve çağı nasıl yakalayacağımızı tartışmayı umarken, kendimizi beslenme, hijyen ve okul servisi gibi temel hizmetleri tartışırken buluyoruz. Yerel yönetimlerin başına neden atanmış kamu görevlilerinin geldiğini sorguluyoruz. Hayat pahalılığı ve yoksulluk ile daha iyi mücadele edilmesi gerektiğini görüyoruz.

Beş çocuğun yanarak hayatını kaybetmesinin yoksullukla mücadele ve sosyal devlet ilkesinin uygulama başarısı ile ilişkisini düşünmeden edemiyoruz. Laiklik tartışmalarının tekrar tekrar gündeme getirilmesinin hangi ihtiyaca hizmet ettiğini kavrayamıyoruz. Kreşler konusundaki girişimleri her çocuğun sahip olması gereken eğitim hakkı ile bağdaştıramıyoruz. Fikir önderlerinin ve sıradan vatandaşların eleştirel ifadeleri ve gazetecilerin yaptıkları haberler nedeniyle tutuklanmalarını anayasadaki ifade özgürlüğü ile bağdaştıramıyoruz.

Yukarıda örneklerini verdiğim, kamu vicdanını derinden yaralayan gelişmelerin üst üste gelmesi çözmemiz gereken sorunlar olduğunu gösteriyor. Bu sorunları çözmeye mevcut anayasayı, Anayasa Mahkemesi karalarını ve yasaları tam olarak uygulayarak başlamak gerekiyor. Bu sorunları çözmek toplumda mevcut kutuplaşmaları azaltacak, güven duygusunu tesis edecek, toplumsal uyum ve uzlaşı zemini hazırlayacaktır.

“Ekonomik program olumlu sonuçlar veriyor”

Temmuz’dan bu yana ekonomik program olumlu sonuçlar veriyor. Uygulanmakta olan para politikası sayesinde enflasyon düşme eğilimine girdi. Daha önce de vurguladığımız gibi bu zaman alan bir süreç. Sürecin başarılı olması için politikalarda kararlılık ve istikrar önemli. Sabırlı olmalıyız. Türkiye ekonomisinin sinyal niteliği en yüksek göstergelerinden olan cari açık hızla daralıyor. Eylül ayında yıllık cari açığın 10 milyar doların altına inmiş olması, önümüzdeki dönemin enflasyon ve kur gelişmeleri açısından memnuniyet verici.

Cari açık daralırken döviz rezervleri de güçleniyor. Ekonomideki düzelme uluslararası piyasalar tarafından da teyit edildi. Ülke risk primimizi gösteren CDS ve rating notlarımız iyileşti. Ama verimlilikle büyümeye en büyük katkıyı yapacak olan doğrudan sermaye yatırımları girişi çok sınırlı. Doğrudan sermaye yatırımları için makroekonomik istikrarla beraber güçlü bir hukuk devleti, adil, hızlı ve efektif işleyen bir adalet sisteminin de tesis edilmiş olması gerekiyor.

Para politikasında doğru yönde atılmış olan adımlar yapısal reformlarla desteklenmezse eksik kalıyor. Toplumsal uyumu sağlamadan, hukuk devletini ve demokrasiyi güçlendirmeden, güven tesis etmeden, iyi eğitilmiş akıllı ve bilgili gençlerimizi liyakat esası ile göreve getirmeden ekonomide elde edeceğimiz mesafenin sınırlı olduğunu bilmeliyiz.

Biraz önce sizlere Dünya Bankasının yeni yayımlanan Orta Gelir Tuzağı raporundan söz etmiştim. Türkiye bundan 10-11 sene önce orta gelir tuzağından çıkmaya çok yaklaşmıştı. 2004 yılında kişi başı gayri safi milli gelirde 5000 doları aşarak üst orta gelir kategorisine ulaşmıştık. 2013 yılında da kişi başı gelirimiz 12570 dolara çıkmıştı. Yüksek gelirli ülke sınırını aşmamıza ramak kalmıştı. Fakat 2014 sonrasında Türkiye’nin performansı düştü. Yüksek gelirli ülkelerle olan kişi başı gelir farkımız açıldı.

Bir yılı aşkın süredir uygulanan enflasyonla mücadele programında atacağımız doğru adımlar orta gelir tuzağından çıkmak için önemli olsa da yeterli değil. Farklı şeyler yapmalıyız. Orta gelir tuzağından başarıyla çıkmış olan ülkelerin tecrübelerini iyi incelemeliyiz. Örneğin, 2004 yılında Avrupa Birliğine giren Polonya ile birlikte kişi başı gelirimiz 5000 dolar seviyesindeyken bugün 20 yıl sonra biz 13,000 dolardayız, Polonya 22,000 dolarda. Türkiye’nin Orta Gelir Tuzağında olmasının ana nedeni toplam faktör verimliliğini yükseltemiyor olması. Daha anlaşılır dille, aynı miktar sermaye ve çalışanla daha fazla ve daha değerli üretim yapamıyor olması.

Ekonomik gelişime baktığımızda, 2000’lerin başındaki hızlı büyüme sürecinde toplam faktör verimliliğinin de arttığını görüyoruz. Bu dönemde özellikle ekonomik ve siyasi öngörülebilirlik artıyor, hukuk devleti güçleniyor, yabancı sermaye girişleri rekor seviyelere ulaşıyor. 2006’dan sonra ise ekonomimizde toplam faktör verimliliği artışı duruyor. Verimlilik artmayınca kişi başı gelir de artmıyor. Verimlilik artışının olmaması, asgari ücret konusunda da tıkanmaya neden oluyor. Çalışanların hakkaniyetli bir gelir elde etmesinin önündeki en büyük engel şirketlerin verimliliği arttıramaması. Verimliliği yüksek şirketler asgari ücretin üzerinde ücret verebilirler.

Eğer bir ekonomide enflasyonla mücadele açısından uygun görülen asgari ücret artışı çalışanları tatmin etmiyorsa bu ülkede çözülmesi gereken ciddi bir verimlilik sorunu var demektir. Asıl sorun olan düşük verimlilikle baş edilemezse asgari ücret tartışması hiç bitmez. Asgari ücret tuzağından çıkamayız. Esas başarı, verimliliği yüksek şirketler yaratarak toplam işgücü içinde asgari ücretle çalışan kişi sayısını düşürmektir.

Ne enflasyonla mücadeleden vazgeçmek mümkün ne de enflasyonla mücadelenin yükünün vatandaşın üzerine yıkılmasına razı gelmek. Bu nedenle asgari ücret artışıyla beraber verimlilik artışı için de politikaları hiç vakit kaybetmeden gündeme almak gerekiyor.

Dünya bankası orta gelir tuzağından çıkışta 3 aşamalı bir sürece dikkat çekiyor:

1. Yatırım yapmak,
2. Teknolojiyi ülke içinde yaygınlaştırmak,
3. İnovasyonla yüksek teknoloji üretmek.

Üçüncü aşama en zor olanı. Türkiye bu aşamada. O zaman bu aşamayı nasıl geçebileceğimiz sorusuna odaklanmalıyız. Aslında bu sorunun cevabı çok da zor değil. TÜSİAD 50. yılı için yapmış olduğu Geleceği İnşa raporunda kalkınmanın üç unsurunu insan, teknoloji ve kurumlar olarak belirtmişti.

1. Unsur insan: İnsan derken en öncelikli alan eğitim. Unutmayalım ki demografik fırsat penceresi hızla kapanıyor. TUİK 2030 yılını işaret ediyor. Bu tarihten sonra çalışma çağındaki nüfusun toplam nüfus içindeki oranı azalmaya başlayacak. Bu nedenle işgücünün niteliğini artırmak daha da önemli hale geliyor.

Enflasyonla mücadele politikaları çerçevesinde bütçe harcamalarında tasarrufa gitmek kaçınılmaz. Ancak, eğitim, tasarruf edilmesi gereken son alan olmalı. MEB bütçesinin merkezi bütçeden aldığı pay 2015’te %13 iken, 2024’te %9.8’e geriliyor. Bu oranı mutlaka artırmalıyız.

Öğretmenlere iyi ücret vermeliyiz. Unutmayalım ki eğitime ayrılan her kaynak, misliyle topluma geri döner. Okul öncesinden yükseköğretime kadar tüm kademelerde çocuklarımıza Cumhuriyet değerlerine, bilimsel düşünce ve akla dayalı, 21. yüzyıl becerilerini kazandıran bir eğitim sunmalıyız. Okul öncesi eğitimin zorunlu ve ücretsiz olmasını sağlamalıyız.

Verimliliği yüksek bir ekonomi için üniversitelerle teknoloji üreten sanayi iş birliğinde araştırma geliştirmeyi desteklemeliyiz. Eğitimde kaliteyi arttırsak da beyin göçünü önleyemezsek başarılı olamayız. Liyakatın önünü açmalıyız. Eğitim ve liyakatı daima birlikte düşünmeliyiz. İyi eğittiğimiz gençleri ülkemizde tutmak için başta ekonomik özgürlükler olmak üzere tüm özgürlük alanlarını genişletmeliyiz.

Eğitimde kapsayıcılığı önemsemeliyiz. Toplumsal uyumu güçlendirecek yetenek havuzumuzu büyütmeliyiz. Kadınların toplumsal konumunu aşağı çeken değer yargılarıyla mücadele edip kadınların potansiyelinin açığa çıkmasını teşvik etmeliyiz. Unutmayalım ki kadınların dışlanması toplumun yarısının potansiyelinin realize edilememesi demektir. Verimsizlik demektir.

Demografik yapımızı dolayısı ile ekonomimizdeki insan faktörünü etkileyen mülteci konusunu da hassasiyetle ve akılcı bir şekilde yönetmeliyiz. Avrupa’nın kaliteli göçmenleri alıp istemediklerini bize göndermesini, ülkemizin Avrupa için bir tampon bölge haline gelmesini kabul etmemeliyiz. Kendi vatandaşlarımızın aleyhine uygulamalardan
kaçınmalıyız.

İnsana daha fazla yatırım yaptıkça, kapsayıcılığı genişlettikçe yeni teknoloji üretme kapasitemiz artacak ve rekabet gücümüz yükselecektir. Büyüme verimlilik olmadan hızlanmaz. Verimlilik yüksek teknoloji kullanımı olmadan artmaz.

2 . Unsur Teknoloji: Verimliliğin önemli bir göstergesi olan yüksek teknolojili ürünlerin imalat sanayi ihracatımız içindeki payı son 10 yıldır %3 seviyelerinde. Buna karşılık üst orta gelirli ülkelerin ortalaması ise %23. Bu payı arttırmamız şart. Yüksek teknolojiye dayanan mal ve hizmet ihracatına odaklanmalıyız.

Şirketlerimizin inovasyon kapasitesini güçlendirmeli, özellikle KOBİ’leri teknoloji ile barıştırmalıyız. Rekabetçi teknoloji üretmek, verimli ve ihracat odaklı bir ekonomi yaratmak için önümüzde kaçırmamamız gereken önemli bir fırsat var.

Dünyada değişen jeopolitik, AB – Türkiye ekonomik ilişkilerinin güçlenmesinin her iki tarafın da yararına olacağı bir zemin yaratıyor. Yükselen ekonomik güvenlik endişeleri, korumacılıkta beklenen artış, yeni enerji denklemi gibi gelişmeler karşısında, AB ile gümrük birliğinin modernizasyonu, gerek Türkiye’nin gerek Avrupa’nın rekabet gücü ve ekonomik güvenlik arayışlarına katkı sağlayacaktır. Bu karşılıklı faydanın çok iyi anlaşılması için çaba harcamalıyız.

3. Başlık Kurumlar. Güçlü kurumlar inşa etmeliyiz. Güçlü kurumların verimlilikle ilişkisinden söz edince Nobel Ekonomi Ödülünü alarak hepimizi gururlandıran Sayın Daron Acemoğlu’nu anmamız ve bir kez daha tebrik etmemiz şart.

Ülkelerin nasıl kalkınacağı sorusuna ilişkin çalışmaları tüm ülkelere örnek olan Sayın Acemoğlu dışlayıcı kurumların küçük bir yönetici elite kısa vadeli çıkar sağlarken kapsayıcı kurumların uzun vadede tüm toplum için fayda sağladığını vurgular. Sağlıklı büyüme süreci için gerekli olan teknolojik ilerleme ve bu ilerlemenin meyvelerinin tüm toplum tarafından paylaşılması ancak kapsayıcı kurumlarla mümkündür.

Kapsayıcı kurumların başında hukuk sistemi gelir. Hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü özünde devletin hukukla bağlı olmasıdır. Hukukun üstünlüğü siyasal, toplumsal ve ekonomik yaşamın her alanında öngörülebilirlik sağlayarak büyüme için elverişli koşullar yaratır.

Bütün bu adımları atabilmek için toplumsal uzlaşıya ihtiyacımız var. Ortak değerlerimiz, ortak kültürümüz, ortak tarihimiz ihtiyaç duyduğumuz toplumsal uzlaşının temelini sağlıyor. Bu temel üzerine insan haklarını garanti altına alarak, kapsayıcılığı geliştirerek, çeşitliliği ve çok sesliliği baskılamayarak, siyasi katılımı güçlendirerek, gelir adaletsizliklerini önleyerek, fırsat eşitliği sağlayarak, demokratik denetim mekanizmalarını geliştirerek, sivil toplumu güçlendirerek, kapsayıcı kurumları inşa ederek toplumsal uzlaşıyı sağlayabiliriz.

Konuşmamı, başlangıçta yapmış olduğum çağrıyı tekrarlayarak bitirmek istiyorum. Aklın yolu bir! Daha fazla vakit kaybetmeyelim ve ortak akıl etrafında toplumsal uzlaşma sağlayalım. El birliğiyle ülkemizi orta gelir tuzağından kalıcı olarak çıkartalım. Verimlilik ve ihracat ile büyüyen, toplumsal uyumu sağlamış, refahı tabana yayan, demokratik standartları yüksek bir ülke yaratalım. Bu duygu ve düşüncelerle sözlerime son verirken dikkatiniz için hepinize teşekkür ediyorum.”

Paylaşın