Hatimoğulları’ndan “Kayyım Darbesine Direneceğiz” Mesajı

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, Siirt Belediye Eş Başkanı Sofya Alağaş’ın görevden alınarak yerine kayyım atanmasın ilişkin yaptığı açıklamada, “kayyım darbesine direnecekleri” mesajını verdi.

Haber Merkez / Tülay Hatimoğulları, “Barış kayyımcı anlayıştaki ısrarla değil; demokrasiyle, hakla, hukukla sağlanır. Barışın umudunu yeşertmeye çalıştığımız bugünlerde gerçekleşen bu irade gaspını kabul etmiyoruz. Kayyım darbesine direnmekten, onurlu bir barış için mücadele etmekten tek bir geri adım atmadık, atmayacağız” ifadelerini kullandı.

İçişleri Bakanlığı, “PKK/KCK silahlı terör örgütüne üye olmak” suçundan 6 yıl 3 ay hapis cezası verilen Siirt Belediye Başkanı Sofya Alağaş’ın yerine Siirt Valisi Kemal Kızılkaya’nın Belediye Başkan Vekili olarak görevlendirildiğini duyurdu.

Kayyım atanmasına DEM Parti eş başkanları Tuncer Bakırhan ve Tülay Hatimoğulları da tepki gösterdi. Hatimoğulları, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada “kayyım darbesine direnecekleri” mesajını verdi. Hatimoğulları, “Barış kayyımcı anlayıştaki ısrarla değil; demokrasiyle, hakla, hukukla sağlanır. Barışın umudunu yeşertmeye çalıştığımız bugünlerde gerçekleşen bu irade gaspını kabul etmiyoruz. Kayyım darbesine direnmekten, onurlu bir barış için mücadele etmekten tek bir geri adım atmadık, atmayacağız” ifadelerini kullandı.

Tuncer Bakırhan da sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada kayyum atanmasını reddettiklerini belirtti. “Halk iradesi, gaspçı zihniyeti yenecek. Belediye Eş Başkanlarımız hakkında uydurma gerekçelerle soruşturma açıp ceza vererek kayyım hukuksuzluğunun yolunu açmak siyasi hiledir. Siyasi hilekarlıkla barış ve demokrasi yan yana olmaz” ifadelerini kullanan Bakırhan, “Sandıkta kazanamadığı halkın kurumlarını yargı ve idare yoluyla gasp eden bu zihniyeti en güçlü şekilde reddediyoruz” dedi.

Kayyım atamaları

En son yine DEM Partili Mersin Akdeniz Belediyesi Eş Başkanları Hoşyar Sarıyıldız ve Nuriye Arslan ile dört belediye meclis üyesi 10 Ocak’ta ev baskınlarıyla gözaltına alınmış ve yerlerine kayyım atanmıştı. DEM Parti yönetimindeki Mardin Büyükşehir Belediyesi, Batman Belediyesi ve Şanlıurfa’nın Halfeti belediye başkanlarının 4 Kasım Pazartesi günü görevden uzaklaştırılmasına karar verilmişti.

İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Türk, Halfeti Belediye Başkanı Mehmet Karayılan ve Batman Belediye Başkanı Gülistan Sönük görevden alınmıştı. Kayyum kararına gerekçe olarak, üç belediye başkanının “silahlı terör örgütüne üye olma” suçunda aldığı cezalar ve süren davalar gösteriliyor.

Mardin Valisi Tuncay Akkoyun Mardin Büyükşehir Belediyesi’ne, Batman Valisi Ekrem Canalp Batman Belediyesi’ne, Halfeti Kaymakamı Hakan Başoğlu Halfeti Belediyesi’ne kayyum olarak atandı. Bundan hemen önce de CHP yönetimindeki Esenyurt Belediyesi’ne kayyım atanmıştı.

Mart 2024’teki yerel seçimlerde CHP’den Esenyurt Belediye Başkanı olarak seçilen Ahmet Özer, 30 Ekim Çarşamba günü sabah saatlerinde evinde gözaltına alınmıştı. Özer, Çarşamba gece saatlerinde çıkarıldığı mahkemece “PKK/KCK terör örgütü üyesi olmak” suçlamasıyla tutuklanmıştı.

22 Kasım’da ise DEM Partili Tunceli Belediye Başkanı Cevdet Konak ve CHP’li Ovacık Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’ün görevden uzaklaştırıldığı açıklanmıştı. İçişleri Bakanlığı, Tunceli Valisi Bülent Tekbıyıkoğlu’nun Tunceli Belediye Başkan Vekili olarak, Ovacık Kaymakamı Hüseyin Şamil Sözen’in ise Ovacık Belediye Başkan Vekili olarak görevlendirildiğini açıkladı.

Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partili (DEM Parti) Tunceli Belediye Başkanı Konak ile Cumhuriyet Halk Partili (CHP) Ovacık Belediye Başkanı Sarıgül hakkında, “Silahlı terör örgütüne üye olmak” iddiasıyla ayrı ayrı dava açılmıştı ve Konak ve Sarıgül 6 yıl 3’er ay hapisle cezalandırılmıştı. Sanıklar hakkında yurt dışına çıkış yasağı da getirilmişti.

Son 10 yıl içinde toplamda 149 belediyeye kayyum atandı. Kayyım atamalarındaki gerekçelerde ağırlıklı olarak terörle iltisak veya terör örgütlerine destek verme suçlamaları öne çıkıyor. Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL döneminde, 674 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile yerel yönetimlerde ciddi değişiklikler meydana geldi.

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ilan edilen Olağanüstü Hal döneminde (OHAL) 674 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile hazırlanan kayyım düzenlemesi, 1988’de Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmişti. Muhalefet partileri kayyım uygulamasının Anayasa’ya aykırı olduğunu savunurken, İçişleri Bakanlığı kayyum atamalarını Anayasa’nın 127’inci maddesine dayandırıyor.

“Mahalli İdareler” başlıklı Anayasa’nın 127’nci maddesi, İçişleri Bakanı’na “görevleri ile ilgili bir suç sebebi ile hakkında soruşturma veya kovuşturma açılan mahalli idare organları veya bu organların üyelerini, geçici bir tedbir olarak kesin hükme kadar [görevden] uzaklaştırma” yetkisini veriyor.

Bu madde belediye başkanlarının görevden alınmasını sağlıyor ancak belediye başkanının yerine kimin atanacağına ilişkin bir düzenleme yer almıyor. 5393 sayılı Belediye Kanunu’nda belediye başkanlarının görevden alınmasına ilişkin koşullar düzenleniyor. İçişleri Bakanlığı, görevden almanın yasal dayanağı olarak bu kanunun 45. ve 47. maddelerine işaret ediyor.

“Belediye başkanlığının boşalması hâlinde yapılacaklar” 45. maddede düzenlenirken, 15 Ağustos 2016 tarihinde çıkarılan KHK ile bu maddeye bir “kayyum” fıkrası eklendi. Eklenen fıkraya göre; İçişleri Bakanı, belediye başkanlarını terör gerekçesiyle görevden alma durumunda valileri veya kaymakamları kayyım olarak atayabiliyor.

47. maddede belirtilen görevden uzaklaştırmalara dair koşullarda ise “Görevleriyle ilgili bir suç nedeniyle haklarında soruşturma veya kovuşturma açılan belediye organları veya bu organların üyeleri, kesin hükme kadar İçişleri Bakanı tarafından görevden uzaklaştırılabilir” deniliyor.

Paylaşın

DEM Parti’den “Kayyım” Tepkisi: Halk İradesini Savunmaya Devam Edeceğiz

DEM Parti, Siirt Belediye Eş Başkanı Sofya Alağaş’ın görevden alınarak yerine kayyım atanmasın ilişkin yaptığı yazılı açıklamada, “İktidar sanmasın ki bizler ve Kürt halkı bu darbelere alışıyoruz ve kanıksıyoruz. Her yerde halk iradesini savunmaya devam edeceğiz” ifadelerine yer verdi.

Haber Merkezi / Açıklamanın devamında, “Kayyım atamalarında 2016’nın cevabını 2019’da, 2019’un cevabını 2024’te sandıkta verdiğimiz gibi, bu gasplara ve darbelere de cevabımızı vereceğiz. Öfkemizi demokratik siyasete olan kararlılığımızla biriktiriyoruz. Tek tek herkese de sesleniyoruz: Bu darbeci anlayışa karşı hep birlikte duralım, siyasi görüşümüz ne olursa olsun demokrasi mücadelesinde buluşalım” denildi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti), Siirt Belediye Eş Başkanı Sofya Alağaş’ın görevden alınarak yerine kayyım atanmasın ilişkin yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

Seçmenlerimiz, halklarımız ve ülke güne yine bir kayyım darbesiyle uyandı. İktidar halkın iradesine saldırmaktan vazgeçmiyor; darbecilikte, gaspta ve irade hırsızlığında ısrar ediyor. Bunu pişkin bir alışkanlık haline getirdi.

Siirt Belediye Eş Başkanımız Sofya Alagaş’a hukuksuz bir şekilde verilen 6 yıl 3 aylık cezanın ardından Siirt Belediyemiz sabahın erken saatlerinde kayyım darbesiyle gasp edildi. Önceki kayyım darbelerinden de gördüğümüz üzere Siirt Belediyesi ablukaya alındı, halkın ve diğer seçilmişlerin belediyeye giriş çıkışları yasaklandı.

Dün Batman’da ve diğer belediyelerimizde olduğu gibi, kadınların kentleri yönetmesine ve dolayısıyla iradelerine saldırı yapıldı. 31 Mart seçimlerinden bugüne Hakkari, Mardin, Batman, Dersim, Halfeti, Akdeniz, Bahçesaray ve en son Siirt olmak üzere 8 belediyemiz iktidar tarafından gasp edilmiş oldu.

Daha önce defalarca söyledik, bu darbeci anlayışın önü alınmazsa kayyımlar sadece Kürt coğrafyasıyla sınırlı kalmaz dedik. Ne yazık ki bu uyarılarımızda da haklı çıktık. Artık kayyım darbeleri rejimin bir özelliği haline geldi. Kayyım sadece partimizle ve Kürt halkının belediyeleriyle sınırlı kalmadı.

CHP’nin Esenyurt Belediyesi ile Ovacık Belediyesi de kayyım darbesiyle gasp edildi. İktidar ilk günden bu yana göz diktiği İstanbul Büyükşehir Belediyesini düşürmek ve el koymak için her türlü yolu deniyor. Kısacası, bugün muhalif belediyelerin tamamı, iktidarın aparatı haline gelen yargının kıskacındadır.

“Seçme ve seçilme hakkına el uzatılıyor”

Mesele belediyelerin gasp edilmesinden çok daha büyük ve tehlikelidir. Kayyım rejimi kalıcılaştırılmaya, otoriter ve mutlak iktidar sağlamlaştırılmaya, her türlü demokratik hak kullanılamaz hale getirilmeye çalışılıyor. Kayyım darbeleriyle Türkiye’de 85 milyonun seçme ve seçilme hakkına el uzatılıyor.

Sandık ve seçim anlamsız hale getiriliyor. Bu rejim, her kayyım darbesiyle, belediyelere yönelik her irade gaspıyla demokratik meşruiyetini yitiriyor. Bu meselenin hukukla, yargıyla, yasayla bir ilgisi yoktur. Mesele, iktidarın seçim ve sandıkla alamadığı belediyeleri gasp etmesidir; kendisine oy vermeyen seçmenin iradesine saldırmasıdır.

İktidar sanmasın ki bizler ve Kürt halkı bu darbelere alışıyoruz ve kanıksıyoruz. Her yerde halk iradesini savunmaya devam edeceğiz. Kayyım atamalarında 2016’nın cevabını 2019’da, 2019’un cevabını 2024’te sandıkta verdiğimiz gibi, bu gasplara ve darbelere de cevabımızı vereceğiz. Öfkemizi demokratik siyasete olan kararlılığımızla biriktiriyoruz.

Tek tek herkese de sesleniyoruz: Bu darbeci anlayışa karşı hep birlikte duralım, siyasi görüşümüz ne olursa olsun demokrasi mücadelesinde buluşalım.”

Kayyım atamaları

En son yine DEM Partili Mersin Akdeniz Belediyesi Eş Başkanları Hoşyar Sarıyıldız ve Nuriye Arslan ile dört belediye meclis üyesi 10 Ocak’ta ev baskınlarıyla gözaltına alınmış ve yerlerine kayyım atanmıştı. DEM Parti yönetimindeki Mardin Büyükşehir Belediyesi, Batman Belediyesi ve Şanlıurfa’nın Halfeti belediye başkanlarının 4 Kasım Pazartesi günü görevden uzaklaştırılmasına karar verilmişti.

İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Türk, Halfeti Belediye Başkanı Mehmet Karayılan ve Batman Belediye Başkanı Gülistan Sönük görevden alınmıştı. Kayyum kararına gerekçe olarak, üç belediye başkanının “silahlı terör örgütüne üye olma” suçunda aldığı cezalar ve süren davalar gösteriliyor.

Mardin Valisi Tuncay Akkoyun Mardin Büyükşehir Belediyesi’ne, Batman Valisi Ekrem Canalp Batman Belediyesi’ne, Halfeti Kaymakamı Hakan Başoğlu Halfeti Belediyesi’ne kayyum olarak atandı. Bundan hemen önce de CHP yönetimindeki Esenyurt Belediyesi’ne kayyım atanmıştı.

Mart 2024’teki yerel seçimlerde CHP’den Esenyurt Belediye Başkanı olarak seçilen Ahmet Özer, 30 Ekim Çarşamba günü sabah saatlerinde evinde gözaltına alınmıştı. Özer, Çarşamba gece saatlerinde çıkarıldığı mahkemece “PKK/KCK terör örgütü üyesi olmak” suçlamasıyla tutuklanmıştı.

22 Kasım’da ise DEM Partili Tunceli Belediye Başkanı Cevdet Konak ve CHP’li Ovacık Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’ün görevden uzaklaştırıldığı açıklanmıştı. İçişleri Bakanlığı, Tunceli Valisi Bülent Tekbıyıkoğlu’nun Tunceli Belediye Başkan Vekili olarak, Ovacık Kaymakamı Hüseyin Şamil Sözen’in ise Ovacık Belediye Başkan Vekili olarak görevlendirildiğini açıkladı.

Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partili (DEM Parti) Tunceli Belediye Başkanı Konak ile Cumhuriyet Halk Partili (CHP) Ovacık Belediye Başkanı Sarıgül hakkında, “Silahlı terör örgütüne üye olmak” iddiasıyla ayrı ayrı dava açılmıştı ve Konak ve Sarıgül 6 yıl 3’er ay hapisle cezalandırılmıştı. Sanıklar hakkında yurt dışına çıkış yasağı da getirilmişti.

Son 10 yıl içinde toplamda 149 belediyeye kayyum atandı. Kayyım atamalarındaki gerekçelerde ağırlıklı olarak terörle iltisak veya terör örgütlerine destek verme suçlamaları öne çıkıyor. Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL döneminde, 674 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile yerel yönetimlerde ciddi değişiklikler meydana geldi.

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ilan edilen Olağanüstü Hal döneminde (OHAL) 674 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile hazırlanan kayyım düzenlemesi, 1988’de Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmişti. Muhalefet partileri kayyım uygulamasının Anayasa’ya aykırı olduğunu savunurken, İçişleri Bakanlığı kayyum atamalarını Anayasa’nın 127’inci maddesine dayandırıyor.

“Mahalli İdareler” başlıklı Anayasa’nın 127’nci maddesi, İçişleri Bakanı’na “görevleri ile ilgili bir suç sebebi ile hakkında soruşturma veya kovuşturma açılan mahalli idare organları veya bu organların üyelerini, geçici bir tedbir olarak kesin hükme kadar [görevden] uzaklaştırma” yetkisini veriyor.

Bu madde belediye başkanlarının görevden alınmasını sağlıyor ancak belediye başkanının yerine kimin atanacağına ilişkin bir düzenleme yer almıyor. 5393 sayılı Belediye Kanunu’nda belediye başkanlarının görevden alınmasına ilişkin koşullar düzenleniyor. İçişleri Bakanlığı, görevden almanın yasal dayanağı olarak bu kanunun 45. ve 47. maddelerine işaret ediyor.

“Belediye başkanlığının boşalması hâlinde yapılacaklar” 45. maddede düzenlenirken, 15 Ağustos 2016 tarihinde çıkarılan KHK ile bu maddeye bir “kayyum” fıkrası eklendi. Eklenen fıkraya göre; İçişleri Bakanı, belediye başkanlarını terör gerekçesiyle görevden alma durumunda valileri veya kaymakamları kayyım olarak atayabiliyor.

47. maddede belirtilen görevden uzaklaştırmalara dair koşullarda ise “Görevleriyle ilgili bir suç nedeniyle haklarında soruşturma veya kovuşturma açılan belediye organları veya bu organların üyeleri, kesin hükme kadar İçişleri Bakanı tarafından görevden uzaklaştırılabilir” deniliyor.

Paylaşın

DEM Partili Siirt Belediyesine Kayyım Atandı

İçişleri Bakanlığı, “PKK/KCK silahlı terör örgütüne üye olmak” suçundan 6 yıl 3 ay hapis cezası verilen Siirt Belediye Başkanı Sofya Alağaş’ın yerine Siirt Valisi Kemal Kızılkaya’nın Belediye Başkan Vekili olarak görevlendirildiğini duyurdu.

En son yine DEM Partili Mersin Akdeniz Belediyesi Eş Başkanları Hoşyar Sarıyıldız ve Nuriye Arslan ile dört belediye meclis üyesi 10 Ocak’ta ev baskınlarıyla gözaltına alınmış ve yerlerine kayyım atanmıştı.

Son 10 yıl içinde toplamda 149 belediyeye kayyum atandı. Kayyım atamalarındaki gerekçelerde ağırlıklı olarak terörle iltisak veya terör örgütlerine destek verme suçlamaları öne çıkıyor.

DEM Partili Siirt Belediye Başkanı Sofya Alağaş’ın “terör örgütüne üye olmak” suçundan 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılmasının ardından, Alağaş İçişleri Bakanlığı tarafından görevden uzaklaştırıldı. Alağaş’ın yerine kayyım atanarak, Siirt Valisi Dr. Kemal Kızılakaya Belediye Başkan Vekili olarak görevlendirildi.

İçişleri Bakanlığı tarafından bugün yapılan açıklamada, Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen davada Alağaş’ın “PKK/KCK Silahlı Terör Örgütüne Üye Olmak” suçundan 6 yıl 3 ay hapis cezası alması nedeniyle; Sofya Alağaş Anayasa’nın 127’nci maddesi ile 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 47’nci maddesi gereğince geçici bir tedbir olarak İçişleri Bakanlığınca görevden uzaklaştırılmıştır” ifadeleri yer aldı. Açıklamada, “5393 sayılı Belediye Kanunun 45 ve 46’ncı maddeleri uyarınca Siirt Valisi Dr. Kemal Kızılkaya Belediye Başkan Vekili olarak görevlendirilmiştir” denildi.

Siirt Valiliği de DEM Partili Siirt Belediye Eş Başkanı Sofya Alağaş’ın görevden alınarak yerine kayyım atanmasının ardından kent genelinde eylem ve etkinliklerin 10 gün süreyle yasaklandığını bildirdi.

DEM Parti’nin konuya ilişkin yaptığı yazılı açıklamada, “Siirt Belediye Eş Başkanımız Sofya Alagaş’a verilen 6 yıl 3 aylık cezanın ardından bugün de sabahın erken saatlerinde Siirt Belediyemiz iktidar tarafından gasp edildi ve kayyum atandı. Böylece 31 Mart seçimlerinden bugüne halkın oylarıyla seçilen Hakkari, Mardin, Batman, Dersim, Halfeti, Akdeniz, Bahçesaray ve en son Siirt olmak üzere 8 belediyemiz gasp edilmiş oldu” denildi.

Kayyım atamaları

En son yine DEM Partili Mersin Akdeniz Belediyesi Eş Başkanları Hoşyar Sarıyıldız ve Nuriye Arslan ile dört belediye meclis üyesi 10 Ocak’ta ev baskınlarıyla gözaltına alınmış ve yerlerine kayyım atanmıştı. DEM Parti yönetimindeki Mardin Büyükşehir Belediyesi, Batman Belediyesi ve Şanlıurfa’nın Halfeti belediye başkanlarının 4 Kasım Pazartesi günü görevden uzaklaştırılmasına karar verilmişti.

İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Türk, Halfeti Belediye Başkanı Mehmet Karayılan ve Batman Belediye Başkanı Gülistan Sönük görevden alınmıştı. Kayyum kararına gerekçe olarak, üç belediye başkanının “silahlı terör örgütüne üye olma” suçunda aldığı cezalar ve süren davalar gösteriliyor.

Mardin Valisi Tuncay Akkoyun Mardin Büyükşehir Belediyesi’ne, Batman Valisi Ekrem Canalp Batman Belediyesi’ne, Halfeti Kaymakamı Hakan Başoğlu Halfeti Belediyesi’ne kayyum olarak atandı. Bundan hemen önce de CHP yönetimindeki Esenyurt Belediyesi’ne kayyım atanmıştı.

Mart 2024’teki yerel seçimlerde CHP’den Esenyurt Belediye Başkanı olarak seçilen Ahmet Özer, 30 Ekim Çarşamba günü sabah saatlerinde evinde gözaltına alınmıştı. Özer, Çarşamba gece saatlerinde çıkarıldığı mahkemece “PKK/KCK terör örgütü üyesi olmak” suçlamasıyla tutuklanmıştı.

22 Kasım’da ise DEM Partili Tunceli Belediye Başkanı Cevdet Konak ve CHP’li Ovacık Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’ün görevden uzaklaştırıldığı açıklanmıştı. İçişleri Bakanlığı, Tunceli Valisi Bülent Tekbıyıkoğlu’nun Tunceli Belediye Başkan Vekili olarak, Ovacık Kaymakamı Hüseyin Şamil Sözen’in ise Ovacık Belediye Başkan Vekili olarak görevlendirildiğini açıkladı.

Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partili (DEM Parti) Tunceli Belediye Başkanı Konak ile Cumhuriyet Halk Partili (CHP) Ovacık Belediye Başkanı Sarıgül hakkında, “Silahlı terör örgütüne üye olmak” iddiasıyla ayrı ayrı dava açılmıştı ve Konak ve Sarıgül 6 yıl 3’er ay hapisle cezalandırılmıştı. Sanıklar hakkında yurt dışına çıkış yasağı da getirilmişti.

Son 10 yıl içinde toplamda 149 belediyeye kayyum atandı. Kayyım atamalarındaki gerekçelerde ağırlıklı olarak terörle iltisak veya terör örgütlerine destek verme suçlamaları öne çıkıyor. Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL döneminde, 674 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile yerel yönetimlerde ciddi değişiklikler meydana geldi.

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ilan edilen Olağanüstü Hal döneminde (OHAL) 674 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile hazırlanan kayyım düzenlemesi, 1988’de Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmişti. Muhalefet partileri kayyım uygulamasının Anayasa’ya aykırı olduğunu savunurken, İçişleri Bakanlığı kayyum atamalarını Anayasa’nın 127’inci maddesine dayandırıyor.

“Mahalli İdareler” başlıklı Anayasa’nın 127’nci maddesi, İçişleri Bakanı’na “görevleri ile ilgili bir suç sebebi ile hakkında soruşturma veya kovuşturma açılan mahalli idare organları veya bu organların üyelerini, geçici bir tedbir olarak kesin hükme kadar [görevden] uzaklaştırma” yetkisini veriyor.

Bu madde belediye başkanlarının görevden alınmasını sağlıyor ancak belediye başkanının yerine kimin atanacağına ilişkin bir düzenleme yer almıyor. 5393 sayılı Belediye Kanunu’nda belediye başkanlarının görevden alınmasına ilişkin koşullar düzenleniyor. İçişleri Bakanlığı, görevden almanın yasal dayanağı olarak bu kanunun 45. ve 47. maddelerine işaret ediyor.

“Belediye başkanlığının boşalması hâlinde yapılacaklar” 45. maddede düzenlenirken, 15 Ağustos 2016 tarihinde çıkarılan KHK ile bu maddeye bir “kayyum” fıkrası eklendi. Eklenen fıkraya göre; İçişleri Bakanı, belediye başkanlarını terör gerekçesiyle görevden alma durumunda valileri veya kaymakamları kayyım olarak atayabiliyor.

47. maddede belirtilen görevden uzaklaştırmalara dair koşullarda ise “Görevleriyle ilgili bir suç nedeniyle haklarında soruşturma veya kovuşturma açılan belediye organları veya bu organların üyeleri, kesin hükme kadar İçişleri Bakanı tarafından görevden uzaklaştırılabilir” deniliyor.

Paylaşın

Suriye’nin Yeni Yönetimi Rusya’dan Beşar Esad’ı İstedi

Suriye’de yönetimi ele geçiren Heyet Tahrir Şam’ın (HTŞ) lideri Ahmed eş-Şara’nın Rusya’dan Beşar Esad’ın iadesini talep ettiği belirtildi. Rusya’dan konuya ilişkin bir açıklama yapılmadı.

Suriye’de Beşar Esad rejiminin Aralık ayında devrilmesinden sonra Rusya’dan ilk kez üst düzey bir heyet Şam’a giderek yönetimi ele geçiren Heyet Tahrir Şam’ın (HTŞ) lideri Ahmed eş-Şara ile görüştü.

Esad’ın Rusya’ya kaçması sonrasında Suriye’deki iki Rus askerî üssünün durumu Moskova açısından gündemin en önemli maddesiydi. Akdeniz kıyısındaki Tartus ve Hmeymim, Rusya’nın eski Sovyetler Birliği toprakları dışında yurt dışındaki tek askeri üsleri konumunda.

Rusya Dışişleri Bakanlığından dünkü görüşmelerle ilgili bugün yapılan açıklamada, görüşmelerde “açık sözlü” istişarelerde bulunulduğu, Rus heyetinin Suriye’nin birliği, toprak bütünlüğü ve egemenliğine verilen desteği vurguladığı bildirildi.

Ancak Rus üslerinin geleceği ya da Suriye’deki yeni yönetimin, üslerdeki faaliyetin sürdürülmesi karşılığında ne talep ettiğine dair bilgi verilmedi.

Reuters haber ajansına konuşan görüşmelerle ilgili bilgi sahibi Suriyeli bir kaynak, Ahmed eş-Şara’nın Rusya’dan Beşar Esad’ın iadesini talep ettiğini belirtti.

Suriye resmi haber ajansı Sana da iç savaş döneminde Esad’ın en büyük destekçisi konumundaki Rusya’dan, “tazminat, yeniden imar, telafi gibi somut önlemler” yoluyla güveni yeniden tesis etmesinin istendiğini bildirdi.

Kremlin sözcüsü Dimitri Peskov, Rusya’dan Esad’ın iadesi ya da tazminat talep edilip edilmediği yönündeki soruyu yanıtsız bıraktı.

Suriye’deki yönetim, Dışişleri Bakan Yardımcısı Mikhail Bogdanov başkanlığındaki Rus heyetle yapılan görüşmeler sonrasında dün yaptığı açıklamada “ilişkilerin onarılması sürecinin geçmişteki hataların da ele alınmasını ve Suriye halkının iradesine saygıyı gerektirdiği, ayrıca Suriye halkının çıkarlarına hizmet etmesi gerektiği” mesajı vermişti.

Reuters’a konuşan Suriyeli kaynak, Rus tarafının görüşmelerde geçmişte hata yaptığını kabul etmeye yanaşmadığını, görüşmelerde üzerinde mutabakata varılan tek noktanın, istişarelerin devam etmesi olduğunu kaydetti.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Suriyelilerin Yaklaşık Yüzde 30’u Ülkelerine Dönmek İstiyor

Birleşmiş Milletler (BM) Mülteciler Yüksek Komiseri Filippo Grandi, Ortadoğu ülkelerinde yaşayan milyonlarca Suriyeli mültecinin yaklaşık yüzde 30’unun gelecek yıl ülkelerine dönmeyi planladığını söyledi. Grandi, geçen yıl bu oranın yüzde 0’a yakın olduğunu belirtti.

Haber Merkezi / Suriye’nin başkenti Şam’da gazetecilere konuşan Filippo Grandi, ayrıca Beşar Esad’ın düşüşünden bu yana yaklaşık 200 bin Suriye mültecinin geri döndüğünü ve Hizbullah-İsrail çatışması sırasında Lübnan’dan Suriye’ye kaçan 300 bin kişinin daha olduğunu söyledi.

BM Mülteci Ajansı’nın (UNHCR) son verilerine göre; Türkiye, toplam 3.112.683 en fazla Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapan ülke olurken, Lübnan ise 774.697 Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapıyor. Almanya, Avrupa’da 716.728 Suriyeli mülteciye ev sahipliği ile başı çekiyor.

Bu mültecilerin dönüşü, yeni Suriye hükümetinin temel hedeflerinden biri olmaya devam ediyor. Grandi, iç savaş sırasında büyük şehirlerin büyük bir bölümünün yıkıldığını, kamu hizmetlerinin çöktüğünü ve Suriyelilerin büyük çoğunluğunun yoksulluk içinde yaşadığını kabul etti. Batı’nın hala Suriye’ye yaptırım uyguladığını belirten Grandi, “Durum vahim ve bazı yaptırımların kaldırılması insanların geri döndüğü bölgelerdeki koşulların iyileştirilmesine yardımcı olabilir” dedi.

Geri dönen Suriyelilerin birçoğunun taşınma maliyetlerini karşılamak için eşyalarını sattığını vurgulayan Grandi, BM kuruluşlarının taşınma ve gıda için bir miktar mali yardım sunduğunu ve ayrıca yıkılan evlerin en azından bir kısmının yeniden inşasına yardımcı olduğunu söyledi. Grandi, “Geri dönen ve geri dönmek isteyen Suriyelilerin daha fazla desteğe ihtiyaç var, yaptırımların yeniden gözden geçirilmesi gerektiğine inanıyorum” diye ekledi.

BM Mülteciler Yüksek Komiseri Grandi, ABD yönetiminin dış yardım programlarını önemli ölçüde azaltma yönündeki son kararına doğrudan yorum yapmadı.

Paylaşın

Kapitalizm Yerini “Teknoliberteryenizm”e Mi Bıraktı?

Kapitalizm öldü, şimdi çok daha kötü bir şeyle karşı karşıyayız: Teknoliberteryenlik. Teknoliberteryenlik kısaca eski usul egemen devletlerin ortadan kalktığı, “teknoloji kardeşliğinin”, dizginsiz serbest piyasaların ve liberteryen ütopyanın tam gaz hüküm sürdüğü bir vizyon olarak tanımlanabilir.

21. yüzyılda kapitalizmin ciddi bir krizle karşı karşıya olduğu yönündeki söylemlerin ortasında, yeni dünya düzenini Silikon Vadisi devlerinin belirleyeceğini düşünenler var.

Yunanistan’ın eski Maliye Bakanı ve ünlü ekonomist Yanis Varufakis, kapitalizmin “teknofeodalizm” olarak adlandırdığı yeni bir biçime doğru evrildiğini iddia ediyor. Varoufakis, “Teknofeodalizm: Kapitalizmi ne öldürdü?” adlı kitabında, geleneksel kapitalist pazarların yerini birkaç teknoloji devi tarafından kontrol edilen dijital platformların aldığını savunuyor.

Kitapta Varufakis, “Sermaye öyle bir zafer kazandı ki bütün zincirlerden, bütün kısıtlamalardan kurtuldu. Zaferi öyle dörtnala, öyle hızlı, öyle durdurulamaz bir hal aldı ki aptal bir virüsten daha zehirli bir versiyona, Ebola’ya dönüştü,” diyor ve ekliyor: “Sermaye, bulut sermayesi adı verilen yeni bir sermaye biçimine evrildi ve bu da kapitalizmi öldürdü.”

ABD’nin 47. başkanı seçilen Donald Trump’ın yemin töreninde Silikon Vadisi patronlarının Elon Musk öncülüğünde yan yana dizilişi, Varufakis’in kitabında betimlediği türden bir dünya düzeninin doğup doğmayacağı sorusunu akıllara getiriyor.

Törende Trump’ın son dönemdeki yakın müttefiki, Tesla ve SpaceX CEO’su Elon Musk’ın yanı sıra Amazon’un kurucusu Jeff Bezos, Meta CEO’su Mark Zuckerberg, Apple CEO’su Tim Cook, Alphabet’in (Google’ın ana şirketi) CEO’su Sundar Pichai ve TikTok CEO’su Shou Zi Chew da vardı.

Üstelik Musk, tören öncesinde Cook ve Bezos dahil olmak üzere ezeli rakiplerine zeytin dalı uzatmıştı ve törende rakiplerinin Trump’ın yanında sıralanmasından gayet memnun görünüyordu. Bu da aslında milyarderin Amerikan hükümetinin fonlarından ve yasal boşluklarından yararlanmaktan daha büyük bir amaç güttüğünü düşündürüyor.

Nitekim 2000’lerde devlet kurumlarından ve düzenlemelerden tamamen azade bir dünyanın hayalini kuran bu teknoliberteryen sınıfı, bugün Amerikan hükümetinin kurumlarında bizzat görev alırken, hükümet ihalelerinin de aranan yüzleri haline geldi.

Peki tüm bu gelişmeler, dünyayı yeni bir dört yıllık Trump iktidarında nelerin bekleyeceği anlamına geliyor? Gerçekten de bazı yorumcuların söylediği gibi, “yeni dünya düzenini” az sayıdaki teknoloji patronunun çıkarları mı şekillendirecek?

Teknoliberteryenizm nedir?

Teknoliberteryenlik kısaca eski usul egemen devletlerin ortadan kalktığı, “teknoloji kardeşliğinin”, dizginsiz serbest piyasaların ve liberteryen ütopyanın tam gaz hüküm sürdüğü bir vizyon olarak tanımlanabilir.

Bu fikir, kabaca, ekonomik liberalizmin teknolojiye uyarlanmış hali. Buna göre hükümet teknoloji sektöründe olmamalı; tıpkı bakım, emeklilik ve bireylerin yaşamı boyunca asgari bir rol üstlenmesi gerektiği gibi.

Silikon Vadisi’nin bürokrasi karşıtı dünya görüşü, Apple’ın tam anlamıyla mevcut düzeni yıkmayı önerdiği ünlü “1984” reklamında ayyuka çıkmıştı. Ridley Scott’un yönettiği, Metropolis filminden ve George Orwell’in 1984 romanından esintiler taşıyan reklam filminde bir kadın, siber-punk bir dünyada büyük bir ekrana balyoz fırlatarak ekranı parçalıyor ve “Big Brother”ın propagandası altındaki halkı “özgürleştiriyordu.”

Silikon Vadisi’nin teknoliberteryenler ağının odağında sektörde “PayPal mafyası” diye bilinen bir ekip yer alıyor. “PayPal mafyası”, online ödeme sistemi PayPal’in ilk dönemlerinde çalışan ve sonrasında büyük etki sahibi teknoloji şirketlerini kuran bir grup girişimciyi niteliyor.

Dolayısıyla yazılım firması Palantir’in ve PayPal’in kurucularından Peter Thiel bu ekibin merkezinde. Thiel, 2010’ların başında tüm yasa ve düzenlemelerden azade olacak şekilde uluslararası sularda yüzen bir koloni kurma projesine para yatırarak, teknoliberteryen duruşunu tescillemişti.

Onun hemen ardından 1999’da PayPal’e katılıp CEO olan Elon Musk, eski PayPal COO’su David Sacks, Palantir’i Thiel ile birlikte kuran Joe Lonsdale ve geçen yıl teknoloji liderlerini “toplumsal düzenin koruyucuları” ilan eden Techno-Optimist Manifesto’yu yazan Marc Andreessen geliyor. Andreessen aynı zamanda önde gelen girişim sermayesi şirketi Andreessen Horowitz’in (a16z) de kurucusu.

Bu ağın diğer isimleri arasında ise eski Coinbase CTO’su Balaji Srinivasan, Google’ın eski CEO’su Eric Schmidt, Amazon’un kurucusu ve Blue Origin’in sahibi Jeff Bezos da yer alıyor.

Honduras’ın Roatán Adası’nda yer alan özerk bölge Próspera, teknoliberteryenlerin yönetişim vizyonlarının önemli bir örneği. 2017’de Honduras hükümeti tarafından desteklenen bir yasa çerçevesinde kurulan kent, kendi iş ve ticaret düzenlemelerini, vergi sistemini ve hatta hukuk sistemini oluşturabilme yetkisine sahip.

Próspera, serbest piyasa ekonomisine dayalı şehirlerin toplumsal refahı artırabileceğini savunan liberteryen bir ideolojiyle kuruldu. Bu tür projeler, devlet müdahalesinin en aza indirildiği ve özel sektör odaklı bir yönetimin uygulandığı deneysel bölgeler olarak görülüyor.

Financial Times yazarı Rana Foroohar, “Bu tür yerlerdeki paranın ve insanların çoğu Silikon Vadisi’nden gelir. Kısmen Andreessen, Thiel ve Sam Altman tarafından desteklenen fonlarla finanse edilen Próspera’da işletmeler kendi düzenleyici çerçevelerini oluşturabilir, girişimciler Gıda ve İlaç Dairesi standartlarından bağımsız çılgın tıbbi deneyler yürütebilir ve vatandaşlar silahlı muhafızlardan oluşan özel bir firma tarafından suçtan korunabilir,” diyor.

“Son yıllarda teknoliberteryenlik, dijital devlerin ve onlar gibi olmak isteyenlerin demokrasinin sınırlarından kaçabildiği serbest limanlar, vergi cennetleri, özel ekonomik bölgeler ve hatta özel olarak işletilen şehirler gibi alanların yaygınlaşmasıyla örtüşüyor. Bu yerlerin vergiler veya yerel kurallar ve düzenlemelerle uğraşmadan zengin ülkelerden yoksul ülkelere servet aktarma yolları var.”

Próspera aynı zamanda, finansal sisteminde blokzincir teknolojisi ve kripto para kullanımını da teşvik ediyor. Washington Üniversitesi’nde Amerikan tarihi profesörü Margaret O’Mara, teknoliberteryenlerle ilgili Vox röportajında, “Bu işin çoğunun kriptoyla ilgili olduğunu düşünüyorum,” ifadelerini kullanıyor.

“Kripto daha geniş bir dünya görüşüyle ​​bağlantılı ve her zaman da öyle oldu. Zira bu; liberteryenlik, düzenlemeden kaçınma veya hükümetten ayrı özel olarak düzenlenen piyasalardan biri.”

Uzmanlara göre, Próspera’nın kurulma amacı aslında teknoliberteryenlerin nihai hedefini de özetler nitelikte: “İnsan yönetiminin geleceğini inşa etmek: Özel olarak işletilen ve kâr amacı güden bir yönetim.”

Ancak bu noktada akla şu sorular gelebilir: Öyleyse Silikon Vadisi’nin Trump’la ve yeni ABD iktidarıyla ne işi olabilir? Trump’ın yeni yönetimi artık bu teknoloji elitlerinin düşlerini gerçeğe mi çevirecek?

2008’de Facebook’un kurucu ortağı Chris Hughes’un da yardımıyla Beyaz Saray’a gelen Barack Obama, girişimcilik kültürünün bu ruhunu benimsemiş ve Zuckerberg gibi yöneticilerle kişisel ilişkiler geliştirerek teknoloji dostu politikaları savunmuştu. Bir yandan halkın sağlık sigortasına erişmesi için uyguladığı yarı-devletçi Obamacare politikaları liberteryenleri kızdırsa da Obama yönetiminde büyük teknoloji şirketlerinin küresel operasyonlarından kaynaklı gelirlerini ABD dışında tutarak vergi avantajı sağlamaları da mümkün olmuştu.

Donald Trump’ın 2016’daki ilk zaferinden sonraki haftalarda, birçok üst düzey teknoloji lideri Trump Tower’da bir toplantıya katılmıştı. Toplantıya belirgin bir endişe havası hakimdi, ancak Trump yönetimi, genel olarak iş dünyasına yönelik düzenlemeleri azaltmayı hedefleyen bir politika izleyerek teknoloji sektörünü rahatlatmıştı.

Öte yandan biraz daha yakın geçmişte Trump; Google, Twitter, ve Facebook’u muhafazakâr görüşleri sansürlemekle de suçladı. Bu da teknoloji devlerinin siyasi baskılarla yüzleşmesine neden oldu.

Yine de teknoliberteryen dünyasının en ünlü isimleri, Trump’ın ilk yönetiminde ihya olabildi. Multimilyoner teknoloji yatırımcısı Srinivasan, 2013’te Silikon Vadisi’nin ABD’den “nihai çıkışını” savunacak kadar ileri giderken, 2017’nin başında Twitter geçmişini silmiş ve meslektaşı Thiel ile birlikte Trump’ın kabinesini kurma rolü üstlenmişti. Hatta nihayetinde Srinivasan’ın ismi Gıda ve İlaç Dairesi’nin (FDA) liderliği için konuşuluyordu.

Thiel’in kendisi de 2009’da “liberteryenler için en büyük görevin her türlü siyasetten kaçış yolu bulmak” olduğunu savunurken 2016’da kendini Cumhuriyetçi Ulusal Kongresi’nde konuşma yaparken bulmuş ve siyasete tamamen angaje olmuştu. Aradan geçen yıllarda, kurucu ortağı olduğu veri analitiği firması Palantir de büyük hükümet sözleşmelerinden faydalanan bir dev haline geldi.

2020’de iktidara gelen Joe Biden yönetimi ise büyük teknoloji şirketlerine karşı çok daha sert davrandı. Tekel karşıtı hukuk yıldızı Lina Khan’ı Federal Ticaret Komisyonu’nun başına getirdi. Khan; Amazon, Microsoft ve Meta dahil olmak üzere ülkenin en büyük teknoloji şirketlerine karşı birden fazla antitröst davası açtı.

Demokrat Biden yönetimi teknoloji piyasalarına karşı sert bir düzenleme arayışı içinde olan Avrupa Birliği ile genel olarak uyumlu politikalar izledi. Bu süreçte özellikle Zuckerberg’ün platformları 6 Ocak Kongre Baskını, Gazze Savaşı, Hunter Biden’ın Ukrayna’da yolsuzluğa

karıştığı haberleri, COVID-19 pandemisi ve daha birçok konuda belirli siyasi söylemlere karşı, zaman zaman sansür iddialarına varacak katı bir moderasyon uyguladı.

Biden iktidarında Trump’ın hem Facebook hem de Twitter hesapları kapatılırken, Cumhuriyetçilere yakınlığıyla bilinen New York Post’un yayın yapması da belirli bir süreliğine engellendi. Zuckerberg adeta Demokratlar-Cumhuriyetçiler savaşında açıkça bir taraf konumuna geldi. Hatta bunu kısa bir süre önce kendisi de kabul etti.

Zuckerberg gibi teknoloji liderleri tüm bu uyumluluk arayışına rağmen hem ABD’de hem de Avrupa’da bir dizi maddi cezanın ve antitröst davanın hedefi olmaktan kaçamadılar.

2022’de Musk’ın Twitter’ı satın alıp, önceki yönetimin iç yazışmalarını gazetecilere vermesiyle sosyal medya platformlarının Demokrat Parti’nin taleplerine yetişmekte ne denli zorlandığı gözler önüne serildi. Böylece Kasım 2024’teki başkanlık seçimleri yaklaşırken, internet sektörü yeni bir korkuya kapıldı. Trump döndüğünde hepsinden intikam mı alacaktı?

Seçim döneminde sektörün önemli bir kısmı Harris’i desteklemeyi sürdürse de -zira Harris’in de teknoloji ve risk sermayesi endüstrileriyle bağları vardı- teknoloji liderleri arasında genel olarak derin bir temkinlilik hakimdi. Kampanya döneminde Musk’ın açıktan desteğinin yanı sıra Trump’ın siyaseten en çok çekiştiği isimlerden biri olan Bezos bile çok dikkatliydi. Bezos’un sahibi olduğu Washington Post gazetesi, onlarca yıl aradan sonra Demokratlara destek açıklamamış, hatta Trump karşıtı bir karikatürün yayınlanmasına izin verilmemişti.

Şimdiyse saflar çok daha açık: Yalnızca Musk’ın değil, aynı zamanda sektörün en etkili yatırımcılarının ve PayPal Mafyasının çoğunun da bulunduğu, küçük ama etkili bir “teknoliberteryen Trump hayranları” grubu oluşmuş durumda.

Silikon Vadisi, Donald Trump’a neden ‘aşık’ oldu?

Trump yeni yönetimini kurarken, Silikon Vadisi’nin kazanımları da muazzam oldu. Palantir askeri-endüstriyel sektörü adeta ele geçirirken, Bitcoin’in yeni zirvelere ulaştı ve “teknoloji sınıfı” servetine servet kattı. Ayrıca bu dört yılda federal düzenlemelerin gevşetilmesinin yanı sıra teknoloji şirketleri Trump’ın düşürmeyi vaat ettiği kurum vergilerinden de yararlanacak.

Nitekim teknoliberteryenlerin önde gelen isimlerinden Andreessen, yakın zamanda bir podcast’te, “Trump’ın zaferi boğazıma basan çizmenin kalkması gibi. Her sabah bir önceki günden daha mutlu uyanıyorum,” demişti.

Silikon Vadisi’ne tüm bunların “müjdesini” veren isim ise Trump’ın temmuz ayındaki kampanya sürecinde başkan yardımcısı seçtiği JD Vance oldu.

Kasımdaki başkanlık seçimlerine giden süreçte, Trump ile PayPal mafyası arasındaki güçlü ittifakı kuran isim Elon Musk gibi görünüyordu ama aslında Trump ve Musk’ın arası da uzun süredir açıktı. Musk, başkan adayı olarak Trump’ın Cumhuriyetçi Parti içindeki en büyük rakibi olan eski Florida Valisi Ron Desantis’i destekliyordu. Hatta ikili arasındaki husumet öyle bir noktaya gelmişti ki Trump, Musk’a “sahtekar” ve “şaklaban” diye hitap ediyordu.

Ancak JD Vance’in isminin duyurulmasının ardından Musk ve Trump arasındaki buzlar hızla erimiş; Andersseen, Trump’ın önemli bir müttefiki haline gelmiş; Silikon Vadisi’nin kalanını da temkinli sessizlik bürümüştü.

Vance, PayPal mafyasının sıkı bir dostuydu. Hatta Peter Thiel, önceki seçimlerde Vance’in Ohio’dan Senato koltuğu kazanması için 10 milyon dolar harcamıştı. 2017’de Thiel tarafından kurulan Mithril Capital Management isimli risk sermayesi şirketinde yönetim ortağı olarak çalışmaya başlayan Vance, 2019’da Narya Capital isimli bir risk sermayesi fonu kurmuştu. O zamandan beri sağlık, biyoteknoloji ve yazılım dahil olmak üzere çeşitli alanlardaki girişimlerin yatırım fonu onun elinden geçiyordu.

Vance ayrıca, sosyal medya şirketlerini “ifade özgürlüğünü” sınırlamakla da suçluyordu ki bu da Musk’ın uzun süredir X platformunda izlediği politikayla paraleldi. Bu aynı zamanda yeni dönemin sosyal medya anlayışının rengini belli ediyordu.

Teknoliberteryenler 2000’lerde devlet müdahalelerine tamamen karşı bir ekip olarak görülüyordu ama bugün bu karşıtlık neredeyse sadece söylemde kaldı. Zira artık PayPal ekibi başta olmak üzere silah sanayisinden uzay araştırmalarına kadar pek çok alanda faaliyet gösteren teknoloji devleri hükümet fonlarından ciddi biçimde yararlanıyor. Yine önemli bir kısmı siyasetin çeşitli kademelerinde aktif görev de alıyor.

Siyaset bilimcilere göre teknoliberteryenlerin bugünkü rengini belirleyen iki önemli strateji var: İçeride ifade özgürlüğünü savunarak hükümet fonlarını ele geçirmek, dışarıda ise vergi cennetleri, kripto paralarla serbestiyi savunurken, her türden otoriter devletle iş birliği yapmak.

VOX’un teknoloji yazarı Adam Clark Estes, “teknoliberteryenlerin, artık teknootoriterler olarak da görüldüğünü ve motivasyonlarının giderek daha çarpık hale geldiğini” ifade ediyor.

“Musk, bu yıl yaklaşık 119 milyon dolar bağışladıktan sonra Trump’ın en büyük destekçisi olarak ortaya çıktı ve ifade özgürlüğünü misyonlarından biri haline getirdi. İfade özgürlüğü ayrıca Musk’ın Twitter’ı sansürle suçladıktan sonra 2022’de satın alıp X’e dönüştürmesinin önemli bir nedeniydi. Burada sağcı propaganda ve yanlış bilginin yayılımı, Trump’ın seçilmesinde rol oynamış bile olabilir.”

Gerçekten de Musk Twitter’ı satın aldıktan sonra ifade özgürlüğünü misyon haline getirirken, NPR ve New York Times başta olmak üzere tüm anaakım medyaya savaş açtı. İş insanı, NPR’ın ve diğer birçok yayın organının hükümet fonlarından yararlanmasına şiddetle karşı çıkıyor ve her fırsatta bu fonların kesilmesi talebini dile getiriyor.

Öte yandan, Financial Times yazarı Foroohar, Tesla ve SpaceX’in NPR’dan daha fazla federal fon aldığını vurguluyor.

“Trump’ın tekno-liberteryen ‘gönüllüler’ grubu verimlilik ve kar elde etme hizmetinde devlet aygıtını sökmekle meşgul olurken yalnız bırakılmak istiyor. İkinci hedefleri ise yapay zeka, kripto ve Musk’a bağlı herhangi bir iş kolunun değer kazanması ki Silikon Vadisi bunu zaten başardı.”

Son dönemde Musk; Instagram ve Facebook için Demokrat Parti’den çok fazla sansür talebi aldıklarını sıklıkla vurgulayan ve sonunda teyit platformlarıyla çalışmaktan vazgeçerek X modelini benimseyen Zuckerberg’ü de saflarına çekmeyi başardı. Bu, temelde her türden fikrin sosyal medya platformlarında dile getirilip karşılık bulabildiği ve o platformlarda paylaşılanlardan şirketlerin sorumlu tutulmadığı “eski güzel günlere” dönüş sinyalleri olarak görülüyor.

Musk’ın son dönemde İngiltere siyasetiyle bu denli içli dışlı olmasının arkasında da bu anlayış var. Musk’ın sahip olduğu X, İngiltere’nin Çevrimiçi Güvenlik Yasası (Online Safety Act) ile ciddi bir çatışma içinde. Bu yasa, çevrim içi platformlardan zararlı içerikleri kaldırmalarını ve kullanıcı güvenliğini artırmalarını talep ediyor. Bu yüzden Musk, İngilizlerin çevrim içi güvenlik düzenlemelerini “dijital diktatörlük” diye nitelendiriyor.

Ayrıca temelde Musk ve Trump cephesinin savunduğu fikirleri sosyal medyada dile getirdiği için son dönemde çok sayıda İngiltere vatandaşı gözaltına alındı veya tutuklandı.

Öte yandan Musk başta olmak üzere tekno-liberteryen ağın küresel bir imparatorluk kurmak için “ifade özgürlüğünden” çok daha fazlasına ihtiyacı var: Birçok ülkeden yurttaşların verileri. Ve bu ihtiyaç, bir önceki dönemin teknonasyonalist anlayışıyla taban tabana zıt.

Teknomilliyetçilik veya teknonasyonalizm, ABD dış politikası için iki temel ilkeye sahip bir çerçeve: Birincisi, Çin ile teknolojik rekabet. İkincisi ise bu rekabette ulusal güvenlik kaygılarının bir numaraya yerleşmesi.

2000’lerde özellikle Obama döneminde ABD dış politikası, internet ve teknolojiyi ülkenin ideolojisini yaymak için bir kaldıraç olarak kullanıyor ve kutluyordu. Ancak son 10 yılda bu önemli ölçüde değişti. Çin ile kızışan gerginlikler ve içeride teknolojiye yönelik endişelerin artmasıyla birlikte ABD, ulusal güvenlik kaygısını ve vatandaşlarının veri gizliliğini öncelemeye başladı.

Nihayetinde bu süreç, teknoloji devlerine yönelik antitekelci davalar, Çin’e karşı ihracat kontrolleri, çip savaşı ve TikTok’u yasaklamayı öngören kararla sonuçlandı. Teknoloji şirketleri -özellikle ABD dışındakiler- bu dönemde giderek daha fazla casusluk suçlamasıyla karşı karşıya kaldılar.

Ayrıca ABD, AB ve Çin dahil olmak üzere ülkeler, dışarıya kapalı olan kendi teknolojilerini geliştirmeye odaklandı. Ve bu, Silikon Vadisi’nin tekno-liberteryen sınıfının hiç de istemediği bir şeydi.

Tarihçi Quinn Slobodian, Project Syndicate için kaleme aldığı bir yazıda, “1990’ların Silikon Vadisi’nde, en büyük atılımların arkasında hükümet fonlarının olduğu gerçeğini bastırmak ve bunun yerine kendi kendini yetiştirmiş dahi efsanesini beslemek mümkündü. Ancak Çin’in yeni milenyumdaki ani yükselişi, teknoloji üstünlüğü için başka bir bileşenin daha gerekli olduğunu gösterdi: Vatandaşları hakkında yığınla kişisel bilgi vermeye istekli devletler,” diyor.

“Musk, Thiel gibi, bir zamanlar kitlesel gözetleme biçimlerine karşıydı. Bu, tam da bu tür verileri güvence altına almak için yakın zamanda Çin’e yaptığı seyahat göz önüne alındığında, artık tersine çevirdiği bir tutum.”

Musk, Nisan 2024’te Çin’e sürpriz bir ziyaret gerçekleştirdi. Reuters’ın haberine göre, Tesla CEO’su, Çin’de Tam Otonom Sürüş (FSD) yazılımının kullanıma sunulması ve Çinli kullanıcı verilerinin yurt dışına aktarılması için Pekin’den onay almayı amaçlıyordu.

Daha önce casusluk ve veri güvenliği endişeleri nedeniyle Tesla araçlarının Çin’deki bazı hassas bölgelere girmesi yasaklanmıştı. 2021’den beri şirket, araçlarının casusluk için kullanılıp kullanılamayacağı konusunda incelemeye tabi tutulduğu için yerel kullanıcı verilerini ülke içindeki bir tesiste saklamak zorunda kalıyordu.

Ancak nisandaki görüşme son derece olumlu geçti. Musk’ın Çinli yetkililerle yaptığı toplantının resmi açıklamasında açıkça şu ifadeler yer alıyor: “Çin ve ABD ekonomileri derinden entegre olmuş durumda. Siz bana sahipsiniz ve ben de size. Her iki taraf da birbirlerinin gelişiminden faydalanabilir.”

Bu yüzden Trump’ın Beyaz Saray’a döner dönmez TikTok yasağını erteletmesi ve yemin töreninde Çinli üst düzey isimleri ağırlaması bazıları için pek de sürpriz olmadı. Trump ise TikTok krizi için “siyasi çözüm” arayışında olduklarını söylemeye devam ediyor.

Dünyayı veri siyaseti mi belirleyecek?

Bu da olası bir ABD-Çin yakınlaşmasında ve küresel çaptaki krizlerde temel faktörlerden birinin artık “veri siyaseti” olacağını düşündürüyor. Diğer bir deyişle kullanıcıların her gün farkında olmadan kaydırdıkları ekranlar ve girdiği veriler, dünya siyasetine yön verecek denli önemli.

Yazının başında alıntıladığımız Varufakis, kapitalizmin evrildiğini söylediği yeni teknolojik düzende bu şirketlerin ekonomik faaliyetlere egemen olduğunu ve bireyleri bir tür “dijital köleliğe” indirgediğini dile getiriyor.

Ünlü ekonomist, “Teknofeodalizm” kitabında bunu bir örnek üzerinden şöyle özetliyor:

“Taksi çağırmak istiyorsanız, uygulamalardan birini indirmeniz gerekir. Peki, uygulama sizin söylediğiniz kişi olduğunuzu nasıl biliyor? Kredi kartı bilgilerinizi girmeniz gerekiyor. Yani aslında bankacınızdan, finansörünüzden kim olduğunuzu garanti etmesini istiyorsunuz. Dijital kimliğinizin sahibi bile değilsiniz.”

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Devlet Bahçeli’den Ekrem İmamoğlu’na Sert Tepki

İBB Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu sert sözlerle eleştiren MHP Lideri Devlet Bahçeli, “Anayasa ve yasalar herkese adil uygulanmaktadır. Seçilmiş de olsa kimsenin suç işleme özgürlüğü yoktur. Korkunun ecele faydası hiç yoktur” dedi.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun sözleriyle ilgili yazılı bir açıklama yaptı. Bahçeli açıklamasında şu ifadelere yer verdi:

Mezkur toplantıda üst perdeden konuşmasının yanı sıra, ülkenin bilirkişisi pozları vermiş, Sayın Cumhurbaşkanımız dahil yargıya, siyasete ve aklına esen her kişi ve kuruma abuk sabuk laflar etmiştir. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak taşıdığı sorumlulukları yok sayarak, üstüne vazife olmayan, görev ve yetki sahasında bulunmayan konu başlıkları hakkında talihsiz ve tabansız değerlendirmelerle havanda su dövmüştür. Klasik ve bildik İmamoğlu tablosu maalesef gündeme yine gölge düşürmüştür.

Kendi aklı yerine başkalarının aklını rehber edinmesi bir yana, İstanbul şehremini görevini layıkıyla yapamadığını itiraf edememiş, sancılı ve zor dönemlerde İstanbul’u niçin yüzüstü bıraktığını açıklayacak cesareti bir kez daha gösterememiştir. Felaket dönemlerinde tatil hakkını kullanan İmamoğlu’nun siyasi ahlak ve etik ihlalinde eşik ve sınır tanımadığı herkesin ve bilhassa İstanbul’da yaşayan vatandaşlarımızın malumudur.

Hiç kuşku yok ki İstanbul’un yıllarını çalan bu şahsın sorumluluktan kaçışı, makul ve meşru eleştirileri sözde hukuk ve sistem sorununa bağlaması asla doğru ve masum görülemeyecektir. Özellikle hatırlatırım ki, Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir. Dahası ne rejim ne de sistem sorunu söz konusudur.

Gerçek bağlamından koparılmış demokrasinin ve demokratik hakların ardına saklanıp, milletimizin tertemiz irade ve tercihiyle yönetim hayatımıza giren Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni ve yüzde 52 oyla cumhurun başı seçilen Sayın Cumhurbaşkanımızı sorgulamaya kalkışmak potansiyel bir hazımsızlığın ve anti-demokrat siyasi zihniyetin suçüstü halinden başka bir şey değildir. Anlaşılan İmamoğlu hem siyasi hem de hukuki darboğazdadır ve telaşlanması da bundandır.

Ancak bağımsız ve tarafsız yargı İmamoğlu’yla birlikte, yanında yöresinde yuvalanmış çıkarcı yoldaşlarının nerede olurlarsa olsunlar takibindedir, MHP ve Cumhur İttifakı düşmanlığı yapanların yalanlarına, yönlendirmelerine de boyun eğmeyecektir. Ortada bir suç varsa bedeli hukuk önünde mutlaka ödenecektir.

Aksi halde endişeye zaten gerek de yoktur. Bugünkü basın toplantısının ardından, Cumhurbaşkanı adaylığı kisvesine bürünen İmamoğlu’na parti içindeki rakiplerinin nasıl yorum getirip ne diyeceği önümüzdeki günlerde açıklığa kavuşacak bir muammadır. Acaba CHP’nin siyasi ayak oyuncuları ve adaylık peşine düşen malum köşesiz isimleri İmamoğlu’nun her yana çekilecek açıklamalarına ne diyeceklerdir?

İmamoğlu ikbal kaygısıyla siyaset yapmayı eleştirse de yaptığı toplantının ana fikri ikbal kaygısından başka bir şey değildir. Anayasa ve yasalar herkese adil uygulanmaktadır. Seçilmiş de olsa kimsenin suç işleme özgürlüğü yoktur. Korkunun ecele faydası hiç yoktur. Ekrem İmamoğlu şayet Türkiye’yi ayağa kaldırabilecek gücü kendisinde görüyor ve özgüvenli bir Cumhurbaşkanı adaylığını veya lider profilini şahsına layık buluyorsa şu hususların da düşünülmesi ve dikkate alması siyasi ve ahlaki tutarlılığın bir gereği olarak akıllara gelecektir:

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu; Bütün yüklerinden kurtularak, sade bir vatandaşa dönüşebilecektir. CHP’den, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığından, Türkiye Belediyeler Birliği Başkanlığı’ndan istifa etmesi, yerine Büyükşehir Belediye Meclisi’nden birisinin başkan olarak seçilmesinin önünü açarak belediye hizmetlerinin aksamasına engel teşkil etmesi mümkün olabilecektir.

Bu şahsa tavsiyem, siyasetten, yargıdan, toplumun her kesiminden ülkeyi ayağa kaldırabilecek destekçileri olduğuna inanıyorsa sade bir vatandaş olmayı tercih ederek sonuçlarına katlanması ve açıkça meydana çıkmasıdır. Aynı zamanda ulaşacağı bu rahatlık ve kolaylık; çevresindeki karmaşadan, siyasetin kaotik yapısından kurtulmasını, sade ve sıradan bir vatandaş olarak hem adaletin hem de milletin huzuruna çıkmasını sağlayacaktır.

“İmamoğlu kendine güveniyorsa…”

İmamoğlu kendine güveniyorsa, yüz bin kişinin imzasıyla Cumhurbaşkanı adayı olabilecektir. Trabzon’un bir evladı olarak da milletimize ve ülkemize hizmet etme imkanını elde edebilmek için resmen harekete geçebilecektir. Bu durum karşısında yol yürüdüğü bugünkü arkadaşlarının durumu, kaç kişinin etrafında kalacağı, belediyenin rant vanası kapanınca kimlerin yanında bulunacağı da netleşmiş olacaktır. CHP’nin cumhurbaşkanı adayı yarışına gireceği anlaşılan, bilimsel çalışmalarıyla öne çıkmış, TV’lerde CHP’yi savunarak boy gösteren önemli isimlerin varlığı da herkesin bildiği bir gerçektir.

Büyükşehir Belediye Başkanı zırhını çıkardığı andan itibaren isimleri siyaset borsasında inip çıkanlarla eşit şartlarda yarışıma imkânına kavuşması, kendi ifadesiyle adil bir yarışa önayak olması mümkün ve muhtemeldir. Hasılı Ekrem İmamoğlu’na sormak lazımdır ki; son dönemde yaptığınız açıklamalarda, verdiğiniz mesajlarla toplumun tüm kesimlerini kucaklayacak bir liderlik sergileme peşine düştüğünüz ortadadır.

Eğer gerçekten siyasete ve yargıya olan güven eksikliğinden bahsediyorsanız, belediye başkanlığı görevinden istifa ederek belediye imkânlarını bırakmayı ve tüm rakiplerinizle eşit şartlarda sade bir vatandaş olarak yarış başlatmayı düşünüyor, “Türkiye’yi ayağa kaldırırım” sözünüzün gereğini, bu tür cesur bir kararla ortaya koymayı planlıyor musunuz? Böyle bir adımın, hem siyasi etik açısından örnek teşkil edeceğine, hem de adil bir yarış ortamı oluşturabileceğine, bunun da Türkiye’nin siyaset kültürünü dönüştürmek adına tarihi bir fırsat olacağına inanıyor musunuz?

Paylaşın

Tekstil Ve Hazır Giyim Sektöründe İstihdam Kaybı Yüzde 25’i Buldu

TOBB Hazır Giyim ve Konfeksiyon Sektör Meclis Başkanı Şeref Fayat, 2024’ün son ayları da hesap edildiğinde, sektördeki istihdam kaybının 300 bine ulaştığını ifade ediyor.

2022 sonunda 1 milyon 250 bin kişinin çalıştığı sektörde, bu sayının 950 bine kadar düştüğünü dile getiren Şeref Fayat, “Yani kabaca toplam istihdamımızın yüzde 25’ini kaybettik” diyor.

Türkiye ekonomisinde önde gelen özellikle ihracatta en güçlü sektörlerden olan tekstil ve hazır giyim sektörü, son yıllardaki ekonomide yaşananlardan en çok etkilenen sektör olarak ağır bir kriz yaşıyor. Döviz kurları, enflasyondaki yükseliş, maaşlardaki artışlar sektörü derinden etkilerken, sektörde çalışan sayısı 1 milyonun altına geriledi.

Döviz kurlarındaki artışın enflasyonun ve ücret artışlarının gerisinde kalmasıyla tekstil üretim merkezleri Mısır’a taşınırken, Türk şirketlerinin Mısır’da kurduğu fabrikalarının sayısı 200’e çıktı.

DW Türkçe’den Aram Ekin Duran’ın haberine göre, sektör temsilcileri, tekstil ve hazır giyim sektöründe ağır bir kan kaybı yaşandığını belirtiyor. Sektörün önde gelen isimleri bu şekilde devam ederse Türkiye’nin bu sektördeki iddiasını da kaybedeceği uyarısında bulunuyorlar.

Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) verilerine göre, Türkiye tekstil ve hammaddeleri sektörü 2024 yılında 207 ülke ve serbest bölgeye ürün sattı. Bu dönemde tekstil ihracatı bir önceki yıla göre binde 6 gerileme ile 9,5 milyar dolar olarak gerçekleşti. Aynı dönemde hazır giyim ihracatı yüzde 6,9 gerileme ile 17,9 milyar dolar, deri ve mamülleri ihracatı ise yüzde 17,9 düşüşle 1,5 milyar dolara indi. 2024’te en fazla ihracat Avrupa Birliği ülkelerine yapılırken, ilk üç sırayı İtalya, İngiltere ve İspanya aldı.

Geçtiğimiz günlerde tekstil sektörünün içinde bulunduğu sıkıntılara ilişkin bir açıklama yapan Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Başkanı Mustafa Gültepe, Türkiye’nin tekstil ihracatının 2022’de 10,35 milyar dolarla zirveyi gördüğünü, ardından 2023’te 9,55 milyar dolara, 2024’te ise 9,49 milyar dolara gerilediğine dikkat çekmişti. Tekstil ve hazır giyim sektöründe son 2 yılda 250 bin kişilik istihdam kaybı yaşandığına işaret eden Gültepe, “Anadolu’ya gittiğinizde çalıştıracak kimse yok; başvuru olmuyor” demişti.

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Hazır Giyim ve Konfeksiyon Sektör Meclis Başkanı Şeref Fayat, 2024’ün son ayları da hesap edildiğinde, sektördeki istihdam kaybının 300 bine ulaştığını ifade ediyor. 2022 sonunda 1 milyon 250 bin kişinin çalıştığı sektörde, bu sayının 950 bine kadar düştüğünü dile getiren Şeref Fayat, “Yani kabaca toplam istihdamımızın yüzde 25’ini kaybettik” diyor.

Türkiye’de ekonomi yönetiminin döviz kurunu baskılaması nedeni ile ihracat gelirlerinin enflasyonun altında kaldığını, bununla birlikte ana pazar olan Avrupa’da yaşanan durgunluk nedeni ile sipariş kayıplarının yaşandığını dile getiren Fayat, “Tüm bu olumsuz koşullar Türkiye’de yatırım yapmayı çok zorlaştırdı. 2025 yılında da bu olumsuz tablonun devam edeceğini ve ihracatın yüzde 5 küçüleceğini söyleyebiliriz. Ne yazık ki sektörümüzde işten çıkarmalar devam edecektir” diye konuşuyor.

Ege İhracatı Birlikleri Koordinatör Başkanı ve Ege Tekstil ve Hammaddeleri İhracatçıları Birliği (ETHİB) Yönetim Kurulu Başkanı Jak Eskinazi de Türkiye’nin tekstil ve hazır giyimde kan kaybetmesi ile dış pazarlarda özellikle Mısır, Vietnam ve Bangladeş’in öne çıktığına, hatta Avrupa’da Portekiz ve Romanya’nın bile Türkiye’den avantajlı hale geldiğine değiniyor.

“Rakibimiz olan 100-300 dolar arasında aylık ücret verirken, onlarla rekabet edemeyiz” diye konuşan Eskinazi, 2025 yılında da özellikle hazır giyimde yaşanan üretim ve istihdam sıkıntısının artarak devam edeceğini vurguluyor.

“Cumhuriyeti tarihinde bir ilk”
Son dönemde yerli tekstil firmaları, yüksek enflasyon ve artan üretim maliyetleri nedeniyle fabrikalarını Türkiye’den Mısır’a taşımaya başladı. Mısır-Türk İş Konseyi verilerine göre, Türk tekstil şirketlerinin Mısır’da açtığı fabrika sayısı 200’e ulaşmış durumda.

Son birkaç yılda asgari ücret maliyetinin 450-500 dolardan 1000 dolar seviyesine çıktığını, bu durumun Türkiye’de üretilen tekstil ve hazır giyim ürünlerinin rakip ülkelere göre çok daha pahalıya satılması sonucunu getirdiğini anlatan Şeref Fayat, “Şirketler üretim sorunu yaşayınca, fabrikalarını maliyetlerin Türkiye’ye göre dörtte bir düzeyinde olduğu Mısır’a kaydırmaya başladı. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa hazır giyim sektörünün son bir yıl içindeki Türkiye dışı yatırımı, Türkiye içi yatırımının üç katı oldu” şeklinde konuşuyor.

1000’e yakın üyesi ile 57 ülkeye tekstil ve hazır giyim ürünleri ihraç eden Laleli Esnaf ve Sanayiciler Derneği’nin (LASİAD) Başkanı Gıyasettin Eyyüpkoca ise, Türkiye ekonomisinin kendi sorunları yanında yakın coğrafyalardaki savaş ve çatışmaların da tekstil ve hazır giyim sektörünü olumsuz etkilediğine dikkat çekiyor.

Türkiye’nin en yoğun pazarları olan Balkan ve Doğu bloku ülkelerinin Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle sıkıntı yaşadığını belirten Eyyüpkoca, “Rusya öksürdüğü zaman bu pazarlar adeta sıtma oluyor. Tüketim alışkanlıklarında ve harcama dengelerinde ciddi bir sıkıntı oluştu. İnanılmaz bir durgunluk söz konusu. Aynı sorunu Avrupa ülkelerinde de yaşıyoruz” şeklinde konuşuyor.

Sektör olarak 2025’ten olumlu bir beklenti içinde olmadıklarını kaydeden Eyyüpkoca, “Sipariş olmayınca, enerji ve çalışan maliyetleri de arttıkça mecburen işten çıkarmalar, hatta şirket kapanmaları oluyor. Bu yıl için umutlu bir beklentimiz yok” diyor.

“Çalışanlara düşük ücret baskısı”

Tekstil ve hazır giyim sektöründe işverenler asgari ücret artışı nedeni ile çalışan maliyetlerinden şikâyet ederken, çalışanlar ise patronların ücretleri baskıladığını ve işçilerin yaşam koşullarını zora soktuğunu dile getiriyor.

Tekstil ve hazır giyim alanında iş kayıplarının daha da artmasından endişe ettiklerini ifade eden DİSK Tekstil İşçileri Sendikası İstanbul Bölge Temsilcisi Asalettin Arslanoğlu, “İşverenler maliyetleri kısmak için çalışanlara düşük ücreti dayatıyor, kabul etmeyeni işten çıkarıyorlar. Her geçen gün etrafımızda yeni işten çıkarmalar olduğunu, hatta küçük işletmelerin kapandığını söyleyebilirim” şeklinde konuşuyor.

Paylaşın

AK Partili Çelik’ten “İmralı” Açıklaması: Ziyaret Trafiği Tamamlandı

MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin “Abdullah Öcalan” çağrısı sonrası başlayan sürece ilişkin konuşan AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, Ziyaret trafiği tamamlandı. Bundan sonra beklenen terör örgütünün tasfiye edilmesiyle ilgili çağrının ortaya çıkması” dedi ve ekledi:

“Ziyaret trafiğinde kendi görüşlerimizi ifade etti. Ziyaret eden heyette bütün açıklığıyla konuya nasıl baktıklarını ifade ettiler. Biz de geçmiş dönemdeki çalışmalar ve bu dönemde nasıl baktığımızla ilgili tutumumuzu ortaya koyduk. Gelinen nokta terör örgütün kendini tasfiye etmesi ve silah bırakmasıyla ilgi çağrıyı kapsıyor. Bu herhangi şekilde al ver, pazarlık süreci değil. Devletin temel niteliklerinden taviz verilecek bir süreç değil.”

AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, partisinin MKYK toplantısı sonrası açıklamalarda bulundu. Ömer Çelik’in açıklamalarından öne çıkan bölümler şöyle:

Bolu’daki yangının tüm boyutlarının ortaya çıkması için net bir irade ortaya koyacağız. Yargının yürüttüğü soruşturma, idari soruşturma ve Meclis’te komisyonun kurulmasına dair irade bir araya gelince net bir tablo çıkaracaktır. Hem vicdani, hem ahlâki hem de adli açıdan sorumlu olanların cezasını çekmesi için gerçekleşecektir. Önceliğimiz sorumluları tespit etmektir.

Yüksekova’da 12 yaşında bir çocuğumuz başıboş köpek sürüsünce parçalandı. Burada Eslem evladımıza Allah’tan rahmet diliyoruz. Benzer tablonun yaşanmaması için yasal düzenlemeyi yaptık. Bu yasal düzenlemeleri yerine getirmeyen belediyelerin bunu gerçekleştirmesi için bütün irademizle bunun takipçisi olacağız. Hangi partiden olursa olsun bu konuda ihmali olanların üzerine gidilecektir.

En önemi konularımızdan bir tanesi İsrail’in başlattığı soykırım faaliyetlerinden sonra yakın zamanda ortaya çıkan ateşkes buruk da olsa bir sevinç yaşattı hepimize. Gazze’deki yıkımın boyutları çok daha net ortaya çıkmış oldu. Şimdiye kadar 50 bin Filistinli kardeşimiz şehit oldu. 110 binin üzerinde kardeşimiz yaralandı. Bu soykırım siyasetinin insanlık dışı, vahşi eylemlerin boyutu her geçen gün anlaşılıyor.

Esir takaslarında görüldüğü gibi Filistinli esirlerin yıllar içinde neredeyse hayati fonksiyonları açısından çökmüş şekilde hapisten çıktıklarını görüyoruz. Hamas tarafından rehin alınmış İsrailli esirlerin kendilerine yapılan iyi muameleden ötürü teşekkür ettiğini görüyoruz. Katliam politikasını icra edenlerle bu politakalara asaletle direnenlerin farkını göstermektedir.

Bir bakıma on yıllar boyunca bütün bir insanlığın vicdanını bir yerde toplayan başka bir örnek vermek neredeyse mümkün değildir. Gazze halkı insanlık vicdanı ile yanyana geldi. Bütün asaletleriyle bu soykırıma direnmiş oldular. Bu süreçte meslektaşlarınız Gazze’ye gittiler, oradaki soykırımı hem de Filistin, Lübnan’da İsrail’in yaptıkları saldırıları bütün dünyaya duyurdular. Bu faaliyet fevkalade önemli faaliyettir. Hakikatin peşinde koşan bütün basın mensubu arkadaşlarımızı tebrik ediyoruz.

Gelinen noktada TRT ve AA’nın yaptığı belgeleme faaliyetin uluslararası hukuk ve siyaset açısından referans teşkil edecek bir noktaya eriştiğini görüyoruz. Bu belgeleme faaliyeti soykırımla ilgili olarak hukuki belge ve delil niteliği taşıyacak düzeyde ortaya çıkmıştır. Bu da Türkiye’nin hakikatin ortaya çıkarması açısından son derece önemlidir.

Gazze’deki geçici ateşkesin kalıcı ateşkese dönüşmesi esas arzumuzdur. Soykırımı faaliyetinin daha fazla sürmemesi gerekir. Bazı ülkelerin Filistinlileri Gazze’den Arap ülkelerine göndermek istendiği şekilde. Bu kabul edilmesi mümkün olmayan yaklaşımdır. Gazze toprakları Filistin halkının öz vatanıdır. Bu soykırım siyasetine karşı 50 bin şehit vererek, çocuk, yaşlı, kadın hep beraber direnmiştir. Bir halka masa başında kader çizilemez. Birtakım salon kararlarıyla herhangi şekilde istikamet verilemez. Bu insanlara herhangi şekilde farklı bir yaklaşım ortaya koyularak onları vatanlarından uzaklaştırmak yaklaşımı ne insani ne de kabul edilmesi mümkün olur.

İsmail Heniye, Yahya Sinvar gibi sembol olmuş şehitler bu mücadelede, bir halkın bütün varlığıyla, kendi vatanına savunmak için nasıl mücadele edeceğinin bütün örneği olarak Gazze halkı dünyanın gözünde bu mücadeleyi verdi. Buradan bir kez daha Gazze halkını selamlıyoruz. Her koşulda yanlarında olacağımızı ifade ediyoruz.

Yakın zamanda Suriye’nin dışişleri, savunma bakanları ve istihbarat başkanları Türkiye’ye geldiler. Cumhurbaşkanımız tarafından da kabul edildiler. Gelinen noktada Suriye yönetimin yanında destek verirken aynı zamanda bölge ülkelerini bu konularda bilgilendirme, rekabetlerin ortaya çıkması yerine işbirliği içinde Suriye’nin doğru yolda ilerlemesine yardımcı olma tutumu içindeyiz.

Suriye’ye yanlış yöne sürüklemek isteyenlerin burada destek olmak yerine yine Suriye’yi bir şekilde uydu devlet haline getirme gibisinden yaklaşımları olduğunu görmüş olduk. Bunların hepsi yanlıştır. Nihayetinde Suriye’de kapsayıcı yönetim modeli ortaya çıkması için yüksek irade ortaya koyduğunu görüyoruz. Suriye yönetiminin azınlıklarla ilgili hassasiyet gösterildiğini görüyoruz.

Batı ülkeleri tarafından ortaya koyulacak doğru tavır Suriye halkı ve yönetiminin yanında olmaktır. Biz Suriye’nin kapsayıcı yönetimle yola devam etmesinin Suriye ve bölge barışı için son derece kıymetli olduğunu değerlendiriyoruz. Başta ABD olmak üzere Batılı devlet ve kurumlarının uyguladığı yaptırımları kaldırmasında fayda vardır. Suriye halkının kapsayıcı yönetim arayışı çerçevesindeki yaklaşımlara destek vermek her bakımdan önemlidir.

Soru / Cevap

Sayın bakanımız onunla ilgili kapsamlı bir açıklama paylaştı. Partimizin bir il kongresinde onu daha geniş paylaştı. Bu yargıya sunulmamış bir rapor. O bakımdan korsan rapor diye ifade ediliyor. Görevlendirilmiş bilirkişi heyetinin açıkladığı rapor değil. Bilirkişi konuyu değerlendirecek ve açığa çıkaracak uzman heyeti. Bu büyük bir acı ve facia. Herhangi bir şekilde suçlama motivasyonundan önce doğru, gerçek olan neyse o ortaya çıksın.

Şunu net söylüyoruz; ne olursa olsun, nereye uzanırsa uzansın, sorumlular mutlaka cezalarını alacaklar. Cumhuriyet savcıları kendi açılarından, mülkiye başmüfettişleri kendi açılarından inceliyor. Adli ve idari açıdan tüm bunlar inceleniyor. Ayrıca Meclis’te kapsamlı bir şekilde ele alınacak. Çıkacak sonuç net ve şeffaf şekilde kamuoyuyla paylaşılacak. Bu kaybettiğimiz canlara olduğu gibi milletimize de borcumuzdur. Bundan sonra bu faciaların yaşanmaması açısından elimizden gelen gayreti göstereceğiz.

Esas olan bilirkişi heyetinin vereceği bilgilerle birlikte adli açıdan cumhuriyet savcıların değerlendireceği daha sonra yargısal süreçtir. Bu konuda hiçbir tereddüt olmadan hukuki ve idari mekanizmaları net bir şekilde işleteceğiz. Bugün de sayın Cumhurbaşkanımız bütün sorumluların gereken cezayı alacaklarına dair ifade ettiler. Biz kaybettiğimiz 78 canımızla ilgili acının tarafındayız, gerçeğin ve hakikatin ortaya çıkmanın tarafındayız.

“Ziyaret trafiği tamamlandı”

Ziyaret trafiği tamamlandı. Bundan sonra beklenen terör örgütünün tasfiye edilmesiyle ilgili çağrının ortaya çıkması. Ziyaret trafiğinde kendi görüşlerimizi ifade etti. Ziyaret eden heyette bütün açıklığıyla konuya nasıl baktıklarını ifade ettiler. Biz de geçmiş dönemdeki çalışmalar ve bu dönemde nasıl baktığımızla ilgili tutumumuzu ortaya koyduk. Gelinen nokta terör örgütün kendini tasfiye etmesi ve silah bırakmasıyla ilgi çağrıyı kapsıyor. Bu herhangi şekilde al ver, pazarlık süreci değil.

Devletin temel niteliklerinden taviz verilecek bir süreç değil. Zaman zaman bazı siyasiler böyle açıklamalar yapılıyor. Bunlar yanlış yaklaşımlar. Sayın Cumhurbaşkanımız ve sayın Devlet Bahçeli de terörsüz Türkiye hedefi dediler. Ortadoğu’daki gelişmelere baktığımızda terör örgütleri üzerinden özellikle ‘Ben Kürtlerin hakkını savunuyorum’ diyen terör örgütleri PKK, PYD, YPG gibi bir sürü isim. Bunlar Suriye’de DEAŞ’a hapishane bekçiliği yapıyorlar. Hapishane bekçiliği yapmakla Kürtlere hizmet etmenin ne alakası var.

Realiteye baktığımızda terör örgütü Batılı bazı ülkeler adına DEAŞ bekçiliği yapıyor. Sayın Cumhurbaşkanımız ve sayın Bahçeli’nin açıklamalarına iyi bakıldığında, bunların emperyalizm adına hareket ettiğine bakarsak bütün bu kötücül denklemden çıkarmak gibi bir çaba var. Artık bu terör örgütleri baştan beri bizim açımızda gayrimeşru ve hedefti. Ama bunlara çeşitli şekilde mazaret bulmaya çalışanlar açısından da artık tamamen taşınamaz yük haline gelmiştir.

Bunlar bölgedeki birtakım sıkışıklıklardan kendilerine derinlik yaratmaya çalışıyordu. Birtakım Batılı devletler ‘Siz şu doğrultuda hareket ederseniz, Türkiye düşmanlığı yaparsanız, size destek veririz’ diyorlardı. Bunu her defasında denediler ve onlar açısından hüsranla sonuçlanmıştır.

Baas rejimin ortadan kalkması ile denklem tamamen değişti. Bugün Baas rejiminden kalan tek artık mikrof Baas YPG/PYD’dir. Bu Baas’ın son artığıdır. Kendi gibi düşünmeyen Kürtlere yaşam hakkı vermezler. Arapların topraklarını başka devletler adına işgal ederler bunu Kürtlerin haklarını savunmak gibi sunarlar. Kürtlerin geleceğine ipotek koymak gibisinden emperyalist projenin taşeronu olmaktan başka şeyleri yoktur.

Bölgede bu terör yapıların gölgesini kaldırmaya dönüktür. Birileri sürekli barış diyorlar ya. Bölge barışını düşünen varsa ilk hedeflemesi gereken şey terör örgütünün ortadan kalkmasıdır. Burada terör örgütünün ortadan kalkmasıyla ilgili net bir irade var. Herhangi bir şekilde al ver süreci yoktur burada. Milletimizin kimliğinden, kişiliğinden, karakterinden herhangi bir şekilde taviz sözkonusu olamaz.

Burada bizim şehit ailelerine olan hürmetimizle kimse yarışamaz. Bizim için son derece azizdirler, kıymetlidirler. Onları incitecek adımın içinde olmayız. Devlet bu mücadeleyi verirken devletin sert güç unsurları bir de yumuşak güç unsurları vardır. Asker, polis, jandarmamızın yaptığı operasyonları görüyorsunuz. MİT’in yaptığı operasyonu görüyoruz.

Terörle mücadeleden hiçbir zaman geri durulamaz. Bir de devletin diğer güç unsurları var. Terör örgütüne silah bıraktırmak için birtakım girişimlerde bulunulacaksa terörsü Türkiye hedefine hizmet edecek şekilde katkı sağlayacaktır. Devletimiz herhangi bir zaaf içinde değildir, bu konuda büyük bir üstünlük sağladığı her sahada görülmektedir. Bir terörsüz Türkiye, iki yakın bölgemizde terör örgütlerinin ipotek oluşturmasını önlemektir.

Paylaşın

Ekrem İmamoğlu’na Jet Hızıyla Soruşturma: Gerekçe “Bilirkişi”

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, hakkında, “Bilirkişiyi hedef gösterdiği” gerekçesiyle soruşturma başlatıldı. İmamoğlu, “Turpun Büyüğü” başlıklı bir basın toplantısı düzenledi ve “S. B.” isimli bir bilirkişiden söz etti.

İmamoğlu, 31 Mart seçimlerinden birinci olarak çıkan CHP’ye yönelik operasyonların devam ettiğini belirterek şunları kaydetti: “Sizin yetkililerden duyduğunuz ilk cümle ‘yargı bağımsızdır’ cümlesi. Siz onlara inanmayın. Siyaset köküne kadar yargıya karışıyor, bu kadar net. Bunu ben demiyorum, Cumhurbaşkanı diyor. ‘Turpun büyüğü heybede’ diyor.”

S. B. İmamoğlu’nun iddialarını reddetti. CHP’li davalarda hep kendisinin mi bilirkişi olduğunun sorulmasına karşılık “Yalan konuşuyorsunuz genel olarak, çünkü ben sadece CHP davalarına değil, beni kimse bağlamaz, AK Parti’nin 2010’daki (dosyasında) MHP’nin de (dosyasında) bilirkişilik yaptım. Asla seçilmiş kişi değilim” dedi. Büyükcanayakın bilirkişilik yaptığı sırada savcılarla asla istişare etmediğini de kaydetti.

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, İBB Saraçhane Başkanlık Binasında gündeme ilişkin konuştu. İmamoğlu’nun konuşmasından öne çıkanlar şöyle:

“Cumhuriyet Halk Partisi’ne ve belediyelerine yönelik haksız, hukuksuz operasyonlar hız kesmeden devam ediyor. Siz bakmasın bakmayın ki hani her gün bir şey olduğunda biz bir tepki gösterdiğimizde hemen ilk çıkıp yetkililerin ağzından duyduğunuz cümle, yargı bağımsızdır cümlesi. Onlara inanmayın. Türkiye’de bağımsız özerk kurum kaldı mı diye gidin vatandaşlarımıza sorun. Emin olun ki vatandaşlarımızın büyük bir kısmı kalmadı diyecektir.

Başkanı ve yardımcısı Cumhurbaşkanı tarafından atanan kurum hakimlerin savcıların geleceğine karar vermiyor mu? Hakları da orada atanma kararları da oradan çıkıyor. Hal böyle olunca belli amaçlar için atanan atananlar yüzünden kanundan gelen güç ne yazık ki kişiselleştiriliyor, hedef gözetiliyor. Yani siyaset bugün hepimizin yaşadığı gündelik haberler üzerinden ve ortaya çıkan atmosferden görüyoruz ki siyaset köküne kadar yargıya karışıyor, bu kadar net.

Dökülen gerekçeleri, güldüren sebeplerle az önce ifade ettiğim genel başkanlar dahil hukuksuz operasyonlarına devam edecek, vazgeçmeyecekler. Bunu ben demiyorum. Bunu en yetkili ağız söylüyor. Kim söylüyor bunu? Cumhurbaşkanı Erdoğan diyor. Ne diyor? Turpun büyüğü heybede diyor. Dosyalar gizli denilerek şüphelilerin avukatlarına bilgi verilmiyor. Avukatlarına dahi o dosyalar açılmıyor ama Cumhurbaşkanı ne olacak, ne bitecek her detaya vakıf.

Neredeyse sabahından akşamına bu işin içinde olan insanlarla irtibat kuracak kadar bu işin içinde mi diye insan düşünmeden edemiyor. Ama lafa gelince hemen yargı bağımsız. Buradan yargı bağımsız lafının söylendiği, söyleyen kişiye seslenmek istiyorum Sayın Adalet Bakanı’na. Yargı bağımsız öyle mi Sayın Adalet Bakanı? İşte bugün biz de Cumhurbaşkanından esinlenerek basın toplantımıza tam da bu ismi koyduk. Basın toplantımızın adı Turpun Büyüğü. . Bugün heybeden turp niyetine çok enteresan bir kişilik çıkacak.

Bu kişinin adeta bir infazcıya dönüştürüldüğünü hukuksuzlukların perdesi yapılmaya çalışıldığını, olmayan raporların nasıl iddianameye girdiğini raporların nasıl değişime uğradığını imzasız raporla insanların nasıl suçlandığını, hatta tutuklandığını sizlere ve kamuoyuyla birlikte buradan paylaşacağım. Müsaadenizle başlayalım. Bildiğiniz gibi Beylikdüzü Belediye Başkanlığım sırasında 2015 yılında yapılan bir ihale nedeniyle hakkımda dava açıldı.

Bu dava halen Büyükçekmece Adliyesi’nde devam ediyor. 7 yıl hapis ve siyasi yasakla yargılanıyorum. Mahkemenin duruşma başlarken hedef koyduğu bitirme süresi 409 gündü. 11 Nisan’a ertelenen duruşma 826. gününde karara bağlanacak mı hep birlikte göreceğiz. Aslında yargılandığım ihale dosyası hakkında 2020 yılında Danıştay karar verdi. Burada belediye başkanına yani bana ceza sorumluluğu yüklenemeyeceğini karara bağladı.

Danıştay’ın bu kararının altında 5 yüksek yargıcın imzası bulunuyor. Buna rağmen bana dava açıldı. Danıştay’ın 5 yüksek yargıcının benimle ilgili görüşünü yeterli bulmayan mahkeme konuyu bir bilirkişiye emanet etti. 3 Temmuz 2022 günü bu bilirkişi raporunu sundu. Bu sıra dışı bilirkişi Danıştay’ın 5 yüksek yargıcının kararını doğru bulmamıştı. Ve yeni yazdığı raporla bu bilirkişi bu ihalede sorumluluğum olduğunu iddia etti. Bu ifadeler iddianameye de girdi.

Raporuna dayanan savcı iddianamenin 7. sayfasında ne diyor? “Bu bakımdan soruşturmaya konu ve suç teşkil eden eylemler olduğu tespit edilen ihale ile ilgili iç denetçi tarafından hazırlanan raporun üst yönetici olan şüpheli Ekrem İmamoğlu’na sunulmasına rağmen iç denetçi tarafından hazırlanan raporun üst yönetici olan şüpheli Ekrem İmamoğlu’na sunulmasına rağmen ihalenin iptali ve ilgililer hakkında suç duyurusu vesaire herhangi bir işlem yapmadığı yani ben herhangi bir işlem yapmadım tespit edilen şüphelinin cezai sorumluluğu doğacağı açıktır.

Savcıya göre Beylikdüzü Belediyesi’nin iç denetçisi bu ihale ile ilgili sorunlar tespit etmiş, rapor hazırlamış ve bana sunmuş ama ben gereğini yapmamışım. Bu iddia çok ciddi ve çok önemli. Yalnız ortada bir sorun var. Çok ciddi bir sorun var. Böyle bir rapor yok. Böyle bir rapor yok. Tekrar ediyorum, böyle bir rapor yok. Olmayan bir rapor bana sunulamayacağı için de sorumluluk ihmali yapmam söz konusu değil. Peki olmayan rapor savcı iddianamesine nasıl giriyor? Olmayan rapor. İnanır mısınız bunu önce bir mülkiye müfettişi yazdı.

Bugün tek bir isme odaklanacağımız için başka isim vermeye gerek yok. Bu davanın bilir kişisi de o mülkiye müfettişi de yazıyor bunu. O meşhur mülkiye müfettişi. O da her yerden çıkan. Bu davanın bilir kişisi de tıpkı mülkiye müfettişi gibi iç denetçi raporu olduğunu belirtti. Avukatlarımız böyle bir rapor olmadığını mahkemede ispat etti. Buna rağmen yani olmayan bir rapora rağmen mahkeme iddianameyi kabul etti.

Gördüğünüz gibi bu bilir kişi olmayan şeyleri yazacak atıf yapacak kadar rahat bir profesyonel. Başına bir şey gelmeyeceğinden emin. Belli ki arkasında çok güvendiği kişiler var. Özel seçilmiş birisi. Şimdi sizlere bu kişiyi takdim ediyorum. Heybedeki turpun adı S. B. Olmayan raporların nasıl iddianameye girdiğini, imzasız raporlar insanların nasıl suçlandığını sizlerle paylaşacağım, lafla da değil, belgeleriyle açıklayacağım.

Bugün heybeden turp niyetine çok enteresan bir kişilik çıkacak. Bu kişinin adeta bir infazcıya dönüştürüldüğünü hukuksuzlukların perdesi yapılmaya çalışıldığını, olmayan raporların nasıl iddianameye girdiğini raporların nasıl değişime uğradığını imzasız raporla insanların nasıl suçlandığını, hatta tutuklandığını sizlere ve kamuoyuyla birlikte buradan paylaşacağım.

Olmayan rapor savcı iddianamesine girdi. Olmayan rapor savcılık iddianamesine nasıl girdi? Avukatlarımız raporun olmadığını ispat etti ancak buna rağmen iddianameye girdi. Heybedeki turpun adı S. B. Arkasında çok güvendiği kişiler var. Yeni bilirkişi raporu geldi. Olmayan rapordan bahsedecek kadar gözü kara. Satılmış Bey’e yeni sorumluluklar verildi. Verilen görevler de ne tesadüf ki hep bizimle ilgili. İsfalt dosyasına da Satılmış Bey atandı. Savunma avukatlarımız bilirkişinin yeterliliği olmadığına dair dilekçe verdi. Ancak kabul edilmedi. Satılmış Bey kısa sürede bilirkişi raporu hazırladı.

Bu ismi sakın unutmayın. Danıştay’ıın beş üyesinin imzasını olduğu raporda diyorlar ki, ‘Ekrem İmamoğlu’nun bir sorumluluğu olmadığı gibi kurumu kara geçirmiştir.’ Bu Satılmış Bey’e verilen tüm görevler de hep bizimle alakalı. İETT ile ilgili yapılan soruşturmada da bu bey bilirkişi yapıldı. Savcıdan uzun süre yanıt gelmedi, bu beyefendide ısrarcı olundu. Satılmış Bey İETT aleyhine asılsız bilgilerle dolu bir rapor hazırladı. Satılmış Bey çok pratik, kısa sürede hazırlıyor raporları. Danıştay denetçileri, bu beyefendinin tespitlerinin yanlış olduğunu bildiren bir yazı da yolladı.

İktidardakiler gerçekten edeplerini de utanma duygularını kaybetmişler. Bizim işlerimizde bilirkişi hep Satılmış Bey. İstanbul’da 8806 bilirkişi var ama bizim şansımıza hep Satılmış Bey. Ne tesadüf ama… 2019’un sonbaharında göreve geldikten hemen sonra teftiş kurulumuza yetki verdim. Usulsüzlüklerle ilgiliydi bunlar ama hep döndü yargıdan nedense. Bir ihaleyle ilgili usulsüzlük konusunda mahkeme yine ne tesadüf ki bilirkişi yine Satılmış Bey olarak seçildi. Satılmış Bey 2019’a kadar son derece uslu biriyken, nedense biz geldikten sonra cengaver oldu.

Bu Satılmış bey kim diye baktık. Neden hep satılmış bey tercih ediliyor? Satılmış bey kim anlatalım. Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’ndan emekli. Kendisi kooperatif davalarına bakıyor. İstanbul’un çok ünlü bilirkişisi Satılmış beyin Çorlu Ağır Ceza Mahkemesi’nde sahte bilirkişi yazmak suçlamasıyla yargılandığı bir dava oldu mu? O hakimler iyi biliyor. Davanın kuyruğu çoktan koptu da bunu dinleyin.

Satılmış bey, son olarak Beşiktaş ve Esenyurt operasyonlarında karşımıza çıktı. ‘Alo Satılmış Bey’ hemen imdada yetişiyor. ‘Şak’ diyorlar, ‘Tak’ rapor çıkıyor. Eğer bir dava İmamoğlu’na dokunuyorsa Satılmış Bey hemen karşımıza çıkıyor. Beşiktaş ve Esenyurt operasyonlarıyla İBB şirketinin ilgisi şöyle; gizli bir dosya var. Ama bu dosya aynı zamanda İETT, İGDAŞ’ı kapsıyor. Bu adam dosyalar arası ilinti kuruyor.

Satılmış Bey burada tek değil, iki bilirkişi daha var. 3 Ocak 2025 tarihli bir belge bakın. Ahmet Özer ile ilgili bir bölüm var. ‘Özer’in belediyeyi sevk ve idare etmek görevini ihmal ve ihlal ettiği ve kötüye kullandığı hükmü kapsamında değerlendiği…’ Yani 3 bilirkişinin olduğu rapor bu. Bakan bey iyi dinleyin.

Kuralda şöyle diyor; ‘Bilirkişilerin bir araya gelerek toplantı yapmayı ve bilirkişi raporunu birlikte hazırlamaları gerekmektedir. Kurul halinde yapılan bu görüşmeler sonrası muhalif düşüncesini dile getiren bilirkişi ayrı rapor hazırlayabilir.’ Esas skandal şu, bu raporda diğer iki bilirkişinin imzası yok. Sadece Satılmış Bey’in imzası var. Yani savcılık bu geçerliliği olmayan raporu kabul ediyor. Ayrı hazırlanan ve kabul edilmeyen bilirkişi raporunda ise Ahmet Özer’in adı yok.

Adına sahte diyebileceğimiz bir bilirkişi raporuyla bir gecede 65 yaşındaki profesörü terörist ilan edip hapse attılar. Ellerinde bir şey olmadığı için 100 gündür iddianame yazamıyorlar. Başkanımız hakkında elinizde hiçbir şey olmamasına rağmen onu nasıl hapiste tutarsınız? Sayın Adalet Bakanı duy bunları. Bunları duyup inceleyip ona göre hareket etmeni istiyorum.

HSK’yı hemen bu konuda harekete geçirmelisiniz. Yargı mensuplarının iş ve işlemlerini takip etmek soruşturmak sizin bakanı olduğunuz HSK’nın görevi. Sakın bana bağımsız yargı deyip tweet atmayın. Harekete geçin. Ama bence yapamayacaksınız, gücünüz yetmez. Buradan iddia ediyorum, hadi yanıltın beni. Yapamazsınız, sözünüz İstanbul’da geçmez.

Adliyede tek bir şey konuşuluyor, adliyede çınlayan bir ses kulaklarda çınlıyor; ‘Bakan bize karışamaz.’ Ama siz bu durumda bugüne kadar sadece tweet attınız. Bize mangal gibi adaletli bir yürek lazım. Hukukun üstünlüğünü de bu millet adına namus sayıp dert edinmek lazım. Devletin dini adalettir değil mi? Sözün güzelliğine bakar mısınız? Keşke harekete geçseniz ve ben de sizden özür dilesem. Ama yapamıyorsunuz. Sayın Cumhurbaşkanı, turpun büyüğü senin heybenden çıktı.

Endişeniz var mı sorusu sıkça soruluyor. Bir iş insanıyken sorumluluk üstlenme adına yola çıktım. Bu kutsal yolculukta kararlı bir insanım. 2019 yolculuğu itibariyle başka bir evreye ulaştı bu yolculuk. Özellikle bir kamu yöneticisinin hukuksuzluklarıyla mücadele etme sebebiyel başladığım siyaset yolculuğunda belediye başkanlığı koltuğuna geldim. Rubicon’u geçenler için kaygı ve korku yoktur.

Ekrem İmamoğlu, CHP’nin erkenden Cumhurbaşkanı adayını açıklayıp açıklamaması gerektiği ile ilgili soruya yanıt verdi. İmamoğlu, “Şu an ülkede çok önemli bir yargı konusu var. Ben buna odaklanmayı doğru buluyorum, diğer konular hakkında konuşmayı şu an için doğru bulmuyorum” dedi.

İmamoğlu sözlerine şöyle devam etti: Hakkımda bir soruşturma var. Bu hafta bir çağrı bekliyoruz. Ya da ona göre bir ortam olacak diye düşünüyoruz. Bugün bize haksızlık hukuksuzluk yapanların ihtiyaç duyduğu bağımsız yargı düzeni kuracağız. Bunu sizin çocuklarınız için yapacağız. Yargıyı bağımsızlaştıracak, bu ülkenin yargı mensuplarının hak ettikleri bir mesleği yürüteceği bir ortamı tesis edeceğiz.

Sayın Cumhurbaşkanı ‘Anayasa Mahkemesi kararını tanımıyorum’ diyen kişi. Eğer yargıya dair bir uyarı varsa Cumhurbaşkanı Erdoğan, AK Parti Genel Başkanı Erdoğan’ı uyarmış olabilir. Ben üstüme alınmadım. Daha önce Yüksek Kurul’a başvurusu var avukatlarımızın. Hangi aşamada ne gerekiyorsa birçok müdahale olacaktır ve başvuruyu hukukçularımız devrede olacak ve gerekli başvuruyu yapacaktır.

Heybe iddiası kendisine ait ama ben heybede bulduğum ne varsa milletime açıklıyorum zaten. çıktıkça da açıklarım. Ülkede yargıya duyulan güvenin azaldığı noktada bir meseleyi ifade ettiniz. Sektördeki bir konuyu Gezi’ye götürüp oradan da İmamoğlu’na bağlamak… Olmaz diyemiyorum artık. İlk kez 10-11 siyasi partinin ve Meclis’te grubu olanların da imzasıyla bir mutabakat var. 15 Temmuz’da ortaya çıkan detayın kaldırılmasını talep ettik.

TBMM tarihinde yok böyle bir şey. Buna benzer faaliyet ve çalışmalarımız devam edecek. Adalet mücadelesi veriyoruz ki vermeye de devam edeceğiz. Ben karnımdan konuşmam bunu yargı mensupları konuşuyor. Konuşmayan yok. Ankara’daki duymayacak ve ben de duyduğumu söylemeyeceğim… ‘Kimsenin lafı geçmez’ deniyor. Bu kadar aleni konuşulan cümleleri bile duyup işlem yapması gerek Adalet Bakanı’nın. Ben onun bile hakkını savunuyorum şu an.

Yanındayız, hakkını yedirmeyeceğiz cümlelerini o kadar duyuyorum ki. Ben kendi inancımı ve cesaretimi ortaya koyuyorum. Bu milletin sesi. Bunun içinde sanatçı da vardır, iş insanı da vardır. Elbette daha güçlü çıkmalı. Niye 600-700 terörist dendi de hiç çıkmadı da niye kimse bedel ödemiyor. Bu kadar ahmakça bir iş olamaz ya. Millet vicdanında kararını vermiş. Adaleti sağlamadıktan sonra enflasyon da düzelmez, düzeltemiyorsunuz. Para da bulamasınız, boşuna geziyorsun Maliye Bakanı.

“Belgelerle açıkladığım hukuksuz işlerle ilgili de jet hızıyla soruşturma bekliyorum”

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, kendisi hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca soruşturma açılmasına ilişkin, “Daha konuşmam bitmeden hakkımda soruşturma başlatılıyor. Bu haksız müdahalelere cevap vermek adil yargılamayı etkilemek değil, tam tersine hukukun bağımsızlığını savunmaktır. Belgelerle açıkladığım hukuksuz işlerle ilgili de jet hızıyla soruşturma bekliyorum” dedi.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu, bugün düzenlediği basın toplantısında “Heybedeki turpun adı S.B.” ifadeleriyle ilgili İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma açılmasına tepki gösterdi. İmamoğlu, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda şunları kaydetti:

Bize yapılan her hukuksuzluğu, her adaletsizliği Türk milletiyle paylaşacağız. Kimsenin hakkını yemeyeceğiz hakkımızı da yedirmeyeceğiz. Daha konuşmam bitmeden hakkımda soruşturma başlatılıyor. Bu haksız müdahalelere cevap vermek adil yargılamayı etkilemek değil, tam tersine hukukun bağımsızlığını savunmaktır. Belgelerle açıkladığım hukuksuz işlerle ilgili de jet hızıyla soruşturma bekliyorum. Bu hukuksuz iş ve işlemleri haber yapan basın kuruluşları ve paylaşan vatandaşlar hakkında soruşturma açmak da sansürün dik alasıdır. Gerçeklerin bir gün ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır.

İstanbul Başsavcılığı, İmamoğlu hakkında ‘Bilirkişiyi hedef gösterdiği’ gerekçesiyle soruşturma başlattı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın soruşturmayla ilgili açıklaması şöyle:

“İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında bugün düzenlediği basın toplantısında  Cumhuriyet Başsavcılığımızca yürütülen bir kısım soruşturmalar ile kamu davalarında görevli bilirkişilerden biri olan şahsı, soruşturma şüphelileri lehine sonuç doğuracak karar verilmesi amacıyla alenen hedef göstermek suretiyle, ayrıca bu amaçla ismini de açıklayarak yargı görevi yapanı etkilemeye teşebbüs ettiği tespit edildiğinden Türk Ceza Kanunu’nun 277 ve 288’nci maddeleri uyarınca resen soruşturma başlatılmıştır.

Ayrıca yazılı ve görsel medyada bu yönde söylemlerde bulunanlar için gerekli tespitin yapılarak soruşturma başlatılması için İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne talimat verilmiştir.”

Ekrem İmamoğlu’na açılan soruşturmaya CHP’liler tepki gösterdi. CHP’liler soruşturmayı, ‘siyasi oyun’ olarak yorumladı. CHP’den İmamoğlu’na açılan soruşturmaya tepkiler şöyle:

CHP Genel Başkan Yardımcısı Gökan Zeybek: Demokrasimizde, yargıda ve hukuk sistemimizde açılan derin yaraları anlatmak; yargı bağımsızlığından kopuşu gözler önüne sermek soruşturma sebebi olamaz. Asıl soruşturulması gereken, bahsi geçen skandalların sorumlularıdır. TBB ve İBB Başkanımız Sayın Ekrem İmamoğlu hakkında jet hızında açılmış olan soruşturma, gerçekleri bastırma girişimidir. Fakat Sayın İmamoğlu’nun da ifade ettiği üzere, gerçekler er ya da geç ortaya çıkar.

CHP Grup Başkanvekili Ali Mahir Başarır: Sayın Ekrem İmamoğlu turpun büyüğünü masaya koydu, CHP’den sorumlu güdümlü yargının panik butonuna basması 15 dakikayı bulmadı. Milyonlarca yurttaşımıza mı soruşturma açacaksınız? Yargıya jet hızıyla talimat vereceğinize, sandığı getirin de boyunuzun ölçüsünü alın.

CHP Grup Başkanvekili Murat Emir: İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanımız Ekrem İmamoğlu kürsüden iner inmez ikinci kez, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı jet hızı ile soruşturma başlattı. Bir Başsavcı düşünün, İstanbul’da çeteleri çökertmiş, tüm yargı dosyalarını halletmiş, tek işi Cumhuriyet Halk Partisi’ne ve Sayın İmamoğlu’na soruşturma açmak kalmış.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Gamze Taşcıer: İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı muhtemelen Guiness Rekorlar kitabına girmeye çalışıyor. Yıldırım hızıyla başlattıkları soruşturmalarla ‘dünya hukuksuzluk rekoru’nu kırmaları an meselesi. Adalet tamamen rafa kalktı, sahnede tam bir siyasi oyun var.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Burhanettin Bulut: İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanımız Ekrem İmamoğlu kürsüden iner inmez, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı bir soruşturma daha başlattı. Yargı sadece partimiz söz konusu olduğunda jet hızıyla işliyor. Facialarda, ucu iktidara dokunan skandallarda mumla arasan bulamazsın.

CHP Sözcüsü Deniz Yücel: İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Ekrem İmamoğlu’nun, ‘CHP’li belediyeler aleyhine ısmarlama rapor yazsın diye’ dosya dosya gezdirilen bilirkişi ile ilgili açıklamaları yargının içler acısı halini ve AKP iktidarının meşruiyetini kaybettiğini bir kez daha gözler önüne sermiştir.

Sayın Ekrem İmamoğlu hakkında daha basın toplantısı bitmeden soruşturma açılması ise iktidarın gözünü ne kadar kararttığını göstermiştir. Bedeli ne olsun haksızlığa, hukuksuzluğa, adaletsizliğe boyun eğmeyeceğiz. İktidarını kaybedeceği korkusu ve kaygısıyla her türlü kirli oyundan, tuzaktan ve kumpastan medet uman AKP iktidarına ilk sandıkta son vereceğiz.

Paylaşın