İnsülin ve insülin uygulama nedir? Detaylar

Pankreastaki beta hücreleri tarafından salgılanan İnsülin, kan şekeri (glukoz) düzeyini kontrol altında tutan hormondur. İnsülin ,enzimler tarafından parçalanarak şekere dönüşen yiyeceklerin, kandan hücre içine girişini sağlar.

Kanda şeker (glukoz) seviyesinin uzun süreli olarak yüksek olması (hiperglisemi), diyabet sorunlarına yol açar. Hiperglisemi kalp ve kan damarlarını bozarak göz, sinir ve böbrek hasarlarına, kalp krizi ve inmeye neden olabilir. Bu sebeple kan şekerinin olabildiğince normale yakın seviyelerde tutulması çok önemlidir.

İnsülin çeşitleri; İnsülin çeşitlerini 5 farklı gruba ayırabiliriz.

  • Kısa etkili (regüler) insan insülini
  • Hızlı etkili (analog) insülinler
  • Orta etkili (NPH) insan insülini
  • Uzun etkili analog insülinler
  • Karışım insülinlerdir

İnsülin uygulama yöntemleri;

  • İnsülin uygulama kalemleri
  • Enjektör
  • İnsülin kalemleri

İnsülin uygulama bölgeleri ve insülin uygulama;

Enjektör ile insülin uygulama;

  • Ellerinizi yıkayın
  • İnsülin flakonunu ellerinizin arasında yuvarlayın
  • Flakonun kapağını alkollü ped ile silin
  • Enjektöre uygulanacak insülin miktarı kadar hava çekin
  • Enjektörü flakona sokun ve havayı flakonun içine boşaltın
  • İğneyi çıkarmadan flakonu çevirin
  • Uygulanacak dozda insülini enjektöre çekin
  • Enjektör içinde hava olup olmadığını kontrol edin
  • İğneyi flakondan çıkarın ve dikkatlice kapağını kapatın

Uygulama;

  • Enjeksiyon bölgesini seçin
  • Bölgeyi gerkirse alkollü pamuk ile silin.( alkolün uçmasını bekleyin,çünki alkol insülinin etkisini değiştirir.)
  • Cildinizi baş ve işarte parmağınızla hafifçe sıkıştırıp kaldırın.İğneyi cilde dik açıyla batırın
  • Enjektörün pistonuna bastırarak insülini cilt altına verin
  • Beşe kadar sayın ve iğneyi cillten çıkarın,ve cildi serbest bırakın
  • Bölgeyi kesinlikle ovalamayın.Kanama olursa kuru pamukla 1-2 sn bastırın
  • Her uygulamada enjektörü yenileyin.

İnsülin kalemi ile uygulama;

Önemli noktalar;

  • •İnsülin kaleminizi 25o C ye kadar oda sıcaklığında saklayabilirsiniz
  • İğne uçlarını en fazla 2 kez kullanınız
  • Her iğne ve kartuş değişiminde kalemin havasını çıkarınız
  • İnsülinlerinizi hergün aynı saatte uygulamaya çalışınız
  • İnsülin çeşidinize göre önerilen zaman bekledikten sonra mutlaka yemeğinizi alınız
  • Kan şekeri takiplerinizi doktor ve hemşirenizin söylediği aralıklarda kontrol edip, kaydediniz
  • İnsülin yapılan bölgeleri dönüşümlü olarak kullanınız
  • Kullanmadığınız insülinlerinizi buzdolabının kapak kısmında saklayınız. ASLA dondurmayınız. Bu hem insülinin bozulmasına hem de kalem içine konulduğunda patlamasına neden olur
  • Paketi açılan insülinlerin ömrü 1 aydır.1 ay sonunda atınız
  • İnsülinlerinizi seyehate giderken termos içinde yada buza paketiyle birlikte sararak taşıyınız. Isı farklılıkları nedeniyle bozulabileceğinden bagaja koymayınız
  • Doktorunuz ve diyabet hemşirenizden sormak istediğiniz konular hakkında yardım isteyebilirsiniz
  • Unutmayın ki 1 ünite insülin bile kan şekerinizi ayarlamakta önemlidir. Bu nedenle insülin uygulamayı en iyi şekilde öğrenmeli ve uygulamaya çalışmalısınız

İnsülinin emilimini etkileyen faktörler;

  • Enjeksiyonun yeri; İnsülin uygulaması normal enjeksiyon uygulamasından farklıdır. insülin yağ dokusundan emilir.Bu yüzden derimizin yağ tabakası olan kısmına uygulanır.( kollar, bacaklar, ve göbek bölgesine ). En çok yağlı bölüm göbek çevresi olduğundan en çok emilim gösteren bölge göbek bölgesidir
  • Enjeksiyonun derinliği; İnsülin kalemlerinin iğneleri farklı büyüklüktedir. Genelde çocuklar için 5-6 mm, yetişkin-zayıf hastalara 8mm, kilolu hastalar için se 12 mm kalınlıktaki iğne uçları önerilir. İnsülin uygulaması hangi bölgeden olursa olsun dik açıyla uygulanmalıdır. ( Kolumuzda yağlı bölgeyi kavrayamadığımızdan 45 derece açı ile uygulanır )
  • Gemilim hızı; İnsülin uyguladıktan sonra bölge kesinlikle ovalanmamalı, masaj uygulanmamalıdır. Eğer kanama varsa kuru pamukla sadece 1-2 sn bastırılmalıdır. Masaj yapıldığında insülinin emilimi çok hızlı olmakta ve ani şeker düşmesine neden olabilmektedir
  • İnsülinin Türü; İnsülin çeşitlerine göre emilim hızları farklıdır. Bu yüzden doktor yada hemşirenizin söylediği süre kadar ,insülini yapıp yemek için beklemeliyiz
  • Yaş; Küçük çocuklarda ve yağ dokusu az olan çok zayıf hastalarda insülinin emilimi daha hızlıdır
  • İnsülinin dozu; Küçük dozlarda yapılan insülin daha hızlı emilim
  • Egzersiz; İnsülini uyguladığımız bölgeyi çalıştıran bir egzersiz insülinin istenilenden daha hızlı emilmesini sağlar.
  • Ortamın ve vücudun ısısı;  Yüksek ısı insülinin daha hızlı emilimini sağlar

En iyi insulin tedavi yöntemi hangisidir?

Tek ve en iyi yöntem, size özel basit ve sizin kolayca uyum sağlayabileceğiniz, yaşamınızı aksatmayan, tepki vermenize yol açmayan ve etkin kan şekeri kontrolünü sağlayan yöntemdir.

İnsülin tedavisinin yan etkileri var mıdır?

İnsülin tedavisinin en önemli yan etkisi kan şekeri düşmesidir (hipoglisemi). Kan şekeri 50 ml/dl’nin altına düştüğü zaman hipoglisemi görülür.

  • Doktorunuza danışmadan insülin dozunda değişiklik yaparsanız, öğün atlarsanız
  • Öğünde almanız gereken miktarlardan daha az miktarda karbonhidrat içeren besin tüketirseniz
  • Diğer günlere kıyasla daha fazla hareketliyseniz veya egzersiz yaparsanız hipoglisemi yaşayabilirsiniz.

Hipoglisemi belirtileri;

  • Terleme
  • Titreme
  • Dikkat dağılması
  • Baş dönmesi
  • Şuur bulanıklığı
  • Bulanık görme
  • Uykudan uyanamamadır

Hipoglisemi evinizden uzakta, yolculukta veya herhangi bir yerde ve zamanda olabilir. Bu nedenle diyabet kimlik kartınızı mutlaka yanınızda taşıyınız.

Hipoglisemi belirtileri hissedince, her zaman yanınızda, işyerinizde, kullandığınız arabada kesme şeker, toz şeker, meyve suyu, limonata gibi basit karbonhidrat içeren bir besin bulundurunuz.

Aile bireylerinin, arkadaşlarınızın ve yardımcılarınızın hipoglisemi belirtilerinin neler olduğunu ve nasıl tedavi edildiğini öğrenmeleri, sizin için hayati önem taşımaktadır.

Paylaşın

İnmemiş testis nedir? Belirtileri, Tedavisi

Erkek çocuklarda en sık görülen ve çocuk cerrahlarının en sık takip ve tedavi ettiği gelişimsel hastalıklardan biri olan İnmemiş Testis, erkeklik hormonu ve sperm üretiminden sorumlu organ olan testislerden birinin ya da daha nadir olarak ikisinin torbaya yerleşememesi durumudur.

Anne karnındaki erkek bebeğin yumurtalıkları (testisler) karın içinde bir yandan gelişmeye devam ederken bir yandan da göç ederek kasık kanalından geçer ve doğumdan kısa bir süre önce torbaya (skrotum) yerleşirler. Testislerden birinin ya da daha nadir olarak ikisinin torbaya yerleşememesine inmemiş testis denir. Bir ya da iki testis torbada ele gelmez. Prematüre bebeklerde görülme sıklığı %60-70’leri bulmaktadır. Görülme sıklığı zamanında doğmuş bebeklerde %4’dür. Bir yaşından sonra inmemiş testis görülme oranı %1’in altına inmektedir. % 60 sağ tarafta görülmekle birlikte solda ya da iki taraflı da olabilir.

Nedenleri;

Nedeni kesin olarak bilinmemekle beraber ailesinde inmemiş testis hikayesinin olması, erken doğum, düşük doğum ağırlıklı doğmak, endokrin bozuklukları (hormonal eksiklikler veya hormonlara karşı duyarsızlık, östrojen fazlalığı) anatomik bozukluklar ve gebelik sırasında kullanılan bazi ilaçlar gibi faktörler sebep olarak gösterilebilir.

Belirtileri;

Normalde 28. Hafta itibariyle bebeklerde testisler yavaş yavaş yerine inmeye başlar. Fakat bazen hormonsal sebeplerden dolayı testis torbaya doğru inemez, karın içerisinde veya torbanın üst kısmında kalabilir.

Testis olması gerektiği gibi inmezse ve torba içerisine giremez yani vücut içerisinde kalırsa hem hacmi küçülür hem de sperm kalitesi düşebilir. Bu durumda kısırlık veya kanser gelişme riski oldukça yüksek seyreder. Yine travmalara bağlı kazalarda da zarar görme ihtimali yüksek olur. Kendi kendine inmeyen testislerde hekimin de uygun görmesi durumunda mutlaka ameliyat gerekmektedir.

Tanısı;

Çoğu inmemiş testis bebek doğduktan hemen sonra yapılan dikkatli bir fizik muayene ile tespit edilebilir. Bazen hidrosel diye adlandırılan ve halk arasında su fıtığı olarak bilinen hastalığın varılığı testisin muayene ile bulunmasını zorlaştırabilir. İnmemiş testis şüphesi ile çocuk cerrahisi polikliniğine başvuran bebeklerin çoğunda ek tetkiğe ihtiyaç duyulmadan fizik muayene ile tanı kouyulur.

Fizik muayene ile bulunmayan hastalara ultrasonografiden yararlanılabilir. Karın boşluğunda kalan testislerin tespiti için ultrasonografinin tanı değeri düşük olması sebebi ile laparoskopik yöntemden faydalanılır. Bu yöntemde hasta genel anestezi altındayken laparoskop ile karına girilir ve karın boşluğunda, pelviste testis dokusu aranır.

Tedavisi;

Erkeklerde torbalardaki ısı vücut ısısından 2-4 derece daha düşüktür. Bu sıcaklık testisle ilgili yapıların gelişmesi ve normal işlev görmeleri için zorunludur. Vücut içinde bulunan testiste yüksek ısı nedeniyle olumsuz değişiklikler meydana gelir. Bu değişiklikler 6. ayda başlamaktadır. Giderek artan yapısal bozukluklar uzun sürdüğünde çocuk sahibi olma yeteneğinin kaybına (steriliteye) kadar varan sonuçlara yol açabilir. Ameliyatla yerine indirilen testisler normal gelişimine kaldığı yerden devam ederler.

İnmemiş testis tedavi edilmediğinde;

  • Hormon ve sperm üretiminin bozulması ile kısırlık oluşabilir
  • Testis kanseri görülme riski 4-10 kat artar
  • Testis damarları etrafında dönebilir ve testisin kanlanması bozularak kaybedilebilir
  • Yukarıda kalan testis travmaya maruz kalabilir
  • Kasık fıtığına neden olabilir
  • Testisin torbada olmamasından kaynaklı psikolojik sorunlar yaşanabilir
  • Tartışmalı olmakla birlikte inmemiş testisin, diğer tarafta bulunan ve sağlıklı olan testise de zarar vereceği gibi riskler taşımaktadır

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

 

 

Paylaşın

Bağırsak tıkanması (ileus) nedir? Detayları

Tüm yaşlarda görülebilen bağırsak tıkanması (ileus), yiyecek veya sıvının ince bağırsağınızdan veya kalın bağırsağınızdan (kolon) geçmesini engelleyen durumdur. Genel cerrahi kliniklerinin aciline başvuran hastaların % 10-20’sini oluşturur.

Tedavi edilmezse, bağırsağın tıkalı kısımları ölebilir ve ciddi sorunlara yol açabilir. Bununla birlikte, acil tıbbi bakımla, bağırsak tıkanıklığı genellikle başarılı bir şekilde tedavi edilebilir.

Nedenleri;

Yetişkinlerde bağırsak tıkanmasının en yaygın nedenleri şunlardır:

  • Bağırsak yapışıklıkları
  • Abdominal veya pelvik cerrahiden sonra karın boşluğunda oluşabilen fibröz doku bantları
  • Kolon kanseri

Çocuklarda bağırsak tıkanmasının en yaygın nedeni bağırsağın iç içe geçmesidir.

Bağırsak tıkanıklığının diğer olası nedenleri;

  • Fıtıklar – vücudunuzun başka bir yerine çıkıntı yapan bağırsak bölümlerİ
  • Crohn hastalığı gibi iltihaplı bağırsak hastalıkları
  • Divertikülit – sindirim sistemindeki küçük, şişkin keselerin (divertikül) iltihaplandığı veya enfekte olduğu bir durum
  • Kolonun bükülmesi (volvulus)
  • Etkilenen dışkı

Belirtileri;

  • Gelen ve giden kramplı karın ağrısı
  • İştah kaybı
  • Kabızlık
  • Kusma
  • Bağırsak hareketine veya gaz geçişine sahip olamama
  • Karın şişmesi

Ne zaman doktora görünmeli?

Bağırsak tıkanıklığından kaynaklanan ciddi komplikasyonlar nedeniyle, şiddetli karın ağrınız veya diğer bağırsak tıkanıklığı semptomlarınız varsa derhal tıbbi yardım alın.

Teşhisi;

Bağırsak tıkanıklığı teşhisi konulacak kişinin tüm şikayetleri genel cerrahi uzmanı tarafından dinlenir, hastanın fizik muayenesi yapılır, ve teşhis konur. Bağırsak tıkanması teşhisinde en önemli tanı, hastanın yatar pozisyonda çekilen röntgen grafileridir. Tıkanıklığın ne kadar ilerlediğini, seviyesini bu grafiler ortaya koyar. Bunun dışında bazı hastalara tanı, bilgisayarlı tomografi cihazıyla konulur.

Tedavisi;

Bağırsak tıkanıklığı tedavisinde iki seçenek uygulanabilir. Birincisi medikal tedavi, ikincisi cerrahi tedavidir. Hastalık henüz ilerlememiş ve başlangıç seviyesindeyse ilaç tedavisi ile bu hastalıktan kurtulunabilir. Ancak hastalık ilerlemişse, hatta bağırsak da kangren durumu söz konusu ise, kalın bağırsak tamamen tıkanmışsa kesinlikle ameliyat şarttır.

Risk faktörleri;

  • Sıklıkla yapışıklıklara neden olan karın veya pelvik cerrahi – yaygın bir bağırsak tıkanıklığı
  • Crohn hastalığı, bağırsak duvarlarının kalınlaşmasına ve geçiş yolunu daraltmasına neden olabilir
  • Karnınızdaki kanser, özellikle karın tümörünü veya radyasyon tedavisini çıkarmak için ameliyat olduysanız

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

İleri yaş gebeliği nedir, riskleri nelerdir?

Anne olmak için 20 ile 35 yaşlar arası en uygun dönem gibi görünmektedir. Gebeliğinde 35 yaş ve üstünde olan anne adayları, ileri anne yaşı grubuna girmektedirler. Yaş ilerledikçe risklerin arttığı da bilinen bir gerçek. 

Zaten riskli gebelik dendiğinde ilk akla gelen risk faktörlerinden birisi ileri yaş. Bu hamileliklerde Down Sendromu (Mongolizm) başta olmak üzere bazı kromozomal bozuklukların görülme sıklığında önemli artışlar gözleniyor. Öte yandan artan yaş ile birlikte anne adayında hipertansiyon, şeker hastalıkları gibi sistemik hastalıkların görülme sıklığında da bir artış var. İşte bu nedenlerden dolayı ileri yaş gebelikleri yüksek riskli gebelikler olarak kabul ediliyor.

Riskler;

Anne için;

Bilim alanında yaşanan gelişmeler sonucu yardımcı üreme teknikleri ile hamile kalan kadın sayısında büyük bir artış var. Yıllarca hamile kalamamış pek çok kadın bu yolla hamile kalmanın mutluluğunu yaşıyor. Bunun doğal sonucu olarak ileri yaş gebelikleri daha çok görülüyor. Öte yandan kadınların sosyal ve iş yaşantısında giderek artan rollerinin evlenme ve anne olma yaşını ilerilere çektiği bir gerçek. İşte bu açıdan her geçen yıl bir öncesine oranla daha fazla sayıda ileri yaş gebeliği yaşanıyor. İleri anne yaşı olan gebelerde gebeliğe bağlı hipertansiyon, şeker hastalığı, peripartum kardiyomyopati (doğum öncesi ve sonrası dönemde gelişebilen kalp yetmezliği ), doğum sonrası kanamalar , plasental anormallikler, erken doğum, ölü doğum ve artmış sezaryen oranı dikkati çeken başlıca problemler arasındadır. Anne yaşının artmasıyla gebelikte diğer sistemik hastalıklar olma şansı da artmaktadır. Ancak ileri yaşta olmasına rağmen, genel sağlık durumu normal olan hastalarda bu risk minimale indirilebilir.

Bebek için;

İleri yaşta anne olmak sadece hamileler açısından değil bebekler açısından da riskler taşıyor. 35 yaşın üzerinde oluşan gebeliklerde ortaya çıkan önemi sorunlardan biri de artmış kromozom anormalliği olasılığıdır. Bunlar arasında Down sendromu (mongolizm) önemli bir yer tutar. Annede oluşan gebeliğe bağlı hastalıklar, gebeliğe bağlı hipertansiyon ,şeker hastalığı ve plasental anormallikler nedeniyle bebeğin erken doğurtulduğu durumlarda bebek erken doğumdan kaynaklanan risklere maruz kalmaktadır.

Alınması gereken önlemler;

Her ne kadar ileri gebelikler daha çok risk taşısa da bu konuda alınabilecek tedbirler mevcut. İleri anne yaşında bebekte oluşabilecek kromozom anormalliklerini tespit etmek amacıyla prenatal tanı yöntemlerinden olan, amniyosentez ve koryon villus biyopsisi (CVS) etkin olarak kullanılıyor. Bu hastalar ileri yaş gebeliklerinde oluşabilecek problemler veya gebelik öncesi var olan hastalıklar yönünden yakından izlenmelidirler.

Paylaşın

İktiyozis nedir? Belirtileri, Tedavisi

Genetik geçişli bir deri hastalık olan ve alk arasında balık pulu hastalığı olarak bilinen iktiyozis vulgaris, sürekli ölen deri hücreleri ciltte birikerek balık pulu gibi görüntüler oluşması durumudur. Toplumda oldukça nadir görülen bir hastalıktır.

Normal bireylerde cildin yüzeyindeki epidermis hücreleri sürekli yenilenir; oluşan ölü epidermis hücreleri dökülerek cilt yüzeyi sürekli yenilenir. Balık pulu hastalığına sahip bireylerde ciltte oluşan ölü deri hücreleri dökülemez ve atılamaz. Bu durumda ölü deri hücreleri cilt yüzeyinde birikip yamalar halinde kalın, kuru bir tabaka oluştururlar. Yamalar halinde oluşan bu ölü hücre katmanları balık puluna benzediği için bu hastalığa balık pulu hastalığı ismi verilmiştir.

Çeşitleri;

Genetik geçişli bir hastalık olan balık pulu hastalığının semptom ve klinik tabloları benzer olmakla birlikte genetik geçiş açısından farklılıklar taşıyan bir kaç tipi mevcuttur. Genellikle otozomal dominant geçiş gösteren tipi yaygın olarak görülmesine rağmen Y kromozumuna bağlı olarak taşınan bir formu da mevcuttur. Bu formda sadece erkek çocuklar hasta olurlar. Genetik geçişin haricinde bazı hastalıklar sonrasında kazanılmış hastalık çeşitleri de mevcuttur.

Belirtileri;

Kuru cilt yapısı, balık pulu biçiminde oluşumlar, derinin kalınlaşması biçiminde sıralanır. Bu kalınlaşmalar genellikle dirsek ve dizde olurken bazen de kollara ve ellere kadar yayılmış olabilir.

Kafa derisinde pullanma, ciltte kaşıntı, ciltte poligan şekilli pullar, çok kuru ve kalınlaşmış cilt, kahverengi, gri veya beyaz pullar…

Tanısı;

Cilt hastalıkları konusunda uzmanlaşan dermatologlar ilk gördükleri anda bu hastalığın tanısını koyabilir. Hastaların aile hikayeleri, çocukluk çağına ait anamnezleri sorgulanarak tanı kesinleştirilir. Kan testleri uygulanabilir. Ciltte görülen lezyonlardan biyopsi yapılarak kein tanı konulur. Ayırıcı tanı özellikle benzer lezyonlara sahip olabilecek Psöriazis yani Sedef Hastalığı arasında yapılır. Cilt biyopsisi bu iki hastalığın ayrımını yapar.

Tedavisi;

Maalesef iktiyozis tekrarlayıcı kronik bir deri hastalığıdır ama çok yoğun olduğu durumlarda cildiye uzmanları tarafından önerilen ilaçlarla yoğunluğu azaltılabilmektedir. Özellikle gen tedavisindeki gelişmeler umut vadetmekte yakın bir gelecekte bu hastalığın tamamen tedavi edilmesi için yoğun bilimsel çalışmalar yapılmaktadır.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

Sistit nedir? Nedenleri, Belirtileri, Tedavisi

İdrar yolu enfeksiyonunun ikincil etkisi olarak ortaya çıkan Sistit, mesanenin bir tür enfeksiyonudur. İdrar yolları ve üreme sisteminde en sık görülen hastalıklardan biridir. Kadınlarda daha fazla görülen sistit; ağrılı ve acılı geçebilir.

Hafif sistit vakaları genellikle birkaç gün içinde kendiliğinden iyileşebilmektedir. Ancak sık sık sistit geçiren kişilerin düzenli veya uzun süreli tedavi ihtiyaçları olabilir. Sistite neden olan bakterilerin çoğu sağlıklı bağırsak florasını oluşturur.

İdrar yolu enfeksiyonlarının büyük bir çoğunluğu bağırsakta bulunan ve idrar yoluna ulaşan bakterilerden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla hem tedavide hem de sistitin tekrarlamasını engellemede bu geçişi engellemek önemlidir.

Nedenleri;

Farklı etkenler sistit nedenleri arasında sayılabilmektedir. Ancak genellikle sistit nedeni bakteriyeldir. Normalde bağırsak ve sindirim sisteminde bulunan ve zararsız olan bakterilerin mesaneye ulaşması sistit nedeni olmaktadır.  Sistite en çok Escherichia coli (E. coli) bakterisi yol açmaktadır. Bakteriyel sistitin haricinde mesanenin zarar görmesi veya tahriş olması da sistit neden olabilir.

Belirtileri;

En sık belirtiler idrar yaparken yanma ve sık idrara çıkma isteğidir. İdrar yaparken yanma bazı bayanlarda çok şiddetli olabilir. Ateş basit sistitte sık rastlanan bir bulgu değildir. Ateşiniz 38 derece ve üstünde ise hemen doktora başvurmalısınız. Eğer ateş ile beraber böğür ağrısı da varsa böbrek iltihabı şüphesi ile hastaneye yatmanız gerekebilir.

Teşhisi;

Bir ürolog şikayetlerin tarifine ve testlere dayanarak teşhis koyabilir. Bu testler idrar analizleri, sistoskopi (özel bir aletle uretra ve mesanenin gözlenmesi) ve damar içi pylogram denilen özel bir röntgen çekimini kapsar. Enfeksiyona neden olan bakteriyi tanımlayabilmek için de idrar kültürü gerekebilir. Sistit hemen ve uygun şekilde tedavi edilirse önemli bir hastalık değildir. Sistit ve altında yatan neden tedavi edilmezse, kronik bir hal alabilir.

Tedavisi;

Basit sistit tedavisi sıklıkla 3-5 günlük antibiyotik kullanımı ile yapılabilir. Ancak doktorunuzun önerisine göre bu süre uzatılabilir.

Basit sistit tekrarlar mı?

Sistit atakları bayanların çoğunda tekrarlamaz. Tekrarlayan sistit atakları için mutlaka üroloji uzmanına danışılmalı ve gerekirse ileri tetkikler yapılmalıdır.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

Isıyla oluşan yanıklarda ilkyardım nedir, nasıl yapılır?

Bireyin yaşam faaliyetinin tehlikeye düştüğü bir durumda, sağlık görevlilerinin olay yerine varıp, müdahalede bulunacağı zaman aralığında yaralı veya yaralıların hayatlarının kurtarılması veya durumlarının kötüye gitmesini önlemek amacıyla, olay yerindeki mevcut araç ve gereçlerle yapılan ilaçsız uygulamaların tümüne ilk yardım denir.

İlk yardımcı; İlk yardım tanımında belirtilen amaç doğrultusunda hasta veya yaralıya tıbbi araç gereç aranmaksızın mevcut araç gereçlerle, ilaçsız uygulamaları yapan eğitim almış kişi ya da kişilerdir.

Herhangi bir ısıya maruz kalma sonucu oluşan doku bozulmasıdır. Yanık, genellikle sıcak su veya buhar teması sonucu meydana geldiği gibi, sıcak katı maddelerle temas, asit/alkali gibi kimyasal maddelerle temas, elektrik akımı etkisi ya da radyasyon nedeni ile de oluşabilir.

Kaç çeşit yanık vardır?

Fiziksel yanıklar:

  • Isı ile oluşan yanıklar
  • Elektrik nedeni ile oluşan yanıklar
  • Işın ile oluşan yanıklar
  • Sürtünme ile oluşan yanıklar
  • Donma sonucu oluşan yanıklar

Kimyasal yanıklar:

  • Asit alkali madde ile oluşan yanıklar

Yanığın ciddiyetini belirleyen faktörler nelerdir?

  • Derinlik
  • Yaygınlık
  • Bölge
  • Enfeksiyon riski
  • Yaş
  • Solunum yoluyla görülen zarar
  • Önceden var olan hastalıklar

Yanıklar nasıl derecelendirilir?

  1. derece yanık: Deride kızarıklık, ağrı, yanık bölgede ödem vardır. Yaklaşık 48 saatte iyileşir
  2. derece yanık: Deride içi su dolu kabarcıklar (bül) vardır. Ağrılıdır. Derinin kendini yenilemesi ile kendi kendine iyileşir
  3. derece yanık: Derinin tüm tabakaları etkilenmiştir. Özellikle de kaslar, sinirler ve damarlar üzerinde etkisi görülür. Beyaz ve kara yaradan siyah renge kadar aşamaları vardır. Sinirler zarar gördüğü için ağrı yoktur

Yanığın vücuttaki olumsuz etkileri nelerdir?

Yanık, derinliği, yaygınlığı ve oluştuğu bölgeye bağlı olarak organ ve sistemlerde işleyiş bozukluğuna yol açar. Ağrı ve sıvı kaybına bağlı olarak şok meydana gelir. Hasta/yaralının kendi vücudunda bulunan mikrop ve toksinlerle enfeksiyon oluşur.

Isı ile oluşan yanıklarda ilkyardım işlemleri nedir?

  • Kişi hala yanıyorsa paniğe engel olunur, koşması engellenir
  • Hasta/yaralının üzeri battaniye ya da bir örtü ile kapatılır ve yuvarlanması sağlanır
  • Yaşam belirtileri değerlendirilir (ABC)
  • Solunum yolunun etkilenip etkilenmediği kontrol edilir
  • Yanmış alandaki deriler kaldırılmadan giysiler çıkarılır
  • Yanık bölge en az 20 dakika çeşme suyu altında tutulur (yanık yüzeyi büyükse ısı kaybı çok olacağından önerilmez)
  • Ödem oluşabileceği düşünülerek yüzük, bilezik, saat gibi eşyalar çıkarılır
  • Takılan yerler varsa kesilir
  • Hijyen ve temizliğe dikkat edilir
  • Su toplamış yerler patlatılmaz
  • Yanık üzerine ilaç ya da yanık merhemi gibi maddeler de sürülmemelidir
  • Yanık üzeri temiz bir bezle örtülür
  • Hasta/yaralı battaniye ile örtülür
  • Yanık bölgeler birlikte bandaj yapılmamalıdır
  • Yanık geniş ve sağlık kuruluşu uzaksa hasta / yaralının kusması yoksa bilinçliyse ağızdan sıvı (1 litre su -1 çay kaşığı karbonat -1 çay kaşığı tuz karışımı) verilerek sıvı kaybı önlenir
  • Tıbbi yardım istenir (112)

Kimyasal yanıklarda ilkyardım nasıl olmalıdır?

  • Deriyle temas eden kimyasal maddenin en kısa sürede deriyle teması kesilmelidir
  • Bölge bol tazyiksiz suyla, en az 15–20 dakika yumuşak bir şekilde yıkanmalıdır
  • Giysiler çıkarılmalıdır
  • Hasta/yaralı örtülmelidir
  • Tıbbi yardım istenmelidir (112)

Elektrik yanıklarında ilkyardım nasıl olmalıdır?

  • Soğukkanlı ve sakin olunmalıdır
  • Hasta/yaralıya dokunmadan önce elektrik akımı kesilmelidir, akımı kesme imkanı yoksa tahta çubuk ya da ip gibi bir cisimle elektrik teması kesilmelidir
  • Hasta/yaralının ABC’si değerlendirilmelidir
  • Hasta/yaralıya kesinlikle su ile müdahale edilmemelidir
  • Hasta/yaralı hareket ettirilmemelidir
  • Hasar gören bölgenin üzeri temiz bir bezle örtülmelidir
  • Tıbbi yardım istenmelidir (112)

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır.

Paylaşın

İrritabl (huzursuz) bağırsak sendromu nedir? Detaylar

Yapısal (organik) değil fonksiyonel bir bozukluk olarak değerlendirilen Irritabl (Huzursuz) Bağırsak Sendromu (IBS), bağırsakların gerektiği gibi çalışmasını engelleyen bir hastalıktır. Dünya nüfusunun %7 ile %10’unu etkileyen bir rahatsızlıktır.

Toplumda yaygın olarak rastlanıyor ve IBS’nin sebepleri bilinmediği gibi kesin bir tedavisi de bulunmuyor. IBS büyük ölçüde rahatsızlığa ve sıkıntıya yol açmakla beraber bağırsaklara kalıcı bir zarar vermiyor, kanamaya yol açmıyor ve kanser gibi ciddi hastalıklara neden olmuyor. Sıklıkla hafif bir sıkıntıya yol açan IBS bazı kişiler için hareketi kısıtlayıcı olabiliyor.

Bu bağlamda da yaşam kalitesi etkileniyor. IBS’li kişiler sosyal ortamlara girmekten kaçınabiliyor, işe gitmekten çekinebiliyor ya da bazen hastalığın yol açtığı ishal , acilen tuvalete koşma ihtiyacı ya da kabızlık gibi belirtiler nedeniyle kısa mesafelere bile yolculuk etmekten korkabiliyor. Yine de IBS’li bir çok kişi diyet, stres yönetimi ve bazen de hekimler tarafından önerilen ilaç tedavileri ile belirtilerini kontrol altında tutabiliyor.

Nedenleri;

Uzun yıllar yapılan araştırmalara rağmen IBS’nin nedeni tam olarak belirlenememiştir. Hastalarda yapılan tetkikler sonucunda organik olarak tamamen normal olunması, psikolojik, fizyolojik ve beslenme şeklinden kaynaklanan nedenlere bağlı olabileceğini düşündürmektedir. Kişiden kişiye şikayetlerin artma nedenleri farklılık gösterse de, sindirim sistemi ile ilgili bir bozukluk olduğundan, yiyecekler büyük önem taşımaktadır. Bununla beraber en sık görülen tetikleyiciler:

  • Liften yetersiz beslenme
  • Belirli yiyeceklere karşı hassasiyet
  • Stres
  • Sigara
  • Alkol
  • Adet dönemi
  • Öğün atlama ve birden çok yemek yeme
  • Enfeksiyonlar
  • Antibiyotik kullanımı ve diğer ilaçlar Ayrıca genel hasta eğilimlerinden yola çıkarak mevsimsel değişiklikler, soğuk hava gibi nedenlerin de IBS belirtilerini tetiklediği öngörülebilir

Belirtileri;

  • İshal (genellikle şiddetli ishal atakları olarak tarif edilir)
  • Karın ağrılar veya kramplar, genellikle karın alt yarısında, yemeklerden sonra kötüleşir ve bağırsak hareketinden sonra daha iyi hissedilir
  • Aşırı gazve şişkinlik
  • İshal veya kabızlık – bazen ishal ve kabızlık dönüşümleri
  • Dışkıda mukus
  • Normalden daha sert veya gevşek dışkı
  • Dışarı çıkmış göbek
  • Stres semptomları daha da kötüleştirebilir

Teşhisi;

IBS genellikle doktorlar daha ciddi organik hastalık olasılıklarını dışladıktan sonra  teşhis edilir. Doktorunuz belirtilerin dikkatli bir tanımlanmasını içeren tam bir tıbbi öykünüzü alır. Fiziksel muayene ve laboratuar testleri uygulanır. Kanamanın olup olmadığını anlamak için dışkı örneği test edilir. Doktorunuz ayrıca organik bir hastalık olup olmadığından emin olmak için röntgen ya da kolonoskopi (kalın bağırsağı esnek bir tüp aracılığıyla izleme) gibi tanı yöntemleri uygulayabilir.

Tedavisi;

IBS tamamen ortadan kaldıran bir tedavi yoktur. Ancak tedavi, belirtilerin şiddetini azaltmaya ve tekrarlamasını önlemeye yönelik olarak başarılı olmaktadır. Amaç hastaların günlük yaşamlarını sürdürmeleri ve yaşam kalitelerinin bozulmamasının sağlanmasıdır. Bu nedenle şikayetler olduğu dönemde hastalara medikal tedaviler önerilir. Ayrıca ilaç tedavisinin yanında kişilerin özellikle yedikleri besinlere dikkat etmeleri de rahatsızlığı azaltıcı bir unsurdur.

Ne zaman doktora görünmeli?

Bağırsak alışkanlıklarında veya İBS’nin belirtilerinde kalıcı bir değişiklik ortaya çıkan hastaların doktora görünmesi önerilir. Çünkü bu işaretler kalın bağırsak kanseri gibi daha ciddi bir durumun göstergesi olabilir. Aşağıdaki belirtiler varsa ileri tetkik yapılması için mutlaka bir sağlık kuruluşuna başvurmak gerekir:

  • Kilo kaybı
  • Geceleri ishal
  • Rektal kanama
  • Demir eksikliği anemisi
  • Açıklanamayan kusma
  • Yutma zorluğu
  • Gaz çıkarma veya dışkılama ile geçmeyen karın ağrısı

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

 

Paylaşın

Hipotermi nedir? Nedenleri, Belirtileri, Tedavisi

Genellikle yağmur, rüzgâr, kar veya soğuk suya maruz kalma gibi faktörler tarafından tetiklenen Hipotermi, 37 °C olan normal vücut sıcaklığının, 35 °C’nin altına düşmesi durumudur. Vücut ısısı kaslar tarafından oluşturulur ve beyinde Hipotalamus denilen bir bölge tarafından kontrol edilir. 

Bir yetişkinin normal vücut ısısı yaklaşık olarak 37°C’dir. Bu ısı 35°C’nin altına düştüğünde Hipotermi ortaya çıkar. Hipotermi, vücudun uzun bir süre boyunca üretebileceğinden daha daha fazla miktarda ısı kaybetmesi sonucunda oluşur. Bu durum genellikle soğuk, rüzgarlı havalarda, soğuk sularda veya soğuk evlerde uzun süre vakit geçirenlerde ortaya çıkar. Ancak, yağmur ve ter bile vücut doğru giysiler tarafından yeterince korunmadığı takdirde vücut ısısında olağan dışı düşüşlere yol açabilir. Şiddetli hipotermi yaşamı tehdit eden önemli ve acil bir durumdur çünkü kişinin yaşamsal faaliyetleri için önemli organların çalışmamasına sebep olarak hayati risk oluşturabilir.

Çeşitleri;

  • Hafif hipotermi (32,2 – 35 Cº arası): Hafif hipotermide, vücudun savunma mekanizmaları devreye girerek ısı üretmeye çalışılır. Bu yüzden tansiyon yükselir (hipertansiyon), kalp atımı sayısı artar (taşikardi), nefes alışverişi hız kazanır (taşipne) ve damarlar büzüşmeye (vazokonstrüksiyon) başlar
  • Ilımlı (orta) hipotermi (28 – 32,2 Cº arası): Ilımlı hipotermide vücudun soğuğa karşı koyan mekanizmaları yavaş yavaş yetersiz hale gelmeye başlar. Artan ısı kaybıyla beraber görülen belirtiler daha da şiddetlenir
  • Şiddetli hipotermi (28 Cº altı): Vücut ısısının 28 Cº ve altına düşmesi, hipoterminin artık ciddi sonuçlara yol açmasına sebep olur. Bu derecelere düşen vücut sıcaklığı nedeniyle ölüm olabilir veya tedavi edilmesine karşın ciddi sonuçlar bırakabilir

Nedenleri;

  • Yetersiz giysi ya da düşük dış ortam sıcaklığı
  • Soğuk havalarda yetersiz hareket etme
  • Sıcak havalarda bile suda uzun sürelerle kalmak
  • Soğuk suya düşmek
  • Özellikle bebeklerde ve küçük çocuklarda: ıslak veya nemli giysiler
  • Vücutta geniş çaplı yanıklar
  • Karlı havalarda kaza geçirmek

Belirtileri;

  • Aşırı titreme
  • Solunumda yavaşlama
  • Konuşmada yavaşlama
  • Kafa karışıklığı ve hafıza kaybı
  • Nabız zayıflığı
  • Sakarlık ya da koordinasyon eksikliği
  • Aşırı yorgunluk
  • Bilinç kaybı
  • Bebeklerde cildin parlak kırmızı bir renk alması ve soğuma

Tanısı:

Hipotermi tanısı genellikle kişinin fiziksel belirtilerine ve hastalandığı ortam ve koşullara bağlı olarak kolayca konabilir. Hipotermik bir hastaya dışarıdan bakıldığında; titrediği, vücudunun soğuk olduğu, mukoza ve derisinin soluklaştığı, konuşmakta zorluk çektiği, çevreye duyarsızlaştığı, nefes alımında değişikliklerin olduğu, söylenenlere istenen düzeyde cevap veremediği ve hareketlerinin yavaşladığı görülür. Vücut ısısı ölçülür ve acil müdahaleye başlanır. Kan testleri hipoterminin şiddetini belirlemeye yardımcı olabilir.

Hipotermi ilk yardım önlemleri; Hipotermi hastaları ilk yardım konusunda donma vakalarına göre her zaman önceliğe sahiptir. Hipotermi için ilk yardım önlemleri şöyle sıralanabilir:

  • Özellikle çevreye ilgisizlik veya zihinsel karışıklık gibi ileri hipotermi belirtileri varsa derhal 112 numaralı acil çağrı merkezi aranmalıdır
  • Hasta ile konuşularak ya da hafifçe sarsarak bilinci kontrol edilmelidir
  • Bilinç kaybı durumunda solunum ve dolaşım yani nabzı ​​kontrol etmek gerekir. Gerekliyse kalp masajı ve suni solunuma başlanmalıdır
  • Eğer mümkünse hasta sıcak bir ortama taşınmalıdır
  • Hasta için sıcak bir ortam temin edilemiyorsa hastayı rüzgar ve soğuktan korumak için önlem alınmalıdır. Özellikle baş ve boyun bölgesi sıcak tutulmaya çalışılmalıdır
  • Hasta yerde yatıyorsa, battaniye ya da benzeri başka birşey kullanarak yer ile teması engellenmelidir

Hasta sıcak bir ortama taşındıktan sonra;

  • Üzerindeki kıyafetler ıslaksa çıkarılmalı, yerlerine kuru olanları giydirilmelidir
  • Etkilenen kişi, vücudun göğüs, boyun ve kasık gibi orta bölgelerinden ve başın üstünden sıcak havluyla yavaşça ısıtılmalıdır
  • Hastanın bilinci açıksa sıcak, şekerli ve alkolsüz içecekler içirmek iyi olacaktır
  • Acil yardım ekibi gelinceye kadar hastanın yanından ayrılmamak ve sık sık solunum, dolaşım ve bilincini kontrol etmek çok önemlidir

Hastanede tedavi;

Hipotermi nedeniyle hastaneye getirilmiş hastaların müdahalesi hipoterminin nedenine bağlı olarak değişebilir. Örneğin alkol nedeniyle hipotermi yaşayan biriyle, soğuk suya düşen birinin tedavileri aynı olmayacaktır. Hastane içerisinde uygulanacak tedaviler şunlardır:

  • Öncelikle acil müdahale basamakları takip edilir
  • Soğuk nedeniyle hastanın glikoz depoları hızlıca azalır ve hipoglisemi ortaya çıkar. Bu yüzden glikoz takviyesi gerekebilir
  • Hastanın yoğun alkol kullanımı öyküsü varsa tiamin başlanır
  • Hastaya gerekmediği sürece nazogastrik tüp takılmamalı. Ventriküler fibrilasyon riskini arttırmaktadır
  • Hastada soğuğa bağlı aşırı idrara çıkma nedeniyle yoğun sıvı kabı oluşur. Kaybedilen sıvı takviye edilir
  • Steroid takviyesi her hastaya yapılmamalıdır. Stres dozunda uygulanacak steroidler, bilinen adrenal yetmezliği olan ve vücut ısısı uygulanan tedavilere rağmen düzelmeyen hastalara uygulanmalıdır
  • Hipotermisi olan hastalarda, taşikardi (çarpıntı), bradikardi (kalp yavaşlaması), ventriküler fibrilasyon (kalp atım bozukluğu), asistol (kalp kası kasılması yetersizliği) gibi çok sayıda elektrokardiyografik değişiklik görülebilir. Dikkatli olunmalıdır
  • Hastanın altta yatan patolojileri için araştırmalar yapılmalı ve tedaviler ona göre düzenlenmelidir.

İlk yardım yaparken nelere dikkat etmek gerekir?

  • Hastayı sıcak banyo ya da benzeri bir yöntemli hızlı bir şekilde ısıtmaktan kaçınmak gerekir
  • Asla elektrikli battaniye veya sıcak su gibi doğrudan ısı kaynakları kullanılmamalıdır
  • Soğuk kan, kalp ve dolaşım sistemi rahatsızlıklara neden olabileceğinden kol ve bacaklara masaj yapılmamalı veya ısıtılmalıdır
  • Hasta alkol veya sigara kullanmamalıdır çünkü bunlar damarlarda genişlemeye yol açarak ısı kaybında artışa yol açar

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır.

Paylaşın

Hipertrofi nedir? Detayları

Dokuyu oluşturan hücrelerin sayıca değil de hacim olarak artış göstermesidir. Hipertrofide hücre sayısında artış, yeni hücre yoktur, hiperplaziden bu yönüyle ayrılır. Hipertrofi fizyolojik yada patolojik sebeplere bağlı fonksiyonel ihtiyaç artışı yada hormonal uyarı artışı ile oluşabilir.

Hipertrofi kısaca dokuyu oluşturan hücrelerin sayıca değil de hacim olarak artış göstermesidir. Kasın ortaya koyduğu kuvvet miktarı ile kasın kesit alanı arasında açık bir ilişki bulunmaktadır. Kas büyüklüğündeki artış temel olarak kas fibrillerinin sayıca artmasından değil, fibrillerin çapındaki artışın (hipertrofi) bir sonucudur. Eski araştırmalar, kişinin doğuştan yada doğuştan hemen sonra kas fibril sayısının tespit edildiğini ve bu sayının hayat boyunca değişmediğine işaret etmektedir.

Eğer bu doğruysa, o zaman kronik kas hipertrofisi ancak kas fibril hipertrofisi sonucu gerçekleşebilir. Bu da daha fazla miyofibril, daha fazla aktin ve miyozin lifleri, daha fazla sarkoplazma, daha fazla bağ dokusu yada hepsinin kombinasyonu olarak açıklanabilir. Direnç anrenmanına dayalı kas fibril hipertrofisi, kastaki protein sentezindeki artışa bağlıdır. Kasın protein içeriği devamlı değişim içindedir. Protein sürekli olarak sentezlenir yada seviyesi düşebilir. Fakat bu süreçlerin oranları vücudun ihtiyacına bağlıdır. Egzersiz boyunca, protein sentezi azalmakta yani protein seviyesindeki düşüş artmaktadır . Egzersiz sonrası dinlenme safhasında bu sürecin tam tersi yaşanmaktadır. Hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalarda, egzersizin neden olduğu hipertrofi uzun vadede protein sentezindeki artıştan sonra gözlemlenmiştir.

Aynı zamanda testesteron hormonu da kas büyümesindeki artışın sorumlusu olarak düşünülmektedir. Aynı direnç antrenmanına maruz kalan bayan ve erkeklerdeki kas hacmi artışı ve kas gücü artışı buna işaret etmektedir. Testesteron bir androjendir, erkeğe özgü karakteristikler gösteren bir maddedir. Anabolik steroidler aynı zamanda androjendir ve çok iyi bilinir ki direnç antrenmanıyla birleşen dozlar kas hacminde ve gücünde önemli artışlara neden olmaktadır

Hipertrofi kabaca myofibrillar ve sarkoplazmik hipertrofi olarak ikiye ayrılır. Şimdi bu iki hipertrofi çeşidini tanıyalım. Myofibrillar hipertrofide kas fibrilleri güçlenirken sarkoplazmik hipertrofide sapkoplazmik sıvı artışı görülür.

Sarkoplazmik Hipertrofisi; Kas fibrilinin sarkoplazmik hipertrofisi, sarkoplazmadaki (kas fibrilleri arasındaki yarı akışkan maddelerdeki) ve kas kuvvetine direk olarak katkısı bulunmayan ve kasılgan olmayan proteinlerdeki büyüme ile tanımlanır. Sarkoplazmik hipertrofi, kasılmayan kas hücre sıvısının(sarkoplazma) hacmindeki artıştır. Bu sıvı kas büyüklüğünün %25-30unu teşkil etmektedir. Bununla birlikte kasın kesitinde artış, kas fibril yoğunluğunda düşüş ve buna bağlı olarak ta kas gücünde bir artış görülmemektedir . Bu tip hipertrofi genellikle vücut geliştiricilerin uyguladığı yüksek tekrarlı (8-12) antrenman sonucudur .

Unutulmaması gereken önemli unsur, bu tip hipertrofinin atlama, koşma, vurma, zıplama, bir tekrarlık patlayıcı hareketlerde çok yardımı yoktur. Bu nedenle genellikle Tip II A fibril hipertrofisi antrenmanı yaparak kasın kasılmayan yapılarını (sarkoplazmik hacmi, kılcal damar yoğunluğunu, mitokondri sayısının artması) geliştiren profesyonel vücut geliştiricileri diğer sporculara nazaran daha fazla kaslı görünmelerine rağmen en hızlı ve en güçlü sporcular değildir.

Myofibrillar hipertrofi; Myofibrillar hipertrofi, aktin ve myosin flamentleri ile birlikte kas fibril çapındaki artma ile tanımlanır. Bu tür hipertrofik gelişimde ise kasılabilir proteinlerin sentezlenmesine bağlı olarak kas kuvvetinde artış meydana gelir.

Bu tip hipertrofiyle miyofibril alan yoğunluğu artmakta ve buna bağlı olarak kasın daha fazla güç sarfedebilir hale gelmesidir . Bu tip hipertrofinin en iyi elde edilme şekli düşük tekrarlarda yüksek şiddette ağırlığın kullanılmasıdır . Daha önce de belirtildiği gibi çoğu hareket patlayıcı özelliktedir bunun için de sporcuların çalışmalarına maksimal kuvvet antrenmanlarını (1-5 tekrar) sokmaları zorunludur. Bu antrenman şekli kasın patlayıcı gücünü sağlayan kısmını çaliştırmaktadır. 1-5 tekrarlık setler yani %85-100 şiddetinde setler kullanılarak ayrıca kişinin sinir sistemini de geliştirmek mümkündür. Sporcu antrenmanında gözden kaçırılan önemli komponentlerden biridir. Sinir sisteminin çalıştırılmasının, kasta sinirsel iletişmin artması, motor ünitelerde senkronizasyon artışı, kasılan yapıların daha fazla harekete geçmesi ve kasın koruyucu mekanizması (golgi tendon organı) tarafından azalan inhibisyonu gibi bir çok faydalı sonuçları vardır. Bu antrenman metodları aynı zamanda hızlı kasılan fibrilleri (Tip II B fibrillerini) hipertrofiye uğratır. Hiç şüphesiz bu antrenman metodları, çalışmalara doğru zamanda eklendiğinde kasın daha fazla güç üretme kabiliyetini arttırır. Bu yüzden miyofibril hipertrofisiaynı zamanda fonksiyonel hipertrofidir.

İnsan gözü bu iki farklı hipertrofiyi ayırt edemez, ancak bu fark sporcu kasını devreye sokarak çok açık bir şekilde ortaya çıkar. Sporcu ve kuvvet profesyonelleri olarak 3 x 10 rutininden çıkmalı, kişisel eğitimle daha yaratıcı olunmalı, sonuç üreten programları birbirine harmanlayarak başarıya ulaşılmalıdır. Bu da amaç ve antrenman durumumuza göre her iki tip hipertrofiyi de çalışmamıza eklemek demektir. Ancak unutulmaması gereken konu, yüksek tekrarlar esnasında kasınız ne kadar yansa da hiçbir zaman az tekrarlı yüksek şiddette bir set kadar güç, kuvvet ve fonksiyonel hipertrofi yaratamazsınız.

Geçici Hipertrofi (Aktif Hiperemi); Bu iki kronik hipertrofiden başka geçici hipertrofide oluşmaktadır.Bu hipertrofi egzersiz boyunca kasın pompalanması sonucu ortaya çıkar. Bu kasın hücre içinde biriken sıvıların sonucudur. Bu sıvı kan plazmasından oluşmaktadır . İsminden anlaşılacağı gibi çok kısa süren bir hipertrofi şeklidir. Birkaç saat içinde bu sıvı kana geri dönmektedir.

Hiperplasia; Fibril hiperplasiası kas içindeki fibrilin dallanması olarak bilinmektedir.

Yakın zamanda hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalar kas hipertrofisinin nedeninin hiperplasia olabileceğini göstermektedir. Kediler üzerinde yapılan deneysel çalışmalarda fibrilin yüksek ağırlık antrenmanları sonucunda dallanmasının mümkün olduğu görülmüştür . Kedilere yemeğe ulaşabilmek için yüksek kiloda ağırlık kaldırmaları öğretilmiştir. Güç sarfetmeyi öğrenen kedilerde, şiddetli güç antrenmanı nedeniyle seçilen kas fibrillerinin yarıdan ayrıldıkları ve her birinin hacminin artmış olduğu tespit edilmiştir. Sonradan yapılan çalışmalarda ise tavuk, sıçan gibi hayvanlarda hipertrofiye uğrayan kasların sadece mevcut fibrillerin hipertrofisinden ibaret olduğu gözlenmiştir . Bu araştırmalarda kastaki her fibril sayılmış ve fibril sayısında değişiklik olmadığı açığa çıkmıştır.

Kediler üzerinde yapılan araştırmadan elde edilen bulgular, diğer bir araştırmayı da beraberinde getirdi. Bu kez hipertrofinin fibril hipertrofisinden mi yoksa fibril dallanmasından mı kaynaklandığının tespiti için fibril sayımı yapıldı . 101 hafta süren direnç antrenman programından sonra kediler tek bacakla kendi ağırlıklarının ortalama %57sini kaldırabiliyorlardı. Kas ağırlığında ise %11lik bir artış vardı. En önemlisi ise araştırmacılar toplam kas fibril sayısında %9luk bir artış tespit etmişlerdir. Bu da fibril dallanmasının gerçekleştiğini ıspatlamaktadır. Kedilerle yapılan araştırma sonuçlarının, diğer hayvanlarla yapılan araştırma sonuçlarından farklı olması hayvanların çalıştırılma şeklinden kaynaklanmaktaydı.

İkinci araştırmada kediler yüksek direnç ve düşük tekrarla çalıştırılırken, diğer hayvanlar daha çok dayanıklılık tipi antrenman yani düşük direnç ve yüksek tekrarlarla çalıştırılmışlardı . Hiperplasiaya bağlı kas hipertrofisini araştırmak üzere bunlara ek olarak farklı bir hayvan araştırma modeli daha uygulanmıştır. Bilim adamları tavuğun anterior latissimus dorsi kasına ağırlık bağlayarak kronik bir gerilme durumu yaratıp diğer kanadını da normal halinde bırakmışlar. Bu modelin kullanıldığı birçok araştırmada, kronik germenin önemli derecede hipertrofi ve hiperplasia sonucunu doğurmuş olmasına rağmen aynı modeli kullanan diğer araştırmalarda ise hiperplasia sonucu elde edilememiştir .

Bir çalışmada profesyonel vücut geliştiricilerin vastus lateralis ve deltoid fibril alanının, profesyonel halterciler, sıradan spor akademisi öğrencileri hatta hiç ağırlık çalışması yapmayan kişilerinkine çok yakın olduğu ortaya çıkmıştır. Bu bulgu, vücut geliştiriciler için sadece fibril hipertrofisinin, kas kütlesini artırmak için yeterli olmadığının bir kanıtıdır .

Buna benzer sonuçlar bu araştırmayı takip eden başka bir araştırmada daha tespit edildi. Çok iyi antrene edilmiş vücut geliştiriciler ve aktif ama antrene olmamış kişiler arasında yapılan bu araştırmada vücut geliştiricilerin kas fibril alanının diğer konrol deneklerinkinden çok farklı olmadığı buna rağmen ekstremitelerinin çevresinde hayli fark olduğu gözlemlenmiştir . Araştırmacılar antrene edilmiş vücut geliştiricilerle antrene edilmemiş kişileri aynı anda kıyasladıklarında motor ünite başına daha fazla kas fibriline rastlamışlardır. Çünkü vücut geliştiricilerin kas çevreleri önemli ölçüde daha büyüktür buna karşın kas fibrilinin çapraz-bölge alanları normaldir. Bu bulgu kas fibril sayılarında bir artışın meydana geldiğini gösterir. Buna alternatif bir açıklama ise bu sporcuların doğuştan daha fazla fibril sayısına sahip olduğudur. Bunun aksi olarak en azından bir araştırmada, vücut geliştirciler ile erkek ve bayan spor akademisi öğrencileri kıyaslandığında, kas fibril alanında bariz bir fark tespit edilmir . Vastus lateralis kasının fibril alanları her üç grup için şöyleydi:

  • Vücut geliştiriciler: 8,400 μm2
  • Erkek spor akademisi öğrencileri: 6,200 μm2
  • Bayan spor akademisi öğrencileri: 4,400 μm2

Bu araştırmalar arasındaki farklar antrenman yüklemesine de bağlanabilir. Yüksek şiddette antrenman yapmak düşük şiddette antrenman yapmaktan, özellikle FT fibrillerinde daha fazla fibril hipertrofisi yaratır .

İnsanda, rekreasyon olarak direnç antrenman tecrübesi olan erkek deneklerde yapılan ve uzun vadeye yayılan araştırmada, hiperplasianın oluşabileceği görülmüştür. 12 hafta süren direnç antrenmanı sonrasında 12 denekten birkaçında biceps brachii kasındaki fibril sayısında önemli artışlar saptanmıştır. Bu çalışma belirli kişi yada belli koşullarda insanda da hiperplasianın oluşabileceğini göstermiştir. Hiperplazi yani mevcut kas fiberinin ikiye bölünerek yeni kas fiberi oluşturması.

Bütün bu araştırmalara göre insan ve hayvanlarda hiperplasianın oluşabildiği ortaya çıkmaktadır. Bu hücrelerin oluşması, varsayıma göre her fibrilin iki ayrı üniteye ayrılabilme kapasitesinin olduğudur. Bu ünitelerin daha sonra fibrile dönüşme kabiliyetleri vardır. Yeni araştırmalarda iskelet kasının rejenerasyonunda görev yapan uydu hücreleri adı verilen hücreler tespit edilmiştir. Bunların aynı zamanda yeni fibril yapısının oluşumunda da katkısının olduğu varsayılmaktadır. Bu hücreler kas yaralanmalarıyla aktive edilmektedir.

Atrofi; Ağır egzersizler vb. sonucunda doğal olarak kaslarınız hipertrofiye mağruz kalıcaktır. Fakat yine doğal bir süreç olan atrofide hayatımızın bir parçasıdır.

  • Kas atrofisi Kasın total kitlesinin (hücre çaplarında küçülme) azalmasıdır
  • Kaslar kullanılmaz ya da ancak çok zayıf kasılmalar için kullanılırsa atrofi meydana gelir
  • Kasta denervasyon sonucu da atrofi gelişebilir
  • Yaralanmalar veya ameliyatlar sonrası oluşan kas atrofisinin 3:1 oranına göre iyileşeceği büyük ölçüde kabul edilmektedir
  • Bu kaçırılan bir antrenman haftasından sonra aynı düzeye geri dönebilmek için 3 haftanın gerektiği anlamına gelir

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır.

Paylaşın