Çağdaş Kapitalist Toplumlarda Faşizmin Rolü

Kapitalist toplumlarda faşizm, sistemin kriz anlarında bir “çözüm” olarak ortaya çıkabilir ve kapitalist elitlerle geçici ittifaklar kurabilir. Ancak, faşizm kapitalizmin kaçınılmaz bir sonucu değildir; daha çok, ekonomik ve sosyal çalkantıların otoriter ideolojilere kapı açtığı bir durumdur.

Haber Merkezi / Faşizmin rolü, hem kapitalizmin istikrarını koruma hem de onun liberal değerlerini yok etme potansiyeli taşıyan çelişkili bir dinamik üzerine kuruludur.

Kapitalist toplumlarda ekonomik krizler (örneğin, 1929 Büyük Buhranı), işsizlik, yoksulluk ve toplumsal huzursuzluk gibi koşullar, faşist hareketlerin zemin bulmasına olanak tanır. Bu dönemlerde, orta sınıf ve işçi sınıfının bazı kesimleri, kapitalizmin eşitsizliklerinden ve istikrarsızlığından duydukları memnuniyetsizliği faşist ideolojilere yöneltebilir. Faşizm, bu hoşnutsuzluğu milliyetçilik, otoriterlik ve “dış düşman” söylemleriyle kanalize eder.

Örneğin, 1930 yıllarda Almanya’da Weimar Cumhuriyeti’nin ekonomik çöküşü, Nazi Partisi’nin yükselişini kolaylaştırmıştır. Benzer şekilde, İtalya’da Mussolini’nin faşist rejimi, savaş sonrası ekonomik ve sosyal kaos ortamında güç kazanmıştır.

Faşizm, kapitalist toplumlarda genellikle büyük sermaye sahipleri ve sanayi elitleriyle pragmatik bir ittifak kurabilir. Kapitalist sınıflar, faşist hareketleri, işçi sınıfının sosyalist veya komünist hareketlere yönelmesini engellemek için bir “kalkan” olarak destekleyebilir. Faşist rejimler, sendikaları bastırarak, grevleri yasaklayarak ve işçi hareketlerini ezerek kapitalist çıkarları koruma eğiliminde olmuştur.

Örneğin, Nazi Almanyası’nda Krupp, Siemens gibi büyük şirketler, rejimin militarist politikalarından ve savaş ekonomisinden faydalanmıştır. Ancak bu, faşizmin kapitalizmin doğrudan bir ürünü olduğu anlamına gelmez; daha çok, kapitalist elitlerin faşizmi kendi çıkarları için kullandığı bir durumdur.

Faşizm, kapitalizmin bireyciliğine ve liberalizmine karşı, kolektivist ve otoriter bir ideoloji sunar. Ancak, özel mülkiyeti ve kapitalist üretim ilişkilerini genellikle korur. Faşist rejimler, ekonomiyi sıkı bir devlet kontrolü altına alsa da, bu kontrol kapitalizmi ortadan kaldırmaz; aksine, büyük şirketlerle iş birliği içinde bir “devlet kapitalizmi” modeli oluşturur:

Özel mülkiyetin korunması, ancak devletin ekonomiye yoğun müdahalesi.
Militarizm ve savaş ekonomisiyle kapitalist üretimin desteklenmesi.
İşçi sınıfının haklarının bastırılması, sermayenin çıkarlarının öncelenmesi.

Faşizm, toplumsal düzeni yeniden yapılandırmak için kullanılır

Kapitalist toplumlarda faşizm, toplumsal düzeni yeniden yapılandırmak için kullanılır. Orta sınıfın korkularını (komünizm, ekonomik çöküş, kültürel yozlaşma) manipüle ederek, faşizm, milliyetçilik ve otoriterlik yoluyla toplumsal birliği sağlamaya çalışır. Bu, kapitalist sistemin istikrarını koruma çabası olarak görülebilir, ancak aynı zamanda bireysel özgürlükleri ve demokratik kurumları yok eder.

Günümüz kapitalist toplumlarında faşizmin rolü, daha çok popülist ve otoriter hareketler şeklinde kendini gösterebilir. Küreselleşme, gelir eşitsizliği ve kültürel çatışmalar, faşizan eğilimlerin yeniden canlanmasına zemin hazırlayabilir. Ancak, modern faşizm, tarihsel faşizmden farklı olarak, daha çok popülist söylemler ve demokratik kurumların içten erozyonu yoluyla etkili olur.

Paylaşın

Uyku Pozisyonu Kalp Sağlığını Nasıl Etkiler?

Uyku pozisyonunun kalp sağlığı üzerindeki etkisi genellikle dolaylıdır. Uyku pozisyonu, kalp sağlığını farklı şekillerde etkileyebilir, ancak bu etkiler bireysel sağlık durumuna ve uyku pozisyonuna bağlı olarak değişebilir.

Haber Merkezi / İşte yaygın uyku pozisyonlarının kalp sağlığı üzerindeki etkileri:

Sırt Üstü Uyuma (Supin Pozisyon): Sırt üstü uyuma, vücudun doğal hizasını destekler ve omurga üzerindeki baskıyı azaltabilir. Kalp üzerinde doğrudan bir baskı oluşturmaz, bu da genellikle kalp sağlığı için nötr bir pozisyon olarak kabul edilir.

Horlama veya uyku apnesi problemi olan kişilerde bu pozisyon hava yolunu tıkayabilir, bu da kan oksijen seviyelerini düşürebilir ve kalbin daha fazla çalışmasına neden olabilir. Uyku apnesi, kalp hastalıkları riskini artırabilir.

Yan Yatma (Özellikle Sol Yan): Sağ yan yatma, özellikle hamilelerde önerilir çünkü kalbe ve diğer organlara kan akışını kolaylaştırabilir. Sol yan yatma ise bazı çalışmalarda kalp üzerindeki baskıyı artırabileceği öne sürülse de, bu etki genellikle minimaldir.

Sol yan yatma, bazı insanlarda reflü semptomlarını kötüleştirebilir (gastroözofageal reflü hastalığı – GÖRH), bu da dolaylı olarak kalp sağlığını etkileyebilir, çünkü reflü uyku kalitesini bozabilir.

Yüzüstü Uyuma (Pron Pozisyon): Yüzüstü uyuma, boyun ve omurga için genellikle önerilmez. Ayrıca, bu pozisyon göğüs kafesine baskı yaparak solunumu zorlaştırabilir, bu da özellikle kalp veya akciğer rahatsızlığı olan kişilerde kalbin iş yükünü artırabilir.

Uyku Apnesi ve Kalp Sağlığı: Uyku pozisyonu, özellikle obstrüktif uyku apnesi (OSA) olan kişilerde kalp sağlığı üzerinde dolaylı bir etkiye sahiptir. Yan yatma, uyku apnesini hafifletebilir, bu da kan basıncını düşürerek ve kalbin üzerindeki yükü azaltarak kalp sağlığını koruyabilir.

Genel Öneriler:

Kalp rahatsızlığı olan kişiler için genellikle sağ yan yatma önerilir, çünkü bu pozisyon kalbe en az baskı yapar.

Uyku kalitesini artırmak, stres hormonlarını azaltarak ve kan basıncını düzenleyerek kalp sağlığını destekler. Bu nedenle rahat bir uyku pozisyonu bulmak önemlidir.

Kalp yetmezliği gibi ciddi bir kalp rahatsızlığınız varsa, doktorunuz yatarken başınızın hafif yüksekte tutulmasını (yastıkla desteklenmiş pozisyon) önerebilir, bu da akciğerlerde sıvı birikimini azaltabilir.

Paylaşın

Özel’den Erdoğan’ın “Avrupa’ya Şikayet” Sözlerine Dikkat Çeken Yanıt

Erdoğan’ın “Avrupa’ya şikayet” sözlerine yanıt veren Erdoğan, “Biz bir kelime eksik söylersek siz bu milleti susturacaksınız, biz bir adım geri gidersek siz bu ülkeyi 50 yıl geri götüreceksiniz. Ne bir kelime eksik konuşacağız ne de bir santim eğileceğiz. Biz içeride de dışarıda da Türkiye’nin kazancını gözetiriz” dedi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin grup toplantısında konuştu. Özgür Özel konuşmasında şunları kaydetti:

“Madrid ve Brüksel’de programlarımız yurt içinden ve yurt dışından büyük ilgi gördü. Tabii ilgi gösterenlerin başında da Sayın Erdoğan var. Çünkü Sayın Erdoğan öyle bir anlayışa sahip ki, geçmişte kendine helal olan şimdi onun yönettiği ülkede muhalefete haramdır. Onun sevabı bizim günahımız olacak. O ne yapmışsa geçmişte yapmış olacak ama bugüne gelince o her şeyi yapacak, muhalefet susacak. O bir çerçeve çizecek. Muhalefet onun içinde yapılacak. Çizdiği sınırların dışına çıkılmayacak. Ayrıca Türkiye’de üniversitelerde başörtüsü sorunu varken Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gideceksin, dava açacaksın. Dava kazanacaksın.

Devletten tazminat alacaksın. Bu Avrupa’ya şikayet etmek olmayacak. O gün de yapılanın yanlış olduğunu, hak aramanın meşru olduğunu söylüyordum. AK Parti’ye kapatma davası açılacak. Üçerli dörderli heyetler yapacaksın. Dünya başkentlerine gideceksin. Kendi ülkendeki bir yargı sürecini dünya başkentlerine anlatacaksın, bu meşru olacak. 15 Temmuz akşamı ne istediyse verdiklerin, etle tırnak oldukların, altına F16 çektiğin, tank verdiklerin demokrasiye karşı darbe girişimine girişecek.

Biz senin bize yaptığın husumetleri, haksızlıkları her şeyi bir kenara bırakıp demokrasinin yanında darbenin karşısında bulunacağız. Sabah ilk teşekkür telefonunu bize açacaksın. Sonra diyeceksin ki CHP’nin uluslararası bağlantıları çok güçlü. Yardım edin bu darbeyi dünyaya birlikte anlatalım. O zaman bunların hepsi olacak. Yani darbenin mağduruyken yurt dışına gidip anlatacaksın. Sonra yıllar önce ya bu demokrasi bizim anlayışımıza ne kadar uygun diyene bir trendir, tramvaydır. İşimize girdi geldi, bindik işimize gelmediğinde ineriz dediğin yaklaşımla uyumlu olarak yıllarca seçim kazanınca milli irade bir kere kaybedince kirli irade.

Bahçeli, kol kırılsın yen içinde kalsın diyor. Sayın Bahçeli, sayın Erdoğan kırılan kol bizim, kırılan kalp bizim, aileleriyle tehdit edilenler bizim arkadaşlarımız. Sayın Bahçeli, kızılcık şerbetini Erdoğan’ın etrafındakiler içsin, biz kan kusalım istiyorsunuz. Kusura bakmayın hiçbir yerde o yoğurdun bolluğu kalmamıştır, CHP milleti ile birlikte ayaktadır, hakkını aramaktadır, sonuna kadar da arayacaktır. Türkiye’nin 6.5 milyon oy almış siyasi partisiyle tokalaşıyoruz diye bizi terörist ilan ediyordunuz. Yıllarca bebek katili dediğiniz kişiye kurucu önder diyorsunuz. Bunların hepsi milletin gözü önünde oluyor.

Erdoğan’ın “Avrupa’ya şikayet” sözlerine yanıt

Biz bir kelime eksik söylersek siz bu milleti susturacaksınız, biz bir adım geri gidersek siz bu ülkeyi 50 yıl geri götüreceksiniz. Ne bir kelime eksik konuşacağız ne de bir santim eğileceğiz. Biz içeride de dışarıda da Türkiye’nin kazancını gözetiriz. İktidarda kalabilmek için her tavizi veren kendini düşünen bir iktidar anlayışı var. Erdoğan ortaya çıkan görüntüden çok rahatsız olmuş. Diyor ki siyasi hayatımın hiçbir yerinde eğilmedim, bükülmedim. Sayın Erdoğan’ın omurgalı duruşundan birkaç tanesini hatırlayalım. Rus uçağı düşürülünce cumhurbaşkanı ve başbakan yarışa girdi. Erdoğan çok kızdı, ben düşürdüm dedi. Putin, senin ailenin zenginleşmesini ve taşıdığı petrolleri AB’ye sunacağım dediğinde özür mektubu yazdı. Çok omurgalı bir duruş gösterdi.

Trump’tan bir telefon geldi. Rahip Brunson akşamüstü kendini Beyaz Saray’da buldu. Trump her aklına geldiğinde nasıl verdi ama papazımı diye konuşuyor. Çok omurgalı bir duruşu var Erdoğan’ın. İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği söz konusu oldu. Biz dedik ki NATO’da açık kapı politikası var. NATO’nun o kanadının da güçlenmesi lazım. Vay Finlandiya İsveç vaktiyle PKK’lılar iki tur döndüler orada eylem yaptılar. Siz nasıl PKK’nın hamisi ülkeyi NATO’ya sokarsınız dedi. 4 ay sonra günü geldi. İlk imzayı kendi attı. Kalemi Avrupalıların elinden kaptık. İlk imzayı kendi attı. Ama omurgalı bir duruş sergiledi Erdoğan Batı’ya karşı. Birleşik Arap Emirlikleri’ne 15 Temmuz’dan sonra darbenin finansörü dediler.

Yeni Şafak gazetesinden Emiri’in fotoğrafını basıp darbenin finansörü altına kocaman puntolarla şerefsizler diye manşet attılar. Daha sonra gidip Birleşik Arap Emirlikleri’nde kardeşine sarılmaz insan o kadar. Emire öyle sarıldı. Para istedi yaklaşan seçimler için. Cemal Kaşıkçı cinayeti bu ülkenin topraklarında işlenen bir cinayetten Suudi Arabistan’ı doğrudan sorumlu tutup katil ilan edip daha sonra doların yeşilinin ucunu gösterdiklerinde dosyayı iadeli taahhütlü bile değil, tek taraflı karşı tarafa ön ödemeli olarak Erdoğan aldı yolladı yetiştirdi.

Trump Erdoğan’a aptal olma diye mektup yazdı. O mektubu katlarım cebime koyarım dedi. Hala orada duruyor. Dışişleri Bakanı bizden randevu dileniyorlar dedi. Bunu dedikten iki gün sonra randevuya gitti. ABD elçisi Trump akıllı adam. Erdoğan’da olmayanı verecek. Kendisine meşruiyet verecek her şeyi alacak. Çok da güzel olacak sonu dedi. Tam da dediği gibi gitti. Boeingleri satın aldı. Pahalı gazı satın aldı. Nadir toprak elementlerini peşkeş çekti. Ne varsa verdi. Karşılığında hileli seçimleri en iyi bu bilir ama seçim yapılırsa bu kazanır diye Türkiye’de olmayan meşruiyeti güya Trump’tan aldı. Omurgalı duruş diyorsun ya. Omurga dediğin 33 omurdan oluşur. 6 tanesini bir nefeste saydım. 33 tanesini iki nefesle saymazsam namerdim.

Eğer sen omurgalıysan şimdi bir omurgalı duruşu daha hep birlikte yaşıyoruz. Milletin önünde bir konuşalım. Gazze’de 2 yıldır İsrail’in soykırımı var katliamı var. Mısır’da bir ateşkes mutabakatı imzalandı. Biz ilk baştan beri bu sürece hep şöyle yaklaşıyoruz. Bu adil bir barış değil. Ama Aliye İzzetbegoviç’in söylediği gibi kötü bir barış süren bir savaştan iyidir. Hiç olmazsa 67.000 Filistinli ölmüş. Yarısı kadın ve çocuk. Bundan sonra ölümler durdurulamıyordu. Gazze tamamen sürülüp gidiyordu ve Trump’ın oradaki hayalleri ortadaydı. Kan akmamasına, çocukların açlıktan ölmemesine, kadınların ölmemesine, ekmek kuyruktakilerin taranmamasına bir umut varsa peki dedi bütün dünya.

Mahmut Abbas bile peki dedi. Biz de peki dedik takip ediyoruz. Beklentimiz katliamların tamamen durması, insani yardımların ve sağlık hizmetlerinin eksiksiz sağlanması, bağımsız bir Filistin devletinin tanınması ve Gazze’nin Filistin toprağı olarak muhafaza edilmesi. Bunun dışında bir şey istemek zaten Filistin davasını terk etmek, Filistin’i yalnızlaştırmak ve İsrail’in kayığına binmektir. 2 yıldır kararlı bir şekilde savunduğumuz bu meselede Erdoğan iktidarının ikircikli tutumunu her seferinde eleştirdik. Gazze İsrail işgalinden kurtarılıp Trump’ın ilhakına açma hevesine de uyanık ve temkinli bir şekilde yaklaşıyoruz. İçinde bulunduğumuz tüm uluslararası örgütlerde de bu tehlikeye dikkat çekiyoruz.

Dün Mısır’da Trump’ın şımarık ve alaycı bir şovunu bütün dünya ibretle izledi. Trump bu şovdan saatler önce İsrail parlamentosunda bir konuşma yaptı. Netanyahu’ya sen bir savaş kahramanısın dedi. Ve dedi ki herkesin içinde ona kullanması için en iyi silahlarımızı verdik. O da iyi bir iş çıkardı dedi. Tek tek İsrail parlamentosunun başkanı savaş suçlularını anons etti. O katliamları yapanları. O komutanlar tek tek ayağa kalktılar. Bütün salondan alkış aldılar. Çoğunda Trump da ayağa kalktı. Ayakta alkışladı onları. 67 bin kişinin katillerini. En şahin bakanlar anons edildi. En çok onlar alkış aldı.

“Dün iki yerde sevinç vardı birisi İsrail Parlamentosu biri de AKP’nin yandaş basını”

Trump da onları ayakta alkışladı. Sumud Filosu’na saldıranları ayakta alkışladılar. Ve Trump döndü dedi ki ‘sevinebilirsin mutlu olabilirsin. Savaşı sen kazandın’ dedi Netanyahu’ya. Başardın dedi. En iyi silahlarımı sana verdim. İyi iş çıkardın dedi dakikalarca alkışlandı. Sonra oradan Mısır’a geçti ve herhalde Türkiye’yi yurt dışındaki birçok konuda Erdoğan’ı takip ediyoruz. İzliyoruz. Zaman zaman doğru tutum aldığında destekliyoruz diyoruz. Hiç çekinmeden bu kürsüden söyledim. Rusya Ukrayna arasında taraf olmamak, barışa alaycılık etmek, tahıl koridoruna çalışmak doğru iş. Biz de olsak aynısını yaparız dedik. Çoğu zaman yanlışlarını eleştirdik. Ama hiç dünkü kadar utanmamıştım. Hiç dünkü kadar midem bulanmamıştı.

İsrail parlamentosundaki o şov yetmezmiş gibi bir de güya Netanyahu da gelecekmiş de Erdoğan karşı çıkmış. Ya Netanyahu nereye geliyor? Nereye geliyor Netanyahu? Eli kanlı adam. Katliamların faili soykırımcı Netanyahu. Bizim onu Lahey’de yargılatmamız lazımken 67 bin kişinin kanının hesabını sormamız lazımken neredeyse bir araya geleceklermiş de karşı çıkılmış marşı çıkılmış. En büyük utancım şu. Dün iki yerde sevinç vardı. Birisi İsrail parlamentosunda İsrail basınında bile bu kadar değil. İkincisi AK Parti’nin yandaş basınında. Buradan dün yaşananları bir başarı, bir zafer, Hamas direndi, Erdoğan kazandı.

Ya ne Erdoğan kazandı? Erdoğan yıllarca Trump’a sustu. Trump Netanyahu’yu övdü, önünü açtı. Ekmek kuyruğunda kadınlar tarandı. Gık demediniz. Gık demediniz. Parmağınızı oynatamadınız. Ne zamanki oradaki bölüşüm meselesinde anlaştılar, hidrokarbonlar Amerika’nın, Gazze’de Amerika’nın ilhakı olacak bütün 150 ülke Filistin’i tanımışken kendilerince manevra yaptılar. Bizim yandaş basın utanmadan, sıkılmadan İsrail parlamentosundaki o havayı görmeden bunu Erdoğan’a bir yurt içinde acaba iç siyasette faydası olur mu diye bir başarı gibi göstermeye çalışıyor.

Beyler buradan hepinizin gözünün içine baka baka söylüyorum. Hey biz yas eviyiz. 67 bin tane cenaze var orada. Siz İsrail’in düğün evinin defçisi gibi davranıyorsunuz. Yazıklar olsun hepinize. Yazıklar olsun. Yarısı kadın, çocuk 67 bin Filistinli katledilmişken İsrail’in davuluyla zurnasıyla halaya duran yandaş basına diyorum ki sizde ne yerlilik var, ne millilik var. Şu kadar vicdan yok. Sadece yalakalık var. Sadece yalakalık var. İmzalanan şey barış anlaşması değil ateşkes mutabakatı.

Erdoğan’ın imzasıyla poz verdiği belge bir niyet beyanı. İçinde bağımsız Filistin devleti yok. İki devletli çözüme atıf yok. Gazze’nin Filistin toprağı olduğu yok. Filistin’in seçilmiş Filistinliler tarafından yönetilmesine ilişkin irade yok. 70 bin kişiyi öldürenlere karşı bu insanlık suçuna karşı bir uluslararası hukuk hatırlatması yok. Ne var? İsrail’de düğün dernek var. Bizim utanmazlar da Türkiye’de konvoy yapıyorlar İsrail’in peşinden. Yazıklar olsun. Bu konuda bu konuda biraz önce söyledim.

Nasıl efendim bizim çizdiğimiz alanda siyaset yapacaksınız. Biz lokomotif olduk. Katar gibi peşimize takılacaksınız vagon yapacaksınız çuf çuf ben başı çekeceğim. Muhalefet arkama dizileceksiniz. Geç onları Erdoğan, geç onları. Çok geride kaldı onlar. Doğru bildiğimizi söyleriz, savunuruz. Erdoğan’ın ne arkasına diziliriz, ne yanına diziliriz. Ne zamanki bu zulüm sürer bunun için içeride mücadele eder, dışarıda anlatırız. Filistin’in dostuyuz. Zalimlerin karşısındayız. Trump’tan medet umanlara söylüyoruz. Mübarek olsun Trump’ınız. Onun da karşısındayız. Sizin de karşınızdayız. Amerika’nın başkanından çekilseydik Kıbrıs Barış Harekatı yapılamazdı.

Dünyanın dünyanın devletlerinden, krallarından, liderlerinden çekinseydik Milli Mücadele başarılı olamazdı. O yüzden Cumhuriyet Halk Partisi kuruluşun, kurtuluşun kurucu iradenin çelik gibi bir iradenin partisidir. Buradadır. Kimse korkmasın. Türkiye’nin çıkarları Cumhuriyet Halk Partisi’ne emanettir. Kimse Trump’a Trump’la Trump’a yapılacak bir iktidar hevesine kapılmasın. Cumhuriyet Halk Partisi geliyor. Tam bağımsız Türkiye geliyor. Trump’tan da bağımsız, Netanyahu’dan da bağımsız.

“Emekliye yapılan zammın 150 katını 19 Mart darbesi için harcadılar”

19 Mart darbesinin maliyeti 160 milyar dolar. Bunu ben söylemiyorum. Bunu devletin kayıtları söylüyor. Sattıkları rezerv, faize binen yük, faiz artışının getirdiği dış borç yükü ve her şey. Her şey. 19 Mart darbesinde harcanan bu para bu milyar ama yeni milyar yani bunun üstüne 6 tane daha 0 ekleyeceksin eski parayla. Eski milyar gibi değil. Yeni paranın milyarı bu. Emekliye yapılan zammın 150 katını 19 Mart darbesi için harcadılar. Asgari ücretliye verilmeyen zammı yani 22.000 liraya biz 30.000 lira yapın dedik. O paranın yok dedikleri paranın 120 katını harcadılar. Çiftçiye destek veriyorlar. Biz diyoruz ki kanuna göre alması gereken gayrisafi milli hasılanın yüzde 1’i sizin verdiğiniz yüzde 0.2 binde 2 5 katını vermelisiniz. Vermeyiz diyorlar. 100 katını bu darbeye harcıyorlar. Bakın Türkiye’deki bütün çiftçilerin aldığının 5 katını verseler kanuna uygun şekilde nefes alacak oraya vermeyen buraya veriyor.

Ama Plan Bütçe Komisyonu’nda şimdi başlıyor Plan Bütçe Komisyonu yine bütçe görüşmeleri. Geçen sene vazgeçilen gelir vergileri için ayrılan kalem firma çalışmış, üretmiş, satmış, ihraç etmiş, kar etmiş, vergisi çıkmış. 700 milyar liralık vergiyi silmek için bütçeye kalem koyuyorlar. Kur korumalı mevduata 2,5 trilyon lira veriyorlar. Yani param var ama dolara mı koysam koyma dolar yükselir. Faize mi koysam? Sen gel bunu kur korumalı mevduata koy. Faiz neyse veririz. Dolar ondan çok yükselirse aradaki farkı aramızda toplar onu da sana biz öderiz. Kim kim toplandık biliyor musunuz? Asgari ücretliler işçiler, memurlar, çiftçiler, esnaflar. Yani fakirler fakir bıraktıkları aramızda toplayıp 2,5 trilyon lira kur korumalı mevduata para harcadık. Daha bu yıl daha bu yıl 8 ayda faize 1,5 trilyon lira vergi harcadık. Ve burası burası zurnanın zırt dediği yer.

Yoksulun cebine atılan o eli oradan çekeceğiz. Kırıp atacağız. O eli o şefkatli eli milletin sırtına dayayacağız sırtına. Tabii gerçek gündemimiz geçim derdi. Vatandaş tarihin en büyük borç batağında. Rakamlar açıklanıyor. Duymuşsunuzdur. İcra takibine alınan batık kredi 500 milyar lirayı geçmiş. Ama esas mevzu ne biliyor musunuz? Bireysel kredi borcu 5.3 trilyon lirayla kendi rekorunu kırdı geçen ay ve bu yılın ilk 8 ayında ocaktan ağustosa kadar 2 milyon yeni kişi icra takibine alındı. Ve icradaki dosya sayısı 24.645.000’e çıktı. Yani 22 milyonmuş 24 milyona çıkmış. 2 milyon yeni hacze uğramak üzere olan icra dairelerine dosyası düşmüş olan vatandaş var sadece 8 ayda. Ve nüfusa oranlandığında 10 kişiden üçünün icra dosyası var memlekette. Her 10 kişiden üçünün icraya düştüğü bir noktadayız.

Merkez Bankası’nın faizi yüksek düşecekti ne güzel. Araya 19 Mart’ı yaptılar. O yüzden faizleri tekrar arttırdılar. Milleti zarara soktular. Ama faiz 40.5. Ama öyle bir geçen hafta söyledim çok büyük dikkat uyandırdı. İnsanlar bazen de veriyorlar da verdiklerinin farkına varmıyorlar. O rakamı geçen ay söylemiştim. Bunu bir kez daha gösterelim istedik. Bunu unutturmayacağız. Geçen hafta demiştim. Hem grubumuz bunun mücadelesini verecek. Plan Bütçe Komisyonu’nda Meclis Genel Kurulunda hem sokaklarda.

Bakın memlekette faiz yüzde 40 ama kredi kartına ve kredili mevduat hesabına uygulanan faiz yüzde 4,5. Üstüne de yüzde 30 vergi alıyor. BSMV banka, sigorta, muamele vergisi ve kaynak kullanımı destekleme fonu yüzde 5.85’e geliyor aylık. Bunun her ay 5,85 yıllık bileşeni yüzde 95. Merkez Bankası politika faizi 40 ama kredi kartını borcu borçla çevirmeye çalışan bu vatandaş 40,5’in üzerine yüzde 50 gariban olma bedeli. Gariban olma bedeli ödüyor ve yüzde 95 faiz alıyor.

Şu yüzde 40’a göre parası olana verilen ve sonra geri alınan kredilerde bu rakamlar bunun biraz üstü uygulanıyor. Ama bu amcama yüzde 95 faiz uygulanıyor. Öyle bir noktadayız ki bakın zenginseniz örneğin 5 milyon lira faiz geliriniz var. Sizden alınan vergi sadece yüzde 17,5 stopaj. Parayı bankaya koyuyorsun. Milyonlarca lira faiz alıyorsun. yüzde 17,5’unu stopaj diye kesiyorlar. Bu amcamın kredi kartı borcunu öderken sırf yüzde 30, sırf yüzde 30 vergi alıyorlar. Faiz de alınan vergi 17,5 batmış adamın bankaya ödediği kredi kartına işlenen faizde yüzde 30 vergi var. Ve katlanıyor yüzde 95’e geliyor.

Bir yandan bir gün sabah kalkıp da yıllardır yüzüne bakmadıklarının elini sıkanlar bir yanda biz durduğumuz yerdeyiz. Gelinen aşamada bazı uyarıları yapmamız gerekiyor. Komisyon orada dinliyor, dinliyor. Biz komisyona girerken de söyledik. Yeni anayasa konuşulmasında biz yokuz. Vize sorunundan kurtulmak, dünyanın en pahalı internetinden kurtulmak lazım. Bunun için var. Bu iş 80 yaş üzeri birkaç kişinin akran dayanışmasına kurban edilemez.”

Paylaşın

AİHM, Türkiye’yi Bir Kez Daha Mahkum Etti

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Türkiye’yi Aysel Tuğluk’un iki yıl süren tutukluluğunun hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle 16 bin euro manevi tazminata mahkûm edildi.

Bir dönem Demokratik Toplum Partisi (DTP) Eş Başkanlığı, ardından Halkların Demokratik Partisi (HDP) Genel Başkan Yardımcılığı görevlerinde de bulunan eski Diyarbakır Milletvekili Aysel Tuğluk, Türk yargısı tarafından PKK ile ilişki içinde olduğu öne sürülen Demokratik Toplum Kongresi (DTK) kapsamındaki konuşma ve faaliyetleri nedeniyle 2016 yılının Aralık ayında tutuklanmış ve 2018’de terör örgütüne üye olmak suçundan on yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Tuğluk 2022 senesinde ise sağlık sorunları nedeniyle cezaevinden tahliye edildi.

AİHM’in ilgili karar metninde, Tuğluk’un tutukluluğunun hukuki olmadığı ve tutuklanmasına neden olan hakkındaki suçlamaları ispat edecek delillerin ortaya konamadığı dile getirildi. Mahkeme ayrıca, Aysel Tuğluk’un tutuklanmasının “siyasi muhalefeti bastırmak ve demokratik çoğulculuğu sınırlamak” amacı taşıdığını ve OHAL (olağanüstü hal) dönemindeki durumun bu ihlalleri haklı çıkaramayacağını bildirdi.

Kararın ardından X hesabından bir mesaj yayınlayan DEM Parti Erzurum Milletvekili Meral Danış Beştaş, “Aysel Tuğluk kararı, sadece bir kişi için değil; düşüncesi, kimliği ve sözü nedeniyle cezalandırılan herkes için verilmiş bir ‘adalet kararıdır.’ Ancak öte yandan bu karar, Aysel Tuğluk’un yaşamından çalınan yılları, yitirdiği sağlığını ve daha nicesini hatırlatmıştır! Geç gelen adaletin bir insanın nasıl büyük zararlara maruz kaldığını ortaya koymuştur! Adaletin tecelli etmesi için daha kaç ihlal gerekiyor! Ya da daha kaç insanın hayatının yok edilmesi bekleniyor!” ifadelerini kullandı:

Türkiye AİHM’de açılan davalarda son yıllarda birçok kez insan hakları ihlalleri sebebiyle mahkûm olmuştu. AİHM, 47 ülkenin altında imzası bulunan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırılıkları takip etmekle yükümlü bir mahkeme. Ankara söz konusu sözleşmeyi 1954 yılında imzalamıştı.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Erdoğan’a Göre Ekonomide Her Şey Yolunda

Partisinin Ekonomi İşleri Başkanlığı Eğitim Programı’nda konuşan Erdoğan, “Hükümetimizin üretimi, yatırımı, istihdamı, ihracatı merkeze alan büyüme politikasında hiçbir değişiklik söz konusu değildir” dedi.

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, AK Parti Ekonomi İşleri Başkanlığı Eğitim Programı’nda konuştu. Erdoğan’ın konuşmasından öne çıkan bölümler şöyle;

“Dünkü çalıştayın ülkemiz milletimiz partimiz ve ekonomimiz için hayırlara vesile olmasını diliyorum. Toplumun farklı kesimleri ile istişare sürecini genişleterek devam ediyoruz. Yılın tamamında sanayicilerimizden ticaret erbablarımıza çiftçilerimizden gençlerimize tüm vatandaşlarımızın nabzını tutuyoruz.

24 yıldır daima milletin rehberliğinde yürüyen milletin rotasından çıkmayan bir siyasi hareket olarak Ekonomi İşleri Başkanlığı’mızın rolünü çok önemli buluyorum.

Şunu lütfen unutmayınız, sizler bizim sahadaki gözümüz, kulağımızsınız. Her biriniz aynı zamanda reel sektörler partimiz arasında güçlü bir köprü vazifesi görüyorsunuz. Ekonomi işleri başkanlarımız illerinde sivil toplum kuruluşları ve sektör temsilcileri ile sürekli temas halinde oluyor. Onların tekliflerine kulak kabartıyor bunları genel merkezimize düzenli olarak raporluyor. Biz de sizden gelen bilgiler çerçevesinde hem parti politikamıza hem de iktidar olarak atacağımız adımlara yön veriyoruz.

Değerli kardeşlerim, milletle inatlaşma olmaz. Bugüne kadar ne yaptıysak hep bu hassasiyetle yaptık. Başkaları gibi yukarıdan aşağıya doğru dikte eden değil her kademede istişare eden, farklı fikirleri can kulağı ile dinleyen yaklaşımla hareket ettik. İnşallah bundan sonra da aynı çizgide siyaset yapmaya devam ederiz.

Dün ve bugün gerçekleştirdiğimiz toplantılar ne için daha fazla çalışmamız, daha fazla koşturmamız gerektiğini inancım budur ki sizlere bir kez daha hatırlatmıştır. Rabbim şimdiden yar ve yardımcınız olsun diliyorum.

Küresel ekonomi COVID-19 salgını ile yaşadığı şokun etkilerini hala atlatamadı. Ticaret zincirinin kırılan halkaları henüz tam manasıyla onarılamadı. Dünyada bir ara son 60-70 yılın zirvelerini gören enflasyon ile üretim ve istihdam birçok ülkenin başını ağrıtmaya devam ediyor. Batılı ülkeler dahil pek çok yerde enflasyonun endişe kaynağı olmaktan çıktığını söyleyemeyiz.

Nitekim bunun işaretlerini yapılan açıklamalarda da yakinen görüyoruz. Enflasyonla mücadelede belli bir aşamada kaydeden ülkeler bile tedbiri, temkini elden bırakmıyor. Tabii buna bir de bizim coğrafyamızda yaşanan çatışmaları eklemek gerekiyor.

Neredeyse 4. yılına yaklaşan Rusya-Ukrayna arasındaki savaşın ekonomi ve finans piyasalarında yol açtığı tedirginliği hepimiz biliyoruz. Aynı şekilde ABD- Çin arasında son günlerde kızışan tarife gerilimi de ilave bir baskı oluşturuyor. Türkiye olarak işte böyle bir atmosferde hem ülkemizi çatışmalardan uzak tutmaya, hem 6 Şubat felaketinin yaralarını sarmaya hem de ekonomide belirlediğimiz hedeflere ulaşmaya çalışıyoruz.

Dün bölgemizin son 2 yıldır kanayan yarasına Gazze soykırımını durdurma noktasında önemli bir adım attık. Şarm El-Şeyh’te liderler olarak güçlü bir irade ortaya koyduk. ABD Başkanı Sayın Trump, Mısır Cumhurbaşkanı Sayın Sisi ve Katar Emiri Şeyh Temüm ile imzaladığımız dörtlü deklerasyonun bölgemizde kalıcı barışa giden yolda yeni bir kilometre taşı olmasını ümit ediyoruz.

Hamdolsun bugün Gazze’de buruk da olsa çocukların yüzü gülüyor. Yardım görevlileri hamdolsun şükür secdesi yapıyor. Anneler iki yıl sonra ilk defa çocuklarını sokağa bomba yağar korkusu olmadan gönderebiliyor. Sadece bunları görmek bile bizim için bahtiyarlıktır. Elbette bunları söylerken şu gerçeği unutmuyoruz: Geride 68 bin şehit, 170 binden fazla yaralı, yıkılmış şehirler, paramparça hayatlar bırakan soykırımın yol açtığı tahribatı arkada bırakmak belki de hiçbir zaman mümkün olmayacak.

Gazze’nin yeniden ayağa kaldırılması muhtemelen yıllar alacak. Olayın bir inşa süresi var bir de ihya süresi var. İnşa ve ihya Türkiye’nin üzerine burada önemli bir görev düşüyor. Tabii bunu başta ABD olmak üzere Körfez ülkeleri ile hep beraber görüşecek, tartışacak ve ne gibi adımlar atacağımızı bir karara bağlayacağız.

2023 seçimleri sonrasında uyguladığımız ekonomi programının etkilerini görmeye başladık. Enflasyon başta olmak üzere birçok yerde kayda değer sonuçlar aldık. Şüphesiz kat etmemiz gereken daha çok mesafe var. Hep söylediğim gibi bizim birinci önceliğimiz hayat pahalılığı sorununu kökten çözmektir. Kuraklık, zirai don, bölgesel krizler gibi kontrolümüz dışındaki engellere rağmen hedeflerimize ulaşmakta kararlıyız.

Depremin yaralarını hızla sarmaya devam ediyoruz. Bugüne kadar kamu olarak cari fiyatlarla 3,6 trilyon TL’lik yani yaklaşık 90 milyar dolarlık harcama yaptık. Geçen ay Malatya’da 304 bininci afet konutumuzun anahtarını hak sahibi kardeşlerimize teslim ettik. 2025 sonunda da toplamda 453 bin bağımsız bölümü teslim ederek deprem bölgemizi inşallah ayağa kaldırmış olacağız.

“Mali disiplinden ödün vermiyoruz”

Bu harcamaları önceliklendirirken mali disiplinden ödün vermiyoruz. Hala yüksek seyreden kiralar ve konut fiyatlarıyla ilgili de çok önemli bir projeyi hayata geçiriyoruz. Bundan böyle kira konusunda işin planlamasını devlet yapacak. Sosyal konutların bir kısmını vatandaşlarımıza uygun şartlarla kiralayacak, bilhassa dar gelirli ailelerimize rahat bir nefes aldıracağız.

Yüzyılın Konut Projesi adını verdiğimiz bu çalışmayla 81 ilimizde toplam 500 bin sosyal konut inşa edeceğiz. Konut projemiz sadece sosyal politikalarda değil enflasyonla mücadelede de elimizi güçlendirecek, tek haneli enflasyon hedefine ulaşmamıza katkı sunacaktır.

Burada şu hatırlarmayı da yapmak durumundayım. Hükümetimizin üretimi, yatırımı, istihdamı, ihracatı merkeze alan büyüme politikasında hiçbir değişiklik söz konusu değildir. Küresel ekonomideki belirsizliklere, ticaret ortaklarımızdaki düşük büyüme oranlarına rağmen Türkiye ekonomisi büyümesini sürdürmektedir.

2025’in ilk yarısında yıllık büyümemiz yüzde 3,6 olarak gerçekleşti. Milli gelirimiz yıllıklandırılmış bazda 1,5 trilyon dolara yaklaştı. Nereden nereye durmak yok, yola devam. Üretim cephesinde zirai dona bağlı olarak daralan tarım sektörü hariç tüm sektörlerde katma değer artışı oldu.

İşsizlik oranımız 28 aydır tek haneli seviyelerde. Bütün bunları umut verici rakamlar olarak görüyoruz. Ama bu süreçte reel sektörümüzün taleplerine de asla kulaklarımızı tıkamıyoruz. Bu süreçte sizden gelen bilgilerin ve sizin yapacağınız bilgilendirmelerin son derece mühim olduğunu tekrar hatırlatmak istiyorum. Ben sizlere ve bu kadroya inanıyor ve sonuna kadar güveniyorum.”

Paylaşın

Kahvaltı Yapmamak Obeziteye Neden Olur Mu?

Kahvaltı yapmamak tek başına obeziteye neden olmaz, ancak iştah kontrolü, metabolik düzenleme ve beslenme alışkanlıkları üzerindeki etkileri nedeniyle obezite riskini dolaylı olarak artırabilir.

Haber Merkezi / Kahvaltı ile obezite arasındaki ilişki, bireyin yaşam tarzı, beslenme alışkanlıkları ve genel sağlık durumuna bağlıdır:

Kahvaltının Atlanması ve İştah Kontrolü: Kahvaltı yapmamak, bazı insanlarda gün içinde açlık hissini artırabilir. Bu, daha fazla kalori alımıyla sonuçlanabilecek aşırı yemek yeme veya abur cubur tüketimine yol açabilir. Özellikle şekerli veya yüksek kalorili atıştırmalıklara yönelim obezite riskini artırabilir. Ancak, bu etki kişiden kişiye değişebilir. Bazı insanlar kahvaltıyı atladığında gün içinde daha az kalori tüketebilir ve bu durum kilo kontrolüne yardımcı olabilir.

Metabolik Etkiler: Kahvaltı, metabolizmayı “uyandırarak” gün boyunca enerji harcama oranını düzenleyebilir. Düzenli kahvaltı yapanlarda insülin duyarlılığının daha iyi olduğu ve kan şekeri seviyelerinin daha stabil olduğu gözlemlenmiştir. Kahvaltıyı atlamak, kan şekeri dalgalanmalarına ve insülin direncine katkıda bulunabilir, bu da uzun vadede obezite ve tip 2 diyabet riskini artırabilir. Ancak, bu etkiler genellikle uzun süreli ve düzensiz beslenme alışkanlıklarıyla daha belirgindir.

Kahvaltı ve Yaşam Tarzı: Kahvaltı yapanlar genellikle daha sağlıklı beslenme alışkanlıklarına sahip olabilir (örneğin, daha fazla lifli gıda tüketimi). Kahvaltıyı atlayanlar ise genellikle daha az planlı yemek yiyebilir ve bu, yüksek kalorili yiyeceklere yönelimi artırabilir. Öte yandan, aralıklı oruç gibi bazı diyet yaklaşımlarında kahvaltıyı atlamak bilinçli bir tercih olabilir ve bu, bazı insanlarda kilo kontrolüne yardımcı olabilir.

Bilimsel Bulgular: Bazı çalışmalar, kahvaltıyı düzenli yapanların obezite riskinin daha düşük olduğunu gösteriyor. Örneğin, 2017’de yapılan bir meta-analiz, kahvaltıyı atlamanın obezite riskini artırabileceğini öne sürmüştür. Ancak, nedensellik kesin değildir; yani kahvaltıyı atlamak doğrudan obeziteye yol açmaz, sadece risk faktörlerinden biri olabilir. Genetik, fiziksel aktivite düzeyi, uyku kalitesi ve genel diyet kalitesi gibi diğer faktörler daha belirleyici olabilir.

Paylaşın

Bahçeli’den Alevi Açılımı: Cami Ne Kadar Bizimse Cemevi De Bizimdir

Partisinin grup toplantısında konuşan MHP Lideri Devlet Bahçeli, “Gönül rahatlığıyla, vicdan huzuruyla, dahası samimiyetle diyorum ki, hem Alevi’yiz, hem Sünni; hepsinden evveli de Müslüman Türk milletiyiz” dedi.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda konuştu. Bahçeli, konuşmasında şunları söyledi:

“Etnik ve mezhebi kamplaşmanın ateş hattına düşürülmek amacıyla on yıllardır karanlık senaryolara maruz kalan Türk milletini felaha ve feraha eriştirmek hepimizin asil ve asli görevidir. Sanal ve sahte bir içerikten mülhem olan Türk-Kürt ayrışmasını tetikleyen iç ve dış düşman cephesidir. İnanan-inanmayan, laik-antilaik ikilemeni tırmandıran yine aynı odaklardır.

Dahası ve daha fevrisi ise Alevi-Sünni bloklaşmasını siyasi ve ideolojik dürtülerle süreklilik içinde tahrik ve tahkim etmeye kalkışan Türk ve İslam muhaliflerinin kara kampanyasıdır. İnanç ve ifade hakkıyla insan ve fikir hürriyetinin kullanımına ses çıkaran, itiraz eden, tepki gösteren, dudak büken kim varsa, buna her kim teşebbüs ve tenezzül ediyorsa ya akıl ve vicdan mahrumudur ya da taşeron olarak sahaya sürülen ajan provokatör mahluktur.

Yeri geldiği zaman, ihtiyaç duyulan her zeminde bilhassa Alevi İslam inancına aidiyetlik duyan kardeşlerimizle ilgili düşüncelerimizi samimi ve şeffaf biçimde paylaştık. Bir defa şu hususu açık yüreklilikle söylemek mecburiyetindeyim: İşin özünde hepimiz Müslüman değil miyiz? Hepimizin Allah’ı bir, Peygamberi bir, kitabı bir, kıblesi bir, itikadı bir değil mi? Hepimiz Türk milletinin onurlu ve şerefli mensupları değil miyiz? Aramıza duvar örmek, set çekmek, aşılmaz bariyerler dikmek için satıhtaki yapay etnik ve mezhebi ayrılıklar kimi mihraklar tarafından silah gibi kullanılmadı mı?

Birbirimize yan gözle bakmaktan yorulmadık mı? Birbirimizi çatık kaşlarla takipten bıkmadık mı? Yetmedi mi katlandığımız badire ve belalar? Yetmedi mi çektiğimiz çile ve eziyetler? Yetmedi mi maruz kaldığımız sosyal ve siyasal maliyetler? Yetmedi mi yanlış anlamalar ve peşin hükümler? Mayaları karanlıkla yoğrulmuş, kanları yaslı anaların gözyaşlarıyla tuzlanmış iblis uşaklarının tezgah ve tuzaklarını bozmanın ve buruşturup atmanın vakti gelmedi mi? Türk milletinin ebedi ve tarihi varlığında tek yürek olmayalım mı?

“Cami ne kadar bizimse Cemevi de bizimdir”

Gönül rahatlığıyla, vicdan huzuruyla, dahası samimiyetle diyorum ki, hem Alevi’yiz, hem Sünni; hepsinden evveli de Müslüman Türk milletiyiz. Bu düşüncelerim elbette Alevi İslam inancına mensup kardeşlerimizin geçmişe sari ve bugüne havi ihtiyaç ve beklentilerini seslendirmeye mani değildir. Sadece maksadım herkesin ve hepimizin üzerinde durması gereken, esasen milli ve manevi paydada ortak hissiyat olan yorum ve değerlendirmeleri açıklamaktır.

Alevi İslam inancına mensup kardeşlerimiz bizim canımız, can beraberimizdir. Onların her sorunu bizim de sorunumuz, onların her isteği bizim de isteğimizdir. Aleviliği asıl mecra ve muhtevasından kopartıp inanç ve kültür alanından çıkartanlar, bundan tehlikesi siyasi mevzi haline dönüştürmeye çalışanlar büyük bir yanlışın failleridir. Cami ne kadar bizimse Cemevi de bizimdir. Cem de bizim, semah da bizim, imanın ve İslam’ın mükellefiyetleri de bizimdir.

Tabulara sığınmanın, suni gerginlikleri ve korkuları diri tutmanın, insan ve inanç haklarına kapalı durmanın hiçbir sonu ve sonucu yoktur. Geldiğimiz bu aşamada diyeceğim şudur: Cemevinin ibadethane olarak tescili hususunda atılgan olmak, engelleri birer birer kaldıracak irade cesaretini sergilemek gerekmektedir. Alevi İslam inancına mensup kardeşlerimizin Cemevini ibadethane olarak görmelerine anlayış ve saygı duymak lazımdır.

Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesinde şahsımın fani hayattaki bir tasarrufunu Horasan Erenleri Dernekler Federasyonu’na hibe etmemizle birlikte yaklaşık 6 bin metrekarelik alana inşa edilip ilk etap açılışı yapılan, aynı zamanda dünyanın ve ülkemizin en büyük cemevi projesi olan Horasan Erenleri Dergahı Cemevi Külliyesi’nin milli birlik ve beraberliğimizin nişaneleri arasında yer alması Allah’tan niyazımdır.

Bu Cemevinin açılış tarihi Hacı Bektaş Veli’nin ebediyete irtihalinin de 754’üncü yıl dönümüne tekabül etmiştir. Ehli Beyt’in aydınlık meşalesi orada yanacak, yürekleri ısıtan manevi mesajları oradan yankılanacaktır. Edep ve hürmet mektebi, muhabbet ve meşveret meclisi orada kurulacaktır. Alevi inanç ve geleneğiyle temelleri kazılan kardeşlik ve kucaklaşma ocağı inanıyorum ki aşk ve ahlakla körüklenecektir. Manevi kurtuluşumuzun mihmandarı ve mimar başları olan Ehli Beyt’in aziz büyüklerini saygı ve rahmetle yad ediyorum. Ehli Beyt sevdalılarına selam ediyorum.

Gazze Şeridi’ni ihtiva eden 738 günlük şiddet ve dehşet süreci 9 Ekim 2025 tarihinde kısmen son bulmuş, nihayet İsrail ile Hamas arasında ateşkes rejimi 10 Ekim 2025 tarihinde itibaren de tesis edilmiştir. Mezkur anlaşmanın ilk aşamasının devreye girmesiyle esir takası, insani yardımların sağlanması ve İsrail askerlerinin belirlenen birinci etaba çekilmeleriyle ilgili müspet gelişmeler yaşanmaya başlamıştır.

Savaşı sona erdirmek amacıyla dün Mısır’da tertiplenen uluslararası zirvenin ve beliren geniş konsensüs ortamının sadece Filistin-İsrail ihtilafının çözüm iklimini değil Ortadoğu’nun istikrar ve barış arayışlarını da güçlendirmesini hassaten diliyorum. Asıl mesele yapılan ateşkes anlaşmasının sahadaki uygulaması ve çatışan tarafların taahhütlülerine ve imzalarına sadık kalmasıdır. İsrail’in güven vermeyen askeri ve politik tutumu karşısında da tedbirli ve ihtiyatlı hareket kaçınılmaz bir gerekliliktir.

7 Ekim 2023 tarihinden buyana tarihin gördüğü ve göreceği en dramatik, en vahim savaş ve soykırım suçu İsrail tarafından işlenmiştir. Bu suçun cezasız kalması diye bir şey asla ve kat’a düşünülemeyecektir. Eninde sonunda İsrail Başbakanı ve soykırımda payı olan vandallar küresel adalet ve vicdan huzurunda hesap verecekler, Gazzeli şehitlerin dökülen kanlarının misliyle bedelini ödeyeceklerdir.

Gazze taş, moloz ve toprak yığınına dönüşmüş, 356 kilometrekarelik sahil şeridi acı, hüzün, gözyaşı ve katliamla bezenmiş, enkaz ve harabeye gömülmüştür. İsrail ordusunun kısmi geri çekilmesi ve ateşkesin teminiyle birlikte yüz binlerce Filistinli ihtiyatlı bir iyimserlik ve zoraki bir tebessümle yıkık dökük evlerine geri dönmeye başlamışlardır. Gazze Şeridi’nin orta kesimi ile güney bölgelerinden kuzey istikametine doğru akan insan seli bir halkın hayat ve varlık mücadelesinde çektiği korkunç ıstırapların adeta geçit merasimini çağrıştırmaktadır. Temennimiz ateşkesin sağlıklı bir şekilde gerçekleşmesinin hitamında kalıcı barışın ve iki devletli çözüm ortamının yeşermesi, yerleşmesi ve herkesçe tasdik edilmesidir.

Akıbetinin ne olacağı henüz tam kestirilemeyen ateşkesle oyalanmanın, üç-beş esir takası yaşandı diye davul zurna çalmanın bir alemi yoktur. Gazze’de 67 bin 173 mazlumun canı alınmıştır. Gazze’yi emlak görenlere, nevzuhur Dubai projesi hazırlayanlara, Gazze’nin masum ve hakkı yenmiş Filistin halkının vatanıdır diyorum. 1967 sınırları temelinde, başkenti doğu Kudüs olan, bağımsız, egemen ve coğrafi bütünlüğüne kavuşmuş, iç siyasi istikrar ve demokratik işlerliğe ulaşmış, bunun yanı sıra Birleşmiş Milletler’de tam üyelik statüsünü elde etmiş bir Filistin Cumhuriyeti kurulmadıktan sonra mevzi kazanımlarla avunmak boşuna bir hevestir.

Türkiye ve bölge ülkelerinin girişimiyle, bir yanda huzurlu, güvenli, üniter, kaynaşmış ve iç barışını sağlamış Suriye Arap Cumhuriyeti’yle; diğer yanda küllerinden yeniden doğacak, Suriye’de umut ettiğimiz gelişmelere sahne olacak Filistin Cumhuriyeti’yle Ortadoğu fırtınalı atmosferinden kurtulacaktır.

Gazze’nin huzur, güvenlik ve istikrar amacının yanında; sivil, diplomatik ve teknik koordinasyonu sağlayacak bir mekanizma olarak planlanan Uluslararası Görev ve İstikrar Gücü’nün içinde Türkiye’nin yer alması bölgesel huzur ve sükûnete azami düzeyde katkı sağlayacaktır. Türkiye’miz adil ve akılcı arabulucu rolüyle bölgesel ve küresel diplomasinin kemer taşı haline gelmiştir. Bundan ziyadesiyle gurur ve memnuniyet duyduğumuzu söylemek isterim. Türkiye’nin kudret ve kifayeti artık herkesçe müsellemdir.

“İlk kıvılcımını yakan Türkiye’dir”

Ülkesine ve milletine yabancılaşmamış kim varsa bu sarih gerçeği kabullenecektir ki, bunun yegane istisnası Cumhuriyet Halk Partisi’nin Genel Başkanı ve yönetim kadrosudur. Az sonra temas edeceğim gibi, Özgür Bey’in İspanya ile başlayan yurt dışı turunun her ayağında ülkemizi kötülemesi, dahası Sayın Cumhurbaşkanımıza Gazze konusunda parmağını kıpırdatmadı diyerek iftira atması olacak ve sineye çekilecek şey değildir.

Gazze’de yaşanan insani felaketi dünyaya süreklilik içinde ve ısrarla anlatan Türkiye’nin vicdan, merhamet ve insan odaklı diplomasi vizyonudur. Körfez ülkelerine ve İslam dünyasıyla beraber kuzuların sessizliği içinde soykırımı tribünden izleyenlere boy aynası tutup gerçekleri haykıran, hala ne duruyorsunuz diye çağrıda bulunan Türkiye’dir. Gazze faciasını uluslararası topluma devamlı aktarıp Avrupa ve ABD’de geniş çaplı protesto gösterilerinin ve toplumsal kitlelerin eyleme geçmesinin ilk kıvılcımını yakan Türkiye’dir.

CHP Genel Başkanı geçen hafta bize parmak sallayarak konuştu. Öfkeden deliye dönmüş, sinirden sanki nöbet geçiriyormuş gibiydi. Kendisine sakinlik ve soğukkanlılığı temenni ediyorum. Ancak Özgür Bey’in yalan ve iftiralara sarılarak yaptığı çiğ ve çirkin siyasetin bizim nazarımızda delikli kuruşla ne bir değerinin ne de bir ederinin olmayacağını hatırlatıyorum. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim, kalabalıkta yapılan sahte kabadayılığın tenhada özrü kabul edilmez, edilemez. Bizim haddimiz, bu uçurum siyaset müelliflerinin haddini bildiği kadardır.

Özgür Bey’in yolu yol değildir, takip ettiği siyaseti ahlaklı siyaset hiç değildir. Bu muhalefet patırtısının yurt dışında ziyaret ettiği her ülkede Türkiye’mizi ve Cumhurbaşkanlığı Kabinesi’ni hedef alması işbirlikçi ve manda özlemi çeken bir siyasetçinin hezeyanıdır. Dünya genelinde hangi ülkeye bakarsanız bakınız, biraz sonra anlatacağım bazı istisnalar dışında hangi ülkenin muhalefetini incelerseniz inceleyiniz, ülke ve milletini şikayet eden çürümüşlüğe tesadüf edemezsiniz. Özgür Bey’in Brüksel’de ikram edilen meydanda yaptığı mitingde iktidarın Trump’a çalışmaya başladığını iddia etmesi, Türkiye’mizi ayaklar altına alması gayri milli ve gayri ahlaki bir siyasetin kokuşmuş örneğidir. Yazıklar olsun, yazıklar olsun, buna ortak olanlara da yuh olsun.

“CHP’de eksen kaymış, erdem kaybolmuştur”

Bakınız, bu yılki Nobel Barış Ödülü Venezuelalı sözde bir muhalefet liderine verildi. Bu hanımefendi, ABD’nin ülkesine müdahale etmesini isteyecek kadar zıvanadan çıktı. Siyonizm’in hayranları arasında yerini aldı. İsrail’in bile ülkesine askeri müdahale etmesini talep etti. Bildiğiniz gibi ödülü de ABD Başkanı’na ithaf etti.

Cezaevinde bulunan eski İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı da ‘Venezuela’da demokrasi ve özgürlük mücadelesi verenlerin başarısı’ diyerek bu bahsettiğim şahsı aldığı Nobel Barış Ödülü’nden dolayı kutladı. İşte CHP budur. Aziz Atatürk’ün kemikleri sızlamaktadır. CHP’de eksen kaymış, erdem kaybolmuş, Türkiye’ye ve Türk milletine muhalefet eden yabancı beslemesi bir anlayış maalesef yuvalanmıştır.

Dinamiti bulup insanlığın felaketine hizmet eden birisinin adına verilen ‘Barış Ödülü’ elbette ve kesinlikle bizim nezdimizde rüşvetin, hilenin, emperyal heveslerin ve su katılmamış rezaletlerin küresel dolaşımından başka bir şey olmayıp yok hükmündedir. Alın ödülünüzü tepe tepe kullanın, sonra da başınıza külah diye geçirin. Bizim için yegâne ödül Allah’ın rızasını kazanmak, milletimizin sevgi ve takdirine layık olmaktır.

Yabancı ülkelerde Türkiye’mize hakaretler yağdıran, seçilmiş Cumhurbaşkanına iftiralar savuran muhalif bir siyasetçinin adres ve yeri, hatta daha mutlu ve mesut olacağı memleketi de zannediyorum haricimizdeki herhangi bir ülkedir. Ayıptır ayıp, bu kadar ağır sıkleti millet terazinin çekmesi söz konusu değildir. İstiyoruz ki, kol kırılsın yen içinde kalsın. İstiyoruz ki, geçmişten tevarüs ettiğimiz yaraları saralım ve şifa dağıtalım.

Kardeşçe ve huzur içinde yaşayalım. Kimin ne meselesi, kimin ne diyeceği varsa oturup konuşalım, ortak aklın ve ortak iradenin refakatinde ülkemize müftehir bir siyaset ruhuyla hizmet edelim. Ülkemizi yabancılara şikayet etmek şerefli bir tavır değildir. Arsızın güçlü olması haklının suçlu olmasının yolunu açacaktır. Çok şükür arsızlar ve arsızlık kaybedecek, haklı ve ahlaklı olanlar mutlaka kazanacaktır. CHP yanlış rotadadır. CHP’nin başındaki zat histeri krizine tutulmuştur.

Bizim sağduyu ve sükûnetle perçinlenmiş kamil duruşun her kilidi açacak anahtar işlevine ihtiyacımız vardır. Aklıselim, kalbiselim ve zevkiselim sacayağında konuşmaya ve sorunları mutabakatla ele almaya asgari seviyede talebimiz olacaktır. ‘Terörsüz Türkiye’ de bu hedeflerden birisidir.

Bu süreçte heyecanla çılgınlık arasında kesin bir ayrım yapmak, yanlışa yorulabilecek şuursuz tezahürat ve telaffuzlardan kaçınmak elzemdir. Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu istişarelerinin sonuna yaklaşmaktadır. Mazisi 41 yılı bulan bölücü terör sorununun bir günde çözümünü elbet beklemiyoruz. Ancak herkesi ve özellikle muhataplarını sorumlu bir dil kullanmaya davet ediyoruz. Şehitlerimize gencecik cesetler demek doğru ve isabet kaydeden bir söz değildir. Çünkü şehitler ceset değildir, onlar bizim kahramanımız, manevi muhafızlarımızdır. Al-i İmran Suresinde buyurulduğu gibi, ‘Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler.’ TBMM çatısı altında taşkın sloganlara da asla yer ve gerek yoktur.

Herkes ve hepimiz ‘Terörsüz Türkiye’ hedefinin sekteye uğramamasına özenle dikkat etmeliyiz. Maksimalist taleplerin gündeme gelmesinden kaçınmalıyız. Sorumsuz ve suçlayıcı üsluptan uzak durmalıyız. Bilinmelidir ki, her şey Türkiye içindir. Hepimiz Türk milletiyiz. Denizi geçtikten sonra derede bocalamanın hiç kimseye faydası olmayacaktır. Terörsüz Türkiye Türk milletinin müşterek arzu ve amacıdır. Bu arzu ve amaçtan sarfınazar edenler ahlaken, tarihen, vicdanen ve siyaseten çok ağır sonuçlarla karışılacaklardır. 27 Şubat İmralı açıklaması dışında hiçbir söz, tez, teklif ve değerlendirmenin hükmü yoktur.”

Paylaşın

Bakırhan’dan CHP’ye: Ne Zaman Selahattin’ci, Figen’ci Oldunuz?

CHP’ye yönelik dikkat çeken mesajlar veren DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, “Siz ne zaman Selahattin’ci, Figen’ci oldunuz? Dokunulmazlıkların kaldırılmasına ‘evet’ oyu vermeseydiniz, bugün o insanlar partinin başında olacaktı, mücadelelerini yürüteceklerdi” dedi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, “Alan Burası” YouTube kanalında gündeme ve muhalefet partileriyle ilişkilerine dair önemli açıklamalarda bulundu.

Bakırhan, partisinin siyaset anlayışını “mücadele ve müzakere” kavramlarıyla tanımlayarak şöyle konuştu: Biz haksızlığa uğrayanın yanında olan bir siyasi partiyiz. Dün bize uygulanırken “bugün onlar neredeydi” diye sormayız. Bu, bizim anlayışımıza aykırıdır. Nerede bir zulüm varsa karşısında dururuz. Nerede bir hak arama mücadelesi varsa, yanında oluruz. Bu üç ilke bizi özetler. Cumhuriyet Halk Partisi’nin maruz kaldığı baskılar karşısında da doğru bir yerde durduk. Saraçhane’ye gittik, Sayın Özgür Özel’le birlikte açıklamalar yaptık. Ama biz sadece sokakta mücadele eden bir parti değiliz; aynı zamanda müzakere eden bir partiyiz.

Antidemokratik uygulamalara karşı dayanışırız, gerektiğinde sokaktayız. Ama bir masa kurulmuşsa, o masayı da yürütürüz. Müzakereyi de sonuca ulaştırmak için çaba gösteririz. Bizim ismimiz “mücadele ve müzakere partisi”dir. İkisi birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Tek başına sadece müzakere de değil, sadece mücadele de değil. Mücadele, müzakere içindir. Neden mücadele ediyoruz? Çünkü meselenin çözümü için müzakere etmek gerekir.

Ancak sadece sokakta değil, masada da mücadele ettiklerini vurgulayan Bakırhan, “Biz hem sokakta direniriz hem müzakere yürütürüz. Çünkü meselelerin çözümü için ikisi de şarttır,” dedi.

“Biz sizi defalarca destekledik”

CHP’ye doğrudan seslenen Bakırhan, son yıllardaki seçim süreçlerini hatırlattı: CHP tabanına şunu söylemek isterim: Çok uzak bir tarihten bahsetmiyorum, biraz hafızaları tazelemek gerekiyor. Biz iki yerel seçimde CHP’nin adaylarını desteklemiş bir partiyiz.  İki cumhurbaşkanlığı seçiminde de CHP’nin adayı için oy verdik. Kemal Kılıçdaroğlu’na desteğimiz, açık ve ilkeli bir tavrın sonucuydu. Peki bizim neyimizi sorguluyorlar? Bu meselenin çözümünü ne zaman sağlayacağız? CHP’nin iktidar olmasını mı bekleyeceğiz? Ya da başka bir partinin iktidar olması mı çözümün garantisi olacak?

Biz bir partinin iktidara gelmesini beklerken, yiten canlara, çöken ekonomiye, çürüyen sosyolojiye, açlığa ve işsizliğe göz mü yumacağız? Hayır. Biz ne AK Parti siyasetiyiz, ne CHP siyaseti. Biz üçüncü yolu temsil ediyoruz. Mücadele etmeyi, müzakere yürütmeyi bilen, bunu bir arada yürütebilen bir geleneğe sahibiz. Müzakere etmek, ilkelerden vazgeçmek değildir. Masada oturmak, diğer tarafın dediklerine yüzde yüz katılmak değildir. Müzakere, herkesin ilkelerini ortaya koyması ve ortak bir yol bulunmasıdır. Bu yol, hem sorunu yaşayanları hem de ülkeyi rahatlatır, demokrasiyi büyütür.

AK Parti’nin siyasetini benimsemek, onun seçim hesaplarına dahil olmak hiç değildir. Mücadelemiz kendi kulvarında, kendi zemininde sürüyor. Aynı anda müzakere de devam ediyor. Ekoloji mücadelesinden kadına yönelik şiddete kadar her gün sokaktayız. Şırnak’tan Muğla’ya kadar eko-kırım politikalarına karşı mücadele ediyoruz. Kadın meclisimizin yürüttüğü mücadele sadece Türkiye’de değil, dünyada örnek gösteriliyor. Bir masa kuruldu diye biz ilkelerimizden vazgeçmeyiz. Ama bazen öyle yorumlanıyoruz ki, bu bizi gerçekten şaşırtıyor.

Bakın, kimlik sorunu olmayan, işsizlik yaşamayan, konforlu alanında oturmuş bazı kesimler “Kürtler niye müzakere ediyor” diye konuşuyor. AK Parti’yi biz mi yarattık? Biz mi 22 yıldır iktidarda tuttuk? Sizin muhalefetsizliğiniz, sizin uzlaşmacılığınız bu iktidarı sürdürüyor. İmamoğlu tutuklanma tehlikesiyle karşı karşıyayken biz eleştirdik, dayanıştık. Ama Diyarbakır’da kayyım atandığında siz neredeydiniz? Kayyım yasasını Anayasa Mahkemesi’ne götürmeyen sizdiniz.

Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve içerideki seçilmiş arkadaşlarımızın isimlerini bugün siyaset malzemesi yapanlar var. Ama önce o insanların içeride olmasının öz eleştirisini versinler. Siz ne zaman Selahattin’ci, Figen’ci oldunuz? Dokunulmazlıkların kaldırılmasına “evet” oyu vermeseydiniz, bugün o insanlar partinin başında olacaktı, mücadelelerini yürüteceklerdi. O yüzden kimse bizim kararlılığımızı ve onurlu mücadelemizi, bir masa kuruldu diye sorgulamasın. Biz dün olduğu gibi bugün de, yarın da mücadele eden ve etmesini bilen bir gelenekten geliyoruz.

“Kapalı kapılar arkasında pazarlık yapmayız”

DEM Parti’nin “gizli pazarlık” yaptığı yönündeki iddiaları reddeden Bakırhan, müzakereleri tüm şeffaflığıyla yürüttüklerini belirtti:

Bugün bize “kapalı kapılar ardında bir şeyler yapıyorlar” diyenlerin geçmişine bakın. Bizim geçmişimiz tertemizdir. Biz hiçbir zaman kapalı kapılar ardında oturup, ırkçı, Kürt karşıtı, Alevi karşıtı ya da ezilenlere karşı protokol imzalamadık. Her şeyi açık yaparız. Müzakerelerimizi de açık yürütüyoruz. Her görüşmenin ardından, başta Sayın Özgür Özel olmak üzere tüm muhalefet partilerini bilgilendiriyoruz. Görüşmelerin içeriğini anlatıyoruz, fikirlerini alıyoruz ve bunları sürece katıyoruz. Kimse bizim kararlılığımızı sorgulamasın. Biz dün olduğu gibi bugün de, yarın da mücadele eden, onurlu bir geleneğin temsilcisiyiz.

Alan Burası

Paylaşın

Gazze’de Barış İçin Tarihi Adım

20’den fazla ülkenin liderlerinin katılımıyla gerçekleştirilen Şarm el-Şeyh Barış Zirvesi’nde Gazze’deki ateşkes anlaşması için kritik bir adım atıldı. Zirveye katılan liderler, Gazze için ortak niyet beyanını imzaladı. 

İmza töreni sonrası açıklamalarda bulunan ABD Başkanı Donald Trump, bölgedeki gelişmeleri değerlendirdi. Trump, “Orta Doğu’da barışa ulaştık” diyerek, “Gazze’de savaşı hep birlikte bitirdik. Gazze’de yeniden inşa başlıyor” ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı Trump, 9 Ekim’de Mısır’daki müzakerelerde İsrail ile Hamas’ın Gazze’de ateşkes planının ilk aşamasını onayladığını açıklamıştı. Anlaşma, 10 Ekim itibarıyla yürürlüğe girmiş ve İsrail ordusunun belirlenen “sarı hat”tan çekilmesi ile ateşkes aynı gün saat 12.00’de hayata geçirilmişti.

Mısır’ın Şarm eş-Şeyh kentinde gerçekleştirilen tarihi zirvede, Gazze’de barışın sağlanması amacıyla önemli adımlar atıldı. Zirveye katılan liderler, Gazze için ortak niyet beyanını imzaladı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ABD Başkanı Donald Trump, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ve Katar Emiri Al-Sani, barış ve istikrarın sağlanması için birlikte hareket etme mesajı verdi.

ABD Başkanı Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a övgüde bulunarak, “Çetin bir adam ve benim dostum” dedi. Trump, Erdoğan’ın ordusunun çoğu kişinin sandığından daha güçlü olduğunu ve son dönemdeki çatışmalarda hep ön safta yer alarak başarılı olduğunu vurguladı.

Zirve, Gazze Şeridi’ndeki savaşı sona erdirmeyi, Orta Doğu’da barış ve istikrarı güçlendirmeyi ve bölgesel güvenlik için yeni bir sayfa açmayı hedefliyor. Toplantıya Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yanı sıra Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Ürdün Kralı 2. Abdullah, Bahreyn Kralı Hamed bin İsa Al Halife, İngiltere Başbakanı Keir Starmer, İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, Almanya Başbakanı Friedrich Merz ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan gibi 20’den fazla ülke lideri katıldı.

İran’ın Tesnim Haber Ajansı, İranlı yetkililerin katılmayacağını bildirirken, Katar, BAE, Suudi Arabistan ve Endonezya’dan katılım olacağı ancak düzeylerinin açıklanmadığı belirtildi. İsrail Başbakanlık Ofisi zirveye İsrail’den katılım olmayacağını duyurdu, Filistin yönetimi ise açıklama yapmadı. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres ve AB Konseyi Başkanı Antonio Costa da zirvede yer aldı.

Gazze’de varılan ateşkes anlaşması da zirvede değerlendirildi. ABD Başkanı Trump, 9 Ekim’de Mısır’daki müzakerelerde İsrail ile Hamas’ın Gazze’de ateşkes planının ilk aşamasını onayladığını açıklamıştı. Anlaşma, 10 Ekim itibarıyla yürürlüğe girmiş ve İsrail ordusunun belirlenen “sarı hat”tan çekilmesi ile ateşkes aynı gün saat 12.00’de hayata geçirilmişti.

Paylaşın

Beyin, Obezitede Nasıl Bir Rol Oynar?

Beyin, obezitenin hem nedeni hem de sonucu olarak önemli bir rol oynar. İştah kontrolü, ödül mekanizmaları, stres tepkileri ve karar verme süreçleri, obeziteyi etkileyen temel beyin fonksiyonlarıdır.

Haber Merkezi / Bu nedenle, obezite tedavisinde sadece diyet ve egzersiz değil, aynı zamanda beyin temelli yaklaşımlar (örneğin, davranışsal terapiler, stres yönetimi) de önemlidir.

İşte beyin ve obezite arasındaki ilişkiyi açıklayan temel noktalar:

İştah ve Yeme Davranışının Düzenlenmesi: Beynin hipotalamus bölgesi, açlık ve tokluk sinyallerini algılar. Leptin ve ghrelin gibi hormonlar, enerji dengesini kontrol etmek için beyne sinyaller gönderir. Obezitede, leptin direnci gibi durumlar tokluk sinyallerinin doğru algılanmasını engelleyerek aşırı yemeye yol açabilir.

Ödül Sistemi ve Dopamin: Beynin ödül merkezi (nükleus akumbens), yüksek kalorili yiyeceklere (şekerli veya yağlı gıdalar) tepki olarak dopamin salgılar. Bu, yiyeceklere karşı bağımlılık benzeri bir davranış geliştirebilir, özellikle obez bireylerde bu sistem aşırı uyarılabilir.

Stres ve Duygusal Yeme: Beynin amigdala ve prefrontal korteks gibi bölgeleri, stres ve duygusal durumlarla başa çıkmada rol oynar. Kronik stres, kortizol seviyelerini artırarak iştahı tetikleyebilir ve duygusal yeme davranışını körükleyebilir, bu da obeziteye katkıda bulunur.

Karar Verme ve Öz Denetim: Prefrontal korteks, yeme alışkanlıkları üzerinde öz denetim sağlar. Obez bireylerde bu bölgedeki işlevsellik zayıflayabilir, bu da sağlıksız yiyeceklere yönelmeyi artırabilir.

Bağırsak-Beyin Ekseni: Bağırsak mikrobiyotası, beyinle iletişim kurarak iştah ve metabolizmayı etkiler. Obezitede bağırsak mikrobiyotasındaki dengesizlikler, beyne gönderilen sinyalleri bozabilir ve kilo alımını teşvik edebilir.

Nöroinflamasyon: Obezite, beyinde düşük seviyeli kronik iltihaplanmaya yol açabilir. Bu, nöronal işlevleri bozarak hem iştah düzenlemesini hem de metabolik süreçleri olumsuz etkileyebilir.

Paylaşın