Süper Lig: Trabzonspor Üç Puanı Üç Golle Aldı

Süper Lig’in 21. hafta maçında Samsunspor ile Trabzonspor, 19 Mayıs Stadyumu’nda karşı karşıya geldi. Hakem Alper Akarsu’un yönettiği karşılaşmadan Trabzonspor 3 – 0 galip ayrıldı.

Haber Merkezi / Trabzonspor’a galibiyeti getiren golleri, 23 ve 81. dakikalarda Paul Onuachu ve 90+1. dakikada Ernest Muçi (penaltı) kaydetti.

Bu skorun ardından, Trabzonspor puanını 45’e yükseltirken, Samsunspor 30 puanda kaldı.

Trabzonspor Teknik Direktörü Fatih Tekke, maç sonrası yaptığı açıklamasında, galibiyetten memnun olduğunu belirtti ve bu sonucu kulübe hediye ettiklerini söyledi.

Fatih Tekke, zor bir deplasmanda net skorla kazanmanın önemli olduğunu vurguladı ve oyuncularının mücadele ruhunu övdü.

Takımın oynadığı futbolun gelişmekte olduğunu, performansın keyif verici olduğunu ifade eden Fatih Tekke, gelecek haftalarda önemli maçlara odaklanacaklarını belirtti.

Samsunspor Teknik Direktörü Thomas Reis, maç sonrası yaptığı açıklamasında, skorun yanı sıra takımın oyunu ve üretkenliği konusunda beklentinin altında kaldıklarını belirtti.

Thomas Reis, eksiklikler üzerinde duracaklarını ve toparlanmak istediklerini ekledi.

Paylaşın

Enflasyon, ENAG’a Göre Yüzde 53,42, TÜİK’e Göre Yüzde 30,65

Yıllık enflasyon, ocak ayında ENAG’a göre yüzde 53,42, TÜİK’e göre ise yüzde 30,65 oldu. Merkez Bankası’nın 2026 yıl sonu enflasyon tahmini ise yüzde 16 bandında.

Haber Merkezi / Bağımsız Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG), ocak ayı enflasyon verilerini açıkladı.

Buna göre; Kasım ayında Tüketici Fiyat Endeksi (E-TÜFE) aylık bazda yüzde 6,32, yıllık bazda ise yüzde 53,42 arttı.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ocak ayına ilişkin enflasyon rakamlarını açıkladı.

Buna göre; Enflasyon bir önceki aya göre yüzde 0,89, bir önceki yılın aralık ayına göre yüzde 4,84, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 30,65 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 33,98 arttı.

ENAG ve TÜİK verileri arasındaki uçurum neden kaynaklanıyor?

ENAG ile TÜİK arasında açıklanan enflasyon verileri arasındaki farkın bu denli büyük olmasının temelinde farklı veri toplama ve hesaplama yöntemleri yatıyor.

TÜİK, belirli mağazalardan ve sabit zaman aralıklarında toplanan fiyatlarla oluşturulan sabit bir tüketim sepetine dayanarak enflasyonu aylık olarak hesaplıyor.

Sepetteki mal ve hizmetlerin ağırlıkları yılda bir kez güncelleniyor ve fiyat değişimleri bu yapı üzerinden izleniyor. ENAG ise internet üzerinden toplanan günlük fiyat verilerini kullanarak daha dinamik ve hızlı değişen bir sistemle enflasyonu ölçüyor.

Tüm bu teknik farkların ötesinde, TÜİK’in hükümete bağlı bir kurum olması nedeniyle verilerin siyaseten manipüle edildiğine dair kamuoyunda zaman zaman şüpheler oluşuyor.

Paylaşın

İTO Duyurdu: İstanbul’un Enflasyonu Yüzde 36,15

İTO’nun açıkladığı verilere göre; İstanbul’da perakende fiyatları, ocak ayında bir önceki aya göre yüzde 4,56, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 36,15 yükseldi. 

Haber Merkezi / İstanbul Ticaret Odası (İTO), 2026 Ocak Ücretliler Geçinme İndeksi ve Toptan Eşya Fiyatları İndeksi verilerini açıkladı.

2023 baz yılına göre hazırlanan verilere göre, İstanbul’da perakende fiyatlar bir önceki aya göre yüzde 4,56 oranında artış gösterdi. Yıllık bazda ise İstanbul’da tüketici fiyatlarının geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 36,15 arttığı belirlendi.

Ocak ayında harcama grupları arasında en yüksek fiyat artışı sağlık ve ulaştırma kalemlerinde görüldü.

Bir önceki aya göre artış oranları şöyle sıralandı:

Sağlık harcamaları yüzde 11,94
Ulaştırma yüzde 9,96
Çeşitli mal ve hizmetler yüzde 8,52
Lokanta ve oteller yüzde 6,22
Ev eşyası yüzde 4,40
Gıda ve alkolsüz içecekler yüzde 4,27
Haberleşme yüzde 4,26
Eğlence ve kültür yüzde 3,23
Konut yüzde 2,56
Eğitim yüzde 2,53
Alkollü içecekler ve tütün yüzde 0,21

Aynı dönemde giyim ve ayakkabı grubunda fiyatlar yüzde 2,32 oranında geriledi. Bu kalem, ocak ayında ana harcama grupları arasında fiyat düşüşü görülen tek grup oldu.

İTO’nun değerlendirmesinde, özellikle sağlık ve ulaştırma gruplarındaki artışlarda kamu kaynaklı fiyat düzenlemeleri ile piyasa koşullarının etkili olduğu vurgulandı. Lokanta ve otellerdeki yükseliş dikkat çekerken, gıda fiyatlarında kış mevsiminin bazı ürünlerde artışa yol açtığı belirtildi. Giyim ve ayakkabı grubundaki gerilemede ise piyasa dinamiklerinin etkili olduğu ifade edildi.

Ocak 2026 itibarıyla aylık bazda en yüksek artış sağlık harcamalarında, en belirgin düşüş ise giyim ve ayakkabı grubunda kaydedildi.

Paylaşın

Fiziksel Olarak Formda Olmak Ne Anlama Geliyor?

Uluslararası sağlık kuruluşlarına göre fiziksel olarak formda olmak yalnızca kilo ya da görünümle değil; kalp sağlığı, kas gücü, esneklik, denge ve günlük yaşamı zorlanmadan sürdürebilme kapasitesiyle tanımlanıyor.

Haber Merkezi / “Formda olmak” çoğu zaman ince bir vücut, kaslı bir görünüm ya da spor salonunda geçirilen saatlerle eş anlamlı düşünülüyor. Oysa Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Amerikan Spor Hekimliği Koleji (ACSM) ve Harvard T.H. Chan Halk Sağlığı Okulu gibi uluslararası kurumlara göre fiziksel olarak formda olmak, yalnızca dış görünüşle sınırlı olmayan çok daha kapsamlı bir durumu ifade ediyor.

Uzmanlara göre gerçek fiziksel uygunluk, vücudun günlük yaşamın taleplerini yorgunluk, ağrı ya da sakatlık riski olmadan karşılayabilme kapasitesidir. Bu da tek bir ölçüte değil, birden fazla bileşene dayanır.

Formda Olmanın Temel Bileşenleri

Uluslararası literatürde fiziksel uygunluk beş ana başlık altında değerlendiriliyor:

Kardiyorespiratuvar dayanıklılık: Kalp, akciğer ve dolaşım sisteminin birlikte ne kadar verimli çalıştığını gösterir. Düzenli yürüyüş, koşu, bisiklet ve yüzme gibi aktiviteler bu kapasiteyi artırır. WHO’ya göre düşük kardiyovasküler dayanıklılık, erken ölüm riskinin önemli göstergelerinden biridir.

Kas gücü ve kas dayanıklılığı: Kasların kuvvet üretme ve bunu sürdürebilme yeteneğidir. ACSM, haftada en az iki gün kas güçlendirici egzersiz yapılmasını öneriyor. Güçlü kaslar yalnızca spor performansı için değil, düşmeleri önlemek ve yaşlılıkta bağımsız kalmak için de kritik önem taşır.

Esneklik ve hareketlilik: Eklemlerin doğal hareket açıklığını koruyabilme kapasitesidir. Uzmanlar, esnekliğin ihmal edilmesinin sakatlık riskini artırdığına dikkat çekiyor.

Vücut kompozisyonu: Formda olmak, kilodan çok vücuttaki yağ, kas ve kemik oranlarıyla ilgilidir. Harvard araştırmalarına göre, normal kiloda olup düşük kas kütlesine sahip bireyler de metabolik risk taşıyabilir.

Denge ve koordinasyon: Özellikle ileri yaşlarda düşme riskini azaltan önemli bir faktördür. Avrupa Geriatri Dernekleri, denge egzersizlerini sağlıklı yaşlanmanın temel unsurlarından biri olarak tanımlıyor.

Formda Olmak = Sağlıklı Olmak mı?

Uzmanlar, formda olmanın sağlıklı yaşamın güçlü bir göstergesi olduğunu ancak tek başına yeterli olmadığını vurguluyor. Yetersiz uyku, kronik stres, sağlıksız beslenme ve hareketsiz yaşam, fiziksel uygunluğu doğrudan etkiliyor.

WHO verilerine göre dünya genelinde her dört yetişkinden biri yeterince hareket etmiyor. Bu durum, kalp hastalıkları, diyabet, depresyon ve erken ölüm riskini ciddi biçimde artırıyor.

Uluslararası sağlık kuruluşları, “formda olmanın” yaşa, cinsiyete, sağlık durumuna ve yaşam koşullarına göre değiştiğinin altını çiziyor. Bir maraton koşucusunun hedefleriyle, masa başında çalışan 50 yaşındaki bir bireyin ihtiyaçları aynı değil.

Uzmanlara göre en doğru ölçüt şu soruda gizli: “Günlük hayatımı zorlanmadan sürdürebiliyor muyum?”

Eğer merdiven çıkmak nefes nefese bırakmıyorsa, uzun süre oturduktan sonra ağrı yaşanmıyorsa ve kişi kendini gün içinde enerjik hissediyorsa, bu fiziksel uygunluğun güçlü bir işareti olarak kabul ediliyor.

Uluslararası bilimsel yaklaşım net: Fiziksel olarak formda olmak estetik bir hedef değil, uzun vadeli bir sağlık yatırımıdır. Küçük ama sürdürülebilir hareket alışkanlıkları, pahalı spor programlarından çok daha etkili olabilir.

Formda olmak, başkalarına nasıl göründüğünüzle değil, hayatı ne kadar rahat ve sağlıklı yaşadığınızla ilgilidir.

Paylaşın

Suriye’de Savaş Bitti Mi, Sadece Şekil Mi Değiştirdi?

Suriye’de silahlar susarken, entegrasyon anlaşmaları, yatırım hamleleri ve diplomatik trafik, ülkeyi barışa mı yoksa yeni bir güç dengesizliğine mi taşıyacak sorusu hâlâ yanıt bekliyor.

Haber Merkezi / Suriye’de savaş biteli çok oldu deniyor. Ama gerçekte biten savaş değil, sadece biçim değiştiren bir güç mücadelesi.

Bugün Şam’da atılan her adım, Washington’da, Moskova’da, Tahran’da ve Tel Aviv’de yankı buluyor. Reuters’ın aktardığı üzere merkezi yönetim ile Kürt güçleri arasında imzalanan entegrasyon anlaşması “tarihi” olarak tanımlanıyor.

Evet, kağıt üzerinde bu anlaşma Suriye’nin toprak bütünlüğü adına önemli bir eşik. Ancak Orta Doğu’da tarih, imzalarla değil uygulamalarla yazılır.

Suriye artık klasik anlamda bir iç savaş ülkesi değil; çok aktörlü, çok katmanlı bir yeniden yapılanma laboratuvarı. Telekom ihaleleri ve altyapı projeleri, savaş sonrası dönemin yeni cephesini gösteriyor: silahların yerini yatırım, yaptırım ve nüfuz alıyor.

Ancak bu “normalleşme” görüntüsü aldatıcı olabilir.

Çünkü aynı anda İsrail hava saldırılarını sürdürüyor, İran sahadaki etkisini korumaya çalışıyor, Rusya askeri varlığını tahkim ediyor, ABD ise geri plandan denge kuruyor. Yani Suriye’nin geleceği, Suriyelilerin olduğu kadar başkalarının ajandasına da bağlı.

Buradaki asıl kırılma noktası şu: Suriye, merkezileşmiş ama kapsayıcı bir devlet mi olacak, yoksa fiilen bölünmüş ama harita üzerinde tek kalan bir ülke mi?

Bu soruya net bir cevap verilmiyor; çünkü cevabı henüz kimse bilmiyor. Ancak bildiğimiz bir şey var: Silahlı grupların entegrasyonu başarısız olursa, “devletleşme” süreci sadece yeni bir elit değişimi olarak kalır. Bu da eski kaosun yeni bir ambalajla geri dönmesi demektir.

Ekonomik tablo ise daha da sert. Yıllarca süren savaş, kuraklık ve yaptırımlar, halkı hayatta kalma moduna kilitledi. Yatırım söylemleri yükselirken, sıradan Suriyeli için hâlâ elektrik, gıda ve güvenlik temel sorun olmaya devam ediyor. Eğer yeniden inşa sadece belli çevrelere hizmet ederse, bu barış değil ertelenmiş bir toplumsal patlama olur.

Asıl soru şu: Suriye, dış güçlerin satranç tahtası olmaktan çıkıp kendi kaderini yazabilecek mi?

Bugün atılan adımlar umut verici ama kırılgan. En küçük yanlış hesap, Suriye’yi yeniden “istikrarsızlığın merkezi” haline getirebilir. Bu yüzden önümüzdeki yıllar, Suriye için bir yeniden doğuş değilse bile kesinlikle bir karar anı olacak.

Ya kapsayıcı bir siyasal düzen kurulacak…
Ya da savaş sonrası dönem, savaşın başka bir versiyonu olarak tarihe geçecek.

Suriye’nin geleceği işte bu iki ihtimal arasında şekilleniyor.

Paylaşın

Beynin Protein Temizleme Süreci Bunamada Rol Oynayabilir

Bilim insanları, beynin protein temizleme sisteminin yaşlanmayla birlikte aksadığını ve mikroglianın hasarlı proteinleri temizlerken sinir hücreleri arasındaki bağlantılara zarar verebileceğini ortaya koydu.

Haber Merkezi / Beynin bağışıklık hücreleri olan mikroglianın, yaşlanmayla birlikte ortaya çıkan protein birikimini temizlemeye çalışırken yanlışlıkla beyin hücreleri arasındaki hayati bağlantıları yok edebileceği ortaya çıktı.

Nature dergisinde yayımlanan yeni bir araştırma, bu sürecin Alzheimer ve diğer bunama türlerinin gelişiminde rol oynayabileceğini gösteriyor.

Dünya genelinde nörodejeneratif hastalıklar yaklaşık her 12 kişiden 1’ini etkilerken, yaş en önemli risk faktörü olarak öne çıkıyor. Bugüne kadar Alzheimer araştırmalarının büyük bölümü, amiloid plakları ve tau yumakları gibi bilinen protein birikimlerine odaklandı. Ancak Stanford Üniversitesi’nden bilim insanları, bu kez beynin protein üretme ve temizleme mekanizmasını inceledi.

Araştırmada, sağlıklı yaşlanan fareler kullanılarak genç (4 aylık) ve yaşlı (24 aylık) beyinler karşılaştırıldı. Bilim insanları, proteostaz olarak adlandırılan ve beynin proteinleri koruyup geri dönüştürmesini sağlayan sistemin, yaşlanmayla birlikte belirgin şekilde yavaşladığını tespit etti.

Yeni geliştirilen BONCAT adlı yöntemle proteinler üretildikleri andan itibaren takip edildi. Sonuçlar, genç beyinlerde hızla yok edilen proteinlerin yaşlı beyinlerde iki kat daha uzun süre kaldığını ortaya koydu. Araştırmacılar, bunun nöronların kendini yenileme kapasitesinde ciddi bir zayıflamaya işaret ettiğini belirtti.

Proteinlerin birikimi özellikle sinapslarda, yani beyin hücrelerinin birbiriyle iletişim kurduğu noktalarda yoğunlaşıyor. Bu birikim artınca mikroglia hücreleri devreye girerek temizlik yapmaya çalışıyor. Ancak araştırmaya göre bu süreç her zaman koruyucu sonuçlar doğurmuyor.

Bilim insanları, mikroglianın hasarlı proteinleri temizlerken sinapsları da “yabancı” olarak algılayıp yok edebildiğini belirtiyor. Bu durum, yaşlanmayla birlikte görülen hafıza kaybı ve bilişsel gerilemenin nedenlerinden biri olabilir.

Araştırmacılar, mikroglia hücrelerinde biriken bozulmuş proteinlerin sayısının rastlantısal olarak beklenenden çok daha fazla olduğunu vurguluyor. Bu bulgu, beynin kendi kendine verdiği zararın demans sürecini hızlandırabileceğine işaret ediyor.

Eğer bu mekanizma insan beyninde de doğrulanırsa, Alzheimer ve benzeri hastalıklarla mücadelede yeni tedavi yolları açılabilir. Bilim insanlarına göre çözüm, protein geri dönüşüm sistemini destekleyen ve mikroglianın sağlıklı sinapslara zarar vermesini önleyen yöntemler geliştirmekten geçiyor.

Paylaşın

Umut: Sefaletin İçinden Doğan İnsanlık

Emile Zola’nın “Umut” romanı, 19. yüzyıl Paris’inde işçi sınıfının sefaletini, günlük mücadelelerini ve küçük umutlarını sürükleyici bir dille gözler önüne seriyor.

Haber Merkezi / 19. yüzyıl Fransız edebiyatının önde gelen temsilcilerinden Emile Zola, natüralist yaklaşımının izlerini taşıyan “Umut” adlı romanıyla okuru işçi sınıfının acı dolu dünyasına davet ediyor. Zola, bu eserinde Paris’in kenar mahallelerinde yaşayan sıradan insanların yaşamını, umutla karışık çaresizliklerini, küçük mutluluk arayışlarını incelikle gözler önüne seriyor.

Romanın merkezinde Gervaise, ekonomik zorluklar içinde yaşamaya çalışan genç bir işçi kadındır. Zola, onun günlük mücadelelerini, toplumsal baskıları ve aşk hayatını anlatırken, aynı zamanda dönemin işçi sınıfının yaşadığı ekonomik ve sosyal sıkıntılara da ışık tutuyor. Yazarın detaylı tasvirleri, okuru adeta Paris’in kirli sokaklarında ve kalabalık fabrikalarında yürüyormuş gibi hissettiriyor.

“Umut”un en güçlü yönlerinden biri, Zola’nın karakterlerini sadece dramatik unsurlar üzerinden değil, psikolojik derinlikleriyle de ele almasıdır. Karakterlerin hayalleri, korkuları ve küçük mutluluk anları, eseri basit bir trajediden öteye taşıyarak insanın evrensel duygularına dokunuyor. Aynı zamanda eser, kapitalist düzenin işçi üzerindeki baskısını ve toplumun adaletsizliğini eleştiren bir toplumsal belge niteliği de taşıyor.

Edebiyat eleştirmenleri, “Umut”u Zola’nın diğer ünlü eserleri kadar büyük bir epik yoğunluğa sahip olmasa da, işçi sınıfının gerçekçi portresini sunması açısından önemli bir roman olarak değerlendiriyor. Günümüz okuru içinse, yoksulluk, dayanışma ve hayata tutunma çabası gibi temalar hâlâ son derece güncel ve anlamlı.

Sonuç olarak, Emile Zola’nın “Umut”u, hem edebiyat meraklılarına hem de toplumsal gerçekleri anlamak isteyen okuyuculara hitap eden, zamanının ötesinde bir eser olarak karşımıza çıkıyor. Sade dili, derin karakter analizleri ve toplumsal duyarlılığı ile Zola, okuru bir yandan düşündürürken, diğer yandan insanın dayanma gücüne dair umut aşılıyor.

Paylaşın

Yeni Rejim, Eski Çatışma: Afganistan’da Silahlı Muhalefet

Afganistan’da siyasal dışlanma, meşruiyet sorunu ve baskı ortamı, silahlı muhalefeti yeniden üretirken, bu durum ülkede kalıcı barış ihtimalini giderek daha da zayıflatıyor.

Haber Merkezi / Taliban’ın iktidarı yeniden ele geçirmesiyle Afganistan’da savaşın sona erdiği iddia edilmişti. Oysa sahadaki gerçeklik, bu iddianın fazlasıyla erken ve iyimser olduğunu gösteriyor. Rejim değişmiş olabilir; fakat çatışmanın yapısal nedenleri yerli yerinde duruyor. Bugün Afganistan’da yaşanan, barıştan çok çatışmanın biçim değiştirmiş hâlidir.

Taliban, iktidarını “güvenlik” ve “istikrar” söylemi üzerine inşa etmeye çalışsa da bu söylem, kapsayıcı bir siyasal düzenle desteklenmediği sürece ikna edici olmaktan uzak kalıyor. Etnik, mezhepsel ve siyasal dışlanmışlık hissi, özellikle bazı bölgelerde silahlı muhalefetin yeniden filizlenmesine zemin hazırlıyor. Bu durum, Afganistan’da sorunun yalnızca askeri değil, derin bir meşruiyet krizi olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.

Silahlı muhalefetin varlığı, Taliban’ın iddia ettiği gibi sadece “dış destekli unsurların sabotajı” ile açıklanamaz. Aksine bu hareketler, uzun yıllardır süregelen merkezîleşme, temsil eksikliği ve zor yoluyla yönetme pratiklerinin bir sonucu olarak okunmalıdır. Siyasal alanın kapatıldığı, muhalefetin meşru kanallarının tamamen ortadan kaldırıldığı bir ortamda silah, kaçınılmaz biçimde siyasal bir araç hâline gelmektedir.

Uluslararası toplumun tutumu da bu denklemin önemli bir parçasıdır. Bir yandan Taliban yönetimiyle temkinli ilişkiler kurulurken, diğer yandan insan hakları ihlalleri ve siyasal baskılar büyük ölçüde “istikrar” gerekçesiyle görmezden gelinmektedir. Bu yaklaşım, kısa vadeli güvenlik kaygılarını önceleyip uzun vadeli barış ihtimalini zayıflatmaktadır. Zira baskı altında tutulan toplumlarda sessizlik, çoğu zaman rızaya değil, birikmiş öfkeye işaret eder.

Bugün Afganistan’da silahlı muhalefet, ne güçlü bir alternatif iktidar sunabilecek durumda ne de tamamen marjinal bir olgu olarak görülebilir. Asıl mesele, bu durumun süreklilik kazanmasıdır. Çatışmanın düşük yoğunluklu ama kalıcı bir hâl alması, ülkeyi yeni bir istikrarsızlık döngüsüne sürükleme riski taşımaktadır.

Sonuç olarak Afganistan’da yaşanan, “yeni” bir çatışma değil; eski sorunların yeni koşullar altında yeniden üretilmesidir. Taliban’ın askeri zaferi, siyasal barışı garanti etmemiştir. Silahların susması için yalnızca güç değil, meşruiyet, kapsayıcılık ve siyasal çözüm gerekir. Aksi hâlde Afganistan, yeni bir rejim altında eski bir çatışmayı yaşamaya devam edecektir.

Paylaşın

Hoi An Antik Kenti: Zamanın Yavaşladığı Yer

Thu Bon Nehri kıyısında yer alan Hoi An Antik Kenti, sokakları, fenerleri ve geleneksel el sanatlarıyla geçmişi bugüne taşıyan, kültür ve sanatın yaşayan bir mabedidir. 

Haber Merkezi / Bazı kentler vardır; tarihi anlatmaz, hissettirir. Vietnam’ın orta kesiminde, Thu Bon Nehri kıyısında yer alan Hoi An Antik Kenti de onlardan biridir. Taş sokaklarında yürürken zamanın hızını kaybettiğini, geçmişin bugüne sessizce karıştığını fark edersiniz. Hoi An, bir açık hava müzesi olmanın ötesinde, yaşayan bir kültür hafızasıdır.

15 ve 19. yüzyıllar arasında önemli bir ticaret limanı olan Hoi An, Çinli, Japon, Hintli ve Avrupalı tüccarların izlerini aynı sokakta buluşturur. Bu çok katmanlı tarih, kentin mimarisinde benzersiz bir uyum yaratır. Ahşap Japon Köprüsü, Çin toplantı evleri, Fransız etkisi taşıyan yapılar ve sarı tonlu geleneksel evler; Hoi An’ı yalnızca Vietnam’ın değil, Güneydoğu Asya’nın da kültürel kesişim noktalarından biri hâline getirir.

Ancak Hoi An’ı özel kılan yalnızca yapıları değildir. Kent, el sanatlarıyla, gündelik ritüelleriyle ve ışıkla kurduğu ilişkiyle de dikkat çeker. Akşam saatlerinde nehir boyunca yakılan renkli fenerler, sadece turistik bir estetik sunmaz; aynı zamanda kentin ruhunu temsil eder. Bu fenerler, Hoi An’da geçmişle bugün arasında kurulan görsel bir diyalog gibidir.

UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Hoi An, modernleşmenin baskısına rağmen geleneksel yaşam biçimini büyük ölçüde korumayı başarmıştır. Sokaklarda hâlâ terziler ölçü alır, atölyelerde ahşap oyulur, avlularda çay demlenir. Turizm kentin ekonomik omurgası hâline gelmiş olsa da Hoi An, kimliğini bütünüyle tüketim kültürüne teslim etmemiş nadir örneklerden biridir.

Kültür ve sanat açısından bakıldığında Hoi An, geçmişi vitrinde sergileyen değil, onu günlük hayatın parçası hâline getiren bir kenttir. Festivaller, geleneksel müzikler ve yerel mutfak, tarihsel sürekliliği canlı tutar. Kent, ziyaretçisine “bak” demekten çok “dur ve dinle” der.

Hoi An Antik Kenti, hız çağında yavaşlamanın mümkün olduğunu hatırlatır. Betonun ve aceleciliğin dünyasında, tarihle kurulan bu sakin ilişki, belki de en güçlü kültürel direnç biçimlerinden biridir. Burada geçmiş, nostaljik bir yük değil; bugünü anlamanın anahtarıdır.

Paylaşın

Sermaye Kaçar, Emek Öder: Verginin Sınıfsal Gerçeği

Vergi, teoride herkesin gücü oranında katıldığı bir kamu yükümlülüğü olarak sunulsa da pratikte emekçiler için kaçınılmaz bir yük, sermaye için ise pazarlık konusu hâline gelmiştir.

Haber Merkezi / Dolaylı vergilerle derinleşen bu yapı, verginin sınıfsal gerçekliğini tüm açıklığıyla ortaya koymaktadır.

Vergi, modern devletin en temel gelir kaynağı, aynı zamanda yurttaşlık bağının da en somut göstergelerinden biri olarak kabul edilir. Ancak bu ideal tanım, pratiğe bakıldığında ciddi biçimde sarsılmaktadır. Çünkü bugün vergi, herkesin “gücüne göre” katıldığı adil bir kamu katkısı olmaktan çok, sınıfsal bir yük paylaşımının aracı hâline gelmiştir. Daha açık söylemek gerekirse: Sermaye kaçmakta, emek ise ödemektedir.

Türkiye’de ve dünyada vergi sistemlerinin yapısına bakıldığında bu durum net biçimde görülür. Vergi gelirlerinin önemli bir kısmı dolaylı vergilerden sağlanmaktadır. Katma Değer Vergisi (KDV), Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) gibi harcama üzerinden alınan vergiler, gelir düzeyi ne olursa olsun herkesten aynı oranda tahsil edilir. Bu da düşük ve orta gelirli yurttaşlar için gelirlerinin çok daha büyük bir bölümünün vergiye gitmesi anlamına gelir. Yani vergi, emekçinin cebine doğrudan el uzatır.

Buna karşılık sermaye, uzun süredir vergiden kaçmanın değil, vergiden “kaçınmanın” yollarını ustalıkla kullanmaktadır. Vergi cennetleri, teşvikler, istisnalar, muafiyetler ve karmaşık muhasebe teknikleri sayesinde büyük şirketler ve yüksek gelir grupları, fiilen çok daha düşük vergi yüküyle karşı karşıya kalmaktadır. Üstelik bu durum çoğu zaman yasalar çerçevesinde gerçekleşir. Hukuk, burada adaleti değil, gücü izler.

Devletler ise sermayenin bu hareketliliği karşısında çoğu zaman geri adım atar. “Sermaye kaçar” tehdidi, vergi politikalarının görünmez belirleyicisi hâline gelmiştir. Daha düşük kurumlar vergileri, daha cömert teşvik paketleri, daha esnek denetimler bu korkunun ürünüdür. Sermayeyi ülkede tutmak adına verilen her taviz, aslında vergi yükünün emeğin sırtına biraz daha bindirilmesi anlamına gelir.

Bu noktada vergi artık yalnızca ekonomik değil, politik bir mesele hâline gelir. Kimden ne kadar vergi alındığı, devletin hangi sınıfa yaslandığını açıkça gösterir. Emekten alınan vergi artarken sermayeye alan açılıyorsa, ortada tarafsız bir maliye politikası değil, sınıfsal bir tercih vardır.

Vergi adaletinden söz edebilmek için yalnızca oranlara değil, yapıya bakmak gerekir. Dolaylı vergilerin ağırlığı azaltılmadan, servet ve kâr üzerinden alınan vergiler etkin biçimde uygulanmadan, vergi denetimi gerçek anlamda bağımsız ve güçlü hâle getirilmeden bu adaletsizlik giderilemez. Aksi hâlde “herkes vergisini ödüyor” söylemi, gerçeği örten bir masaldan ibaret kalır.

Sonuç olarak, bugünkü vergi sistemi bize şunu söylüyor: Sermaye için vergi bir pazarlık konusu, emek için ise kaçınılmaz bir kaderdir. Eğer bu kader değiştirilmeyecekse, vergi yalnızca devletin kasasını değil, toplumsal eşitsizliği de büyütmeye devam edecektir.

Paylaşın