Demokrasi İttifakı: Savaşa Karşı Barış, Hemen Şimdi Ve Her Yerde

HDP, EMEP, EHP, Halkevleri, HDP, SMF, TİP ve TÖP’ün oluşturduğu Demokrasi İttifakı, “Savaşa Karşı Barış, Hemen Şimdi ve Her Yerde” başlığıyla Rusya ile Ukrayna arasında yaşanan savaşa dair ortak açıklama yaptı.

Haber Merkezi / Donetsk, Lugansk ve Ukrayna’da sivillerin hayatını kaybettiği, halklar yerinden yurdundan edilerek kitlesel göçe maruz kaldığı belirtilen açıklamada, “Bütün savaş ve işgal güçleri bölgeden çekilmeli, halklara kendi kaderini tayin hakkı tanınmalıdır. Emperyalizm ve faşizm, verilen talimatlardan da görüldüğü üzere; nükleer silahları dahi devreye sokacak kadar gözü dönmüş ve çılgındır. Hiroşima, Nagazaki, Vietnam ve Halepçe bu vahşetin tarihsel vesikalarıdır. Bu vahşete seyirci kalmayacağız! Savaşa karşı, barış ve kardeşlik için şimdi seslerimizi yükseltme zamanı!” ifadelerine yer verildi.

“Dünya pandeminin yaralarını sarmaya çalışırken büyük ve yeni bir savaş tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Kapitalizm insanlığın ekmeğini, sağlığını düşünmüyor; enerji ve silah tekellerinin çıkarları için halkların boğazlaştığı yeni bir savaşa alan açıyor.” cümleleriyle başlayan açıklamanın devamında şu ifadeler kullanıldı;

Donbas üzerinden tırmanan Ukrayna-Rusya gerilimiyle başlayan savaş ve işgalin arkasında esas olarak bu gerçeklik vardır. Rusya ve ABD öncülüğündeki NATO’nun halkların iradesini yok sayan yayılmacı politikalarının tarafı değiliz. Halklar, bu iki odaktan birine taraf olmak zorunda değildir. Haksız savaşları ve savaşa güç toplama çağrılarını reddediyoruz. Tarafımız barıştır, tarafımız bütün dünyada savaşa karşı ayağa kalkan halklarla aynıdır.

Türkiye’de “Barış hemen şimdi!” diyerek sokaklara çıkan emek ve demokrasi güçlerini selamlıyoruz. Savaş aygıtlarının küresel tahkimatına karşı küresel barışın hayat bulması için tüm halklarımızı alanları doldurmaya çağırıyoruz. Türkiye, 3. Dünya savaşının ateşini fitilleme ihtimali olan bir kamplaşmanın ve çatışmanın tarafı olmamalıdır. Dış politikasında uzunca bir dönemdir küresel ve bölgesel güçlerle işbirliği halinde agresif ve komşu halklarla sürekli çatışma pozisyonunda olan AKP iktidarını uyarıyoruz. Türkiye ne NATO’nun ne de Rusya’nın savaş blokuna dahil edilemez. Barış isteyen halklar da buna geçit vermeyecektir.

Savaş, eşitlik ve insanca bir yaşam için mücadele eden emekçinin düşmanıdır. Savaşların en büyük kaybedeni emekçiler, yoksullar, kadınlar ve gençlerdir. Ülkemizin bütün halkları, işçi ve emekçileri savaşa, militarizme ve şovenizme karşı birleşmelidir. Savaş aynı zamanda demokrasinin düşmanıdır. Diktatörlüğe, otokrasiye, oligarşiye giden en kestirme yol savaşlardır. Savaş kadınlar için daha çok göç, taciz ve tecavüzdür. Savaş doğanın yıkımıdır. Sadece insanların değil tüm canlıların yaşamlarına kast eder. Ülkemizde demokrasi için mücadele eden tüm kesimler savaşa karşı birleşmeli, halkların boğazlanmasından ve savaş baronlarının daha da güçlenmesinden başka hiçbir işe yaramayacak bu savaşı bertaraf etmek için büyük bir dayanışma göstermek demokrasi mücadelesinin zorunlu bir parçasıdır.

Donetsk, Lugansk ve Ukrayna’da siviller hayatını kaybediyor, halklar yerinden yurdundan edilerek kitlesel göçe maruz kalıyor. Bütün savaş ve işgal güçleri bölgeden çekilmeli, halklara kendi kaderini tayin hakkı tanınmalıdır. Emperyalizm ve faşizm, verilen talimatlardan da görüldüğü üzere; nükleer silahları dahi devreye sokacak kadar gözü dönmüş ve çılgındır. Hiroşima, Nagazaki, Vietnam ve Halepçe bu vahşetin tarihsel vesikalarıdır. Bu vahşete seyirci kalmayacağız! Savaşa karşı, barış ve kardeşlik için şimdi seslerimizi yükseltme zamanı!”

Paylaşın

HDP’li Buldan: Güçlü Parlamento Üçüncü Yol İle Mümkün

Üçüncü Yol siyasetini benimseyen Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) çağrısıyla 18 Ocak’ta ilki gerçekleştirilen “ortak mücadele” toplantısının ikincisi, 26 Şubat’ta gerçekleştirildi. Ankara’da yapılan ikinci toplantıda, 7 siyasi parti ve örgüt temsilcilerinden oluşan bir koordinasyon kurulması yönünde kararlaşmaya gidildi.

Demokrasi kitle örgütleri ve siyasi partilerin katılımıyla genişlemesi ve büyütülmesi planlanan ittifak görüşmelerinin nereye evrileceğini HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan ile konuştuk. Buldan, yeni oluşturulan koordinasyonun ilk olarak savaşa karşı duracak bir çalışma önüne koyduğunu belirtti. Buldan, gerçekleştirdikleri ittifak görüşmelerine dair Nisan ya da Mayıs ayında kamuoyuna bir deklarasyon açıklayacaklarını söyledi.

Buldan, Cumhurbaşkanlığı seçimleri için kapıları çalacak parti ya da ittifaklarla yapılacak olası bir müzakere koşullarının 27 Eylül’de açıkladıkları “Demokrasiye, Adalete, Barışa Çağrı Deklarasyonu” olduğunun altını çizdi.

HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, ittifak görüşmeleri, 6 muhalif partinin açıkladığı ve imzaladığı metin, Ukrayna savaşı ve güncel gelişmelere dair Mezopotamya Ajansı’nın (MA) sorularını yanıtladı.

Demokrasi İttifakı çalışmalarınız siyasetin de halkın da gündeminde. Bu ittifak kapsamında bir koordinasyon kurulduğunu deklare ettiniz. Bu koordinasyon nasıl bir çalışma önüne koydu, neler yapacak?

Mücadele ortaklığıyla yapılan ilk toplantının önemli bir sinerji yarattığını hep birlikte gördük. Özellikle Türkiye demokrasi güçleri tarafından önemsenen bir buluşma olduğunu yazanlar, çizenler oldu. Yaratılan sinerjiyi daha da büyütmek, Türkiye toplumuna sirayet etmesini sağlamak amacıyla ikinci toplantıyı yaptık ve amacımıza ulaştık. İkinci toplantıda koordinasyon kuruldu. Koordinasyon, 7 parti ve kuruluşun birer temsilcisinden oluşacak. Koordinasyon belli periyotlarla bir araya gelecek, gündemler oluşturacak. Koordinasyonda yer alan temsilcilerde bunları kendi yapılarıyla paylaşacak.

İlk etapta koordinasyonun önüne koyduğu gündem, Ukrayna savaşı başta olmak üzere savaşlara karşı barış çağrılarının yapılacağı bir çalışma başlatılması. Birkaç gün içerisinde hepimizin ortak imzasıyla bu savaşa karşı çıktığımızı, -daha doğrusu bütün savaşlara karşı olduğumuzu- barışın ne kadar önemli olduğunu ifade eden bir metinle ilk çalışmamızı başlatmış olacağız. Türkiye toplumunu yakından ilgilendiren zamlar, enflasyonla birlikte yaşanan derin yoksulluğa karşı da özellikle ortak bir metin ve çalışmayla tavrımızı, tutumuzu kamuoyu ile paylaşacağız. 8 Mart, Newroz ve akabinde de 1 Mayıs’ta, tüm bu etkinliklerde ortak görüntülerle sesimizi, mesajlarımızı vereceğiz. Mart ayından sonra, 1 Mayıs’tan önce de olabilir, bir lansmanla ittifakın adını koyarak, Türkiye toplumuna deklare edilmesini planlıyoruz. Şu an itibariyle ağırlıklı olarak ortak mücadele yapıldığı ve yapılacağı bir çalışma sistematiği olacak.

Yeni parti ve örgütlerin de ittifaka katılması için bir çabanız olduğu biliniyor. Yeni katılımlara dair nasıl bir yol izlenecek?

Bunu değerlendirdik. Şu an bir beklenti içerisinde olan ve bu ittifakın içerisinde yer almak isteyen birçok kesim var. Oluşturulan koordinasyon bunun da bir taslağını çıkaracak. Hangi kurum, kuruluşlarla, meslek örgütleriyle ya da siyasi partilerle görüşmeler yapılacağına dair bir hazırlık yapacaklar. Bundan sonraki toplantı da o da değerlendirilecek. Kurulacak olan komisyonlarla da bu görüşmeler bir ete kemiğe bürünecek. Daha sonra bunlarda bir şekilde bu ittifakın içerisine almak için çalışmalar sürecek. Biz başından beri sadece şu an bir araya gelen partilerle sınırlı olmayan çok daha büyük ve geniş bir kesimle bir ittifak kurulması gerektiğini söyledik. Bu ittifak çok daha büyütülmeli, bu ittifaka girmek isteyen çok sayıda kurum ve kuruluş var. Bize iletilen talepler de var. Newroz öncesi Kürdistani partilerle de bir araya gelip, onlarla da ittifakımızın ne aşamada olduğunu değerlendiren bir toplantı yapmayı planlıyoruz. Biz, 2019 yılında Kürdistani partilerle stratejik olarak ittifak gerçekleştirmiştik ancak buna dair de ortak bir görüntüye ihtiyaç var. Bunun da hazırlıkları yapılacak.

Koordinasyon mu yeni katılımları belirleyecek?

Yeni partilerin ittifaka dahil edilmesine ilişkin koordinasyon bir hazırlık yapacak, yapacağımız ortak toplantılarla ortak kararla bunlar dahil edilecek.

Türkiye’nin demokrasisi için Üçüncü Yol siyasetine vurgu yapıyorsunuz. Üçüncü Yol’un Türkiye için önemi nedir, bunun için neye ihtiyaç var?

Türkiye’nin demokratik yapıya ve demokrasi güçlerinin meydanlarda ve alanlarda ortak duruşuna ihtiyacı var. Mücadele ortaklığında bir engel yok. Fakat sadece mücadele ortaklığıyla sınırlı tutmak yerine, bunu yeri ve zamanı geldiğinde farklı ortaklıklarla da beslemek, hayata geçirmek gerekiyor. Önümüzde bir seçim var. Erken seçim olmazsa bile, bir sene sonra seçimle karşı karşıyayız. Biz, ezilenlerin, ötekileştirilenlerin, mağduriyet yaşayanların, mazlumların, direnenlerin bu üçüncü yol içerisinde yer almalarının önemli olduğunu düşünüyoruz. Seçimlere de özellikle Üçüncü Yol ile girmeyi düşünüyoruz. Parlamento seçimleri aslında Cumhurbaşkanlığı seçiminden çok daha önem arz ediyor. Çıkarılan yasaların, kanun tekliflerinin parlamentodan geçebilmesi için HDP’nin gücünün, ağırlığının önemli olduğunu düşünüyoruz. Bu anlamda kaybettirmek üzere, yani AKP’nin koltuk sayısını daha aza indirerek, HDP’nin güçlü bir biçimde parlamentoya girmesi ve etkin bir rol üstlenmesinin Üçüncü Yol’un genişlemesi ve parlamentoya girmesiyle mümkün olacağını biliyoruz. O yüzden çalışmalarımızı ağırlıklı olarak parlamento seçimlerini ‘Nasıl daha güçlü kazanabiliriz?’, ‘Nasıl farklı kesimleri daha güçlü parlamentoya taşıyabiliriz?’ üzerine yürütüyoruz. AKP’ye daha az sandalye kazandırma, HDP’nin ittifaklarıyla, demokrasi güçleriyle birlikte güçlü bir şekilde parlamento da temsiliyetinin sağlanmasının öneminin bilinmesi gerekir.

Toplantınızdan iki gün sonra, 6 muhalefet partisi de “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” metnini açıkladı ve genel başkanlar imzaladı. Metini okudunuz mu, nasıl değerlendirdiniz?

İYİ Parti hariç mutabakat metnine imza atan diğer partilerle daha önce görüşmeler gerçekleştirdik. Bu görüşmelerimizde Türkiye’nin bir geçiş sürecine ihtiyacı olduğunu ve bu geçiş sürecinde nelerin yapılmasına dair görüşlerimizi partilerle paylaşmıştık. Bugün 6 siyasi parti tarafından yapılan açıklamanın genel hatlarıyla olumlu olduğunu düşünüyorum. Yargının bağımsızlığı, kayyım, kadın-erkek fırsat eşitliği meseleleri bizimde savunduğumuz konular. Her partinin böylesi durumlarda kendi mutabakatlarını ve deklarasyonlarını açıklaması Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından önemlidir. Bizim de bir mutabakat metnimiz var. Bu mutabakat metnimizin müzakere ve diyaloga açık olduğunu söylemiştik. Belki zamanı gelince bizimle görüşmek isterseler. Her iki mutabakat metni de ortaklaştırılabilir. Bunun için şu an için fazla bir şey söylemeyi doğru bulmuyorum.

6 muhalefet partisinden mutabakat metni ya da Cumhurbaşkanlığı seçimleri üzerine bir görüşme talebi olursa, nasıl bir tutum izleyeceksiniz?

Bir kere kesinlikle açık ve şeffaf bir müzakere olacak. Hiçbir konuda ve hiçbir mesele üzerinde kapalı kapılar ardından anlaşmaların yapılacağı bir parti değiliz. Kamuoyuna ne söylüyorsak, hep açıkça anlatıyoruz. Kesinlikle tabanımızın istemediği ve reddettiği konular üzerinden kimse ile görüşme yapmayız. Böyle bir mutabakatı destekleme ya da mutabakat üzerinde görüşme için bizimle bir randevu talep edilirse, bunu kamuoyu ile paylaşarak, açık şeffaf yürütmeyi esas alırız.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde müzakereye açık olduğunuzu birçok kez dile getirdiniz. HDP’nin müzakere koşulları nelerdir?

Cumhurbaşkanlığı seçimi için tavrımız net. Ankara’da Eylül ayında bir deklarasyon yayınladık. Deklarasyon da müzakereye açık bir metin var. Dolayısıyla bu metni müzakere edecek kesimlere kapımız açıktır. Cumhurbaşkanlığı adayının, özellikle Millet İttifakı’nın adayı henüz belli değil ama müzakere yapılır ve deklarasyon üzerinde ortaklaşma sağlanırsa, elbette ki tavrımızı o zamanki koşullara göre belirleriz. Ama şu an itibariyle herhangi bir parti ve ittifakın adayının destekleme tavrımız yok. Elimizde güçlü bir mutabakat metnimiz var. Bu mutabakat metni kim, hangi aday tarafından dikkate alınırsa ve gerçekten “bu mutabakatı kabul ediyoruz”, “metinde yer alan 11 maddeyi hayata geçirme konusunda onaylıyoruz” derlerse, o zaman tüm mekanizmalarımızda bunu tartışarak, bir karar veririz. Şu an böyle bir şey yok.

Röportajın tamamı için TIKLAYIN

Paylaşın

Rusya’ya Uygulanan SWIFT Yaptırımı Türkiye’yi Nasıl Etkiler?

Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesi ile birlikte uluslararası kamuoyundan ardı ardına yaptırım açıklamaları geldi. Ancak bu yaptırımların arasında en etkili konu başlıklarından biri Rusya’nın SWIFT sisteminden çıkartılma kararı oldu.

Society for Worldwide Interbank Financial Telecommunication’ın kısaltması olan SWIFT için en doğru tanım uluslararası ödemeler ağı olarak öne çıkıyor.

Bu sistem tüm dünya ticaretinde kilit bir role sahip. Bu yüzden Rusya’nın sistem dışında kalması hem ticari hem de finansal hizmetlerin büyük oranda durmasına neden olabilir. Bu da Rusya üzerindeki ekonomik baskıyı arttıracak.

Ancak burada Türkiye’yi de çok yakından ilgilendiren bir ilişki var. O da Türkiye’nin enerjiden gıdaya, turizmden tekstile kadar çok sayıda sektörde Rusya ile olan güçlü ticareti. Geçtiğimiz yıl Rusya ile ikili ticarette yaklaşık 35 milyar dolarlık bir hacim yakalayan Türkiye için bu aynı zamanda büyük bir ekonomik zorluk sürecini de beraberinde getirebilir.

DW Türkçe’den Emre Eser’e değerlendirmelerde bulunan Hazine ve Maliye Bakanlığı Gelir Politikaları eski Genel Müdürü ve eski IMF Ekonomisti Dr. Burcu Aydın Özüdoğru’ya göre Rusya ekonomisindeki bir daralma veya yaptırım Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor. Gıda, turizm ve müteahhitlik gibi alanlarda çok büyük bir ticari ilişkinin bulunduğunu belirten Özüdoğru, “Rusya’nın ödeme sistemleri konusunda yaşayacağı problemler Türk şirketlerinin ihracat yapma kapasitesini zorlayabilir ve tahsilat süreçlerini geciktirebilir” diyor.

Rusya ile Türkiye’nin ikili ticaretinde ilk akla gelen sektörler turizm ve gıda oluyor.

Alternatif pazar arayışı

Rusya’nın Türkiye’nin gıda ithalatında çok önemli bir yere sahip olduğunu belirten Tayaş Gıda Yönetim Kurulu Başkanı Kazım Taycı, “SWIFT engeli bizim Rusya olan ticaretimizi ciddi ölçüde engeller. Bugün itibarıyla Rusya’dan ithalat konusunda ciddi bir sıkıntı yaşamıyoruz. Ruslar ile şu an görüşüyoruz. Ama bu kararların daha kapsamlı uygulanması bizim için uzun vadede büyük bir problem oluşturacaktır. Sonuçta bir un fabrikası Rusya’dan buğday alıyor ve onun ödemesini bu sistem üzerinden yapıyor. İç tüketim için bir sıkıntı görülmese de biz şimdiden alternatif pazar arayışına girdik. B ve C planlarımızı devreye almak için çalışıyoruz. Buğday ithalatı yapabileceğimiz ülkeler üzerine yoğunlaşıyoruz” diye konuştu.

Gıda sektörü alternatif pazar arayışına girerken turizmciler ise Rusya pazarının yerinin Türkiye için çok stratejik olduğunu başka bir ülke ile doldurulamayacağını ifade ediyor.

Turizmci nasıl ödeme alacak?

Türkiye Seyahat Acentaları Birliği (TÜRSAB) Batı Akdeniz Bölge Temsil Kurulu Başkanı Özgen Uysal, Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesiyle beraber rezervasyonların durduğunu söyledi. Yeni rezervasyon alamadıklarını belirten Uysal, “Turizm sektörü için çok kritik bir pazar. Ülkenin SWIFT sisteminden çıkarılması demek turizmcinin verdiği hizmetin ödemesini alamaması demek. Nasıl olacak? Eskisi gibi çanta ticareti mi yapacağız? Kripto para ile mi ödeme olacak? Bunlarla ticaret olmaz. Büyük bir belirsizlik var” ifadelerini kullandı.

Turizmciler Rus halkının ekonomik endişelerinin artmasının ve Ruble’nin hızla değer kaybetmesinin de Türkiye turizmi için olumsuz bir fotoğraf ortaya çıkaracağını düşünüyor.

“Hava sahası kapanırsa biteriz”

Üstelik Uysal, turizmcinin asıl endişesinin hava sahası sorunu olduğunu söylüyor. Buna göre turizme en büyük darbeyi Türkiye’nin de diğer Avrupa ülkeleri gibi hava sahasını Rus uçaklarına kapatması vurabilir. “İşte o zaman turizmciler dükkân kapatır. Biteriz” diyen Uysal, “Tek umudumuz bu işgalin ve savaş halinin sonlanması. Ukrayna ve Rusya’daki olayların Türkiye’yi etkilememesi imkânsız. Gözlerimiz yapılan toplantılarda. Umarız savaş en kısa sürede sonlanır. Durum hızla normale döner ve etkilerini daha fazla yaşamayız” şeklinde konuştu.

Türkiye’yi yakından ilgilendiriyor

Rusya ekonomisinde yaşanan sıkıntıların Türkiye’yi her alanda etkileyebileceğini anlatan ekonomist Dr. Burcu Aydın Özüdoğru şöyle konuştu:

“Bu etkilerden birisi de finansal kırılganlık göstergeleri. Aslında bunu da görmeye başladık. Geçtiğimiz hafta Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ile beraber Türk Lirası Dolar karşısında hızla değer kaybetti. Şu an biraz toparlanma olsa da önemli bir riski işaret ediyor. Ayrıca şu aşamada önemli risklerden birisi de kur korumalı mevduat sistemi üzerinden üstlenilen garantiler. Son verilere göre sistemde yaklaşık 470 milyar lira birikti. Örnek vermek gerekirse kur veya altına karşı verilen garantilerde mevduat faiz oranı yüzde 14-17. Orada kurun her bir puanlık yükselişi kamu maliyesi açısından 5 milyar dolarlık maliyet demek.”

“Enflasyonu tetikler”

Doğalgaz, petrol ve kurdaki yukarı yönlü çıkışın enflasyon üzerindeki baskıyı arttıracağını belirten Özüdoğru, Türkiye’nin, Rusya ve Ukrayna’dan önemli ölçüde tahıl ithal ettiğini hatırlattı. Her ülkede uzun sürecek sıkıntıların Türkiye’deki gıda fiyatlarının üzerinde de olumsuz etkisi olabileceğini söyleyen Özüdoğru, “Ayrıca turizmde de önemli bir kayıp söz konusu. Tüm bunlar ekonominin her alanında kendini gösterebilir” dedi.

Peki Rusya ile ticarette yerel parayla ticaret bu konuda bir rahatlama sağlayabilir mi?

“Yerel para ile daha zor”

Dolar ve Euro’nun uluslararası ticarette vazgeçilmez bir ağırlığının bulunduğunu dile getiren Özüdoğru, şöyle konuştu:

“Hatırlarsanız İran’a uygulanan yaptırımlar nedeniyle Halkbank ABD’de ciddi suçlamalarla karşı karşıya kalmıştı. Ticarette buna dikkat edilecektir. Türkiye, Ruble gibi farklı para birimlerine yönelebilir ama burada Dolar ve Euro’nun dışına çıkması da kısa vadede pek mümkün değil gibi görünüyor. Bu geçiş çok kolay olmayacaktır.”

“Rusya’nın üzerinde ciddi etkisi olacak”

Son olarak Rusya’ya uygulanacak yaptırımların Rus finansal sistemi üzerindeki ciddi etki bırakacağını vurgulayan Özüdoğru bunları şöyle açıkladı:

“Rusya Merkez Bankası faiz oranlarını yüzde 9.5 seviyesinden yüzde 20’ye çıkardı. Ama buna rağmen Ruble, Dolara karşı yüzde 30’a yakın değer kaybetti. Yaptırımlar, Rus halkının bankacılık sistemine olan güvenini de etkileyecek. Özellikle SWIFT engellemesi bu konuda bir bankacılık krizine ve Ruble’nin daha da hızlı değer kaybetmesine neden olabilir. Ama dileğimiz barış müzakerelerinin başlaması ve bu etkilerin de yaşanmaması” diye konuştu.

Paylaşın

Fenerbahçe, Kazanmasını Bildi

Süper Lig ‘in 27. haftasında Fenerbahçe, Kasımpaşa ile karşı karşıya geldi. Fenerbahçe, 6. dakikada Miha Zajc ve 90+1. dakikada Attila Szalai’nin golleriyle Kasımpaşa’yı 2-1 mağlup etmesini bildi.

Haber Merkezi / Kasımpaşa’nın tek golünü ise 67. dakikada Muleka kaydetti. Bu sonuçla galibiyet serisini 3’e çıkartan Fenerbahçe puanını da 46’ya yükseltti. İki karşılaşmadır berabere kalan Kasımpaşa ise yine yenilgiyle tanıştı, 29 puanda kaldı.

Karşılaşmadan dakikalar

6. dakikada Rossi sol kanatta aldı topu, ceza alanındaki Zajc’ı gördü, Sloven oyuncu çaprazdan harika bir plaseyle topu ağlara gönderdi. Sarı-Lacivertliler bu jeneriklik golle 1-0 öne geçti.

15. dakikada Fall’ın sağdan yaptığı ortada ceza sahası dışında topla buluşan Eysseric göğsüyle düzeltip sert vurdu. Savunmaya da çarpan topu son anda kaleci Altay kornere çeldi.

18. dakikada atılan Kasımpaşa ceza sahasına atılan uzun pasta Spajic topu kontrol etmek istedi ancak kayarak topun kontrolünü kaybedince Berisha meşin yuvarlağa hakim oldu. Bu futbolcunun yerden vuruşunda top az farkla yandan auta gitti.

20. dakikada Eysseric orta alandan topu sol kanada açtı, Osayi’nin ardından topla buluşan Ouannes içeri çevirdi, Fall gelişine vurdu ancak çerçeveyi bulamadı.

23. dakikada Zajc sol kanattan savunma arkasına sarkan Rossi’yi gördü. Uruguaylı ceza sahasına girip, çaprazdan uzak köşeye şutunu çekti ancak aut.

36. dakikada Kasımpaşa sol kanattan korneri kullandı, arka direkte Tarkan topu indirdi, Fall’a çıkardı, Fall vurdu Altay çok iyi çıkardı, seken topa kale dibinden Ouannnes vurdu top direkten döndü!

45+1. dakikada Morthada’nın soldan yaptığı ortada penaltı noktası üzerinde Umut Bozok voleyle vuruşunu yaptı ancak kaleci Altay bu pozisyonda da gole izin vermedi.

67. dakikada Kasımpaşa beraberliği sağladı. Sol kanatta topla buluşan Mabil, son çizgiye yakın bir noktadan ceza sahasına ortaladı. Arka direkte Muleka’nın yaptığı kafa vuruşunda, meşin yuvarlak filelerle buluştu: 1-1.

82. dakikada sol kanatta topla buluşan Szalai’nin yerden yaptığı ortada altı pas içindeki Serdar Dursun kayarak vuruşunu yaptı ancak top az farkla yandan auta çıktı.

87. dakikada Mert Hakan Yandaş’ın ceza yayının sağından yaptığı ortada Kasımpaşa savunmasının uzaklaştırmak istediği top Zajc’ın önüne düştü. Bu oyuncunun ceza sahası içinde bekletmeden yaptığı vuruşta meşin yuvarlak yandan auta gitti.

90+1. dakikada Crespo içeri şişirdi, seken topa sol kanattan atağa destek veren Szalai ayak içiyle vurdu, savunmaya çarpan top ağlarla buluştu. VAR’da incelenen pozisyondan gol kararı çıktı. 2-1

Stat: Recep Tayyip Erdoğan

Hakemler: Mete Kalkavan, Ceyhun Sesigüzel, Mehmet Kısal

Kasımpaşa: Ertuğrul, Hadergjonaj, Spajic (Donk dk. 90+4), Tarkan, Eren, Doğucan, Fall (Mabil dk. 60), Hajradinovic, Eysseric (Travnik dk. 60), Mortadha, Umut (Muleka dk. 60)

Fenerbahçe: Altay, Osayi-Samuel, Min Jae, Serdar Aziz, Szalai, Crespo, Zajc (Valencia dk. 90), İrfan Can (Pelkas dk. 81), Rossi, Arda (Mert Hakan dk. 66), Berisha (Serdar Dursun dk. 66)

Goller: Zajc (dk. 6), Szalai (dk. 90+1) (Fenerbahçe), Muleka (dk. 67) (Kasımpaşa)

Kırmızı kart: Mabil (dk. 90+8) (Kasımpaşa)

Paylaşın

“Üçüncü Yolu Örmeye Ve Demokrasi İttifakını Kurmaya Kararlıyız”

TBMM’de basın toplantısı düzenleyen HDP Grup Başkanvekili Meral Danış Beştaş, “HDP olarak Üçüncü. Türkiye halkları ve yurttaşları için ciddi bir seçenek olduğumuzu biliyoruz. Demokrasi güçleri ile mücadele ortaklığıyla ve seçim sürecinde de ittifakla büyüyeceğimize inanıyoruz. Biz kendi yolumuzda yürüyoruz. Hakikaten gittiğimiz her yerde HDP’ye olan ilginin, desteğin, dayanışmanın artmasını görmekten büyük bir mutluluk duyuyoruz.” dedi.

Haber Merkezi / HDP’li Beştaş, “Bugün 28 Şubat, iki yıldönümünü belirterek geçmek isterim. Birisi 28 Şubat 1997’de yapılan post modern darbenin yıldönümü. Aradan 25 yıl geçti. Siyasete ilişkin ciddi bir darbeydi, o dönemi iyi hatırlıyoruz. Siyasetin vesayet altında yürütülmesine Türkiye’nin temel sorunlarının çözümsüzlüğü noktasında ciddi etkisi olduğunu bugün de söyleyebiliriz. Veraseti ve statükoyu esas alan bir darbe Türkiye yurttaşlarının toplumsal ve siyasal sorunlarının ertelenmesine neden olan bir darbe olarak önümüzde duruyor” ifadelerini kullandı.

İkinci yıldönümün ise Dolmabahçe Mutabakatı olduğunu hatırlatan Beştaş, “Kamuoyuna 28 Şubat 2015’de açıklanırken, Türkiye toplumunda büyük bir umut, hoşgörü ve konuşabilme hali vardı. Türkiye’nin sorunlarına dair çözüm içeren Dolmabahçe Mutabakatı cumhuriyetin demokratikleşmesinin yollarını da siyaset kurumuna ve bütün topluma sunan bir mutabakat olarak önümüzde duruyor. 28 Şubat Post-modern Darbesi demokrasinin tümden ortadan kalkması, darbe mekaniğinin süreklileşmesini öngörürken, 28 Şubat Dolmabahçe Mutabakatı ise toplumsal barışın tesis edilmesi ve cumhuriyetin demokratikleşmesini tüm Türkiye ve dünyaya ilan ediyordu. O dönem AKP iktidarı Dolmabahçe Mutabakatı için ‘hasretle beklediğimiz bir çağrı’ dediği mutabakatı, sonrasında kendi iktidar sevdası uğruna yok saydı ve 28 Şubat bin yıl sürecek diyenlerin iddiasını bugüne kadar sürdürdü” dedi.

Post-modern darbenin AKP eliyle sürdürüldüğünü ifade eden Beştaş, “Kayyım rejimi AKP ile birlikte Türkiye siyaset tarihine girdi. Grev yasağı var, hukuksuzluk diz boyu, hak gaspları cezaevlerindeki sistematik işkence devam ediyor, siyaset kurumu ve parlamento üzerinde ağır bir vesayet var, medya sansürü tarihin zirvelerinden birini yaşıyor. İşkence gözaltı ve tutuklamalar rekor kırıyor. Kendisi dışında siyaset yapan muhalif güçleri düşman gören bir anlayış hüküm sürüyor. Aslında 28 Şubat 1997 bugün daha ağır bir şekilde yürürlükte. Bu nedenle 28 Şubat 1997 darbesini AKP’liler kınayınca bana garip geliyor. Çünkü 28 Şubat 97’nin daha ağır koşullarını bugün Türkiye’de yaşama geçiriyorlar” ifadelerini kullandı.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Grup Başkanvekili Meral Danış Beştaş, TBMM’de basın toplantısı düzenleyerek gündemdeki gelişmeleri değerlendirdi. Beştaş şunları söyledi:

“Bugün 28 Şubat, iki yıldönümünü belirterek geçmek isterim. Birisi 28 şubat 1997’de yapılan post modern darbenin yıl dönümü. Aradan 25 yıl geçti. Siyasete ilişkin ciddi bir darbeydi, o dönemi iyi hatırlıyoruz. Siyasetin vesayet altında yürütülmesine Türkiye’nin temel sorunlarının çözümsüzlüğü noktasında ciddi etkisi olduğunu bugün de söyleyebiliriz. Vesayeti ve statükoyu esas alan bir darbe Türkiye yurttaşlarının toplumsal ve siyasal sorunlarının ertelenmesine neden olan bir darbe olarak önümüzde duruyor.

“AKP iktidar sevdasına Dolmabahçe Mutabakatını yok saydı”

Diğeri neydi, Dolmabahçe Mutabakatı. 2015 yılının 28 Şubatında Türkiye tarihinin en önemli günlerinden biri olarak önümüzde duruyor Dolmabahçe Mutabakatı. Kamuoyuna 28 Şubat 2015’de açıklanırken Türkiye toplumunda büyük bir umut, hoşgörü ve konuşabilme hali vardı. Türkiye’nin sorunlarına dair çözüm içeren Dolmabahçe Mutabakatı cumhuriyetin demokratikleşmesinin yollarını da siyaset kurumuna ve bütün topluma sunan bir mutabakat olarak önümüzde duruyor.

28 Şubat Postmodern Darbesi demokrasinin tümden ortadan kalkması, darbe mekaniğinin süreklileşmesini öngörürürken, 28 Şubat Dolmabahçe Mutabakatı ise  toplumsal barışın tesis edilmesi ve cumhuriyetin demokratikleşmesini tüm Türkiye ve dünyaya ilan ediyordu. O dönem AKP iktidarı Dolmabahçe Mutabakatı için “hasretle beklediğimiz bir çağrı” dediği mutabakatı sonrasında kendi iktidar sevdası uğruna yok saydı ve 28 Şubat bin yıl sürecek diyenlerin iddiasını bugüne kadar sürdürdü.

28 Şubat Postmodern Darbesini daha ağır koşullarda hayata geçiriyorlar

Bugün ne yaşıyoruz 28 Şubat Postmodern Darbesinin 25. yıl dönümünde? Kayım rejimi AKP ile birlikte Türkiye siyaset tarihine girdi. Grev yasağı var, hukuksuzluk diz boyu, hak gaspları cezaevlerindeki sistematik işkence devam ediyor, siyaset kurumu ve parlamento üzerinde ağır bir vesayet var, medya sansürü tarihin zirvelerinden birini yaşıyor. İşkence gözaltı ve tutuklamalar rekor kırıyor. Kendisi dışında siyaset yapan muhalif güçleri düşman gören bir anlayış hüküm sürüyor. Aslında 28 şubat 1997 bugün daha ağır bir şekilde yürürlükte. Bu nedenle 28 Şubat 1997 Darbesini AKP’liler kınayınca bana garip geliyor. Çünkü 28 şubat 97’nin daha ağır koşullarını bugün Türkiye’de yaşama geçiriyorlar.

Türkiye’yi ateş hattından çıkarmak için Dolmabahçe Mutabakatına geri dönülmelidir

Aradan geçen 7 yılda Dolmabahçe Mutabakatı için ne diyebiliriz? Aradan geçen 7 yılda Türkiye halkları hem ekonomik hem siyasi hem de toplumsal olarak büyük bir kriz içinde. Barış umutları ciddi yara aldı ve halk artık toplumsal barış taleplerini yükseltirken bile ciddi bir şiddetle karşı karşıya. Çoklu krizler küresel gerilimler ve had safhaya çıkan jeopolitik risklere karşı Türkiye halklarının birlikteliklerini güçlendirmek ve bu ateş hattından çıkmak için Dolmabahçe Mutabakatına geri dönülmelidir.

Dolmabahçe Mutabakatına dönmek hepimiz açısından tarihsel bir sorumluluktur. Dolmabahçe Mutabakatından bahsederken İmralı tecridini görmemek mümkün değildir. Dolmabahçe Mutabakatının temel fikriyatını oluşturan, mimarı olan Sayın Öcalan üzerinde bugün mutlak bir tecrit vardır. Sayın Öcalan bu mutabakatı kurgularken çok ciddi bir yol haritası da sunuyordu. Bu yönüyle biz Dolmabahçe Mutabakatına geri dönülmesini, İmralı rejiminin lağvedilmesini, Öcalan’ın ve orada tutulan mahkumlarının aileleriyle ve avukatlarıyla ve tabii ki siyaset kurumuyla görüşmesinin tarihsel görev olduğunu hatırlatmak istiyorum.

“Birlikte değiştireceğiz ve şimdi kadın zamanı” şiarıyla 8 Mart’ı kutlayacağız

8 Mart haftasına da girdik. Kadın Meclisimiz ile birlikte temel bir şiar olarak “Birlikte değiştireceğiz ve şimdi kadın zamanı” sloganlarıyla Türkiye’nin dört bir yanında 8 Mart’ı karşılaşacağız. Büyük bir kadın ittifakı, dayanışması ve direnişiyle alanlarda kutlayacağız ve kadına yönelik şiddeti, ayrımcılığı, sistematik taciz ve tecavüzü, cezasızlık politikasını tekrar haykıracağız. Kadın özgürlüğüne giden yola ciddi bir hazırlığı ve mücadele ortaklığını hayata geçireceğiz. TBMM’deki tek Kadın Grubu HDP grubudur. Yarın Kadın Grubumuzla 8 Mart kadın gündemli Kadın Grup Toplantımızı da yapıyor olacağız. Orada ayrıntılarıyla birlikte Eş Genel Başkanımız Pervin Buldan partimizin görüşlerini kamuoyuyla paylaşacaktır. Ben şimdiden 8 Mart’ı kutluyorum. Tüm ezilen, ötekileştirilen, ayrımcılığa uğrayan kadınlara kutlu olsun. 8 Mart’ta alanlarda olacağız, “Şimdi Kadın Zamanı” diye hep birlikte haykıracağız.

Halklar kaybedecek, silah lobileri kazanacak

Sadece Türkiye’nin değil dünyanın da temel gündemi Rusya’nın Ukrayna’yı işgal operasyonu ve savaş. Bir dünya savaşı yürüyor. 28 Şubat, yani bugün itibariyle 5’inci gününde bu işgal operasyonu. Biz HDP olarak tutumumuzu ilk günden açıkladık. Bu işgal operasyonunun son bulması ve siyasal çözüm için müzakerelere başlanması görüşümüzü tekrarlıyorum. Ukrayna iki blok arasında rekabet ve hegemonya savaşına meydan olmuş, insani ve siyasi krizi derinleştiren bir tablonun ameliyat masası haline gelmiştir.

Ukrayna halkları tüm savaşlarda olduğu gibi en büyük zararı çeken halk konumunda. Maalesef askeri gerilimde kaybedecek en büyük güç tabii ki halklar olacak. Büyük silahlanma bütçeleri nedeniyle daha fazla sömürülecek ve silah lobileri ise zenginleşecektir. Bunun Ukrayna halklarına da dünyaya da olumlu bir yansıması olmayacak. Silah sanayisi kazanacak. Biz HDP olarak bu krizi ve savaşı yakından takip ediyoruz. Şehirlerde çatışmalar yoğunlaşmış durumda. Maalesef insani kriz de derinleşiyor. Şu aşamada Ukrayna ve Rusya hükümletlerini insani yardım ve tahliye koridorları konusunda hassasiyete ve sorumluluklarını yerine getirmeye davet etmeyi görev biliyoruz.

Türkiye’de stokta S-400 var ama buğday ve temel gıda da var mı?

Silah sanayisinin kazanacağını söylemiştik. Türkiye’de de farklı bir durum yok. Şu anda Türkiye’de S-400 stoku var bildiğiniz gibi ama TMO’da depolarda buğday ve temel gıda stoku var mı sormak istiyorum. Dünya öyle bir aşamaya geldi ki silah sanayisi büyüyor, stoklar silahta yoğunlaşıyor ama insani krizi çözecek bir adım ürkek bir şekilde atılıyor ya da bekleniyor. Biz ne yaptık, Türkiye’de ne yaptık. Türkiye’nin bu savaşın geldiğini bilmemesi akla ziyan bir durum.

Öngörülmemesi ayrıca pragmatist ve ucuz yaklaşımın sonucu. İflasın eşiğine getirdi Türkiye’yi bu tutum. Türkiye’yi Rusya’ya bağımlı hale getiren tavizlerin ve anlaşmaların sonucu olarak Türkiye’nin dış politikada hareket kabiliyetinin ne kadar sınırlandığını görüyoruz. Erdoğan NATO’yu eleştiriyor ama Rusya’nın AK üyeliğinin askıya alınması konusunda garip bir şekilde çekimser bir oy kullandı. Bunu nasıl izah edecekler bilmiyorum ama izah etme gibi bir durumları söz konusu değil. İnandırıcı değildir.

Otoriter rejimler halkların başına bela olmuş durumda

Bu savaş da bize gösterdi tekçi otoriter rejimler halkların başına bela olmuş durumda. Putin örneğinde bunu çok iyi görüyoruz. Nükleer enerji konusunda Putin’in dünkü çağrısı ne kadar büyük bir tehdit ve tehlike olduğunu da aslında ortaya koymuştur. Türkiye ekonomik olarak ithalat ve ihracatta yüzde 50 kendisini başka bir ülkenin insafına bırakmıştır. Turizm, tarım ve enerjide yüzde 50 oranında Rusya’ya göbekten bağlı konumdadır Türkiye. Bu tabloyu yaratan iktidarın çoktan istifa etmesi gerekirdi ama kendisini istifa etmeye getiren o kadar gelişme var ki hiç birinden ders almadılar. Bizim görüşümüze göre Türkiye’nin dışa bağımlılığı en fazla yüzde 15 olacak bir bir dış ticaret anlayışına ihtiyaç vardır.

Ukrayna’dan tahliyeler VIP listelerine göre mi yapılıyor

Bugün bunu çok yakından hissediyoruz, tüm ihtiyacın iç pazardan karşılanması gerekiyor, üretim odaklı bir ekonomi esas alınmalı. Bugün olduğu gibi ne üretimde ne ekonomide ne öngörü ne tedbir ne de maharet var. Trajikomik bir durum ama savaşı Türkiye nasıl karşıladı? Erdoğan Afrika’da savaşı karşıladı, Dışişleri Bakanı Kazakistan’da karşıladı. Dünya alem savaşı konuşurken ülkede bile değillerdi. Bu konuda bilmiyoruz demeleri mümkün değil, bu büyük bir basiretsizlik örneğidir. Yine Türkiyeli öğrencileri zamanında tahliye etmek konusunda hiçbir şey yapmadılar. Ellerine yüzlerine bulaştırdılar.

Bizi de diğer bütün parti gruplarını da her gün onlarca öğrenci arayıp yaşam haklarının tehdit altında olduğunu, açlıkla baş başa olduklarını söylüyorlar. Tahliye edilenlerin de hangi kategoriye göre tahliye edildiğini merak ediyoruz. Acaba orada da bir VIP usulü mü uygulandı. AKP ve MHP’ye yakın olanlara öncelik mi veriliyor. Bu konuda kamuoyunda çok ciddi bir iddia var, tartışılıyor. Biz bunu Meclis’ten soruyoruz; bir yerlerden VIP listesi gönderilmedi mi? Ne kadar kişi tahliye edildi? Bunun yanıtını bir an önce istiyoruz. Kamuoyuna açıklamak gibi bir sorumlulukları var.

Rusya-Ukrayna savaşı olduğunu tespit etmek için 4 gün beklediler, şaka gibi resmen

Diğeri Montrö Boğazlar Sözleşmesi. Karadenizi askeri bir mücadele alanı olmaktan çıkaran tek sözleşme Montrö Boğazlar Sözleşmesi’dir. Bunun artık tartışılmaması gerekiyor. Kanal İstanbul meselesinde de Montrö’nün bypass edileceğine dair tartışmanın Ukrayna işgali ile ortaya çıkan gerçekler ve olası tehditler ile ne kadar tehlikeli olduğunu öğrendik. Kanal İstanbul artık bitmiştir. Bu iddianın hiçbir dayanağı kalmamıştır. “Montrö Boğazlar Sözleşmesi nasıl yorumlanabilir” diyen Dışişleri Bakanlığı ve Saray rejiminin hali tek kelime ile acınasıdır. Neden?

Türkiyenin Karadeniz’e kıyısı var, Rusya ve Ukrayna arasında savaş var, bunu tespit etmek için 4 gün beklediler. Şaka gibi resmen. Dün açıkladılar Montrö Boğazlar Sözleşmesi uygulanacak diye. Biz de Saray rejimini Montrö hükümlerine uymaya ve Karadeniz’in bir savaş  sahası olmasını önlemek üzere kesinlikle gerekli sorumlulukları ve görevlerini yerine getirmeye bir kez daha davet ediyoruz. AKP bekle gör politikasından vazgeçmelidir.

AB’nin bu iki yüzlü mülteci politikasını insanlık tarihi unutmayacak 

Diğer bir mesele Ukrayna işgali karşısında AB’nin mültecilere yaklaşımıdır. Hakikaten göz yaşartıcı, kucak açıyorlar davet ediyorlar mültecileri. Vicdani ve olumlu bir tutum gösteriyorlar ancak Suriyeli sığınmacılar için bunun gösterilmediğini hepimiz çok iyi biliyoruz. Renk, dil, din, ırka göre mültecilere yaklaşım gösterilmesini kesinlikle iki yüzlü samimiyetsiz ve kabul edilemez buluyoruz. Aylan bebekten bugüne kadar kaç mültecinin öldüğünü AB ülkelerine hatırlatmak istiyoruz. AB’nin bu iki yüzlü politikasını insanlık tarihi unutmayacak. Saray rejimi ile mülteci pazarlığı yaptıklarını gayet iyi biliyoruz. Buna da artık son verilmesinin zamanı geldi.

Afrin işgalini övenler bugün savaş karşıtıyız diye ortalıkta cirit atıyor

Çok önemli bir konu var. Savaş karşıtlığı. Bugün Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve savaş açması karşısında bütün dünyada bir savaş karşıtlığı var. Türkiye’de de alanlara çıkan 10 binlerce insan var. Burada savaş karşıtlığının coğrafyaya, ülkeye ve kimliğe göre yapıldığını dikkatinize sunmak isterim. Afrin’e Türkiye girdiğinde, işgal ettiğinde ne oldu? Militarizmi övenler, savaşı kutsayanlar bugün savaş karşıtıyız diye ortalıkta cirit atıyorlar. Bu da garip bir şekilde ilkesel olmadığını, ülkeye göre, kimliklere göre olduğunu gösteriyor.

DTK Eş Başkanı iken Leyla Güven Afrin işgaline ilişkin açıklama yaptığı için vekilliği düşürüldü ve halen cezaevinde tutuluyor. Ukrayna işgali karşısında Moskova’daki savaş karşıtlarını Türkiye övüyor ama Türkiye’de savaş karşıtlarına vatan haini ve terörist diyor. Bu nasıl bir ikiyüzlülüktür, bunu tarif etmek mümkün değil. Bu nedenle savaş karşıtlığı konforlu bir alan değildir. Önemli olan herkesin kendi hükümetine karşı da savaş karşıtlığını yükseltmesidir. Bununla ilgili ağır bedeller ödeyen Barış Akademisyenlerini, seçilmişleri, gazetecileri STK’ların tutumlarını destekliyoruz ve selamlıyoruz.

Ukrayna-Rusya savaşında savaş karşıtı olanlar kendi yurttaşlarına Putin olmaktan geri durmuyor

Sahi bu soruyu soranlar da varmış, bu kadar savaş karşıtlığı övülürken yandaş medyada, Barış Akademisyenleri başka bir ülkede miydi? Onları terörist ilan edenler, vatan haini ilan edenler aynı gazeteler değil miydi? Yandaş medyaya bakıyoruz, müdahaleyi kınıyorlar. Savaş karşıtı hale gelmişler. Aynı şey yurttaşları olduğunda, Türkiye’de savaş karşıtı bir söylem olduğunda kendi vatandaşlarına karşı Putin olmaktan geri durmuyorlar. Fuat Oktay “Rusya işgali uluslararası hukuka aykırıdır” dedi. 2018 yılında Afrin işgali uygun muydu?.

Neye dayandırıyorsunuz bunu. Ukrayna olunca uluslararası hukuka aykırı ama Türkiye olunca uygun mu oluyor? Afrin’de zorla yerinden edilmeden tutalım, insanlığa karşı suçlar karşısında dünyada ve Türkiye’deki sessizliğe de dikkatinizi çekmek istiyoruz. Barış konusundaki savunuculuğumuz ülke farkı, kimlik ve coğrafya farkı gözetmeksizin devam edecektir. Barış talebimiz Karadeniz’de de Akdeniz’de de Ortadoğu’da da Türkiye içinde de sığınacağımız tek limandır. Ekmek ve su kadar temel bir ihtiyaçtır barış. Aldığımız hava kadar hayatidir. Dünyanın her yerinde halklar ittifakını kurmanın zamanıdır. Savaşı durduracak tek güç de budur.

TÜİK rakamlarla oynayarak sahtecilik yapıyor

Ekonomi gündemiyle devam edeceğim. TÜİK bugün verileri açıkladı. 2021’in 4’üncü çeyreğinde yüzde 9,1 büyümüşüz. 2021 yılında toplam büyüme yüzde 11, toplam Yurtiçi Gayri Safi Milli Hasıla 802 milyar dolar, kişi başına düşen milli gelir 9,539 dolar olarak hesaplanmış. Bu rakamlarda oynama işini artık basit bir şekilde nitelemek mümkün değil. Küçüğe büyük, büyüğe küçük diyor. Yaşadıklarımızı başka türlü anlatıyor bize TÜİK. Artık bu sahtekarlığa girmiş. Rakamlarla oynayarak, gerçek dışı rakamlarla açıklamalar yaparak TÜİK sahtecilik yapıyor. Lütfen gerçek rakamları açıklayın.

Kişi başına düşen milli gelir TL cinsinden 85 bin 672 TL. Şimdi Türkiye halklarının açlık ve yoksulluk sınırı altında ezildiğini hepimiz biliyoruz. Zenginlik ve büyüme palavraları atıyorlar. Artık palavra da değil bu sahtekarlık ve sahtecilik TCK’da da ağır bir suçtur. 85 milyona karşı işlenmiş bir suçtur. Büyüme var gerçekten, nerede? 22 milyonu aşmış icra dosyalarında büyüme var, ödenmeyen doğalgaz ve elektrik faturalarında büyüme var. Şirketler büyüyor, yani elektriği peşkeş çektikleri şirketler büyüyor. Halk yoksullaşıyor, esnaf kepenk kapatıyor, işçiler grevde direniyor. Bir büyüme yok. Asıl büyüyen Türkiye fotoğrafı budur. Müteahhit ekonomisi, Saray’ın örtülü ödeneğinde ciddi bir büyüme var.

Rekor zam gelen akaryakıtta vergiler kaldırılmalı

Dünyanın en pahalı, en masraflı yönetimi Türkiye’de. Tek adam yönetimi en masraflı ve pahalı yönetim. Bununla ne kadar övünseler azdır. Şu anda kişi başına düşen milli gelir konusunda yine sahtecilik yapıyorlar. Türkiye’de 50 milyondan fazla yoksul yaşıyor. Nerede büyüme? Halka sabrı salık verenlere bu sabrı iade ediyoruz. Tabii ki ekonomik kriz art arda uygulamalarla yaşamımızda karşımıza çıkıyor. İşte buhran koşullarına 3-5 SİHA satacağım diye Türkiye’yi teslim etti. İlk gün TL dolar karşısında Rus rublesine eşit oranda değer kaybetti: Rus Borsasında devre kesici uygulandı.

Cuma akşamı iki ülkede sadece benzin ve mazot kuyrukları vardı; Türkiye ve Ukrayna’da. Biri savaşı yaşayan Ukrayna diğeri Türkiye. Tek seferde rekor zam geldi, benzine 1,61 motorine 1,51 TL. Geçen bir kişi ile konuşuyordum bir gün tatilim var o gün de arabamı çıkaramıyorum, çünkü o benzini karşılayamıyorum. Bunun gibi milyonlarca insanın olduğunu biliyoruz. Ukrayna savaşının tüm ülkeyi sarmasından önce acil adımlar atılmalı. Akaryakıt üzerindeki vergi kaldırılmalı, ÖTV kaldırılmalı, asgari ücret 3 ayda bir belirlemelidir. Vergi adaletini sağlamak üzere servete duyarlı vergi getirilmeli, kurumlar vergisi artırılmalıdır. Son 10 yılda şirketlere getirilen vergi afları ve istisnaları geri alınmalıdır.

Temel yurttaşlık gelirini tartışalım

Biz son olarak Türkiye’de siyasal aktörlere, STK ve akademisyenlere  açık çağrı yapıyoruz; artık temel yurttaşlık gelirini tartışalım, bu konuda bir düzenlemeye gidelim. Diğer yandan emek ve işçi direnişleri Türkiye’nin dört bir yanında devam ediyor, direnen bütün emekçilere burdadan binlerce selam gönderiyorum. Her zaman olduğu gibi onların yanındayız. Emekçilerin, işçilerin direnişi HDP’nin kuruluş koşullarını oluşturuyor. HDP onlarındır, onlar kurmuştur, onların omuzlarında büyümüştür, onlarla birlikte mücadeleye devam edeceğiz. ”

HDP olarak 3’üncü yolu örmeye ve demokrasi ittifakını kurmaya kararlıyız

SORU: 6 muhalefet partisi bir araya geliyor. Bir de davetiye listesi var, siz davet edildiniz mi?

Bize herhangi bir resmi davet gelmedi. Biz HDP olarak bunu kamuoyu ile paylaşmakta hiçbir sakınca görmüyoruz. Biz bir STK değiliz, Türkiye’nin 3’üncü büyük partiyiz. Bizim bakışımızı anlatayım. 6 muhalefet partisi toplanıyor, biz de kendi yolumuzda ilerliyoruz. Önceki gün biz de büyük bir toplantı yaptık ve kamuoyuna toplantıda vardığımız sonuçları da açıkladık. Bir koordinasyon kurduk, eşgüdümün sağlanması için. HDP olarak 3’üncü yolu örmeye ve demokrasi irtifakını kurmaya kararlıyız. Türkiye halkları ve yurttaşları için ciddi bir seçenek olduğumuzu biliyoruz. Demokrasi güçleri ile mücadele ortaklığıyla ve seçim sürecinde de ittifakla büyüyeceğimize inanıyoruz. Biz kendi yolumuzda yürüyoruz. Hakikaten gittiğimiz her yerde HDP’ye olan ilginin, desteğin, dayanışmanın artmasını görmekten büyük bir mutluluk duyuyoruz.

Şu anda AKP ve MHP ittifakının yürüttüğü politika tamamen tutarsızdır

SORU: CHP, Rusya ve Ukrayna arasındaki savaşa dair genel bir bilgilendirme talep etti, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Aslında bu çağrıyı yanlış anımsamıyorsam ilk biz yaptık. Savaşın patlak verdiği gün “Dışişleri Bakanı parlamentoya gelmeli, parlamentoyu bilgilendirmelidir ve bu Ukrayna ve Rusya savaşı Sarayın insafına bırakılmayacak kadar hayatidir” dedik ve o günden beri bize herhangi bir yanıt verilmedi. Bu çağrımızı defaatle dile getirdik. Parlamento gözardı edilerek Türkiye halklarına büyük bir haksızlık yapılıyor. Saray rejimi Dışişleri Bakanı Afrika ve Kazakistan’dan döndü ama bu yönetimin nasıl ikircikli, nasıl bekle gör politikası yürüttüğünü hepimiz öğreniyoruz. Çağrımız geçerlidir. Türkiye bu savaştan en fazla etkilenecek ülkelerin başında geliyor.

Türkiye halklarını temsil eden, yüzde 90 oranında temsil eden, yegane kurum parlamentodur. Parlamentoda bütün grupların bu meseleyi tartışması ve ortaklaşması hayati önemdedir. Şu anda AKP ve MHP ittifakının yürüttüğü politika tamamen tutarsızdır. Hiçbir şekilde ciddiye alınacak bir boyutu yoktur. NATO niye tedbir almıyor diyor, gidiyor Avrupa Konseyi’nde çekimser oy kullanıyor. Dört gün sonra Montrö’yü uygulayacağız diyor. Nerden baksan tutarsızlık nerden baksan ahmakça diyor ya sevgili Ahmet Kaya galiba. Nereden tutacağımızı bilmiyoruz ama çağrımızı yineliyoruz. Dışişleri Bakanı ve yetkililer parlamentoya gelip bilgilendirme yapmalıdır.

Paylaşın

Dünya Çoklu İklim Tehlikeleriyle Karşı Karşıya Kalacak

Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), Çalışma Grubu II’nin Altıncı Değerlendirme Dönemi (AR6), “İklim Değişikliği 2022: Etkiler, Uyum ve Kırılganlık” raporunun Politika Yapıcılar için Özetini (SPM) kabul etti.

270 yazar ve 195 hükümet tarafından nihai hale getirilen ve onaylanan II. Çalışma Grubu raporu, IPCC’nin AR5’i 2014’te yayınlamasından bu yana iklim değişikliğinin etkilerine ve buna uyum sağlama stratejilerine ilişkin en büyük değerlendirme.

Rapor, iklim değişikliğinin ekosistemler ve toplumlar üzerindeki etkilerini, bunların kırılganlıklarını ve mevcut ve gelecekteki değişikliklere uyum sağlama kapasitelerini göz önünde bulundurarak inceliyor. Artan emisyonların insanlar ve çevre için oluşturduğu riskleri vurguluyor ve farklı bölgelerin ve doğal sistemlerin güvenlik açıklarını analiz ediyor.

Raporun ilk taslağına 16 bin 348 yorum, ikinci taslağına 40 bin 293 yorum ve Politika Yapıcılar için Özet’in nihai hükümet dağıtımına 5 bin 777 yorum yapıldı. Raporda 34 binden fazla bilimsel makaleye atıfta bulunuluyor.

Bu derleme, Politika Yapıcılar için Özet’in temel bulgularını vurguluyor, önceki IPCC raporlarına kıyasla nelerin yeni olduğunu özetleyip uzman görüşleri sunuyor.

Ana bulgular

İnsan kaynaklı sera gazı emisyonlarının neden olduğu iklim değişikliği, toplumları ve dünyanın doğasını, insanları öldürmek, gıda üretimine zarar vermek, doğayı yok etmek ve ekonomik büyümeyi yavaşlatmak da dahil olmak üzere katlanılmaz ve geri döndürülemez risklere maruz bırakan, doğaya ve insanlara yönelik yaygın kayıplara ve zararlara neden oluyor.

Rapor, “iklim değişikliğinin insan refahı ve gezegenin sağlığı için bir tehdit oluşturduğunu” ve “uyum ve azaltım konularında ileriye yönelik müşterek küresel eylemlerde daha fazla herhangi bir gecikmenin, herkes için yaşanabilir ve sürdürülebilir bir geleceği güvence altına almak için dar ve hızla kapanan bir fırsat penceresini kaçırılmasıyla sonuçlanacağının” artık kesin olduğunu söylüyor.

“Küresel ısınma artışını 1,5°C’ye yaklaştıran kısa vadeli eylemlerin, insan yaşamında ve ekosistemlerde iklim değişikliği kaynaklı öngörülen kayıp ve zararları, daha yüksek ısınma seviyelerine kıyasla önemli ölçüde azaltacağını, ancak hepsini ortadan kaldıramayacağını” vurguluyor. Mevcut emisyon politikaları ve taahhütleri, dünyayı yaklaşık 2,3-2,7°C ısınma rotasına sokuyor.

İklim değişikliği kaynaklı kayıp ve zararlar, daha fazla ısınma ile hızla artacak ve çoğu durumda insanların ve doğanın uyum sağlayamayacağı riskler yaratacak. Emisyonlar yalnızca şu anda planlanan oranda azaltılırsa, ortaya çıkan sıcaklık artışı gıda üretimini, su kaynaklarını, insan sağlığını, kıyı yerleşimlerini, ulusal ekonomileri ve doğal dünyanın çoğunun hayatta kalmasını tehdit edecek. Daha hızlı emisyon kesintileri bunu önlemenin tek yolu olacaktır.

İklim değişikliğine uyum, iklim değişikliğinden kaynaklanan riskleri azaltmanın yanı sıra insanların refahını da iyileştirebilir, ancak buna yeterince kaynak sağlanmıyor. Uyum faaliyetleri emisyon kesintilerine bir alternatif değildir: ısınma devam ederse, dünya giderek uyum sağlanmayacak değişikliklerle karşı karşıya kalacaktır.
İnsan faaliyetleri kaynaklı sera gazı emisyonlarının neden olduğu iklim değişikliği, halihazırda dünya çapında insanlara zarar veriyor ve onları öldürüyor, gıda üretimine zarar veriyor, doğayı yok ediyor ve ekonomik büyümeyi yavaşlatıyor.

İnsan kaynaklı sera gazı emisyonlarının neden olduğu iklim değişikliği, aşırı sıcaklıklar, şiddetli yağmur, kuraklık ve yangın havasını daha yoğun ve sık hale getirmekte ve insanlara zarar veren ve onları öldüren deniz seviyesinin yükselmesine, okyanus asitlenmesine ve yoğun tropikal siklonlara neden oluyor. Bilimsel bilgideki ilerlemeler, bu zararların artık insan kaynaklı iklim değişikliğine atfedildiği anlamına geliyor. Bazı durumlarda bu, toplumları ve dünyayı, uyum sağlayabilecekleri sınırların ötesinde, tahammül edilemez ve geri döndürülemez risklere maruz bıraktı. [2014’teki yayınlanan bir önceki IPCC iklim etkileri raporu, iklim değişikliğinin insan toplumlarını ne ölçüde etkilediği konusunda temkinliydi (A-1). Yeni rapor, insan kaynaklı ısınmanın aslında on yıllardır insan toplumlarına zarar verdiğini söylüyor.]

Dünyanın her yerinde insanlar iklim değişikliğinin fiziksel ve zihinsel sağlık etkilerinden mustariptir. Aşırı sıcaklıklar, dünyanın her yerinde insanları öldürüyor ve onlara zarar veriyor; aşırı hava olayları travmaya neden oluyor; orman yangını dumanına maruz kalmanın artması kalp ve solunum sorunlarına yol açıyor; bazı hastalıklar daha yaygın hale geliyor ve yeni alanlara yayılıyor. Ancak bir fırtına, kuraklık veya selin en savunmasız bölgelerdeki insanları daha az savunmasız bölgelerdeki insanlara kıyasla öldürme olasılığı 15 kat daha fazla ve insanların iklim değişikliğine karşı savunmasızlığı, belirli grupların marjinalleştirilmesi de dahil olmak üzere geçmiş, şimdiki ve gelecekteki sosyal gelişmelerden etkileniyor.

İklim değişikliği, özellikle dünyanın en yoksul insanları için gıda üretimine ve gıda erişimine darbe vurdu ve milyonlarca insanı akut gıda güvensizliğine maruz bıraktı. Artan aşırı hava olayları, daha yüksek sıcaklıklar, kuraklık, okyanusların ısınması ve sera gazı emisyonlarının bir sonucu olarak okyanusların asitlenmesi, su ürünleri yetiştiriciliği ve balıkçılıkta ürün kayıplarına ve kayıplara neden oldu, tarımsal verimdeki artışı yavaşlattı ve gıda ve su güvensizliğini ve yetersiz beslenmeyi artırdı.

Sel ve kuraklık gibi aşırı hava olayları ve buna bağlı gıda güvensizliği ve yetersiz beslenme, insani krizleri kötüleştiriyor, insanları evlerinden ediyor ve bazı durumlarda şiddetli çatışmaları uzatıyor ve kötüleştiriyor.
İklim değişikliği, kısa vadeli ekonomik büyümeyi yavaşlatan, tropikal siklonlar gibi aşırı hava olaylarıyla birlikte özellikle tarım, balıkçılık, ormancılık, turizm ve açık havada çalışanlarının işgücü verimliliğini etkileyen ekonomik zararlara neden oluyor. İklim değişikliğinin tarımsal verime ve insan sağlığına zarar vermesi, insanların evlerini ve mülklerini tahrip etmesi, bireyleri, özellikle kadınları ve daha yoksul insanları etkileyerek, daha da yoksullaştırıldı. Kentlerde yaşayan insanlar, iklim değişikliğinin bir sonucu olarak daha güçlü ısı dalgalarından ve altyapıya verilen zararlardan da özellikle etkileniyor. Mevcut sürdürülemez kalkınma kalıpları, insanları ve doğayı iklim değişikliğine karşı daha savunmasız hale getiriyor.

İklim değişikliğinin etkileri giderek karmaşıklaşıyor ve yönetilmesi zorlaşıyor. Aşırı hava olaylarının kademeli etkileri oldu; örneğin orman yangınları doğaya, insanlara, altyapıya ve ekonomiye zarar verdi (B.5.2). Ekonomilere ve toplumlara verilen zararlar, uluslararası tedarik zincirleri ve doğal kaynak akışlarının iklim değişikliğinin neden olduğu aşırı hava olayları tarafından kesintiye uğramasıyla sektörler ve sınırlar arasında da yayılıyor.

İklim değişikliğinin dünyaya verdiği zarar, daha önce fark edilenden daha büyük. İncelenen tüm türlerin yarısı yaşam alanlarını değiştirdi; birçoğunun yerelde nesli tükendi ve bazı türler iklim değişikliği nedeniyle tamamen yok oldu. Bunlar iklim değişikliğini halihazırda gerçekleşmiş ve geri döndürülemez etkilerine bir örnek. Aşırı sıcaklıklar, hayvanların ve bitkilerin toplu ölümlerine neden oluyor ve ekosistemlerde yaygın bir bozulma var.

Ekosistemlerin iklim değişikliği ve diğer insan faaliyetleri nedeniyle tahrip edilmesi, özellikle yerli halkları ve günlük yaşamlarında doğrudan doğaya bağımlı diğer insanları etkileyerek, doğayı ve insanları iklim değişikliğine karşı daha savunmasız ve daha az uyum sağlayabilir hale getiriyor.

“Sonuçlar açık; iklim değişikliği tehdit”

Raporda şu ifadeler yer alıyor:

“İklim değişikliği kaynaklı kayıp ve zararlar, daha fazla ısınma ile hızla artacak ve çoğu durumda insanların ve doğanın uyum sağlayamayacağı riskler üretecektir. Emisyonlar yalnızca şu anda planlanan oranda kesilirse, ortaya çıkan sıcaklık artışı gıda üretimini, su kaynaklarını, insan sağlığını, kıyı yerleşimlerini, ulusal ekonomileri ve doğal dünyanın çoğunun hayatta kalmasını tehdit edecektir. Daha hızlı emisyon kesintileri bunu önlemenin tek yolu olacaktır.”

IPCC, tehdidi ve eyleme geçmenin aciliyetini de şöyle özetliyor:

“Kümülatif bilimsel kanıtlar çok açık: İklim değişikliği, insan refahı ve gezegenin sağlığı için bir tehdittir. Uyum ve sera gazı azaltım konusunda ileriye yönelik müşterek küresel eylemde daha fazla gecikme, herkes için yaşanabilir ve sürdürülebilir bir geleceği güvence altına almak için kısa ve hızla kapanan bir fırsat penceresini kaçırmaya neden olacaktır.”

NOT: IPCC ilk kez iklim değişikliği tehdidini ve eylemin aciliyetini kesin olarak tanımlıyor. Ağustos 2021’de I. Çalışma Grubu raporu, yine ilk kez, insan faaliyetlerinin gezegeni ısıttığının kesin olduğunu söyledi; önceki değerlendirme raporlarında IPCC, yalnızca gezegenin ısındığının kesin olduğunu söylemişti.

Emisyonların riski

Rapor, artmaya devam eden emisyonların ciddi olumsuz sonuçlara yol açacağı, insan ve doğal sistemler için çok çeşitli riskleri tanımlıyor:

“Gıda üretimi ve gıda güvenliği, deniz seviyesinin yükselmesiyle birlikte sıcak hava dalgalarının, kuraklıkların ve sellerin şiddetinde ve sıklığında artışa neden olacak en küçük bir miktar ek ısınma ile tehdit edilecek. 1,5°C’nin üzerindeki sıcaklık artışı, farklı ana gıda üreten bölgelerde mısır mahsullerinin aynı anda kaybolma riskini artıracak ve küresel mısır tedarik zincirlerini tehdit edecek. Daha fazla ısınma ile riskler daha da artacak.

“Isınma 2°C’ye ulaşırsa, halihazırda mevcut olmayan uyum önlemleri olmaksızın, özellikle tropik bölgelerde olmak üzere birçok alanda temel ürün yetiştirmek artık mümkün olmayacak. Daha fazla ısınma ile tozlaşma ve toprak sağlığı zayıflayacak, zararlılar ve zirai hastalıklar daha da yaygınlaşacaktır. Artan yetersiz beslenme riskleri özellikle Sahra Altı Afrika, Güney Asya, Orta ve Güney Amerika ve Küçük Adalarda yüksek olacaktır.”

NOT: Önceki IPCC Çalışma Grubu II raporu, 4°C veya daha yüksek seviyelerde sıcaklık artışı ile gıda güvenliğine yönelik risklere odaklanmıştı.

Aşırı hava olayları

Rapora göre, daha fazla aşırı hava olayları ve sıcak hava dalgaları bir sonucu olarak, sağlık sorunları ve erken ölümlerde önemli artışlar olacak ve hastalıklar yayılacak. Anksiyete ve stres gibi zihinsel sağlık sorunlarının, özellikle genç ve yaşlı insanlar ve altta yatan sağlık sorunları olanlar arasında, daha fazla ısınmayla birlikte artacağı tahmin ediliyor.

Sahildeki kentler, kasabalar ve köyler, deniz seviyesi yükselmeye devam ettikçe, uyum sağlayabilme kabiliyetlerinin sınırıyla giderek daha fazla karşı karşıya kalacak. Artan şiddetli yağmur, tropik siklonlar ve kuraklıkla birlikte bu, özellikle daha savunmasız ve uyum sağlama yeteneğinin daha düşük olduğu yerlerde daha fazla insanı evlerinden olmaya zorlayacak.

Artık, kıyı nüfusunun ancak 100 yılda bir maruz kalacağı şiddette bir sel olasılığı, deniz seviyesindeki 15 cm’lik ilave artışla yüzde 20 artacak ve deniz seviyesindeki 75 cm’lik artışla iki katına çıkacak (bu, 2100 yılına kadar emisyonların yüksek seviyede devam etmesi veya 2150 yılına kadar daha düşük emisyonların olması durumunda bekleniyor).

Su mevcudiyeti, daha fazla sıcaklık artışı ile artan baskı altına girecek. Küçük Ada ülkelerinde ve buzullara ve kar erimesine bağlı bölgelerde yaşayan insanlar, ısınma 1,5°C’yi geçerse yeterli tatlı suya sahip olamayabilir. Bu, sürekli sıcaklık artışı olması durumunda uyum için zorlu sınırlara ulaşılabileceğine ve hiçbir uyum faaliyetinin dayanılmaz riskleri önleyemeyeceğine bir örnek teşkil ediyor.

Giderek daha tehlikeli sonuçlar

Rapora göre, iklim değişikliğinin etkileri giderek daha fazla aynı anda ortaya çıkacak ve birbirleriyle ve diğer risklerle etkileşime girerek, giderek daha tehlikeli sonuçlar doğuracak. Örneğin, artan sıcaklık ve kuraklık, gıda üretimine zarar verecek ve tarımsal işgücü verimini azaltacak, bu da gıda fiyatlarını artıracak ve çiftçilerin gelirlerini azaltacak, özellikle tropik bölgelerde daha fazla yetersiz beslenmeye ve ölüme yol açacak.

Deniz seviyesinin yükselmesi zincirleme olarak, insanların geçim kaynakları, sağlığı, refahı, gıda mevcudiyeti, su kaynakları ve kültürü için risklerle birlikte kıyı ekosistemleri, yeraltı suyu tuzlanması, sel baskınları ve kıyı altyapısının zarar görmesine yol açacak. Deniz seviyesinin yükselmesinden kaynaklanan hasarlar, yükselen denizler artan fırtına dalgalanması ve şiddetli yağmur ile birleşerek sel baskınını kötüleştirmesiyle de birleşebilir.

NOT: İklim değişikliği risklerinin bir araya gelme (birleşme) veya başka yerlerde yeni hasarları tetikleme (ardışıklandırma) tehlikesi bu raporda önemli bir özellik olarak yer alıyor. Bu, 2014 IPCC raporunda derinlemesine tartışılmamıştı].

Küresel ekonomik zararlar

İklim değişikliği kaynaklı küresel ekonomik zararlar, daha fazla sıcaklık artışı ile artacak, en çok yoksul ülkeler etkilenecek ve önceki IPCC raporlarında tahmin edilenden daha yüksek olabilecek. İklim değişikliğinin etkileri ulusal ekonomik büyümeyi azaltabilecek ve devlet finansmanını sınırlayabilecek.

Sıcaklık artışı 1,5°C’yi geçerse, kutup, dağ ve kıyı ekosistemleri ve buz tabakasından ve buzul erimesinden etkilenecek bölgeler dahil olmak üzere tüm ekosistemler, daha sonra atmosferden karbondioksiti uzaklaştırmak için alınan önlemlerle sıcaklıklar düşürülse bile, geri dönüşü olmayan bir şekilde kaybolacak. Bazı sıcak deniz mercan resifleri, kıyı sulak alanları, yağmur ormanları ve kutup ve dağ ekosistemleri dahil olmak üzere bazı ekosistemler uyum sağlayabileceklerinin sınırında. (Bu, daha yüksek ısınma seviyelerinden kaynaklanan risklere odaklanan önceki IPCC raporundan önemli bir gelişme)

Sıcaklık artışı 3°C’ye ulaşırsa, özgün ve tehdit altındaki türler için yok olma riski 1,5°C ile sınırlandırmaya kıyasla en az 10 kat daha yüksek olacak; ancak daha düşük ısınma seviyesinde bile, karasal türlerin yüzde 3-14’ünün yok olma riski çok yüksek olacak. Amazon bölgesi ve bazı dağ bölgeleri, ısınma 2°C ve ötesinde devam ederse biyolojik çeşitlilikte geri dönüşü olmayan ciddi kayıplarla karşı karşıya kalıyor.

Biyolojik çeşitliliği ve ekosistemleri korumak, Dünya’nın topraklarının, tatlı sularının ve okyanuslarının yüzde 30-50’sinin etkin ve adil bir şekilde korunmasına bağlı (Şu anda karasal alanların yüzde 15’inden, tatlı su alanlarının yüzde 21’inden ve okyanus alanlarının yüzde 8’inden azı korunuyor). Ancak biyolojik çeşitlilik ve ekosistemlerin artan ısınmaya uyum sağlama kapasitesi sınırlı. Ekosistemlerin bozulması ve kaybı da sera gazı emisyonlarına neden oluyor.

İklim değişikliğine uyum

Rapora göre, iklim değişikliğine uyum, iklim değişikliğinden kaynaklanan riskleri azaltmak için çok önemli ve aynı zamanda insanların refahını da iyileştirebilir, ancak buna yeterli kaynak ayrılmıyor. Uyum ayrıca emisyon kesintilerine bir alternatif değil: ısınma devam ederse, dünya giderek uyum sağlanamayan değişikliklerle karşı karşıya kalacak.

İklim değişikliğine uyum artarken ve riskleri azaltmanın ötesinde birçok fayda sağlayabilirken, emisyonlar ne kadar yavaş azaltılırsa, kayıplar ve zararlar o kadar artar ve kaçınılması zorlaşır; daha fazla insan, toplum ve doğa sağlayabilecekleri uyumun sınırına ulaşacak. Uyum, risklerin katlanılmaz hale geldiği nokta olan uyum sınırlarına ulaşmadan önce bile, iklim değişikliğinden kaynaklanan tüm kayıp ve zararları önleyemez.

Ancak şu anda iklim değişikliği kaynaklı riskleri azaltmak için gerekenden daha az uyum sağlanıyor. Şimdiye kadarki uyum faaliyetlerinin çoğu parçalı, küçük ölçekli, aşamalı ve mevcut etkilere ve kısa vadeli risklere tepkisel olarak gerçekleşti. Uyum faaliyetleri için ihtiyaç duyulan para ile özellikle en yoksul insanlar için mevcut olan miktarlar arasında büyüyen bir uçurum var.

Uyumla ilgili prensipte üstesinden gelinebilecek finansal, kurumsal, sosyal ve ekonomik kısıtlamalar nedeniyle bazı insanlar şu anda iklim değişikliğinden kaynaklanan katlanılamaz risklerle karşı karşıya. Yoksulluk ve diğer adaletsizlikler bazı grupları özellikle savunmasız hale getiriyor. Uyum için uluslararası finansman sıkıntısı, dünyadaki ülkelerin iklim değişikliğine uyum sağlamasını engelleyen önemli bir faktör. Küresel iklim finansmanı son yıllarda artmış olsa da daha yoksul ülkelerin uyum ihtiyaçlarını karşılamak için hala yeterli değil.

NOT: Zengin ülkeler hem emisyonları azaltmak hem de iklim değişikliğine uyum sağlamak için 2020 yılına kadar gelişmekte olan ülkelere yılda 100 milyar dolar sağlama sözü verdi; ancak bu hedef karşılanmadı ve çoğu, emisyon azaltımına yöneldi. Gelişmekte olan ülkelerin önümüzdeki on yıllarda iklim değişikliğine uyum sağlamak için bundan çok daha fazlasına ihtiyacı olacak.

Uyum faaliyetleri, doğaya ve insanlara yönelik riskleri azaltmada etkili olma potansiyeline sahip. Uyum fırsatları şunları içeriyor: tarımda su yönetimi, çiftliklerin çeşitlendirilmesi (C.2.2), doğal ormanların ve turbalıkların eski haline getirilmesi, yerli halkların haklarının tanınması hem biyolojik çeşitliliğin hem de insanların korunması için ekosistemlerin restore edilmesi. Tasarım ve planlama ayrıca iklim risklerini de hesaba katmalı. Uyum faaliyetleri, eşitlik ve adalete öncelik verdiğinde daha etkili oluyor.

Rapor, insanların iklim değişikliğine uyum sağlamasına yardımcı olmak için verilen destek, yer değiştirmeye ihtiyaç duyanlara da yardımcı olabileceğini ve göç alan toplulukların başa çıkma kabiliyetlerini güçlendireceğini söylüyor. Bu, insanlara ve topluluklara, ülkeler içinde veya arasında güvenli ve düzenli bir şekilde hareket etmelerine yardımcı olabilecek daha geniş seçenekler sunar.

Ancak uyum, özellikle tek bir sektöre, tek bir riske odaklandığında veya kısa vadeli kazanımlara öncelik verdiğinde sorunlara neden olabilir. Örneğin, deniz duvarları kısa vadede insanları ve varlıkları koruyabilir, ancak riskli gelişmeleri teşvik edebilir ve bu nedenle uzun vadede maruziyeti artırabilir, sert sel savunmaları ekosistemlerin yerini alabilir veya bozabilir. Sulama yeraltı suyunu tüketebilir ve yağış düzenini değiştirebilir. Bu, “uyumsuzluk” olarak tanımlanıyor. Uyumsuzluk özellikle marjinalleştirilmiş ve savunmasız insanları etkiliyor:

“Hakkaniyet, sosyal adalet ve iklim adaleti temelinde, insanların ve doğanın iklim değişikliğinin etkileriyle sürdürülebilir bir şekilde başa çıkmasına olanak verecek şekilde kalkınmanın koşullarını yaratmak, acil bir görevdir. Ancak iklim eylemi ertelenirse ve özellikle ısınma 1,5°C’nin üzerinde artarsa, kalkınma giderek daha zor ve bazı yerlerde imkansız hale gelecek.”

Rapor görüşleri

BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Eski Başkanı ve Global Optimism Eş-kurucusu Christiana Figueres:

“IPCC raporları, iklim krizi için alarm zilleri gibidir. Bu son rapor, emisyonları azaltma konusundaki küresel başarısızlığımızın dünya çapında yıkıcı sağlık, ekonomik ve sosyal etkilere yol açtığının ciddi bir hatırlatıcısıdır. Ancak rapor, bunu değiştirme gücüne sahip olduğumuzu da hatırlatıyor. Emisyonları azaltarak ve uyum stratejilerine yatırım yaparak aşırı hava olaylarını, kıtlıkları, sağlık sorunlarını ve daha fazlasını önleyebilir ve kendimizi koruyabiliriz. Bilim (ve çözümler) açıktır. Geleceği nasıl şekillendireceğimiz bize bağlı.”

BM İklim müzakereleri En Az Gelişmiş Ülkeler (LDCs) Başkanı Madeleine Diouf SARR:

“Bu raporu büyük bir korku ve üzüntüyle okudum ama şaşırmadım. Isınmayı 1,5°C ile sınırlandırmamayı hiçbir uyum faaliyetinin telafi edemeyeceği bizim için çok açık. Rapor, halihazırda gördüğümüz ve deneyimlediğimiz şeyi doğruluyor; iklim değişikliği yıkıcı kayıplara ve hasara neden oluyor ve savunmasız insanlarımızı orantısız bir şekilde etkiliyor. Uyum ve erken uyum sağlama çabaları acilen geliştirilmelidir. Erişilebilir finansman bu rapora göre önemli bir engel teşkil ediyor. Hem uyum hem de kayıp ve hasarın ele alınması için uluslararası müzakerelerde özel kamu finansmanı arayacağız.”

BM Aşırı Yoksulluk ve İnsan Hakları Özel Raportörü ve Sürdürülebilir Gıda Sitemleri Uzmanları Uluslararası Paneli Başkanı Profesör Olivier De Schutter:

“Bilim açık; karbon emisyonlarında ve tarımsal üretim yöntemlerimizde büyük bir geri dönüş olmadan, yoksulluk içindeki insanların neden olmadıkları bir krizden ilk ve en ağır darbeyi aldığı, toplu ürün kıtlığı ve gıda sistemlerinin çöküşünü büyük olasılıkla göreceğiz. Tarımı dönüştürmek artık acildir; hükümetler, yerel toplulukların kendilerini besleme çabalarını desteklemek ve tek çeşitlilik yoluyla değil çok çeşitlilik yoluyla direnci teşvik etmek için hareket etmelidir.”

Avrupa İklim Vakfı CEO’su Laurence Tubiana:

“Bu rapor, iklim değişikliğinin zaten insanları öldürdüğünü, doğayı yok ettiğini ve dünyayı daha fakir hale getirdiğini acımasızca hatırlatıyor. Üç ay önce Glasgow’da COP26’da tüm büyük ekonomiler iklim hedeflerini güçlendirme konusunda anlaştılar – ve iklim ile ilgili tehlike bölgesine girerken, 2022’de yeni iddialı hedefler içerin planlar sunmaları hayati önem taşıyor. Artık mazeret ve yeşil badana olamaz.”

(Kaynak: bianet)

Paylaşın

Kovid 19’da Son Veriler Açıklandı: Bakan Koca’dan Uyarı

Kovid 19’da son 24 saatte 64 bin 275 yeni vaka tespit edilirken, 213 kişi hayatını kaybetti. Verileri yorumlayan Bakan Koca, “Uyarı: Salgın gündemden düşmeye başlasa da virüs varlığını koruyor. Aşı konusunda ihmalkâr olmamalıyız.” ifadelerini kullandı.

Haber Merkezi / Sağlık Bakanlığı, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının Türkiye’deki seyrine ilişkin olarak yeni verileri yayınladı. Açıklanan verilere göre, son 24 saatte, 410 bin 435 test yapılırken, 64 bin 275 yeni vaka tespit edildi. 213 kişi hayatını kaybederken, 76 bin 832 kişi sağlığına kavuştu.

Bakan Koca’dan uyarı

Güncel verilerle ilgili değerlendirmesini sosyal medya hesabından paylaşan Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, şu ifadeleri kullandı; İyi Haber: Omicron varyantının ilk görüldüğü şehirlerde vakalar hızlı bir artış göstermiş, izleyen haftalarda sayılar düşmüştü. Şimdi aynı durumu ülke genelinde yaşıyoruz. Uyarı: Salgın gündemden düşmeye başlasa da virüs varlığını koruyor. Aşı konusunda ihmalkâr olmamalıyız.

Bakanlığın tablosuna göre Türkiye’de en çok aşılamanın gerçekleştirildiği Osmaniye’yi, Ordu, Amasya, Muğla, Kırklareli, Çanakkale, Eskişehir, Balıkesir, Zonguldak ve Manisa takip etti. Bakanlığın tablosuna göre Türkiye’de en az aşılamanın gerçekleştirildiği Şanlıurfa’yı sırasıyla Batman, Siirt, Diyarbakır, Bingöl, Muş, Mardin, Bitlis, Ağrı ve Elazığ takip etti.

Bakanlığın 27 Şubat verilerine göre, dün 394 bin 263 test yapılmıştı. Dün, 49 bin 792 vaka tespit edilirken, 206 kişi hayatını kaybetmiş ve 69 bin 845 kişi sağlığına kavuşmuştu.

Paylaşın

LPG’ye Zam, Motorin Ve Benzine İndirim

Enerji Petrol Gaz İkmal İstasyonları İşveren Sendikası (EPGİS), sosyal medya hesabı üzerinden, bu gece yarısından itibaren geçerli olmak üzere LPG’ye 33 kuruş zam, motorinde 96, benzinde de 23 kuruş indirime gidileceğini bildirdi.

EPGİS’ten yapılan açıklamada, “Akaryakıt Fiyatlarında İndirim 01/03/2022 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere, motorinde 96 Benzinde 23 KRŞ/LT Pompa satış fiyatlarında indirim gerçekleşmiştir” denildi.

LGP’ye 33 kuruşluk zam yapıldığının da aktarıldığı açıkalamada, “Akaryakıt Ürünlerinde Fiyat Artışı 01/03/2022 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere; LPG Oto gazda 33 KRŞ/LT Pompa satış fiyatlarına yansıyacak şekilde artış olmuştur” ifadelerine yer verildi.

Bu kapsamda, Ankara’da ortalama 17,10 liradan satılan motorinin litre fiyatı 16,14 lira olacak. Motorinin litresi İstanbul’da 17,01 liradan 16,05 liraya, İzmir’de 17,10 liradan 16,14 liraya inecek.

Ankara’da ortalama 16,88 liradan satılan benzinin litre fiyatı ise 16,65 lira olacak. Benzinin litresi İstanbul’da 16,79 liradan 16,56 liraya, İzmir’de 16,90 liradan 16,67 liraya inecek.

LPG’nin litresi Ankara’da ortalama 9,84 liradan 10,17 liraya çıkacak. İstanbul’da 9,74 liradan 10,07 liraya, İzmir’de 9,68 liradan 10,01 liraya yükselecek.

Paylaşın

Altı Muhalefet Partisinin Liderleri Ortak Mutabakatı İmzaladı

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), DEVA Partisi, Demokrat Parti, Gelecek Partisi, İYİ Parti ve Saadet Partisi’nin “Yarının Türkiyesi için Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” sunumu ve imza töreni Ankara Bilkent Otel’deki Sakarya Salonu’nda yapıldı.

Törene; CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Demokrat Parti Genel Başkanı Gültekin Uysal, Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener ve Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu katıldı.

Salonda, sadece Türk bayrakları ile Cumhuriyetin Kurucu Önderi Mustafa Kemal Atatürk’ün posterleri yer aldı. Sahnedeki ekranda; “Yarının Türkiye’si için… Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” yazılarının altında TBMM silueti yansıtıldı.

Altı siyasi partinin genel başkanı, önde gelen sivil toplum örgütleri. sendikalar, dernekler, hukuk alanındaki akademisyenler ve çok sayıda gazetecinin katıldığı toplantının sunuculuğunu Tuluhan Tekelioğlu üstlendi. Tuluhan Tekelioğlu’nun açılışı yapmasının ardından sırasıyla Kılıçdaroğlu, Babacan, Uysal, Davutoğlu, Akşener ve Karamollaoğlu’nun isimlerini anons etti.

Altı parti lideri, anonsla eş zamanlı salona giriş yaptı ve ön sıradaki yerlerine oturdu. Açılışın ardından salondaki ekrana altı liderin güçlendirilmiş parlamenter sistem hakkında daha önce yaptıkları açıklamalardan görüntülere yer verildi. Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının anısına bir dakikalık saygı duruşu yapıldı, İstiklal Marşı okundu.

“Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Mutabakat Metni” sunumunu; CHP Hukuk Politikalarından Sorumlu Genel Genel Başkan Yardımcısı Muharrem Erkek, DEVA Partisi Hukuk ve Adalet Politikaları Başkanı Mustafa Yeneroğlu, Demokrat Parti Hukuk ve Adaletten Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Bülent Şahinalp, Gelecek Partisi Seçim ve Hukuk İşleri Başkanı Ayhan Sefer Üstün, İYİ Parti Hukuk ve Adalet Politikaları Başkanı Bahadır Erdem, Saadet Partisi Seçim İşleri Başkanı Bülent Kaya yaptı. Sunum, altı partinin isim sıralamasına göre yapıldı.

CHP

Giriş, yasama, yürütme, yargı ve demokratik sistem olmak üzere beş ana başlıktan oluşan ve altı partinin isim sıralamasına göre altı Genel Başkan Yardımcısı tarafından yapılan sunumda ilk sözü alan Cumhuriyet Halk Partisi Hukuk Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Muharrem Erkek şöyle konuştu:

Sayın Genel Başkanlarımız, çok değerli konuklar, ekranları başında Yarının Türkiye’sine doğru atılan bu büyük adıma tanıklık eden saygıdeğer yurttaşlarımız; sizleri saygıyla selamlıyorum, bu tarihî toplantıya hoş geldiniz.

Toplumu en geniş yelpazede temsil eden altı siyasi parti olarak bizler, Türkiye’nin yıllardır görmeyi umut ettiği tarihî bir çalışma için bir araya geldik.

Yarının Türkiye’sini inşa etmek için hazırladığımız Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Mutabakat Metni üzerinde, demokrasinin temel ilkeleri olan istişareyi ve uzlaşmayı esas alan yoğun bir çalışma gerçekleştirdik.

Bilindiği üzere Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine 16 Nisan 2017 referandumu ile geçilmiştir. Türkiye siyasi tarihinin en önemli anayasa değişikliklerinden biri olmasına rağmen referandum süreci, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hal şartlarında gerçekleşmiştir.

Bu dönemde demokrasinin asli gereği olan çoğulculuk ve uzlaşma ilkeleri yok sayılmış, anayasa değişikliği geniş toplum kesimleriyle, siyasi partilerle, sivil toplum kuruluşlarıyla, üniversitelerin anayasa kürsüleriyle ve barolarla müzakere edilmemiştir.

İki partinin genel başkanının belirlediği dar bir komisyon tarafından hazırlanan bu anayasa değişikliği, demokratik bir biçimde müzakere edilmeden, komisyonda ve Genel Kurul’da 41 gün gibi kısa bir sürede kabul edilmiştir.

Devletin tüm imkanları “Evet” kampanyası için seferber edilmiş, muhalefet partileri ile sivil toplum örgütlerinin toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakları bile kısıtlanmıştır.

Değerli Konuklar,

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi Neden Yanlıştır?

Bu sistem, yönetimde kişiselliğe ve keyfiliğe yol açmış; Cumhurbaşkanı’na yasama, yürütme ve yargıyı güdümü altına almasını sağlayan çok geniş ve denetimsiz yetkiler tanıyarak otoriter bir yönetim yaratmıştır.

Bizler, anayasal devlet anlayışına aykırı, demokratik hukuk devletini temelinden zedeleyen ve egemenliği şahsileştiren bu sisteme karşı çıkıyoruz.

Çünkü bu sistemde, Anayasa’daki tarafsızlık yeminine rağmen, parti genel başkanlığı ile devlet ve hükümet başkanlığı tek kişinin şahsında birleşmiş; partili Cumhurbaşkanı, ülkenin sorunlarını daha da derinleştirmiştir.

Meclis’in yasama yetkisi yürütme ile paylaşılırken, denetim yetkisi ise işlevsiz hale getirilmiştir. Yüce Meclis’in millet adına kullandığı devredilemez bütçe hakkı dahi ortadan kaldırılmıştır.

Hakimler ve Savcılar Kurulu, Cumhurbaşkanı’na tanınan doğrudan ve dolaylı atama yetkileriyle, yürütmenin vesayeti altına girmiş, partili Cumhurbaşkanı bağımsız ve tarafsız yargıyı yok etmiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin iktidarın baskı ve tehdidi altında olması ve üyelerinin neredeyse tamamının Cumhurbaşkanı tarafından atanması, Yüksek Mahkeme’nin bağımsızlığını ve tarafsızlığını zedelemiştir.

Değerli Konuklar,

Bu noktada özenle altını çizmek istediğimiz husus şudur ki bizler, geçmişin dar kalıplarını da reddediyoruz. Geçmişin tecrübelerinden istifade ederek, geçmiş uygulamaların ortaya çıkardığı demokrasi sorunlarına ve vesayetçi uygulamalara bir daha imkan vermeyecek yeni bir sistemi inşa etme kararlılığındayız.

Bu, yeni bir başlangıçtır.

İşte bu inançla, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem önerimizle Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini sona erdirirken geçmişe dönmüyor, Türkiye Cumhuriyeti’nin köklü devlet ve Cumhuriyet tecrübesini demokrasi ile taçlandırmayı hedefliyoruz.

Değerli Konuklar,

Ülkemizin neden Güçlendirilmiş Parlamenter Sisteme ihtiyacı var?

Çünkü ülkemiz, Cumhuriyet tarihinin en derin siyasi ve ekonomik krizlerinden birini yaşamaktadır.

Bu krizin en önemli sebebi, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı altındaki keyfî ve kural tanımaz sistemsizlik ve yozlaşmış iktidardır.

Bizler, altı siyasi parti olarak, dünyanın ve ülkemizin demokrasi tecrübeleri ışığında, adaleti tesis etmek, farklılıklarımızı zenginlik kabul ederek bir arada özgürce yaşamak, toplumsal huzuru ve barışı sağlamak, tüm vatandaşların insan onuruna yaraşır bir hayat sürmesini güvence altına almak, çoğulcu ve demokratik bir Türkiye’yi inşa etmek ve gelecek nesillere de bu değerleri miras bırakmak için bir araya geldik.

Söz veriyoruz: Hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığı esasına dayanan Güçlendirilmiş Parlamenter Sistemde, temel hak ve özgürlüklerin tamamını ve kurumsal kültürün hakimiyetini güvence altına alacağız.

Değerli Konuklar,

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem; düşüncelerin özgürce ifade edildiği, din ve vicdan özgürlüğünün, basın özgürlüğünün, kadın haklarının, çocuk haklarının, çevre haklarının tam anlamıyla korunduğu özgürlükçü bir sistemdir.

Bu sistem, devletin tüm kurumlarının hiçbir ayrım yapmaksızın tüm vatandaşlarına eşit mesafede olduğu çoğulcu bir sistemdir.

Bu sistem, kamu yönetiminde eşitlik, tarafsızlık ve liyakat ilkelerinin esas alındığı, yolsuzlukla etkin mücadele edildiği, düzenleyici ve denetleyici kurumların bağımsızlıklarının sağlandığı, üniversitelerin özgürleştiği bir sistemdir.

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem, şeffaf ve hesap verebilir bir sistemdir. Bu sistemde siyasi makamların millete hizmetten başka hiçbir amacı olmayacaktır. Bunun güvencesi de hazırlayacağımız Siyasi Etik Kanunu’dur.

Değerli Konuklar, saygıdeğer yurttaşlarımız; sonuç olarak bizler, ortak idealimiz olan Güçlendirilmiş Parlamenter Sistemi, milletimize ve gelecek nesillere barış ve huzur getirmesi inancıyla hayata geçirmeyi taahhüt ediyoruz.

Saygılarımla arz ederim.

DEVA Partisi

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Mutabakat Metni Sunumunda ikinci olarak söz alan Deva Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Yeneroğlu şöyle konuştu:

Sayın Genel Başkanlarımız, çok Kıymetli konuklar, yarının Türkiye’si için gerçekleştirdiğimiz bu tarihî anın coşkusunu bizlerle paylaşan aziz milletimiz; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem ile katılımcı, özgürlükçü ve çoğulcu demokrasinin gereklerine uygun, kuvvetler ayrılığı ilkesi ile etkin denge ve denetleme mekanizmalarına dayanan bir hükümet sistemi modeli amaçlıyoruz.

Hükümet sistemimizde, temsilde adalet ile yönetimde istikrar ilkelerini eşit şekilde esas almaktayız.

Meclis’i güçlendirirken hükümeti zayıflatmama, hükümeti güçlendirirken Meclis’i zayıflatmama kararlılığı içerisindeyiz.

Bu amaçla; öncelikle “etkili ve katılımcı bir yasama” organı öngörüyoruz.

Bu kapsamda Güçlendirilmiş Parlamenter Sistemin kalbi olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin temsil yeteneği arttırılacak, kanun yapma ve yürütmeyi denetleme işlevleri etkili kılınacaktır.

Böylece yasama organının daha demokratik ve daha etkili olması sağlanacaktır.

Ayrıca Meclis İçtüzüğü’nde katılımcılık ön plana çıkarılacak, siyasi partiler kanununda yapılacak değişiklikle parti içi demokrasi ilkeleri tesis edilecektir.

Seçim kanunlarında yapılacak düzenlemelerle siyasette şeffaflık ve dürüstlük güvence altına alınacaktır.

Değerli Konuklar,

Bu kapsamda ilk olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Giden Yolları Demokratikleştireceğiz.

Temsil gücünü arttırmak, temsilde adaleti ve çoğulcu demokrasiyi sağlamak amacıyla seçim barajını %3’e düşüreceğiz.

Yurt dışında mukim 6 milyondan fazla vatandaşımızın Meclis’te temsilinin sağlanabilmesi için yurt dışı seçim çevresi oluşturacağız.

Siyasi partiler ve seçim mevzuatını, Anayasamızda halihazırda yer alan “Siyasi partilerin faaliyetleri, parti içi düzenlemeleri ve çalışmaları demokrasi ilkelerine uygun olur.” kuralına uygun biçimde ve özellikle parti içi demokrasinin güçlendirilmesi amacıyla yeniden düzenleyeceğiz.

Ayrıca, siyasi partiler hakkındaki yasal mevzuat ve yaptırım hükümlerini Avrupa Konseyi standartları ışığında, çoğulcu demokrasinin güvencesini oluşturacak biçimde değiştireceğiz.

Siyasetin finansmanını şeffaflık, denetlenebilirlik ve seçim harcamalarının saydamlığı ilkeleri çerçevesinde ayrıntılı biçimde düzenleyeceğiz.

Siyasi partilere ve adaylara yapılan belirli miktarın üzerindeki bağışların ve seçim dönemlerinde yapılan tüm harcamaların kamuoyuna açıklanmasını zorunlu tutacağız.

Siyasi partiler arasında adil rekabet koşullarının sağlanması ve demokratik siyasi hayatın güçlendirilmesi amacıyla, en son yapılan milletvekili genel seçimlerinde en az %1 oy alan siyasi partiler hazine yardımından faydalanmaya hak kazanacaktır.

Saygıdeğer Konuklar,

Yasama organının etkinleştirilmesi amacıyla ikinci olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Katılımcılığı Arttıracağız.

Yeni bir İçtüzük hazırlayarak yasama çalışmalarının katılımcı ve şeffaf şekilde yürütülmesini sağlayacağız.

Komisyonların işleyişini, denetim mekanizmalarının etkinliğini ve muhalefetin söz hakkını demokrasinin gereklerine uygun şekilde ele alacağız.

Ayrıca yasama bağışıklığına ilişkin olarak önemli iyileştirmeler yapacağız. Bu doğrultuda yasama sorumsuzluğunun kapsamını genişletip, yasama dokunulmazlığının istisnalarını açıkça düzenleyerek, belirsizliğe ve keyfiliğe son vereceğiz.

Üçüncü olarak, Kanun Yapım Süreçlerini Demokratikleştireceğiz.

Demokrasinin özüyle bağdaşmayan torba kanun uygulamasına son vereceğiz.

Bakanlar Kurulu’nun kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisini, yetki kanununa dayanması, Meclis tarafından konusu, sınırları ve süresi açıkça belirtilmesi şartıyla kabul ediyoruz.

Ancak temel hak ve özgürlüklerin ise kararnamelerle düzenlenmesine izin vermeyeceğiz.

Cumhurbaşkanı’nın, Meclis’in yasama işlevini zayıflatan veto yetkisine son vereceğiz.

Cumhurbaşkanı’nın kanun yapım süreçlerindeki yetkisini, yalnızca bir uyarı niteliği taşıyan geri gönderme yetkisi ile sınırlı tutacağız.

Yasama komisyonlarının çalışma yöntemlerini işlevsel hale getirecek tedbirler alacağız.

Kanunların müzakeresinde ve metinlerin olgunlaşmasında komisyon aşamasına ağırlık verilmesini esas alacağız.

Kanun yapım sürecinin daha nitelikli işletilmesi için ilgili sivil toplum ve meslek kuruluşlarının görüşlerine başvurulmasını sağlayacağız.

Dördüncü olarak, Meclis’in Denetim Yetkisini Güçlendireceğiz.

Şeffaf ve hesap verebilir bir yönetim için hükümete hesap sorulabilmesini sağlayacak araçları arttırıp var olan araçları da daha etkili kılacağız.

Sözlü soru mekanizmasını güçlendirecek, muhataplarına cevap vermeleri için süre zorunluluğu getireceğiz.

Yazılı soru önergelerine süresi içerisinde cevap verilmemesi halinde ilgili bakana yaptırım uygulanmasını sağlayacağız.

Meclisin denetim yetkisini etkin şekilde yerine getirebilmesi amacıyla meclis soruşturması için gereken yeter sayıları düşüreceğiz.

Hükümet, Başbakan ve Bakanlar hakkında gensoru verme yetkisini tanıyacağız.

Bu hususta Hükümet ile Başbakan hakkındaki gensoruları, yapıcı/kurucu güvensizlik oyu şartına bağlayarak yürütmenin istikrarını güvence altına alacağız.

Değerli Konuklar,

Son olarak, parlamentoların tarihsel bir kazanımı olan bütçe hakkının devredilmezliği ilkesini tesis edeceğiz.

Vatandaşlarımızdan toplanan vergilerin nasıl harcandığının etkili şekilde denetlenebilmesi için Meclis’in bütçe hakkını, Meclis’in devredilemez bir yetkisi ve denetim aracı olarak düzenleyeceğiz.

Meclis bünyesinde Kesin Hesap Komisyonu kuracağız. Komisyonu’nun Başkanı ana muhalefet partisinden olacak.

Sayıştay raporlarının tamamının Kesin Hesap Komisyonu’na sunulmasını sağlayacağız.

Aziz milletimizi ve hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Demokrat Parti

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Mutabakat Metni Sunumunda üçüncü olarak söz alan Demokrat Parti Hukuk ve Adaletten Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Bülent Şahinalp şöyle konuştu:

Sayın Genel Başkanlar, çok değerli konuklar, Yarının Türkiye’si için gerçekleştirdiğimiz bu önemli güne bizlerle birlikte tanıklık eden kıymetli vatandaşlarımız; sizleri saygıyla selamlıyorum.

Yarının Türkiye’si için hazırladığımız Güçlendirilmiş Parlamenter Sistemde kuvvetler ayrılığı ilkesine ve etkin denge ve denetleme mekanizmalarına dayanan bir hükümet sistemi amaçlıyoruz.

Öngördüğümüz bu sistemde, millet iradesinin üstünlüğünü esas alan etkili ve katılımcı bir yasama organının yanında istikrarlı ve hesap verebilir bir yürütme organı oluşturacağız.

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistemde yürütme organı, devletin ve milletin birliğini temsil eden, tarafsız, siyasi sorumluluğu olmayan Cumhurbaşkanı ile, yürütmenin asıl yetkili ve sorumlu kanadı olan, yasama organının içinden çıkan ve Meclis’e karşı siyasi sorumluluğu bulunan Bakanlar Kurulu’ndan müteşekkil olacaktır.

Bu sayede Cumhurbaşkanı; kendisinden beklenen uzlaştırıcı hakem rolünü üstlenebilecek, Cumhurbaşkanlığı devletin ve milletin birliğini temsil etmesi amacıyla tarafsız ve partiler üstü bir yapıya kavuşturulacaktır.

Yarının Türkiye’sinde güçsüz ve istikrarsız hükümetlere yol açma tehlikesiyle karşı karşıya kalmamak adına Başbakan, Bakanlar ve Bakanlar Kurulu güçlendirilecek, hükümet istikrarını sağlayıcı tedbirler arttırılacaktır.

Değerli Konuklar,

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’de Cumhurbaşkanlığı makamının niteliğini, süresini, görev ve yetkilerini şu şekilde düzenledik:

Cumhurbaşkanı ile Meclis’in görev sürelerinin ayrıştırılması amacıyla Cumhurbaşkanı’nın görev süresini 7 yıl olarak belirleyeceğiz.

Bizler, Cumhurbaşkanı’nın hem toplumun farklı kesimleri hem de Meclis’teki partiler karşısındaki tarafsızlığını tam anlamıyla sağlayabilmesini amaçlıyoruz. Bu nedenle Cumhurbaşkanı’nın yalnızca bir dönem için seçilmesi kuralını getireceğiz.

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistemde Cumhurbaşkanlığı makamını, milletin ve devletin birliğini temsil eden, tarafsız bir makam olarak düzenleyeceğiz. Bu noktada altını çizmek istediğim husus şudur ki Cumhurbaşkanı seçilen kişinin varsa partisi ile ilişiği kesilecek ve görevi sona eren Cumhurbaşkanı aktif siyasette bir daha görev alamayacaktır.

Devletin başı sıfatını taşıyan Cumhurbaşkanlığı temsilî görev ve yetkilere sahip bir makam olarak düzenlenecektir.

Yürütmeye dair icrai yetkiler, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne karşı siyasi sorumluluğu olan Başbakan ve Bakanlardan oluşan Bakanlar Kurulu tarafından kullanılacaktır.

Cumhurbaşkanı’nın istisnai nitelikte tek başına yapabileceği işlemler ise Anayasa’da ayrıntılı olarak düzenlenecektir.

Cumhurbaşkanı’nın icrai bir yetkiye sahip olmamasına uygun olarak görevi ile ilgili siyasi sorumsuzluğu esas alınacaktır. Bununla birlikte, Cumhurbaşkanı’nın hukuki ve cezai sorumluluğuna ilişkin esaslar, Anayasa’da düzenlenerek yargılama makamı ve usulü açıkça belirtilecektir.

Değerli Konuklar,

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’de öngördüğümüz Bakanlar Kurulu’nun yapısını ise şu şekilde düzenledik:

Başbakan, parlamenter sistem gelenek ve ilkelerine uygun olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri arasından belirlenecektir. Başbakan’ın belirlenmesi bakımından, Cumhurbaşkanı Meclis’te en çok milletvekiline sahip siyasi partiye hükümeti kurma görevini verecektir. Hükümetin Anayasa’da öngörülen sürede kurulamaması halinde bu görev, milletvekili sayısıyla doğru orantılı olarak diğer siyasi partilere sırasıyla verilecektir.

Bakanlar, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri veya ihtiyaç duyulduğu takdirde- milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olan kişiler arasından, Başbakan tarafından atanacaktır. Bakanlar Kurulu, Başbakanın başkanlığında toplanacaktır.

Yetkide ve sorumlulukta paralellik ilkesi gereğince Başbakan ve Bakanlar Kurulu Meclis’e karşı sorumlu olacaktır. Buna göre Başbakan ve Bakanlar, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne karşı bireysel ve kolektif olarak sorumlu tutulacaktır.

Hükümetin kurulmasını kolaylaştırmak amacıyla hükümetin kurulmasında basit çoğunluk, düşürülmesinde ise Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının salt çoğunluğu esas alınacaktır.

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistemde Hükümete istikrar kazandırmak amacıyla gensoru ile yapıcı güvensizlik oyu birleştirilecektir. Hükümetin düşürülmesi; yeni hükümetin, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin üye tam sayısının salt çoğunluğuyla seçilmesi şartına bağlı olacaktır.

Böylece bir yandan hükümetin düşürülmesi zorlaştırılırken diğer yandan olası hükümet krizleri de önlenecektir. Güçlendirilmiş Parlamenter Sistemde yeni hükümetin kurulması güvence altına alınmadan mevcut hükümet düşürülemeyecektir.

Değerli Konuklar,

Yürütme başlığı altında ele aldığımız diğer bir konu ise Olağanüstü Hal Yönetimi’dir. Buna göre;

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’de Cumhurbaşkanı’nın ya da Bakanlar Kurulu’nun tek başına OHAL ilan etme yetkisi olmayacaktır. Olağanüstü hal ilan etme yetkisi, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu’na ait olacaktır. Bu yetki, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin onayına tabi tutulacaktır.

Olağanüstü hal rejiminin istisnai niteliğinin bir gereği olarak OHAL için öngörülen süreler kısaltılacaktır.

Olağanüstü hal rejiminin keyfi bir yönetime dönüşmesine engel olmak amacıyla olağanüstü hal kanun hükmünde kararnamelerine hukuk sistemimizde yer verilmeyecektir.

Bu kapsamda, olağanüstü halin hukuk devletinin güvenceleri çerçevesinde sürdürülmesini sağlamak üzere, Olağanüstü Hal Kanunu’nda gerekli düzenlemeler yapılacaktır.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Gelecek Partisi

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Mutabakat Metni Sunumunda dördüncü olarak söz alan Gelecek Partisi Seçim ve Hukuk İşleri Başkanı Ayhan Sefer Üstün şöyle konuştu:

Sayın Genel Başkanlarımız, saygıdeğer misafirler, değerli basın mensupları, ekranları karşısında bizleri izleyen aziz milletimiz; sunumuma başlamadan önce hepinizi saygı, sevgi ve muhabbetle selamlıyorum.

Yarının Türkiye’sini inşa etmek için hazırladığımız Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’in en önemli başlıklarından birisi de şüphesiz bağımsız ve tarafsız yargıdır.

Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkesi, adaletin tesisinin asgari şartı, demokratik hukuk devletinin güvencesi, hak ve özgürlüklerin teminatıdır.

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistemde öncelikle yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığını sağlayacağız.

Yüksek yargı kurulları ile yüksek yargı organlarının bağımsızlıkları ve demokratik meşruiyetlerini güçlendireceğiz.

Bu kurullara ve organlara yürütmenin müdahalesini engelleyecek tedbirleri alacağız.

Bizler, bağımsız ve tarafsız yargı amacıyla, hazırladığımız çalışmamızı altı ana başlık etrafında topladık.

Birincisi, Yargı Sistemi ile Hakimlik ve Savcılık Mesleğine yönelik olarak;

Hakimlik teminatını güçlendirecek ve hakimlere coğrafi teminat güvencesi sağlayacağız.

Hâkimlik ile savcılık mesleklerini, tam bağımsızlık için birbirinden ayıracağız.

Hâkimlerin idari görevleri yönünden Adalet Bakanlığı’na bağlı olduğuna ilişkin Anayasa hükmünü kaldıracağız.

Hâkim ve savcıların mesleğe kabullerinde ve yükselmelerinde objektif kriterleri esas alacağız.

Sulh Ceza Hakimlikleri’nin görev, yetki ve işleyişlerini hukuk devletinin gereklerine göre yeniden düzenleyeceğiz.

Tutuklamanın istisna olması ilkesinin titizlikle uygulanması için gerekli tedbirleri alacağız.

Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları ile uyumlu kararlar alınmasını ve bu mahkemeler tarafından verilen kararların derhal uygulanmasını sağlayacak düzenlemeler yapacağız.

Hâkimlerin terfilerinde, verdikleri kararların Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarıyla uyumunu temel ölçütlerden biri olarak kabul edeceğiz.

Görevini kötüye kullanmak suretiyle Anayasa Mahkemesi veya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği hak ihlali kararına sebep olup devleti tazminata mahkûm ettiren ve zarara uğratan hâkimlere ve savcılara bu tazminat ve zararın rücu ettirilmesini sağlayacağız.

İkinci olarak;

(Adeta yargının kalbi olan) Hakimler ve Savcılar Kurulunda değişikliklere gideceğiz.

Bu doğrultuda, hâkimlik mesleği ile savcılık mesleğini birbirinden ayıracağız.

Hakimler ve Savcılar Kurulunu kaldıracak, Hakimler Kurulu ve Savcılar Kurulu şeklinde iki farklı kurul oluşturacağız.

Çoğulculuğun, hesap verebilirliğin ve demokratik meşruiyetin sağlanması için Yüksek Yargı Kurulları’nda üyelerin yarısının Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından üçte iki nitelikli çoğunlukla seçilmesini sağlayacağız.

Üyelerin diğer yarısı ise Yargıtay, Danıştay, Türkiye Barolar Birliği, adli ve idari yargı birinci sınıf hakim ve savcılar tarafından, kendi mensupları arasından doğrudan seçilecektir.

Bağımsızlık ilkesinin güçlendirilmesi için Adalet Bakanı ve Müsteşarı, Hakimler Kurulu’nda yer almayacaktır.

Yüksek Yargı Kurulları’nın disiplin kararları da yargı denetimine açık hale getirilecektir.

Değerli Misafirler,

Üçüncü olarak yapacağımız değişiklikler;

Barolar ve Türkiye Barolar Birliği’ni kapsıyor:

Avukatlık mesleğinin bağımsız ve özgür bir şekilde icra edilmesi için gerekli tedbirleri alacağız.

Yargının kurucu unsuru olan savunmayı anayasal güvenceye kavuşturacağız.

Çoklu baro uygulamasına son vereceğiz.

Baro ve Türkiye Barolar Birliği seçimlerinde temsilde adalet ilkesini esas alacağız.

Dördüncü olarak;

Anayasal düzenin, temel hak ve özgürlüklerin güvencesi olan Anayasa Mahkemesi’nin görev ve yetkileri genişletilerek güçlü ve etkili denetim için Mahkeme’yi yeniden yapılandıracağız.

Temel hak ve özgürlüklerin daha güçlü şekilde korunabilmesi için bireysel başvurunun kapsamını, konu ve başvurulabilecek haklar bakımından genişleteceğiz.

Yine Anayasa Mahkemesi’nde iptal davası açabileceklerin kapsamını da genişleteceğiz.

Anayasa Mahkemesi’nin üyelerinin en az dörtte üçünün hukukçu olmasını zorunlu tutacağız.

Mahkeme üyelerinin Meclis tarafından, Danıştay, Yargıtay, Sayıştay, Türkiye Barolar Birliği ve Üniversiteler arası Kurul tarafından belirlenen üç katı aday içerisinden üçte iki nitelikli çoğunlukla seçilmesini sağlayacağız.

Üç üye ise, farklı kaynaklardan gelecek şekilde Cumhurbaşkanı tarafından seçilecektir.

Değerli Misafirler,

Beşinci olarak;

Yüksek Seçim Kurulu’nu Anayasa’da yargı bölümü içerisinde bir yüksek mahkeme olarak düzenleyecek ve kurulun niteliğini açıklığa kavuşturacağız.

Yüksek Seçim Kurulu, idari ve yargısal görevleri bakımından iki daireye ayrılacaktır:

Yargısal görevi olan kurul bir yüksek yargı organı olarak çalışacak, idari görevi olan kurulun aldığı kararları itiraz halinde denetleyecektir.

Altıncı ve son olarak;

Sayıştay’ı Anayasa’da bir yüksek mahkeme olarak düzenleyeceğiz.

Sayıştay’ın kuruluş ve işleyişine ilişkin esasları, anayasal güvenceye kavuşturacağız.

Hesap verebilir ve şeffaf bir yönetim anlayışıyla Sayıştay denetiminin kapsamını, tüm kamu kurum ve kuruluşlarını kapsayacak şekilde genişleteceğiz.

Böylece güçlü, bağımsız ve tarafsız bir yargının oluşumunu hep birlikte sağlayacağız.

Beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür ediyorum.

Tekrar hepinizi saygıyla selamlıyorum.

İYİ Parti

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Mutabakat Metni Sunumunda beşinci olarak söz alan İYİ Parti Hukuk ve Adalet Politikaları Başkanı Prof. Dr. Bahadır Erdem şöyle konuştu:

Sayın Genel Başkanlarımız, sayın misafirler, saygıdeğer vatandaşlarımız; sizleri saygıyla ve sevgiyle selamlıyorum.

Yarının Türkiye’si için hazırladığımız Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem ile devletin temel organlarının yanında demokratik hukuk devletinin güçlendirilmesini de esas alıyoruz.

Hükümet sistemimizle; uluslararası sözleşmeler ve evrensel değerler çerçevesinde başta, ifade ve basın özgürlüğü olmak üzere tüm özgürlüklerin garanti altına alındığı; bireylerin ve sivil toplumun güçlendirildiği, çevre haklarının ve sürdürülebilirliğin sağlandığı, kadın-erkek eşitliğinin tesis edildiği, özgür ve demokratik bir Türkiye’yi inşa etme kararlığındayız.

Bu amaçla, temel hak ve özgürlükler; dil, din, mezhep, ırk, cinsiyet, siyasi ve sosyal aidiyet farkı gözetmeksizin tüm insanlar için güvenceye kavuşturulacak ve iç hukukumuz uluslararası standartlarla uyumlu kılınacaktır. Ötekileştirme hissi doğuran tüm uygulamalar ortadan kaldırılacaktır.

Bu kapsamda ilk olarak Düşünce ve İfade, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü ile Örgütlenme Özgürlüklerinin kullanımını engelleyen ya da ölçüsüz şekilde sınırlandıran mevzuatı yeniden düzenleyeceğiz. Demokratik toplumun gereklerine uygun olarak bu özgürlüklerin üzerindeki her türlü baskıya son vereceğiz.

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’de ifade özgürlüğü; Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihatları gereğince şiddete teşvik, nefret söylemi ya da kişilik haklarına saldırı durumları dışında sınırlandırılmayacaktır.

İnternet mevzuatını, uluslararası standartlara uygun olarak, ifade özgürlüğünü kısıtlamayacak ve kişilik haklarını ihlal etmeyecek şekilde yeniden düzenleyeceğiz.

Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkına ilişkin mevzuatı, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları ışığında yeniden düzenleyerek bu hakla ilgili bildirim uygulamasının idare tarafından keyfi şekilde kullanılmasını engelleyeceğiz.

Din ve Vicdan Özgürlüğü’nü güvence altına alan, demokratik laik hukuk devletinin, çoğulcu toplum düzeninin temeli olduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle bizler, herkesin inancına, kanaatine ve yaşam tarzına saygı duyulduğu, kişilerin din, inanç ve yaşam tarzı fark etmeksizin özgürce yaşadığı, herkesin kendi kimliğiyle ve kendisi olarak eşit şekilde toplumsal, kamusal ve siyasal yaşama katıldığı bir sistemi hep birlikte inşa edeceğiz.

Temel hak ve özgürlükler kapsamında ele aldığımız son derece önemli bir diğer husus ise kadın haklarıdır.

Kadınlar; eğitim, çalışma hayatı ve karar alma mekanizmalarına katılma gibi büyük sorunlarla ve eşitsizliklerle karşı karşıyadır. Toplumun ve yaşamın her alanında, tüm karar alma mekanizmalarında kadın-erkek eşitliğini sağlamayı ve korumayı öncelikli bir devlet politikası haline getireceğiz. Bu konuda yasal ve yapısal tüm gereklilikleri sağlayacağız.

Yarının Türkiye’sinde kadına yönelik şiddetle etkin şekilde mücadele edilecek, şiddetin önlenmesi adına uluslararası sözleşmeler ve ulusal mevzuat hükümleri etkili şekilde uygulanacaktır. Kadına karşı işlenen suçlarla ilgili Türk Ceza Kanunu’nda gerekli düzenlemeler derhal yapılacaktır. Failler için caydırıcı cezalar öngörülecek, uygulanan indirim sebepleri yeniden düzenlenecektir.

Yine bu kapsamda eğitim müfredatına ilkokul birinci sınıftan itibaren insan hakları ve kadın-erkek eşitliği dersleri konulacaktır.

Kız çocuklarının eğitim hakkı güvence altına alınacak ve bu hakka erişimin önündeki tüm engeller kaldırılacaktır.

Sayın Konuklar,

Diğer bir başlığımızsa Basın Özgürlüğüdür. Bu hakkı güvence altına alarak, basına görevini özgür bir şekilde yapacağı güvenli, çoğulcu ve elverişli bir ortam sağlayacağız.

Gazetecilere karşı ceza soruşturmasına gerekçe yapılan mevzuatı, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları çerçevesinde yeniden düzenleyeceğiz.

TRT’yi ve Anadolu Ajansı’nı, bağımsızlık ve tarafsızlık esaslarına göre yeniden yapılandıracağız. Keyfi akreditasyon kararlarına son verip, basın kartlarının verilmesinde meslek kuruluşlarına belirleyici bir rol vereceğiz.

Medya sahipliği ve finansmanını şeffaf hale getirecek, medyada tekelleşmeyi ve kartelleşmeyi önlemek amacıyla yasal ve yapısal tedbirler alacağız.

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun görevini bağımsız ve tarafsız olarak yerine getirebilmesi için yasal ve yapısal değişiklikler yapacağız. Kurulun üyeleri, üye yapısında çoğulculuğu sağlamak üzere alanında uzman kişiler ve meslek kuruluşları temsilcileri arasından Meclis tarafından nitelikli çoğunlukla seçilecektir.

Basın İlan Kurumu’nun yapısı ve üye seçimi basın özgürlüğüne uygun şekilde yeniden düzenlenecektir.

Öte yandan demokratik toplumun asli bir unsuru olan Sivil Toplum kuruluşlarına yönelik ayrımcılığa ve baskıya da son vererek, bu kuruluşların faaliyetlerini keyfi bir biçimde engelleyen düzenlemeleri kaldıracağız. Bu kuruluşların özgürce çalışabileceği güvenli, çoğulcu ve elverişli bir ortam oluşturacağız.

Değerli Konuklar,

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem ile birlikte Sosyal Haklar da güvenceye kavuşacaktır.

Refahın adil bölüşümünü sağlayarak, sosyal hakları ve devlet yardımlarını insan onuruna yaraşır bir şekilde ve hak temelli bir yükümlülük olarak güçlendireceğiz.

Engelli vatandaşlarımızın çalışma hayatı dahil toplumsal hayatın tüm alanlarına tam katılımlarının önündeki engelleri kaldıracağız.

Son olarak ise Çevre haklarına ilişkin anayasal ve yasal düzenlemeleri uluslararası hukukla uyumlu hale getireceğiz. Doğal yaşam kaynakları ve çevrenin korunması konusundaki devletin yükümlülüklerini Anayasa’da açık şekilde düzenleyeceğiz.

Devleti, toplum sağlığının korunması ve refahının sağlanması amacıyla içme suyu kaynaklarını, tarım alanlarını, ormanları ve hayvanları korumakla; iklim krizine karşı mücadele etmekle ve düzenli kentleşmeyi sağlamakla yükümlü kılacağız.

Yargı sisteminde çevre konusunda uzmanlaşmış yargıçların görev yapacağı Çevre Mahkemeleri kuracağız.

Aziz milletimizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Saadet Partisi

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Mutabakat Metni Sunumunda altıncı ve son olarak söz alan Saadet Partisi Seçim İşleri Başkanı Bülent Kaya şöyle konuştu:

Saygıdeğer Genel Başkanlarımız, değerli misafirler, ekranları başında bizleri izleyen çok kıymetli vatandaşlarımız; sözlerime başlarken hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’de Kamu Yönetimi ve Siyasi Etik Başlıklarını sizlere arz etmek üzere huzurlarınızdayım.

Öncelikli olarak kamu yönetimine eşitlik, tarafsızlık, liyakat, hukuka uygunluk ve şeffaflık ilkelerini hakim kılacağız.

Tüm kamu kurumlarının, fonksiyon ve etkinliklerini gözden geçirerek ihtiyaçlar doğrultusunda yeniden yapılandıracağız. Bu bağlamda paralel bütün kurum ve kurulların faaliyetlerine son vereceğiz.

Kamu yönetiminde kadın yöneticilerin sayısını arttıracağız.

İkinci hedefimiz kamu görevine alınmada her kademede liyakat ve eşitlik ilkelerini hâkim kılmaktır.

Mülakat uygulamalarına son vererek yazılı sınav sonuçlarını esas alacağız. Sözlü mülakat yapılması zorunlu olan haller ise ancak kanunla düzenlenmek kaydı ile istisna olacaktır. Bu durumda da adaylara yöneltilecek sorular kura usulüyle belirlenecek, sözlü sınav ve mülakatlar kayda alınacaktır.

Üçüncü hedefimiz yolsuzlukla etkin bir şekilde mücadele etmektir. Yolsuzlukla ilgili mevzuatı, Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu’nun tavsiye kararlarıyla tam uyumlu hale getireceğiz.

Kamu İhale Kanunu’nu yenileyerek ihale mevzuatını tek kanunda düzenleyeceğiz. Kamu alımlarında ve ihalelerde rekabeti ortadan kaldıran, ihaleyi istisna keyfiliği kural haline getiren, yolsuzluğun kapısını açık tutan istisna ve muafiyet hükümlerini kaldıracağız.

Dördüncü olarak Yerel yönetimlerin yetki ve sorumluluklarını artıracağız. Yerel Yönetimlerde demokratik katılım, şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkelerini hâkim kılacağız. Merkezi yönetimin yerel yönetimler üzerindeki idari denetiminin sınırlarını açıkça belirleyerek yerindelik denetimi anlamına gelen vesayet uygulamalarına son vereceğiz. Bu bağlamda yeni bir merkez-yerel dengesi kuracağız.

Yerel yönetimlere, genel bütçe vergi gelirlerinden ayrılan payı arttıracağız

Seçimle gelenin seçimle gitmesini güvence altına alacağız. Yerel yönetimlerde seçme ve seçilme hakkını yok sayan kayyum uygulamalarına son vereceğiz.

Değerli Konuklar,

Kamu yönetimi başlığı altında beşinci olarak mutabık kaldığımız nokta ise akademik özgürlük ve üniversitelerle ilgili düzenlemelerdir.

Yüksek öğretimde özgür ve çoğulcu bir sistem oluşturarak Üniversitelerin bilimsel özerkliklerinin yanında, idari ve mali özerkliklerini de anayasal güvence altına alacağız.

Yükseköğretim Kurulu’nu kaldırarak yerine yetkileri koordinasyon görevi ile sınırlandırılmış, üyelerinin ise demokratik meşruiyet esasına dayanılarak seçildiği üniversiteler arası bir kurul tesis edeceğiz.

Öğretim üyelerinin kendi üniversitelerinin rektörünü seçmesine imkân sağlayacağız. Dekan adaylarının uzmanlık alanlarının, ilgili fakültenin niteliğine uygun olması esasını temin edeceğiz

Kamu yönetiminin altıncı ve son başlığı olarak Düzenleyici ve Denetleyici Kurumları ele aldık. Bu kurumların oluşumunda ve çalışmasında liyakat, şeffaflık ve tarafsızlık ilkelerinden taviz vermeyeceğiz.

Düzenleyici ve Denetleyici Kurumların idari ve mali özerkliğe kavuşturulmasını sağlayarak bağımsızlıklarını tesis edecek ve yürütmenin müdahalelerine karşı korunmaları için yasal ve yapısal önlemler alacağız.

Kurumlara atanacak üyelerin yetkinliklerini nesnel olarak ortaya koyacak kriterler belirleyeceğiz. Merkez Bankası başta olmak üzere düzenleyici ve denetleyici kurumların bağımsızlığını zedeleyecek hiçbir uygulamaya ve düzenlemeye yer vermeyeceğiz.

Değerli konuklar,

Demokratik hukuk devleti önündeki en büyük engellerden bir tanesi de siyasi makam sahiplerinin yolsuzluklarını önleyecek mevzuatın yetersiz olması ve var olan hükümlerin uygulanamamasıdır.

Bu sebeple de şeffaflık sağlanamamakta, rüşvet ve yolsuzluklar engellenememektedir.

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’de milletvekillerinin, bakanların, siyasi parti genel merkez yöneticilerinin ve belediye başkanlarının görevlerini yerine getirirken uymaları gereken siyasi etik ilkelerinin düzenlenmesi amacıyla Siyasi Etik Kanunu hazırlayacağız.

Kanun kapsamındaki kişilerin; görevlerini yerine getirirken, adalet, eşitlik, hesap verebilirlik, kişisel menfaat sağlamama, çıkar çatışması olacak hallerden kaçınma ve şeffaflık ilkelerine göre hareket etmesini sağlayacağız.

Siyasi etik ilkelerinin etkili olarak uygulanmasına ilişkin kurumsal yapılanmayı tesis edeceğiz.

Aziz milletimiz, değerli konuklar

Bizler, toplumu en geniş yelpazede temsil eden altı siyasi parti olarak; Yarının Türkiye’si için hazırlamış olduğumuz Güçlendirilmiş Parlamenter Sistemi, ülkemize, adalet, barış, refah ve huzur getirmesi inancıyla hayata geçirmeyi taahhüt ediyoruz.

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistemin, milletimize hayırlı ve uğurlu olması temennisi ile hepinizi saygı ile selamlıyorum.

Paylaşın

HDP’den ‘Dolmabahçe Mutabakatı’ Çağrısı: Çözümün Tek Yolu

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Merkez Yürütme Kurulu (MYK), 28 Şubat 2015 tarihinde kamuoyuna deklare edilen ‘Dolmabahçe Mutabakatı’na ilişkin yaptığı açıklamada, çözümün tek yolu mutabakata geri dönmek olduğunu ifade etti.

‘Dolmabahçe Mutabakatı’nın 7. yılı dolayısıyla yapılan açıklamada, “Bugün Türkiye’nin içerisinde bulunduğu çoklu krizler, küresel gerilimler ve jeopolitik riskler Dolmabahçe Mutabakatına dönmeyi zorunlu kılmaktadır. Türkiye’nin krizlerden kurtulması ve küresel risklerden olabildiğince az etkilenmesi için Dolmabahçe Mutabakatına dönmek acil ihtiyaçtır. Bu nedenle Türkiye’deki tüm siyasi aktörleri Dolmabahçe Mutabakatına dönmeye ve Türkiye toplumunun sadece bugününü değil geleceğini de kurtarmaya çağırıyoruz” ifadeleri kullanıldı.

HDP’nin açıklaması şu şekilde:

“28 Şubat 2015 tarihinde Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümü için tarihi bir kapı aralanmıştı. Dolmabahçe Mutabakatı kamuoyuna deklare edilmiş ve Türkiye toplumunun demokrasi, özgürlük ve barış umudunun ilkeleri ve yol haritası belirlenmişti. Dolmabahçe Mutabakatı, Cumhuriyet tarihinde toplumsal barış ve demokratik müzakere kapılarını aralayan en önemli belgeydi.

Çatışma yerine yaşamı, siyasi çıkar yerine toplumsal birlikteliği esas alan Dolmabahçe Mutabakatı, Türkiye’nin yüz yıllık sorunlarına sunduğu çözümlerle Cumhuriyetin demokratikleştirilmesini esas almış; devlet-yurttaş, devlet-toplum ve farklı kimlikler arasındaki ilişkileri düzenleyerek yeni bir yaklaşım ortaya koymuş ve demokratik siyasete kurucu rol biçmiştir. Türkiye’nin tarihsel sorunlarını kendi öz güçleriyle çözmesinin yol ve yöntemleri Dolmabahçe Mutabakatında dile getirilmiştir.

Dolmabahçe Mutabakatı tarihi bir fırsat olduğu kadar siyasi bir dönüm noktasıydı da. Bu dönüm noktasında barıştan yana olmak, ilke ve irade siyasetiyle mümkündü. Fakat AKP iktidarı, tercihini savaş ve şiddetten yana kullandı, Dolmabahçe Mutabakatını inkâr etti. Dolmabahçe Mutabakatının çözüm ruhuna derinleştirilmiş savaşla karşılık verildi ve Sayın Öcalan’a uygulanan ağır tecritle mutabakat sonlandırıldı. Toplumsal barışın sağlanmasındaki tarihsel rolü deneyimlenmiş Sayın Öcalan’a uygulanan tecrit bir yönetim biçimine dönüştürüldü.

Dolmabahçe Mutabakatının inkârı Türkiye toplumu için etkisi onlarca yıl sürecek siyasi, ekonomik ve toplumsal krizlerin kapısını aralamıştır. Mutabakatın inkâr edildiği günden bugüne kadar Türkiye’de tek bir alanda iyileşme olmamış, “baldıran zehri” bizatihi Türkiye halklarına içirilmek istenmiştir. Mutabakatın deklare edilmesinin üzerinden geçen 7 yılda, Türkiye’de demokratik siyaset tarihte eşi görülmemiş şekilde vesayet altında tutulmuş, darbe mekaniği süreklileşmiştir. Türkiye ekonomisi iflasın eşiğine gelmiş, toplumsal gerilimler sadece kimlik temelli olmaktan çıkarak kuşaklar ekseninde de ortaya çıkmıştır. Bugün devletin klasik reflekslerine dönerek topluma savaş açtığı, çoklu krizlerin baş gösterdiği ve genç kuşakların ülkesinden umudunu kestiği bir siyasal manzarayla karşı karşıyayız.

Hakikati ifade eden belgeler, aradan yıllar geçse de bir kez daha ortaya çıkarlar. Bugün Türkiye’nin içerisinde bulunduğu çoklu krizler, küresel gerilimler ve jeopolitik riskler Dolmabahçe Mutabakatına dönmeyi zorunlu kılmaktadır. Türkiye’nin krizlerden kurtulması ve küresel risklerden olabildiğince az etkilenmesi için Dolmabahçe Mutabakatına dönmek acil ihtiyaçtır. Bu nedenle Türkiye’deki tüm siyasi aktörleri Dolmabahçe Mutabakatına dönmeye ve Türkiye toplumunun sadece bugününü değil geleceğini de kurtarmaya çağırıyoruz.”

Paylaşın