Yeni Fitness Trendi: 30 Dakikalık Japon Yürüyüşü

“Japon yürüyüşü” veya “aralıklı yürüyüş” (Interval Walking Training – IWT), Japonya’da geliştirilen ve son dönemde sosyal medyada hızla popülerleşen bir fitness trendidir.

Haber Merkezi / 2007 yılında Shinshu Üniversitesi’nden Dr. Hiroshi Nose ve ekibinin araştırmalarına dayanan bu yöntem, 30 dakikalık bir egzersizle geleneksel yürüyüşten çok daha fazla fayda sağlıyor. Günde 10 bin adım hedefini zaman açısından zor bulanlar için etkili bir alternatif sunuyor.

Japon yürüyüşü nedir?

Japon yürüyüşü, 3 dakikalık yavaş tempolu yürüyüşü, 3 dakikalık hızlı tempolu yürüyüşle dönüşümlü olarak birleştiren bir aralıklı egzersiz modelidir. Toplam 30 dakika süren bu döngü, 5 kez tekrarlanır:

3 dakika yavaş yürüyüş: Rahat konuşabileceğiniz, normal bir hız (saatte ~3-4 km).
3 dakika hızlı yürüyüş: Nefes nefese kalacak kadar yoğun, ancak konuşmayı sürdürebileceğiniz bir tempo (saatte ~5.5-6 km, dakikada ~100 adım).

Egzersizi tamamlamak için son birkaç dakika hafif yürüyüşle soğuma yapılır. Haftada 4 – 5 gün bu rutini uygulamak, maksimum fayda için yeterlidir.

Faydaları nelerdir?

Japonya’da yapılan araştırmalar, bu yöntemin sağlık üzerinde çarpıcı etkileri olduğunu gösteriyor:

Aerobik kapasite: Geleneksel yürüyüşe kıyasla 29 kat daha fazla artış.
Bacak gücü: Yüzde 20-40 oranında kas gücü artışı; yaşa bağlı fiziksel gerilemeyi yavaşlatıyor.
Kalp sağlığı: Kolesterol, tansiyon ve kan şekeri düzeylerinde iyileşme; koroner arter hastalığı riskini yüzde 50’ye yakın azaltıyor.
Kilo kontrolü: Daha fazla kalori yakımı (30 dakikada ~200-300 kalori, kiloya ve tempoya bağlı) ve metabolizma hızlanması.
Diyabet yönetimi: Kan şekeri kontrolünü iyileştiriyor, özellikle yaşlı bireylerde denge ve yürüme yeteneğini artırıyor.
Zihinsel sağlık: Stresi azaltıyor, ruh halini iyileştiriyor ve uyku kalitesini artırıyor.

Neden bu kadar etkili?

Japon yürüyüşü, yüksek yoğunluklu aralıklı antrenman (HIIT) prensiplerine dayanır. Hızlı yürüyüş sırasında kalp atış hızı artar, kaslar daha fazla çalışır ve glikojen depoları kullanılır.

Yavaş tempo ise vücudun toparlanmasını sağlayarak egzersizi sürdürülebilir kılar. Bu “nefes al-ver” ritmi, metabolizmayı harekete geçirir ve oksijen talebini artırarak daha fazla kalori yakımı sağlar.

Nasıl uygulanır?

Ekipman: Özel bir ekipmana gerek yoktur; sadece rahat, yastıklı bir spor ayakkabı yeterlidir.
Başlangıç: Hareketsiz bir yaşam tarzınız varsa, ilk hafta 15-20 dakikayla başlayın ve süreyi kademeli olarak artırın.
Zaman ve yer: Sabah veya akşam, kendiniz için en uygun zamanı seçin. Önceden belirlenmiş bir rota, alışkanlık kazanmanı kolaylaştırır.

Kimler için uygundur?

Japon yürüyüşü, her yaştan ve fitness seviyesinden birey için uygundur. Egzersize yeni başlayanlar, kilo vermek isteyenler, yaşlı bireyler veya yoğun tempolu sporlara vakti olmayanlar için idealdir. Koşuya kıyasla eklemlere daha az yük bindirir ve sakatlanma riski düşüktür.

Dikkat edilmesi gerekenler

Gerçekçi beklentiler: Japon yürüyüşü etkili olsa da, “mucize” bir çözüm değildir. Sağlıklı beslenme ve düzenli egzersizle desteklenmelidir
Bireysel farklılıklar: Kalori yakımı ve faydalar, yaş, kilo ve fitness seviyesine göre değişir.
Sürdürülebilirlik: Uzun süreli sonuçlar için haftada 3-4 gün tutarlılık önemlidir.

Dikkat Edilmesi: Kalp hastalığı veya eklem sorunları gibi sağlık problemin varsa, başlamadan önce doktora danış.

Paylaşın

Mutlu Ve Sağlıklı Bir İlişkiye Nasıl Ulaşılır?

Araştırmalar, sağlıklı ilişkilere sahip kişilerin daha fazla mutluluğa ve daha az strese sahip olduğunu göstermektedir. Her ilişki farklı olsa da, ilişkileri sağlıklı hale getirmenin temel yolları vardır.

Haber Merkezi / Bu ipuçları her türlü ilişki için geçerlidir:

Açık ve dürüst iletişim: Duygularınızı, ihtiyaçlarınızı ve beklentilerinizi net bir şekilde ifade edin. Aktif dinleme yapın; partnerinizi yargılamadan anlamaya çalışın.

Saygı ve empati: Partnerinizin sınırlarına, değerlerine ve duygularına saygı duyun. Empati, partnerinizin bakış açısını anlamanı sağlar.

Güven: Dürüstlük, tutarlılık ve şeffaflık güveni oluşturur. Sözlerinizi tutun ve gizli saklı işlerden kaçının. Güven, ilişki bağını güçlendirir ve stresle başa çıkmayı kolaylaştırır.

Ortak aktiviteler: Ortak aktiviteler (yürüyüş, yemek pişirme, hobi) partneriniz ile bağınızı güçlendirir.

Bireysellik: Kendi hobilerin, arkadaşların ve kişisel hedeflerin olsun, sağlıklı bir ilişki, bireyselliği destekler. Aşırı bağımlılık, ilişkiyi yıpratabilir; dengeyi bulmak önemlidir.

Tartışma yönetimi: Tartışmalarda suçlama yerine “ben” dilini kullanın.

Takdir ve minnet: Partnerinizin küçük jestlerini fark edin ve teşekkür edin. Olumlu davranışları övmek, ilişki tatminini artırır.

Fiziksel ve duygusal yakınlık: Sarılma, dokunma ve sevgi ifadeleri partneriniz ile bağınızı güçlendirir. Cinsel uyum da önemli; açıkça konuşmaktan çekinmeyin.

Ortak hedefler: Gelecek planları, değerler ve hedefler konusunda partneriniz ile uyum yakalayın. Birlikte bir vizyon oluşturmak, ilişkiyi anlamlı kılar. Finans, aile veya kariyer gibi konularda ortak kararlar alın.

Kişisel gelişim: Kendi duygusal ve zihinsel sağlığınıza özen gösterin.

Uyarı: Her ilişki benzersizdir; bu kurallar genel bir rehberdir. Partnerinle açıkça konuşarak kendinize özel dinamikleri keşfedin.

Bu kuralları tutarlılıkla uygularsanız, hem mutlu hem de sağlıklı bir ilişki kurma şansınız artar.

Paylaşın

Babacan’dan İran’dan Türkiye’ye Göç Uyarısı

İsrail – İran savaşına ilişkin değerlendirmede bulunan DEVA Partisi Lideri Ali Babacan, “1979’da İran Devrimi sırasında 2 milyon insan Türkiye’ye sığındı. Benzer bir senaryo tekrarlanabilir” dedi.

Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Ekol TV’de katıldığı bir programda, İran-İsrail Savaşı’na ve olası rejim krizine dair dikkat çeken değerlendirmelerde bulundu:

“İran’da zaten bir değişim talebi yükseliyor. Şimdi halkta çok ciddi bir değişim talebi var. Evet bir devrim oldu İran’da. Ama devrimin üzerinden 45-46 sene geçti. Dolayısıyla bir değişim talebi var. İran’ın kendini yenilemesi gerekiyor gerçekten. Bu çok önemli. Ama bu yenilenmenin içeriden olması lazım ve dost ülkelerin de tavsiyesiyle dost ülkelerle de biraz belki istişarelerle olması lazım. Yani ilham kaynağı olarak görebilecekleri ülkelerle de böyle istişareyle.

İran’ın istikrarsızlaşması bir sefer Türkiye için kötüdür. Bakın, hatırlayalım o İran devriminde o günkü nüfusa göre Türkiye’ye 2 milyon göç olmuştur. 79’da 2 milyon insan göçmüştür Türkiye’ye. Yani İran’da yeniden bir istikrarsızlık, yeniden Allah korusun bir iç çatışma ilk ve en çok etkilenen ülke biz oluruz yani, biz bunu istemeyiz. Şimdi diyorlar ki ‘biz Ayetullah Hameney’yi öldüreceğiz.’ Hemen bir haftada yenisini seçerler yani.

Sistem değişmez ki. Dolayısıyla bu rejim değiştirmek, dışarıdan savaşarak İran’ı reforma etmek böyle bir şey yok yani. Çünkü İran halkı onurlu bir halktır. Şii kültürü çok farklıdır. Bu Şii kültürünü Batılılar anlamaz asla. Bizim Sünni kültüründen de çok farklıdır. Yani önce onların o kültürünü bir iyi anlamak, tanımak lazım. Davranış şekillerini iyi bilmek lazım ve her ülke olduğu gibi İran halkının da onurunu koruyan bir çıkış lazım.

“Amerika ile İran’ın anlaşma ihtimali sıfır”

Şimdi Amerika’yla İran’ın bir masaya oturtursanız onların anlaşma ihtimali sıfır. Zaten o ilk müzakere masası kuruldu ya 67 gün önce. Evet. Biz dedik ki bunun bu masada çözülme ihtimali ancak 3’te 1’dir. Savaş çıkma ihtimali 3’te 2’dir dedik. Biz derken kim? Kendi dış politika ekibimiz. Çok yetkin bir dış politika ekibimiz var bizim. Büyükelçilerden oluşan, genç uluslararası siyaset bilen arkadaşlarımızdan oluşan çok sağlam bir ekibimiz var.

Orada hemen değerlendirdik dedik bu masanın başarı şansı 1 bölü 3’tür. 2 bölü 3’te bu savaşa gider diye ve bizim 2 bölü 3 ihtimal verdiğimiz savaş gerçekleşti. Bugün yine müzakere masası kurulabilir ama İran’la Amerika’yı baş başa bırakarak asla. Yani her iki tarafın da güvendiği muteber ve tarafsız birkaç ülkenin de artık o masaya oturması lazım ki bu iş masada çözülsün. Ve tekrar ediyorum bu müzakere masasının İran için bir onurlu çıkış masası olması lazım. İran’a diz çöktürme masası olmaması lazım.”

Paylaşın

Beşar Esad’ın Devrilmesinden Bu Yana İki Milyon Suriyeli Geri Döndü

Beşar Esad’ın devrilmesinden bu yana iki milyonun üzerinde Suriyeli yerinden edilmiş kişi ve mülteci evlerine geri döndü. Esad 8 Aralık 2024 tarihinde ülkeden kaçarak Rusya’ya sığınmıştı.

Birleşmiş Milletler (BM) Mülteciler Yüksek Komiseri Filippo Grandi, Beşar Esad’ın devrilmesinden bu yana iki milyon Suriyelinin evine döndüğünü söyledi.

Grandi, 20 Haziran Dünya Mülteciler Günü için Suriye’ye hareket etmeden önce X hesabından paylaştığı mesajda “Aralık’tan bu yana iki milyonun üzerinde Suriyeli yerinden edilmiş kişi ve mülteci evlerine geri döndü… Bölgede artan gerilimlere rağmen umut verici bir işaret” ifadelerini kullandı:

Suriye’nin komşusu Lübnan’ı ziyareti sırasında yaptığı açıklamada, “Yeni bir istikrarsızlık ve göç dalgasına değil, siyasi çözümlere ihtiyacımız var” ifadelerini kullanan Grandi’nin bu açıklaması, İsrail’in İran’a yönelik saldırıları sonucu 90 milyon nüfusa sahip ülkede rejimin çökerek yeni bir istikrarsızlığın tetiklenmesinden endişe edildiği bir dönemde geldi.

Suriye’de geçen yılın son ayında, Heyet Tahrir Şam (HTŞ) öncülüğündeki silahlı muhalifler yaklaşık 10 gün süren saldırıların sonunda başkent Şam’a ulaşmış, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad 8 Aralık 2024 tarihinde ülkeden kaçarak Rusya’ya sığınmıştı.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz geçen hafta, Beşar Esad’ın devrilmesinden bu yana Türkiye’den ülkelerine gönüllü dönen Suriyelilerin sayısının ise 273 bini aştığını açıklamıştı.

BM, 14 yıllık iç savaşın ardından ülkenin yeniden inşasının 400 milyar doları bulabileceğini öngörüyor.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Uluslararası Af Örgütü’nden Dikkat Çeken Türkiye Raporu

Uluslararası Af Örgütü, Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması sonrası başlayan protestoların bastırılmasında kullanılan yöntemleri eleştirerek, yaşananların, ifade ve barışçıl toplanma özgürlüğüne yönelik açık bir saldırı olduğunu vurguladı.

Uluslararası Af Örgütü, Türkiye yetkililerine ihlallerin soruşturulması, faillerin adalet önüne çıkarılması ve ihlallere maruz bırakılanların zararlarının tazmin edilmesi çağrısında bulunuldu.

Uluslararası Af Örgütü, “ ‘Nefes Alamıyorum’: Mart ayında düzenlenen protestolar sırasındaki işkence ve diğer türde kötü muamele iddiaları” adıyla, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması sonrası 19 Mart tarihinde ki protestolarda yaşanan ihlallere dair araştırma raporu yayınladı. Araştırma kapsamında, protestocular ve avukatlarla görüşülüp, mahkeme kararları incelendi ve Kanıt İnceleme Laboratuvarı 8 şehirde polisin hukuka aykırı güç kullanımını gösteren videoları analiz etti.

Raporda, yaşananların, insanların ifade ve barışçıl toplanma özgürlüğüne yönelik açık bir saldırı olduğu vurgulanarak, Türkiye yetkililerine ihlallerin soruşturulması, faillerin adalet önüne çıkarılması ve ihlallere maruz bırakılanların zararlarının tazmin edilmesi çağrısında bulunuldu.

Araştırmanın, kolluk görevlilerinin barışçıl protestoculara karşı sıklıkla hukuka aykırı güç kullandığını gösteren kaygı verici kanıtları ortaya koyduğunu vurgulayan Uluslararası Af Örgütü Avrupa Araştırmalar Direktör Yardımcısı Esther Major, “Yetkililer, yalnızca haklarını kullanan insanlara karşı göz yaşartıcı gaz, biber gazı, kinetik etkili mermiler ve tazyikli su kullandı. Belgelenen ihlaller zalimane, insanlık dışı veya alçaltıcı muamele teşkil etmektedir ve bazı durumlarda işkence kapsamına girebilir. Bu hukuksuz şiddet eylemleri hızla soruşturulmalı ve failler adil yargılanmak üzere adalet önüne çıkarılmalıdır. Bulgularımızın gösterdiği üzere, martta düzenlenen ve büyük oranda barışçıl olan bu protestolar sırasında Türkiye’de yaşananlar, insanların ifade ve barışçıl toplanma özgürlüğü haklarına yönelik açık bir saldırıydı” diye ifade etti.

17 protestocu ve çok sayıda avukat ile görüşüldüğünün belirtildiği raporda, “Ayrıca Uluslararası Af Örgütü Kanıt İnceleme Laboratuvarı, protestocuların dağıldıkları sırada, direnmediklerinde ve halihazırda hareket kabiliyetleri kısıtlandığında bile kolluk görevlileri tarafından nasıl darp edildiklerini, tekmelendiklerini ve yerde sürüklendiklerini belgeleyen onlarca videoyu doğruladı. Uluslararası Af Örgütü araştırmacıları, görüşülen kişilerin tanıklıklarını doğrulayan mahkeme belgelerini, adli muayene raporlarını ve protestocuların kötü muamele iddiaları ile yaralanmalarının ayrıntılarını kayıt altına alan suç duyurularını inceledi” denildi.

Raporun devamında şu bilgiler yer aldı: “Protestocular polis tarafından, uluslararası insan hakları hukuku ve standartlarına aykırı olarak, çoğunlukla yakın mesafeden doğrudan kafaları ve üst gövdeleri hedef alınarak tazyikli suya, göz yaşartıcı gaza ve kinetik etkili mermilere maruz bırakıldı. Polis memurları pek çok durumda yanma, ızdırap ve kızarıklığa neden olacak şekilde bir metreden kısa bir mesafeden doğrudan insanların yüzüne biber gazı sıktı.

Polisin toplananları dağıtmadan önceki uyarıları, protestoların katılımcılarına alandan güvenli ve gönüllü bir şekilde ayrılmaları için yeterli zaman tanımayarak hem iç hukukun hem de uluslararası standartların gereklerini karşılamakta devamlı yetersiz kaldı. Görüşülen kişilerin neredeyse tamamı, Uluslararası Af Örgütü’ne, polisin hoparlörlerden dağılma uyarısı yaptığını duymadığını veya uyarıdan hemen sonra müdahalede bulunulduğunu söyledi.

Bir kişi, Uluslararası Af Örgütü’ne, 23 Mart’ta İstanbul’daki bir protestoda polisin kalabalığa dağılmaları için bir kez anons yaptığını ancak anonstan hemen sonra, insanların alandan ayrılmasına zaman tanımadan biber gazı ve kinetik etkili mermiler sıkmaya başladığını anlattı. Kaçmaya çalışan birçok kişinin domino taşı gibi birbirlerinin üzerine düştüğünü, polisin yerdeki insanlara biber gazı sıkmaya ve fiziksel şiddet uygulamaya devam ettiğini ifade etti. Bu kişi, Uluslararası Af Örgütü’ne, ‘Arkama bakıyorum, her yanımda insanlar var, insanlar ‘nefes alamıyorum’ diye bağırıyordu. 20-30 kişi yerde, herkes üst üsteydi. İnsan piramidi gibi’ şeklinde konuştu.

23 Mart’ta, İstanbul’daki Saraçhane Meydanı’nda bir erkek, kinetik etkili bir mermiyle gözünden vuruldu. Bunun sonucunda retinal dokuyu onarmak amacıyla yapılan vitrektomi ameliyatı olmak zorunda kaldı ve görme yetisinin bir daha tamamen düzelemeyebileceği söylendi. Ankara’da bir başka protestocunun ayağı TOMA tarafından ezildi. 22 Mart’ta İstanbul’da bir protestoya katılan 27 yaşındaki bir öğrenci, avukatı aracılığıyla Uluslararası Af Örgütü ile şunları paylaştı: ‘Geçerken tekme atıyorlardı. Ayağıma çok basamıyordum, çok tekme yedim. Sürekli düşüyordum. Dizlerim yerdeyken sürüklüyorlardı. Öleceğimi düşündüm.’

Tecavüz ve ölüm tehdidi

Cinsel şiddet de dahil şiddet tehditlerinde bulunulduğu başkaları tarafından da bildirildi. Öğrenci Eren Üner, polis memurlarının protestoculara yönelik kötü muameleleriyle övünen sosyal medya gönderilerini kendi hesaplarından paylaşmasının ardından, 24 Mart akşamı İstanbul’da evinden gözaltına alındı ve polis tarafından fiziksel şiddete maruz bırakıldı. Üner, gözaltında polis memurlarının kendisine, ‘Seni çevik kuvvet polisi otobüsünün arka kapısından sokarız, ön kapısından cesedin çıkar’ dediğini ifade etti ve ‘Amirleri benim ardıma cop s… söyledi ve diğer polislerden cop istedi fakat bu gerçekleşmedi’ dedi.

Uluslararası hukuk uyarınca devletler, başkalarıyla bir araya gelmek isteyenlerin barışçıl toplanma özgürlüğü hakkına saygı göstermek ve bu hakkı güvence altına almak konusunda yasal yükümlülüğe sahiptir. Barışçıl toplanma hakkına yönelik tüm kısıtlamalar yasada düzenlenmeli, meşru bir amaca hizmet etmeli ve bu amaç doğrultusunda gerekli ve orantılı olmalıdır. Protestolara yönelik genel yasaklar varsayımsal olarak orantısızdır. Toplanmalara getirilen kısıtlamalar, yetkililer tarafından katılımcıların davranışları veya belli bir toplanma hakkında yapılan vaka bazlı bir değerlendirmeye dayanmalıdır. Kolluk görevlilerinin her türlü güç kullanımı mutlaka gerekli ve orantılı olmalıdır; dahası, yalnızca gerekli olan asgari güç kullanılabilir. Hukuka aykırı güç kullananlardan hesap sorulmalıdır.”

(Kaynak: Mezopotamya Ajansı)

Paylaşın

Ali Koç: Kulübümüzün Geleceğine Odaklandık

Adidas ile yapılan sponsorluk anlaşmasının imza töreninde açıklamalarda bulunan Fenerbahçe Başkanı Ali Koç “Geldiğimiz nokta itibarıyla bizler önümüzdeki sezon hazırlıklarına hem de kulübün geleceği açısından çok önemli mevzulara odaklanmaktayız” dedi.

Fenerbahçe ile Adidas firması arasında forma sponsorluğu anlaşması gerçekleştirildi. Ülker Stadı’nda düzenlenen törene, Fenerbahçe Kulübü Başkanı Ali Koç ve yöneticisi Esin Güral Argat’ın yanı sıra Adidas Gelişmekte Olan Ülkeler’den Sorumlu Başkanı Dave Thomas ile Adidas Türkiye Genel Müdürü Hakan Atalay katıldı.

Fenerbahçe yönetim kurulu üyelerinin de yerinde takip ettiği toplantıda açıklamalarda bulunan Ali Koç, “Yıllar sonra bir kez daha Türk sporunu en güçlü şekilde temsil eden Fenerbahçe ile Adidas’ın yeniden yan yana geldiği için beraberiz. Futbol, basketbol, voleybol ve kadın erkek branşları hepsinde tüm takımlarımız ilk defa Adidas tarafından hazırlanacak özel tasarımlarla sahada yer alacak.” dedi.

İş birliğinin büyük önem taşıdığına değinen Koç, şöyle devam etti: “İlk kez 3 farklı branşla Adidas güçlerini birleştiriyor. Söz konusu anlaşma Türk spor tarihinin en büyük bütçeli teknik sponsorluk anlaşmasıdır. Fenerbahçe ve Adidas güçlü bir ortak tarihe sahiptir. Fenerbahçe armasının üzerinde olduğu her forma milyonlarca yüreğin inancını temsil etmektedir. Yeni formalarımız inşallah 1 temmuzda belli yerlerde, 2 temmuzdan itibaren ise tüm Fenerium’larda olacak. Bu birlikteliğin her iki taraf içinde hayırlı olmasını temenni ediyorum.”

Logonun geçen yılki gibi kullanılacağını da aktaran Ali Koç, “Geçmişte yaptığımız anlaşmalardan çok daha kârlı bir anlaşma. Adidas için de öyle olacağını düşünüyorum. Genelde 3 yıllık yapıyorduk, bu anlaşma 5 yıllık. Gelir tarafında da Fenerbahçe için artısı olacak. Belirlediğimiz sayılara ulaşacağımızdan hiçbir şüphemiz yok. Öyle bir tüketelim ki Adidas üretime yetişemesin.” diye konuştu.

TRT Spor’un aktardığına göre; Koç, sözlerini imza sürecine ilişkin şu ifadelerle tamamladı: “İmza süreci demokratik bir haktır ama camiamızın tarihine, kültürüne geleneğine bakınca gelecekte sakıncalar yaratacağından uygun yöntem olmadığını söyledik. Geldiğimiz nokta itibarıyla bizler önümüzdeki sezon hazırlıklarına hem de kulübün geleceği açısından çok önemli mevzulara odaklanmaktayız.

Bir sürü insan konuşun artık diyor bizim de zamanımız gelecek, konuşacağız. Bu süreci yürüten arkadaşlar haftalardır yeterli imzaya ulaştıklarını ifade etmektedirler ancak bu imzaları kulübü ulaştırma konusunda aynı motivasyonu yaşamamaktadırlar. Bu imzalar neden hala kulübü getirilmemiştir? Neden toplandıkça kulübe getirilmemektedir? Bunu yapan arkadaşlar birinci günden bunu exel formatına taşımayı akıl edememiş mi?”

Paylaşın

AK Parti Son 10 Yılda Oylarının Yüzde 40’ını Kaybetti

Toplum Çalışmaları Enstitüsü’nün yayınladığı araştırmaya göre; AK Parti, son 10 yılda oylarının yüzde 40’ını kaybetti. CHP ise aynı dönemde oy oranını yüzde 20 artırdı.

Toplum Çalışmaları Enstitüsü’nün Haziran 2025’te yayımladığı “Türkiye Seçmen Eğilimleri Araştırması”, ülkedeki siyasal denklemde derin bir dönüşümün işaretlerini taşıyor. Araştırmaya göre son 9 ay içinde yapılan 4 ulusal araştırmanın ikisinde CHP, diğer ikisinde ise AK Parti birinci sırada yer aldı. Kararsızlar dağıtıldığında AK Parti’nin oyu yüzde 32,3, CHP’nin ise yüzde 30,5 seviyesinde. Ancak uzun vadeli eğilimler AK Parti’nin ciddi bir erozyon yaşadığını, CHP’nin ise göreceli bir yükseliş içinde olduğunu gösteriyor.

2015’te yüzde 49,5 oy alan AK Parti’nin desteği yüzde 30 bandına gerilerken, CHP aynı dönemde yüzde 25’ten yüzde 30’a yükseldi. Yerel seçimlerde ise tablo daha çarpıcı: AK Parti 2014’teki yüzde 43’lük oyunu 2024’te yüzde 35’e düşürürken, CHP oylarını yüzde 26’dan yüzde 37’ye çıkardı. Bu sonuçlar, Türkiye’nin iki ana parti ekseninde stabilize olduğunu, ancak dengenin iktidar aleyhine kaydığını ortaya koyuyor.

Raporun dikkat çeken en çarpıcı bulgularından biri, AK Parti seçmeni içindeki memnuniyetsizler bloğu. Partiye oy vereceğini söyleyen her üç seçmenden biri, hükümetin ekonomi, adalet, sosyal hizmetler ve gençlik politikalarında başarısız olduğunu düşünüyor. Örneğin:

Hükümetin adil bir yargı sistemi sunamadığını düşünen AK Partililerin oranı yüzde 40,
Ekonomik gidişatı kötü olarak değerlendirenlerin oranı yüzde 33,4,
İstanbul’a kayyum atanmasını desteklemeyenlerin oranı ise yüzde 34,5.

Bu tablo, AK Parti’nin aldığı oyun yaklaşık üçte birinin eleştirel destek olduğunu, bu seçmen grubunun muhalefet için stratejik önem taşıdığını gösteriyor. Rapor, bu seçmenlerin sadece yarısının yön değiştirmesi halinde CHP’nin AK Parti’ye karşı 10 puanlık bir fark açabileceğini hesaplıyor.

Araştırmada İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yönelik yargı süreciyle ilgili kamuoyunun algısı da detaylı biçimde ölçülmüş. Katılımcıların yüzde 38’i İmamoğlu’nun yolsuzluk ya da terör nedeniyle tutuklandığını düşünürken, kayyum atanmasını destekleyenlerin oranı sadece yüzde 32,1’de kalıyor. AK Parti seçmenlerinin bile yüzde 34,5’i kayyum kararına karşı.

İmamoğlu’nun tutukluluğu, kamuoyunda hükümetin demokratikleşme iddialarına karşı güçlü bir inançsızlık yaratmış durumda. “Hükümet demokratikleşme yönünde adımlar atıyor” diyenlerin oranı yüzde 33,5’te kalırken, “yolsuzlukla mücadelede başarılı” bulanlar ise yüzde 25,6’da.

Araştırma, İmamoğlu’nun kamuoyuna sesini ulaştırmasının önüne getirilen kısıtlamalara da değiniyor. Sosyal medya yasakları, görüntü sansürleri, bürokrat kökenli çalışma ekibi ve çevresine yönelik tutuklamalar, siyasi kuşatmayı derinleştiriyor. Buna rağmen, duruşma salonundan sızdırılan ses ve görüntü kayıtlarının milyonlarca kişi tarafından paylaşılması, bu baskının sınırlarını da ortaya koymuş durumda. Enstitü, bu kayıtların muhalif kitlelerdeki motivasyonu yükselttiğine dikkat çekiyor.

İmamoğlu’nun önümüzdeki bir yıl içinde serbest kalacağına inananların oranı genel seçmende sadece yüzde 21,9. CHP seçmeninde bu oran yüzde 35,2’ye çıkarken, AK Parti seçmeninde yüzde 12 ile sınırlı. Toplumun yüzde 39,6’sı ise İmamoğlu’nun önümüzdeki yıl da hapiste kalacağı görüşünde.

Araştırmada seçmenin ekonomik gidişata dair kanaatleri de çarpıcı bulgular içeriyor. Katılımcıların yüzde 61,7’si hükümetin ekonomi politikalarının geçtiğimiz bir yıl içinde ülkeye “kötü” ya da “çok kötü” etkide bulunduğunu belirtirken, sadece yüzde 20,8’i “iyi” ya da “çok iyi” olduğunu düşünüyor. AK Parti seçmeni içinde dahi yüzde 33,4’lük bir kesim önümüzdeki bir yıl içinde ekonominin kötüleşeceğini öngörüyor.

Hükümetin yolsuzluk ve israfla mücadelede başarısız olduğunu düşünenlerin oranı yüzde 67,4’e ulaşmış durumda. Ayrıca hükümetin ekonomiyi kötü yönettiğini düşünen AK Partililerin oranı da yüzde 30,7 olarak ölçüldü. Bu oranlar, iktidar destekçileri içinde dahi ekonomiye yönelik güvenin önemli ölçüde sarsıldığını gösteriyor.

“Terörsüz Türkiye” projesine kısmi onay

Raporda, hükümetin “Terörsüz Türkiye” başlığıyla yürüttüğü sürece dair kamuoyu algısı da ölçüldü. Katılımcıların yüzde 43,6’sı projenin ülkeye faydalı olduğunu belirtirken, yüzde 43,8’i faydalı olmadığını düşünüyor. Bu dengeli tablo, iktidarın kamu iletişiminde belirli bir başarı sağladığını, ancak toplumu ikna etme konusunda sınırlı kaldığını ortaya koyuyor. Enstitü, bu destek seviyesinin oluşmasında CHP’nin sürece mesafeli ama doğrudan karşıt olmayan tutumunun etkili olduğunu belirtiyor.

Sürece karşı çıkan tek meclis partisi olan İYİ Parti’nin medya etkinliği düşük kalırken, meclis dışındaki en aktif karşıt parti konumundaki Zafer Partisi’nin lideri Ümit Özdağ’ın son 5 ayı cezaevinde geçirmesi de muhalif itirazın görünürlüğünü azaltan bir unsur olarak öne çıkıyor.

Raporda dikkat çeken bir başka bulgu, “İmamoğlu olmazsa kim CHP’nin cumhurbaşkanı adayı olmalı?” sorusuna verilen yanıtlarda öne çıkan isim, yine bir başka CHP’li olan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş oldu. Katılımcıların yüzde 33,2’si Yavaş’ı işaret ederken, Özgür Özel’in oranı yüzde 9,9, Kemal Kılıçdaroğlu’nunki ise yüzde 4,8. CHP seçmeni içinde bile Yavaş yüzde 48,9’la birinci sırada. Yavaş’ın erkek seçmenlerdeki desteği yüzde 41, kadınlarda ise yüzde 25,6’da kalıyor.

Birinci turda Erdoğan’la yarışan adaylar arasında İmamoğlu yüzde 32,6, Erdoğan yüzde 35,7 oy alabiliyor. İkinci turda ise başa baş sonuç öne çıkıyor. Ancak Yavaş’ın adaylığı senaryosunda ilk turda yüzde 40 destekle öne geçtiği, ikinci turda ise Erdoğan’a karşı 10 puan farkla seçimi kazandığı görülüyor.

Paylaşın

Yoksulluğu Gizlemek İçin 5 Ayda 148 Milyar Lira Harcandı

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, 2025 yılının ilk üç aylık döneminde, yoksulluğu gizlemek için 148,1 milyar lira harcadı. Yoksullukla mücadele için harcanan 148,1 milyar liranın, merkezi bütçeden pay ayrılan 68 programın 54’ünden fazla olması dikkat çekti.

Ekonomik krizin boyutunu gözler önüne seren “Yoksullukla Mücadele ve Sosyal Yardımlaşma” programı kapsamında yapılan harcama rekor seviyeye tırmandı. Türkiye’deki ekonomik krizin yarattığı derin yoksulluğu perdelemek için 2025 yılının ilk ayında 20 milyar 771 milyon 469 bin TL harcandı.

Merkezi bütçeden, “Yoksullukla Mücadele ve Sosyal Yardımlaşma Programı” adı altında yapılan harcama, şubat ve mart aylarında ise sırasıyla 47 milyar 404 milyon 894 bin TL ve 21 milyar 899 milyon 565 bin TL olarak gerçekleşti.

On milyonlarca yurttaşı yoksulluğa mahkum eden kriz derinleştikçe, yoksullukla mücadele harcamaları, nisan ve mayıs aylarında da hız kesmeden devam etti. Bu kapsamda yoksullukla mücadele için nisan ayında 24 milyar 626 milyon 505 bin TL, mayıs ayında ise 33 milyar 411 milyon 106 bin TL’lik kaynak kullanıldı.

İktidarın, “Yoksullukla Mücadele ve Sosyal Yardımlaşma Programı” için Ocak-Mayıs döneminde yaptığı harcamanın toplamı ise 148 milyar 113 milyon 539 bin TL oldu. Yoksullukla mücadele için harcanan 148,1 milyar TL’nin, merkezi bütçeden pay ayrılan 68 programın 54’ünden fazla olması dikkat çekti.

BirGün’den Mustafa Bildirci’nin haberine göre; 2025’in ilk beş ayında yoksullukla mücadeleden daha az kaynak kullanılan bazı programlar ve harcama tutarları şöyle sıralandı:

Sanayinin Geliştirilmesi, Üretim ve Yatırımların Desteklenmesi: 34 milyar 426 milyon TL
Gençlik: 4 milyar 9 milyon TL
Koruyucu Sağlık: 105 milyar 128 milyon TL
Yasama: 4 milyar 112 milyon TL
Sporun Geliştirilmesi ve Desteklenmesi: 12 milyar 220 milyon TL.

Paylaşın

CHP Lideri Özel, İktidara “Asgari Ücret” Vaadini Hatırlattı

CHP Lideri Özgür Özel, iktidarın seçim döneminde verdiği “enflasyon tek haneye düşene kadar yılda dört kez asgari ücret zammı” vaadini hatırlatarak, geçen yıl yalnızca yılbaşında artış yapıldığını, o zamdan bu yana da asgari ücretin eridiğini söyledi.

TÜİK verilerine göre bile asgari ücretin 3 bin liradan fazla değer kaybettiğini belirten Özel, “Gerçek enflasyonla kıyaslandığında, yapılan zam çoktan buharlaştı. Temmuz itibarıyla asgari ücret artışı tamamen anlamsız hale gelecek” dedi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonunu (TESK) ziyaret etti. Ziyaret sonrası TESK Genel Başkanı Bendevi Palandöken ile birlikte kameralar karşısına geçen Özgür Özel, artan enflasyon ve sabit kalan asgari ücret nedeniyle hem çalışanların hem de esnafın ciddi bir ekonomik sıkıntı yaşadığını vurguladı.

Özgür Özel, iktidarın seçim döneminde verdiği “enflasyon tek haneye düşene kadar yılda dört kez asgari ücret zammı” vaadini hatırlatarak, geçen yıl yalnızca yılbaşında artış yapıldığını, o zamdan bu yana da asgari ücretin eridiğini söyledi. TÜİK verilerine göre bile asgari ücretin 3 bin liradan fazla değer kaybettiğini belirten Özel, “Gerçek enflasyonla kıyaslandığında, yapılan zam çoktan buharlaştı. Temmuz itibarıyla asgari ücret artışı tamamen anlamsız hale gelecek” dedi.

“İşçide, memurda, emeklide para yoksa; esnafta da yok”

Asgari ücretin artırılmasının sadece işçiyi değil, dolaylı olarak esnafı da ilgilendirdiğini vurgulayan Özel, “İşçinin, memurun, emeklinin cebinde para yoksa, çiftçi ürününe hak ettiği fiyatı alamıyorsa; esnafın da kasası boş demektir” ifadelerini kullandı. Ancak artan maliyetler karşısında esnafın da zorlandığını söyleyen Özel, asgari ücretin artması durumunda küçük esnafın SGK prim desteğiyle korunması gerektiğini kaydetti.

CHP’nin çözüm önerisini de paylaşan Özel, “Asgari ücret artışında Sosyal Güvenlik Kurumu’nun prim gelirleri yükseliyor. Bu gelirlerin dörtte biri bile küçük esnafa destek olarak aktarılsa, ciddi bir rahatlama sağlanır” dedi. Beş kişiye kadar asgari ücretli çalıştıran küçük esnafa yönelik doğrudan destek önerisinin hayata geçirilmesini istedi.

Esnafın emeklilik şartlarının adaletsiz olduğunu da söyleyen Özel, “Yanında çalışan işçi 7 bin 200 günle emekli olurken, esnaf 9 bin gün prim ödemek zorunda. Bu da en az altı yıl daha çalışmak, her ay 8 bin lira ödemek ve maaş alamamak demek” şeklinde konuştu. İktidarın daha önce verdiği “9 bin gün prim şartı 7 bin 200’e indirilecek” sözünü hatırlatan Özel, bu vaadin artık hayata geçirilmesini talep etti.

Esnafın krediye erişimde ciddi sıkıntılar yaşadığını, yüksek faizlerin küçük işletmeleri zora soktuğunu belirten Özel, esnafa uzun vadeli, düşük faizli kredi imkânlarının sağlanması gerektiğini söyledi. CHP’li Mersin Milletvekili Talat Dinçer’in TESK geçmişiyle Meclis’teki esnaf temsiline dikkat çeken Özel, bu alandaki düzenlemeleri yakında Meclis gündemine taşıyacaklarını duyurdu.

Son olarak Erdoğan’a da çağrıda bulunan Özel, “Esnafın elini havada bırakmayalım, hep birlikte tutalım. Esnafın partisi olmaz, herkesin esnafı var ama sorunları ortak. Gelin bu sorunları birlikte çözelim” dedi.

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

Afganistan, Kadınlar İçin “En Baskıcı” Ülkelerden Biri

Birlemiş Milletler (BM), yaklaşık dört yıldır Taliban yönetimi altında bulunan Afganistan’da kadınların temel hak ve özgürlüklerinin “benzeri görülmemiş” bir saldırı altında olduğunu duyurdu.

Haber Merkezi / Birlemiş Milletler (BM) Kadın Birimi, 2024 Afganistan Cinsiyet Endeksi raporunda, Afgan kadınlarının ve kız çocuklarının kamusal yaşamın hemen her alanından sistematik olarak silindiğini belirtti. Raporda, genç kadınların onda sekizinin eğitim, beceri eğitimi ve istihdamdan dışlandığı, bunun da erkeklere kıyasla dört kat daha fazla olduğu vurgulandı.

Raporda, Afganistan’ın işgücünde şu anda en büyük cinsiyet eşitsizliğine sahip ülkelerden biri olduğu, kadınların yalnızca yüzde 24’ünün katılım gösterirken, erkeklerin yüzde 89’unun katılım gösterdiği belirtildi. Rapora göre, kadınların finansal hizmetlere erişimi de keskin bir şekilde azaldı. Kadınların yalnızca yüzde 6,8’i artık bir banka hesabına sahip veya mobil para hizmetlerini kullanırken, erkeklerde bu oran yüzde 20,1.

Raporda, aile planlaması hizmetlerine ihtiyaç duyan Afgan kadınlarının yarısından azının modern doğum kontrol yöntemlerine erişebildiği belirtildi. Bu arada, ergenlik çağındaki doğum oranı 15 ila 19 yaşlarındaki 1.000 kızda 62 doğum gibi endişe verici bir seviyeye yükseldi.

Raporda, “Taliban kabinesinde veya yerel ofislerde hiçbir kadın görev almıyor” ifadesi yer alırken, bu durumun kadınların hayatlarını etkileyen politikaların şekillendirilmesine katılımları açısından ciddi bir gerileme olduğu belirtildi.

BM Kadın Birimi, bu kısıtlamalara rağmen Afgan kadınların çaba göstermeye devam ettiğini ve hem ulusal hem de yerel düzeyde Taliban yetkililerine endişelerini iletmenin yollarını aradığını bildirdi. BM Kadın Birimi Yöneticisi Sima Bahous, “Afganistan’ın en büyük kaynağı kadınları ve kızlarıdır” dedi.

Taliban ve Afganistan

Taliban Afganistan’da yönetimi elinde bulunduran Diyubendi İslamcı hareket ve askeri organizasyondur. Kendilerine Afganistan İslam Emirliği demekte olup ülke içinde bir savaş (veya cihat) sürdürmüştür.

İslam şeriatını yayma amacıyla Molla Muhammed Ömer tarafından 1994 yılında kurulan Taliban’ın 2016’dan beri lideri Mevlevi Hibetullah Ahundzade’dir.

Taliban, 1996’dan 2001’e kadar, Afganistan’ın kabaca dörtte üçüne hükmetmiş ve kendilerine göre yorumladıkları şeriatı uygulamıştır. 1994 yılında Afgan İç Savaşı’nın önde gelen gruplarından biri olarak ortaya çıkmıştı ve büyük ölçüde Afganistan’ın doğu ve güneyindeki Peştun bölgelerindeki geleneksel İslami okullarda (medreselerde) eğitim görmüş ve Sovyet-Afgan Savaşı’nda savaşmış öğrencilerden (talebe) oluşmaktaydı.

Muhammed Ömer’in önderliğindeki hareket, Mücahid liderlerinden aldığı güçle Afganistan’ın çoğu bölgesine yayıldı. 1996’da totaliter Afganistan İslam Emirliği kuruldu ve Afganistan’ın başkenti Kandahar’a transfer edildi. 11 Eylül saldırılarının ardından Aralık 2001’de Amerikan liderliğindeki Afganistan işgaliyle devrilene kadar ülkenin çoğunu kontrol etti.

En etkin dönemlerinde, Taliban hükûmeti diplomatik olarak yalnızca Pakistan, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri tarafından tanındı. Grup daha sonra Afganistan Savaşı’nda Amerikan destekli Hamid Karzai yönetimine ve NATO liderliğindeki Uluslararası Güvenlik Destek Gücü’ne karşı bir direniş hareketi olarak yeniden bir araya geldi.

Taliban, birçok Afgan’a uygulanan sert muameleyle sonuçlanan şeriat yorumu nedeniyle uluslararası alanda kınandı. 1996’dan 2001’e kadar olan iktidarları sırasında, Taliban ve müttefikleri Afgan sivillere karşı katliamlar gerçekleştirdi, açlıktan ölmek üzere olan 160.000 sivile Birleşmiş Milletler’in gıda tedarikini engelledi ve yakıp yıkma taktiği uyarınca geniş ve verimli toprakları yakarak on binlerce evi yok etti.

Taliban, Afganistan’ı kontrol ederken, insanları veya diğer canlıları tasvir eden resimler ve filmler ile def haricinde bir enstrümanın kullanıldığı müziği yasakladı, kadınların okula gitmesini engelledi, kadınların sağlık hizmetleri dışındaki işlerde çalışmasını yasakladı (erkek doktorların kadınları görmesi de yasaklandığı için) ve kadınların dışarıda bir erkek akraba ile dolaşmalarını ve burka giymelerini zorunlu kıldı.

Belirli kuralları çiğneyen kadınlar alenen kırbaçlandı veya idam edildi. Dini ve etnik azınlıklar, Taliban yönetimi altında ağır bir şekilde ayrımcılığa uğradı. Birleşmiş Milletler’e göre, 2010’da Afgan sivil ölümlerinin %76’sından, 2011 ve 2012’de ise %80’inden Taliban ve müttefikleri sorumluydu. Kültürel soykırıma da girişen Taliban, Bamyan’ın 1500 yıllık Buda heykelleri de dahil olmak üzere çok sayıda anıtı yok etmiştir.

Taliban’ın ideolojisi; Diyubendi köktendinciliği ve militan İslamcılığın, Peştunvali olarak bilinen Peştun sosyal ve kültürel normlarıyla birleştirilmesine dayanan “yeni” bir şeriat hukuku biçimi olarak tanımlanmıştır.

Uluslararası topluluklar ve Afgan hükûmeti; sıklıkla Pakistan’ın Servislerarası İstihbarat’ını ve ordusunu; kuruluşunda, iktidarda oldukları süre boyunca ve direniş süreci boyunca Taliban’a destek sağlamakla suçlamıştır. Pakistan ise 11 Eylül saldırılarından sonra gruba yönelik tüm desteğini kestiğini belirtmiştir. 2001 yılında, El Kaide lideri Usame bin Ladin komutasındaki 2.500 Arap’ın Taliban için savaştığı bildirilmiştir.

2020’nin Şubat ayında Trump yönetimi, 1 Mayıs 2021 itibarıyla tüm Amerikan güçlerinin Afganistan’dan çekileceğine dair Taliban ile anlaşma imzaladı. Karşılığında Taliban, El Kaide gibi terörist gruplarıyla bağlantısını kesecek, şiddeti azaltacak ve Amerika destekli Afgan hükûmetiyle müzakere edecekti. Her iki taraf da bu anlaşmanın şartlarını tam olarak yerine getirmese de, çekilme başladı.

15 Ağustos 2021’de Kabil’in düşmesiyle Taliban, Afganistan yönetimine tekrar sahip oldu.

Paylaşın