İmralı Heyeti’nden “Süreç” Yorumu: Hukuki Zemin Çok Önemli

16 önem taşıyor” dedi.

Görüşmeye ilişkin İmralı Heyeti’nden Pervin Buldan ise, “Önemli bir ziyaret oldu. Sürecin geldiği aşamaları hem siyasal anlamda, hem hukuki anlamda, hem de bundan süreç açısından gidilmesi gereken yol anlamında genel bir değerlendirme yaptık” ifadelerini kullandı.

DEM Parti İmralı Heyeti’nden Pervin Buldan ile Mithat Sancar, Adalet Bakanı Yılmaz Tunç ile görüştü. Pervin Buldan ve Mithat Sancar, görüşmenin ardından basın mensuplarına açıklamalarda bulundu.

Pervin Buldan, açıklamasında, “Önemli bir ziyaret oldu. Sürecin geldiği aşamaları hem siyasal anlamda, hem hukuki anlamda, hem de bundan süreç açısından gidilmesi gereken yol anlamında genel bir değerlendirme yaptık” dedi.

Buldan, şöyle devam etti: “Komisyon aşamasına girdiğimiz bu süreçte sayın Adalet Bakanı’nın da önemli bir görevi ve rolü olacağı kanaatini taşıyoruz. Bu sürecin hukuki bir zeminde yürütülmesini önemli olduğunu ifade ettik kendisine. Kendisi de her türlü desteği şimdiye kadar sunduğunu ama bundan sonra da bu süreç içerisinde sürecin ilerlemesi açısından hukuki ve yasal zeminde yürümesi için görev üstleneceğini ifade etti. Önemli bir görüşme oldu, olumlu bir görüşme oldu.”

Mithat Sancar ise açıklamasında, “Verimli bir görüşme yaptık. Sürecin geldiği bu aşamda hukuki zemin çok önem taşıyor. Sürecin sağlam ve sağlıklı ilerlemesi ve istediğimiz barışa, hukuk devletine, demokrasiye doğru ilerlemesi için Adalet Bakanlığı özel bir konumda duruyor. Çok fazla çalışma yapılacak bundan sonra elbette” diye konuştu.

“Görüşmede Selahattin Demirtaş’ın tahliyesi konuşuldu mu?” sorusuna Pervin Buldan, “Her konu konuşuldu. Detay vermeyeceğiz, soru da almayacağız aslında öyle kararlaştırmıştık ama sorabileceğiniz hemen hemen bütün konular konuşuldu” yanıtını verdi.

“Silah bırakma süreciyle ilgili bir takvim var mı?” sorusuna ilişkin Buldan, “Takvim yok ama süreç belli aşamalarda ilerleyecek. Aşama aşama gidiyor zaten. Bir silah bırakma, silah teslimi töreninden sonra yeni bir aşamaya geçilecek. Bu aşama, komisyon aşaması elbette ki. Komisyon aşamasında yapılması gereken çok şey var. Bu da tamamlandıktan sonra belki başka bir aşamaya geçilecek. Biz her aşamayı kamuoyuyla paylaşıyoruz, bundan sonra da paylaşmaya devam ederiz” ifadelerini kullandı.

Paylaşın

Bunu Yapmak Kronik İltihabı Durdurmaya Yardımcı Olabilir

Kronik iltihaplanma, vücudun bağışıklık sisteminin çok uzun süre aktif kalması sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu durum, Alzheimer, Parkinson, diyabet ve kanser gibi ciddi hastalıklara neden olabilir.

Haber Merkezi / Bu tür iltihaplanmalar çoğunlukla yaşlanma, stres veya çevresel zararlı maddelerden kaynaklanır.

Kaliforniya Üniversitesi’nden Danica Chen liderliğindeki bir ekip, bu zararlı süreci durdurmaya yardımcı olabilecek büyük bir keşifte bulundular. Ekip, hücrelerin içinde bağışıklık sisteminin nasıl tepki verdiğini kontrol eden küçük bir “anahtar” buldu.

Araştırma, bağışıklık sisteminin NLRP3 inflamazom adı verilen bir bölümüne odaklandı. Bu protein grubu, enfeksiyon veya yaralanma gibi tehditleri tespit etmeye yardımcı olmaktadır. Bilim insanları, NLRP3 inflamazomunun deasetilasyon adı verilen bir işlemle kapatılabildiğini keşfettiler.  Bu işlem, proteinden küçük bir parçanın çıkarılarak proteinin kapatılması işlemidir. SIRT2 adı verilen bir protein bu görevi yerine getirmektedir.

Araştırmanın sonuçları iltihaplanmanın neden olduğu hastalıkların tedavi edebileceği, hatta tersine çevirebileceğini gösteriyor. Bilim insanları deasetilasyon sürecini hedef alan ilaçlar geliştirebilirlerse, Alzheimer ve diyabet gibi yaşlanmayla ilişkili hastalıklarla mücadelede yeni yollar oluşturabilirler.

Bu araştırma, Alzheimer hastalığı için bazı tedavilerin neden işe yaramadığı konusunda da ipuçları veriyor. Birçok tedavi, hastalık çoktan hasara yol açtıktan sonra uygulanır. Ancak doktorlar daha erken müdahale edip iltihabı çok fazla zarar vermeden durdurabilirlerse, başarı şansı çok daha yüksek olabilir.

Kronik iltihabı ve nasıl kontrol altına alınacağını anlamak, insanların daha sağlıklı ve uzun yaşamalarına yardımcı olabilir. Bu araştırma, bağışıklık sistemini dengede tutmanın yaşlandıkça oluşabilecek hasar ve hastalıkları önlemenin anahtarı olduğunu gösteriyor. Ayrıca beslenme, stres ve çevre gibi faktörlerin zaman içinde sağlığı nasıl etkileyebileceğini de hatırlatıyor.

Paylaşın

İnme Riskini Azaltmanın Doğal Yolları

İnme (felç), beyne giden kan akışının kesilmesiyle oluşan ciddi bir tıbbi durumdur. Bu durum beyin hasarına, sakatlığa ve hatta ölüme yol açabilir. İyi haber şu ki, sağlıklı yaşam tarzı değişiklikleri birçok inmeyi önleyebilir.

Haber Merkezi / Konuya ilişkin yapılan araştırmalar, vücuda ve zihne iyi bakmanın felç geçirme riskini büyük ölçüde azaltabileceğini gösteriyor.

En önemli adımlardan biri kan basıncını kontrol altında tutmaktır. Yüksek tansiyon, felç için önde gelen risk faktörlerinden biridir. Yüksek tansiyon, kan damarlarına ekstra baskı uygular ve zamanla hasara yol açabilir.

Araştırmalar, beslenme, egzersiz ve stres yönetimi yoluyla kan basıncını düşürmenin felç riskini yarı yarıya azaltabileceğini gösteriyor. Ayrıca, daha az tuz tüketmek, aktif kalmak ve sigaradan kaçınmak, kan basıncını sağlıklı bir seviyede tutmaya yardımcı olabilir.

Egzersiz, felç önlemede bir diğer güçlü araçtır. Fiziksel olarak aktif olmak kan basıncını düşürmeye, kalp sağlığını iyileştirmeye ve sağlıklı bir kiloyu korumaya yardımcı olur. Her hafta en az 150 dakika tempolu yürüyüş, bisiklet sürme veya yüzme gibi orta düzeyde egzersiz yapılması öneriliyor.

Ne tüketildiği de önemlidir. Meyve, sebze, tam tahıllar ve sağlıklı yağlar açısından zengin bir beslenme düzeni, kan damarlarını koruyabilir ve iltihabı azaltabilir.

Örneğin, Akdeniz diyetinin felç riskini azalttığı kanıtlanmıştır. Bu beslenme şekli zeytinyağı, balık, kuruyemiş ve yapraklı yeşillikler gibi yiyecekleri içerir. Öte yandan, çok fazla kırmızı et, işlenmiş gıdalar ve şekerli içecekler tüketmek felç riskini artırabilir.

Kan şekerinin yönetimi, özellikle diyabet hastaları için önemlidir. Yüksek kan şekeri zamanla kan damarlarına zarar verebilir. Araştırmalar, dengeli beslenme ve düzenli egzersizle kan şekeri seviyelerinin dengede tutulmasının, diyabetli veya diyabetsiz kişilerde felç riskini azaltmaya yardımcı olabileceğini göstermektedir.

Bir diğer önemli faktör ise kolesteroldür. Çok fazla LDL kolesterol (bazen “kötü” kolesterol olarak da adlandırılır) atardamarlarda birikerek tıkanıklıklara yol açabilir. Bu tıkanıklıklar felce neden olabilir. Doymuş yağ oranı düşük ve lif oranı yüksek besinler tüketmek, kolesterol seviyelerini sağlıklı tutmaya yardımcı olabilir.

Stres genellikle göz ardı edilir, ancak sağlığı birçok yönden etkileyebilir. Kronik stres kan basıncını yükseltebilir ve aşırı yeme veya sigara içme gibi sağlıksız alışkanlıklara yol açabilir. Farkındalık, derin nefes alma ve doğada vakit geçirme, stresle başa çıkmanın bazı basit yollarıdır. Yeterince uyumak, gecede yaklaşık 7 ila 9 saat, aynı zamanda daha düşük felç riskiyle de bağlantılıdır.

Özetle, küçük ve doğal değişiklikler yaparak felç riskini azaltabilir: Sağlıklı beslenme, daha fazla hareket, stres yönetimi ve yeterli uyku. Bu basit alışkanlıklar beyni korumaya ve tüm vücudu yıllarca daha sağlıklı tutmaya yardımcı olabilir.

Paylaşın

Tip 2 Diyabet Görme Özelliğini Nasıl Etkiler?

Tip 2 diyabet, vücudun kan şekerini (glikoz) nasıl kullandığını etkileyen yaygın bir rahatsızlıktır. Yüksek kan şekeri, zamanla vücudun birçok yerinde, özellikle de gözlerde hasara neden olabilir.

Haber Merkezi / Diyabet rahatsızlığı birçok birey, rahatsızlık doğru şekilde yönetilmezse görme özelliklerinin yavaş yavaş kötüleşebileceğinin farkında değildir. Ancak düzenli göz bakımı ve kan şekeri kontrolü görme özelliğini korumaya yardımcı olabilir.

Kan şekeri uzun süre yüksek kaldığında, gözlerdeki küçük kan damarlarına zarar verebilir. Bu küçük damarlar çok hassastır ve hasar gördüklerinde sıvı sızdırabilir veya kanayabilir. Bu hasar, diyabetik retinopati olmak üzere çeşitli göz sorunlarına yol açabilir.

Diyabetik retinopati, gözün ışığı algılayan kısmı olan retinadaki kan damarlarının hasar görmesiyle ortaya çıkar. Hastalığın erken evrelerinde, görmede herhangi bir değişiklik fark edilmeyebilir. Ancak hastalık kötüleştikçe bulanık görmeye, koyu lekelere ve hatta kalıcı görme kaybına neden olabilir.

Ophthalmology dergisinde yayınlanan bir araştırma, diyabetli her 3 kişiden 1’inden fazlasında diyabetik retinopati belirtileri geliştiğini ortaya koydu.

Diyabetle ilişkili bir diğer görme rahatsızlığı ise diyabetik makula ödemidir. Bu durum, retinanın keskin merkezi görüşten sorumlu kısmı olan makulada sıvı birikmesiyle ortaya çıkar. Bu şişlik, okumayı, araba kullanmayı veya yüzleri net görmeyi zorlaştırabilir.

Diyabet, katarakt ve glokom gibi diğer göz hastalıklarının riskini de artırabilir. Katarakt, göz merceğinin bulanıklaşmasına ve görüşün bulanık veya donuk görünmesine neden olur. Diyabetli kişilerde katarakt gelişme olasılığı daha yüksektir.

Optik sinire zarar veren glokom, erken tedavi edilmezse görme kaybına ve körlüğe yol açabilir. Araştırmalar, diyabetli kişilerin glokom geliştirme olasılığının diyabetsiz kişilere göre iki kat daha fazla olduğunu göstermektedir.

Diyabet hastalarının görme özelliğini korumak için atabileceği adımlar var. Kan şekerini, kan basıncını ve kolesterolü kontrol altında tutmak, göz problemleri riskini azaltmaya yardımcı olabilir.

Özetle, tip 2 diyabet görme özelliğini büyük ölçüde etkileyebilir, ancak bu hasarın büyük bir kısmı düzenli kontroller ve sağlıklı alışkanlıklarla önlenebilir.

Paylaşın

Karaciğeri Temizlemenin Doğal Yolları

Karaciğer, vücudun doğal detoks organıdır. Zararlı maddeleri filtrelemek, yağları parçalamak, ilaçları işlemek ve sindirimi desteklemek için gece gündüz çalışır.

Haber Merkezi / Karaciğer detoksu fikri popüler olsa da, neyin gerçekten işe yaradığını ve neyin faydadan çok zarar verebileceğini bilmek önemlidir. Gerçek şu ki, karaciğerin sağlıklı kalması için özel bir meyve suyu detoksuna veya pahalı bir takviyeye ihtiyacı yoktur.

Hatta piyasadaki birçok karaciğer detoksu ürünü, sağlam bilimsel araştırmalarla desteklenmemekte ve hatta tehlikeli bile olabilir. Karaciğeri desteklemenin en iyi yolu, onun doğal iyileşme ve kendini temizleme özelliğini destekleyen günlük alışkanlıklardır.

Bol su içmek, karaciğere yardımcı olmanın en basit ve en etkili yollarından biridir. Su, böbreklerin ve karaciğerin atıkları daha verimli bir şekilde atmasına yardımcı olur. Ayrıca, susuz kalmamak sağlıklı sindirimi destekleyerek karaciğer üzerindeki baskıyı azaltır.

Dengeli beslenmek bir diğer önemli adımdır. Antioksidan içeriği yüksek besinler (örneğin orman meyveleri, yapraklı yeşillikler ve brokoli ve Brüksel lahanası gibi turpgiller) iltihabı azaltmaya ve karaciğer hücrelerinin onarımını desteklemeye yardımcı olabilir.

Sarımsak ve soğan, toksinleri atmaktan sorumlu karaciğer enzimlerini harekete geçirmeye yardımcı olan kükürt bileşikleri içerir. Tam tahıllar, baklagiller ve meyveler gibi lif açısından zengin besinler de bağırsak sağlığını iyileştirmeye ve karaciğerin toksik yükünü azaltmaya yardımcı olur.

Yapılan araştırmalar, ölçülü miktarda kahvenin karaciğere de fayda sağlayabileceğini göstermiştir. Hepatology dergisinde yayınlanan bir araştırma, düzenli olarak kahve içen kişilerde iltihaplanma ile ilişkili karaciğer enzimlerinin daha düşük seviyelerde olduğunu ortaya koymuştur.

Yemeklerde sıklıkla kullanılan sarı bir baharat olan zerdeçal, karaciğer iltihabını azaltıp onarımını destekleyebilen kurkumin adı verilen bir bileşik içerir.

Bir diğer faydalı alışkanlık ise alkol tüketimini sınırlamaktır. Alkol karaciğer tarafından işlenir ve çok fazla içmek zamanla karaciğer hücrelerine zarar verebilir. Alkol alımında küçük bir azalma bile karaciğer sağlığında büyük fark yaratabilir.

Düzenli fiziksel aktivite karaciğer fonksiyonlarını desteklemede de rol oynar. Egzersiz, sağlıklı bir kilonun korunmasına yardımcı olur ve karaciğerdeki yağ birikimini azaltarak yağlı karaciğer hastalığı riskini azaltır. Günde sadece 30 dakika tempolu yürüyüş bile koruyucu etkilere sahip olabilir.

Özetle, karaciğer vücudu temiz tutmada harika bir iş çıkarıyor. Bunu sağlamak için süslü bir detoksa ihtiyaç yoktur.

Paylaşın

Alkol Bağımlılığının Temel Nedeni Bulunmuş Olabilir

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) 2018 tarihli bir raporuna göre, alkol kullanımı dünya genelinde her yıl 3 milyondan fazla ölüme ve toplam sağlık yükünün yaklaşık yüzde 5’ine neden oluyor.

Haber Merkezi /Başka bir ifadeyle, alkol birçok hastalıkta ve erken ölümde önemli bir rol oynuyor.

Warwick Üniversitesi’nden Profesör Jianfeng Feng liderliğinde yapılan bir araştırma, alkol bağımlılığının belirli bir beyin ağının korku ve tehlikeye nasıl tepki verdiğiyle bağlantılı olduğunu gösteriyor.

Beyin ağı iki ana bölümden oluşur. Bunlardan biri, beynin ön kısmında bulunan medial orbitofrontal korteks veya mOFC’dir. Bu alan, beynin hoş olmayan veya tehlikeli olabilecek şeyleri fark etmesine yardımcı olur.

İkinci kısım, beynin daha derin bir bölgesi olan ve kötü bir durumdan kaçıp kaçmamamıza karar veren dorsal periaqueductal grisi veya dPAG’dir. Bu iki beyin bölgesi birlikte, strese veya tehditlere tepki vermemize yardımcı olur.

Bu beyin ağını incelemek için araştırmacılar, İngiltere, Almanya, Fransa ve İrlanda’dan 2 bin genç ve yetişkinin beyin taramalarına baktılar.

Araştırmacılar önemli bir şey fark etti. Alkol problemi yaşayan bireyler, olumsuz duygular hissettiklerinde mOFC ve dPAG arasında daha zayıf bağlantılar olduğunu gösterdi. Başka bir deyişle, beyinleri hayal kırıklığı veya stresle normal şekilde başa çıkamıyordu.

Araştırmayı yapan ekip, beyindeki bu ağ düzgün çalışmadığında alkol bağımlılığının daha olası olduğunu buldu. Bu durum iki temel yolla gerçekleşebilir.

Öncelikle, alkol dPAG’deki aktiviteyi durdurabilir veya azaltabilir. Bu olduğunda, beyin strese veya olumsuz durumlara doğru şekilde tepki veremez. Sonuç olarak, birey çoğunlukla rahatlama veya haz gibi alkolün olumlu etkilerini hisseder, ancak olumsuz etkilerini hissetmez. Bu da, zararlı olsa bile, tekrar tekrar içme olasılığını artırır.

İkincisi, bazı bireylerde dPAG aşırı aktif olabilir. Bu durum, bireylerin sürekli bir huzursuzluk ve duygusal bir rahatsızlık veya tehlike içindeymiş gibi hissetmelerine neden olur. Bu bireyler, bu duyguları hızla yatıştırmak için alkole başvurabilirler. Bu tür içki içme genellikle dürtüsel olarak yapılır ve zamanla bağımlılığa yol açabilir.

Sonuç olarak, bu araştırma alkol bağımlılığının sadece irade veya kişisel tercihle ilgili olmadığını gösteriyor. Beynin olumsuz duygular ve tehlikeyle nasıl başa çıktığıyla bağlantılı.

Paylaşın

Türkiye’de Her Dört Kişiden Biri İcralık

2025’in ilk beş ayında 1 milyon 38 bin kişi borcunu ödeyemediği için icraya verilirken, icra dairelerinde 24 milyonun üzerinde dosya bekliyor. Başka bir ifadeyle, nüfusa oranla yaklaşık her 4 kişiden biri icralık.

Türkiye’de her geçen gün bireysel borçlu sayısı artıyor. Artık her dört kişiden birinin icralık olduğu bilgisini veren CHP Mersin Milletvekili Gülcan Kış, mahalle muhtarlıklarının bile icra tebligatlarıyla dolup taştığını kaydetti. İktidarın “Büyüyoruz” propagandasına tepki gösteren Kış, “İktidar ‘Büyüyoruz’ diyor. Evet, büyüyor ama halkın borcu, bankanın kârı büyüyor” ifadelerini kullandı.

Gülcan Kış’ın paylaştığı veriler ekonomik tabloyu da ortaya koydu:

İcra dairelerinde 24 milyonun üzerinde dosya bekliyor.
Türkiye nüfusuna oranla yaklaşık her 4 kişiden biri icralık.
2025’in ilk beş ayında 1 milyon 38 bin kişi borcunu ödeyemediği için icraya verildi.
Toplam bireysel kredi ve kredi kartı borcu 4,8 trilyon liraya dayandı.
Varlık yönetim şirketleri ve TOKİ dahil toplam borç neredeyse 5 trilyon liraya ulaştı.

Türkiye’de artık insanların borcunu çevirmeye çalıştığını belirten Kış, muhtarlıkların bile icra tebligatıyla dolduğu bilgisini verdi. “Sokakta artık geçim değil, icra konuşuluyor” diyen Kış, Türkiye’nin borç sarmalına sürüklenmesinin baş mimarının da iktidarın ekonomi politikaları ile Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek olduğunu ifade etti. Kış, “Şimşek’in uyguladığı ekonomi programı halkı borçlandırıp bankalara kazandırma düzenidir. Faizi artır, kredi kartı faizlerini artır, vatandaşı icraya sürükle. Bankalar 660 milyar lira net kâr açıklıyor. Bu kâr, vatandaşın alın terinden, borcundan geliyor” dedi.

“Bu düzen bankaları yaşatıyor”

Gülcan Kış’ın paylaştığı verilere göre;

Bankaların batık kredi miktarı 432 milyar TL’ye çıktı.
Bireysel borçlar altı ayda yüzde 22 arttı.
Beş ayda 1 milyon kişi icraya verildi.
Cari açık ilk beş ayda 21 milyar doları geçti.
Yalnızca beş ayda faiz ödemesi 10,5 milyar dolara çıktı.
Son 1 yılda faiz ödemesi 24 milyar dolara dayandı.
Kur korumalı mevduat ve döviz hesaplarıyla birlikte dolarizasyon oranı yüzde 41’e ulaştı.

“Bu iktidar halkı değil, bankaları yaşatıyor” diyen Kış, emeklilerin kart faiziyle, esnafın borçla, işçinin icra tehdidiyle yaşadığını söyledi. “Ama bankalar rekor kâr açıklıyor. Bunun adı ekonomi değil, açıkça servet transferidir. Fakirin cebinden alıp faizcilere veriyorlar” diyen Kış, “Türkiye bir avuç sermaye grubunun, faiz çevrelerinin kâr düzenine teslim edilmiştir. Her dört kişiden birini icralık hale getiren bu iktidar, halktan hesap verecek. Bu düzen sandıkta değişecek. Halk borçla susturulamaz, halk bu adaletsizliğe teslim olmaz” ifadelerini kullandı.

Paylaşın

Metabolik Sendromunuz Olup Olmadığını Nasıl Anlarsınız?

Metabolik sendrom tek bir rahatsızlık değil, kalp hastalığı, tip 2 diyabet ve felç riskinizi artıran bir grup sağlık sorunudur. Sorun şu ki, birçok birey bu hastalığa sahip olduğunun farkında bile değil.

Haber Merkezi / Çünkü bu sorunun belirtilerini, özellikle de erken evrelerde, gözden kaçırmak çok kolay.

Metabolik sendrom teşhisi konması için,  genellikle aşağıdaki risk faktörlerinden en az üçünün bulunması gerekir: yüksek tansiyon, yüksek kan şekeri, aşırı karın yağı, düşük “iyi” HDL kolesterol seviyeleri ve yüksek trigliserit seviyeleri (kanda bir tür yağ). Bunların her biri tek başına endişe verici olsa da, bir araya geldiklerinde tehlike daha da artar.

Metabolik sendromun en önemli belirtilerinden biri bel çevresinde çok fazla yağ bulunmasıdır. Buna bazen “karın obezitesi” denir. Bel çevreniz erkeklerde 100 cm’den, kadınlarda 86 cm’den fazlaysa, yüksek risk altında olabilirsiniz.

Göbek yağı sadece depolanmış enerji değil, aynı zamanda iltihaplanma ve insülin direnciyle de bağlantılıdır ve bu da zamanla kalbe ve kan damarlarına zarar verebilir.

Yüksek tansiyon da yaygın bir uyarı işaretidir. 130/85 mmHg’nin üzerinde kalan tansiyon, kalbinizin çok fazla çalıştığı anlamına gelir. Zamanla bu durum, atardamarlarınıza baskı uygulayarak kalp krizi ve felç riskinizi artırabilir.

Yüksek kan şekeri veya açlık kan şekerinin 100 mg/dL’nin üzerinde olması da metabolik sendroma işaret edebilir. Bu, vücudunuzun şekeri gerektiği gibi işlemediği anlamına gelir. Kontrol altına alınmazsa tip 2 diyabete yol açabilir.

Kan testleri ayrıca vücuttaki fazla kolesterolün atılmasına yardımcı olan düşük HDL kolesterolünü de gösterebilir. Erkeklerde 40 mg/dL’nin, kadınlarda ise 50 mg/dL’nin altındaki seviyeler düşük kabul edilir. Aynı zamanda, yüksek trigliseritler (150 mg/dL’nin üzerinde) atardamarları tıkayabilir ve kalp hastalığı riskini artırabilir.

İyi haber şu ki, metabolik sendrom genellikle yaşam tarzı değişiklikleriyle tersine çevrilebilir veya yönetilebilir. Araştırmalar, vücut ağırlığınızın sadece yüzde 5 ila yüzde 10’u kadar az miktarda kilo vermenin bile beş risk faktörünün tamamını iyileştirebileceğini göstermektedir.

Düzenli fiziksel aktivite, dengeli beslenme, şeker ve sağlıksız yağlardan uzak durma ve sigara içmeme büyük fark yaratabilir. Bazı durumlarda doktorlar, kan basıncını, kolesterolü veya kan şekeri seviyelerini yönetmek için ilaç yazabilir.

Paylaşın

Her Dört Gençten Biri Ne Eğitimde Ne İstihdamda!

Türkiye’de 15 – 29 yaş grubundaki gençlerin yüzde 25,9’u ne bir eğitim kurumuna devam ediyor ne de bir işte çalışıyor. bu tablo, Türkiye’nin genç nüfus potansiyelini etkin şekilde değerlendiremediğini ortaya koyuyor.

Karar’dan Berfu Kargı‘nın Avrupa İstatistik Ofisi’nin (Eurostat) 2024 yılı verilerine göre, Türkiye’de 15 – 29 yaş grubundaki gençlerin yüzde 25,9’u ne bir eğitim kurumuna devam ediyor ne de bir işte çalışıyor. NEET (Not in Education, Employment or Training) olarak tanımlanan bu grup, ülkedeki genç nüfusun dörtte birini oluşturuyor.

Eurostat’ın verilerine göre Türkiye’de NEET oranı, 2015’te yüzde 27,9 seviyesindeydi. 2020 yılında pandeminin etkisiyle bu oran yüzde 32’ye çıkarak son 10 yılın zirvesine ulaştı. 2021’den itibaren hafif bir gerileme eğilimi gözlense de 2024 itibarıyla oran hâlâ yüzde 25,9 seviyesinde seyrediyor. Bu oran, Avrupa Birliği ortalaması olan yüzde 11’in çok üzerinde ve Türkiye’yi bu göstergede Avrupa’da ilk sıraya yerleştiriyor.

NEET oranındaki cinsiyet dağılımı, Türkiye’de toplumsal eşitsizliklerin de bir göstergesi niteliğinde. Özellikle 25 – 29 yaş grubunda genç kadınların NEET oranı, erkeklere göre belirgin şekilde daha yüksek. Eurostat, kadınların NEET grubunda erkeklerden ortalama 2 ila 3 kat fazla temsil edildiğini ortaya koyuyor. Ailevi yükümlülükler, çocuk bakımı, geleneksel cinsiyet rolleri ve eğitime erişimdeki engeller bu tabloyu besleyen başlıca etkenler arasında yer alıyor.

NEET oranları bölgesel düzeyde de dikkat çekici farklar gösteriyor. Kent merkezlerinde yaşayan gençlerde oran görece düşük seyrederken, kırsal bölgelerde bu oran artıyor. Eğitim altyapısının zayıf olduğu, istihdam olanaklarının sınırlı kaldığı taşra ve kırsal alanlar, gençlerin sistem dışına itilmesine daha yatkın bir ortam sunuyor.

Gençlerin eğitim seviyesi, NEET grubuna dahil olma riskini doğrudan etkiliyor. Eurostat’a göre ilkokul veya ortaokul düzeyinde kalan gençlerin NEET oranı yüzde 30’lara kadar çıkarken, üniversite mezunlarında bu oran yüzde 7 – 8 seviyelerine kadar iniyor. Eğitimde kalma süresi uzadıkça hem iş gücüyle bağ kuvvetleniyor hem de yeniden eğitim fırsatları çoğalıyor.

Avrupa Birliği, 2030 yılına kadar NEET oranını yüzde 9’un altına çekmeyi hedefliyor. Hollanda, İsveç, Almanya ve İrlanda gibi ülkeler bu hedefi şimdiden tutturmuş durumda. Türkiye ise hâlihazırda bu eşiğin neredeyse üç katı seviyesinde. Uzmanlara göre bu tablo, Türkiye’nin genç nüfus potansiyelini etkin şekilde değerlendiremediğini ortaya koyuyor.

Paylaşın

Yaş Aldıkça Kan Basıncı Beyni Nasıl Etkiler?

Yeni yayınlanan bir araştırma, yaşlandıkça kan basıncının beyni nasıl etkilediğine dair yeni bulgular ortaya koydu. Bulgular, kan basıncını yönetmenin hafıza kaybı, felç ve düşmelerden korumaya yardımcı olabileceğini gösteriyor.

Haber Merkezi / Kan basıncı, atardamarlarda hareket eden kanın kuvvetidir. İki sayı kullanılarak ölçülür. İlk sayıya sistolik basınç denir. Kalp attığında kanın ne kadar güçlü itildiğini gösterir.

İkinci sayı, kalbin atımlar arasında dinlenme halindeyken oluşan basıncı gösteren diyastolik basınçtır. Doktorlar, diyastolik basıncın 80 veya daha yüksek olması durumunda endişelenirler çünkü bu, kalp dinlenirken bile çok fazla basınç olduğu anlamına gelir.

Miami Üniversitesi’nde yapılan araştırmada, beyindeki beyaz cevher lezyonlarına odaklanıldı. Bu lezyonlar, beynin mesaj gönderme özelliğini etkileyen küçük yara izlerine benzer. Bu durum, düşünme, hafıza ve denge sorunlarına yol açabilir.

Araştırmacılar, 50 yaş ve üzeri 1.200’den fazla kişiyi inceledi. Daha düşük diyastolik kan basıncına (80’in altında) sahip kişilerin, daha yüksek diyastolik kan basıncına (90’ın üzerinde) sahip kişilere göre daha az beyaz cevher lezyonuna sahip olduğunu keşfettiler.

Araştırma ayrıca, beynin bazı bölgelerinin diğerlerinden daha fazla etkilendiğini de gösterdi. Diyastolik basınç çok yüksek olduğunda, belirli bölgelerdeki küçük kan damarlarına zarar vererek daha fazla beyin lezyonuna yol açabilir.

Bu büyük bir sorundur, çünkü beyaz madde beyinde otoyol görevi görür. Bu otoyollar hasar gördüğünde (yoldaki çukurlar gibi), beynin düzgün çalışması zorlaşır.

Yaşlandıkça beyaz cevher lezyonları daha yaygın hale gelir. 60’lı yaşlardaki yaklaşık her 5 kişiden 1’inde görülür ve yaşla birlikte bu sayı artar. Bu beyin yaraları, düşme, felç ve net düşünme güçlüğü riskini artırabilir.

Çalışmaya liderlik eden Michelle R. Caunca, kan basıncına dikkat etmenin sadece kalp sağlığı için önemli olmadığını, aynı zamanda beynin sağlığını korumak için de hayati önem taşıdığını söylüyor.

Özetle, bu araştırma diyastolik kan basıncını yönetmenin (özellikle 80’in altında tutmanın) yaşlandıkça beyin sorunları riskini azaltmaya yardımcı olabileceğini gösteriyor.

Paylaşın