Evrenle İlgili Asırlık Bir Gizem Çözülmek Üzere

Bilim insanları evrenimizdeki kozmik ışınlarla ilgili 100 yıllık bir gizemi çözmeye bir adım daha yaklaştı. Astrofizikçiler neredeyse ışık hızında hareket eden ve Dünya’yı bombardımana tutan yüklü parçacıkların nereden geldiğini anlamaya çalışıyordu.

Bu parçacıkların izini sürmek inanılmaz derecede zor. Galaksinin manyetik alanları, uzaydaki yolculukları sırasında yükleri nedeniyle parçacıkları saptırabiliyor ve nereden geldiklerinin bilinmesini neredeyse imkansız hale getiriyor.

Ancak nötrino adı verilen başka tür bir parçacık bu sırrı çözebilir. Nötrinolar kozmik ışınlar tarafından üretilen nötr parçacıklar. Çok az kütleye sahip oldukları ve maddeyle etkileşime girmedikleri için kökenlerinin belirlenmesine yardımcı olabilirler.

2017’de bu nötrinolardan biri bulunmuştu. Bilim insanları, Güney Kutbu’nun derinliklerindeki IceCube Nötrino Gözlemevi’ni kullanarak, parçacığın izini TXS 0506 +056 adlı blazara, yani süper kütleli bir kara delikten beslenen bir galaktik çekirdeğe kadar sürdü.

Clemson Üniversitesi’nden Doç. Dr. Marco Ajello, bilim insanlarının blazar olduğuna inandıkları nesnelerin bir kataloğunun yanı sıra IceCube tarafından elde edilen verileri kullanarak, bu nötrinoları yayan blazarların bir alt kümesini bulduklarını düşünüyor. Bunun bir tesadüf olma ihtimalinin milyonda birden az olduğunu söylüyorlar.

Ajello, “O zamanlar (2017’de) bir ipucumuz vardı ve artık kanıtımız var” dedi.

Bavyera’daki Julius-Maximilians-Universität Würzburg’dan Sara Buson, “Sonuçlar ilk kez, PeVatron blazarlarının alt örneklerinin galaksi dışı nötrino kaynakları ve dolayısıyla kozmik ışın hızlandırıcıları olduğuna dair tartışmasız gözlemsel kanıtlar sunuyor” diye ekledi.

Araştırmacılar bu nötrinoları keşfetmenin astrofizikte önemli bir dönüm noktası olduğunu ve blazarları incelemenin bilim insanlarının onların neden iyi hızlandırıcılar olduğunu bulmalarını sağlayabileceğini söylüyor. Kozmik ışınlar, nötrinolar ve kütleçekimsel dalgalar gibi diğer kozmik “habercileri” anlamak, astrofizikçilere evreni incelemek için sadece ışığı kullanmaktan daha geniş bir temel sağlayacak.

Ajello, “Aynı anda hissetmek, duymak ve görmek gibi. Çok daha iyi anlayağız” dedi.

Aynı şey astrofizik için de geçerli çünkü farklı habercilerin çoklu tespitlerinden elde ettiğiniz içgörü, yalnızca ışıktan elde edebileceğinizden çok daha ayrıntılı.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Uzak Bir Galaksiden ‘Kalp Atışı’ Sinyalleri Geldiği Tespit Edildi

Bilim insanları uzak bir galaksiden alışılmadık ve tekrarlayan bir sinyal geldiğini tespit etti. Saptanan radyo enerjisi patlaması, kalp atışına benzetilen bir düzende yanıp sönüyor.

Bilim insanları bunun hızlı bir radyo patlaması veya uzayın derinliklerinden gelen ve araştırmacıların hâlâ anlamadığı, gizemli ve güçlü enerji patlamaları olduğunu söylüyor.

Fakat bu patlamalarda tuhaf bir şey var: Normalde milisaniyeler süren FRB’lere (hızlı radyo patlaması) kıyasla 3 saniyeye kadar devam eden bu patlamalar, diğerlerine göre çok yavaş.

Sinyal, evrende nadiren bulunan bir tür “periyodik” örüntüde yanıp sönüyor. Enerji patlamaları her 0,2 saniyede bir tekrarlanıyor.

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) Kavli Astrofizik ve Uzay Araştırmaları Enstitüsü’ndeki doktora sonrası araştırmacısı Daniele Michilli şunları söyledi:

“Evrende kesin surette periyodik sinyaller yayan çok fazla şey yok.

Kendi galaksimizde bildiğimiz örnekler, bir deniz fenerine benzer şekilde dönerek ışınlı salımlar üreten radyo pulsarları ve magnetarlardır.

Ve bu yeni sinyalin normalden çok güçlü bir magnetar veya pulsar olabileceğini düşünüyoruz.”

FRB 20191221A olarak adlandırılan sinyal şimdiye kadar tespit edilen en uzun ömürlü, en net periyodik örüntüye sahip FRB.

Kaynağı Dünya’dan birkaç milyar ışık yılı uzaktaki bir galakside yatıyor.

Fakat sinyallerin kesin kaynağının ne olabileceği gizemini korusa da gökbilimciler sinyalin bir radyo pulsarından veya bir magnetardan yayılabileceğinden şüpheleniyor.

Bunların her ikisi de son derece yoğun, hızla dönen, dev yıldızların çökmüş çekirdekleri olan nötron yıldızlarıdır.

Ekip, bu kaynaktan daha sonra astrofizik saati olarak kullanılabilecek daha fazla periyodik sinyal tespit etmeyi umuyor.

Örneğin, patlamaların sıklığı ve kaynak Dünya’dan uzaklaştıkça nasıl değiştikleri, evrenin genişleme hızını ölçmek için kullanılabilir.

Aralık 2019’da Kanada Hidrojen Yoğunluğu Haritalama Deneyi (Chime), gelen verileri tarayan Michilli’nin dikkatini hemen çeken muhtemel bir FRB sinyali yakalamıştı.

Michilli şöyle konuştu:

“Alışılmadık bir şeydi.

Yaklaşık 3 saniye süren sinyaller sadece çok uzun değildi, aynı zamanda bir saniye içinde eşit aralıklarla (tak, tak, tak) kalp atışı gibi yayılan, olağanüstü derecede düzenli periyodik zirveler vardı.

Bu, sinyalin kendisinin periyodik olduğu ilk örnek.”

Nature dergisinde raporlanan keşif, MIT araştırmacıları da dahil Chime/FRB Collaboration üyeleri tarafından yazılan “Sub-second periodicity in a fast radio burst” (Hızlı radyo patlamasında saniye altı periyodiklik) başlıklı bir makalede yayımlandı.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

James Webb, Evrenin En Derin Ve Net Fotoğrafını Çekti

James Webb Uzay Teleskobu’nun ilk tamamen renkli fotoğrafı yayımlandı. Dünyaya milyarlarca ışık yılı uzaklıkta olan galaksileri de içeren fotoğraf, evrenin bugüne kadar çekilmiş en derin, en detaylı fotoğrafı.

Teleskobun çektiği tamamı renkli fotoğraflar bugün ilerleyen saatlerde NASA tarafından yayımlanacak ama ilk fotoğraf, Beyaz Saray’da Başkan Joe Biden’a verilen bir bilgilendirme sırasında Biden’a gösterildi. Ardından da internet ortamında paylaşıldı.

Biden, görüntünün paylaşılması sonrası “Bu fotoğraflar tüm dünyaya Amerika’nın büyük işler başarabileceğini hatırlatacak. Amerikan halkına ve özellikle çocuklarımıza da, kapasitemizin üzerinde hiçbir şey olmadığını hatırlatacak” ifadelerini kullandı:

“Daha önce hiç kimsenin görmediği imkanları görebiliyoruz; daha önce hiç kimsenin gitmediği yerlere gidebiliyoruz.”

10 milyar dolarlık James Webb Uzay Teleskobu (JWST), 25 Aralık 2021’de uzaya fırlatılmış; ünlü Hubble Uzay Teleskobu’nun yerini alacağı söylenmişti.

Uzayda çeşitli incelemeler yapması planlanan teleskobun iki önemli hedefi de var: Biri 13,5 milyar yıl önce Evren’in bilinen ilk yıldızlarının fotoğrafını çekmek; diğeri de dünyaya çok uzak mesafedeki gezegenlerin yaşanabilir olup olmadığına bakmak.

Biden’la ve ardından kamuoyuyla paylaşılan fotoğraf; James Webb’in ilk hedefini gerçekleştirebildiğini gösterdi.

Fotoğrafta görülen aslında Southern Hemisphere bölgesinde birden çok galaksinin toplandığı, Volans takımyıldızını gösteren bir alan. Buraya verilen isim SMACS 0723.

Galaksi topluluğu aslında Dünya’ya çok da uzak değil; sadece 4,6 milyar ışık yılı uzakta. Ancak bu birçok galaksinin bir araya geldiği yerde, aslında çok çok daha uzakta olan cisimlerin ışıkları da büyütülmüş şekilde görülebiliyor.

Bu da zoom lensinin uzay teleskoplarındaki astronomik karşılığı olan ‘yerçekimi etkisi’yle mümkün olabiliyor.

6,5 metrelik altın aynalı ve süper-hassas kızılötesi araçlarıyla Webb, Büyük Patlama’dan (Big Bang) yaklaşık 600 milyon yıl sonrasına kadar var olan galaksilerin bozulmuş şekillerini de fotoğraflamayı başardı. (Evren’in 13,8 milyar yaşında olduğu biliniyor)

Daha da önemlisi; bilim insanları Webb’in elde ettiği verilerin kalitesine bakarak aslında teleskobun, bu fotoğrafta görülen cisimlerden çok daha ilerisini de görebildiğini söylüyor.

Yani bu fotoğrafın bugüne kadar çekilmiş en derin Evren fotoğrafı olduğunu söylemek mümkün.

NASA’dan Bill Nelson, “Işık, saniyede 186.000 mil hızla ilerliyor. Ve şu küçük benekler halinde gördüğünüz ışıklardan biri 13 milyar yıldır seyahat ediyor” açıklaması yaptı:

“Aslında çok daha geriye gidiyoruz çünkü bu daha sadece ilk fotoğraf. 13,5 milyar yıl kadar geriye gidebiliyor. Evren’in 13,8 milyar yaşında olduğunu bildiğimize göre; bu fotoğraflar sizi neredeyse her şeyin başlangıcına götürüyor.”

Hubble, haftalarca uzayda kalarak buna benzer bir sonuç elde etmeye çalışmıştı. Webb ise bu derinlikteki cisimlerin görüntülerine ulaşmak için sadece 12 buçuk saatlik bir gözlem yaptı.

Salı günü ilerleyen saatlerde NASA ve uluslararası ortakları olan Kanada ve Avrupa Uzay Ajansları, Webb’den gelen diğer renkli görselleri de paylaşacak.

Böylece Güneş Sistemi dışındaki gezegenlerle ilgili de daha detaylı bilgi edinilebilecek.

Webb, Dünya’dan yaklaşık 1.000 ışık yılı uzaktaki dev bir gezegen olan WASP-96 b’yi de analiz etti. Paylaşılacak bilgiler, bu gezegenin atmosferi hakkında bize bir fikir verecek.

WASP-96 b, kendisine ışık sağlayan hayat kaynağı olan yıldızın yörüngesinde çok çok yakın şekilde dönüyor. Bir gün Webb’in tıpkı Dünya gibi hayat kaynağı olan gezegene daha uzak olan ve insan için yaşam kaynağı olabilecek gazlara sahip atmosferi olan bir gezegeni tespit edeceği umuluyor.

NASA’daki bilim insanları, Webb’in hedeflerini kesinlikle gerçekleştirebileceğine inanıyor.

Henüz kamuoyuyla paylaşılmamış görüntülerle ilgili yorum yapan Dr. Amber Straughn, “İlk fotoğrafları gördüm, muhteşemler” dedi:

“Sadece görüntü olarak bile muhteşemler. Bilimin detaylarının arkasında saklı ipuçlarıyla yapabileceklerimizi görmek ise beni çok heyecanlandırıyor.”

Webb projesinin programında çalışan bilim insanlarından Dr. Eric Smith de, halkın yeni telekobun önemini şimdiden anladığını düşünüyor:

“Webb’in tasarımı ve görünümü, bence halkın bu göreve bu kadar hayran kalmasının arkasında yatan asıl nedenler. Gelecekten bir uzay gemisine benziyor”

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

Bilinen En Hızlı Yıldız Keşfedildi

Araştırmacılar bilinen evrendeki en hızlı yıldızı keşfetti. S4716 adı verilen yıldız, Samanyolu galaksimizin merkezindeki Sagittarius A kara deliğinin etrafında, 100 Astronomik Birim (AU, Dünya ile Güneş arasındaki mesafe) uzaklıkta dönüyor.

Yıldız, 100’den fazla yıldızdan oluşan ve özellikle hızlı hareket etmesiyle bilinen bir S kümesinde.

S4716’yı yaklaşık 20 yıl boyunca gözlemleyen bilim insanları, yıldızın 23,5 milyon kilometre çapa sahip süper kütleli kara deliğin etrafında saniyede 8 bin kilometre hızla ilerlediği ve yörüngedeki turunu sadece 4 yılda tamamladığı sonucuna vardı.

Yeni çalışmanın baş yazarı Dr. Florian Peissker, “Bir yıldızın, süper kütleli bir kara deliğin çevresinde, bu kadar yakın ve hızlı bir sabit yörüngede olması tamamen beklenmedik bir şeydi. Bu geleneksel teleskoplarla gözlemlenebilecek sınırı teşkil ediyor” dedi.

S4716’nın yakın mesafeli yörüngesi bilim insanlarının kafasını karıştırmayı sürdürüyor. Çek Cumhuriyeti’nin Brno kentindeki Masaryk Üniversitesi’nden çalışmaya dahil olan astrofizikçi Michael Zajaček, “Yıldızlar kara delik yakınlarında bu kadar kolay oluşamaz. S4716 içe doğru hareket etmek zorunda kalmış, örneğin S kümesindeki diğer yıldızlara ve nesnelere yaklaşmış ve bu da yörüngesinin önemli ölçüde küçülmesine neden olmuş” dedi.

Yıldızı gözlemlemek için toplam 5 teleskopa ihtiyaç duyulmuş. 5 teleskoptan 4’ü daha da doğru ve ayrıntılı gözlemlere imkan tanımak için büyük bir teleskop oluşturacak şekilde birleştirilmiş.

Araştırma, The Astrophysical Journal adlı bilimsel dergide yayımlandı.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

En Hızlı Büyüyen Kara Delik Bulundu

Avustralyalı astronomların liderliğini yaptığı bilim insanlarından oluşan bir ekip, son dokuz milyar yılın en hızlı büyüyen kara deliğini keşfettiklerini açıkladı. Kara deliğin her saniyede Dünya büyüklüğünde bir alanı yuttuğu belirtildi.

Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) kara deliği uzayda belirli nicelikteki maddenin kendi içine doğru çöktüğü bir bölge olarak tanımlıyor. Bu bölgede yerçekimi o kadar güçlü ki ışık da dahil hiçbir şeyin kaçması mümkün değil.

Tespit edilen son kara deliğin etrafındaki ışık halesinin Samanyolu Galaksisi’nin ışığından 7000 kat daha parlak olduğu açıklandı. Bu sayede kaliteli ekipmana sahip amatör astronomlar tarafından da görülmesinin mümkün olduğu ifade edildi.

Avustralya Ulusal Üniversitesi öncülüğünde yapılan çalışmada, New South Wales ve Güney Afrika’nın Cape Town kentindeki teleskopların kullanıldığı açıklandı.

Samanyolu’na çok yakın

Çalışmayı yürüten ekibin başındaki Dr. Christopher Onken, “İnsanlar yaklaşık 60 yıldır bu tür keşifler yapmaya çalışıyor, ama bu kara delik büyük ihtimalle Samanyolu’na çok yakın olduğu için fark edilememiş olabilir. Zira Samanyolu’nda o kadar çok yıldız var ki tespit ettiğiniz tüm maddelerin takibini yapabilmek kolay olmuyor” diye konuştu.

Son keşfedilen kara deliğin, Samanyolu’nun merkezindeki Sagittarius A* adı verilen kara deliğe kıyasla 500 kat daha büyük olduğu belirtildi. Dünyadan 26 bin ışık yılı mesafedeki Sagittarius A* Güneş’in neredeyse 4 milyon katı kütleye sahip.

Kara delikler bazı büyük yıldızların patlaması ve ölmesiyle ortaya çıkabiliyor. Bazı kara delikler ise gerçekten devasa boyutlara, Güneş’in milyarlarca kat ağırlığına ulaşabiliyor.

Galaksilerin merkezinde bulunan bu dev canavarların nasıl oluştuğu bilinmiyor. Ancak galaksilerin geleceği ve dönüşümü üzerinde büyük etkileri olacağı kesin. Astronomlar da bu son kara deliğin keşfi sayesinde galaksilerin nasıl oluştuğu konusunda yeni ipuçlarına ulaşabilmeyi umuyor.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

Uzayın Derinliklerinden Gelen Radyo Sinyalinin Kaynağı Belirlendi

Gökbilimciler, son yılların en dikkat çekici kozmik olaylarından, tekrarlayan bir radyo sinyalinin kaynağını tespit etti. İlk olarak 2019’da saptanan ve FRB 190520 adı verilen radyo sinyalinin 3 milyar ışıkyılı uzaklıktaki bir cüce galaksiden geldiği anlaşıldı.

“Hızlı radyo patlamaları” (Fast Radio Bursts / FRB) diye adlandırılan bu sinyaller, uzayda milisaniye uzunluğunda gözlemlenebilen radyo dalgaları. Bazı tekil radyo sinyalleri sadece bir kez tekrarlarken, tekrarlayan FRB’lerin kısa ve enerji yüklü radyo dalgalarını birden fazla kez yaydığı biliniyor.

Ancak tespit edilen yüzlerce FRB’nin sadece yaklaşık yüzde 5’inin tekrarlandığı biliniyor. FRB 190520 ise keşfedildiğinden bu yana aktif kalan tek sinyal.

Gökbilimciler bu tür sinyalleri daha önce de geldiği yere kadar takip edebildi. Ama bunları neyin ürettiği gizemini koruyor. Bu nedenle söz konusu parlak radyo emisyonlarına dair daha fazla bilgi edinmek, bilim insanlarının bunları neyin ürettiğini anlamasını sağlayabilir.

FRB 190520’nin geldiği yeri öğrenmeye çalışan araştırmacılar, Hawaii’deki Subaru Teleskobu ve Çok Büyük Teleskop’tan yararlandı.

Subaru’nun görünür ışıkta yaptığı gözlemler, tekrarlayan sinyalin uzak bir cüce galaksinin eteklerinden geldiğini gösterdi. Gözlemlerden elde edilen bilgiler, dün hakemli bilimsel dergi Nature’da yayımlandı.

Türünün ikinci örneği

Çok Büyük Teleskop’la yapılan gözlemler, gizemli kozmik nesnenin ürettiği sinyalin giderek daha zayıf radyo dalgalarına dönüştüğünü ortaya koydu. Bu da daha önce tespit edilen bir başka FRB’nin özelliklerine çok benziyordu: 2016’da keşfedilen FRB 121102.

FRB 121102’nun da 3 milyar ışık yılı ötedeki küçük bir cüce galaksiden geldiği anlaşılmıştı. Keşif o dönemde astronomide önemli bir atılım olarak görülmüştü. Zira bu sayede bilim insanları bu gizemli nesnelerin uzaklığı ve çevresine dair ilk kez bilgi edinebilmişti.

Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü’nde görev alan gökbilimci Casey Law, “FRB’ler gençken yaygın mı? Ya da patlamalara neden olan nesne, komşu bir yıldızı şiddetle yiyip bitiren devasa bir kara delik mi?” diye sordu: Teorisyenlerin şimdi üzerinde çalışması gereken çok daha fazla ayrıntı var ve açıklamanın kapsamı giderek daralıyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

İkili Yıldız Sistemlerinin Uzaylılara Ev Sahipliği Yapabileceği Ortaya Çıktı

Bilim insanlarının Dünya benzeri uzaylı yaşam belirtilerini araması için en mantıklı yer Güneş benzeri yıldızlar. Ancak yeni araştırmaların işaret ettiği gibi, evrendeki Güneş benzeri yıldızların neredeyse yarısı barındırdıkları gezegenler için çok farklı bir yıldız ortamı sunabilir.

Evrendeki Güneş benzeri yıldızların yaklaşık yarısı, ev sahibi galaksinin etrafında tek başına uçan tek bir yıldızdan ziyade birbirinin yörüngesinde dönen iki yıldızdan oluşan ikili yıldız sistemlerinde yer alıyor. Ancak birbirinin etrafında dönen iki yıldızın etkileşimi gezegen oluşum sürecini önemli ölçüde değiştirebilir.

Bu, hakemli bilimsel dergi Nature’da pazartesi günü yayımlanan yeni bir çalışmanın bulgusu.

Kopenhag Üniversitesi’ndeki Niels Bohr Enstitüsü’nden bilim insanları tarafından yönetilen bir araştırma ekibi, Şili’deki Atacama Büyük Milimetre/Milimetrealtı Dizisi (ALMA) radyo teleskobunu Dünya’dan yaklaşık 1000 ışık yılı uzaklıktaki bir ikili yıldız sistemi olan NGC 1333 – IRAS2A üzerine eğitti. Bu yıldız sistemi bir gaz ve toz bulutuyla çevrili. Sistem herhangi bir gezegenin oluşması için çok genç olmasına rağmen, bu disk gezegenlerin meydana geldiği oluşum.

Niels Bohr Enstitüsü’nde doktora sonrası araştırmacı ve yeni makalenin ikinci yazarı Rajika Kuruwita yaptığı açıklamada, “Gözlemler yıldızları yakınlaştırmamıza ve toz ve gazın diske doğru nasıl hareket ettiğini incelememize olanak sağlıyor” dedi.

Simülasyonlar bize hangi fiziğin rol oynadığını ve yıldızların gözlemlediğimiz anlık görüntüye kadar nasıl evrimleştiğini ve gelecekteki evrimlerini anlatacak.

Çalışmalar, NGC 1333 – IRAS2A gibi ikili yıldız sistemlerinin periyodik olarak normalden 10 ila 100 kat, muhtemelen her 1000 yılda bir 10 ila 100 yıl boyunca daha parlak hale geleceğini gösteriyor. Araştırmacılar bunun ikiz yıldızların diski bozan kütleçekimsel dansının ve bazı maddelerin yıldızlara düşmesinin bir sonucu olduğuna inanıyor.

Bu da diskin yapısını önemli ölçüde değiştirebilir ve böyle bir yıldız sisteminde herhangi bir öngezegen oluşumunu etkileyebilir.

Kuruwita, açıklamasında, “Düşen madde önemli miktarda ısınmayı tetikleyecek. Isı, yıldızı normalden çok daha parlak hale getirecek” diye konuştu.

Bu patlamalar gaz ve toz diskini parçalayacak. Disk yeniden birikecek olsa da patlamalar daha sonraki gezegen sisteminin yapısını yine de etkileyebilir.

Böyle bir etkinin gezegenlerin doğasını nasıl değiştirebileceği hala görülmeyi bekliyor.

Araştırmacılar, NGC 1333 – IRAS2A gözlemlerine devam etmek için ALMA teleskobuna daha fazla zaman ayırmayı umuyor ancak yeni araçların, özellikle de yakında faaliyete geçecek olan James Webb Uzay Teleskobunun, bilim insanlarını ikili yıldız sistemleri üzerinde daha ayrıntılı çalışmalar yapmaya ve Dünya ötesindeki yaşamın kanıtlarını aramaya teşvik edebileceğine dikkat çekiyor.

Niels Bohr Enstitüsü’nden, çalışmaya öncülük eden projenin lideri Profesör Jes Kristian Jørgensen yaptığı açıklamada, “Sonuç heyecan verici çünkü Dünya dışı yaşam arayışı gelecek yıllarda birkaç yeni, son derece güçlü araçla donatılacak” ifadelerini kullandı. Çalışmanın sonuçları “yaşamın varlığını araştırmak için özellikle ilginç olabilecek yerleri belirleyebilir”.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

İnsanlık 200 Yıl İçinde Çok Gezegenli Olabilir

ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi’nin (NASA) Jet İtki Laboratuvarı’nda görev alan Jonathan Jiang liderliğindeki bir araştırma ekibi, insanların kısa sürede çok gezegenli hale gelebileceğini öne sürdü.

Henüz hakem onayından geçmeden internet sitesi ArXiv’de yayımlanan araştırma makalesine göre insanlık 200 yıl içinde Dünya dışında başka gezegenlere de yayılabilir.

Livescience’a konuşan Jiang, “Dünya karanlıklarla çevrili küçük bir nokta” ifadelerini kullandı:

Şu anki fizik anlayışımız bize sınırlı kaynaklarla bu küçücük kayaya hapsolduğumuzu söylüyor.

Araştırma ekibine göre insanların Dünya’dan ayrılabilmesi için nükleer ve yenilenebilir enerji kullanımını büyük ölçüde artırması, aynı zamanda bu enerji kaynaklarının kötü amaçlar için kullanılmasını önlemesi gerekiyor.

Ekip, önümüzdeki birkaç 10 yılın bu anlamda çok kritik olacağını ifade ediyor. Zira insanlık güvenli bir şekilde fosil yakıtlardan uzaklaşabilirse bir şansı olabilir.

Kardaşev Ölçeği’nde neredeyiz?

Araştırmacılar insanların çok gezegenli olması için gereken süreyi hesaplarken Kardaşev Ölçeği’nden yararlandı.

Sovyetler Birliği’nin önde gelen gökbilimcilerinden Nikolay Kardaşev, bir galakside var olabilecek ileri düzeydeki uygarlıkların gelişmişlik seviyesini enerji üretimiyle ölçmeyi uygun bulmuştu.

Kardeşev’e göre Tip I seviyesindeki bir medeniyet, gezegenine yıldızından düşen enerjinin tamamını kullanabilmeli. Tip II medeniyetler, yıldızlarının sadece bir gezegene düşen enerjisini değil ürettiği enerjinin tamamından yararlanabilmeli. Tip III seviyesindeki uygarlıklar ise sadece gezegenlere ve yıldızlarına değil, tüm galaksiye hükmedebilmeli.

Tip II uygarlıkların, 10 kat fazla enerji tükettiği varsayılıyor. Öte yandan, insanların henüz Tip I seviyesine bile ulaşamadığı biliniyor.

Ancak araştırmacılara göre insanlığın enerji tüketimi de her geçen yıl artıyor. Diğer yandan bu gücün bir bedeli var: Karbon ve kirleticilerin salımı iklimi değiştiriyor ve nükleer enerji savaş gibi yıkıcı olaylar için de kullanılıyor.

“Kendimizden korunmalıyız”

Araştırma ekibi, insanın bir tür olarak kendi kendini yok etme yeteneğine sahip olduğunu vurguluyor.

Jiang’a göre işin püf noktası, enerji kullanımını aynı anda birden fazla gezegende var olabilecek kadar artırırken kendi kendimizi yok etmekten kaçınmak.

Bu nedenle makalede Tip I statüsüne ulaşmanın en iyi yolu irdelendi. Araştırmacılar, fosil yakıtların kesintisiz kullanımının devam etmesinin net sonuçlarını gösteren Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin tavsiyelerini takip etti.

Çalışmada yenilenebilir ve nükleer enerji kullanımında yıllık yüzde 2,5’lik bir büyüme olduğu varsayıldı. Bu, 20 ila 30 yıl içinde söz konusu enerji kaynaklarının fosil yakıtların yerini alacağı anlamına geliyordu.

Ekip, nükleer ve yenilenebilir enerji kaynaklarının canlılar üzerinde daha fazla baskı oluşturmadan üretimi artırmaya devam edebileceğini belirtiyor.

Bulgular, insanlığın mevcut tüketim hızını sürdürdüğü durumda 2371’de Tip I statüsüne ulaşacağını gösteriyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

NASA Evrende ‘Tuhaf Bir Şeyler Yaşandığını’ Gözlemledi

Amerikan Havacılık ve Uzay Ajansı (NASA), Hubble Uzay Teleskobu’ndan elde edilen verilerle evrenin ne kadar hızlı genişlediğini tespit etmeye çalışırken “tuhaf bir şeyler yaşandığını” gözlemledi.

Keşif, araştırmacıların evrenin genişleme hızını ölçmesine yardımcı olması için teleskobun kilometre işaretlerini ayarladığı yaklaşık 30 yıllık maratonun tamamlanmasıyla ilişkili.

Veriler daha kesin hale geldikçe bilim insanları Büyük Patlama’dan hemen sonraki gözlemlerle karşılaştırıldığında, galaksileri ve galaksi kümelerini içeren evrenin bize yakın kısmında meydana gelen genişleme hızında bir “tutarsızlık” keşfetti.

NASA, farkın “başka bir genişleme değeri” öngördüğünü açıkladı. Teleskoptan gelen veriler yepyeni bir fizik anlayışını beraberinde getiren “tuhaf şeyler yaşandığı fikrini” destekliyor. Ancak aradaki farkın kesin nedeni henüz belirlenemedi.

Söz konusu tuhaf durum Uzay Teleskobu Bilim Enstitüsü ve Johns Hopkins Üniversitesi’nden Nobel Ödüllü Adam Riess liderliğindeki bir ekibin kaleme aldığı yeni bir makalede detaylandırıldı.

Teleskoptan alınan veriler hakkında yorum yapan Riess şunları söyledi:

Kusursuz teleskoplardan ve kozmik kilometre işaretlerinden evrenin genişleme hızına dair en kesin ölçüyü alıyorsunuz. Hubble Uzay Teleskobu, bildiğimiz en iyi teknikleri kullanarak bunu yapmak için inşa edildi. Bu muhtemelen Hubble’ın başyapıtı çünkü bu örneklem büyüklüğünü ikiye katlamak Hubble’ın ömrünün 30 yılını daha alacak.

Gökbilimciler şu anda “tuhaf” keşif için bir açıklama sunamasalar da, NASA, bu tür cevaplanmamış soruların, Riess gibi kozmologlar için çalışmayı daha ilgi çekici hale getirdiğini söyledi. Riess ise şu yorumu yaptı:

Aslında, genişleme değerinin özel olarak ne olduğu umurumda değil ama bunu evren hakkında bilgi edinmek için kullanmayı seviyorum.

Bilim insanları evrenin genişleme hızını ölçme girişimlerine Amerikalı astronom Edwin Hubble’ın ölçümleriyle 1920’lerde başladı.

Gökbilimcinin adını taşıyan Hubble Uzay Teleskobu, 1990’dan bu yana kullanılıyor ve bilim insanlarının şimdiye kadarki en uzak yıldız ve galaksilerden bazılarını gözlemlemesine olanak tanıdı.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Yeni Teori: Uzay Görünmez Duvarlarla Kaplı

Bilim insanları evrene dair standart teoriler ve gözlemler arasındaki boşluğu varsayımsal bir teoriyle birleştirmeye çalışıyor. Yeni ortaya ortaya atılan bir teoriye göre uzay “görünmez duvarlarla” kaplı ve galaksilerin konumlarını bu duvarlar şekillendiriyor.

Evrenin düzeniyle ilgili mevcut teoriler, küçük galaksilerin, ev sahibi galaksiler etrafında rastgele yörüngelerde dağıtıldığını kabul ediyor.

Ancak gözlemler, bu daha küçük galaksilerin ev sahiplerinin etrafında ince diskler halinde yerleştiklerini gösteriyor. Uzmanlar bu yapıyı tıpkı Satürn’ün halkalarına benzetiyor.

Bu da teoriler ve gözlemler arasında büyük bir boşluğa işaret ediyor.

Öte yandan, yeni bir araştırma bu küçük galaksilerin “simetron” (symmetron) adı verilen yeni bir parçacık türünün ortaya çıkardığı “görünmez duvarlar” nedeniyle o şekilde dizildiğini öne sürdü.

Araştırmacılar “5. kuvvet” diye niteledikleri bu varsayımsal parçacık sayesinde teori ve gözlem arasındaki boşluğun dolabileceğini ifade etti.

Buna göre söz konusu parçacıklar, uzayda görünmez duvarlar veya sınırlar oluşturmak üzere çekim kuvveti üretmiş olabilir. Bunun da küçük “uydu” gökadaları, büyük galaksilerin etrafındaki anlaşılmaz yörüngelere itmiş olabileceği belirtiliyor.

Uzmanlar, bunu astrofizik yasalarını yeniden yazabilecek büyüleyici bir öneri diye niteliyor.

Hakem onayından geçmeyi bekleyen araştırma makalesinde ortaya atılan parçacığın karanlık enerji için yeni bir parçacık adayı olduğu aktarılıyor.

Nottingham Üniversitesi’nde görev alan, araştırmanın başyazarı Aneesh Naik, “Yeni parçacıklara ihtiyacımız olduğunu biliyoruz” dedi ve ekledi:

Çünkü karanlık madde ve karanlık enerjimiz var. Bunları açıklamak için standart modelimize yeni parçacıklar eklememiz gerekeceğinden şüpheleniyoruz.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın