Liberal Söylem Emperyal Gerçeklik

Liberalizm gerçekten özgürlük getiriyorsa, neden küresel servetin büyük kısmı dar bir sermaye grubunun elinde toplanıyor? Neden yoksulluk ve eşitsizlik, liberal politikaların en yoğun uygulandığı dönemlerde derinleşiyor?

Haber Merkezi / Liberalizm kendini özgürlük, eşitlik ve serbest piyasa kavramlarıyla anlatmayı sever. Ancak Marx’ın yıllar önce işaret ettiği gibi, söylem ile maddi gerçeklik arasındaki uçurum, kapitalist düzenin en karakteristik özelliğidir.

Bugün liberal söylemin arkasına baktığımızda gördüğümüz şey, özgür bireylerin eşit rekabeti değil; sermayenin küresel ölçekte kurduğu emperyal tahakküm ilişkileridir.

Liberal ideoloji, piyasanın “doğal” ve “tarafsız” olduğunu iddia eder. Oysa Marx’a göre piyasa, sınıfsal ilişkilerin üzerini örten bir perdeden ibarettir. Küresel ölçekte bakıldığında bu perde daha da kalınlaşır. Serbest ticaret, güçlü ekonomiler için genişleme alanı yaratırken; zayıf ülkeler için bağımlılık mekanizmasına dönüşür. Bu bir tesadüf değil, kapitalizmin yapısal sonucudur.

Bugün IMF, Dünya Bankası ve benzeri kurumlar “liberal reform” adı altında özelleştirme, deregülasyon ve kemer sıkma politikalarını dayatıyor. Marksist açıdan bu süreç, sermayenin ulusal sınırları aşarak yeni değer alanları yaratma zorunluluğunun bir yansımasıdır. Emperyalizm artık top ve tüfekle değil; borç, faiz ve finansal disiplin yoluyla işliyor.

Lenin’in emperyalizm tanımı hâlâ geçerlidir: Sermayenin yoğunlaşması, finans kapitalin egemenliği ve pazarların paylaşımı. Günümüzde bu süreç, liberal söylemle makyajlanıyor. Demokrasi ihracı, insan hakları savunusu ve serbest piyasa vaatleri, çoğu zaman ekonomik çıkarların ideolojik kılıfı haline geliyor.

Liberalizm, bireysel özgürlükten söz ederken sınıfsal eşitsizlikleri görünmez kılar. Emperyal gerçeklik ise bu eşitsizlikleri küresel ölçekte yeniden üretir. Çok uluslu şirketlerin ucuz iş gücü arayışı, çevre talanı ve kaynak transferi; serbest piyasanın “doğal sonuçları” olarak sunulur. Oysa Marx’ın deyimiyle bu, sermayenin kâr dürtüsünün çıplak ifadesidir.

Bugün Afrika’dan Latin Amerika’ya, Asya’dan Ortadoğu’ya kadar pek çok ülke, formel olarak bağımsız olsa da ekonomik olarak bağımlıdır. Marksist perspektif, bu durumu “yeni sömürgecilik” kavramıyla açıklar. Liberal düzen, bu bağımlılığı ortadan kaldırmaz; aksine onu kurumsallaştırır.

Asıl soru şudur: Eğer liberalizm gerçekten özgürlük getiriyorsa, neden küresel servetin büyük kısmı dar bir sermaye grubunun elinde toplanıyor? Neden yoksulluk ve eşitsizlik, liberal politikaların en yoğun uygulandığı dönemlerde derinleşiyor?

Marksist bakış açısı bize şunu hatırlatır: Emperyalizm, liberalizmin bir sapması değil; onun tarihsel ve mantıksal sonucudur. Söylem ne kadar parlak olursa olsun, maddi üretim ilişkileri değişmediği sürece gerçeklik değişmez.

Bugün liberal düzenin krizi, yalnızca ekonomik değil; ideolojiktir de. Çünkü artık özgürlük vaadi ile yaşanan gerçeklik arasındaki mesafe, gizlenemeyecek kadar açılmıştır. Ve bu mesafe kapatılmadıkça, liberal söylem yalnızca emperyal bir gerçeği meşrulaştıran bir masal olarak kalacaktır.

Paylaşın

Çok Kutuplu Dünyada Anti-Emperyalist Program İhtiyacı

Çok kutuplu dünya, tek başına adil ya da özgür bir düzen sağlamaz; halkların bağımsızlığı ve eşitliği için ilkesel, tutarlı bir anti-emperyalist program şarttır.

Haber Merkezi / Dünya siyaseti köklü bir dönüşümden geçerken, uzun yıllar boyunca belirleyici olan tek merkezli küresel düzen, yerini daha parçalı ve çok aktörlü bir yapıya bırakıyor. Yeni güç odakları yükselirken, bu tablo birçok ülkede “emperyalizmin gerileyişi” olarak okunuyor. Oysa asıl soru şu: Değişen, gerçekten tahakküm ilişkileri mi, yoksa yalnızca onların yönü mü?

Çok kutupluluk, ilk bakışta daha dengeli ve adil bir dünya vaadi taşıyor. Ancak güç merkezlerinin çoğalması, baskının ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, bu yeni düzende nüfuz alanları daha karmaşık, bağımlılık ilişkileri daha örtük biçimler alabiliyor. Eski hegemonyaların yerini yenileri aldığında, anti-emperyalist söylem içi boş bir slogana dönüşme riskiyle karşı karşıya kalıyor.

Bugün sıkça rastlanan bir çelişki dikkat çekiyor: Bir yandan bağımsızlık ve egemenlik vurgusu yapılırken, diğer yandan ekonomik, askeri ve siyasi ilişkiler yeni bağımlılık biçimlerini derinleştiriyor. Emperyalizme karşı olduğunu ilan eden aktörlerin, kendi etki alanlarında benzer baskı mekanizmaları kurabilmesi, anti-emperyalizmin ilkesel bir duruş olmaktan çıkıp konjonktürel bir pozisyona indirgenmesine yol açıyor.

Bu noktada temel sorun, anti-emperyalizmin dar bir “karşıtlık” çerçevesinde ele alınmasıdır. Belirli bir güce ya da bloğa karşı olmak, otomatik olarak özgürlükçü ya da halkçı bir siyaset anlamına gelmiyor. Emperyalizm yalnızca askeri müdahalelerle değil; borçlanma düzenekleriyle, enerji politikalarıyla, ticaret anlaşmalarıyla ve kültürel tahakkümle de işliyor. Dolayısıyla tutarlı bir anti-emperyalist program, bu alanların tamamını kapsamak zorunda.

Gerçek bir anti-emperyalist hat, güç dengelerinden bağımsız olarak ilkelere dayanmalıdır. Halkların kendi kaderini tayin hakkını savunmak, hangi ülkeden gelirse gelsin dış müdahalelere karşı çıkmak ve ekonomik bağımlılığı yeniden üreten ilişkilere mesafe koymak bu hattın temel taşlarıdır. Aksi halde çok kutupluluk, yalnızca daha fazla aktörün daha fazla güç mücadelesi verdiği bir sahneye dönüşür.

Çok Kutuplu Dünya Ne İlericidir Ne Gericidir

Sonuç olarak, çok kutuplu dünya kendi başına ne ilericidir ne de gericidir. Onu anlamlı kılacak olan, bu yeni dönemde nasıl bir siyasal ve ahlaki duruş sergileneceğidir. Tutarlı bir anti-emperyalist program, kamp seçmekle değil; ilke, eşitlik ve bağımsızlık temelinde siyaset üretmekle mümkündür. Bugünün asıl ihtiyacı da tam olarak budur.

Paylaşın

Yeni Solun Emperyalizm Açmazı: İnkar, Yanılgı Ve Dönüşüm

Günümüz solunun önündeki asıl mesele, emperyalizmi yeniden düşünmek değil; onu yeniden görmek. Çünkü kavramı kaybeden, sadece teoriyi değil siyaseti de kaybediyor.

Haber Merkezi / Son yıllarda dünya siyasetinde yaşanan kırılmalar, sadece devletleri ve hükümetleri değil, siyasal düşünce akımlarının da reflekslerini yeniden sorguluyor.

Bu sorgulamanın belki de en sancılı olduğu alan, modern solun emperyalizm karşısındaki tutumu. Solun en temel kavramlarından biri olan “emperyalizm”, bugün birçok sol çevrede ya tartışmanın kıyısında tutuluyor ya da tamamen yeniden tanımlanıyor. Bu dönüşüm, hem politik pratiklerde hem de teoride belirgin bir kırılmaya işaret ediyor.

Yeni solun bazı çevrelerinde öne çıkan ilk eğilim, emperyalizmin günümüz dünyasında değiştiği, dolayısıyla klasik anlamıyla artık “geçerli olmadığı” görüşü. Küreselleşmenin yarattığı yeni ekonomik ilişkilere işaret eden bu yaklaşım, emperyalizmi yalnızca 20. yüzyılın sömürgecilik dönemine ait tarihsel bir kavram gibi ele alıyor.

Bu bakış açısına göre artık dünya “büyük güçler ve onların çevre ülkeleri” şeklinde net bir hiyerarşi içinde değil; küresel kapitalizm herkesi bir şekilde aynı sistemin parçası haline getirmiş durumda. Böyle olunca, emperyalizm eleştirisi de “gerici” ya da “soğuk savaş kalıntısı” bir refleks olarak görülmeye başlıyor. Özellikle Batı merkezli müdahaleler, “insani yardım”, “demokratikleşme” veya “insan haklarını koruma” gibi evrensel değerlerle paketlendiğinde, solda dahi bu müdahalelere karşı çıkmak giderek zorlaşıyor.

Yeni solun ikinci açmazı, çok kutuplu dünya tartışmalarının yarattığı teorik kafa karışıklığı. ABD hegemonyasının zayıfladığı, Çin ve Rusya gibi ülkelerin küresel sahnede daha baskın aktörlere dönüştüğü bir dönemde, bazı sol çevreler bu gelişmeyi “emperyalizmin sonu” ya da “Batı dışı güçlerin doğal dengeleyici rolü” olarak okuyor.

Oysa çok kutupluluk, emperyalizmin sona erdiği değil; farklı aktörlerin benzer güç araçlarını kullandığı bir döneme işaret ediyor. Ekonomik nüfuz, enerji bağımlılığı, askeri yayılma ve bölgesel müdahaleler artık tek bir devletin tekelinde değil. Buna rağmen, bazı sol çevreler “kimin emperyalist olduğu” sorusunu kültürel veya jeopolitik aidiyet üzerinden kurarak, örneğin Batı dışı güçlerin benzer politikalarını görmezden gelebiliyor. Bu, teorik körlüğün ötesinde, politik bir tutarsızlık yaratıyor.

Bugün solun önünde iki yol bulunuyor: Ya emperyalizmi sadece tarihsel bir olgu olarak ele alıp analiz dışına itmek; ya da günümüz dünyasının karmaşıklığı içinden kavramı yeniden tanımlayarak politik bir çerçeve oluşturmak.

Dönüşüm ihtiyacı tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Dijital ekonomiden enerji politikalarına, kültürel hegemoniden veri sömürgeciliğine kadar uzayan yeni güç alanları, emperyalizmin biçim değiştirerek varlığını sürdürdüğünü gösteriyor. Klasik modellerin artık tüm detayları açıklayamadığı doğru; ancak bu, emperyalizmin ortadan kalktığı değil, aksine daha görünmez biçimlere kavuştuğu anlamına geliyor.

Bu nedenle solun, hem jeopolitik rekabeti hem de küresel kapitalizmin eşitsiz yapısını aynı anda ele alan bütünlüklü bir yaklaşım geliştirmesi gerekiyor. Sınıf meselesini yalnızca ekonomik değil, uluslararası düzeyde de yeniden düşünmek; müdahalelerin “insani” söylemlerini sorgulamak; güç ilişkilerini romantikleştirmeden analiz etmek, bu dönüşümün temel adımları.

Kavramı kaybeden, siyaseti de kaybeder

Emperyalizm tartışması bugün solun en temel kırılma noktalarından biri. Kavramı görmezden gelen bir sol, hem uluslararası siyasetin gerçekliğini anlamakta zorlanıyor hem de politik olarak etkisizleşiyor. Öte yandan her küresel gerilimi “Batı karşıtlığı”na indirgemek de başka bir çıkmaz yaratıyor.

Solun önündeki asıl mesele, emperyalizmi yeniden düşünmek değil; onu yeniden görmek. Çünkü kavramı kaybeden, sadece teoriyi değil siyaseti de kaybediyor.

Paylaşın